Kategori: Psikoloji

  • Okul Başarısında Eğitim Koçluğu

    Okul Başarısında Eğitim Koçluğu

    Okul döneminde motivasyon çok önemlidir.

    Eğitim Koçluğu

    Beslenme, dinlenme, okula hazırlık, ödevlerin düzenli olarak yapılması, tekrarlar yoluyla pekiştirme ve benzerleri. Bunlar çocuğun kişilik özelliklerine göre farklılıklar gösterse de genellikle disiplin ve uyum sağlanması gereken konulardır.

    Eğitim koçluğu çerçevesinde yararlanılacak profesyonel destek çocuğa hem ergenlik dönemi sorunları hem de dersleri için gerekli donanım sağlar.

    Eğitim Koçluğu alan çocuk neler kazanır?

    Derslerinin içeriğindeki her bir konu değildir irdelenen ama temel kavramlardır kazanımları. Bunlardan bazıları; planlama, doğru enerji kullanımı, motivasyon, enerji aktivasyonu, tam dinlenme yöntemleri v. b. bir çok düzenlemeyi egzersizlerle alışkanlık kazanarak öğrenir.

    Çocuğun/gencin eğitim koçluğuyla elde ettikleri nelerdir?

    • Var olan bilgilerini verimli kullanabilmek,
    • Yeni çalışmalarını iyi planlayabilmek,
    • Odaklanma ve dikkat konularını geliştirebilmek,
    • Kendi potansiyelini en üst düzeyde kullanabilmek,
    • Stresini kontrol etmeyi öğrenmek,
    • Akranları aile ve karşı cinsle olan ilişkileri yapılandırabilmek,
    • Başkaları ve aile ile konuşulamayan önemli sorunların mahremiyet ilkesiyle işlenebilmesi .

    Bunların her biri çocuğun okul başarısını ve mutluluğunu etkileyecek konulardır. Ayrıca ergenlik dönemine ait sorunlarla baş etmek konusunda da değerli katkılar sağlamaktadır.

    Çünkü bu döneme ait özellikler profesyonel destekle daha kolay baş edilebilir.

    Eğitim koçluğunun çocuğa katkıları yanında anne babaya da çocuğa iletişim ve destek açısından katkılarını yaklaşımlarını belirlemelerine yönelik önerileri olabilecektir.

    Her çocuğun eğitim koçluğuna ihtiyacı var mıdır sorusu gelebilir akla. Elbette her çocuğun mutlu, başarılı ve desteklenen durumda olması değerli bir katkıdır. Ne yazık ki; Her çocuğun değil bazı çocukların bu desteğe ulaşma şansı bulunmaktadır.

  • Doğum Psikoloğu (Doula) kimdir?

    Doğum Psikoloğu (Doula) kimdir?

    Doğum psikoloğu ne yapar, nasıl çalışır?

    Dünyada doğum öncesinde ve doğum sonrasında çalışan psikologlar var. Fakat bundan farklı olarak Dünya’da ilk Türkiye’de doğum anında doğuma giren psikologlar çalışmaktadır. Doğum psikoloğu, doğum sırasında doğumu bütün yönleriyle ele alan ve doğum ekibinin, gebenin, bebeğin ruh sağlığını koruyacak olan bir psikoterapisttir. İhtiyaç kısmına baktığımızda çok yeni bir alan olduğu için doğum psikoloğunu nasıl bulabilirim, ne kadar gerekli diye düşünebilirsiniz. Yanımda olur mu? Olursa bana destek verir mi? gibi sorular gelebilir aklınıza…

    Burada hikâye gebelik sürecinde başlıyor. Psikologların önerdiği ise mümkünse kadının gebe kalmadan önce kendi süreçleriyle çalışmış olması ama bu her zaman mümkün olmayabiliyor. O yüzden de gebelik sürecinde gebeyle çalışmaya başlıyoruz. Terapiler 3-4 seans sürüyor, anne adayı, baba adayı ve hatta anneanneyle de görüşülüyor. Bunun nedeni ise RNA‘lar dediğimiz kuşaklar arası aktarımların olması. Yani anneanneniz annenize hamileyken siz de anneanneniniz karnında küçük bir hücreydiniz. Çünkü kadınların yumurtalıkları anne karnında oluşmaya başlıyor. Anneannenizin nasıl bir gebelik süreci geçirdiği sizi de etkiliyor. Gebelik süreci 3 kuşağı da etkileyen bir süreç aslında. Anneanneyle görüşmemizin nedeni de buradan gelecek olan kayıtları toplamak çünkü doğum anında tüm o korkular, kaygılar, travmalar daha fazla ortaya çıkmaya meyilli. Biz de bu çalışmayı yaparak bebeğe aktarılmasını engellemeye çalışıyoruz. Eğer doula doktorla tanışmıyorsa, bir muayeneye gebeyle birlikte gidiyor çünkü doğum sadece gebe, baba ve bebekten ibaret değil aslında doğum ekibine de destek vereceği için onlarla da tanışmak durumundadır.

    Sonra o süreçle ve aileyle ilgili tüm bilgileri cebine koyuyor, doğum esnasında ortaya çıkabilecek herhangi bir tıkanıklık, doğumun uzaması, doğumun durması gibi durumlarda o bilgileri doğumun yararına kullanıyor. Bazen küçük seanslar, gevşemeler, zihin alanı çalışmaları yaptırarak doğumu durduran, akışını bozan durumlara müdahale ediyor. Doğum takımının rahat, huzurlu ve keşke demeden ayrılmasını sağlıyor.

    Doğum destekçisi (doula) ne iş yapar?

