Viola Brody, çocukların anlaşılması için, öz gelişimleri için onlara doğru bir şekilde dokunulması
gerektiğini söylüyor.
Çocuklarda beden farkındalığı, ruh beden bütünlüğü dokunma ile gelişiyor..
Gelişimsel temas terapisindeki dokunmalar kesinlikle öylesine dokunmalar değildir. Dikkatli,
karşısındaki çocuğa saygılı bir dokunmadır. Gelişimsel temas uygulayan ve temas uygulanan kişi
arasında bir ilişki geliştirir.
Kendine temas edilmiş olarak deneyimleyen bir çocukta benlik duygusu gelişir.
Bir çocuğun kendisi ile temas edilmiş olarak hissedebilmesi için, bu kabiliyete sahip bir yetişkinin ona
temas etmesi gerekir.
Temas edilmişlik duygusunu hissedebilmek için çocuk kendisine temas edilmesine izin vermelidir.
Bir çocuğa temas edildiğinde görüldüğünü hisseder.
Gelişimsel temas ile çocuğun IQ seviyesinde artış oluyor.
Evlat edinilmiş ya da annenin hamile kaldığında hazır olmadığı ya da istenilmeyen gebelikte
çocukların ebeveynleri ile sağlıklı bağlanma oluşturmasına fayda sağlıyor.
Gelişimsel temas 2-12 yaş aralığındaki çocuklara uygulanabilir bir yöntemdir.
Gelişimsel Temasın uygulandığı durumlar:
– Normal gelişim gösteren çocuklar,
– Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu olan çocuklar(DEHB)
– Dikkat eksikliği bozukluğu olançocuklar (DEB)
– Yıkıcı şekilde dışa vurum yapan çocuklar
– Otistik çocuklar,
– Fiziksel ve cinsel tacize uğramış çocuklar…
Kategori: Psikoloji
-

GELİŞİMSEL TEMAS
-

Psikolog nedir?
Psikolog, üniversitelerin psikoloji lisans bölümünden mezun olan kişilerdir. Psikoloji mezunu olduktan sonra tek meslek sahibi olunamayan bölüm aslında psikolojidir, çünkü lisans eğitiminde insan ruh sağlığının tanımlanması, ayrışması, eğitimi alınır, ama bunlara yönelik kişiye, yardımcı olma becerilerini, kısaca terapi becerileri konusunda yeterli değildir. İnsanların ruh sağlığına destek olabilmek için klinik psikolog olmak gerekir. Klinik psikolog olabilmek için lisans sonrasında terapötik eğitimler alınır.
Psikoloji mezunu, uzmanlığını eğitim, adli, endüstri, gibi pek çok alanda eğitimler alarak geliştirebilirken insanların ruh sağlığına destek vermek için de eğitimler alarak bireylere yaşamında baş etmekte zorlandıkları alanlarda yol göstermek yardım etmek için de terapötik beceriler alanında eğitim alınır ve klinik psikolog olunur. Özellikle klinik psikoloğun meslek yaşantısına paralel olarak eğitimleri de devam eder. Çünkü insanların yaşam koşulları da değişiyor dolayısıyla onlara uygulanan teknikler de değişmeli. 15 sene öncesinde çocuklar ağaçlara tırmanıp dizleri yara bere içinde olurken, günümüzdeki çocuklar saatlerce tabletleri ile oynuyor ve bir sivilce izine yara diyebiliyorlar dolayısıyla da değişen yaşam koşulları ile terapötik yardım şekli de değişiyor.
Sıklıkla karıştırılan bir konu da psikolog ile psikiyatristtir. Psikiyatrist, tıp fakültesinden mezun doktorlardır ve genellikle psikoz diye adlandırılan şizofreni, bipolar gibi durumlarda ilaç veren hekimlerdir. Ancak psikolog da psikyatrist de kabullendiği ekol kuramında aldığı eğitimlerle danışanlarına terapotik yardımda bulunur.
-bir psikoloğa kimler neden başvurur?
Her şeyden önce ‘psikolojik destek alma’ kavramı Amerika ve Avrupa’ya göre bizim ülkemizde yeni yeni önemsenmeye başlayan bir kavramdır.
Dolayısıyla da, ‘ insanlar bende ne var? Niye psikoloğa gideyim?’ ‘ben hasta mıyım? ’diye düşünebiliyor ve psikolojik yardım almaya soğuk bakabiliyor. Oysa ki psikoloğa gelenler kesinlikle düşünüldüğü gibi hasta olarak kabul edilmez.
Her insanın hayatında baş etmekte sıkıntı yaşadığı problemler olabilir. Bu problemler karşısında kişi Pek çok insanın yaşam koşullarında karşılaştığı sıkıntılar vardır önemli olan bu sıkıntıların yaşam akışını etkilediği şiddettir. İnsan içinde bulunduğu problem durumun sadece bir kısmını görebilir, dışardan bakabilmeyi herzaman beceremeyebilir. Taraflı düşünebilir, arkadaş tavsiyesi de taraflı olabilir ancak psikolog desteği ile tamamen nötr ve sadece görüşme odasında kalacak bir ilişki ile sürdürülen terapi süreci öyle değildir.
Terapötik süreçte, kişi Hayatındaki problemlere koşulsuz kabul çerçevesinde, farklı bakış açısı ile bakabilme ve kendindeki baş etme becerilerini, kendi gücünü görebilmesine, problemlerini çözebilme becerisini kazanmasına rehberlik yapılır.
Duygularımız bizim hayatımızı nasıl etkiler?
Biz insanların, duygularımızın şekline göre davranışlarımızı şekillendiren bir yapımız vardır. Eğer duygularımız olumsuzluk içerikli karamsar bir yapıya sahipsek hayatımızda var olan güçlü yanlarımızı göremez ve bunlardan destek alarak basamakları çıkamayız ama olumlu düşünerek ve yaşamımızdaki güçlü yönlerimizden destek alarak daha da güçlü olabiliriz.
Genelde insan, yaşamında olumlu, başarılı olabildiği, güçlü olduğu yönlerini görme eğiliminde değildir. Olumsuz yönleri görme eğilimindedir. Problemlerimize tek bildiğimiz yoldan çözme eğilimimiz vardır. Halbuki her problemin çözümünde en az bir çözüm yolu daha vardır yeter ki farklı bakabilmeyi öğrenelim. Pencereden dışarı çıkmak isteyen bir sineği pek çok kez görmüşüzdür. Defalarca cama vurarak dışarı çıkmak ister ama her seferinde aynı yöntemi kullandığı için tekrar darbe alır ve tekrar darbe alır… böyle bir kısır döngünün içinde tekrarlar yapar ama sonuç alamaz..
Biz insanlar o anki duygularımıza göre düşüncelerimizi yönlendiririz düşüncelerimiz de davranışlarımızı etkiler. Duygulara göre hayatımızı yönlendirmemiz de yaşamımızdaki probleminin olası kaynağının tek bir neden yerine farklı nedenlerden kaynaklanabileceğini gözden kaçırmamıza neden olabilir, dolayısıyla psikolojik destekle problemine farklı bakış açılarından bakabilme ve farklı çözüm yolları üretebilme yeteneğini kazanabiliriz.
Yaşanılan aynı bir problem karşısında her insanın tepkisi farklı olur bunda da geçmiş yaşantılar etkilidir. Bunu bir örnekle açıklarsak; ‘yolda bir tanıdığınızla karşılaşsanız ve çok yakından geçmiş olsa bile siz onu gördüğünüz halde o size selam vermese’ bu duruma pek çok kişi kendi yaşanmışlıkları doğrultusunda farklı tepkiler geliştirir. Olaylar karşısındaki algımız ve her insanın farklı algılaması, her bireyin kendi geçmiş yaşanmışlığının farklılığındandır. Kimisi boş verirken, kimisi anlayışla karşılayabilir, kimisi de ona kızabilir ya da kendisi için selam verilmeye değer bulunmadığı için selam vermediği kaygısını yaşayabilir. Bu karşılaşma durumunda selam verilmediğinde ilk önce duygularımız devreye girer yani, öfke, kızgınlık, kendimize karşı değersizlik hissi gibi.. oysa ki duygularımızı devreye sokmadan önce bu insanın bize neden selam vermemiş olabileceğine dair en az üç olası neden düşünebilirsek duygularımızın şiddetini, dolayısıyla da bizdeki yarattığı olumsuz etkiyi minimalize edebiliriz.
