Kategori: Psikoloji

  • Sağlıklı Yaşam ve Odaklanma Artışı İçin:  Nefesini Kontrol Et!

    Sağlıklı Yaşam ve Odaklanma Artışı İçin: Nefesini Kontrol Et!

    Açlığa haftalarca, susuzluğa günlerce dayanabilen bedenimiz, nefessizliğe sadece dakikalarca dayanabilir. Oksijen, sağlıklı yaşam için bir konfor değil, bir gerekliliktir.

    Doğru nefes almayı öğrenen kişi, diyafram kasını nasıl kullanacağını öğrenir. Solunum ve Nefes Egzersizi (SNT), bilgisayar yazılımı ile çalışan, nefes alıp verme tekniğinizi geliştiren ve bu sayede kaygıyı yatıştırıp odaklanmayı sağlayan bir sistemdir. Kişiye özel solunum analizi 3 adımda uygulanır:

    Solunum Egzersizi Nedir? Solunum Analizi Adımları Nelerdir?

    1- Önce solunum ve nefes alma ile ilgili durumunuz saptanır.

    Bunun için giysinizin üzerinden diyafram hattına sarılacak elektrotlu bir kuşak ile bilgisayarın karşısında birkaç dakika normal düzende nefes alıp vermeniz yeterlidir.

    2- Geliştirme egzersizleri planlanır.

    Halihazırdaki nefes alma alışkanlığı saptandıktan sonra daha sağlıklı nefes alıp vermek üzere sizin için bir program hazırlanır. Kişinin kendisinin kontrol edebildiği ve gelişimini görebildiği animasyonlu egzersizler sayesinde her seansta nefes alıp verme konusunda bir farkındalık yaratılır, endişenin solunum üzerindeki baskısı azalır ve nefes alıp verişe odaklanmak sayesinde endişe yatışır. Solunum terapisi ile kişide Kaygı durumu azalır, depresyon belirtileri kaybolur.

    3- Uygulama ve değerlendirme:

    14 seanslık ilk seansların tamamlanması sonrasında yine ilk gün yapılan ölçümler yapılarak nefes alıp verişteki gelişme izlenir.

    Solunum Egzersizi Nedir? Aklınıza gelebilecek sorular ve cevaplar:

    * Canım yanar mı, bir ilaç verilecek mi?

    Hayır. Tıpkı Neurofeedback gibi, SNT de hiçbir dış müdahale gerektirmez. Ölçüm yapmak ve geliştirilmiş özel bir yazılım ile bilgisayar ekranı karşısında egzersiz yapmaktan ibaret bir uygulamadır.

    * Neurofeedback ve Solunum Egzersizi birlikte uygulanabilir mi?

    Evet. Bu iki uygulama aynı mantıktan yola çıkılarak hazırlanmıştır. İkisi de uygulayarak öğrenmek yöntemiyle çalışır.

    * Yaş sınırı var mıdır?

    Hayır. Uzmanımızın söylediğini anlayacak durumdaki herkes bu programa katılabilir.

  • Öğrencinin Dikkati Nasıl Ölçülür?

    Öğrencinin Dikkati Nasıl Ölçülür?

    İnsan beyni muhteşem bir kapasiteye sahiptir, öyle ki, günlük hayatımızda beynimizin kapasitesinin az bir kısmını kullanmamız yeterli olmaktadır.

    Beyin kapasitemizi daha fazla kullandığımızda:

    • Günlük hayat çok daha kolay akabilir,

    • zihinsel ve bedensel verimliliğimiz artabilir,

    • yaşamımız daha sağlıklı ve keyifli olabilir.

    Öğrencilerde dikkat yönetimi çok değerlidir. Okul bilgilerinin alınması, takibi, tekrarı, ödevler ve sınavlarda başarı için dikkat yönetimi sağlıklı ve yaş grubunda çalışıyor olmalıdır. Bununla birlikte, öğrencide dikkat yönetimindeki düzey, öğrencinin sosyal yaşamını, arkadaşlıklarını, özgüvenini, sorumluluklarını ve bulunduğu topluluktaki değerini belirlemektedir.

    Dersleri takip konusunda sıkıntı yaşamayan, ödev ve sınav performansı sınıf ortalamasında olan, arkadaş uyumu ve sosyal gelişimi sağlıklı olan öğrenci, kendisiyle barışık büyüyecektir.

    Dikkat testi nedir, öğrencide dikkat yönetimi nasıl ölçülür?

    Öğrencinin kendi yaş grubundaki akranlarına göre hangi düzeyde dikkat yönetiminde olduğunun belirlenmesi çok değerli ve önemlidir. Sadece muayene bulguları ve anne-babadan alınan bilgilere göre dikkat değerlendirmesi yapılması subjektiftir, kişiye göre değişir, gelişimi ölçümlemek adına anlamlı değildir.

    1- Dikkat Nöro Test – CPT, Continue Performance Test

    Dikkat Nöro test ile, evladınızın kendi yaş grubuna göre kaç dikkat hata puanında olduğu objektif bir bilgisayar destekli test ile ölçümlenir. Dikkat testi sonunda öğrencinin dikkat hata sapma puanı belirlenir: 3 dikkat hatası, 10 dikkat hatası, 18 dikkat hata puanı gibi…

    Bu Dikkat Nöro Test, öğrencinin ödev alışkanlığı, ders takibi ve sınav performansı konusunda hangi düzeyde sıkıntıda olduğunu tespit etmeye yardımcıdır.

    2- Beyin Dalga Analizi, Neuro Analiz

    Öğrencinin beyin ön bölgesinde dikkati kontrol eden beyin bölgelerinin nasıl faaliyet gösterdiği objektif bir beyin görüntüleme analizi ile ortaya çıkartılır. Bu analiz aynı kalbin çekilen EKG’si gibi, objektif şekilde öğrencinin beynindeki dikkat merkezinin nasıl çalıştığını beyin haritası ile ortaya koymaktadır.

  • Ergenlik Dönemi Anne Baba Çatışmalar ve Çözümler

    Ergenlik Dönemi Anne Baba Çatışmalar ve Çözümler

    İnsan hayatındaki en hızlı büyüme ve gelişim dönemleri doğum öncesi, doğumdan sonraki ilk yıllar ve ergenlik dönemidir. Ergenlik dönemi en temelde çocukluktan yetişkin hayatına geçiş ve değişim dönemi olarak tanımlanabilir. Bir anda hızlanan ve oransız olarak ortaya çıkan büyümeye ergenin uyum sağlaması zor olabilir. Bu dönemde sakarlıklara sık rastlanabilir.

    Ergenlik dönemi hem fiziksel görünüş ve beden imajının çok önem kazandığı hem de hormonlardaki değişimler nedeniyle çeşitli sıkıntıların yaşandığı bir süreçtir. Bu dönemde ergen çevresi tarafından beğenilmek, ilgi görmek ister ama bir taraftan da kendini oldukça “çirkin”, “yetersiz” algılayabilir.