    Kelime anlamıyla doğumda annenin yanında olan ona destek veren kişidir. Eski doğumları hatırladığınız zaman annenin yanında doğum yapmış tecrübeli kişiler gelir onlara el verir, yapabilirsin gibi ona destek verirlerdi. Hatta rahat doğum yapmış kadınların doğum yapacak kadınlarla deneyimlerini paylaştıkları ritüeller vardı. Şimdi modern doğumda bu yoğun çalışan şehirlerdeki hastanelerde maalesef bu bire bir destek büyük bir ihtiyaçtır giderilememektedir. İşte doula denilen kişiler aldıkları eğitimle, doğum bilgisi ve doğumda ilaç dışı rahatlatıcı teknikleri öğrenirler. Ve ailelere destek olurlar. Tıbbi bir sorumlulukları yoktur. Tıbbi hiçbir şeye karışmazlar. Tek hedefleri, ailelerin doğum tercihlerine saygılı olarak onu doğum boyunca birebir ve kesintisiz desteklemektedir. Masaj yaparlar, nefes çalıştırırlar, bazen aromaterapi kullanırlar. Bazen bazı pozisyonları gösterirler. Ebe ve doktorla çalışan sağlık dışı kişilerdir. Doğuma katıldıklarında sezaryen oranlarının azaldığı gözlenmiştir.

    Psikolojik olarak doğuma nasıl hazırlanılmalıdır?

    Doğuma hazırlıkta fiziksel ve zihinsel hazırlıklarla beraber en önemli hazırlanma psikolojik hazırlıktır. Hatta bazen gebenin psikolojisi tüm fiziksel ve zihinsel hazırlığı bile olumsuz anlamda etkileyebilir. O yüzden  psikolojik hazırlık çok önemlidir.

    Bazıları doğuma hazırlığın gebelik esnasında ve hatta doğuma yakın olmasını sanar. Fakat asıl hazırlık gebelikten bile önce başlamalıdır.

    Psk. Aslı Çağla Döner

    Klinik Psikolog ve Aile Danışmanı

    Özel Optimed Hastanesi

  • Yaz Depresyonu

    Yaz Depresyonu

    Yaz depresyonu nedir?

    Mevsimsel duygu durum bozukluğu, her yıl sonbahar ve kış aylarında günlerin kısalmasıyla ortaya çıkan bir depresyon biçimidir. Genellikle ilkbahar ve yaz aylarında günlerin uzamaya başlamasıyla birlikte mevsimsel depresyonu olan bireylerin şikayetlerinde iyileşme görülür. Ancak bazen ilkbahar ve yaz mevsiminde oluşan bir tipi de bulunmaktadır. Yaz depresyonu, kış depresyonuna göre ender görülmektedir. Görülme sıklığı %1 olan yaz depresyonunun nedenleri kesin olarak bilinmese de genetik faktörler, stresle bağlantılı faktörler, geçmişte yaşanan travmatik bir olayın neden olduğu depresif bir süreç, her yıl aynı dönemlerde tekrar hatırlanarak mevsimsel depresyona yol açabilir. Son yıllarda yapılan araştırmalar, biyolojik etkiler (melatonin hormonunun az salgılanması gibi) ve psikolojik faktörler nedeniyle yaz mevsiminde de depresyon olacağını göstermektedir.

    Kadınlarda erkeklere oranla mevsimsel duygu durum bozuklukları 4 kat fazla görülmektedir. Ayrıca klinikte en çok gözlemlediğimiz özellikle majör depresyonda olduğu gibi yaz depresyonunda da, kişilerin hastalığı geçici bir moral bozukluğu gibi görerek hafife almalarıdır. Depresyon sürecini, kırık kolla salata yapmaya benzetebiliriz. Kişi hayat kalitesi düşmüş bir şekilde hayatına devam eder, fakat bu durum tedavi edilmediği takdirde kişinin hayatındaki işlevselliğini olumsuz etkileyen bir süreç haline dönüşür.

    Yaz depresyonu belirtileri neler?

    Döngüsel ve mevsimsel bir durum olan yaz depresyonu belirtilerin her yıl aynı dönemlerde başlayıp sona erdiği anlamına gelmektedir.

    • Anksiyete (Endişe, kaygı)

    • Uyku sorunları, insomnia (uykusuzluk)

    • Aşırı hassasiyet, sinirlilik

    • Ajitasyon

    • Kilo kaybı

    • İştahsızlık

    Yaz depresyonda kişi hayattan zevk alamamaya başlayabilir. Dikkat ve konsantrasyon güçlüğü yaşar. Kişi eskiden mutlu olduğu şeylere ilgi duymaz. Yorgunluk, bitkinlik, enerji kaybı, motivasyon kaybı, cinsel isteksizlik, uyku bozukluğu, aşırı alınganlık, duygusallık, sabırsızlık, iştah kaybı, kilo verme ya da aşırı iştahla kilo alımı görülebilir. Bu durum içe kapanma, saldırganlık, yaşamı değersiz bulma ve intihar düşüncelerine kadar gidebilir.

    Sirkadyen ritmin (biyolojik saat) bozulması, uyanık kalma süresinin artmasından dolayı depresif duygulara yol açabilir. Ayrıca vücudumuzdaki serotonin seviyesindeki düşüş ve özellikle de melatonin hormonu dediğimiz uyku düzenini sağlayan hormonun dengesinin bozulması yaz depresyonunu tetikleyen sebepler arasında olabilmektedir.

