Kategori: Psikoloji

  • Çocuğumuzun şiddet olaylarından etkilenmemesi için neler yapmalıyız?

    Çocuğumuzun şiddet olaylarından etkilenmemesi için neler yapmalıyız?

    Hepimiz zor ve acı günlerin içinden geçiyoruz. Hepimiz bir takım travmatik olaylara şahit oluyoruz ama bizim dışımızda çok dikkat etmemiz gereken çocuklarımız da bu süreci bizimle birlikte yaşıyorlar. Bu zor günlerde tramvayı en az hasarla atlatabilmek için çocuklarımızı nasıl koruyacağımızı kaleme almak istedim.

    Öncelik travmadan koruma olmalıdır..

    Televizyon, bilgisayar ve özellikle sosyal medyayı kullanan çocuklarımızın hesapları kontrol edilmelidir. Neleri izlediği hangi görüntülere şahit olduklarına bakılabilir. Hepimiz biliyoruz ki çok küçük yaştaki çocukların artık sosyal medya hesapları var. Bu çocukların sosyal medya hesaplarının güvenlik ayarları kontrol edilmelidir gerekirse belli süreler hesapları kapatılabilir.

    İkinci olarak kolaylıkla şiddet mesajlarını alabilecekleri ortam yetişkinler arasındaki diyaloglardır. Çok korkutucu, felaket senaryoları içeren konuşmalardan uzak durulmalıdır. Çocuklar dinlemiyormuş gibi görünseler bile kulakları yetişkinlerin ne dediklerin de olabilir. Çocuklar gelişim düzeylerine göre bu konuşmalarda kast edilenin ötesinde yanlış anlamlar çıkartılabilir, dikkat olunmalıdır.

    Travmayı doğrudan yaşamış ya da şahit olmuşlarsa;

    Çocuğun şiddeti ve şiddetten aldığı mesajı, ne hissettiğini, neler düşündüğü anlaşılmaya çalışılmalıdır. Travmanın çocuğun zihninde nasıl yorumlandığı, neler ifade ettiği zorlamadan konuşulmaya çalışılmalıdır.

    Eğer ifade edemezler ise;

    Özellikle küçük çocuklar bazen duygularını, yaşadıklarını sözlerle ifade edemeyebilirler. Bu tip durumlarda ise davranışlarına, tepkilerine dikkat ederek olaylara nasıl anlam verdikleri öğrenmeye çalışılabilir. Bazen ses ve görüntülerden kaçınma, uyku ve iştah değişiklikleri yada her zaman severek yaptığı şeyleri yapmama gibi davranışlar travmanın çocuk üzerindeki etkilerini gösterebilir.

    Travmayı konuşmaktan kaçınılmamalıdır.

    Kötü olayları, hele travmaları çocuklarımızla konuşmak zordur bir de aileler çocuğun etkilenebileceği kaygısı ile olayları konuşmaktan kaçınabilirler fakat bu tutum çocuğun etkilenmişlik seviyesini artırabilir. Çocuk ile anlayabileceği bir dille iletişim kurmak duygularını anlamak, gerçekçi açıklamaları yapmak daha iyi hissetmesine yardım edebilir.

    Çocuklar kandırılmamalıdır…

    Yaşanılanları bir oyunmuş gibi sunmak olduğundan daha iyi göstermeye çalışmak risklidir. Olup biteni başka kaynaklardan öğrendiğinde çocuğun aileye güvenini sarsabilir. bu nedenle dürüst abartıdan uzak anlayabileceği açıklamalar yapılmalıdır.

    İleri belirtiler olursa bir uzman yardımı alınmalıdır.

    • Uyku ve iştah değişiklikleri,
    • Korkulu rüyalar,
    • Gerginlik, aşırı sinirlilik
    • Tetikte olma hali,
    • Düşünceli ve kaygılı bir duygudurum,
    • kaçınma davranışları
    • anneye babaya aşırı düşkünlük hali gibi belirtiler meydana geldi isebir ruh sağlığı uzmanından yardım alınmalıdır.

    Kalın sağlıcakla..

  • Okul Fobisi

    Okul Fobisi

    2017-2018 eğitim-öğretim sürecine başlarken çocuklarda en temel karşılaşılan sorunlardan biri de okul
    fobisidir. Okul korkusu olarak da adlandırılan okul fobisi çocuğun okula gitmeyi reddetmesi durumudur.

    Çocuğun yalnızca okula başladığı süreçte değil, sonrasında da görülebilen okul fobisi yalnızca anneden
    ya da evden ayrılma korkusu değil okulun fiziki şartları, öğretmenin otoriter rolü, akran baskısı ya da ”
    başarısız olacağım” kaygısı gibi pek çok nedenden kaynaklı da olabilir.

    Okul fobisi yaşayan çocuklar tek başına problem sahibi gibi görünseler de problemin kaynağı anne ya da
    baba hatta her ikisi arasındaki ilişkiden de kaynaklı olabilir.

    Okul fobisi yaşayan çocukların anneleri ile ilgili yapılan araştırma bulguları incelendiğinde ise annelerin
    yaklaşık üçte birinin obsesyon. kişilerarası duyarlık ve psikotizm alanlarında ruhsal belirtiler gösterdikleri
    belirlenmiştir. Araştırmada okul fobisi olan öğrencilerin ortak özellikleri incelendiğinde orta
    sosyoekonomik seviyede çekirdek ailenin genelde ilk çocukları oldukları ve okul fobisi olan çocukların
    annelerinin ilkokul mezunu ev hanımı olmaları dikkat çekmektedir. Anne baba arasındaki şiddetli
    geçimsizlik de yine çocuğu anneye bağlayıcı manidar bir rol üstlenmektedir.

    Okul fobisi yalnızca okulu reddetmek değildir, altında yatan ihtiyaç duygusal bir mesaj verebilir.

    Anne çocuk arasındaki ilk bağlanma anne karnında başlar ve tüm iletişimler bu bağ üzerinden kurulur.
    Çocuk kişilik gelişiminin en önemli evresinde okula başlayacak ve akranları ile annesi ile kurduğu o bağ
    üzerinden bir iletişim kuracaktır. Çocuk eğer ailenin ilk çocuğu ise bu durumda veliler biraz daha kaygılı
    çekingen bir rol üstlenebilir. Çocuğun annesi ile kurduğu güvensiz bağlanma türü okulun ilk günlerinde şu
    şekilde cereyan edebilir;
    +Kızım bak ben gidiyorum ,ben gidince sakın ağlama, öğretmenini üzme tuvaletin gelirse söyle aman ha
    dikkat et ,kimsenin verdiği bir şeyi yeme.
    -Tamam anneciğim.
    +Kızım bak ben gidiyorum tamam demi ağlamak yok.
    -Tamam dedim ya anne.
    +Ha tamam o zaman ben gidiyorum bak şimdi bu kez kesin gidiyorum.
    Şeklinde bir diyalog öğretmenlerin en alışık olduğu durumlardan biridir. Burada anne çocuktan ayrılmaya
    hazır değildir ve sürekli o yokken başına bir şey gelecek kaygısı güderek kendisini akıl almaz bir
    obsesyona sokabilir. Yapılan araştırmalarda zaten okul fobisi yaşayan çocukların annelerinde obsesyon
    belirtiler gözlendiğini ispat eder niteliktedir.