Bu örneği başka bir örnekle çeşitlendirelim ve hayatımızın her koşulunda uygulanabileceğini gösterelim; akşam saat beşte bir arkadaşınızla bir yerde buluşmak için anlaştınız ve siz o saatte konuştuğunuz yere geldiniz, beklediniz beklediniz ve tam bir saat geçti arkadaşınız yok!! üstelik telefonu da kapalı!! Tam bir saat sonra arkadaşınız geldi.. ne hissedersiniz? Tekiniz ne olur? Sizi beklettiği için öfke mi? Başına bir kaza geldi diye kaygı mı? Peki bu olay sonrasında duygumuzu devreye sokmadan önce düşünce sistemimizi devreye sokalım. Çünkü tek bir olası sebebe odaklanıp kalırsak arkadaşımız geldiğinde geçerli bir sebebi olsa bile biz ona öfkemizi kusacağımızdan dolayı onu dinlemez ve onunla ilişkimizi bozabilir ve sonradan da pişman olabiliriz. Bir saattir arkadaşınız randevunuza gelmedi. Tek bir neden yerine en az 5 neden düşünelim bu gecikme için: 1. İşinde aksaklık oldu patronu göndermedi acil bir toplantıda ve dolayısı ile de telefonu kapalı. 2. Trafiğe takıldı şarjı bitti. 3. kaza yaptı ya da başına bişey geldi. 4. randevuyu unuttu. 5. size süpriz çiçek almak için çiçekçi arıyor. Gibi.. birden fazla olumlu da olumsuz da olabilecek sebepleri düşünürsek arkadaşınız geldiğinde duygularımız daha yumuşak daha kontrollü olabilir ve olası pişmanlıklarımızı azaltabiliriz. En azından gerçekten sizin için geçerli bir sebep yoksa bile bunu daha kontrollü bir şekilde ifade etmeyi becerebilirsiniz. Oysaki tek bir nedene odaklanırsak ki bu genelde bizim için en kötü olandır duygularımızı kontrol etmekte zorlanırız ve bundan biz zararlı çıkarız.
Psikolojik olarak ruh sağlığımın iyi olduğunu nasıl anlarım?
İnsan ruh sağlığını ayakta tutan üç temel direk vardır bunlardan birincisi; aile ve partnerle olan ilişkinin kişide yarattığı etkinin iyiliği, ikincisi; iş hayatından aldığı maddi ve manevi doyumun derecesi ve üçüncüsü; kişinin sosyal yaşama katılımı ve hobilerine ayırdığı zaman. Bunlardan herhangi birisinde bir eksiklik olursa kişinin ruh sağlığını ayakta tutan direk de eksik olur ve bir depremle karşılaştığında sarsıntı ile hasar alabilir.
Çevremde arkadaşlarım varken neden bir psikoloğa gidip danışayım?
Psikologtan aldığınız yardım ile arkadaşınızdan aldığınız yardım farklıdır. Terapi seansı sadece sizin saatinizdir o saatin öznesi sizsinizdir karşılıklı dertleşme değildir. Psikolog sizin özel veya sosyal hayatınızdan kesinlikle olmayacak birisidir. Terapi odasında konuşulanlar hayati bir tehdit olmadığı sürece sadece orada kalır. Psikolog hayatınızda yaşadığınız problemlere arkadaşınız gibi yanlı değil tarafsız nötr bir gözle bakar, sizi yönlendirmez, sizin kendiniz için en iyi olanı seçebilmenize fırsat verir.
Psikolojik yardım alma süreci nasıl oluyor?
Her bir oturum 45 ile 60 dk arasında değişebilen belli aralıklarda tekrarlanan bir süreçtir. İlk 3-4 oturum psikoloğun danışanın gözlüklerinden olabildiğince danışanın hayatına bakmaya çalışmasıyla başlar. Kişinin hayatında problemlerini nasıl üstesinden gelmeye çalıştığını anlamaya çalışarak bu baş etme çabalarını başka güçlü yönlerinin farkındalığını göstererek farklı yollar olabileceğini denemesinde beceriler kazanmasına yol gösterir. -

PICT( İçimdeki Çocuk Terapisi) neden ve nasıl bu kadar etkili ve kalıcı?
Daha önce de belirtildiği gibi sorunların birçok kökü bilinçaltında gizlidir ve danışanın sorunu neden yaşadığıyla ve dolayısıyla ondan nasıl kurtulacağıyla ilgili hiçbir fikri yoktur. Ancak, danışanlar kök nedenleri bilseler bile bu erken dönem deneyimler genellikle büyük oradan suçluluk ve utançla çevrelenmişlerdir. Bu tür hisler rahatsız edicidir ve insanlar bunlara bakmak istemezler. PICT danışanlara bunu olaylardan bağımsız olacak şekilde öğretir çünkü olay çocuklukta yaşanmıştır çocuğa hiçbir utanç ya da suç bulaşmamıştır.
Çocuklar suçlanmış çok kolay kabul ederler işlevsiz aileler tarafından buna kesinlikle itilirler. İşlevsiz ailelerin kendi yetersizliklerini ve suçluluklarını yansıtmak için çocuklarını birer obje olarak kullanmaları çok kolaydır. Büyük oranda çocukların hataları hayatın kurallarını yeni öğrendiği için masumanedir. Çocuklar hayatta güvenli ve uygun şekilde yol almak için ebeveynlerinden gelecek bilgilere bağımlıdırlar. Eğer ebeveynler görevlerini hakkıyla yapamazsa çocuklar çok ciddi hatalar yapmaya açık olurlar. Dolayısıyla eğer ebeveynler sorumluluklarını yerine getirmede başarısız oldularsa çocuğun hatalarının suçu otomatik olarak onların omuzlarına düşmelidir. Ancak, bu konular nadiren tartışıldığı veya incelendiği için çocuklar yersiz bir suçluluk ve utançla büyüyebilirler.
PICT’e göre sadece bilinçle (yetişkin halle) ya da bilinçaltıyla (çocuk halle) ayrı ayrı çalışmak sorunun çözümü için ihtiyaç duyulan denge ve uyumu yaratmakta nadiren başarılı olur. Sadece bilinçte/yetişkine halde değişim yaratmaya çalışmak tam olarak sindirilmez ve kişi kendini bir uğraş verirken bulur. Çünkü davranışaları ‘yöneten’ duygular ve inanışlar henüz değişmemiştir ve kişi o sadece duyguların peşinden gitmemek için çaba gösterebilir. Aynı şekilde sadece bilinçaltı/çocuk halde değişim yaratmaya çalışmak da bırakılmak istenen davranışlar için ihtiyaç duyulan anlayışın yerleşmesinde yetersiz kalır ve istenmeyen davranışın bazen geri gelmesine sebep olur.
Değişim sürecinin tam anlamıyla sindirilmesi içininanışların oluşturuldukları/öğrenildikleri seviyede değiştirilmesi hayatidir. Bilginçaltı için metaforlar ve görselleştirmeler kullanarak ve eşzamanlı olarak bilinç için de uygun bilgileri yerleştirerek PICT etkin bir şekilde bağlantıları kurar ve danışanların sorunsuz olarak suçlamaya, suçlanmaya ve utanca bağladıkları konuları tespit edip çözmesine yardımcı olur. Bu süreç önemli ve dayanıklı sonuçlar ortaya koyan yeni kalıcı sinirsel bağlantılar yaratır, çözümün ve davranış değişikliğinin oluşmasını sağlar.
Danışanın ‘yetişkin hali’ ‘içindeki çocukla’ uygun bir şekilde iletişim kurmaya başladığında bu çok sarsıcı bir deneyimdir. Birçok insan rahatlama ve umutla ağlar çünkü artık ‘gerçek’ soruna nihayet dokunulmş gibi hissederler- ki bu da doğrudur. İletişim sürecinden tam anlamıyla faydalanabilmek için yetişkin halin içindeki çocuğa uygun terapi yöntemlerini kullanarak uygun bilgileri vermesi önemlidir. Dr. Jean Baker Miller’in çok desteklenen ilişkisel teori çalışması ilişkilerde özel ve karşılıklı bağlantıların kurulmasının önemini tanımlar. Erskine (1993)’e göre ‘Çözülme kullanan danışanların ilişki-bazlı bir psikoterapiye ihtiyacı vardır’. PICT ele alınması gereken ilk ilişkinin kişinin kendisiyle olan ilişki olduğunu gösterir. Kişi içi dünyasının (yetişkin/ebeveyn/çocuk ego hallerinin) dengede ve merkezde olduğunu hissederse diğerleriyle dengeli ilişkiler kurması mümkündür.