    Yukarıdaki sebeplerden dolayı yaz aylarında düzenli ve kaliteli uykuya dikkat edilmelidir. Mümkünse haftanın 4 günü 20 dakika tempolu yürüyüş yapmak vücuttaki endorfin seviyesini arttırdığı için önerilmektedir. Yaz aylarında sağlıklı ve düzenli beslenmek de oldukça önemlidir.

    Yaz depresyonunun tanı ve tedavisi için, ruh sağlığı uzmanının değerlendirilmesi önemlidir. Tedavi sürecinde psikoterapi ve ilaç tedavisi kullanılmaktadır.

  • Vajinismus Kadının Değil, Çiftin Sorunudur!

    Vajinismus Kadının Değil, Çiftin Sorunudur!

    Vajinismus nedir?

    Vajinismus; cinsel birleşme sırasında vajinanın dışa yakın bölümünü çevreleyen kasların kasılması sonucunda cinsel birleşmenin imkansız ya da ağrılı hale gelmesi durumudur. Vajinadaki kasılmaya bedenin başka bölümlerindeki kasılmalar da eşlik edebilir. Kasılmaların ve korkunun şiddeti ile paniğe kapılan kadın ilişki sırasında eşini itebilir, kendini ilişkiye tümüyle kapatabilir. Bu davranışlar, kadının eşi tarafından sanki ilişkiyi istemiyor veya bilinçli olarak kendisini kapatıyor gibi algılanabilir. Fakat bu kasılmalar tamamen istemsizdir ve gevşemek kadının elinde değildir.

    Vajinismustaki kas grubu kaslarının ismi PC (Pubococcygeus) diğer adıyla aşk kasları grubudur. Bu kaslar üretradan anüse kadar bir hat çizer ve idrar yapmadan doğuma kadar birçok bedensel işlevde rol oynar. Normal şartlarda bu kaslar cinsel ilişki sırasında oldukça esneyebilme özelliğine sahiptir. Kişi, korku ve endişe yaşamıyorsa, istek ve uyarılması da yeterli düzeydeyse penisin büyüklüğüne göre kaslar esner ve cinsel birleşme rahatlıkla gerçekleşir. Kas yapısını pileli eteğe benzetebiliriz, içine aldığı yapının şeklini alır. Vajinismusu olan kadınlarda ise durum istem dışı vajinal refleksle ortaya çıkar ve spazmlar vajina girişini daraltır.

    Vajinismus sorunu yaşayan kadınlar vajinalarının penisi alamayacak kadar küçük olduğunu veya kızlık zarının çok kalın olduğunu cinsel denemelerde büyük zorluk yaşayacaklarını düşünürler. Bu kadınların bedeninde cinselliği yaşaması için herhangi bir fiziksel engel yoktur, daha çok hatalı düşünce yapıları söz konusudur. Bir anlamda vajinismus için vajinanın panik atağı diyebiliriz. Yani fizyolojik süreçlerden çok kişinin bilişsel, psikolojik süreçleriyle ilgilidir.

    Vajinismus çeşitleri

    Vajinismus sorunu birincil ve ikincil olabilir.

    Birincil vajinismus: Kişinin cinsel açıdan etkin olduğundan beri vardır.

    Sekonder vajinismus: Daha önce ağrısız cinsel ilişkisi olan bir kadında sonradan kasılmaların ortaya çıkmasıdır. Bu durum çoğunlukla bir travma veya cerrahi müdahale sonrasında ortaya çıkar.

    Vajinismusun nedeni nedir?

    Vajinismus çok nadir durumlar dışında psikolojik nedenli bir sorundur. Kişinin zihnine yerleşmiş olan hatalı düşünce yapıları ve olumsuz koşullanmaları bu soruna yol açar. Bunun da nedeni olarak, bilgi eksikliği, yetersiz cinsel eğitim, kadınların ilk gece deneyimleriyle ilgili abartılı anlatımları, katı ahlaki değer yargıları ile yetiştirilmiş olmak, cinselliği ayıp, günah, pis bir şey olarak algılamak, kızlık zarı veya cinsel birleşme ile ilgili kulaktan dolma yanlış bilgilerin etkisinde kalmak, kaygı düzeyinin yüksek olması, gebe kalma korkusu, olumsuz cinsel deneyimler, kötü çocukluk yaşantısı, problemli anne-baba ilişkisi, aşırı kontrollü kişilik özellikleri, duygusal bağlanma güçlükleri, güven eksikliği ve eşle iletişim sorunları sıklıkla rastlanan nedenlerdir.

    Vajinismus kadının değil, çiftin sorunudur!

    Vajinismus sadece kadının yaşadığı bir problem gibi düşünülmemelidir. Erkeğin de problemin yaşanmasında ve tedavisinde önemli bir rolü vardır. Bu nedenle erkeğin eşini yalnız bırakmaması, eşlerin tedaviye birlikte katılmaları gerekir. Tedavi açısından önemli olan eşler arasında işbirliği ve uyumun devam ediyor olmasıdır.

    Vajinismusun tedavisi…

    va

    Tedavi süreci mutlaka çiftle birlikte olmalıdır. Vajinismus fiziksel bir nedeni olabilir ve bu nedenle kadının mutlaka cinsel terapi öncesi bir kadın doğum uzmanına görünmesi gerekir.

    Vajinismusta, bilişsel- davranışçı terapi yöntemi, çeşitli nefes ve gevşeme egzersizleri, çiftle birlikte verilen uygulamalar tedavinin parçasını oluşturur. Tedaviye başlangıç sürecinde çiftin ya da kişinin cinsel bilgi eksiklikleri ya da hatalı öğrenmeleri değerlendirilir. Bu eksikliklere yönelik cinsel eğitim verilir. Hem zihnin hem de bedenin ele alınması ile mümkündür. Zihnin cinselliğe yönelik olumsuz koşullanmalardan ve kaygıdan arındırılması ve bedenin de vajinal girişi kabul edecek ve bundan zevk alacak hale gelmesi hedeflenir.