    Ergenlik Dönemi Yaşanan Sıkıntılar

    Özellikle yaşıtlarına göre daha erken ve daha geç olgunlaşan ergenler bu dönemde sorun yaşayabilirler. Burada en önemli unsurların başında ergen olan çocukla ailenin iletişimi gelmektedir. Sağlıklı bir iletişimde olması gereken çocuğun kendini ifade edebilmesine olanak tanıma,sorunlarını ailesine aktarabilen bir aile ortamı yaratılmalıdır. İletişimin iki yönlü olması gerektiğini anne ve baba da bilincinde olmalıdır. Ergenlik döneminde iletişim çatışmaları arttığından dolayı aile zaman zaman nasıl davranacağını bilemeyebilir. Bu dönemde çocuk doğası gereği otoriteye karşı gelme ve varsa katı kuralları çiğneme eğiliminde olabilmektedir. Aile yaşanan çatışmalarda ‘sen dili’ ni kullanmak yerine bu gibi durumlarda nasıl hissettiğini çocuğuna doğru bir şekilde ifade edebilmelidir. Sen dilini kullandığımız zaman iletişim, çatışma ve güç kavgalarına dönüşecektir. Şimdi bunu sıklıkla yaşanan olaylardan örnek göstererek anlamaya çalışalım.

    Ergenlik Dönemi Sıkıntı Yaşanan Örnek Durum: Çocuğunuz düzensiz ve odasını toplamak konusunda isteksiz.

    Tepki: Bir gün boyunca yapmam gereken çok fazla iş var ve odanı toplamadığın zamanlarda bunu benim yapmam gerekebiliyor. Odanı senin toplamanı bekliyorum ve bunu yapmadığın zamanlarda da üzülüyorum.

    Ebeveyn bu şekilde yaklaşarak ergenlik dönemi çocuğuna hem sorumluluğunu hatırlatıyor hem de bunu yerine getirmediği zamanlarda nasıl hissettiğinin geri bildirimini veriyor. Suçlama veya kızgınlık yok tersine işbirliğine açık ve çözüm odaklı bir yaklaşım söz konusu.

    Ergenlik Dönemi Örnek Durum 2: Gece yatma konusunda isteksiz ve uyumama konusunda sizle inatlaşıyor:

    Tepki: Geç uyuduğun zaman sabah kalkamıyorsun ve okuluna geç kalacaksın diye endişeleniyorum.

    Ailede daha doğum anından itibaren saygı, huzur, sevgi ve şefkat hakimse çocuk fırtınalı dönem olarak adlandırılan ergenlik dönemini de daha az sorunla geçirecektir. Sağlıklı iletişim kurabildiği bir ev ortamı ve ebeveynleri olan çocuk, aile içinde ergenlik döneminde yaşadığı sorunlarını da paylaşabilir. Arkadaşlarıyla ilişkisinde kendini kabul ettirmek için taviz vermez; çünkü aile içinde o zaten değerlidir. Ergenlik döneminde duygusal olarak iniş ve çıkışlar olacaktır önemli olan çocuğun bununla baş etme de ki becerisidir. Çocuk dünyaya getirmek genetik olarak bulunan bir  özelliğimiz, anne-baba olmak zamanla kazanılan, değişen ve de gelişen bir donanımdır. İyi,yetkin,çocuğunun ihtiyaçlarını karşılayabilen anne baba olmak ise bu süreçte öğrenilecek bir sanattır.

    Değerli anne ve baba,

    Bizlerin doğup büyümüş olduğumu 80’ler ve 90’lar dönemleri artık değişti. Şu an yeni başlayan bir dijital çağ dönemindeyiz. Bu döneme özgü çocuk yetiştirme kuralları ve koşullarına göre davranmalıyız.

  • Konsantrasyon Gelişimi: NeuroFeedback Egzersizleri

    Konsantrasyon Gelişimi: NeuroFeedback Egzersizleri

    Neurofeedback (dikkat eksikliği geliştirici egzersizler) , biofeedback ya da nöro egzersiz olarak adlandırılır. Neurofeedback, stres, uyku bozuklukları, öğrenme güçlükleri, konsantrasyon gelişimi gibi değişmiş olan beyin dalga amplitüdleri ile ilgili durumlarda da kullanılan yöntemdir.

    Beyin dokusunda, farklı aktivite bölgelerine göre yerleşmiş bulunan yaklaşık bir trilyon hücre vardır. Bu hücreler, çok hızlıdan çok yavaşa doğru 4 farklı beyin dalgası oluştururlar. Son araştırmalara göre, konsantrasyon ve odaklanma sorunu olan kişilerin beyin dalga aktivitelerinde, odaklanma, düşüncenin düzenlenmesi  ve hissetmeyi sağlayan alanlarda aktivite azalması gözlenmektedir.

    Araştırmalar göstermektedir ki, beyin dalgaları ile doğru antrenman çalışmaları yaparak, odaklanma verimi ve düzenlenmesi mümkündür. Neurofeedback egzersizi, konsantrasyonu artıran bir öğrenme sürecidir. Neurofeedback egzersizi ile beynin konsantrasyon kontrolü, duygu ve davranış alanlarını güçlendirecek beyin bölgelerine egzersiz uygulanmaktadır. Böylece, beyninizin günlük işleyişini arttıracak şekilde, beyin ritminizi kontrol etmeyi öğrenmeniz sağlanır. Neurofeedback egzersizi, piyanonun akort edilmesi ya da otomobil motorunun ayarlanması ile daha doğru ve verimli çalışmasına benzetilebilir.

    Konsantrasyon geliştirici çalışmalarda, bağlantılı bir neurofeedback egzersiz cihazı kullanılır. Neurofeedback egzersiz cihazı ile bilgisayardaki ekranda nesneleri hareket ettirmeyi öğrenilir. Bu sırada konsantrasyon becerisi ile odaklanarak, ekranda görüntülenen oyunları ve nesneleri yönetir. Ekrandaki görüntüler, farklı düzeylerde dikkat becerisi hakkında kişiye geribildirim sunmaktadır.

    Dikkati geliştiren bu egzersizler ile beyin fonksiyonlarını yöneten bölgelerde 2 mekanizma ile gelişim sağlamaktadır:

    • Nöroplastisite

    • Myelin kılıf gelişimi

    Araştırmalar göstermektedir ki, konsantrasyon geliştiren egzersizleri uygulanan beyin bölgelerinde yeni nöronal ağlar gelişmektedir ve beyin neyi daha iyi ve nasıl yapacağını öğrenecek şekilde gelişmektedir. Nöral ağlarda myelin kılıf gelişimi, daha hızlı bilgi iletimini sağlamaktadır.

    Konsantrasyon fonksiyonlarının daha üst düzeyde kullanılmasının fayda sağlayacağı şu durumlarda, Neurofeedback egzersizleri ile odaklanma becerisinde  gelişme sağlayan egzersizler uygulanmaktadır:

    • Daha net düşünmek ve zihinsel berraklığı geliştirmek

    • Konsantrasyon artışı ile öğrenme becerisini arttırmak

    • Zihinsel esneklik artışı ile bir konudan diğerine daha hızlı geçiş yapmak

    • Günlük yaşam fonksiyonlarında denge sağlamak adına, duygu, düşünce ve davranışları düzenlemek

    • Spor aktivitelerinde daha iyi zamanlama ayarı ve dikkat becerisini arttırmak

    Dikkat egzersizleri, zihinsel performans artışında etkin şekilde fayda sağlamaktadır. Yüksek zihin performansı yaşamın bazı dönemlerinde sağlanıyor olsa da, tekrarlanması ve sürdürülebilmesi genelde zordur. Oysa bu egzersizleri ile düşünceleri verimli yönetmeyi ve duyguları daha verimli kullanmayı öğrenen kişi, zihinsel performansını geliştirme ve sürdürme konusunda becerisinde kalıcı gelişme sağlamaktadır.

