Kategori: Psikoloji

  • Mevsimsel Depresyon (1)

    Mevsimsel Depresyon (1)

    Mevsimsel Depresyon birçok insanın hayatında sıkıntı yaratabilen ve bu mevsimde görülen önemli bir sorundur. Bu aylarda başlayan değişim mevsimler arasındaki farklılıklara uyum sağlama süreci olarak herkes tarafından az çok hissedilebilen bir farklılığı içermektedir. Mevsimsel değişiklik uyum belirtileri her insanı etkilemekte olsa da bazı durumlarda uyum sorunundan öte depresif duygulanım yaratmakta uzun sürmesi durumunda da depresyona neden olabilmektedir.

    Genellikle eylül ayı sonlarında ekim ayında başlayıp nisan ayında baharın etkisiyle geçmektedir.
    Mevsimsel Depresyon Ruh Sağlığı literatüründe Seasonal Affective Disorder olarak tanımlanıyor. Mevsimsel Afektif Bozukluk, Kış depresyonu olarak adlandırılsa da bazı kişilerde bahar ve yaz aylarında da görülebilmektedir. Toplumda %5-6 oranında var olmakla birlikte diğer depresyon türleri gibi erkeklere oranla daha çok kadınlarda görülüyor. Genç yaşlarda başladığı yolunda bilgiler bulunmaktadır.

    Bu konuda yapılan araştırmalar; Amerika Birleşik Devletleri’nde 10 milyondan fazla kişinin her sene bu rahatsızlıkla karşılaştığını ortaya koymuştur. Araştırmalar ayrıca Mevsimsel Depresyon’un farklı iklimlerde yaşayan milyonlarca insanı etkilediğini ve ekvatordan uzaklaşıldıkça semptomların arttığını da ortaya çıkarmıştır.

  • Ruh Sağlığımızın Önemi

    Ruh Sağlığımızın Önemi

    Ruh sağlığımız bensel sağlığımız kadar önemlidir ve bir o kadar da günlük yaşantımızı etkileyen özellikler taşıyan bir durumdur.

    Genel açıklamasıyla sağlık, bedensel, ruhsal ve toplumsal iyilik hali olarak tanımlanır. Her iyi olmayan belirti bir hastalık değildir. Olumsuz her belirtiyi hastalık olarak düşünmek hiç kimsenin sağlıklı olmadığı anlamına gelir. İhtiyaçların karşılanmaması, bir enfeksiyon, uykusuzluk, enerji azalması gibi rahatsızlıklar da bazan iyi hissetmemize engel olan durumlardır.

    Ruh sağlığının tanımını yapmak genel sağlık tanımını yapmaktan daha güçtür. Ruh sağlığı, çocukluktan ölüme kadar devam eden ve düşünce, iletişim becerileri, öğrenme, duygusal gelişim, kendine güven gibi bir dizi süreci ifade eden kavramlar zincirinden oluşmaktadır.

    Ruh sağlığı, kişinin kendisi ve diğer insanlarla ve yaşam olaylarıyla ilişkilerinde uyum göstermesi ve denge içinde olmasını içinde barındırır.

    Genel olarak bakıldığında birey yaşamını, geçmekte olan bir zaman diliminin içinde ve değişen mekanlarda; kendisiyle, ailesiyle, yakın çevresiyle, içinde yaşadığı toplumla ve yaptığı iş ya da üstlendiği kişisel rolleri gereği yoğun ilişkiler ağı içinde sürdürmektedir. Eğer bu ilişkiler ağında denge uyum ve doyum mevcut ise birey ruhsal açıdan sağlıklıdır. Bu uyum katı kurallara bağli olmayip degişkenlik ve belli ölçülerde kişisel esneklik taşır.

  • Nevruz Bayramdır Dünyaya

    Nevruz Bayramdır Dünyaya

    Gelenekten güne nevruziye ile bakmak adına Azerbaycan Edebiyatının değerli usta şairlerinden siirlerle yeni başlangıçları selamlayalım. Farsça kökenli “Yeni gün” demek olan nevruz bu yıl da yine hayatın akışını gücünü müjdeliyor. Bir tür yaşamsal değişimin dönüşümün provasıdır. Etnik farklılıklar taşısa da özünde hayatın canlanması, yenilenmesi dramatize edilmektedir. Bu yanıyla Etno dramatik özelliklere sahip ve bir o kadar da duygudaşlık sağlama yanıyla değerlidir.

    Guzullar teze ot ayağlayanda,
    Tepeler döşünden sél çağlayanda,
    Gonçeler içinde gül bağlayan da,
    Büsbütün çemene, çöle uyardıg.
    …..
    Gırmızı şamlardan her il Novruzu,
    Sürfeler başında garşılayardığ.

    Mirvarid Dilbazi
    ………………
    Bulağların gözü açığ,
    Ormanların üzü açığ;
    Durnalardır uçup gelen
    Gaggıldaşa gaggıldaşa!

    Çaylar ahar deryalara
    Şaggıldaşa şaggıldaşa!…
    Her yandan hoş avaz gelir,
    Sular déyir; Yaz, Yaz gelir!…

    Ahmed Cevad

    Yazbaşı geldi, il dönümüne girdik, bahar bayramı, tabiat uyanıyor!…
    İfade biçimi değişse de, her yeni yazın karşılanmasında nevruz kutlamaları derin anlamı olan bir bütünlüğü yansıtır. Bir gün değil hazırlıkları, yaşattıkları, sevinci ve bereketiyle bir koca ay, hatta kimi topluluklar da 40 gün süren kutlamalar bütünüdür. Dünya kültürel gelişiminde yaygınlığı ve ortak kutlanılışı açısından en eski gelenek olduğu bilinir. Yazılı olarak da 2. yüzyılda Pers kaynaklarında rastlanmıştır.

