Kategori: Psikoloji

  • Araba bozulur, insan hasta olur…

    Araba bozulur, insan hasta olur…

    Merhaba, çocuk ve genç psikiyatrisi alanında çalışan uzman bir hekim olarak, artık her hafta Denge’de bilgi ve birikimlerimi sizlerle paylaşacağım. Nereden başlayayım diye düşünürken, toplumuzun psikiyatriye ve psikiyatrik hastalıklara bakışından, temelden başlayayım istedim.

    Çocuklarımızın hepimiz gibi ruhsal sağlıklarının bozulma hakkı vardır…

    Aslında hasta olmak, canlı olmanın doğal bir sonucudur. Ne demek bu; hiçbir araba hasta olamaz, o ancak bozulabilir. Bir canlı ancak hasta olma kabiliyetine sahiptir. Bu gerçeği hepimiz biliyor ve midemiz, böbreklerimiz hasta olduğunda çoğunlukla doktorlara başvuruyoruz fakat konu beynimizde olup bitenler, ruhsal yapımız olunca bu gerçeği unutuyoruz maalesef farklı toplumsal önyargılar bu bildiğimiz gerçeğin önüne geçiyor.

    Ön yargılar zaman kaybettirir…

    İster çocuk, ister yetişkin olsun ‘Bizim zamanımız da psikiyatrist mi vardı canım, benim çocuğumun bir şeyi yok, zamanla geçer’ diye düşünüyoruz. Maalesef genellikle tam tersi oluyor, bekledikçe artıyor sorunlar. Psikiyatrik bozukluklar belirgin bir şekilde aile hayatına, derslere, arkadaş ilişkilerine etki edince ancak çözüm arayışına başlıyoruz. Çoğu zamanda geç kalmış oluyoruz. Tohumları erken çocukluk döneminde atılmış pek çok ruhsal sorun için ancak ergenlikte tedavi şansı bulabiliyor. Geç kalındığında ise hem tedavinin etkinliği düşüyor hem de tedavi süresi çok uzuyor.

    Geç kalınırsa temel inançları ve tutumlar etkilenir…

    Bir de hiç tedavi şansı bulamamış şansız bireyler var. Bu bireyler de çocukluklarından miras kalan olumsuz davranışları (şiddettir en klasik örneği) çocuklarına, sevdiklerine uyguluyorlar. Bu şekilde nesilden nesile aktarılmış oluyor psikiyatrik sorunlar. Biz biz olalım, ruhsal hastalıkların insan olmanın getirdiği bir sonuç olduğunu bilelim ve erkenden başvuralım. Kalın sağlıcakla…

  • Çocuklarımızı anlamanın yolu…

    Çocuklarımızı anlamanın yolu…

    Ailelerin sordukları soruların başında, ‘neden böyle davranıyor, çocuklarımızı nasıl anlarız’ gelir. Aslında temel psikolojik gerçekleri bilmek, doğru iletişimi kurmak için şarttır.

    ‘ÇOCUĞUNUZ İLE İYİ İLETİŞİM KURMANIN TEMEL KOŞULU BİLGİDİR’

    Hepimiz yaşadığımız olayları kendi zihinsel merceğimizin arkasından görürüz. Bu merceğin gerçeği kırma derecesi, kişiden kişiye değişir. Gözlük kullanan birisisinin belli bir süre sonra taktığını unutması gibi bizler de olaylar karşısındaki düşüncelerimizin bize ait yorumlar olduğunu, taraflı olduğunu unuturuz. Bu gerçeği unutmak, özellikle ailelerin çocukları ile iletişimde ciddi sorunlara ve neden olur.

    Örneğin çocuğumuzun okulda başarısı düşer, okula gitmek konusunda isteksizleşir ise genellikle anne babalar okulda ne olduğuyla ilgili kısa bir soruşturma yaparlar. Çocuktan ya da öğretmenden somut bir neden çıkmaz ise suçlu bulunur. Suçlu tembelliktir (ailenin merceğide). Çocukları derslerden bıkmıştır, onda okuyacak göz yoktur. Aslında olan biten çocuğun dünyasında neler olduğunun, neden böyle bir tepki verdiğinin, nasıl hissettiğini iyice analiz etmeden aceleci davranmak ve olumsuz etiketlemektir. Bazen bu tip bir isteksizliğin altından korktuğu için anne ve babaya söylenemeyen travmalar, bazen öğrenme sorunları bazen ise kaygılar çıkar. Sadece çocuklarının tepkilerine bakarak hızlı çıkarımlar yapmak birçok sorunu beraberinde getirir.