İçerideki çocuk yetişkin kısım tarafından duyulduğunu hissettiğinde ve kendisinde travmaya ya da istismara sebep olan birçok soruyla ilgili yanıtlar almaya başladığında kendine inanmaya başlayabilir ve yetişkin kısmıyla güvene dayalı bir ilişki kurabilir. Gerekli bilgileri edindikten, uygun terapi modellerini kullandıktan, işlevsiz kişilerden edinildiği öğrenilen hatalı fikir ve inanışları sınırladıktan sonra yeni olumlu inanışlar diğerlerinin yerine geçer.
PICT terapisinin sonunda danışanlar genellikle bir çeşit tamamlanma hissettiklerini, neden ve nasıl sorunlar yaşadıklarıyla ilgili yeni bir anlayışa ulaştıklarını belirtirler. Artık hayatlarının bütün parçalarının tekrar birarada olduğunu hissederler- ‘Hayatımın artık bir anlamı var’ çok sık kullanılan bir ifadedir. Bu hisler bilinç ve bilinçaltı arasındaki bağlantının yarattığı içsel uyumdan kaynaklanır. Bu içsel uyum genellikle danışanların hayatlarındaki herhangi bir yeni durumda daha güçlü hissetmelerine sebep olur çünkü artık geçmişin sorunları ve travmalarıyla boğuşmuyorlardır. Hem danışan hem de terapist terapi ilişkisini bir çeşit mutluluk ve hakedilmiş bir başarı hissiyle tamamlarlar. -

PICT( İçimdeki Çocuk Terapisi) nasıl çalışır?
Birçok terapi modeli danışanın sorunları hakkında konuşmasını dinleyerek ve ona sevgiyle destek olarak yeni düşünce yolları açmaya çalışır ya da eski sorunlara uygulayabileceği yeni bilgiler verir. Bu sürecin sonunda yetişkin genellikle nasıl düşünmesi ve davranması gerektiğini biliyor olur ama yine de hayata geçirmeyi başaramaz ya da sürekliliğini sağlayamaz. Bu da kişilerin kendilerini başarısız hissetmelerine ve yeni bilgiden tam anlamıyla faydalanamadıkları için kendilerine kızmalarına neden olur. Bu tarz duygular genellikle “Biliyorum böyle hissetmemeliyim ama hissediyorum işte!” gibi ifadelere yansır.
Böylece yetişkin, kişinin mantıklı tarafı, atılması gereken adımları bilir ve başarmak ister ama bir şekilde diğer tarafları bunu gerçekleştiremez. Başka bir deyişle, mantık duygularla çatışma halindedir ve duygular savaşı kazanıyor gibi görünür. Bu hayatını kontrol etmek isteyen bir kişi için üzücü bir deneyimdir ve çoğunlukla kendilerini suçlamalarına sebep olur. Kendilerine ‘zayıf’ ya da ‘faydasız’ derler. Neden güçlü muhakeme yetisine sahip insanlar istenmeyen davranış ya da duyguların içine hapsoluyorlar?
PICT terapi modeli yetişkinin yeni bilgilerle anlayıp çözemediği her türlü sorunun bilinçaltında, kişin çocuk kısmında (kişinin genç hallerine ait anıların bulunduğu bilinçaltı bölümü) gizli olduğu bilgisi üzerine inşa edilmiştir. Başka bir deyişle çözülemeyen sorun artık bilinçli olarak hatırlanmayan ve çocuklukta başlamış duygular ve bağlantılı inanışlarla ilgilidir. Böyle olmasına rağmen kişinin yetişkin hayatında aktif bir rol oynamaya devam ederler. İçeride bir ‘çocuk’ yoktur ama bir zamanlar çocukken hissedilmiş o çok gerçek hisler vardır ve o hisler, güzel ya da değil yetişkin hayatımızdaki deneyimlerimizi oluştururlar. Dr. Itzhak Fried’ın beyin faaliyetleri konusundaki çalışması geçmişten bir anı geldiğinde yanan nöronların olay olduğu zaman en aktif olanlar olduğuyla ilgili doğrudan biyolojik kanıt da sağlamaktadır. Bilincimiz ‘bugün’ olan bir sorunun çocuklukta yaşanan bir deneyimle doğrudan ilintili olduğunun farkında olmayabilir ama etkin bilinçaltımız bağlantıyı hızlı ve kolayca yapar- o zaman oluşturulan inanışları aktive eder.
Yeni bilgiyi kullanamamanın insanda yarattığı kafa karışıklığının sebebi, bilginin çocuk hale yetişkin hal aracılığıyla verilmesi gerekmesidir. Çünkü bilgi yetişkinden çocuğa otomatik olarak geçmez. Bu aynı müdürün bilgisinin otomatik olarak saha personeline geçmemesi gibidir. Şirketler saha personelinin eğitimlerden faydalanması için kişisel olarak eğitilmeleri gerektiğini öğrendiler. Eğer çocuk kısmının yeni bilgiden faydalanmasını istiyorsanız çocuk kısmına bunun özel olarak söylenmesi gerekir. PICT, yetişkinin (eski, modası geçmiş bilgilerle ve yanlış inanışlarla işleyen) çocuk kısmına olumlu yeni bilgileri verebilmesi için tasarlanmıştır. Sonrasında bakış açısını değiştirip sorunları çözmeyi amaçlar.
PICT kendimizle, başkalarıyla ya da dünyayla ilgili sahip olduğumuz temel inanışların çocukluk süresince henüz bilginin doğru ya da yanlış olduğuna karar veremediğimiz bir yaşta öğrenildiğini bize öğretir. Bu süreç çok erken bir zamanda olduğu için bilgiler/inanışlar sanki her zaman orada olan gerçek bilgiler gibi görünür. Başka bir deyişle, danışanın ‘inanış’ şeklinde düşünmesi zordur, sanki daha büyük bir şeymiş gibi görünür- sanki kimlikle (‘Ben böyleyim’), diğerleriyle (‘İnsanlar böyledir’) ya da dünyayla (‘Hayat böyledir’) ilgili gerçekmiş gibi gelir.
Bu inanış öğrenme süreci eğer iyi ebeveynlik yapan duygusal olarak sağlıklı ailelerimiz varsa gayet iyidir çünkü o zaman kendimizle, başkalarıyla ve dünyayla ilgili inanışlarımızın çoğu olumlu, gerçekçi ve destekleyici olur. Ancak işlevsiz ailelerde ya da ebeveynlik becerileri düşük anne babalarda öğrendiğimiz inanışlar yanlış ve kısıtlayıcıdır. Örneğin: Ben yeterince iyi değilim, Hiçbir şeyi beceremem, Hiç kimseye güvenilmez, Güvenlik yok, Ben sevilmeye layık değilim, gibi. Çocuklukta öğrenilen bu yanlış inanışlar bize neredeyse görünmez olurken arkaplanda aktif olmaya devam ederler ve karar veriş süreçlerimizi, kendimize güvenimizi, ilişkilerimizi ve kendimizi motive etme becerimizi etkilerler. İnanışlar mantığımıza ‘görünmez’ oldukları için belli bir şekilde davranmamamız gerektiğini bildiğimizde ve yine de yaptığımızda kafamız karışır ve strese gireriz.
Etkileşimsel Analiz bireylerin ‘çocuk’, ‘yetişkin’ ve ‘ebeveyn’ yönlerini (ego durumlarını) ortaya koyar ve bireyin kendi içinde, başkalarıyla ve sorun çözerken bu yönlerin işlevlerinin anlaşılmasını tavsiye eder. PICT devam eden sorunlara, istenmeyen davranışlara ve geçmiş travmalara hızlı, detaylı, kalıcı ve nazik bir çözüm için bu kabul edilen yöntemi alıp yeniden şekillendirmiştir.