    Ne Yapmalıyım?

    Öncelikle çocuğunuzun duygularını ve düşüncelerini yansıtıcı bir iletişim kurmalısınız.
    ‘’Tatlım şu an neler yaşadığını hissedebiliyorum, kaygılı ve telaşlısın. Biliyor musun ben de okula ilk
    başladığım gün aynen senin gibi hissetmiş hatta ağlamıştım. Ama zamanla o kadar iyi arkadaşlarım oldu
    ki hem eğlendik hem de yeni şeyler öğrendik onlarla. Bugün hala görüşüp o günleri konuşuyoruz .Okul
    yeni arkadaşlar edinmek ve yeni şeyler öğrenmek için çok uygun bir yer.’’

    Çocuk çok fazla ağlıyor ve konuşanları reddediyorsa lütfen öncelikle siz sakin kalmaya çalışarak telkin

    verin.

    ‘’Canım lütfen sakin ol, seni istemediğin bir şeyi yapmaya zorlamayacağım. Ağlamayı bıraktığında
    seninle konuşmak için salonda bekliyor olacağım.’’ Şeklinde bir ifade ile ağlama durumunun sonlanması
    ile duygular çözümlenmelidir.
    Söyler misin şimdi seni okul konusunda tedirgin eden duygu nedir? Sen şuan okulda olsan ne yapıyor
    olurdun?Arkadaşların sana derdi peki?Öğretmenin seni sever miydi? Gibi sorularla çocuğun okul,
    arakadaş ve öğretmene karşı tutumu ve algısı çözümlenmelidir.
    Son olarak telkin ve ikna ile okul bahçesine kadar bile olsa çocukla gidilir ve okul öğretmenin anlayışı ile
    durum orada yeniden uyum sağlayıcı unsurlarla desteklenir.
    En uygun çözüm ise kararlı davranmak ,sabır göstermek ve ölçülü bir iç disiplin ile sakinlik göstermek.

  • “Hayır” Demek Neden Bu Kadar Zor?

    “Hayır” Demek Neden Bu Kadar Zor?

    Hepimizin hayır diyemediği anlar mutlaka olmuştur.Zaman zaman hepimiz onaylanma ve beğenilme ihtiyaçlarımızı karşılayabilmek için kendi isteklerimizi bir kenara atarak diğer insanların istek ve beklentilerine “evet” demiş; kendi istek ve beklentilerimizi ise ertelemişizdir. Bu hepimizin karşılaştığı bir durumdur ancak diğer insanlara söylediğimiz hayır ve evetlerin dengesini kuramadığımızda bu durum problem haline gelmeye başlar.

    Aslında evet demek bizi başkalarıyla işbirliği ve dayanışma yapmaya yöneltir. Diğer insanların beklentilerine evet dersek onlarla daha yakın, daha samimi ilişkiler kurabileceğimizi, onlar tarafından onaylanıp beğenileceğimizi yani kabul edileceğimizi düşünürüz. Fakat, diğer insanlara söylediğimiz “evet” lerin dengesini kuramamaya başladığımızda bu beklentimizin boş olduğunu ve imajımızın beklediğimiz gibi olmadığını görmeye başlarız. Buna rağmen yine de hayır diyemeyiz. Hayır diyemememizin arkasında sevdiğimiz insanları mutsuz etme, kaybetme ya da öfkelerine maruz kalma korkusu vardır. Hatta hayır demeyi saldırgan bir davranış olarak kabul ederiz ve karşımızdaki kişinin bize vereceği tepkiyi de haklı görürüz. Hayır dememizin yaratacağı anlaşmazlıkların tüm ilişkimizi bozacağını varsayarız. Bunu destekler nitelikte etrafımız en küçük hayırla göz yaşına boğulan arkadaşlar, anne, baba ve çocuklarla doludur. İnsanın karşısındaki kişiyi bilerek üzmesi kolayca gerçekleşebilecek bir şey değildir. Karşısındakinin üzüldüğünü gören kişi, hayırla başlayan sözünü genelde evetle bitirir. Başkasını üzmenin sorumluluğunu almak ağır gelir, sonrasında kendimizi suçluluk duyguları ile boğuşurken bulabiliriz ya da karşımızdakinin öfkeleneceğinden korkabiliriz. “Hayır dersem kesin bana kızacak, bağıracak, ilişkimiz zarar görecek ” gibi düşünceler bizi “evet” demeye itebilir.

    Her insanın hayatında çok rahat hayır dediği bir dönem vardır; çocukluğu. Özellikle ilk ergenlik olarak adlandırılan 2-3 yaş arası dönemde çocuk her şeye itiraz etmeye başlar ve söylenen her şeyin tersini yapar. Çocuk ebeveynlerine karşı çıkarak kendi kişiliğini göstermeye çalışır. Ancak bu dönemde de her ailede olduğu gibi çocuk tarafından sürekli ortaya çıkan “hayır”ı ebeveynler anlamlandırmakta zorlanır ve farklı tepkiler verir, hatta bazen cezalandırırlar. Çocuğa temel kuralları öğretmeye başladığımız bu dönemde çocuğun bu itirazlarına verilen tepkiler ya da anne babanın çocuğuna koyduğu sınırlar sağlıklı değilse (çok serbest bırakmak ya da sürekli cezalandırmak, ketlemek) kişinin yetişkinlik döneminde de neye evet neye hayır diyeceği konusunda karışıklık yaratabilir. Çocuk bu dönemde kendini kanıtlamak anlamına gelen “hayır”ı sevgi kaybı ve suçlulukla karıştırır. Bunları birbirinden ayırmakta güçlük çeker. Bir yetişkin olduğunda da, bu terk edilme ve sevilmeme duygusunu hayır dediğinde bilinçsizce tekrar yaşar. Böylece, karşı çıkma ve özerklik, çoğunlukla suçluluk ve kaygıya bağlanır ve bu durum kişiyi tüm hayatı boyunca etkiler. Bu nedenle ilerleyen dönemde hayır demekten kaçarak, suçluluk duygusu ve kaybetme korkusunun oluşturacağı kaygıdan kaçmaya çalışırız.

    Ancak hayır diyememek bir süre sonra beklediğimizin tersine ilişkilerimizi bozmaya başlar. İnsanlara hayır diyemediğimiz noktada acı çekeriz, çünkü kendimizi istemediğimiz bir ortamda, istemediğimiz bir şeyi yaparken buluruz. Bu durum kendimize güvenimizi kırmakla birlikte hayır diyemediğimiz kişilerden de uzaklaşmamıza neden olur. Çünkü çoğunlukla sıkıntı duyduğumuz durumlardan kaçma eğilimindeyizdir.