    Farklı ülkelerde, farklı topluluklarda değişik sözcüklerle adlandırılır;

    • Türkiye : Nevruz, nevruz-i Sultan
    • Azerbaycan : Novruz veya Névruz
    • Özbekistan :Navruz
    • Kırım : Nawros
    • Kazakistan : Noyruz
    • Kuzey Kıbrıs : Mart Dokuzu
    • Tataristan : Noyruz
    • Türkmenistan : Nowruz
    • Kırgızistan : Noruz
    • Çuvaşistan : Naurus,
    • Batı Trakya Türkleri : Sultan Mevriz
    • Orta Asya Türk Toplulukları : Sultan Navrız

    Adlandırmalar ne olursa olsun kullanıldığı ülkelerin her birinde coşkulu şenliklerle karşılanmaktadır;
    Değişik ifadeler kullanılsa da Nevruzun tanımında ortak yaklaşım; yeni bir yılın karşılanması, tabiatın canlanması yenilenmesi, durağan kış aylarının yerine yeni günle gelen canlılığın kutlanmasıdır.

    Dostluklara hayata yürek açan her can için kutlu olsun!.

  • Mevsimsel Depresyon ve Hormonal Değişim

    Mevsimsel Depresyon ve Hormonal Değişim

    Mevsimsel depresyonun belirtileri kişinin yaşam kalitesini etkileyebileceği gibi, günlük işlerini yapmasında, doğru kararlar almasında güçlük oluşturacak niteliğe de dönüşebilmektedir. Bu belirtilerden bazıları; isteksizlik, umutsuzluğa kapılma, iştahsızlık ya da sürekli yeme, değersizlik hissi, mutsuzluk,   uyku düzensizliği, karamsarlık, çökkünlük hissi, nedensiz ağlamalar, aşırı yorgunluk, gerginlik, yaşama sevincinin kaybedilmesi olarak sayılabilir.

    Mevsimsel Depresyon’un tam olarak sebebi bilinmiyor fakat çeşitli hipotezler üzerinde durulmaktadır. Melotonin, Seretonin hormonları, kalıtsal özellikler, kişilik özellikleri, önceden geçirilmiş depresyonlar bunlardan öne çıkanlar olarak sıralanıyor.

    Mevsimsel Depresyonda Melatonin adı verilen bir hormonun etkisinin önemli olduğu saptanmıştır. Beyindeki epifiz bezinin ürettiği bir hormon olan melatonin hormonu karanlık ortamlarda artmaktadır. Sonbahar ve kış aylarında günlerin kısalması ve güneş ışığından yararlanma süresinin azalması bu hormonun artmasını sağlamaktadır. Melatonin hormonunun artmasıysa insanın fiziki hareketlerini yavaşlatma,  bitkinlik, uyku hali, yorgunluk gibi etkilere neden olabilmektedir.

    Melatonin hormonunun artmasına ters oranda seretonin hormonunun azalması da önemlidir. Seretonin insanın enerjik, keyifli ve coşkulu olmasını etkileyen ve güneş ışığıyla vücutta üretiminin arttığı bilinen kimyasal (nörotransmiter) bir maddedir. Bu nedenle enerji ve coşkuyu azaltması bakımından mevsimsel depresyonun oluşmasında önemli bir etken olarak kabul edilmektedir.

  • Çocuk Suçluluğu

    Çocuk Suçluluğu

    Sosyal bir varlık olarak insan, yine sosyal bir çevrede doğmakta, çevrenin şartlarıyla şekillenmektedir. Toplumca yaratılmış din, ahlak ve hukuk gibi üstyapı kurallarına uymakta, kendine verilen görevleri yerine getirmektedir. Ancak bazı durumlarda çocuk toplum ile bağlarını kurmakta sorunlar yasayabilmektedir ve içinde bulunulan koşullar çocuktaki suç davranışını ortaya çıkarabilmektedir.

    Çocuk, içinde bulunduğu toplumla uyum sağlayamadığında karşımıza en basitinden uyum ve davranış bozuklukları olan, en kötüsünden de madde bağımlısı olmuş, kısa yoldan para kazanmanın yollarını arayan, diğer bir değişle suç isleyen birey olarak karşımıza çıkmaktadır.

    Toplumun temel yapısını oluşturan ve geleceğin güvencesi olan çocuklar açısından suç, öğrenilen bir hareket olup yaşı itibari ile her şeyi öğrenme durumunda olan çocukların her şeyi öğrendiği gibi suçu da öğrendiği bir gerçektir. Suça yönelmiş çocuklar sorunu bir ülkede yalnız devlet organlarını değil, başta siyasetle uğraşanlar, hukukçular, eğitimciler olmak üzere bütün vatandaşları, ana ve babaları kısaca bütün herkesi ilgilendirdiği ve bu sorunun bir milletin varlığı ve geleceği ile ilgili olduğu tüm çevrelerce kabul edilmektedir.