PICT modeli devam eden sorunların ve istenmeyen davranışların kök nedenini tespit edebilmek için danışanın spesifik bilgiye bilinçaltı aracılığıyla ulaşmasına yardımcı olur. Sonra, spesifik PICT tekniklerini kullanarak danışanın ‘yetişin kısmı’ (PICT Uygulayıcısının yönlendirmesiyle) ‘çocuk kısma’ gerekli bilgileri, sevgiyi ve desteği verir. Bu PICT tekniklerinin içinde inanışı değiştirmek ve dolayısıyla ‘çocuk kısmının’ bakış açısını değiştirmek için ihtiyaç duyulan içerikler mevcuttur. Kişinin kendiyle ilgili olumlu ve uyumlu inanışlara sahip olması için ‘çocuk’ ve ‘yetişkin’ kısımlarının güçlenmesi gerekir. Temel olarak danışan istenmeyen davranış ve hislerinden geçirilerek arzu edilen duygusal özgürlüğe ulaştırılır. Bu sürecin içinde ‘ebeveyn’ kısmı olumsuz ve kendine zarar veren konuşmaları değiştirmek için otomatik olarak yeni tavırlar ve beceriler edinir. -

Depresyon
Depresyon terimi gündelik hayatımızda çok sık kullandığımız bir kelime haline gelmiştir.
Günlük hayatta her üzgün, sıkkın ve duygusal olarak düşük hissettiğimizde bu kelimeye sarılırız, ancak
depresyon terimi ruhsal sağlık alanında ciddi bir duygu durum bozukluğudur.
Dünya Sağlık Örgütü’nün belirtmiş olduğu üzere depresyon tanısının konulabilmesi için kişinin
en az iki hafta boyunca her gün şu semptomlardan en az beşine sahip olması gerekir: iç sıkıntısı,
düşük duygu durumu, iştah değişiklikleri (çok veya az), uyku düzeninde değişiklikler (çok uyuma veya
az uyuma), kendini değersiz ve suçlu hissetme, çaresizlik hissi, cinsel istek dahil genel isteksizlik,
ağlama hissi veya ağlama vb. Anlaşılacağı gibi günlük hayatımızda kullandığımız depresyon/depresif
kelimelerinin sağlık alanında kullanımı dikkat gerektirir.
Depresyon tedavisi için çalışmalar en etkin tedavi yönteminin uzman doktor (psikiyatrist)
gözetiminde antidepresan kullanımı ve klinik psikolog eşliğinde bilişsel davranışçı terapi olduğunu öne
çıkartmıştır. Ancak bu demek değildir ki, doktorunuz antidepresanı gerekli görmeyip sizi bir psiko-
terapiye yönlendirirse bu yanlıştır. Aksine depresyon seviyenize göre antidepresan kullanımı gerekli
olmayabilir. Çalışmaların bahsettiği etkin tedavi, ağır depresyonu refere etmektedir.
Bir klinik psikolog olarak, depresyon psiko-terapisinden bahsetmek isterim. Bilişsel davranışçı
terapi (BDT) çerçevesinde amaçlanan nokta eş zamanlı olarak duygu, düşünce ve davranış üçlüsünde
kalıcı değişiklik yaratmaktadır. BDT teorisine göre, kişi çarpıtılmış algılara (“Yanımdan geçerken bana
selam verdi, beni basbaya gördü, özellikle selam vermediği, görmediği için değil…”), zorunluluk içeren
cümlelere (-meli/- malı, lazım, gerekir içeren her cümle), değersizlik algısına (“Bu hayatta kimse bana
değer vermiyor/Değerli bir kimse değilim”) sahip olduğu için kendisini depresif hisseder. Yani aslında
düşüncelerimiz, duygularımızı belirlemiş olur. Aynı şekilde kişi kendisini depresif hissettiği için kendisi,
çevresi ve gelecekle ilgili olumsuz düşüncelere devam eder; yani kişinin duyguları da eş zamanlı
olarak düşünceleri pekiştirir. Duygu ve düşünceler birbirilerini karşılıklı olarak etkilerken, aynı
zamanda davranışları da etkiler: Kendisi, çevresi ve gelecekle ilgili olumsuz düşünüp olumsuz
hisseden bir kişinin davranışları da aynı oranda olumsuz olacaktır. Kişi kendisine ve çevresine
düşmanca davranabileceği gibi, davranışlarında minimuma gidebilir: evden hatta yataktan dahi dışarı
çıkmayabilir, kimse ile iletişim ve ilişkiye geçmeyebilir, öz bakımını yerine getirmeyebilir vb.
Anlaşılacağı gibi duygu, düşünce ve davranış üçlüsü döngüsel olarak birbirilerini
etkilemektedir, bu sebepten de eş zamanlı olarak her birinde kalıcı değişikliğe gidilmesi gerekir. Bu
doğrultuda, seanslarda kişinin çarpıtılmış algıları, değersizlik düşünceleri ve zorunluluk içeren
cümleleri bilimsel teknikler ile yeniden yapılandırılır. Bunun yanı sıra, kişinin davranışlarında etkili bir
değişikliğe gidilebilmesi için, seans aralarında yapabileceği davranış ödevleri verilir (“Hiç canınız
istemese de önümüzdeki bir hafta boyunca herhangi bir gün dışarıda 15 dakika yürüyün” gibi). Bu iç
içe geçmiş çalışmalar sayesinde bilişsel davranışçı terapi ile depresyon tedavisinin 8-12 seans arasında
olması beklenir. Kişinin içinde bulunduğu depresyon seviyesi ve kişisel farkındalığı doğrultusunda
seans sayısı artıp azalabilir. -

PANİK BOZUKLUK VE PANİK ATAK
Panik ataklar aniden ortaya çıkan yoğun kaygı nöbetleridir. Bilincinde olunan ya da
bilincinde olunmayan tetikleyicilerle ortaya çıkmaktadır. Herhangi bir fizyolojik kökeni
olmamasına rağmen kişinin bedeninde çeşitli rahatsızlar duyumsaması ile başlar. Bir panik
atağı sırasında yaşanan bedensel ve fizyolojik belirtilere örnek olarak;- Çarpıntı kalp atımlarını duyumsama ya da kalp hızında artma
- Terleme
- Titreme
- Soluğunu alamıyor, boğuluyor duygusu, solunumun sıklaşması,
- Göğüs ağrısı ya da göğüste sıkışma hissi,
- Bulantı ya da karın ağrısı,
- Baş dönmesi, sersemlik hissi, düşecekmiş ya da bayılacakmış gibi olma,
- Gerçekdışılaşma, öze yabancılaşma
- Uyuşma ya da karıncalanma duyuları,
- Üşüme, sıcak soğuk basmaları,
- Sık idrara çıkma,
- Kan basıncının yükselmesi,
Yukarıdakilerin hepsi bir kişide görülebileceği gibi birkaç tanesini de kişi
deneyimleyebilir. Bu fizyolojik belirtilerin yanı sıra kişi panik nöbetleri sırasında hissettiği bu
semptomlar yüzünden yoğun bir ölüm, delirme korkusu ya da kontrolünü yitireceği korkusu
yaşamaktadır. Panik ataklarının en şiddetli dönemi çoğu zaman 10 dakika kadar sürer nadiren
yarım saati aşar.
Yaşanan bedensel ve fizyolojik sıkıntılara ve bunlara bağlı olarak gelişen kişideki
ölüm korkusuna panik atak denilebilmesi için ilk önce kişide gerçekten bir fizyolojik sıkıntı
var mı yok mu bunun kontrollerinin sağlanması gerekir. Kalp atımı düzensizlikleri gibi
kardiyolojik rahatsızlıklar, kan şekeri düşüklüğü, astım gibi hastalıklar panik nöbetlerine
benzer belirtiler çıkartabilirken aynı zamanda kişinin çay ve kahve tüketimi de
sorgulanmalıdır.
Panik bozuklukta kişiler birdenbire, beklenmedik biçimde, herhangi bir durumla
ilişkili olmadan panik atakları yaşamaktadırlar. Yani panik ataklar belirli herhangi bir duruma,
nesneye karşı olurken panik bozuklukta panik atakların ne zaman ve nerede geleceği bellideğildir. Panik bozukluk bir tür kaygı (bunaltı) bozukluğu olarak kabul edilir. Kişiler panik
atakları sırasında yaşadıkları korkularının yanında iki atak arasında da sürekli olarak atağın
tekrar geleceği kaygısını taşırlar. Buna beklenti anksiyetesi denir. Kişiler bu beklenti
anksiyeteleriyle başa çıkabilmek, yaşanabilecek bir panik nöbetini engelleyebilmek için
yaşam standartlarını bozucu, işlevsel olmayan çeşitli davranış değişikliklerine giderler.