    Çoğu zaman hayır dememek adına kendimizce yanlış çözümler üretiriz. Çözüm gibi kullanılan bu davranışlar kısa vadede çözüm gibi görünse de yaşadığınız sorunu kalıcı olarak ortadan kaldırmaz. Hayır diyemediğimiz zamanlarda en sık yaptığımız davranışlardan biri kaçmaktır. Kaygı yaratan her türlü durumda kaçma arzusu gösteririz, böylece sıkıntından kurtulacağımızı düşünürüz. Ancak kaçtığımız durumun bizi daha çok strese soktuğunu görmezden geliriz. Örneğin hayır demekte zorlandığımız kişi ile karşılaşmamak için bazen yolumuzu değiştirebilir, o kişiden farklı bir saatte evimizden çıkabilir, hatta telefonlarına cevap vermeyebiliriz. “Hayır” diyemediğimiz durumlarda karşı tarafı kırmamak ve hayır deme stresinden kaçmak için sıklıkla kullandığımız yanlış çözümlerden bir başkası da yalan söylemektir. Örneğin gitmek istemediğimiz bir doğum gününe hayır diyemediğimiz için hasta numarası yapabiliriz. Ancak yalan söylediğimiz noktada yalanımızın ortaya çıkmaması için önlemler almamız da gerekeceğinden daha fazla efor sarf etmemiz gerekecek ve sonunda duyacağımız sıkıntı hayır derken çekeceğimiz sıkıntıdan çok daha fazla olacaktır. Bazen de bir başkasının isteğini reddetmekte zorlandığımızda, başkasını kullanarak hayır demeye ya da bahane üretmeye çalışırız. Yani sorumluluğu başkasına yükleriz. Örneğin arkadaşımıza hayır diyemediğimiz için telefonumuzu bir yakınımızın açmasını isteyip, uyuduğumuzu söylemesini isteyebiliriz.

    Hayır dememek adına bu davranışları tercih etsek de içimizden bir ses “hayır demeliydim” diye fısıldar, pişmanlık ve suçluluk duymamıza neden olur. O anda karşımızdakini yalan söyleyerek ya da kaçarak aldatsak da kendimizi kandıramayız.

    Sonuçta, hayır demeyi gerektiren durumlarda hepimizin ortak yaşadığı duygu kaygıdır. Kaygı rahatsız edici ve tahammül edilmesi zor bir duygu olduğundan dolayı da kaygı yaratan durumlardan uzak durmak için çabalarız. Bu nedenle hayır demekten kaçmaya çalışırız. Ancak hayır deme cesareti gösteremediğimiz ölçüde kaygımız daha da artar. Bu nedenle ilk yapmamız gereken hayır diyemediğimiz zamanlarda neler olup bittiğini fark etmektir. Hayır diyemememizin sebepleri üzerine düşünmeye ve bu düşünceleri keşfetmeye başladığımızda bu problemin yüzde ellisini halletmiş oluruz. Rahatsız edici bu düşünceler otomatik olarak aklımıza geldiğinden zihnimiz tarafından çoğu zaman sorgulanmadan doğru kabul edilir. Ancak bu düşünceleri fark ettiğimizde bu düşüncelerin gerçek dışı ya da abartılı olduğunu görebiliriz. Örneğin hafta sonu dışarı çıkmak için ısrar eden arkadaşınıza canım dışarı çıkmak istemiyor demek yerine bahane bulma ihtiyacı hissediyorsanız kendinize aklınızdan ne geçtiğini sorarak sizi kaygılandıran düşünceleri fark edebilirsiniz. “Hayır dersem bir daha benle görüşmez”, “onu sevmediğimi düşünür” gibi.. Bu düşünceler hayır deme aşamasına gelme şansınızı azaltır. Ancak hayır diyebilme cesaretini gösterdiğinizde felaketle sonuçlanacağını düşündüğünüz bu durumların gerçek olmadığını görme şansını yakalarsınız. Bunları fark ettikten sonra ufak adımlarla hayır demeye başlamak daha kolay olacaktır. Duygusal açıdan sizi çok zorlamayacak bir hayırdan başlayarak aşama aşama ilerleyebilirsiniz. Örneğin samimiyetine inandığınız bir arkadaşına çok önemli olmayan bir konu üzerinden hayır demeyi deneyebilirsiniz, sonra yavaş yavaş hayır demekte zorlandığınız kişi ve konular hakkında denemelere başlayabilirsiniz. Ancak ilk denemeler her zaman zor olacağı için tek bir girişimden sonra kendinize hüküm vermemeniz, tam tersi daha çok deneme yapmanız gerekir. Hayır demeyi öğrenmek hem kendimize daha olumlu bakabilmemizi sağlayacak hem de insanlarla daha samimi ilişkiler kurmamıza yardımcı olacaktır. Hayır demeyi öğrendikten sonra zevkle ve gerçekten isteyerek evet diyebiliriz.

    Uzm.Psk.Bige Rüya Yıldız

  • EĞİTİM SİSTEMİMİZ KARŞISINDA SINAV KAYGISI

    EĞİTİM SİSTEMİMİZ KARŞISINDA SINAV KAYGISI

    Eğitim sistemi her geçen gün daha karmaşık ve öğrenciyi daha da zorlayacak bir hal alıyor. Hayatının en güzel yıllarını okulda ve dersanelerde geçiren öğrenci her yıl daha da zorlaşan aşamalarla karşı karşıya kalıyor. Bunun yanı sıra sıkça değişen kurallar ve yaptırımlar nedeni ile her sene öğrenciler yeni sisteme adapte olmakta oldukça güçlük çekiyorlar. Kliniğimize “sınav kaygısı” şüphesiyle başvuran ailelerin sayısı giderek artış gösteriyor. Kaygının belirsizlikler nedeniyle bireyde daha çok panik duygusunu körükleyeceğini düşünürsek vakaların artışı sebepsiz yere değil. Sürekli değişen ve belirsizleşen sistem nedeniyle bir çok öğrenci giderek paniğe kapılıyor. Sistemin yanı sıra çocuğundan yüksek bir beklentisi olan aileler ve öğretmenler de işin içine girdiğinde kaygı kaçınılmaz oluyor. Öğrenci bu durumda kaygıdan uzakta durabilmek amacıyla ya tamamen umursamaz bir tutum sergiliyor ya da negatif kaygıyı oldukça yoğun yaşıyor. Sağlıklı bir noktada kalabilen öğrencilerin sayısı ise oldukça az.

    Peki sınav kaygısı nedir?

    Sınav kaygısı, öğrencinin öğrendiklerini sınav sırasında verimli bir şekilde kullanmasını engelleyen ve akademik başarıyı olumsuz etkileyen yoğun bir kaygı türü. Hem fiziksel hem bilişsel hem de duygusal boyutta bir çok belirtisi bulunmakta. Fiziksel belirtiler olarak; kalp atışlarında hızlanma, baş dönmesi, nefes alışverişinde düzensizlik, terleme veya üşüme vb. sayılabilir. Duysusal boyutta; gerginlik, sinirlilik,karamsarlık,korku(bildiklerini yapamama), endişe,panik, kontrolü yitirme hissi, güvensizlik hissi, çaresizlik ve heyecan görülebilir. Bilişsel belirtilerde ise; sınavda başarısız olma korkusu, sınav sonucunun hayatını yönlendirecek olan yegane güç gibi algılanması da sayılabilir.

    Sınav kaygısını azaltmak için neler yapılabilir?

    Kaygıyı tümüyle yok etmek kişinin motivasyonunu azaltacağı için, öğrencinin sınav öncesi kaygılanması işe yaracaktır. Bu kaygı onu düzenli ders çalışmaya ve programlı olmasına yardımcı olur. Fakat gereğinden fazla kaygılanması onun aşırı ve düzensiz ders çalışmasına ve bildiklerini sınav sırasında kullanmasına engel olur. Orta düzeyde kaygılanmak daha yerinde bir durumdur.