    Çocuk suçluluğu toplumu oluşturan bireylerin sosyal bir problemidir. Bu sorun için kullanılan caydırıcılık amacıyla ceza uygulaması ise problemin çözümünde yetersiz kalmaktadır. Genel itibari ile suç ve suçlularla mücadele, suç olayı meydana geldikten sonra buna müdahale edilerek suçluların yakalanması, adalete teslim edilmesi ve cezalandırılmasına odaklanmıştır. Oysa bu soruna tüm gelişmiş ülkelerde olduğu gibi önleyicilik ve yeniden sosyalleştirme kavramları açısından yaklaşmak gerekmektedir.

    Bunun için suça yönelmiş çocukların suç işlemesini önlemek ya da en azından asgari ölçüye düşürmek için öncelikle çocukları suça iten nedenleri tespit etmek, sonrasında da tespit edilen bu noktalarda çocukları destekleyecek, ilgilerini, kabiliyetlerini açığa çıkaracak ve geliştirecek, duygu dünyalarına cevap verecek kurumlar ve düzenlemelere ihtiyaç bulunmaktadır. Burada ise amaç, toplumda suçu işlenmeden önlemek, suç işlendiği takdirde ise çocuğu dört duvar arasına kapatmak ve intikam duygularını onun üzerinde gerçekleştirmek değil, aksine çocuğa doğru, mantıklı ve çağdaş biçimde yaklaşmak ve onu ailesine, çevresine topluma yararlı, milli ve manevi değerlere sadık ve saygılı olarak yetiştirmektir.

    Bu nedenle bir yandan önleme çalışmaları, diğer yandan da infaz kurumlarının niteliğinin yükseltilmesi ve infaz sonrası çocuğa yapılması gereken rehberlik ve izleme hizmetlerinin bir bütün olarak ele alınması, bunun yanında çocukları yargılayan mahkemelerin de, ceza veren bir kurum olmasından ziyade çocuğa nasıl rehabilitasyon verileceğini organize eden bir kurum olması gerekmektedir.

    Sonuç olarak; çocuk suçluluğunun önlenmesi için gerekli sistemlerin oluşturulması, politika ve stratejilerin belirlenmesi, bu konuda yapılan araştırma, inceleme ve elde edilen verilerin doğruluğuna bağlı bulunmaktadır. Yapılan çalışmalar sonucunda elde edilen istatistik veriler ne kadar gerçeği yansıtırsa, sorunun nedenlerinin, boyutlarının belirlenmesi, koruyucu, önleyici ve iyileştirici önlemlerin alınması da o kadar etkili ve gerçekçi olacaktır.

  • Mutlu Olmak İstiyorum

    Mutlu Olmak İstiyorum

    • Son zamanların en popüler sorunu, “mutlu değilim”. Mutlu olmadığını düşündüren nedir sana ey insan!?
    • Peki ya mutlu olduğunu nasıl anlıyorsun?
    • Ne senin mutluluk tanımın?
    • Sürekli bir iyi hissetme hali midir bunun cevabı?

    Eğer cevabın buysa yanlış bir beklenti içindesin, çünkü sürekli iyi hisseder olamazsın.

    Mutluluk, ihtiyaçlarının karşılanması halinde beklentilerinin gerçekleştiğini gördüğün an hissettiğin geçici bir duygu sadece.

    • Hadi baştan başlayalım. Sor kendine, nedir ihtiyaçların karşılanması gereken?
    • Şimdi bu ihtiyaç listeni önem sırasına koy. Tekrar sor kendine, birinci sıradaki ihtiyacımın benim için anlamı nedir?
    • Ona ihtiyaç duyduğuma neden inanıyorum?
    • Bu ihtiyacımı karşılayamazsam ne olur en kötü ihtimalle?

    Sırayla her ihtiyacına tek tek bu adımları uygula. Hepsine cevap verdiğini varsayalım.

    • Asıl soru geliyor kendine soracağın. İhtiyacımı karşılamak için ben ne yapıyorum?
    • Onu elde etmek için yeterli çabayı verdiğime gerçekten inanıyor muyum?
    • Her yolu denediğine, her açıdan baktığına gerçekten eminsin diyelim. Ne olur?
    • O ihtiyacın karşılanmazsa sana ne olur?
    • En son geldiğin nokta üzülürüm oldu. Üzüntü, bir duygu aynı mutluluk gibi. Üzüntünle başedemez misin?
    • Onunla başetmek için ne yapmalısın?
    • Şimdiye kadar yaptıklarından farklı ne yapmalısın?

    İhtiyacın olan şey sende gizli, kendine sorduğun sorularda ve bahanesiz cevapların ardında saklı. Doğru açıdan bakarsan görebilirsin gerçekten neye ihtiyacın olduğunu.

    Mutluluk da diğer hepsi gibi sadece bir duygu ve hiçbir duygu sürekli kalıcı değil. Üzüntün geçtiğinde neden üzgün değilim diye sormadığına göre, mutluluğun geçtiğinde de neden mutsuzum diye sorma kendine. Sadece duygunu yaşa.

    Ne beklediğini bilmezsen, gerçekleşeni farkedemezsin.

  • Aile İçi Şiddet

    Aile İçi Şiddet

    Aile içi şiddet günümüzde oldukça sık rastlanılan ve üzerinde fazlasıyla durulan bir sorun haline dönüşmüştür. Şiddeti uygulayan kişilerin şiddet uygulama nedenleri merak uyandırmış, konu üzerinde araştırma yapan kişilerce şiddet; ekonomik, psikolojik ve sosyolojik nedenlere dayandırılmış; çözümü için pek çok öneri ortaya atılmıştır. Konu üzerinde araştırma yapanların buluştukları ortak payda ise, çocuğun içinde yetiştiği aile ortamında, söz konusu çocuğun ana babasının davranış ve tutumlarının çocuğuna model olduğudur.