    Vajinismusu mekanik olarak çözmek tedavi açısından yeterli değildir. Çifte sağlıklı ve mutlu bir cinsel hayat sunmak için tedavide iki aşama izlenmektedir. İlk aşama cinsel birleşmenin olmasını hedefleriz. İkinci aşama da ise, cinsel ilişkiden zevk alma ve orgazm olma teknikleri öğretilir.

    Herhangi bir ilaç veya operasyonla tedavisi mümkün değildir.

    Vajinismus kadın cinselliği sorunlarından başarılı tedavi oranı en yüksek cinsel işlev bozukluğudur.

  • Pazartesi Sendromuna Son Vermenin Yolları

    Pazartesi Sendromuna Son Vermenin Yolları

    Pazartesi sendromunda algı yönetimi…

    Özellikle okul ve iş hayatındaki çoğu kişinin kabusudur pazartesi sendromu. Bu durum bazı baş etme yöntemleriyle atlatılabilecek bir durum mu, yoksa kişinin hayatındaki işlevselliğini olumsuz yönde etkileyebilen ve ciddi müdahale gerektiren bir durum mu bunu ayırt etmek önemlidir.

    Kişi, pazar gününden itibaren etkilerini hissetmeye başlar. Pazar günü, yeni başlayacak olan haftayı müjdeler ve bazı kişiler bu durumu müjde yerine, yoğun tempo, stres, trafik, yorgunluk olarak algılar. Hafta sonunun bitmiş olması, kişide gerginlik yaratabilir. Bu gerginlik hissinin sebebi olarak da kişinin pazartesi gününe yüklediği anlam etkilemektedir. Negatif düşüncelerimiz, duygularımıza ve davranışlarımıza yansır..

    Herkes pazartesi sendromu yaşayacak diye bir şey yoktur. Pazartesi sendromu yaşayan kişilere baktığımızda ise genellikle bu kişiler ya mesleğini sevmiyordur ya çalıştığı ortamla ilgili bir problem yaşıyordur ya da kişi kendisini yeteri kadar tanımıyordur. Kişinin kendisini tanıyor olması, kendi süreçlerinin farkında olması durumlar karşısında baş edebilme yetisini geliştirir. Ana odaklanmayı becerebilen, stresle baş etme mekanizmaları iyi olan, kendisini iyi tanıyan kişiler pazartesi sendromu yaşamaz.

    Pazartesi sendromunun yaşanmasındaki bir diğer neden de kişinin o güne yüklediği anlamdan kaynaklanmaktadır. Her pazartesi kişinin hayatına dair değişim kararları alması (diyete, spora başlaması gibi) o günle ilgili stres düzeyinin artmasına zemin hazırlayabilir.

    Pazartesi sendromundan kurtulabilmek için, ilk olarak kişinin bu algıyla ilgili farkındalık kazanması önemlidir. Kişinin kendisine “Ne oluyor da böyle bir sendromu yaşıyorum? Böyle hissetmemdeki faktörler neler olabilir? O güne ait negatif algımla ilgili neyi değiştirmeye ihtiyacım var?” gibi sorular sorması önemlidir. Nedenini bilmediğimiz hiçbir şeyin sonucunu değiştiremeyiz. Bu nedenle ilk olarak yaşanılan sendromla ilgili nedeni bulmak önemli.

    Sendroma yönelik olumsuz faktörleri tespit ettikten sonra olumlu faktörleri de değerlendirmek gerekir.

    Pazar gününden başlayan gerginlikle baş edebilmek için, ana odaklanmak önemlidir.

    Pazar günü size keyif veren aktiviteleri ön plana almak yararlı olacaktır. Aynı zamanda her gün 20 dakika tempolu yürüyüş, nefes ve gevşeme egzersizleri yapıyor olmak uzun vadede stres düzeyinizi olumlu etkiler. Bununla birlikte sirkadyen ritmine dikkat etmemek kişide pazartesi sendromunu tetikleyebilir. Hafta içi uykusuz kalarak, hafta sonu telafi etmeye çalışıyoruz. Bu durumda biyolojik ritmi bozuyor. Daha fazla uyku, hafta başında kendimizi daha yorgun hissettiriyor ve bu da pazartesi günümüzü diğer günlerden daha fazla etkiliyor.

    Eğer sendrom uzun bir süredir devam ediyorsa ve hayatınızdaki işlevselliğinizi olumsuz yönde etkilediyse mutlaka uzman desteği almanızı öneririm.