    Konsantrasyon becerisini yöneten beyin dalgaları izlenerek,  odaklanma ve sürdürme becerisine yönelik geliştirici egzersizler uygulanır. Belirli egzersizler  ile uygulanan bilgisayar destekli konsantrasyon egzersiz programı neurofeedback, öğrencinin odaklanma merkezinden aldığı sinyallere karşı, kendi konsantrasyon sistemini tekrar düzenlemesi temeline dayanmaktadır. Özellikle, konsantrasyon güçlüğü yaşayan öğrencilerde dikkat egzersizleri tercih edilmektedir.

  • Dikkat Dağınıklığı Nedir?

    Dikkat Dağınıklığı Nedir?

    Dikkat Dağınıklığı Nedir? Dikkat sorunu, sıradan bir yaramazlık mıdır? Neden dikkat sorununa bağlı sıkıntı yaşayan öğrenci sayısı gün geçtikçe artıyor? Öncelikle şu bilgiyi çok net şekilde belirtmeliyiz:

    Odaklanma Sorunu, sıradan bir dalgınlık değildir, testler ile ölçülen, beyin ön bölgesinde dikkatin yürütücü fonksiyon bölgesinin bozuk çalışması söz konusudur.

    Dikkat analiz ve değerlendirme testleri ile elde edilen bilimsel veriler, dikkat ölçümü ve konsantrasyon sorunu analizinde ve tanı konulmasında uzmanlara yol gösterir. Son 20 sene içinde Odaklanma ve Dikkat Sorunu olan çocuk sayısında ciddi artış gözlenmesinin sebebi, 20 sene öncesine kadar bu rahatsızlığın daha az gözlenmesi değil, günümüz tanı koşullarının ve uygulanan test sistemlerinin gelişmiş olmasındandır.

    Dikkat Sorunu Odaklanma Sorunu Nedir? Konsantrasyon Analizi

    2013 senesindeki bilimsel gelişmeler ile, beyinde dikkatin bilişsel fonksiyonlarını yöneten ilgili bölgenin nasıl çalıştığını öğrenebiliyoruz. Beyin dalgalarının görüntülenmesi sonrasında, beyin ön bölgesinin nasıl çalıştığını, odaklanma sorunu olup olmadığı tespit edilebilir.

    Neurofeedback dikkat geliştirici egzersizler, beyindeki bozuk çalışan dikkat merkezinin görüntülenmesini sağlar. Beyindeki dikkat merkezi tespit edilmesi, belirlenmesi ile uygulanan geliştirici egzersizler tedavide önemlidir. Neurofeedback dikkat geliştirici egzersizler, ilaçsız ve kalıcı gelişme sağlamaları sebebiyle, başta Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Birliğindeki tüm ülkelerle birlikte, ülkemizde de anne babaların evlatları için tercih etmeye başladıkları uygulamadır.

    Çocuklarda 6 yaşından itibaren dikkat geliştirici egzersiz programı başarıyla uygulanmaktadır. Çocuğun dikkat düzeyi ve dikkat derinliği, öğrenme sürecinde çok önemlidir. Çevresinden doğru mesajları alması, bu mesajları doğru yorumlaması ve öğrenme sürecinde bu mesajları kullanması için, dikkat süreci eksiksiz çalışmalıdır. Eğer aile çocuğunda konsantrasyon sorunu olduğunu fark etmez ya da konsantrasyon geliştirici egzersizler uygulanmaz ise, çocukta okul eğitim-öğretim sisteminde anaokulundan itibaren akademik ve sosyal sorunlar yaşanabilir.

  • Çağımızın Sorunu Olarak Siber Bağımlılıklar ve Siber Suçlar

    Çağımızın Sorunu Olarak Siber Bağımlılıklar ve Siber Suçlar

    İnternet, bireylerin her türlü bilgiye kolaylıkla ulaşmasını sağlayan ve mesafe tanımaksızın diğer bireylerle hızlı şekilde iletişime geçmelerini olanaklı kılan bir iletişim ve bilgi paylaşım aracı haline gelmiştir. İnternetin hızla gelişmesi insan yaşamını birçok yönden kolaylaştırmakla birlikte, erişimin kolay ve yaygın hale gelmesi, internet kullanım süresinin artması internet ile ilgili olumsuzlukları da gündeme getirmeye başlamıştır. Bireylerin bir kısmı gereksinmeleri doğrultusunda internet kullanımını sınırlarken, bir kısım kullanıcının bu sınırlamayı yapamadığı, iş, sosyal ve akademik hayatlarında bu sınır getirilemeyen kullanım nedeniyle kayıplarla karşılaştıkları gözlenmeye başlanmıştır. İnternet kullanımı kişilerin ilgi duydukları alanlarda araştırma yapmalarına hatta sosyal ilişkilerini geliştirmelerine olanak sağlamaktadır. Ancak, internet kullanım süresinin artması internet bağımlılığı problemini ortaya çıkarmıştır. İnternet bağımlılığı, internet kullanımına sınırlama getirememe, sosyal veya akademik zararlarına rağmen kullanıma devam etme ve internete ulaşımın kısıtlandığı durumlarda anksiyete duyma gibi belirtilerle kendini göstermektedir. Bunların yanı sıra düzenlenen çalışmalarda, internet kullanım süresinin artması ile birlikte siber zorbalık ve siber mağduriyet yaşama durumlarının arttığı gözlemlenmektedir.

    Bireylerin teknolojiyi kullanarak birbirlerine zarar verici davranışlarda bulunmasına sanal zorbalık denilmektedir. Sanal zorbalık, bir birey veya grubun bilgi ve iletişim teknolojilerini diğer bireylere zarar vermek amacıyla kötü niyetle ve tekrarlayan biçimde kullanması olarak tanımlanmaktadır. Siber zorbalık davranışlarının, SMS yoluyla, cep telefonu kamerası aracılığıyla video ve resim çekilerek, cep telefonuyla diğer bireyleri rahatsız ederek, sohbet odalarında, e-posta yoluyla, anlık mesajlaşma sırasında veya web siteleri aracılığıyla meydana geldiği görülmektedir. Sanal zorbalığın dünya çapında bilgi ve iletişim teknolojilerinin yaygın bir şekilde kullanılmaya başlanmasıyla birlikte ve bireyler arasındaki iletişim süreçlerinde yaşanan olumsuzluklara paralelel olarak yaygınlaştığı bilinmektedir. Farklı ülkelerde yapılan bazı çalışmalar incelendiğinde sanal zorbalık olaylarının okullarda önemli bir sorun olduğu görülmektedir.

    Siber zorbalık kurbanları şu belirtileri gösterebilir; aniden bilgisayar kullanmayı bırakmak, bilgisayar ekranında e-mail veya anlık mesaj çıktığında kaygılı
    görünmek, bilgisayar kullandıktan sonra öfkeli veya depresif görünmek, okula gitmede veya genel olarak dışarı çıkmada rahatsız görünmek, bilgisayarda
    ne yaptığıyla ilgili konuşmaktan kaçınmak, önceden olmadığı kadar arkadaş
    ve aileden kendini çekmek. Siber zorbalık saldırganlığının belirtileri ise; birisi
    yaklaştığında bilgisayar veya programı kapatmak, gece boyunca bilgisayar kullanmak, bilgisayar kullanamadığında anormal derecede sinirli olmak, bilgisayar
    kullanırken aşırı derecede gülmek, bilgisayarda ne yaptığıyla ilgili konuşmaktan kaçınmak, birden fazla online hesabı olmak veya onun olmayan hesapları
    kullanması olarak sayılabilir.