    Çocuğun sosyalleşmesinde, kişilik özelliklerini oluşturmasında, tutum ve davranış geliştirmesinde toplumun en önemli yapı taşı olan aile kurumunun payı oldukça büyüktür. Peki bu ailenin içinde yaşadığı toplumun sosyo-psikolojik ve ekonomik durumunun, çocuğu yetiştiren ailenin tutum ve davranışları üzerindeki etkisi nedir? İşte bu sorulması ve üzerinde durulması gereken önemli bir sorudur. Çünkü aile kurumunun içinde yaşadığı toplum dolayısıyla o toplumun bireylerinin oluşturduğu ülke, sağlıklı ve ideal bir yapıda değilse, sonucunda o toplumun en küçük yapı taşı olan aile de sağlıklı ve ideal bir yapıda olamaz. Bu durumda da söz konusu ailenin sağlıklı ve ideal nesiller yetiştirmesi beklenemez.

    Bireyin sosyalizasyon sürecini gerçekleştiren en önemli birim olan aile başta olmak üzere, okul, iş yeri, kamuya açık kurum ve kuruluşlarda sıkça karşılaştığımız şiddet, günümüzde insanların iletişim kurarken kullandıkları önemli bir araç haline dönüştü.

    Şiddetin temelini aslında saldırganlık oluşturuyor. Şiddet sadece saldırganlığın uygulamaya dökülmüş halini yansıtıyor. Şöyle de söylendiğinde yanlış olmaz aslında; şiddet; davranışı ya da sergilenen tavrı anlatırken, saldırganlık daha çok ruh halini anlatır diyebiliriz.

    Yaşadığımız ülkeyi ailemiz, aileleri de ülkenin bireyleri olarak düşünürsek; o ülkedeki yönetim anlayışının, sevgi, barış ve güven ortamında yürütülmesinin ne kadar gerekli ve önemli olduğunu anlarız. Bir çocuğun sağlıklı davranışlar sergilemesi için, içinde yetiştiği aile ortamı ne kadar önemliyse, ailenin de sağlıklı davranışlar sergilemesi için, içinde yaşadığı ülkenin ortamı o kadar önemlidir.

    Yapılan araştırmalardan elde edilen veriler, sivil yönetim ve politik partilerin kabulündeki uyumun, toplumdaki dolayısıyla ailedeki çatışmaları ve şiddeti önleyeceğini düşündürmektedir.
    Hoşgörü ve güvenin olmadığı, kişilerin düşüncelerine değer verilmediği, bireylerin seçimlerinin sorgulandığı ve yargılandığı, sorunların şiddet ve baskıyla çözümlenmeye çalışıldığı ortamda sağlıklı ilişkilerin yaşanması mümkün değildir. Sorunların nedenleri hep tabanda yani ailede aranmış, çözümler de hep bu yönde üretilmiştir. Oysaki nedenler bütünde aranırsa üretilecek çözümler bizi sonuca daha çok yaklaştıracak ve daha başarılı olacaktır.

    Baskıyla büyüdüyseniz, duygularınızı engellemeyi; engellendikçe de öfkelenmeyi öğrenirsiniz; öfkelendikçe cezalandırıldıysanız, ceza verecek biri olmadığında vicdanınızı unutur, öfkenizi en yakınızdakine kusarsınız. Vicdanınızı unutarak büyüdüyseniz, çevrenizdekileri engelleyerek onların duygularını bastırır; yetersiz geldiğinizde şiddete başvurursunuz. Şiddetle büyüdüyseniz, bastırılmış duygularınızı karşınızdakine saldırarak yansıtır, geçmişin intikamını alırsınız.

    Toplumda soluduğumuz duygunun bileşenleri neyse onu teneffüs ederiz. Çünkü yaşamak için o havaya uyum sağlamamız ve nefes almamız gerekir. Unutmayalım ki aldığımız her nefesle ciğerlerimize pompaladığımız oksijen kanımızı yeniler. Her doğan çocuk yeni bir umuttur toplumdaki kirli kanı temizleyecek. Yapılması gereken tek şey ise çocuklarımızı bu bilinçle yetiştirmek.

    Ülkemizde tanık olduğumuz sıra dışı olaylar; özellikle kadın cinayetleri, aile içi katliamlar, suç olgusundaki artış tesadüf değildir. Bu ortamı hazırlayan çok çeşitli faktörler bulunmaktadır. Ancak tüm bunların temelinde bilinmesi gereken bir gerçek vardır ki o da şiddetin şiddeti doğurduğudur. Şiddet, saldırganlık ve suç eğiliminin artmasının bütün toplumun geleceğini, ekonomiyi, eğitimi, siyaseti, sosyal barışı, hukuk düzenini, can güvenliğini tehdit ettiği dolayısıyla gelecekte de ülkeyi çok büyük risklerin beklediği yadsınamaz bir gerçektir. Ebeveynler olarak, yeni nesillere iyi bir dünya yaratmanın yolu çocuklarımızı sevgi, güven ve huzur ortamında yetiştirmekten geçmektedir.

  • ÇOCUKLARDA DİKKAT EKSİKLİĞİ VE HİPERAKTİVİTE BOZUKLUĞU

    ÇOCUKLARDA DİKKAT EKSİKLİĞİ VE HİPERAKTİVİTE BOZUKLUĞU

    Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu nedir?