Bunlar;
Yanlarında sürekli ilaç taşıma, su ve diğer güvende hissettirici eşyalar bulundurma
Evden çıkarken yalnız başına çıkamama, bir yerden bir yere gidememe
Evde ya da herhangi bir yerde yalnız kalamama
Bedensel uyarımlarında artışa sebep olan ( kalp atışında hızlanma vb. ) spor ve cinsel
etkinliklerden uzak durma
Kaygı ve panik durumuyla baş edebilmek için alkol alma, yatıştırıcı ilaç alma
Sürekli olarak nabız ya da tansiyon ölçme
Yeme düzenlerine ve diyetlerine aşırı önem verme, birçok yiyecek ve içecekten uzak
durma
Eşinin ya da yakınlarının sürekli olarak nerede olduğunu bilmek isteme
Sinema gibi kapalı alanlarda çıkışa yakın oturma isteği
Panik bozukluğu olan kişilerin birçoğunda agorafobi de görülebilir. Agorafobi, panik
atağının çıkması durumunda yardım sağlanamayacağının düşünüldüğü yerlerde bulunmaktan
kaçmaktır. Agorafobisi olan kişiler kalabalık olan yerler, kapalı olan yerler, araba kullanma,
evden uzakta olma, tek başına olma durumlarından kaçınırlar.
Gerçek bir tehlike karşısında yaşanan korku ve panik aslında bizim yaşamımızı kurtaran
işlevsel bir araçtır. Örneğin yırtıcı bir hayvanla karşı karşıya geldiğimizde ya da karşıdan
karşıya geçerken hızla bize doğru gelen bir araba gördüğümüzde sinir sistemimizde birtakım
değişimler yaşanmaya başlar ve terlemeye başlarız, kalbimiz hızlı hızlı atmaya başlar, hızlı
nefes almaya başlarız. Bütün bunlar bizi savaşmaya (gerçek olan tehlikeye karşı kendimizi
savunmamıza) ya da kaçmaya (tehlikeden uzaklaşma) iter. Dolayısıyla gerçek bir tehlike
karşısında alarm durumuna geçeriz, ona karşı kendimizi hazırlarız. Ancak panik atakta
yaşanan bedensel duyumlar gerçekte bir tehlike olmadığından dolayı birer yanlış alarmdır. Bu
yanlış alarmları yanlış yorumlarız ve tehlike var sanırız.
İlk panik atağının nerede, ne zaman ve nasıl geliştiği önemli bir ayrıntıdır. Bu yüzden
ayrıntılı sorgulanması gerekir. Yakın birinin kaybı ya da kaybedileceği düşüncesi, ayrılık,çocukluk döneminde yaşanan kayıpların alevlenmesi, diğer stres yaratıcı yaşam olayları, iş
yaşamında zorluklar, sağlık sorunları gibi nedenler panik bozukluğuna neden olabilmektedir.
Bunun yanında kalıtımsal yatkınlık ve mizaç özelliklerinin de önemli etkisi vardır.
Panik atakta kişilerin yaşadığı bedensel duyumlara eşlik eden felaket senaryoları arasında
genellikle anlamlı bir ilişki vardır. Örneğin çarpıntı hissettiklerinde “kalp krizi geçiriyorum”
“öleceğim” “kalbim duracak”, nefes darlığı hissettiklerinde “boğulacağım”, uyuşma
hissettiklerinde “felç oluyorum”, halsizlik hissettiklerinde “bayılacağım”, baş ağrısı
hissettiklerinde “ tansiyonum yükseldi” “beyin kanaması geçiriyorum” “beynimde tümör
var” gibi düşünceler akıllarından geçer. Bu tip düşünceler kişilerin yaptıkları bilişsel
çarpıtmalardan kaynaklıdır. Olası kötü sonuçları abartma bilişsel çarpıtmasında kişi, kötü bir
olayın gerçekleşme olasılığını aşırı derecede abartır ve bunu tartışılmaz görür.
Yıkımsallaştırmada ise kişi olası sonuçları abartmanın yanında bu olasılık gerçeklemiş
olduktan sonraki sürecin sonuçlarını abartmaya meyillidir. Örneğin, “bir trafik kazası yapar ve
ölürsem çocuklarım anne babasız kalır ve yoksulluk içinde yaşamak zorunda kalırlar.”
Panik bozukluğun tedavisinde ilaç kullanımının yanında (her zaman gerekmez) bilişsel
davranışçı terapi yöntemleri, etkinliğini yapılan çalışmalarla kanıtlamıştır. Bilişsel davranışçı
terapide kişinin felaket düşünceleriyle birlikte panik atakları önlemek için yaptıkları kaçınma
ve güvenlik arama davranışları değerlendirilir. Yapılan bilişsel çarpıtmalar ve olumsuz
otomatik düşünceler üzerinde çalışılır.
Unutulmaması gereken en önemli şey, kaygı her zaman hayatımızın her alanında var
olacaktır. Ancak işlevsel olmayan kaygı ve buna bağlı olarak çıkabilecek kaygı bozuklukları
tedavi edilmelidir. -

Oyun Terapisi Nedir?
Danışan merkezli oyun terapisi kuramcısı Gary Landerth, ‘kuşlar uçar, balıklar yüzer, çocuklar oyun oynar’ der. Aslında sadece bu söz üzerine saatlerce konuşulabilir. bir kuşun uçması, bir balığın yüzmesi nasıl engellenemezse, bir çocuğun da oyun oynaması engellenemez bir gerekliliktir. Çocuk kendi dünyasında pahalı oyuncaklar, hatta oyuncak bile olmayan metaryallerle kendi dünyasında oyun oynayabilir. Bu oyun sırasında kendi dünyasını yansıtır dünyasındaki problemlerle baş eder ve bu oyunlarla gerçekte yenemediği güçlükleri yener.
Oyun terapisi seanslarında terapist çocuğun konteyner’ı olur ve onu kapsar. 45 dakika boyunca terapistin İlgisi tamamen çocuğun üzerinedir. Oyun terapisi seanslarında çocuğun gerçekliği kabul edilir. Çocuk burada bardağa fil diyorsa bu onun gerçekliğidir ve kabul edilir. Bu sebepledir ki biz, ebeveynlere kesinlikle seans sırasında neler olduğu hakkında çocuklarına soru sormamalarını isteriz. Çünkü çocuk da farkındadır bardak olduğunu ama o odada onun için fildir ve onun bu gerçekliği bir yetişkin tarafından kabul edilmiştir, bunun dışardan ebeveyni tarafından sorulması çocuğu rahatsız eder ve üzerinde baskı oluşturur, terapi sürecini olumsuz etkiler. Terapi sürecinde terapist, belli tekniklerle çocuğa, duygularını, düşüncelerini fark etmesine ve davranışlarını kendi kendine kontrol etme becerisi kazanmasına fırsat verir.
Neden oyun terapisi?
Biz yetişkinler, konuşarak kendimizi ifade edebilir, iletişim kurabiliriz ama çocuklarda bu böyle değildir. Biz iletişimde kelimeleri kullanırken çocuklar oyunu kullanır. Çocuklarla konuşarak onları etkileyemezsiniz sadece etkili olduğunuzu düşünür ve kendinizi kandırırsınız. Çocuklar davranışlarımızdan öğrenirler hayatı. Çocuğa bir milyon kez ‘yapma yanarsın’ deseniz bile çocuk yine de kaynak suyun olduğu çaydanlığa dokunmayı kafasına koyduysa yapar; Ama bir kez çocuğun elinden tutarak bizim güvenliğimizde çaydanlığa yaklaştırıp o sıcağı deneyimlemesine fırsat verirsek çocuk bir daha çaydanlığa yaklaşmaz. Çocuklar deneyimle öğrenir.
Oyun terapisi çocuklara hangi konularda yardımcı oluyor?