    İnternet bağımlılığının ve siber zorbalığın önlenmesi konusunda bağımlı bireye, bireyin ailesine ve topluma birtakım görev ve sorumluluklar düşmektedir. Özellikle bireyin bağımlı olduktan sonraki tedavi sürecindense, bağımlı olmadan bu durumun önlenmesi daha önemlidir. Toplumun bireylere sağladığı internet erişimindeki kolaylık ve ucuzluklar bireylerin internete yönelimini daha fazla arttırmaktadır. Bu yüzden aile, okul, internet kafe gibi bireyin internete eriştiği yerlerde kullanım miktarı ve kullanım amacı konusunda kontroller sağlanmalıdır. Bireyin sosyal çevresinde spor yapma ve kültürel etkinliklere katılabilme gibi olanakların sağlanması, bireyin internette çok fazla zaman geçirmesini engelleyebilecektir. Bireyin ailesinden duygusal destek alamaması ve bireyin çevresindeki sosyal etkinliklerin yetersiz olması durumunda, bağımlılığın önlenmesi daha güç olabilecektir. Bireyin internette geçireceği zamana alternatif olanaklar sunulmalı ve özellikle ailesi tarafından yeterli duygusal destek verilmelidir.

    Ayrıca siber zorbalık davranışı gösteren ergenler, içinde bulundukları yaşam dönemi özellikleri içinde ele alındığında, (Ericson’un da psikososyal gelişim dönemlerinde olduğu gibi); bunların kendilerini ispat etme, bağımsızlıklarını ortaya koyma ve güç gösterisi gibi davranışlarda bulunarak kimlik oluşumu döneminde oldukları bilinmektedir. Ebeveynler ve okullar bu dönemin özelliği doğrultusunda ergenlerin kendilerini daha sağlıklı ispat edebilecekleri olanaklar sağlama, gerçek hayatta başarı duygusunu yaşayabilecekleri ortamlar oluşturma gibi çalışmalara önem vermelidirler. 

    Konuyla ilgili yapılan tüm araştırmalar, ailenin ve okulun sanal zorbalığın ve internet bağımlılığının önlenmesinde önemli bir yeri olduğu konusunda fikir birliği içindedir. Aile içerisinde ebeveynler öncelikle çocukların internet kullanım alışkanlıklarını gözlemleyebilir. Örneğin, sanal ortamda yaptıklarını gizleme, gece geç saatlere kadar internet başında zaman geçirme, internet kullanımının ardından sinirli veya üzgün olma, yakın çevreden uzaklaşma veya okula gitmek istememe gençler arasında siber zorbalığın yol açtığı belirtiler arasındadır. Ebeveynler, bilgisayar veya internet kullanımını yasaklamak yerine çocuklarıyla doğru internet kullanımı, internet güvenliği veya sanal ortamdaki riskli davranışlar hakkında konuşmayı tercih etmelidirler. Bu şekilde davranmayı seçen anne babaların, muhtemel bir siber zorbalık olayında, başkaları yerine kendi ebeveynlerinden yardım isteyecekleri ve dolaysıyla daha az zarar görecekleri öngörülmektedir.

    Siber zorbalığın önlenmesinde okullara da önemli görevler düşmektedir. Araştırmalarda, siber zorbalığı önleme programlarının okul idaresini, okul psikolojik danışmanlarını ve öğretmenleri yani tüm okulu kapsaması gerektiği vurgulanmaktadır. Öncelikle, okul idaresi siber zorbalığa tolerans göstermemelidir. Bununla beraber, okul içinde veya dışında gerçekleşen siber zorbalık davranışlarının yasal sonuçlar doğurduğunun ve öğrencilerin bu sonuçlardan sorumlu olduğunun okul idaresi tarafından altı çizilmelidir. Okul psikolojik danışmanları ve öğretmenler, sanal ortamlarda yapılmaması gereken riskli davranışlar, siber zorbalık ve olumsuz etkileri hakkında öğrencilerin farkındalığını arttırıcı seminerler, afişler, videolar veya sınıf içerisinde kullanılabilecek sunumlar hazırlayabilirler. Daha da önemlisi, zorbalığa maruz kaldıklarında bu durumu bildirmeleri konusunda bu öğrenciler cesaretlendirilmelidir. 

    Özetleyecek olursak,  internet bağımlılığının ve siber zorbalığın hem dünyada hem de ülkemizde oldukça yaygın bir hal aldığı aşikardır.
    Çocuğun/gencin okul yaşamını olumsuz etkileyen, sosyal ilişkilerine oldukça zarar veren, aile düzeninde olumsuz etkiler yaratan, hem kendine hem de başkalarına zarar verici birçok davranışa neden olabilen ve yoksunluk belirtileriyle beraber bir bağımlılık haline gelen internet kullanımı tedavi edilmesi gereken bir problemdir. Bu durum, çocuk ve gençlerin psikolojik sağlıklarını ciddi şekilde tehdit etmektedir. İnternet bağımlılığı ve siber zorbalığın önlenmesi konusunda ailelere ve okullara önemli  görevlerin düşmektedir. Ailelerin, çocuklarının internet kullanımını
    doğru takip edip gözlemlemeleri, onlarla doğru iletişim tarzı benimseyerek sorunu halletmeye çalışmaları, çocuklarının bağımlılık düzeyine geldiğini hissettiklerinde profesyonel yardım almaktan çekinmemeleri gibi konularda eğitilmeleri gerekmektedir. Okulların da, öğrencilerinin okul içinde ve dışında internet kullanımlarını belirli bir sistem içinde takip etmeye dönük çalışmalar yürütmelerinin, ailelerle bu konu hakkında sürekli konsültasyon içinde olmalarının
    önleyici çalışmalarda etkili olacağı söylenebilir.

  • Sorumlu Çocuklar Mı, Sorunlu Çocuklar Mı?

    Sorumlu Çocuklar Mı, Sorunlu Çocuklar Mı?

    Çocuklarda sorumluluk duygusunu geliştirmek her anne-babanın arzuladığı ve gerçekleştirmek istediği bir hedef. Peki bu hedefe ulaşmak için doğru adımları atıyor muyuz?

    Anne babalar sorumluluk duygusu geliştirmenin ilk adımı olarak çocukları gündelik işlere yardımcı olmaya alıştırmak olduğunu düşünürler. Sofrayı kurmaya yardım etme, çöp kutusunu boşaltma, bulaşıkları dizmeye yardım etme önemlidir fakat sorumluluk duygusunu geliştirmede olumlu bir etkisi olmayabilir.

    Dikkate alınması gereken en önemli şey, sorumluluğun yalnızca içerden gelişebileceği, ısrar ve kurallarla içselleştiremeyeceğidir.

    Bunu gerçekleştirmek için ise sorumluluk kavramına daha geniş bir çerçeve içinde bakmak gerekir.

    Sorumlu çocuk denilince aklınıza ilk gelen, odasını toplamış, ödevlerini zamanında bitirmiş bir çocuk olabilir. Fakat bu yapılanlar bir kural ve alışkanlık dahilinde olup içselleştirilmediğinde çocuğunuz hala “sorumsuz” kararlar alabilir.