    Ebeveynin yüksek beklentisi sınav kaygısı yaratabilir!

    Öte yandan ebeveynlerin ve öğretmenlerin çocuktan yüksek bir beklentiye sahip olmaları öğrenciyi fazla kaygılandırabilir. Ailenin ve öğretmenlerin çocuğun gerçek performansı üzerinden bir beklenti geliştirmeleri daha yerinde bir tutum olacaktır.

    Elde edilen başarılar karşısında daha az olumsuz eleştiri yapın!

    Bir diğer kritik nokta çocuğun başarısı üzerine olumsuz eleştirilerden kaçınılmasıdır. Çevrenizdeki başarılı öğrencilerle kıyaslama yapmak ya da başarısızlık karşısında tutumunuzun sert oluşu çocuğunuzda kaygı yaratır. Sonuç ne olursa olsun tüm sevginizle onun yanında olduğunuzu belirten davranışlar çocuğunuzun kaygısını azaltır.

    Dünyanın sonu değil!

    Kimi öğrenciler sınavlardan elde edeceği başarıların mutluluğa giden tek yol olduğuna inanırlar ve bu durum da kaygıyı arttır. Bunun gerçekçi bir düşünce olmadığına dair çocuğunuzla konuşun.

    Öğrencilerin yapabilecekleri neler?

    Düzenli ve programlı bir ders çalışma sistemi öğrencilere yardımcı olacaktır. Ayrıca sınav öncesi ve sırasında yapılan düzenli nefes egzersizlerinin de kaygıyı azaltmaktaki payı oldukça büyüktür.

    Sonuç olarak; böylesine zorlu bir eğitim sisteminde öğrencilerle kurulan empatik bir yaklaşım sonrasında sınav kaygısını giderek azaltabilmemiz mümkün. Sistem kurbanı olmak yerine, ona en iyi şekilde adapte olmak daha işe yarar bir yöntem olarak görünüyor.

  • OYUN OYNAMAK BAĞIMLILIĞA DÖNÜŞEBİLİR Mİ?

    OYUN OYNAMAK BAĞIMLILIĞA DÖNÜŞEBİLİR Mİ?

    Son yıllarda bilgisayar ve internetin evlerimize girebilecek kadar ucuz ve ulaşılabilir boyutlara gelmesiyle birlikte bir takım problemler gündeme gelmeye başladı. Bu sorunlardan en popüler olanı ise online oyun bağımlılığı…

    Her yaşta risk faktörü bulunan bu bağımlılığın en yüksek risk grubu ise 10-18 yaş arasındaki gençler. Hayatlarının en önemli adımlarını atmakta olduğu bu yıllarda oluşan bağımlılık, gençlerin geri dönüşü zor hatalar yapmasına neden olabilmekte. Ders başarısızlıkları, okul devamsızlıkları, sosyal ilişkilerdeki bozulmalar oyun bağımlılığının getirdiği sorunlardan sadece bir kaçı.

    Oyun bağımlılığının sınırlarını tespit edebilmek mümkün mü?

    Oyun bağımlılığı, oyun başında geçirilen süreyi baz alarak tanısı koyulacak bir durum değil. Burada önemli olan nokta kişinin ne kadar süre oynadığından ziyade hayatının ve işlevselliğinin ne derecede etkilendiği. Eğer kişinin akademik başarısı kötüye gidiyorsa, sosyal ve aile ilişkilerinde ciddi problemler ve aksamalar görülüyorsa kişinin oyun bağımlılığı olabilir.

    Oyun bağımlılığı niçin oluşur?

    Oyun oynamak kimileri için hayatın zorluklarına karşı bir başetme mekanizması görevi üstlenebiliyor. Örneğin; sosyalleşmekle ilgili sıkıntı yaşayan bir birey online bir oyun oynadığı sırada sanal da olsa binlerce kullanıcıyla aynı alanda kolaylıkla sosyalleşebiliyor ya da hayatı boyunca başarısızlıklarla mücadele etmek durumunda kalan kişi, hiçbir zaman sergileyemeyeceği becerileri oyun esnasında sergileyerek başarı elde edebiliyor. Bu da kişinin başarı isteğini tatmin etmiş oluyor. Bir diğer önemli nokta ise gencin o anda yapacak daha iyi bir meşgalesinin olmaması. Bu da kişiyi oyun oynamaya iten önemli etkenlerden birisi. Bireyi oyun bağımlısı haline getirecek diğer kritik noktalarsa; oyuna sürekli olarak ekpaketler eklenerek sonunun getirilmemesi, aşama atlama sistemi nedeniyle kişinin sürekli olarak oyunda aktif kalmak zorunda olması, grafiklerin gerçeğe yakın olması gibi sebepler sayılabilir.

    Kişi oyun bağımlısı ise neler yapılabilir?

    Kişiye baskı uygulayıp bilgisayarı ya da oyun konsolunu tamamen yasaklamak çözüm değil. Kişinin oyun süresini hayatını kısıtlamayacak derecede ayarlamak en iyi yöntem. Bunun için şu an geliştirilen bir takım bilgisayar programları mevcut. Örneğin; süre konusunda genç ile anlaşarak programa istenilen saati kuruyorsunuz. O süre geçtikten hemen sonra sistem kendisini otomatik olarak kapatıp kilitliyor.

    Bu işlem bittiğinde tüm sorunlar bitmiş olmuyor. Önemli olan nokta kişiyi oyuna olan düşkünlüğünden kurtarmak değil; hayata tekrar adapte olmasını ve işe yarar meşgaleler edinmesini sağlamak. Bu nokta gözden kaçarsa genç bu kez bağımlılık geliştirecek başka bir meşgale bulabiliyor (örneğin; tv bağımlılığı)

    Ebeveynlerin bu tür bağımlılıklarda yapabilecekleri şeyler kişiye yasak koymaktan ziyade genci anlayarak problemleri birlikte çözebilmeleri için empatik bir ortam hazırlamaları.

    Sonuç olarak; oyun bağımlılığından kurtulmak için biraz irade gücünü kullanmak, farklı hobiler edinip sosyalleşmek ve sanal olmayan dünyadan daha çok keyif alabilmeyi gerçekleştirmek yeterli olacaktır.