Duygusal davranışsal sorunlar, Sorumluluk alma, Sınırları bilme, Dikkat dağınıklığı, hiperaktivite Sendromu, Çalışma alışkanlığı kazandırma, Dürtü, Kontrol sorunu, Öfke kontrol sorunu, Anne- babalara yönelik etkili ebeveynlik grup çalışmaları, Sosyal uyum sorunları, Çocuklardaki endişe ve korkular, Takıntı, Ebeveyn çocuk çatışmaları, Kardeş kıskançlığı, Kendine güvende yetersizlik, Çekingenlik, Kaka kaçırma/ tutma (enkoprezis), Alt ıslatma (enürezis), Boşanma ve çocuk, Tırnak yeme Gibi pek çok konuda çocuklara ve ailelerine danışmanlık hizmetli vermektedir.
Oyun terapisi eğitimi almış biri olarak ailelere öneriniz var mı?
Pek çok önerim var tabiki zaten çocuğu için oyun terapisine başladığımız ailelerde ilk iki seans sadece ailelerle görüşme yapılıyor. Ebeveynlik hakkında bilgilendirmeler yapılıyor. Kötü anne baba yoktur ama kötü ebeveyn vardır. Allah’ın bize verdiği meleklerimizi biz ebeveynler şekillendiririz. Çocuklar bizim ebeveynlik stilimize göre şekillenir. Neden arkadaşınızın çocuğu annesinin sözünü dinliyorken sizin çocuğunuz sizi dinlemiyor? Ebeveynliğimizi yeniden gözden geçirmek gerekir bu anlamda. Bir bulaşık makinası aldığımızda yanında kullanma kılavuzu veriliyor. Ama çocuğumuz dünyaya geldiğinde ona nasıl davranacağımıza dair bir yol gösterici yok!! Dolayısı ile tamamen iyi niyetle yaptığımız yanlışlar var. Örneğin; çocuğumuz bize yaptığı resmi, Legolardan yaptığı kuleyi vs.. gösteriyor.
Genelde pek çoğumuz bu resmi görünce, ‘ harika yapmışsın, mükemmel olmuş.’ Diyoruz. Bu ne demek çocuk için, kendisi için değil ebeveyni için yapmaya başlamak demek! ebeveynine kendini kabul ettirmeye çalışmak demek! Halbuki oyun, resim gibi şeyler kendini tanıması, kendini ifade etmesi için yapılan bir etkinliktir. Birilerinden onay almak için olabilecek bir şey olmamalı. Çocuk bir araba çizdiğinde onun çok da harika olmadığını zaten biliyor, ebeveyni onun her yaptığında ‘harika olmuş’ derse çocuğun kendini ifade etmesini engellediği gibi ‘benim her yaptığım nasıl olsa onaylanıyor’ düşüncesi ile çocuğun çabasının da önü kesiliyor, bu durum narsizim’e kadar gidebiliyor.&
Kreşe başladığında kendisinden daha iyi yapanları görünce çocuk kendi içinde çatışmalar yaşıyor. Huysuzlaşabiliyor, okula gitmek istemeyebiliyor. Çocuğunuz yaptığı etkinliği ‘çok güzel olmuş, harika..’ gibi engelleyici kelimeler yerine; yaptığını tanımlayın; ‘ aa buraya ağaç çizmişsin, yapraklarını boyamışsın, yanına kırmızı bir araba çizmişsin, yolunu da unutmamışsın, tam da istediğin gibi yapmışsın’ şeklinde konuşmanız çocuğunuzu daha çok destekleyecek tavırlardır
Bir de oyun terapisi, ailelere çocuklarına, ‘sınır koymak ve seçenek sunmak’ konusunda yardım ediyor. Bu çocuk yetiştirirken olmazsa olmaz bir gerekliliktir. Çünkü aileler çocuklarına sınır koyamazsa (ki bunun da bir şekli vardır), çocuklarına yapabilecekleri en büyük kötülüktür. Oyun terapisinde bunları nasıl uygulanabileceğini aileler öğrenirler. -

Psikolojik açlık mı? Fizyolojik açlık mı?
İnsanda Psikolojik açlık ve fizyolojik açlık vardır.
Fizyolojik açlık, yaşamımızı devam ettirebilmemiz için gerekli olan miktarda
giderilmesi gereken, giderilmediğinde, göz kararması, kan şekerinin düşmesi,
karın gurultusu, titreme vs.. gibi belirtilerle kendini belli eden ve besin
miktarının, vücudun ihtiyacı olan kadarıyla yeterli olabilen, kişide kilo
problemine yol açmayacak açlıktır. Fizyolojik açlık kişide kilo problemine yol
açmaz. Kişide fizyolojik bir problem (tirioid, insülin direnci, ilaç kullanımı vs..)
olmadığı halde, kişide kilo problemi varsa kişinin bu kiloları kaçınılmaz olarak
psikolojik açlık temellidir. Kişi örneğin, TV karşısında farkında bile olmadan bir
şeyler yer, bu yenilenler boşluğa yenmiş gibi olur ve bilinç bunun farkında bile
olmaz ve dolayısı ile de doyma beklenemez.
Psikolojik açlık ise kişinin doyurulmayan ya da doyurulmayı bekleyen
duygularının sonucunda ortaya çıkan, üzüntü, stres, yalnızlık, can sıkıntısı, boş
kalma vs.. gibi etkenler sonucunda ortaya çıkan ve kişiye gereğinden fazla
yedirtebilen açlıktır. Kişi, vücudunun ihtiyacından fazla olan besin tüketimine
neden olan duygularını fark etmeli ve duygularını kontrol edebilmeyi
öğrenmelidir. Hipnoterapi seanslarında kişi aslında bildiğini zannettiği ama
bilinçaltında bastırdığı duygularını ortaya çıkartarak kendi duygularını kontrol
edebilmeyi öğrenir.
‘su içsem bana yarıyor’, Su içmekle kimse kilo almaz!! Aldığınız kalori
harcadığınız kaloriden fazla ise kilolar bedeninizde toplanır.
Mükemmeliyetçi bir toplumuz özellikle de kadınlarımız. Toplum olarak sürekli
kusur veya kusurlarımıza odaklanırız. Her şeyi mükemmel yapmak için
enerjimizi harcarız en ufak bir sorunda yelkenleri suya bırakabiliriz. Örneğin bir
diyete başladığımızda bir kurabiye yemek gibi bir kaçamakta bulunduğumuzda
‘diyeti nasılsa bozdum’ diye düşünerek tekrardan aşırı yemek yemeye
başlamak, yaygın olarak görülür. Bu siyah- beyaz düşünme mükemmeliyetçiliğin
bir özelliğidir.Hipnoterapi İle Zayıflama
Kişi, hipnoterapi ile zayıflama seansları sayesinde, sağlıklı miktarda yemek
yiyebilmenin kontrolünü telkinlerle kendisi sağlayabilir. Kişi, hipnoterapi
öncesine göre daha az yemesine rağmen daha çok doyma hissi alabiliyor.
Örneğin önceden bir paket çikolatayı bitirmesine rağmen alamadığı tatmini
küçük bir parça çikolatadan rahatlıkla alabilir. Pek çoğumuz lokmaları
çiğnemeden yutuyoruz dolayısı ile beynin doyma merkezine uyarı gitmediği için
gereğinden fazla yiyoruz ama tatmin olamıyoruz. Hipnoterapi seansları ile
yediğimiz her küçük lokmanın hazzını almakla birlikte, metabolizmamız için
yeterli olan besin miktarını tüketebiliriz. Vücudumuzla barışık, kendimizi seven,
farkındalığı olan birey olmak yerine, vücudumuzu çöplük olarak kullanıyoruz.
Hipnoterapi seanslarından sonra vücudumuz için yeterli olan miktarda ve
sağlıklı olan besinleri tüketmeye başlarız. Bunları zaten pek çoğumuz biliyoruz
ama mesele bunu hayatımıza uygulayabilmekte, işte burada hipnoterapi sizin
engellerinizi ortadan kaldırıyor ve sizi destekliyor.‘Ben kilo veremiyorum!!’
Kilo problemi olan kişilerde, ‘ spor yaptım, diyetisyene gittim her yolu denedim
ama yine de kilo veremiyorum.’ İnancı vardır. Bilinçaltı, kişinin bu inancına
inanır ve aslında burada kişi kendi kendine hipnoz etmiştir, kilo vermesi güç
olur. Kişinin bu yanlış inancını aşabilmesi, bilinçaltındaki, ‘kilo veremiyorum’
yerine sağlıklı ve faydalı düşünce olan ‘kilo verebilirim’ kararı ile yer
değiştirebilmesi hipnoterapi ile aşılabilir. Kişinin güçlü olduğu yönlerinin açığa
çıkartılması ve bu güçlü yönlerinin desteği ile kişi kendinde var olan ama fark
etmediği bu gücünü keşfeder ve başarır.