    GÖRÜNENİN ÖTESİN DE BAZI NEDENLER OLABİLECEĞİNİ UNUTMAMALIYIZ

    O yüzden çocuklarımızın dünyasına olumlu bir ilgili ile yaklaşmak, onların duygularına eşlik etmek ve iletişim becerilerimizi geliştirmek gerekir. Ben yapılması gerekeni ‘kulakları açmak, ağızları kapamak’ şeklinde özetliyorum. Çocuklarımızı ve birbirimizi iyi anlayabilmek dileğiyle. Kalın sağlıcakla…

  • Çocuğum kaygılandığında nasıl tepki vermeliyim?

    Çocuğum kaygılandığında nasıl tepki vermeliyim?

    Çocuğum kaygılandığın da nasıl tepki vermeliyim?

    Kaygı hepimizin zaman zaman yaşadığı temel bir duygudur. Bizi tehlikelere karşı harekete geçirir.Bazı bireyler bu duyguyu daha yoğun ve yaşam kalitesini etkileyecek şekilde yaşarlar.

    Kaygı bozukluğu nedenleri arasında genetik neden de vardır.

    Yapılan araştırmalar kaygı bozukluklarının çocuklukta başladığını ve oluşum sürecinde genetiğin (biyolojik) ve anne baba davranışlarının (çevre) etkili olduğunu göstermiştir.

    Çocuk çevresindeki olayların olumsuz sonuçlarına aşırı odaklıdır.

    Kaygılı, endişeli çocuklar çevrelerindeki olaylara karşı aşırı hassastırlar. Karşılaştıkları sorunların olumsuz sonuçlanmasından, kötü şeyler yaşanmasından gereğinden fazla endişe duyarlar.

    Kaçınma davranışları kaygıları besler..

    Eğer aileler çocuklarının duygu yoğunluğunu fark edemezlerse, sorun karşısında çözüm üretmek yerine ondan uzak durmasını isteyebilirler. Bu şekilde aileler koruma iç güdüsü ile davrandığında bir taraftan çocuklarının öğrenme fırsatlarını elinden alırken bir taraftan da kaygının sürmesine neden olan kaçınmayı pekiştirirler. Örneğin parkta arkadaşlarının ona güldüğünü düşünen ve bu durumdan dolayı kendini dışlanmış hisseden bir çocuk ve aile hayal edelim.

    Eğer aile çocuklarına hemen uzak durmasını ve parka gitmemesini isterse aceleci ve zararlı (kaygıyı arttıran) bir çözüm önermiş olur.

    İlk adım onun duygusunu kaygısını ANLAMAKTIR..

    Onun yerine ne hissettiğine iyice kulak vermek, yaşadığı duyguya eşlik etmekle (empatik tutum) başlanmalıdır. Dışlanmasına neden olan olayı ve bu durum karşısındaki yorumunu (dışlanıyorum) test etmesini istemek ikinci adım olmalıdır. Zaten kaygısını anlatmış çocuk sakinleştikçe daha gerçekçi düşünebilecektir. Bu durumda arkadaşları ile tekrar oynamayı ve aynı şeylerin yaşayıp yaşamayacağını test etmesini istemek çocuğa öğrenme fırsatı sunacaktır. Unutmayın kaygı kaçındıkça artan bir duygudur. Çocuklarımızın kaygıyla yüzleşmesini, bu duygunun nedenlerini değerlendirmeyi öğretmek ailelerin temel görevlerindendir.

    Kalın sağlıcakla.

  • Çocuğum ile iletişim kurarken nelere dikkat etmeliyim?

    Çocuğum ile iletişim kurarken nelere dikkat etmeliyim?

    İletişimde beden dili % 60, ses tonu % 30, kelimeler % 10 önem taşır.

    Çocuklarımızla iletişim kurarken en çok hangi yolla mesaj veriyoruz?