  • Sınava Girecekler İçin Öneriler: Velilere Tavsiyeler

    Sınava Girecekler İçin Öneriler: Velilere Tavsiyeler

    Sınava girecek gençlere destek olma süreci oldukça zorlu bir yoldur.
    Hem öğrencinin ergenlik döneminde olması hemde bu sürecin başlı
    başına stresli bir tecrübe olması sınava girecek öğrencinin zaman
    zaman huzursuz, kaygılı yada agresif tavırlar sergilemesine
    sebebiyet verebilmektedir. Anne babalar olarak, bu süreçte
    olabildiğince ortamı normalleştirmek önem taşımaktadır.İşte sınava
    girecek öğrencilerin anne babalarına bazı öneriler:
    1-Bu süreci birlik olarak atlatın. Bu sınav ve kazandığı üniversite
    onun hayatını şekillendirecek kadar önemli bir etken. Hem maddi
    hem de manevi açıdan çocuğunuzu destekleyin. Koşulları onun için
    daha uygun hale getirmeye çalışın. Örneğin, çalışmaya uygun bir ev
    sağlamak yada yetişemeyeceği bir zamanda dershane etüdüne
    arabayla bırakmak gibi. Ayrı olan anne babalarda bu süreçte daha
    sık bir araya gelmeli, çocuklarının sorumluluğunu birlikte
    üstlenmeliler.
    2-Ekstra stres yüklemesi yapmayın. Kendi dert ve sorunlarınızı,
    işinizin stresini yada eşinizle olan sorunları olabildiğince sınava
    girecek öğrenciye yansıtmamaya çalışın. Zaten stresli bir dönemde
    olan üniversite adayı için daha fazla stres odaklanma sorunu
    yaratabilir ve öfkesine size yönlendirmesine sebep olabilir.
    3-Kendi gençliğinizle kıyaslama yapmayın. Bizim zamanımızda ne
    dershane, ne özel öğretmen vardı gibi konuşmalar sadece kendisini
    başarısız ve değersiz hissetmesine yol açacak, düşündüğünüz gibi
    ona verdiğiniz imkanları daha iyi değerlendirmesine yol
    açmayacaktır.
    4-Başkalarıyla kıyaslama yapmayın. Diğer öğrenciler ile kıyaslama
    yapmak özgüven eksikliğine sebebiyet verebilir.
    5-Sağladığınız olanakları daha sonra negatif şekilde
    hatırlatmayın. Başarısızlık durumunda, senin için ……… yaptık, yine
    de sen başarısız oldun gibi konuşmalar sadece zaten başarısız olduğu

    için üzülen çocuğunuzun en çok destek beklediği noktada daha çok
    moralinin bozulmasına neden olur.
    6- Kendi ideallerinizi çocuğunuz üzerinden gerçekleştirmeye
    çalışmayın. Siz mühendis olmak istemiş olabilirsiniz ama çocuğunuzu
    buna zorlamak sadece mutlu olmadığı bir meslek alanına
    yönlendirmek demektir. İşinden mutsuz olmak da kişinin hayat
    kalitesini büyük oranda düşüren bir faktördür.
    7- Ne olursa olsun yanındayız mesajını verin. Sınavdan yüksek alınca
    olumlu tepki verip , düşük aldığında ise negatif bir tutum
    sergilemeyin. Her zaman tutarlı davranmaya çalışın. Ne olursa olsun
    sevdiğinizi belli edin.
    8- Çocuğunuzun sorumluluk almasına destek verin. Bazı şeyleri
    kendi halletmek istiyorsa, bunu gerçekleştirebilmesi için alan yaratın.
    Dershane kaydını kendi yenilemek istiyorsa buna müsade edin, ders
    kitaplarını kendi almak isterse buna olanak tanıyın.
    9- Okulda sınavlardan kötü not aldığında bunun sorumluluğunu
    almayı öğretin. Hoca düşük vermiş yada sınavda anlatmadığını sordu
    gibi bahanelere sığınmak yerine gerçek problemi algılayıp,
    değiştirebilmesi için destekleyin. Bu gerçekçi bir analiz yapmayı
    öğrenmesini sağlayacak ve ilerisi içinde kullanabileceği bir beceri
    kazandıracaktır.
    10- Sınavın hemen öncesindeki gün çocuğunuza normalden aşırı
    farklı davranmayın. Değişik bir yere gitmek, normalden farklı
    yemekler yemek bünyede farklı tepkiler yaratabilir. Çok yumuşak
    davranmak bu durumu abartmak baskı yaratabilir yada sınavın çok
    kötü bir şey olduğu ve sizin o yüzden iyi davrandığınız algısı
    yaratabilir.
    11- Baskı yaratacak cümleler kurmayın. ;Sana güveniyoruz, hepsini
    yaparsın vb. sözler kişide kaygı yaratabilir. Çoğu genç ailelerini hayal
    kırıklığına uğratmaktan korkar. Bunun yerine, Elinden gelenin en
    iyisini yap, biz hep yanındayız demek daha doğru olabilir.
    12- Sınav öncesi panik yapmayın. Unutmayın panik bulaşıcıdır.
    Olabildiğince sakin olursanız oda sizden örnek alacak daha da
    sakinleşecektir.
    Tüm öğrencilere başarılar dilerim.

  • Sınava Girecekler İçin Öneriler-1: Gençlere Tavsiyeler

    Sınava Girecekler İçin Öneriler-1: Gençlere Tavsiyeler

    Büyük sınav günü yaklaşırken, hem gençlerde hem de onların ailelerinde stres seviyesi
    artmaktadır. Bu durum zaman zaman sınav başarısını engelleyecek hale gelmektedir. Çok
    aşırı stres hem öğrenciyi olumsuz etkilemekte hemde ailede bir panik havası estirmektedir.
    Sınavlar yaklaşırken faydalı olabilecek bazı tavsiyeleri sizlerle paylaşmak istiyorum. Bu ilk
    yazıda öncelikli olarak sınava girecek gençlere yönelik öneriler yer almaktadır. İkinci
    yazımda ise ailelere yönelik öneriler yayınlanacaktır.

    Sınava Girecek Gençlere Tavsiyeler

    1- Sınav zamanına kadar olabildiğince sistemli şekilde çalışın. Sınav öncesi son bir haftada
    tempoyu biraz azaltın. Bir kaç gün öncesinden ise olabildiğince beyninizi dinlendirin. Sadece
    kafanıza takılan noktaları gözden geçirin.

    2- Hiç bir şey bilmiyorum tuzağına düşmeyin. Sınav öncesi çoğu gençte Hiç bir şey
    bilmiyorum kaygısı olmaktadır.Son bir günde bütün konuları tekrar etmek gibi bir şansımız
    olmayacağından zaten yapabileceğinizin en iyisini yılların birikimi ile yaptığınızı kendinize
    hatırlatın.

    3- Stresi negatif şekilde algılamayın. Evet, çok miktarda stres gerçekten kişiyi olumsuz
    etkiler, ancak bir miktar stres başarıyı olumlu etkileyen bir faktördür. Sonuçta bir sınava
    giriyorsunuz, biraz strese girmeniz oldukça normaldir. Hiç strese girmemeliyim gibi bir
    beklenti gerçekçi değildir.

    4- Kendinize dinlenme fırsatı verin. Sadece sınava takılıp kalmayın, zaman zaman (çok da
    aşırı olmamak kaydıyla) hoşunuza giden şeylere vakit ayırın. Bu durum, kafanız
    rahatlayacağından yeni bilgilerin zihninize girmesini kolaylaştırır. Unutmayın, çok çalışmak
    değil, kaliteli ve bilinçli çalışmak başarıyı getirir.

    5- Gece uyuyamazsanız paniğe kapılmayın. Unutmayın ki o gece sizinle beraber sınava
    girecek bir sürü gençte aynı stresi yaşıyacak ve uyuyamayacak. Onun için hemen hemen
    herkes sizinle benzer seviyelerde uykusuzluğa sahip olacaktır. Ayrıca genç bir kişi için bir
    günlük uykusuzluk önemli performans kaybına sebep olmamaktadır.