Hipnoterapi ile Kişinin yeterli miktardan fazla yemek yemekteki kontrolünü
sağlayamamasının altındaki gizil duygularını fark etmesi ve bu gereğinden fazla
yemek yemesine neden olan gizil duyguyu kontrol edebilmeleri sağlanır. Bu
duygu kişide aşırı yemek yeme sonucunu çıkartabiliyorsa kişinin bu duyguyu
kontrol edebilme becerisi kazandırılarak yemek yemekteki sınırını, becerisini
sağlamayı öğrenir.
Kendinize kilo verebilecek gücün sizde var olduğuna inanın!! yıllardır
veremediğiniz kilolarınız için, ‘kilo veremiyorum’ telkinleri ile bilinçaltına
gönderdiğiniz olumsuz mesajlar, gerçekten sizin kilo vermenizin önünü kapatır.Gerçekten kilo veremediğinize inandırdığınız, yanlış olarak bilinçaltına işlediğiniz
telkinleri tam tersine çevirerek zihninize sizin için sağlıklı olan ‘kilo veriyorum’
mesajını verin. İstediğiniz kiloya o an ulaşamasanız bile, eğer gerçekten kilo
vermek istiyorsanız buna tüm bilincinizle inanın ve sizi asıl yöneten bilinçaltınıza
bu mesajı gönderin. Başlangıçtan itibaren zihninize sanki şimdi hedefinize
ulaşmış gibi; ‘her gün inceliyorum ve her gün daha da hafifliyor,
özgürleşiyorum’ mesajını verin.OBEZİTE TEDAVİSİNDE HİPNOZ
Hipnoterapi, başta obezite olmak üzere kilo problemleri yaşayanlar için uzun
vadede başarılı bir kilo kaybı isteyenlere kapsamlı bir tedavi yaklaşımı sunar.
Özellikle de dirençli obezitede etkilidir. Bu program kilo kaybı, kaygı ve
depresyon gibi kiloyla bağlantılı olan duygusal sorunları ele alan kapsamlı bir
çalışma sürecidir. Bu süreçte kişi zenginleştirici bir kişisel deneyim kazanmakla
birlikte kişinin kendisine farklı bakış açılarından da bakabilmeyi öğrenmesi farklı
olumlu duygular hissetmesini sağlayarak kilo vermesini hızlandırmak, en
önemlisi sağlıklı bir beden, kişinin hipnoterapi ile pozitif yöndeki yeni yaşam
tarzı ile hayatına devam etmesine rehberlik edilir. Burada kilo vermenin
arkasındaki baskılanmış duyguların ortaya çıkartılması ile birlikte sadece ‘sonuç’
olan kilolu olmanın altında yatan nedenleri kişi fark eder, keşfeder ve bu
problemlerle baş etme becerileri kazanır. Hipnoterapi kişinin kendini
keşfetmesindeki bir araçtır? Çünkü pek çok kişi canı sıkıldığında çikolataya
başvurduğunu bilir, AMA bunun nedenini bilmez!! hoşlandığı bir yiyeceği
yerken abartabildiğini ama kendini kontrol edebilmeyi başaramaz!!
Üzüldüğünde yemek yemeyi kesebilir AMA bunun altında yatan baskılanmış
nedeni bilmez!! Yaşamımızdaki benzer durumlara her birimizin vereceği tepki
kendi deneyimlerimize, yaşanmışlıklarımıza, öğrenilmişliklerimize, mizacımıza
göre değişebilir. Dolayısı ile hipnoterapi, kişinin kendisine özel, bireysel olarak
yapılan özel çalışma ile bireyin kendini keşfetmesine yardımcı olur. keza
hipnoterapi diğer terapi tekniklerinde de olduğu gibi kişiye dışardan yapılan bir
aşılama tekniği kesinlikle değildir. Kişinin kendi içinde var olan gücünü
kendisinde keşfetmesinde hipnoterapi ile yol gösterir.HİPNOTERAPİ SEANSLARINDA UYUYACAK MIYIM?
Kişilerde genellikle, hipnoterapi seansları sırasında neler olduğunu
bilmeyecekleri endişesini taşırlar oysa ki hipnoz seansları sırasında, bilinçlerini
asla kaybetmez ve her ayrıntısına kadar hatırlarlar. Her zaman terapistin
dediklerini, dışarıdan veya uygulama yapılan odada meydana gelebilecek
günlük yaşama dair herhangi bir sesi duyabilirler. Hipnoz sırasında kişiler,
sadece kendilerine, bedenlerine, ruhuna odaklanırlar ve günlük yaşamlarındaki
streslerinden, üzüntülerinden, sıkıntılarından kendilerini o süreç sırasında
arındırarak, rahatlamanın keyfini çıkartırlar. Seansı istedikleri zaman
bırakabilirler. Ancak o keyfi yaşayan pek çok kişi bırakmak istemez..KALP MERKEZLİ HİNOTERAPİ
Kalp Merkezli Hipnoterapi Diane Zimberof tarafından geliştirilmiş klasik
hipnoterapi yöntemlerinin çeşitli tekniklerle zenginleştirilmiş şeklidir. İnsanı
aklı, duyguları ve ruhu ile bir bütün olarak ele alan ve kişinin bu üç alanın
bütünlüğü içinde kendini gerçekleştirmesine, farkındalığının artmasına, kendini
geliştirmesine fırsat veren oldukça etkili bir tekniktir.
Kalp Merkezli Hipnoterapi, Hümanistik yaklaşımdan, Transpersonel psikolojiden
yararlanılarak Zimberoff tarafından,Fritz erls, Eric Berne Ve Virginia Satir gibi
psikolojide büyük ses getiren kişilerle çalışılarak 25 yıllık bir çalışmanın
sonucunda geliştirilmiştir. Kalp Merkezli Hipnoterapi, Gestalt terapisi,
Transaksiyonel Analiz ve transpersonel Psikoloji tekniklerinden de faydalanılmış
bir tekniktir. Bu eğitimin merkezi Amerika’daki Wellness Enstitüsüdür.
Kalp Merkezli Hipnoterapi ile terapist danışanını yaşamında baş etmekte
zorlandığı probleminin kaynağına götürür. İşte burada bu tekniğin diğer
tekniklerden farklılığı ortaya çıkar ve kişinin bilinçaltında baskıladığı, sıkışmış
olan duyguları tekniğin özel yöntemleri ile dışarı atılır. Kalp merkezli enerji
çalışmaları ile süreç tamamlanmış olur.
Kalp merkezli Hipnoterapi ile birey çok kısa sürede kendindeki gelişimleri fark
eder ve hayatında yeni başlangıçlar yapar. -

Beden Dismorfik Bozukluğu
Beden Dismorfik Bozukluğu kişinin vücudundaki belirli bölgeleri abartılmış kusur olarak
algılaması ve o kusura yönelik aşırı ölçüde belirli ritüeller uygulayarak endişelerini azaltmaya
yönelik klinik tablodur. Kişinin vücudunun belirli bölgelerini çirkin ve anormal görmesi ile
karakterize olunan rahatsızlıktır. Beden Dismorfik Bozukluğu yaşayan kişi sıklıkla vücudunun,
yüzünün, saçlarının, burnunun, cildinin, gözlerinin, kulaklarının ve s. bölgelerin aşırı kusurlu
olduğuna inanmaktadır. Takıntılı düşünceleri gün içinde ortalama 3-8 saat sürer ve beyni meşgul
eden bu düşünceden kurtulmak oldukça zor hal alır (Philips, 2005). Genelde, rahatsızlık majör
depresyon, obsesif kompülsif bozukluk (OKB) ve sosyal fobi rahatsızlıkla beraber görülebilir
(Philips, Menard, Fay & Weisberg, 2005; Phillips & Diaz, 1997) veya sosyal fobi, çekingen kişilik
bozukluğu ile karıştırılabiliyor. Burada en önemli ayırıcı özellik sosyal fobili veya çekingen kişi
sosyal durumlara yönelik olarak kaygı geliştirseler de, Beden Dismorfik Bozukluğu yaşayan kişi
fiziksel görünümüne yönelik olumsuz değerlendirmeden endişe duymaktadır.