    DEHB , bireyin yaş ve gelişim düzeyine uygun olmayan aşırı hareketlilik, isteklerini erteleyememe ve dikkat sorunlarıyla kendini gösteren bir bozukluktur.Genellikle okul öncesi dönem ve okul çağı dönemde belirgin hale gelmektedir.Çocukların bir konuya dikkatini vermesinde ya da davranışlarını kontrol etmesinde sorun olmaktadır.Bu çocuklar genelde ailesi ya da çevresindekiler tarafından “yaramaz, bir türlü yerinde duramayan, çok hareketli,dalgın,unutkan,hayallere dalan vs.”olarak nitelendirilmektedir.Bu tür davranışlar , dönem dönem , hemen hemen her çocukta gözlenebilen davranışlar olduğundan tanı konulabilmesi için mutlaka bir uzmandan destek alınması gerekir.

    ÖZELLİKLER

    1-Aşırı hareketlilik/Hiperaktivite/Dürtüsellik ön plandaysa: Bu çocuklar yaşıtlarına göre daha hareketlidir.Bu davranışlar, oyun, anaokulu, okul gibi günlük işlerde sorun oluşturur.Hiperaktivitenin ön planda olduğu çocuklar genellikle yerinde duramayan, oturması gerektiği halde oturamayan,aşırı konuşan,sırasını beklemekte zorlanan,her zaman bir şeylerle uğraşan,çoğu zaman başkalarının sözünü kesen,konuşmalara müdahale eden çocuklardır.

    2-Dikkat Eksikliği ön plandaysa:Bu çocuklar, dikkatini bir noktaya toplamakta güçlük çeker, dikkatleri çabuk dağılır,yönergeleri başından sonuna kadar takip edemezler,evde veya okulda yapacağı işler ve aktiviteler için gereken malzemeleri kaybeder ve dinlemezler.

    3-Dikkat eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu ön plandaysa:Hem dikkat eksikliğinin hem de aşırı hareketlilik ve dürtüselliğin özellikleri gözlenmektedir.

    BELİRTİLERİ

    Yürümeye başlayan çocuklarda ve okul öncesi dönemde belirtiler

    Genel olarak bu yaş grubundaki hiperaktif çocuklar, sürekli koşan, hiç yürümeyen,her an gitmeye hazır,bir aktiviteden diğer aktiviteye kayan çocuklardır. Uzun süre sessiz oturmakta güçlük çekerler. Çocuklar çok aktiftirler ancak zayıf koordinasyon ve beceriksizlik nedeniyle kazalara eğilimleri vardır.

    İlkokul çocuklarında belirtiler:

    Bu çocuklar genellikle rahatsızlık ve yerinde duramama nedeniyle sınıfta yerinden ayrılma,uzun süre yerinde oturamama,etrafta dolaşma veya uygun olamayan aktivitelerle başkalarının dikkatini çekerler.

    Ergenlikte belirtiler:

    Hiperaktivite, bu dönemde geniş kas hareketlerinden küçük kas hareketlerine kaymaktadır.Buna örnek olarak bacağını sallama veya sandalyede sürekli pozisyon değiştirme verilebilir.Dürtüsellik ergende ,kendisi ve ailesi için sorun olan daha fazla problemlere sürüklenme, artan tehlike gibi durumlarla kendini gösterir.Dikkat eksikliği, görevleri tamamlamada başarısızlık , aktiviteler için kısa dikkat aralıkları ve aktiviteleri sürekli değiştitirler.Elbetteki dikkat problemi devam eden ergeninin okul başarısızlığı kaçınılmaz olur.

    DEHB OLAN ÇOCUKLARIN GELİŞİM ÖZELLİKLERİ

    Davranışsal Belirtiler

    Bu çocukların daha doğmadan önce anne rahminde alışılmadık şekilde hareketli olduklarını gösteren raporlar mevcuttur.Doğduklarında da çok ağlayan ve uyku düzenleri oldukça bozuk olan bebeklerdir.

    • Aşırı hareketlidirler.Uzun süre oturamazlar,el ve ayaklarını sürekli oynatırlar.
    • Sonuçlarını düşünmeden kendilerini fiziksel olarak tehlikeye atabilirler(kontrol etmeden caddeye fırlamak gibi)
    • Sürekli konuşur,bağırır, isteklerini engelleyemezler.
    • Herşeyi kurcalarlar.
    • Mobilyaların ya da rafların üzerinde gezerler ve sürekli koşuşturma içindedirler.
    • Başkalarına yönelik vurma, itme gibi saldırgan davranışları sıklıkla gösterirler.
    • Ergenler genellikle kendilerine sıkıntı veren duygulardan söz ederler.
    • Kendi başlarına karar vermede güçlük çekerler.
    • Başladıkları işi yarım bırakırlar, bir aktiviteden diğer aktiviteye geçerler.

    Sosyal Belirtiler

    • Arkadaş ilişkileri zayıftır.Arkadaş edinseler bile uygun olmayan davranışlar sergiledikleri için arkadaşlıklarını sürdüremezler.
    • Yönergelere ve kurallara uymakta güçlük çektikleri için sosyal uyumsuzluk gösterirler.
    • Sosyal etkinliklere katılmakta zorluk çektikleri için becerileri gelişmeyebilir.