    6- Sınava normalden fazla anlam yüklemeyin. Üniversiteye giriş sınavı tabiiki hayatınız için
    önemli bir sınavdır, ancak sınava aşırı anlam yüklemek sınava giren kişinin stres seviyesini
    yükseltecektir.

    7- Beklentilerinizi ne yüksek ne alçak tutun. Bazı öğrenciler, normalde dershane sürecinden
    aldığı puandan çok daha yüksek puanlı bölümleri kazanmayı hedefler bazı öğrenciler ise
    başarılarını aşırı küçümserler.
    Gerçekçi beklentilere sahip olmak kişiyi hayal kırıklığı ve yetersizlik hissinden korur.

    8- Değerinizi kazandığınız üniversite yada bölüm üzerinden biçmeyin. Unutmayalım ki her
    üniversitenin artı ve eksileri vardır. Ayrıca ülkemizde üniversite eğitiminden sonra dışarıdan
    alınabilecek çok sayıda eğitim ve bir çok yüksek lisans seçenekleri mevcut. Kendini
    geliştirmenin sonu yoktur.

    9- İstediğiniz üniversiteyi mutlaka gezin. Fiziksel koşullarını görün, varsa sosyal faaliyetlerini
    araştırın. Bölümde çalışan ve okuyanlar ile iletişim kurmaya çalışın. Önceden bilginiz olması
    fikirlerinizi daha sağlam şekillendirmenize yardımcı olacaktır.

    10- Olumlama yapın. Sınava girmeden önceki gün gece yatmadan sınav gününü gözünüzde
    olumlu şekilde canlandırın ve o şekilde uyuyun. Felaket senaryolarını tamamen kafanızdan
    uzaklaştırın.

    11- Sınav esnasında tek soruya takılmayın. Bilmediğiniz, yapamadığınız bir soru gelebilir.
    Ama unutmayın ki bu sadece tek bir soru. Moralinizi bozmayın ve daha kolay çözebildiğiniz
    bir alana geçin. Daha sonra tekrar dönüş yapabilirsiniz.

    Bütün sınava girecek bütün gençlere başarılar ve iyi şanslar diliyorum.

  • Tükenmişlik  Sendromu

    Tükenmişlik Sendromu

    Son zamanlarda  gündeme gelen bir konu, Tükenmişlik sendromu.
    Rekabetçi günümüz toplumunda iş saatlerinin çok fazla, iş tatmininin düşük olması, kişilerin
    iş tanımlarının net olmaması, bir kişinin birden çok kişinin işini yapması ve benzeri bir çok
    olumsuz durumla karşılaşmaktayız. Asıl ismi Burn-out olan Tükenmişlik Sendromu işte bu
    noktada kişide motivasyon kaybı, işe ilgisizlik,yorgunluk ile kendisini gösteren bir
    sendromdur. Bu durum kişinin pek çok başka alanda da sorun yaşamasına sebep olur.Teşhis
    ve tedavisi için mutlaka bir uzman desteği alınması gerekir.Şimdi isterseniz bu konuyla ilgili
    sık sorulan sorulara bir göz atalım.
    Tükenmişlik sendromunun belirtileri nelerdir?
    Tükenmişlik sendromu, kişinin iş hayatında aşırı yorgun ve isteksiz hissetmesi, işe devam
    motivasyonunun olmaması ve çoğu zamanda yaptığı işi yapmayı sürdürememesi ile ortaya
    çıkan bir durumdur. Çoğunlukla bu kişilerde çaresizlik ve hayal kırıklığı duyguları yaşanır,
    olağan durumlara dahi tahammül düzeyi düzer, kişi agresif tavırlar sergilemeye başlayabilir.
    Bu durum sadece kişinin kendisini değil dolaylı yollardan aile ve sosyal ilişkilerini de
    etkileyebilir. Tükenmişlik sendromu iş kaybı ve aile içi sorunlara sebebiyet verebilirken,
    psikosomatik yakınmalar ve depresif belirtiler de bu süreçte kendisini gösterebilir.
    Tükenmişlik sendromu kimlerde daha sık görülür, sebepleri nelerdir?
    Tükenmişlik sendromunun kimlerde daha sık görüldüğüne dair pek çok araştırma yapılmıştır.
    Bu sendrom belirgin bir meslek grubuna ait değildir. İnsanlar çok iç içe olan, özellikle hizmet
    sektöründe çalışan, yoğun temposu ve uzun çalışma saatleri olan, mükemmeliyetçi kişilik
    yapısına sahip ve beklentileri gerçeğin üzerinde olan,aşırı efor gerektiren işlerde çalışan, iş
    tatmini düşük olan, hayır diyemeyen, her şeye ve her yere yetişmeye çalışan kişilerde daha sık
    görülür. Yapılan araştırmalar tükenmişlik sendromunun mükemmeliyetçi, yaptığı her şeyi çok
    mükemmel şekilde yapmaya çalışan ve beklentileri yüksek olan kişilik yapılarında daha sık
    görülmekte olduğuna işaret etmiştir. Buna ek olarak, tükenmişlik sendromu iş hayatına
    başlarken çalışma hevesi yüksek olanlar arasında da sık rastlanan bir durumdur. Tükenmişlik
    hissine, kişinin ilk işe başladığı dönemde çok fazla motivasyon ve enerji harcamasının sebep
    olduğu düşünülmektedir. Ancak, bu sendrom sadece kişisel özellikler değil, iş yükü, sosyal
    destek, iş tatmini ve bir çok farklı etkenden oluşan bir yapı olarak düşünülmelidir.
    Tükenmişlik Sendromundan nasıl korunulur?
    Mükemmeliyetçi düşünce yapısını esnetmek, beklentileri çok yüksek tutmamak, iş saatlerinin
    daha makul sınırlara çekilmesi ve özel ve sosyal hayata daha fazla zaman ayırmak kişinin
    tükenmişlik hissinin azalmasına yardımcı olabilir.
    Tükenmişlik Sendromu bende var mı?
    *Kendinizi sürekli yorgun hissediyorsanız,

    *İşiniz ile ilgili sürekli negatif duygular içindeyseniz,
    *İşinizi yapmayı sürdüremeyecek durumda hissediyorsanız,
    *İşinize karşı duyarsızlaştıysanız,
    *Dikkat ve motivasyon kaybınız varsa,
    *Uyku ve iştah probleminiz mevcutsa,
    *Tahammülsüz, mutsuz ve kızgın hissediyorsanız,
    *Sürekli herşeyi bırakıp gitmek gibi bir düşünceniz var ise,
    *Sosyal hayatınıza ayırdığınız vakit çok kısa iken, iş hayatınıza ayırdığınız vakit çok uzun ise,
    Bir uzmana danışmanızı öneririm.
    Tükenmişlik Sendromu nasıl tedavi edilir?
    Tükenmişlik sendromu ortaya çıktıktan sonra kişinin duruma sebebiyet veren ortam
    uzaklaşması ve bir süre dinlenmesi gereklidir. Bu süreç esnasında kişinin psikolojik destek
    alması önemlidir hatta gerekli görülürse ilaç tedavisi de terapi süreciyle eş zamanlı olarak
    düşünülebilir.
    Sağlıklı günler dilerim.