    İlk adım bu gerçeği bilerek, beden diliniz, ses tonunuz ve sözcükleriniz vermek istediğiniz mesajı içeriyor mu onu değerlendirmelisiniz. Çocuğunuza ‘bağırmamasını’ söylerken siz bağırıyor iseniz çocuğunuz iletişimde ‘bağırmayı’ daha çok kullanacaktır. Arkadaşları ile iyi geçinmesini anlatırken biz çevremizle iyi bir iletişim dili kullanmıyorsak bundan etkilenecektir.

    Çocuğumuza verdiğimiz mesajlar zaman içinde nasıl değişiyor?

    İkinci yapmanız gereken verdiğiniz mesajların zaman içinde kararlı olmasını sağlamaktır. Mutlu bir günümüzde aşırı toleranslı ve çocuğunuzun her istediğini yapan bir ebeveyn iken, gergin ve sinirli olduğunuzda benzer davranmıyorsanız çocuğunuz neyin doğru neyin yanlış olduğu mesajını alamaz. Eğer istediğini yaptırabilme şansı var ise sizi daha çok zorlar ve şansını dener.

    Çocuğun çevredesindeki herkes aynı mesajı mı veriyor?

    Üçüncü yapmanız gereken ise çocukla zaman geçiren yetişkinlerin birbirleri ile çelişmeyen mesajlar vermesini sağlamaktır. Annenin hayır dediği bir davranışa baba evet diyor ise çocuk işine gelen mesajı almayı tercih edecektir.

    Çevremizle doğru iletişim dilini yakalamak gerekir…

    Dördüncü önemli şey ona karşı olan iletişim şeklimizi diğer alanlarda koruyabilmektir. Anne ve baba çocuklarına karşı ilgili ve ona karşı ortak bir dil kullanıyor olsalar bile aralarındaki iletişim kötü ise çocuk yine net mesajı alamaz. Çocuk anne ve babası ile nasıl iletişim kuruyorsa hayatla o şekilde iletişim kurar.

  • Sınav kaygısı nasıl oluşur?

    Sınav kaygısı nasıl oluşur?

    TEOG ve LYS sınavı yaklaştıkça sınav kaygıları üzerine gençlerle yaptığım görüşmeler artmaya başladı. Gençlerin içinde bulundukları durumun daha iyi anlaşılabilmesi için bu konuyu ele almak istedim.

    Sınav kaygısının temeli düşüncelerimizdir.

    Sınav kaygıları temelde anlam verme ve düşünme sorunlarından köken alır. Bir şeye nasıl bakarsak öyle görürüz. Nasıl baktığımızı sorgulamazsak isek hatayı nerede yaptığımızı fark edemeden kaygıların içinde boğuşur dururuz.

    Sınava doğru anlam vermek gerekir…

    Sınav hazırlığı özünde bir bilgi edinme ve bu bilgiyi verilen sürede geri sunma sürecidir. Bu nedenle bilgi edinme ve zaman yönetimi konusunda beceriler kazanmayı gerektirir. Hazırlıklarımızla bilgi ve beceriler kazanırız girdiğimiz testler ile de bunları sınarız.

    Bilgi ve becerilerimiz geliştirilebilir…

    Büyük sınava kadar geliştirebileceğimiz kadar bilgi ve becerilerimizi geliştirir, sınav günü ise bu edindiklerimizi kağıda yansıtmaya çalışırız. Sınav bir fırsattır ve bu fırsatı iyi kullanmaz isek başka fırsatlar için dersler çıkartırız. Hayat ise fırsatlar ile doludur.

    Sınava ve hazırlık sürecine farklı anlamlar yüklenir ise..

    Bazı gençler çeşitli nedenlerle sınava, kendilerine ve çevrelerine karşı farklı anlamlar yüklemeye başlarlar. Denemelerde yapılan yanlışlar çalışma şekli hakkında bir mesajdan çok kişiliğe yansıtılır. Bu sonuca göre diğerleri kadar zeki değildirler. Çalışsa da yapamayacaklardır. Sınavdaki bilgiler sanki çalışsa bile unutulan bilgilerdir. Sınav gününde bir tehlike görülmeye başlanır. Büyük sınav gelecek testi gibidir. Sınav da başarısız olmak gelecekte felaketlere dönüşecektir.