    Bilişsel Belirtiler:

    • Dikkatleri çabuk dağılır.Bu nedenle başladıkları işi bitirmekte güçlük çekerler.Sürekli dikkat gerektiren işlerden kaçma davranışı gözlenir.
    • Genellikle unutkandırlar.Eşyalarını, beslenme saatlerini, öğretmeninin ailesine teslim etmesi için verdiği notları unutabilirler.
    • Çalışmaları düzensiz ve plansızdır.Bu yüzden okul başarısında düşme görülebilir.
    • Davranışlarının sonuçlarını değerlendiremedikleri için zarar görme olasılıkları yüksektir.

    Duygusal Belirtiler:

    • Ruh halleri değişkendir ve buna bağlı olarak depresyon gelişebilir.
    • Çabuk heyecanlanıp,sinirlenebilirler.
    • Kendilerine güvenleri azdır.Sosyal yönden dışlanma,ebeveynin tutumu önemli bir role sahiptir.

    Fiziksel Belirtiler

    • Uyku süreleri kısadır ve düzensizdir.
    • Motor koordinasyonu zayıf olabilir.
    • Kemik gelişimleri geri olabilir.
    • İdrar kaçırma görülebilir.
    • Boyları ve kiloları yaşıtlarının altında kalabilir.
    • El becerisi gerektiren işlerde yetersizlik görülebilir. Düğme ilikleme, ayakkabı bağlama, çatal bıçak kullanma, resim yapma, yazı yazma gibi etkinlikler örnek verilebilir.

    Bir çocukta,gençte ya da yetişkinde DEHB’ten söz edebilmek için yukarıdaki belirtilerin genellikle yedi yaşından önce ortaya çıkması, davranışların çoğunu en az 6 ay süreyle sergilemiş olması ve günlük yaşamını olumsuz yönde etkileyecek boyutta olması gerekmektedir.Yukarıda da bahsettiğim gibi çocukların çoğunda dönem dönem gözlemlenen davranışlar olduğundan dolayı DEHB ayrımının yapılabilmesi için mutlaka bir uzmana başvurmak gerekmektedir.

    Anne-Babalara Öneriler

    DEHB’in zamanında fark edilerek terapiye başlanması , sorunu yaşayan bireylerin ruh sağlığı ve topluma kazandırılmaları açısından önemli bir role sahiptir.

    Ortaya çıkan davranış problemlerinin bir an önce uzmana iletilmesi ve uzmanın önerileri doğrultusunda yapılması gereken etkinlikler konusunda çaba harcanmalıdır.

    Çocuğun yaşadığı yerin güvenli olmasına dikkat edilmelidir.Davranışlarının sonuncunu değerlendiremeyen çocuklar oldukları için çocuk oyun oynarken düzenli aralıklarla konrol edilmelidir.

    Çocuk, beklentileri ve planları konusunda anne baba tarafından desteklenmelidir.

    Koyulan kurallar çocuğun yaşına ve gelişimine uygun olmalıdır ve yazılıp asılmalıdır.

    Çocuklara talimat verilirken dikkatini çekmek için çocukla göz kontağı kurmak ve sakin bir şekilde konuşmak önemlidir.Bağırarak talimat vermek çocuğun sadece ses yüksekliğine odaklanmasına yol açar.

    Çocuğun olumsuzluklarına, başaramadıklarına değil, olumlu özelliklerine odaklanılmalıdır.Eleştiri dolu bir yaklaşımın çocuğun özgüvenini zedeleyeceği unutulmamalıdır.

    Bu çocuklar çok sık hata yaptıkları için cezalar( bir ödülü iptal etme,kaybettiği bir eşyanın yokluğundan doğacak sıkıntıya bir süre katlanmasına imkan vermek gibi) son çözüm olarak anne baba için kaçınılmaz olabilir.Ancak cezaların her zaman ödüllerle birlikte kullanılmasına dikkat edilmelidir.Bu çocuklar diğer çocuklara nazaran daha çok ödüllendirilmeye ihtiyaç duyarlar.Çocuğun sergilediği her olumlu davranış, bir ödülle pekiştirilmelidir.Unutulmamalıdır ki bu ödüller mutlaka çocuk için anlamlı ve güçlü ödüller olmalıdır.

  • Başarıda Yetenek mi İstemek mi?

    Başarıda Yetenek mi İstemek mi?

    İnsan ırkının en temel ihtiyaçlarının başında başarı ihtiyacı gelir. Her insan başarılı olmak ister. Başarısız olmak için hiçbir işe başlanmaz. Akıl sağlığı yerinde olan hiçbir kimse yoktur ki, bir işe başlayayım ve çok başarısız olayım ya da öyle bir şey yapmalıyım ki rezil olmalıyım hedefi ile başlasın. Çünkü insanın yaradılışı buna uygun değildir. McClelland’a göre üç temel edinilmiş ihtiyaç vardır; başarı, güç ve ait olma.Bunların içerisinde ise başarı ihtiyacı en baskın olanıdır. İnsan olumsuz bir şey yapsa bile kendi koyduğu hedefe ulaşmak ve başarılı olmak ister. Örneğin filmlerde izlediğimiz banka soygunu sahnelerinde “arkadaşlar yüzyılın banka soygununu yapmak için plan yapacağız, yakalanacağız ve tüm dünyaya rezil olacağız” cümlelerini duymamız mümkün değildir.

    Peki başarı için yetenek mi daha önemli yoksa istemek mi?