  • Evlilikte mutlu kalmak için…

    Evlilikte mutlu kalmak için…

    Birçok evlilik mutlulukla başlar. Ancak yeryüzünde başından sonuna kadar mutlu bir evlilik

    sürdüren olmuş mudur? Olmamıştır. Olması da mümkün değildir çünkü mutluluk bir “süreç”
    değil “an”dır. Eğer sizin ya da partneriniz patolojik bir rahatsızlığı yok ise evlilikte mutlu
    “an”ların sayısını ve süresini arttırmak sizin elinizdedir.
    Bu amaç için aşağıdaki önerileri okumanızı öneririz.
    1. Kendinizden başkasını değiştiremezsiniz özellikle eşinizi.
    Birçok kişi evlenmeden önce eşi için “değiştirilecek özellikler listesi” hazırlar. Bazıları
    daha da ileri giderek öncelikler sıralaması bile yapar. İronik olan ise aynı liste kendisi
    için de yapılır. Değiştirme yanılgısına kapılan her kişi sonunda görür ki sadece
    kendisini değiştirebildiğidir. Eğer bu konuda bir şey yapmak istiyorsanız
    değiştirilecekler listenizi yırtmakla başlayın. Karşınızdaki kişiyi olduğu gibi kabul
    etmeyecekseniz asla evlenmeyin. Bu kabul eşlerin birbirini geliştirmesi ile
    karıştırılmamalıdır.
    2. Eşinizin sizden öncede var olduğunu kabul edin
    Çiftlerin yaygın olarak yaptığı önemli hatalardan biri de sanki eşinin kendisi ile
    tanıştığı tarihte doğduğunu varsaymaktır. Bu kişiler eşinin geçmişini, ailesini ve
    çevresini kabul etmezler. Bu bir yanılgı olup önemli bir çatışma nedeni olur. Eşinizle
    mutlu olmak istiyorsanız eşinizin geçmişini özellikle de ailesini sevin. Eşinin ailesi ile
    sorunu olan kişiler “sevmek zorunda değilim ama saygı duyuyorum” der. Bir ömür
    boyu yaşamı paylaşacağınız insanın ailesine saygı duymanız yeterli olmaz. Saygı
    sadece minimum ilişki düzeyini götürebilir. Aile bağlarının kuvvetli olduğu ülkemizde
    saygı maalesef mutlu bir evlilik sürdürmeye yetmemektedir. Ancak duygular bazen
    istense de istendik yönde gelişmez. Yani isteseniz de sevemeyeceğiniz kişiler olabilir.
    Bu durumda sevmediğiniz kişi ile yaşamayı öğrenmek zorundasınız. Bu öğreti de sizi
    sorunsuz ilişki sürdürmenize neden olabilir.
    3. Sağlıklı cinselliği öğrenin
    Cinsellik sadece seksüel ilişkiden ibaret değildir. Kadın ve erkek rollerinin tanınması,
    kadın ve erkek olarak birbirlerini tanıması ve kadın-erkek arasındaki farkları kabul
    edip saygı duyması sağlıklı cinselliğin temelini oluşturur.
    4. Ebeveynlik evliliği unutturmamalıdır.
    Özellikle bizim coğrafyamızda çocuk sahibi olununca eşler unutulmaktadır. Çocuğu
    olan kadın eşini unutmakta ve tüm enerjisini çocuğuna vermektedir. Diğer taraftan
    çocukla ilgilenmek zorunda olan kadına yardımcı olmayan erkek kendisini evin dışına
    atıyor ve mutluluklar başka alanlarda aranmaya başlanıyor. Bu evlilik sürecinde
    verilmesi gereken önemli bir sınavdır. Ebeveynlik, evliliği esir almamalıdır.
    5. Bu sorunda benim rolüm ne?
    İlişkide problem olduğu zaman eşler genellikle karşı tarafı suçlama eğilimine
    girmektedir. Bu tutum problemi çözmez, tam aksine problemin artmasına neden olur.
    Gerçekten problemi çözmek istiyorsanız “bu sorunda benim rolüm nedir?”, “ben
    hangi davranışımı değiştirirsem sorunun çözümüne katkısı olur”, “ben nerelerde hata
    yapıyorum” gibi içgörünüzü geliştirecek samimi soruları kendinize sormanız
    gerekmektedir. “ben bu hatayı yapıyorum ama…” gibi başlayan kendi hatanızın
    nedenini karşı tarafta arama yanlışlığına düşmek ilişkinizin gelişmesine maalesef katkı
    sağlamayacaktır. Bu tutum ve davranışları çiftlerden her ikisinin de yapması sorunun

    çözümüne olumlu etki yapacaktır. Unutulmamalıdır ki evlilik iki kişi ile yapılan bir
    eylemdir.
    6. Neden bu kişi ile evlendim?
    Bu insanla neden evlendiniz? Evlenme nedenleriniz hala geçerliliğini koruyor mu?
    Evliliği sürdürmenizde ana neden unutulmamalıdır. Bu asıl nedeninizi alsa unutmayın
    ve sık sık asıl nedende bir sapma olup olmadığına bakın. Belli gerçekleşmelerle
    nedenler değişebilir. Özellikle çocuk olduktan sonra. Unutulmamamladır ki evlilikte
    en bağlayıcı neden birlikte mutlu olarak yaşamaktır. Zaman zaman minör değişiklikler
    olabilir, bu değişikliklerin sizin ilişkinizde olumsuzluklara neden olmasına izin
    vermeyin.
    7. Evlilikte akıl yoktur.
    Evlilikte her şeyi bir mantığa ya da kurala bağlamak ilişkiyi zorlayacaktır. Evlilik akıl
    oyunu değil istek oyunudur. Özellikle erkeklerin çok zorlandığı konular bu nedene
    dayanmaktadır. Bir çiçeğin evlilikteki önemini anlayamayan erkekler evlilik ilişkisini
    sürdürmekte zorlanacaklardır. Evlilikte her olayı doğrusal nedensellik ilkesi ile
    düşünemeyiz. Evlilik, akıl ve mantığın geçerli olduğu bilimsel bir platform değildir.
    8. Anlaşamadığınız konularda anlaşın.
    Bazı çiftlerin anlaşamadıkları ve hatta hiç anlaşamayacakları konular vardır. Bu
    konular her sofrada, her yıl dönümünde ya da her tatsız olayda gündeme getiriliyorsa
    ev cehenneme dönmüş ya da dönmek üzeredir. Belli ki bu sizin anlaşma
    sağlamayacağınız bir konu. Bu konuda anlaşamayacağınız konusunda anlaşmanız sizin
    ilişki sağlığınız için en iyi ilaç olacaktır. Bazı konularda anlaşamayacağınız konusunda
    anlaşırsanız gündeminizi boş yere doldurmazsınız. Tartışma, evlilikte gerekli olan
    adrenalin artması için iyi bir araçtır. Yeni tartışma konuları bulmak ve bu yeni konular
    üzerinde tartışmak evlilikteki heyecanı artırır bu da ilişkiye keyif katar.

  • FİLİAL OYUN TERAPİSİ NEDİR?

    FİLİAL OYUN TERAPİSİ NEDİR?