  • MUTLU AİLE FORMÜLÜ: BEN, BİZ, HEPİMİZ ENERJİ DEPOLARI

    MUTLU AİLE FORMÜLÜ: BEN, BİZ, HEPİMİZ ENERJİ DEPOLARI

    Günümüz evliliklerinin/ailelerinin yürümemesinin en büyük sebeplerinden biri çiftlerin birbirilerine
    sosyalleşme imkanı tanımamalarıdır. Halbuki, evlilik ve aile kurumunun “enerji depolarından” bazıları
    da sosyalleşme ile dolar. Bu enerji depolarını şarj edilebilen piller olarak da düşünebilirsiniz:
    Evliliğinizin enerjisini ve verimi yükseltecek pillerden bazıları da: ben, biz ve hepimiz enerji
    depolarıdır. Bu enerji depoları uzun süre deldurulmazsa, evlilikte sorunlar ortaya çıkabilir.
    Unutulmamalıdır ki, insan yaradılışı gereği sosyal bir varlıktır. Sosyallik, genellikle toplumumuzda
    dışadönük olma hali ve sevdiğimiz kişiler ile zaman geçirmek olarak tanımlanır. Bu tanım doğru
    olmakla birlikte aslında eksiktir. Sosyal olma hali bundan çok daha fazlasını kaplar; öyle ki bazen insan
    kendi kendine de kendi ile sosyalleşir.
    Kendi yalnızlığınız ile sosyalleşin: Aile kurumunda “Ben enerji deposu”
    Yalnızlık çoğu kez olumsuz bir durum olarak lanse edilse de, yalnızlığın insan psikolojisine iyi gelen bir
    yanı da vardır. İnsan, nasıl sevdikleri ile kalite zaman geçirince mutlu oluyorsa kendi yalnızlığından
    zevk aldığı ve kendisi ile kalite zaman geçirdiği durumlarda da mutlu olur. Buna aile terapisi
    literatüründe “ben enerji deposunun” dolması deriz. Kendi iç sesinize, isteklerinize, hedeflerinize
    öncelik vermek ve bunları gerçekleştirmek, ben enerji deposunun dolmasının temelidir. Maalesef,
    günümüz Türkiyesi’nde çiftlerin kendi istek ve uğraşılarına öncelik vermesi bencillik olarak algılansa
    da, aslında psikolojik açıdan sağlık bireyler kendi ilgi, alaka ve isteklerini öbür insanlarınkinden bir
    parça önde tutma eğilimindedir. Bu durum, ancak ve ancak çevrenizdeki insanların isteklerini ve
    ilgilerini yok sayıp yoğun bir şekilde kendi isteklerinize döndüğünüz zaman bencillik olur. Bunu
    gerçekleştirmediğiniz takdirde ise bu davranış son derece normaldir.
    Ben enerji deponuzu, eşinizden bağımsız olarak tek başınıza gerçekleştirdiğiniz aktiviteler ile
    doldurabileceğiniz gibi yine eşinizden bağımsız olarak başka insanlar ile sosyalleşerek de
    doldurabilirsiniz. Örneğin; ben enerji deponuzu, spor yaparak, kişisel bakımınıza özen göstererek,
    hobilerinize zaman ayırarak, kendinizi hem mesleki hem de kişisel anlamda geliştirerek
    doldurabilirsiniz. Bunun yanı sıra, arkadaşlarınız ile görüşerek ve sevdiklerinize zaman ayırarak da bu
    enerji deposunun dolmasını sağlayabilirsiniz. Unutmayın, önce kendinizi mutlu etmeden, eşinizi ve/ya
    çocuklarınızı mutlu edemezsiniz.
    Birbiriniz ile sosyalleşin: Aile kurumunda “Biz enerji deposu”
    Tek başına ben enerji deposunun dolması, sağlıklı bir birliktelik ve aile için maalesef yeterli değildir.
    Kendi mutluluğuna, istek ve uğraşılarına zaman ayıran bireyin artık eşi ile biz enerji deposunun
    doldurulmasının zamanı gelmiştir.
    Özellikle yeni doğmuş bebekli ve/ya küçük çocuklu ailelerin en büyük sorunu, çiftlerin birlikte zaman
    geçirememesi ve çocuğun hep yanlarında olmasıdır. Bu durum tabiî ki yanlış değildir ancak çiftlerin
    sağlıklı şekilde ilişkilerine devam edebilmesi için çocuklarından bağımsız olarak birbirlerine de zaman
    ayırmaları gerekir. Örneğin; çift olarak sevilen bir filmin izlenmesi, ortak zevkleri içeren bir aktivitenin
    yapılması ve eğer şartlar çocuk açısından uygunsa çiftlerin baş başa tatile çıkması biz enerji
    deposunun doldurulması için iyi imkanlardır.

    Aileniz ile bir bütün olarak sosyalleşin: Hepimiz enerji deposu
    Ben ve biz enerji depolarını dolduran çiftler, aile olarak çocukları ile birlikte kalite zaman geçirerek
    hepimiz enerji deposunu dolduracaklardır. Ailecek yapılacak bir piknik, gidilecek bir film ve/ya tatil
    hepimiz enerji deposunu doldurabilecek iyi fırsatlar olabilir.
    Bu noktada, akılda tutulması gereken en önemli nokta ise, enerji deposunun doldurulması için
    yapılacak aktivitenin herkes tarafından benimsenip tercih edilmesidir. Sadece çocuk veya sadece
    ebeveyn tarafından benimsenmiş aktiviteler, ortak zevk ve istekleri yansıtmayacağı için enerji
    deposunun dolumu da sağlanmayacaktır.

  • PANİK ATAK ve PANİK BOZUKLUĞU

    PANİK ATAK ve PANİK BOZUKLUĞU

    Panik atak, günümüz şartlarındaki stres seviyesinin artmasından dolayı hemen hemen herkesin
    hayatında bir kez geçirdiği bir atak haline geldi.