    Bu soru son zamanlarda sıkça sorulmaktadır. Bir grup var ki, bunlar “istersen yaparsın”cılar. Bu grubun en önemli mottosu “içindeki güce inan”dır. Bir grup da vardır ki yeteneğin olmadan asla. Bu yazıda bu iki grubu karşılaştıracağız.

    Önce bu konu ile ilgili bazı kavramlara bakalım.

    Yetenek nedir?

    Yetenek doğuştan getirilen ve belli bir eğitimle geliştirilen gizil güçtür. Bir insan bir yetenek örüntüsü ile dünyaya gelir. Bu örüntüde bazı yetenekler baskın bazı yetenekler orta düzeyde, bazı yetenekler düşük düzeyde, bazı yetenekler ise hiç yoktur. Yeteneğin saf kısmı genler yolu ile geçer. Geliştirilmeyen yetenekler ortaya çıkamaz ya da sönük olarak kalır. Yetenek davranış olarak gösterilecek bir alan bulamaz ise hiç farkına bile varılmaz. Çok üst düzeyde piyano çalma yeteneği ile dünyaya gelen bir kişinin uygun koşullarla karşılaşmadığı sürece iyi bir piyanist olma olasılığı yoktur.

    Diğer bir kavram ise ilgi. İlgi bir alana yönelimi ifade eder. Yaptığımız da hoşumuza giden şeydir. İlgi, doğal olarak isteme davranışına neden olur. Diğer bir değişle yaptığımızda çokça mutluluk hormonu dopamin salgılatan şeydir. Eğer ilgi duyduğumuz alanda yeteneğimiz yok ise o ilgi kısa sürece söner. İlgiyi besleyen yetenektir.İnsan yapamadığı, başaramadığı şeyden zevk alamaz. Başarılı olduğumuz dersleri sevmemizin nedeni budur.

    Bu konudaki diğer bir kavram “an”dır. “An” olayın olduğu zamanı ve mekanı temsil eder. Yaptığınız işe “an” uygun değil ise başarılı olamazsınız. Örneğin bundan 30 yıl önce Facebook’u siz bulsaydınız muhtemelen zamanı uygun olmadığı için başarılı olamazdınız. Ya da Facebook’u Zuckerberg Amerika’da değil de Türkiye’de bulsa idi muhtemelen yine başarılı olamazdı. Yaptığınız işin “an”a uygun olması yetenek ve ilgi kadar önemlidir.

    Son kavramımız tutku. Tutkuyu TDK şöyle tanımlıyor; irade ve yargıları aşan güçlü bir coşku, ihtiras; güçlü istek ve eğilimin yöneldiği amaç; aşırı düşkünlük. Tutku insanı hedeflediği alana götüren en güçlü güdülerin başında gelir. İnsan her neye tutulursa ona ulaşıncaya kadar tüm güçlüklerin üstesinden gelebilir.

    Başarılı olmak için ilk ve temel şart yapılan işe ilişkin yetenek örüntüsünün uygun olmasıdır. Her davranış ya da her beceri için yetenek örüntüleri farklı olabilir. Ancak bu örüntünün de derecesi önemlidir. Yetenek örüntüsü var ya da yok olarak değerlendirilmez. Yetenek örüntüsü, içinde bulunduğunuz popülasyona göre belli bir derecede bulunur. Yetenek örüntüsü uygun olduktan sonra yapılan işe ilişkin ilgi duymak gerekir.

    Bu noktadan sonra başarıyı “başarı” ve “üstün başarı” olarak sınıflamakta fayda var. Başarı, hedeflenen noktaya varma ya da ortalama insanın varabileceği nokta; üstün başarıyı ise çok az kişinin varabileceği nokta olarak tanımlayabiliriz.

    “Başarı” için bazı olasılıkları sıralayalım;

    • Bir kişinin bir alana hem ilgisi hem de yeteneği yok ise kesin başarısız olur
    • Bir kişinin bir alana hem ilgisi hem de yeteneği var ise kesin başarılı olur

    • Bir kişinin bir alana ilgisi var ama yeteneği yok ise ilgi kısa sürede söner. Ama ilgi düzeyi çok yüksek ise ortalama bir başarı elde edilebilir. Ancak bunun için çok çalışmak gerekir. Örneğin gitar çalma ile ilgili yeteneğiniz yok ya da düşük ancak çok istiyorsanız çok çalışarak ortalama bir başarı elde edebilirsiniz. Hiçbir zaman çok iyi gitar çalan biri olamazsınız ama ortalama bir gitar çalabilirsiniz.

    • Bir kişinin bir alana ilgisi yok ama yeteneği var ise, zorunlu ise başarılı olabilir. Yani kendisine istemediği bir görev verilirse ve yapmak zorunda ise başarılı olabilir.

    “Üstün başarı” için ise yetenek ve ilgi yanında “an” ve tutkunun da uygun durumda olması gerekir. Eğer bir alana ilgi ve yeteneğiniz var ve “an” da uygunsa üstün başarı için geriye kalan tutkudur. Bir şeye tutkuyla tutunursanız ve buna donanımınız (ilgi, yetenek ve an) uygun ise üstün başarıyı elde etmemek mümkün değildir.

    Bu durumda öncelikle ilgilerinizi ve yeteneklerinizi tanımanız gerekir. İlgi ve yeteneklerinizitanımadan hangi alana yöneleceğimizi de doğru olarak tespit edemeyiz.