    Peki ne yapmak gerekir?

    İlk adım her zaman anlaşılmaktan, duyguları kabul etmekten geçer. Sorumluluk duygusunda da bu başlık en önemlisidir. Duyguları kabul edilen, söyledikleri ebeveyne saçma gelse de eleştirmeden anlamaya çalışılan ve gerçek anlamda dinlenilen çocuklar, sorumluluk duygusu için gerekli ilk adımı atmış olurlar.

    Yaşadıkları olumsuz bir durumda veya sizin beklentinizi karşılamadığında eleştirmek yerine ‘danışmanı’ olmaya çalışmak bir sonraki adımdır. Örneğin; çocuklarınıza sürpriz yapmak için bir pasta yaptınız ve en büyük çocuğunuz pastayı bölmek yerine kendine çok büyük bir dilim alıp kardeşlerine minik parçalar bıraktı. Vereceğiniz ilk tepki ‘ ne kadar bencilsin’ yerine, ‘bu pastayı 3 eşit parçaya bölmelisin’ olmalıdır.

    Sonrasında dikkat edilmesi gereken, çocuklarla bir güç savaşı içine girmemektir. Çocuklarımıza istediğimiz bir şeyi yaptırırken harcadığımız enerji ve zaman çok daha kıymetlidir. Kaldı ki istediğimiz gerçekleşmiş olsa bile, çocuklarımız karşılık vermek ve bir sonraki sefer dediğini yaptırmak için daha hırslı ve asi olabilir.

    Çocuğun sorumluluk alanında kalan durumlarda “seçme hakkına” müdahale edilmemelidir. Bu noktada ebeveynlerim ve çocukların sorumluluk alanları karıştırılmamalıdır. Aksi takdirde çocukların yönettiği ve anne babanın tamamen kukla olarak kaldığı bir tabloyla karşılaşabilirsiniz. Unutulmamalıdır ki anne babanın sorumluluk alanında kalan durumlarda, çocuğun seçme hakkı olmasa da fikirlerini ifade etme hakkı her zaman vardır.

    Yapılabilecek pratik önerilerin bazıları şunlardır:

    • Yiyeceklerinde karar vermesi için ona sorun. Sabah haşlanmış yumurta mı yemek istersin, yağda kızarmış yumurta mı? Burada ebeveyn olarak sınırları siz belirleyip kararı çocuğa bırakmayı ihmal etmeyin.

    • Kafe, park, restaurant gibi yerlerde çocuğunuzun kendi fikrini söylemesine ve ne istediğini ifade etmesine izin verin.

    • Mağazada seçtiğiniz örnekler arasında kıyafet seçimini çocuğunuza sorun.

    • Ebeveynler; birinci sınıftan itibaren ödev konusunun, sadece çocuk ve öğretmen arasında olduğunu ifade etmelidir. Anne baba ödev sorumluluğunu üzerine alır, çocuğun isteği dışında kontrol eder, ısrar eder ve başında durursa ödev, okul ile ebeveyn arasına bir süreç olarak devam eder.

    En önemlisi ise çocuklarımızın söylediklerimizi değil yaptıklarımızı taklit ettiklerini unutmamaktır. Kitap oku diyerek yaptığınız sayısız hatırlatma yerine, elimize kitap alıp, televizyon ve diğer sosyal medya araçlarından uzaklaşmak ve ‘kitap okuma vakti’ demek yeterlidir. Tarafsız olmak, eleştirmemek, örnek olmak ve koşulsuz kabul etmek her şeyin en başta mutlu çocukların anahtarıdır…

  • Kuşaklar Arası Travma

    Kuşaklar Arası Travma

    Gerçek bir ölüm ya da ölüm tehdidinin yaşandığı, ağır yaralanmanın veya bedensel bütünlüğe yönelik bir tehdidin meydana geldiği ve kişinin kendisinin yaşadığı veya şahit olduğu olaylar travmatik yaşantılar olarak adlandırılır. Travmatik yaşantılar, ruhsal açıdan deprem, sel gibi doğal felaketler, savaşlar, cinsel ya da fiziksel saldırıya uğrama, işkence, cinsel taciz, çocuklukta yaşanan istismar, trafik kazaları, iş kazaları, yaşamı tehdit eden bir hastalığın tanısının konması, tehlikeli bir olaya tanık olmak gibi zorlayıcı ve kişinin başa çıkma yeteneğini olumsuz yönde etkileyen travmatik olayları kapsar.

    Travmatik yaşantıların, hayatın normal akışı esnasında meydana gelen ve bireylerin başa çıkma mekanizmalarını devre dışı bırakarak onların hayata uyumlarını olumsuz yönde etkileyen yaşantılar olduğu görülmektedir. Ayrıca, sıradan talihsizliklerden farklı olarak travmatik olaylar, genellikle mağdurların yaşamına veya bütünlüğüne ilişkin tehditler içermekte ve bireyler üzerinde bedensel ve ruhsal yönden önemli ve etkili yaralanma belirtilerine yol açmaktadır.

    Aynı zamanda, travma sırasında bireylerin yıkıcı bir güç tarafından çaresiz hale getirildiği de dikkat çekmektedir. Ruhsal travmanın, insanın güçsüzlüğü, zayıflığı ve çaresizliği ile yüzleşmesi durumu olduğu görülmektedir. Bu yönüyle travmatik yaşantılar, insanlara kontrol, bağ kurma ve anlam duygusu veren olağan davranış sistemini alt üst ederler. Bu bağlamda psikolojik travmanın, bireylerin yaşamlarında değişiklik yapmalarını gerekli kıldığı ve bireyler açısından yeniden uyumu gerektirdiği savunulmaktadır.

    Bunların yanı sıra, yaşanılan travmanın çok şiddetli olması, uzun sürmesi ve kasti bir olay neticesinde yaşanması durumunda genellikle bireyler ilk olarak büyük bir dehşet ve yabancılaşma hissederler ve daha sonra bu duyguları depresyon ve suçluluk izler. Zamanla bu hislerin donuklaştığı, bireylerin çok derin bir disasiyasyon deneyimledikleri görülmektedir. Hatta, artık bireyler açısından yaşayıp yaşamamanın farksızlaştığı ve en sonunda bireylerin yaşayan bir ölü haline geldikleri dikkat çekmektedir.

    Diğer yandan, travmanın bir diğer yıkıcı etkisi de yaşanılanların sadece mağduru değil; aynı zamanda gelecek nesilleri de etkileyerek hapsetmesidir. Bu bağlamda, bireylerin çocukluk dönemleri içerisinde kronik bir şekilde gerçekleşen travmatik yaşantılarının onları dissosiye ettiği ve gelecekte bir kısır döngü şeklinde büyük oranda travmanın kuşaklararası aktarımına neden olduğu savunulmaktadır.