    Çocuklarımızın, biz ebeveynleri ile duygularını paylaşmaya ihtiyaçları vardır. Ancak, günümüz
    şartlarında her sosyo- ekonomik seviyeden ebeveynler hayat standartlarını yakalayabilmek için bir
    çaba ve koşuşturma içindedirler. Yapılan araştırmalara göre, bir anne’nin çocuğu ile birebir kaliteli
    geçirebildiği zaman bir günde, 2 dk iken; bir baba’nın çocuğu ile geçirdiği süre ise bir günde sadece 50
    saniye ile sınırlıdır. Durum yazık ki bu şekilde olunca çocuklarda doyurulmayı bekleyen duygusal bir
    açlık doğuyor. Filial Terapi, ebeveynlerin oyun yoluyla çocuklarıyla ilişkilerini güçlendirmelerine yol
    gösteren bir eğitim programıdır. Allah’ın bize gönderdiği mucizelerimiz olan çocuklarımızın öfkeli,
    saldırgan, içine kapanık, güvensiz, inatçı….. gibi yapılarda olmalarına büyük ölçüde, bizim ebeveynlik
    sitillerimiz şekillendirmektedir ve yol açmaktadır.
    Filial Terapi, oyun terapisi ve aile terapisini bütünleştirerek çocuk ile ilgili aile içi sorunları çözmeyi ve
    aile ilişkisini güçlendirmeyi hedef alan psiko-eğitimsel bir yaklaşımdır. Terapist, anne babalara kendi
    çocuklarıyla yaptıkları oyun görüşmelerinde, çocuk merkezli oyun terapisi becerilerini nasıl
    uygulayacaklarını öğretir. Anne-baba ve çocuk ilişkisinde açıklığı ve güveni artırmayı hedeflediğinden
    hem önleyici, hem de sorun varsa, o sorunun çözümüne yardımcı olan bir terapi programıdır.
    Filial Terapi ile ebeveynler, çocuklarına, ben burdayım, seni duyuyorum, seni anlıyorum mesajını
    iletirler.
    Gary Landerth’ın kuramcısı olduğu, Danışan Merkezli Oyun terapisi’ nin bir parçası olan Filial Terapi
    de ailelere, çocuklarına, ‘sınır koyma’ becerilerini kazandırarak çocuğun da seçim yapabilmesine ve
    bu seçiminin sonucu ne olursa olsun sorumluluğunu alma becerisini kazandırmasına yardımcı olur.
    Gözümüzden sakındığımız varlıklarımızı, kendi güvenlik çemberimiz dahilinde tutabildiğimiz ilk
    yıllarında, tüm kötülüklerden koruyabiliriz, peki ya sonra?! Lise çağına geldiğinde, bizim gözümüzün
    görmediği anlarda!? Her an yanında olabilecek miyiz? Çocuğumuzun her hangi biri tarafından ‘gel bak
    şu tozu bir kokla çok eğlenceli.’ Gibi bir davetle karşılaşması ve deneme süresi kaç dakika sürer? Eğer
    biz kıymetli çocuklarımıza sınır ve seçeneklerle sorumluluk almayı öğretebilirsek çocuğumuz kendi iç
    kontrolü ile doğru tercihi yapabilmeyi, biz yanında yokken de yapabilir.
    Filial Oyun Terapi Yönteminin Etkili Olduğu Başlıca Problemler
    Kaygı, depresyon, davranış sorunları, tek ebeveynlik, saldırganlık, öfke patlamaları, tırnak yeme,
    enkoprezis (Dışkı kaçırma), alt ıslatma (enürezis), kardeş kıskançlığı, evlat edinme, travma, ilişki ve
    bağlanma sorunları, içe kapanıklık, özgüven problemleri vb. gibi sorunlarda aileye yardımcı olur. 40
    yılı aşkın bir süre içinde yapılan araştırmalar kısa dönemli terapötik bir yaklaşım olan filial terapinin
    çocuk ve aile üzerinde uzun dönemli etkisi olduğunu gösteriyor.
    *uygulanabilme yaşı 2-12 yaştır ancak daha etkili olduğu aralık 2-10’dur.
    Süreç:
    Oyun Terapisi 45 dk süren ve tek bir çocukla yapılan bir terapi tekniğidir. Filial Terapi Tekniği ise, tek
    oturumda, ortalama 8- 9 çocuğun ebeveynine verilebilen terapi tekniğidir. Filial Terapi’nin seans
    süresi 90dk’dır. Bu terapi tekniği Amerika’da birebir oyun terapisi alamayan yani, ekonomik seviyesi
    düşük olan ailelerin çocuklarına yönelik geliştirilmiş olan ve terapistin oyun terapisinde çocuğa
    uyguladığı tekniklerin kısmen ebeveynlere öğretildiği bir yöntemdir. Ebeveynlerle hafatada bir kez

    terapist önderliğinde toplanılır. Filial terapide ebeveyn çocuğu ile haftada bir kez 30 dk boyunca
    terapistin öğretileri doğrultusunda oyun oynar, kamera kaydına alınan bu oyun saati izlenilerek
    değerlendirmeler yapılır. Ebeveynler haftada bir kez tolanılan 10 hafta süren bu süreçte yanlışlarını
    düzeltir, kendilerini çocukları ile etkili iletişim kurma yönünde geliştirirler..
    Terapi Sürecindeki Gerekli Oyuncakların Listesi
    -oyuncak bebek ailesi
    -gerçek biberon
    -emzik
    -doktor çantası, stetoskop, yara bantı…
    -iki tane oyuncak telefon
    -oyuncak bebek evi
    -oyuncak para, bozuk para, kredi kartı (oyuncak),
    -plastik hayvanlar (inek, kelebek, kuş, köpek, kedi, kuzu..)
    -plastik agresif hayvanlar ( köpek balığı, yılan, aslan, dinazor-ağzı açık olması gerek)
    -polis aracı, otobüs, ambulans,kamyon, itfaiye, uçak, otomobil.. gerçeğine uygun olan modellerinden)
    -mutfak tabak malzemeleri,
    – oyuncak makyaj malzemesi, toka, takı, vs..
    -plastik meyve sebze,
    -çeşitli kuklalar,
    -oyuncak askerler
    -hacıyatmaz
    – maske
    – plastik polis kelepçesi
    – bir tane oyun hamuru
    -sekiz renk boya kalemi
    -Boş kağıt
    – yumuşak top
    – oyuncak tamir malzemeleri
    – dart atan bir tabanca birkaç tane olabilir

    -atlama ipi
    -plastik bıçak
    -küt uçlu makas
    -kukla sahnesi
    -80*80cm büyüklüğünde 30 cm yüksekliğinde içi kum dolu kum havuzu.
    – çocuk ebatlarında masa ve iki sandalye
    – bu oyuncakların dizilebileceği raflar.
    Not: oyuncakların olduğu odada ebeveyn her hafta 30 dk kendi çocuğu ile oyun oynayacaktır.
    Ebeveyn çocuğu ile oynarken aynı anda grup diğer başka bir odadan izlemelidir. Kamera ve tv düzeni
    kurulmalıdır.
    Terapi uygulaması malzemelerin temini ve terapi ortamınıın düzenlemesi ile başlanılabilir.