    Panik atak, 10 dakika gibi kısa bir zaman diliminde şiddetinin en üst düzeye çıktığı ve kişinin
    “öleceğini” zannettiği psikolojik bir ataktır. Kişi, kendi sağlığını tehdit edebilecek iç veya dış bir tehdit
    algılar. Bu iç tehditler herhangi basit bir sebepten dolayı kişinin aniden başının ağrıması, midesinin
    bulanması, kalp ritminin bozulması gibi bedensel duyumlar olabilir. Dış tehditler ise kişinin içinde
    bulunduğu ortamdaki herhangi ani ve olumsuz bir değişimdir; deprem, aniden ortaya çıkan gürültülü
    bir ses, hatta kalabalık bunlardan biri olabilir. Bu tehditler karşısında kişinin ilk aklına gelen düşünce
    “Eyvah başıma kötü bir şey gelecek! Bayılacağım/kalp krizi geçireceğim/öleceğim”dir. Yani
    anlaşılacağı gibi, kişi iç veya dış tehditleri zihninde felaketleştirir ve bu tehditleri kendi varlığını ve
    yaşamını tehlikeye atacak/bitirebilecek bir sonuca bağlar. Böylece zararsız bir uyaran kişinin panik
    atak geçirmesine sebep olur.

    Atak esnasında kişinin ellerinde-ayaklarında karıncalanma/uyuşma, mide bulantısı, abdominal stres denilen mide huzursuzluğu/spazmları, baş dönmesi, nefes darlığı, kendinden geçme ve kendine yabancılaşma (depersonalizasyon), terleme ve “Bana kötü bir şey oluyor” düşüncesi ortaya çıkar. 10 dakika içinde en üst düzeye ulaşan atak, hiçbir müdahale olmadan dahi kendiliğinden geçebilir, ancak atak sonrasında vücudun aniden terlemesi, kasılma ve gevşemesinden dolayı kişi kendisini çok yorgun  hisseder.

    Bir kere atak geçiren bir kişi, ilerleyen zamanlarda yeni ataklar geçirmeye hiç atak geçirmemiş bir
    kişiye göre daha yatkındır. Bu yatkınlığın sebebi ise tamamen psikolojiktir. Bir kez atak deneyimlemiş bir kişi, yeniden atak geçireceğinden kaygılandığı için en ufak bir bedensel değişimi panik atak olarak yorumlayabilir ve bu çıkarım kişinin yeni bir atak geçirmesine sebebiyet verebilir.

    Buna psikolojide beklenti anksiyetesi (kaygısı) diyoruz; yani kişi yeni bir panik atak geçireceği beklentisi içinde olduğu için kaygılanmaktadır.

    Anlaşılacağı gibi, panik atak ile ilgili kaygı bir kısır döngüdür. Kişi atak geçireceği için kaygılanır, bu
    kaygı ona atak geçirtir ve yenileyen atak kişinin iyice kaygılanmasına sebep olur. Pekişen yoğun
    kaygılar ise kişinin tekrar bir atak geçirmesi için zemin sağlar. Birden fazla yineleyen atak geçiren
    kişiler psikoloji dilinde panik bozukluğu adı verilen psikolojik bir rahatsızlığa sahip olurlar.

    Peki, panik bozukluğu ile kişi nasıl başa çıkabilir?

    Günümüzde çoğu kişi, panik bozukluğu için ilaç tedavisi almaktadır. Uzman hekim gözetiminde,
    tavsiye edilen miktarda ilaç kullanımı kişiyi rahatlatabilir ancak kalıcı değişim için ilaç tedavisinin yanı sıra psikoterapi desteği şarttır. Psikoterapiler sayesinde kişi, ilacı bıraktığında dahi panik atak
    geçirmeyebilir ve en önemlisi yoğun kaygı durumu ile nasıl baş etmesi gerektiğini öğrenerek uzun
    vadede kendi psikologu olur.

    Psikoterapiler arasında panik bozukluğu için etkinliği bilimsel yayınlar ile kanıtlanmış olan terapi
    yöntemi bilişsel davranışçı terapidir. Bu terapi yöneliminde, kişinin zararsız uyaranlara verdiği
    felaketleştirilmiş anlamlar üzerinde çalışılarak bilişsel (düşünsel) yeniden yapılandırma sağlanır.
    Bununla birlikte yineleyen atakların önüne geçebilmek için atak geçirmeye atfedilen korkunç ve
    yoğun çıkarımlar üzerinde de durulur. Kişinin bir daha atak geçirmesi halinde en kötü senaryoyu düşünmesi ve aslında en kötü senaryoda dahi kendi sağlığını tehlikeye atacak herhangi olumsuz bir durum olmadığı ile yüzleştirilir.

    Eğer kişi belirli bir ortamda (örn: kalabalık ortamlar, hastane, toplu taşıma araçları vs.) atak
    geçiriyorsa, bu ortamlardan kaçınır. Ancak şu bilimsel bir gerçektir: sizi atağa iten ortamlardan
    kaçmak kısa vadede sizi rahatlatabilir, ancak uzun vadede atak geçirmeye yönelik kaygınızı pekiştirir.

    Bu doğrultuda terapilerde, kalıcı davranış değişikliği gerçekleştirebilmek için kişi kendisini hazır
    hissettiğinde onu atağa sokabilecek ortamlara girmesi teşvik edilir. Bu ortamlarda iken terapi
    seanslarında üzerinden geçilen olumlu alternatif düşünceleri tekrarlaması istenir. Bu tip davranışsal
    ödevler tekrarlanarak, kişinin yeniden atak geçirmekten kaygılanmaması sağlanmış olur.

    Hem düşünsel hem de davranışsal açıdan yeniden yapılandırılmış kişiler, panik bozukluğunu yenebilir .ve ömürleri boyunca bir daha hiç atak geçirmeyebilirler.
    Unutmayın;
    Panik atak size kalp krizi geçirtmez. Sizi bayıltmaz, sizi felç etmez. Sizi öldürmez de. Ancak siz bir
    psikoterapi desteği almadan en ufak nötr bir uyaranı dahi felaketleştirerek kendinizi kalp krizi
    geçireceğinize, bayılacağınıza, felç geçireceğinize ve öleceğinize inandırabilirsiniz!