    Kuşaklararası travma geçişi ile düzenlenen çalışmalarda, travmanın yalnızca travmatik olaya maruz kalan kişi ya da çevreyle sınırlı kalmadığı, kendisinden sonraki kuşakları da etkilediği görülmektedir. Hayatının bir döneminde savaş ve soykırım gibi ciddi travmatik deneyimler yaşamış olan ve bu travmatik deneyimler neticesinde hayatta kalabilen çocuk ve yetişkinlerin bu sürece tanıklıkları “ikincil-vekaleten travma” olarak nitelendirilmektedir ve ikincil travma mağdurlarında travma sonrası stres bozukluğu, depresyon ve dissosiyatif bozukluklar başta olmak üzere pek çok ruhsal sorun ve hastalıklar oluşabilmektedir. İkincil travmayı deneyimleyen bireylerin de bu deneyimin izlerini ve etkilerini yakın ilişkide olduğu aile üyelerine aktarabildiği gözlemlenmektedir.  Bu aktarımın zaman içerisinde birincil travmayı doğrudan ya da dolaylı olarak deneyimleyen nesilden daha sonraki nesillere kadar uzanabildiğine dair görüşler çerçevesinde nesiller arası travma geçişi olarak tanımlanan fenomen ortaya çıkmıştır. Carl Gustav Jung, travmanın kuşaklararası aktarımı ile ilgili kolektif bilinçdışı kavramını formüle etmiş ve insanoğlunun; sembollerle, duygulanımsal durumlarla ve insanların davranış tipleriyle nesilden nesile aktarılan bir kolektif bilgiye sahip olduğunu belirtmiştir. Bu doğrultuda, travmatik ruhsal sorunların sadece o kişiye has olmadığı, nesiller boyu etki oluşturan bir fenomen olarak ele alınması gerektiği görülmektedir.

    Bunlara ek olarak, kuşaklararası travma aktarımında aile ve ailenin yapısı büyük önem taşımaktadır. Aile yapılarına psikopatoloji açısından bakıldığında üç tür aile modeli olduğu dikkat çekmektedir. Bunlar; normal aile, görünürde normal aile (disfonksiyel aile) ve patolojik aile modelidir. Normal aile modelinde, ebeveynler psikiyatrik bir tanı almamış kişilerdir. Görünürde normal ailede, tanı alan bir çocuk ve genellikle tanı alamayan ancak eşik altı tanı kriterleriyle seyreden ebeveynler mevcuttur. Patolojik ailede ise, aile üyelerinin neredeyse hepsi en az bir psikiyatrik tanı alan bireylerden oluşmaktadır.

    Travmatik kişilerle kurulan patolojik ilişki, kişide travmatik etkiler yaratır. Kuşaklararası travmanın aktarımında patolojinin, kurbana ve kurban dışındaki aile bireylerinin tümüne geçtiği göze çarpmaktadır. İstismarcı-kurban ilişkisinde herkesin hem mağdur hem de kurban rolünde olabilmesi travmanın kuşaklararası aktarımını açıklayan önemli bir örnektir.

    Klinik gözlemler ve deneysel çalışmalar, travmatik yaşantıların sadece travmaya maruz kalan kişileri etkilemediğini, bu kişilerin hayatlarındaki önemli kişileri de etkilediğini göstermektedir. Travmanın kuşaklararası aktarılması teorisi, bir aile üyesinin deneyimlediği travmatik yaşantıların etkilerinin daha genç olan diğer aile üyesinde de görülebildiğini savunmaktadır. Bu etkinin ortaya çıkması için genç aile üyesinin travmaya doğrudan maruz kalmasına gerek olmadığı, hatta, bu kişinin travmatik yaşantı bittikten sonra bile doğmuş olabileceği dikkat çekmektedir.

    Ayrıca, psikotarih açısından çocuk yetiştirme stilleri, çocukluk çağı travmalarının oluşmasında önemli bir role sahiptir. Çocukluk çağı travmalarına maruz kalmak, ebeveynin veya bakım verenin çocuk yetiştirme stillerini de etkilemektedir. Çocuk yetiştirme stillerinin kuşaktan kuşağa aktarılması neticesinde çocukluk çağı travmalarının, aileler tarafından uygulandığı ve öncelikle anneden kıza geçtiği gözlemlenmektedir. Ebeveynler, kendi çocukluk çağı travmalarını yeniden işleyip, kendi çocuklarına nesilden nesile biraz daha iyi bir şekilde yaklaşma yeteneğine sahip olabilirler. Bakım verenler ve ebeveynler, özellikle anne, çocuğunu destekleyici şekilde pozitif çocuk yetiştirme stilleri ile yetiştirirse ve bu çocuk yetiştirme stilleri toplum tarafından destek görürse tarihsel kişiliklerde değişimler gerçekleşebilir. Eğer kız çocukları negatif çocuk yetiştirme stilleri ile yetiştirilir ve kötü muameleye maruz kalırlarsa, anne olduklarında kendi travmalarını yeniden işleyemezler ve kuşaklararası bir geçişle bu süreci çocuklarına yansıtırlar. Bir toplumda çocuk yetiştirme tarzının gelişmemesi de, o toplumun ekonomi, kültür, sanat, sosyal yaşam bakımından duraksamasına veya çökmesine yol açabilir.

    Travma alanında düzenlenen çalışmalar incelendiğinde, yanlış çocuk yetiştirme tarzlarının da bireyin ruh sağlığı üzerinde travmatik yaşantılar kadar önemli ve olumsuz etkilerinin olduğu göze çarpmaktadır. Yetişen her kuşağın kendi çocuklarına çocukluk çağı travmalarını yaşatmaları, bu çocukların toplumda sorunlu bireyler olarak yetişmesine ve sonraki kuşaklara bu travmayı aktarmalarına yol açacaktır denilebilir. Bu bağlamda, çocuk yetiştirme stillerindeki önemli değişikliklerin, toplumdaki sosyal ve siyasi değişimi sağlayacağı söylenebilir. Gelişmiş, entegre edici ve çocuğun ruh sağlığına önem veren çocuk yetiştirme tarzlarına sahip olan toplumların, daha donanımlı bir yeni nesil yetiştirerek kuşaklararası süreçte bilginin, insanın ve insan olmanın değerinin bilinmesi ve her türlü kriz ortamında çözüm odaklı tekniklerin doğru bir şekilde uygulanması üzerinde oldukça etkili olduğu aşikardır.

  • Depresyon Nedir?

    Depresyon Nedir?

    Depresyonun toplumda oldukça yaygın rastlanılan bir bozukluk olduğu bilinmekte ve tanımlanmasının Hipokrat dönemine kadar uzandığı görülmektedir. Depresyonun en temel belirtileri arasında daha önceden isteyerek ve severek yaptığı günlük etkinliklere karşı isteksizlik ve yaşamdan zevk alamama durumu yer almaktadır. Bunların yanı sıra, zaman içerisinde kişide kederli ve üzgün bir duygu durumu ile beraber bazı değişikliklerin meydana geldiği görülmektedir. Bu durumda kişide her şeyi olumsuz olarak değerlendirme eğilimi, karamsarlık düşünceleri ile geçmişi ve geleceği düşünmeye başlama durumları olduğu dikkat çekmektedir.

    Depresyonun küresel hastalık yüküne sebep olan ilk on hastalık içerisinde beşinci sırada yer aldığı görülmektedir. Yürütülen araştırmalarda, toplumdaki yaygınlığının oldukça fazla olduğu görülmektedir. Depresyonun ergen kızlarda ve erişkin kadınlarda görülme olasılığının, ergen ve erişkin erkeklerle kıyaslandığında iki kat fazla olduğu dikkat çekmektedir. Ayrıca, depresyonun başlangıç yaşının değişiklik gösterdiği, ancak ortalama 20’li yaşların ortalarında başladığı bilinmektedir. Yapılan çalışmalarda, başlangıç yaşının son yıllarda daha erken yaşlara kaydığı dikkat çekmektedir.