    Sonuç olarak istemek tek başına başarı getirmez. Eğer istediğiniz alana yeteneğiniz varsa ve tutku ile çalışırsanız üstün başarı elde edersiniz.

  • Bir Narsisistle Yaşamak

    Bir Narsisistle Yaşamak

    Her zaman ve her yerde kendisini merkez sanan biri ile yaşıyorsanız ya da yaşamak zorunda iseniz oldukça yorgunsunuz demektir.

    Narsisizm, temelde kişinin kendini değersiz görmesini ödünlemek için diğer bir ifade ile bu duygusu ile başa çıkabilmek için büyüklenmeci davranışlar içeren hem kişinin kendisini hem de çevresindekileri yoran önemli bir kişilik bozukluğudur. Narsisizm, epigenetik nedenleri olabildiği gibi daha çok kişinin çocukluk yıllarındaki olumsuz yaşantılarından kaynaklanmaktır.

    Narisisistler temelde kendilerini öyle değersiz görürler ki, bu değersizlikle başa çıkabilmek için kendilerini çevrelerine ve kendilerine en değerli kişiymiş gibi gösterme davranışlarını sergilerler. Narsisitleri üç grupta inceleyebiliriz.

    Bunların birincisi nobel ödüllü narsisistlerdir. Bu grupta yer alan narsisistler öyle başarılı olurlar ki çevrelerindeki kişiler hep başarılarından konuşurlar. Bu kişiler başarılarından konuşulması için özel zeminler hazırlarlar. Diplomaları, başarı ödülleri, gazete, dergi sayfaları adeta yörüngelerinde canlı yayın yaparlar. O kişinin olduğu atmosferde başarılarını görmemek imkansızdır. Bu kişilerin bulunduğu ortamlarda her nasılsa her zaman konu başarılarıdır. Her başarılı insan narsisist değildir. Normal başarılı insanla nobel ödüllü bir narsisti ayırt etmek kolaydır. Nobel ödüllü narsisist sizin başarısını övmeniz için adeta gözünüze bakar, ne yapar eder konuyu başarılarına getirir. Normal başarılı insanlar ise başarıları gündeme geldiğinde normal şekilde konuşurlar ve konu biter. Genellikle normal başarılı insanlar mütevazi olurlar ve hatta başarılarının konuşulmasından rahatsız ve mahcup olurlar.

    İkinci grubu sınır tanımayan narsisistler oluşturur. Bu kişiler kendi değersizlik çekirdeklerini korumak için hep çevrelerindeki kişilere saldırırlar, çevrelerini eleştirirler, küçümserler, çevreleriyle alay ederler… Özellikle böyle bir eşiniz var ve rahatsızlığından haberiniz yok ise bir süre sonra kendinizi bir işe yaramaz, değersiz ve aşağılık bir olarak görebilirsiniz. Oysa siz normalsinizdir muhtemelen eşinizin semptomları sizi bu hale getirmiştir.

    Üçüncü grup ise verici narsisistlerdir. Bu grupta yer alan narsisistler öyle iyi insanlardır ki, hiç kimseye hayır diyemezler. Herkesin yardımına koşarlar, hiç kimse ile kavga etmezler, her şeye herkese eyvallah demekten başka çareleri yoktur. Her iyi ilişkiler içinde olan insan da verici narsisist değildir. Çevresi ile iyi ilişkiler içinde olmak sağlıklılık belirtisidir. Bu gruptaki narsisistler de iyiliklerinin görülmesi ve konuşulması için aşırı caba gösterirler. Her seferinde ne kadar iyilik yaptıklarını ne kadar iyi olduklarını çevrelerine anlatırlar. Birisine iyilik yaptıklarında karşı taraftan teşekkür alamazlarsa çok bozulurlar ve bunu mutlaka hissettirirler.

    Narsisist kendisinin sevilmemesine, eleştirilmesine, başarılarının takdir edilmemesine ya da güzelliklerinin fark edilememesine dayanamaz. Böyle durumlarda sizinle ilişkisini önce kötüleştirir, istediklerini elde edemez ise bitirir.

    Eğer böyle biri ile yaşıyorsanız daha önce söylediğimiz gibi işiniz oldukça zor. Çünkü kişilik bozukluklarının maalesef tedavileri ya yoktur ya da çok zordur. Bazı kişilik bozukluklarının semptomları kırklı yaşlardan sonra biraz azalabilir.

    Bir narsisistle yaşıyorsanız önce hangi tür narsisist grubunda olduğunu bilmeniz gerekir. Narsisistlerin özellikleri hakkında detaylı bilgi edinmeniz yaşamınızı kolaylaştıracaktır. Bir narsisisti terapiye ikna etmek genellikle imkansızdır. Ancak siz nasıl davranacağınıza ilişkin profesyonel yardım alabilirsiniz.

    Psikolojik rahatsızlıkları kabul etmek genellikle zordur. Çünkü gözle görülen bir neden yoktur. Neden bunu yapıyor diye içimizde kabul etmek oldukça zordur. Oysa fizyolojik bir nedene dayanan rahatsızlıkları kabul etmek gözlenebildiği için daha kolaydır.

    Narsisizmin de bir psikolojik rahatsızlık olduğunu kabul edip, narsisist kişinin bunu size rahatsızlık vermek için yapmadığını bilmeniz sizi rahatlatacaktır. Kanser olan birisine neden kanser oldun diye kızamayacağımız gibi psikolojik rahatsızlığı olana da kızmak anlamlı değildir.

    Uzm. Psk. Erdal Usluer