    Sahiden kendinize bunu yapıp negatif sonuçlarına katlanacak kadar zamanınız, enerjiniz var mı?..

  • Evlilikte Boşanma Noktası

    Evlilikte Boşanma Noktası

    Evlilikte Boşanma Noktası

    Evlilikte boşanmalar sadece eşler açısından değil sağlıklı ve mutlu çocukların yetiştirilmesi bakımından geleceğin de olumlu/olumsuz etkilenmesini sağlayacağı için temel konulardan biridir.

    Evlilik kurumu 4 bin yıllık bir olgu olarak bilinir ve toplumsal yaşamın düzenli gelişiminde çekirdek niteliği açısından temel bir yapıdır. Evlilikte eşlerin rolleri önemlidir ve insana dair her olgu gibi tarihsel sürecin her aşamasında tartışılmıştır.

    Aile ilişkileri hatta aile olgusunun bütünü evlilikle gelişen, beslenen ve evlilik aracılığı ile sürekliliğini sağlayan dinamik bir yapıdır. Bu özelliği ile de toplumun en küçük bütünüdür ve boşanmalarla parçalanması gerçeği toplumun bütün kesimlerinde o nedenle kaygıya neden olmaktadır.

    Evlilik uzun süren bir birlikteliktir ve hayatın zorlukları ile baş etmekte işbirliği gerektirir. Bu süreçte son yıllarda tartışılan “Evlilik Yorgunluğu” kavramı önemlidir.Bu yorgunluğa ilişkin eşler tedbirler almayı, baş etmeyi ve sağlıklı iletişimi geliştirmelidir.

    Çiftler öncelikle evliliğe karar verdiklerinde yeni bir süreç yaşayacaklarının bilinciyle davranmalı ve yeni rolleri ile ilgili olarak yaklaşımlarını, nasıl davranmaları gerektiğini gözden geçirmelidirler. Önceden bu bilgileri geniş aile içindeki duygusal yakınlık hissettikleri büyüklerinden karşılıyorlardı göç, iletişim kopukluğu, zaman yokluğu gibi nedenlerle bu ilişkilerden yararlanamadıkları koşulda ise profesyonel danışmanlık alarak bakış açılarını netleştirmeleri önemlidir.Sorun yaşandıktan sonra yıpranarak süreçteki eksiklikleri gidermektense başlarken bilinçli davranmak daha avantajlı olacaktır.

    Yani boşanma noktasına gelinmemesi için önemli üç temel adımda bilgilenmek ve kişisel gelişim, ruhsal hazırlık dikkate alınmalıdır.

    Bu adımlar;

    • Evlilikte roller ve hazırlık
    • Evlilikte uyum ve gelişim
    • Çatışma çözme ve iletişim

    Eşlerin profesyonel destek alarak evliliğe hazırlığı, evlilikte uyum ve iletişim konularında gelişim çabaları ve çatışmalara çözüm arayışı, stres yönetimi, kriz çözme, etkili iletişim gibi konularda donanım edinmeleri önemlidir.Çünkü evlilik bir bakıma eşlerin geleceğe birlikte iz bırakmasıdır.

    Boşanma kaçınılmazsa o dönemi de bir birine zarar vermeden ve kendisi daha fazla yıpranmadan geçirmek çiftlerde hedef olmalıdır. Boşanma sırası ve boşanma sonrasında da danışmanlık desteği yarar sağlayıcı olacaktır.

    Boşanma noktası evliliği ayakta tutan ayakların artık yerinde olmaması anlamını taşır ve ilişkinin bitirilme noktasıdır.

    Biliyoruz ki her ilişki özeldir ve kendi içinde çatışmalarını olduğu kadar uyumunu, bütünlüğünü, çözümlerini de taşır. Boşanma da bazen bu çözümlerden biri olabilir fakat en son seçenek olabilmelidir.

  • Bireyleri Şiddete Yönelten Duygu?

    Bireyleri Şiddete Yönelten Duygu?

    Şiddetin Altında Yatan

    Şiddetin Altında Yatan Hiddet

    Şiddeti ortaya çıkaran insanın içinde var olan duygulardan biri olan hiddetin kontrolsüz açığa çıkması ve kontrol çabası olmadan daha güçsüz olana yönelmesidir.

    Burada dikkat edilmesi gereken “kontrol çabası” olup olmadığıdır. Çünkü her insan hiddet duygusuna sahiptir ve bunu kontrol edebilecek bilinci barındırır.

    Hiddetin kontrol edilemez halde yoğunlaşmasının altında nörolojik ve psikiyatrik bazı hastalıklar olabilmekte ve bunun da tıbbi müdahale ile kontrol altına alınabileceği bilinmektedir.

    Yani insanın içindeki hiddeti kontrol edemeyip şiddet gösterecek duruma dönüştürmesi mutlak bilincine bağlıdır. Bu durumda şiddetin sorumlusu doğal bir duygu olan hiddet değil, kontrol etmek yerine şiddeti seçen iradi tutumdur.
    “Şeytana uydum”, “Şeytan dedi tut çarp” gibi bir durum yok yani. Bir şeytana uyan irade iki meleği olduğunu birinin günahlarını birinin sevaplarını yazdığını da hesaba katabilir. Bu durum iradi bir seçimdir.

    Genel olarak şiddet kavramında güçlünün fiziksel ve davranışsal açıdan güçsüz olana baskısı ve istediklerini yaptırma dayatması söz konusudur.