    Depresyondaki bireylerin, geçmişte yaşadıkları olayların olumsuz ve kötü yanlarını görerek kendilerini suçlu ve cezalandırılmış hissettikleri dikkat çekmektedir. Benzer biçimde, geleceği de umutsuz ve karamsar olarak değerlendirerek gelecek ile ilgili çaresizlik düşüncelerinin daha da arttığı görülmektedir. Kişi hayattan zevk alamaz hale geldiği ve yaşamanın anlamsız olduğunu düşünecek kadar kendini çökkün hissedebildiği göze çarpmaktadır. Budak (2000) bu olumsuz bakış açısının günlük yaşamına, kişilerarası ilişkilerine yansıdığını ve onun okul ve/veya iş yaşamındaki performansında düşüşe neden olduğunu savunmaktadır.

    Depresyon, üzüntü, isteksizlik, karamsarlık, değersizlik, yetersizlik, güçsüzlük, aktivite azalması, durgunluk, fizyolojik işlevlerde yavaşlama gibi belirtileri içeren bir sendromdur ve depresyonun günümüzde akıl sağlığı alanında en çok tartışılan sorunlardan biridir. Ayrıca, depresyonun önemli düzeyde iş-güç ve yeti yitimine neden olduğuna dikkat çekmektedir.

    Ülkemizde psikiyatrik düzeyde yardım gerektiren ruhsal bozukluklar içerisinde depresif tipte olanların en fazla olduğu bulunmuştur. Toplum içinde klinik düzeyde depresyonun görülme oranının %10 civarında olduğu gözlenmiştir. Depresif belirtilerin genel olarak toplum içindeki yaygınlığı ise %13-20 arasında değiştiği belirtilmektedir. Depresif belirtilerin hafif düzeylerde olduğu durumlarda bile, bireyi hareketsizliğe, verimsizliğe, mutsuzluğa ittiği ve bu nedenle bu belirtileri gösterenlere ulaşılmasının koruyucu ruh sağlığı açısından da önemli olduğu bilinmektedir.

    Depresyonda olan kişilerin düşünce içeriğini, Beck’in bilişsel üçlüsü olan kendileri, dünya ve gelecek hakkındaki kötümser düşünceler oluşturur (Yalom, 2006). Bilişsel üçlünün ilk basamağı; bireyin kendisini olumsuz bir biçimde değerlendirmesidir.Bireykendisini yetersiz, beceriksiz biri olarak değerlendirir. Bu değerlendirmesi de bireyindeğersiz,istenmeyen biri olduğunuve beraberinde ikinci basamak olan; dış dünyanın anlamsız bir yer olduğuna dair düşünmesine neden olur. Üçüncü basamakta ise geleceğe yönelik olumsuz beklentiler oluşur (Arkar, 1992)

    Majör Depresif Bozukluğun (MDB) DSM-V açısından tanımlanması için en az 2 haftalık süre içerisinde 5 ana belirtinin bulunması gerekmektedir. Bu belirtiler arasında depresif duygudurumu ya da eskiden ilgi duyulan etkinliklere ve olaylara ilgi ve zevk kaybı bulunmalıdır. Ek olarak, uykuda, iştahta, odaklanmada ya da karar almada değişiklikler, değersiz ve suçlu hissetme ya da psikomotor yavaşlamalar ya da yerinde duramama belirtileri bulunur. Belirtilere değersizlik, suçluluk duyguları ve intihar düşünceleri eşlik eder. Majör depresif bozukluk hastalıklarının yüksek oranda anksiyete bozukluklarıyla da ilgili bir rahatsızlık yaşadığı bilinir. Depresyon ve Anksiyete Bozuklukları hem birbirini tetikler hem de birbirlerinin çözüme kavuşmasını zorlaştırır. Tedavi için kesinlikle majör depresyon bozukluğu olan hastaların psikoterapi yardımı alması gerekir. Bilişsel davranışçı terapilerin yaygın olarak kullanıldığı bir hastalık da olsa majör depresyon bozukluğu, sosyoterapi ve psikodinamik terapiyle bireyin sosyal hayatını etkileyen, belirleyen ve baskılayan dinamikleri analiz etmek bireyin tedavisi açısından çok faydalı olacaktır. (Kring, Ann M., et al. Abnormal Psychology. John Wiley & Sons, 2015).

  • Oyun Terapisi

    Oyun Terapisi

    Büyükler için danışmanlık neyse çocuklar için de oyun terapisi odur. Yetişkinlerin sorunları olduğunda, bunu güvenilir bir arkadaş ya da terapistle paylaşmaları onlara yardımcı olur. Çocukların kendilerini kelimelerle ifade etme yetenekleri yetişkinlerinki gibi değildir. Bu yüzden canlarını sıkan şeyi söze dökmeleri zordur. Oyun terapisi, çocuklara düşüncelerini, duygularını, ihtiyaçlarını ve arzularını oyunla (onların en doğal ifade şekli) iletme şansı verir (Axline, 1969).

    Oyun terapisi, eğitim almış oyun terapistlerinin, çocukların psikososyal sorunlarına karşı durmada ya da çözmelerinde ve sağlıklı büyüme ve gelişimi için yardımcı olduğu ve oyunun terapötik gücünden faydalanıp kişiler arası bir süreç oluşturmak için geliştirilmiş kuramsal bir yaklaşımdır. Başka bir deyişle oyun terapisi, diğer kuramlarla geliştirilmiş terapötik bir yaklaşımdır.

    Eğitimli bir oyun terapistiyle çocuklar kendilerini ve dünyalarını daha iyi anlamayı, problemlerini çözmek için çalışmayı ve hayatla daha iyi şekilde başa çıkabilmek için gerekli beceriler geliştirmeyi öğrenirler.Terapist çocuğa kabul edildiği hissini verir. Çatışmaları, sıkıntıları oyunu ve oyuncakları kullanarak ortaya koyar. Çocuğun oyununu gözlemleyerek ve onu anladığını hissettirerek çocuğun rahatlamasını sağlar. Oyuncaklar yardımıyla çocuk ile terapist arasında bir terapötik ilişki başlar. Oyun terapisi, çocuğun yaşadığı problemleri ve zorlukları önlemede ya da çözmede yardım sağladığı gibi, çocuğun gelişimine ve büyümesine de katkı sağlar.

    Çocuk psikoterapisinde en sağlıklı çözüm, oyundur; çünkü çocuğun duygularını ortaya çıkarabilmesi en iyi oyun ortamında gerçekleşir. Terapideki ilk amaç, çocukta yer etmiş endişe ve korkuların dışa vurulmasıdır. Oyun terapisi, çocuklar önceden hazırlanmış oyun ortamında serbestçe oynarken onların duygu ve davranışlarının gözlem yolu ile incelenmesine yarayan bir terapi tekniğidir. Çocuklar çeşitli araç gereç ve oyuncaklarla oynarken onların kendi kendilerine kurdukları oyun düzeninden, oyuncakları kullanma biçimlerinden ve oyuncaklarla kendi aralarında kurdukları ilişkiden onların duyguları, temel ihtiyaçları, tepkileri, sevgi ve nefretleri, saldırganlıkları ve benzer davranışları hakkında fikir edinilebilir.

    Neden Oyun Terapisi?