Ayrıca intihara eğilim ve intihara teşebbüs bu grup kişiler arasında normal popülasyona göre
daha fazladır fazladır (Phillips et al., 2005). Rahatsızlık kişinin hayat kalitesini düşürür, kişiler
arası ilişkilerini, akademik ve çalışma hayatlarını olumsuz yönden etkiler. Kişiler kompleks
yaşadıkları bölgeyle ilgili utanç duygusu yaşarlar, insanlar arasında huzursuz, endişeli hissederler
ve en önemlisi insanların onları reddedeceğinden çekinirler (Perugi et al., 1997).Rahatsızlık DSM – V’de OKB ve ilgili rahatsızlıklar bölümüne girdi. Esasında, rahatsızlığın OKB
ile benzerliğinin en belirgin özellikleri her iki rahatsızlığı yaşayan kişilerin uzun ve rahatsız edici
düşünceleri ve buna eşlik eden ritüeller ve kaçınma davranışlarıdır. Beden Dismorfik Bozukluğu
yaşayan kişiler bedenindeki kusurla sürekli zihnini meşgul ederek, kusurlarını kontrol etmeye,
gizlemeye veya iyileştirmek için belirli değişikliklere (cerrahi müdahileler gibi) giderler (Philiips,
2005).En yaygın ritüellerden bazıları:
- Sürekli aynaya bakmak
- Kusur olarak algıladıkları bölgeleri kamufle etmeye çalışmak (örneğin makyaj yaparak,şapka takarak, saçlarla kapatarak ve s.)
- Kendilerini başkalarıyla karşılaştırma
- Sürekli çevresinde güvendiği kişilerden onay almağa çalışmak
- Aşırı kıyafet değişmek
- Diyet yapmak
- Normalden fazla cilt bakımı yaptırmak
En yaygın kaçınmalardan bazıları:
- Sosyal ortamlardan kaçınmak
- İlişkilerden kaçınmak
- Çalışma ortamından kaçınmak
- Evden çıkmamak
- Algılanan kusurun göze çarpacağı belirli yerlerden kaçınma
Rahatsızlık basit düşünce hatalarından, sanrısal düşüncelere varana kadar değişe biliyor.
Araştırmalar, % 27-39 beden dismorfik bozukluğu olan kişilerin sanrıları olduğunu gösteriyor.
Örneğin, ‘belirli kişiler kusuruma bakıp gülüyor, dalga geçiyorlar benimle’DSM-V – Beden Dismorfik Bozukluğu Tanı Kriterleri:
1. Dış görünümünde ,başkalarınca gözlenebilir olmayan ya da başkalarınca
önemsenmeyecek ,bir ya da birden çok kusur ya da özür algılama düşünceleri ile uğraşıp
durma.
B. Kişi, bu bozukluğun gidişi sırasında bir zaman ,dış görünümüyle ilgili kaygılardan
ötürü yinelemeli davranışlarda (örn; aynaya bakıp durma, aşırı boyanma, derisini yolma,
güvence arayışı) ya da zihinsel eylemlerde (örn; dış görünümünü başkalarıyla
karşılaştırma) bulunur.
C. Bu düşünsel uğraşlar, klinik açıdan belirgin bir sıkıntıya ya da toplumsal ,işle ilgili
alanlarda ya da önemli diğer işlevsellik alanlarında düşmeye neden olur.
D. Dış görünümle ilgili bu düşünsel uğraşlar, bir yeme bozukluğu için tanı ölçütlerini
karşılayan belirtileri olan bir kişide ,vücut yağı ya da ağırlığı ile ilgili kaygılarla daha iyi
açıklanamaz.Tedavi
Genelde kişiler rahatsızlığının farkında olmaz ve ruh sağlığı için yardım almayı kabul etmezler.
Bu yüzden ruh sağlığı için destek arayacakları yerde, estetik cerrahi, kozmetik tedavi gibi farklı
bölümlerde çözüm aramaktadırlar. Tedavi aşamasında ilk olarak kişinin durumunu kabul etmesi
çok önemlidir.Bilişsel Davranışçı Terapi
Bilişsel Davranışçı Terapinin Beden Dismorfik Bozukluğunu tedavi ettiğini ortaya koyan bir çok
araştırma vardır (Philips, 2005; NCCMH, 2006; Neziroglu & Khemlani, 2002). NİCE Guidline’ a göre az veya orta şiddetli Beden Dismorfik Bozukluğu tedavisinde birincil tedavi planı Bilişsel
Davranışçı Terapi (BDT) olması gerekir (2005). Kişiye detaylı psiko-eğitim verilmesi, düşünce
hatalarıyla çalışılması ve akabinde hiyerarşik şekilde korkularıyla yüzleştirilmesi gerekmektedir.
Ağır vakalarda genelde intihar eğilimi veya ileri derece sanrısal düşünceler olmaktadır, bu
durumda ilaçlara eşlik eden bilişsel davranışçı terapi önerilmektedir. BDT’de bilişsel süreçlere
eşlik eden maruz bırakma ve tepki önleme yöntemi teknikleri kullanılmaktadır. -

EMDR TERAPİSİ (Göz Hareketleri ile Duyarsızlaştırma ve Yeniden İşleme Terapisi) NEDİR VE NASIL UYGULANIR?
EMDR Terapisi’ne, göz hareketlerinin rahatsız edici düşüncelerin şiddetini azaltabildiğinin tesadüfen
keşfedilmesi ile başlandı. EMDR, güçlü bir psikoterapi yaklaşımıdır. Travmatik deneyimlerle ilişkili olduğu
bilinen beynimizdeki limbik sistem ve amigdalaya etki ettiği öne sürülmektedir. Travmatik anılar, uzun
süre boyunca beynimizin epizodik hafıza bölümünde sıkışık kalır. Terapi sırasında göz hareketleri ile
beynimizin sağ ve sol yarımküreleri uyarılarak beynimizde kilitli kalmış anıların diğer anılarımızla ilişki
kurması sağlanır. EMDR’nin iki yönlü uyarımı içeren tedavi prosedüründe, nörobiyolojik
mekanizmalarımızı uyararak epizodik hafızamızda kilitli kalan, anlatmak istemediğimiz anılarımızın
harekete geçerek semantik hafızamıza geçmesini sağlanır.Her türlü psikolojik problemin kaynağı olarak kişilerin yaşadıkları anıların, geçmiş yaşantılarında
hissettikleri duygu ve düşüncelerin bugün ve yarınlarını yönettiği düşünülmektedir. EMDR Tedavisi ile
travmanın yarattığı duygusal kilitlenmişliği açar, kişilerin geçmişlerinin izlerinden kurtularak hayatlarına
devam etmesi ve bugün ki problemleri ile daha güçlü kaynaklarla baş edebilmeleri amaçlanır. EMDR
terapisi ilk görüşme ve problemin tanımı 50 dakika, devam eden tedavi seansları 90 dakika olarak
uygulanmaktadır. Bu terapi hızlı ve etkili bir yöntemdir.Tedavi sonrasında kişi, problemlerini anlatmaktan artık rahatsızlık duymaz. Anılarını yeni ve sağlıklı bir
bakış açısıyla görür. Önceden yaşadığı olayların geçmişte kaldığına gerçekten inanır ve artık onu olumsuz
etkilemediğini bildirir.EMDR TERAPİSİ (Göz Hareketleri ile Duyarsızlaştırma ve Yeniden İşleme Terapisi) HANGİ ALANLARDA
KULLANILIR?Herkesin geçmişte yaşadığı büyük veya küçük travmalar olabilir. Kişinin küçüklüğünde yaşadığı olumsuz
durum onun üzerinde travmatik etki bırakmış ve o kişinin geleceğini etkilemiştir. EMDR Terapisi; travma
sonrası stres bozukluğu, yas, depresyon, bağımlılıklar, cinsel istismar,depresyon, özgüven problemleri,
sınav kaygısı, doğal afetler, çocukluk döneminde yaşanan üzücü olayların neden olduğu duygusal
sorunların yanı sıra fobi, kaygı ve panik bozukluklarını gidermek için de kullanılan bir tedavi yöntemidir.