  • “BENİ YEMEZ DEMİ ANNE”

    “BENİ YEMEZ DEMİ ANNE”

    3 yaşındaki kızım elektrik süpürgesi çalışınca alelacele koltuğun üstüne çıkıp kendisi için güvenli olduğunu düşündüğü bir pozisyon aldı. Bu davranış 2-3 aydır sürekli olan, biraz da şaşkınlık yaşadığım bir durumdu. Panik yapmadan acaba ne ola ki diye düşünürken şaşırtıcı başka bir olay daha yaşadım. Çocuk psikiyatrisi uzmanı olarak mutlaka sizinle bu durumu paylaşmam gerektiğini düşündüm. Bir akşam kızımla birlikte Legolarıyla oynarken birden oyunu bırakıp yerden kalktı ve tekrar kendisi için güvenli olduğunu düşündüğü koltuğa çıkıp beklemeye başladı.  “Ne oluyor, şimdi ne oldu” dememe kalmadan “çöp kamyonu geçiyor” dedi ve ekledi “beni yemez demi anne” deyip yardım arar gözlerle bana bakıyordu. O anda; “evet biz de her çocuğun yaşadığı çocukluk çağı korkularını yaşıyorduk” diye aklımdan geçirdim. Meğer benim ufaklık 2-3 aydır elektrik süpürgesinin veya çöp arabasının gelip kendisini yiyeceğinden korkup o ortamdan uzaklaşıyormuş.  

    Korku, çocuğun gelişim sürecinde var olan bir duygudur. 6 aydan itibaren bir bebek yabancı nesneler, yerler ve kişilere karşı korku geliştirebilmektedir. Birincil bakıcıları (genellikle anne ve baba) olmaksızın bebek farklı ortamlara tepkiler verir. Yeni tanıdığı, tanıştığı kişilere ağlayarak yaklaşır, anneyi arar. Bu doğal gelişim sürecinin bir sonucudur. Bebeğimizin çevreye olan algısı artmış ve tanıdık-tanımadık sınıflandırmalarını değerlendirmeye başlamıştır artık. Yabancılık çekme ve ebeveynden ayrılmaktan kaçınma 2 yaşa kadar devam eder.

    Okul öncesi yaş grubu çocuklar (1-7 yaş) somut düşünce evresinde oldukları için gerçek – hayal ayrımını yapamazlar. Soyut düşünce süreçleri gelişmediğinden olayları somut bir bakış açısıyla değerlendirirler. Gerçek dışı senaryolar üretmeye ve bunlara inanmaya meyillidirler. Bizim için çok komik gelse de 3 yaşındaki bir çocuk gerçekten çöp kamyonunun onu yiyebileceğini, elektrik süpürgesinin onu içine çekebileceğini, klozete oturunca sifonun çekilmesiyle kendisinin de içinde kaybolup gidebileceği konusunda aşırı derecede korku yaşayabilirler.

    2 – 5 yaş arası çocuklar ebeveynden ayrılık ve terk edilme dışında farklı korkular geliştirmeye başlarlar. Bu korkular; çeşitli hayvanlar, yüksek ses ve karanlığa yöneliktir.

    Gelişim dönemi korkularında anne babalara düşen görev bu korkuları doğal olarak algılamak ve bu korkulara odaklanmamaktır. Basit ve sade bir dille çocuğun korkusunun dinlenmesi ve ona güvende olduğu mesajının verilmesi önemlidir. Böyle olduğu takdirde çocuk anne babanın tepkilerinden, korkuların yersiz olduğu mesajını alır. Tam tersi durumlarda ise, örneğin anne ve babaların bu korkulara odaklanması halinde, “bir şey yok, eğer çok korkuyorsan yanımda kal….” Şeklindeki tepkileri çocukların aklında çeşitli sorular bırakabilir. Örneğin çocuk; “bak annem/ babam da bu korkuyu önemsiyor, demek ki gerçekten kötü bir şeyler var” şeklinde düşünebilecektir. Eğer gece yatarken çocuğumuz karanlıktan korkuyorsa hafif bir ışık açık bırakılıp odasında yatması sağlanmalıdır. Eğer korku objesi bir hayvan ise; anne babalar bu korkuyla başa çıkmayı çocuklarına aldıkları oyuncaklarla sağlayabilirler. Aynı zamanda çevrede karşılaşılan hayvanlara karşı anne babaların çekingenliği de çocuklar tarafından dikkatlice gözlenecek ve öğrenilecektir ki; bu durum korkuların doğal korkudan patolojik korkulara (fobilere) geçişine neden olabilmektedir.

         İlkokul çağlarına gelindiğinde, çocuk gelişimsel olarak farklı korkularla yüzleşebilmektedir. Bu korkular ebeveynlerin ölümü, okulda aşağılanma gibi daha çok soyut kavramlara yöneliktir. Bu dönem korkularıyla başa çıkmada çocuğun geçmiş yaşantısı ve ebeveynlerinin tutumları önem kazanmaktadır. İlkokul çağları çocuğun soyut düşünce yeteneğinin geliştiği, sosyalleşme ve bireyselleşmenin önem kazandığı dönemdir. Bu dönemde çocuk artık kişiliği ve kimliğini çevreye kanıtlama, ebeveynden uzaklaşma eğilimindedir. Ebeveynlerinin daha önceki dönemlerde verdiği sorumluluk alma becerileri, çocuğun bireyselleşmesini destekleyecek, hızlandıracaktır. Elbette ki bu yeni dönemde oluşan sosyal yaşama ilişkin korkular doğaldır.

    Az korkulu günler dileğiyle.

     

                                                                       Uzman Dr. FİGEN KARACEYLAN ÇAKMAKCI

       Çocuk ve Ergen Psikiyatri Uzmanı