    Oyun, küçük çocukların yetişkinlerle ilişki kurabilmesi, dürtü kontrolü için kritik olan neden-sonuç düşünme biçimini geliştirebilmesi, stresli yaşantıları işleyebilmesi ve sosyal becerileri öğretebilmesi için gelişimsel açıdan en uygun, en güçlü araçtır (Ray, Bratton, Rhine ve Jones, 2001). Yani normal çocuk gelişimini desteklemekle beraber, aynı zamanda pek çok terapötik güce de sahiptir.

    Problemlerle yüzleşemeyen çocuklar problemleri çözmede yetersiz kalırlar. Genel olarak oyun terapisi, çocuğun problemlerini anlamak, onun duygularını ve tutumlarını keşfetmek ve çocuğu bunlarla yüzleştirerek çözüm getirmesini sağlamak için geliştirilmiş bir tekniktir. Büyüme sürecinin bir noktasında çocukların birçoğu yaşam tecrübeleriyle başa çıkmada zorluk çekebilir ya da ailelerini veya öğretmenlerini endişelendiren davranışlar sergileyebilirler. Eğer aileler, çocukların öğretmenleri ya da doktorları, çocukların davranışlarıyla ilgili endişelenirse ya da çocukların sorunlarla baş etmekte zorlandığını görürse, bir uzmana başvurulması uygun olacaktır. Bu noktada, çocuklara yardım etmek için önerilen yaklaşım genellikle oyun terapisidir.

    Oyun terapisi, terapistin çocukla güvenli bir ilişki kurduğu, çocuğun problemlerinin açığa çıkarıldığı ya da üzerinde çalışıldığı, çözüme varılan, yeni becerilerin pratik edildiği ve kapanışın hazırlandığı bir süreçtir. Oyun terapisi esnasında duygu durumu ve davranış değişiklikleri normal ve beklenen bir sonuçtur. Bazen işler iyiye değil de daha kötüye gidiyor gibi görünebilir. Bu beklenen ve normal bir şeydir. Aileler bunu fark ederse, bunu çocuklarının terapistiyle konuşmalıdır. Ayrıca, oyun terapisinde terapist çocuğu hayatı ya da travmatik deneyimiyle ilgili bilgi vermesi hakkında zorlamayacak, çocuğun kendi hızında sorunları işlemesine izin verecektir.

    Oyun terapi odasında, çocuğa muhtemelen hayatının diğer alanlarında karşılaştığından daha fazla özgürlük alanı sunulmaktadır. Terapi seansı boyunca çocuğun her düşüncesi, her duygusu ve neredeyse her davranışı kabul görür. Çocuğun kabul gördüğünü, kendini açabileceğini ve sorunları ve korkuları üzerinde çalışabilecek kadar güvenli bir ortamda olduğunu hissetmesi açısından terapi odasında ona bu özgürlük tanınır.

    Bunların yanı sıra, çocukların oyun terapisinde olan her şeyi anlatmak zorunda hissetmemesi oldukça önemlidir. Çocuk, terapi saatini kendisi ve terapisti arasında özel bir zaman olarak görür. Bu nedenle ailelerle, çocuklarının terapileriyle ilgili konuşma başlatmasına izin vermesi; ancak çocuklarına konuşmama hakkı ve özgürlüğü de tanımaları anlatılır.

    Her çocuk terapi sürecinde farklı bir hızla ilerler, bu nedenle terapinin süresi, çocuğun kişiliğine, travmanın derecesine, ev ve hayat koşullarına göre değişir. Çocuklar, ortada bir yapı ve tutarlılık olduğunda daha iyi geliştikleri için seansların tutarlı bir şekilde ilerlemesinin çocuklar açısından daha faydalı olduğu görülmektedir. Bu durumda ailelerle konuşulur ve çocuklarını ayarlanan seanslara düzenli olarak getirmeleri söylenir.

    Çocuğun gündelik hayatında karşılaştığı güçlükler ve çatışmalar oyun terapi seanslarında ortaya çıkar. Terapist, çocuğun; aile ilişkileri, arkadaş ilişkileri, kardeş ilişkileri gibi birçok konuda bilgiye oyun terapisi seansları esnasında ulaşabilir. Yani, çocuğun kurduğu oyundan yola çıkılarak çocuğun iç dünyasının anlaşılmasına ve çocuğun içinde bulunduğu duygu durumunun gözlemlenmesine olanak sağlar. 

    Oyun Terapisi Hangi Durumlarda Kullanılabilir?

    Oyun terapisinin kullanıldığı problem yelpazesinin oldukça geniş olduğu bilinmektedir. Oyun terapisinin kullanıldığı durumlar şu şekilde özetlenebilir (Nemiroff ve Annunziata, 1990):

    • Kaygı bozuklukları; çocukluk korkuları (yalnız kalma, karanlık, hayvan korkusu)

    • Depresyon,

    • Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu,

    • Uyku bozuklukları; kabuslar vb

    • Beslenme problemleri,

    • Tırnak emme-parmak emme,

    • Kardeş kıskançlığı,

    • Öğrenme güçlüğü,

    • Davranış bozukluğu,

    • Kayıp, yas, travma, 

    • Alt ıslatma, dışkı kaçırma

    • Anne-baba ayrılığı; boşanma vb.,

    • Aile içi şiddete maruz kalmış çocuklar, oyun terapisinden fayda sağlayabilirler.

    Oyun Terapisinde Amaç

    Çocuk kendini oyuncaklarla ifade ettikçe yaşadığı duyguları dışa vurmaya başlar ve gerginlik vücudunu terk eder. Bu sayede çocuk, rahat iletişim kurabilir, ilişkilerinde daha aktif hale gelebilir. Sinir ve stresin yerini, ilgi ve sosyal gelişimlerine daha uygun hisler alır.  Aynı zamanda çocuk, terapide öğrendiği davranışları yavaş yavaş günlük hayatına, arkadaşları ve ailesiyle olan ilişkilerine taşımaya başlar.

    Kurduğu oyunu oynarken çocuk, terapistin yönlendirmesiyle hayatında kendi yaşına uygun bir hakimiyet kurar. Terapist, çocuğa onda bu duyguları yaratan olayların yaşandığı çevresi üzerinde kontrole sahip olduğu hissini fark ettirir ve böylece çocuk, gerçek hayatta yaşadığı güçlükler ile baş etme becerileri geliştirir. Oyun odasında gerçek hayat tecrübelerini ifade edebildiğinde, terapist bu durumu anlayıp kabullenebildiğinde ve yorumladığında gerçek hayatındaki zorluklarını anlamlandırılabilir.

    Oyun terapisinin amaçlarını şu şekilde sıralayabiliriz:

    • Oyun yardımıyla çocuğun iç dünyasını anlayabilmek 

    • Çocukla terapötik bir ilişki kurmak

    • Çocuğun olayları anlamasına yardım etmek

    • Çocuğa olaylarla baş etme becerileri kazandırmak

    • Çocuğun olumlu benlik algısı geliştirmesine yardım etmek

    Bunlara ek olarak çocuklara kendilerine saygı duymayı, duygularını tanımayı ve bunların kabul edilebilir olduğunu, kendi sorumluluklarını almayı, problemleri çözme becerileri ve yaratıcı düşünmeyi, kendini kontrol etmeyi, seçim yapmayı ve yaptıkları seçimin sorumluluğunu almayı benimsetme gibi katkıları da bulunmaktadır.