    Düşünce duyguyu, duygu davranışı ve fizyolojik tepkileri tetikler…

    Tabi bu tehlike atıfları ile süreç bitmez. Beynimiz bu gerçekçi bir yorum mu yoksa bir düşünme hatası mı diye değerlendirmez. Basar stres tepkilerinin tetiğine. Kaygı ve korku duyguları başlar. Gerginlikler, uykusuzluklar, iştah değişiklikleri tabloya eklenir. Motivasyon azalır. Ders çalışmaya uğraşıldığın da olumsuz düşüncelerden verilen bilgiye odaklanılamaz. Öğrenme yavaşlar. Hafıza bozulur ve gerçekten performans düşer. Denemelerde yanlışlar artar. Giderek olumsuz düşünceler haklı çıkmaya başlamıştır.

    Olumsuz düşünceler bir kısır döngüye dönüşmüştür artık…

    Biz bu duruma kendini doğrulayan kehanet adını veririz. Bazı gençlerde tablo daha da ağırlaşır. Depresyon, umutsuzluk ve intihara varan davranışlar gözlenir. İlk domino taşının yıkılması gibi küçük bir hamle ile başlayan süreç giderek genci hatta aileyi yıkacak kadar güçlenir. Özetle düşünceler duygulara, duygular davranışlara, davranışlara kaderimize dönüşmüştür (Gandi). Lütfen sınav kaygısı yaşayan gençlerimize ve içlerine olup bitene kulak verelim. Onların olup biteni doğru yorumlamaları için onlara rehberlik edelim. Kalın sağlıcakla…

  • Çocuğumun gelişimini nasıl doğru destekleyebilirim?

    Çocuğumun gelişimini nasıl doğru destekleyebilirim?

    Çocuğumun gelişimini nasıl doğru destekleyebilirim?

    Çocuğumuzun gelişimini doğru desteklemek istiyorsak temelde üç alana bakmalıyız.

    Birinci alan çocuğun bireysel özelikleridir.

    Çocuğumun doğası neye yatkın ve neyi yaparken keyif almakta ona bakılması gerekir. Bu konu çok tartışıldığı için ben daha çok diğer iki alana odaklanmak istiyorum.

    İkinci alan çevredir.

    Çocuk çevresinden nasıl mesajlar alıyor? Aile, okul, izlediği filmler, vakit geçirdiği oyunlarda nasıl mesajlar alıyor ona bakmamızı gerekir. Çevre çocuğa geride olduğu, sıradan olduğu mesajlarını mı yoksa kendine özgü keşfedilmeyi bekleyen taraflarının olduğunu mu vurguluyor. İzlediği kahramanlar süper güçleri olan asla ulaşamayacağı figürler mi yoksa sıradan insanların neleri değiştirebildiğinin hikayeleri ile mi büyüyor çocuğumuz…

    Yakın çevre çocuğumuzun temel inançlarını değiştirir.

    Bu mesajlar zamanla onun zihinsel kalıplarını değiştirecektir. Çocuğumuzun gözlük numarasının giderek bozulması ve gerçeği daha net görememesi gibi düşünebilirsiniz bu süreci. Çocuk aldığı mesajlarda sen güçsüzsün, başarısızsın mesajlarını aldıkça yaşadığı zorlukları başa çıkılamaz şeklinde yorumlayacaktır.

    Üçüncü alan içinde yaşadığımız sistemdir.

    Büyük sistem gücü kimlere veriyor, neyi değerli, neyi değersiz kılıyor, neye odaklanmayı hedef olarak bireylere sunuyor ve bu sistemin kural koyucuları size nasıl bir rol biçiyor bu alana odaklanmak gerekir.

    Tek bir alana değil tüm çevreden aldığı mesajlara bakmak gerekir.

    Bu üç temel alanında farkında olarak çocuk yetiştirmemiz gerektiğini düşünüyorum. Tüm süreci bir çiçeğin büyümesine benzetirsek, çiçeğin tohumu bireysel özellikleri, içinde bulunduğu saksı, toprak ve diğer çiçeklere göre konumu yakın çevreyi, içinde bulunduğu iklim, yağmur ve güneşin durumu ise büyük sisteme benzetilebilir. Tüm bu üç alandaki ufak ama doğru yönlendirmeler çocuklarımızı kendi öykülerinin kahramanlarına dönüşmelerini sağlayabilir.

    Kalın sağlıcakla…

  • Çocuklarımızı nasıl gerçek kahramanlara dönüştürebiliriz?

    Çocuklarımızı nasıl gerçek kahramanlara dönüştürebiliriz?

    Çocuklarımız günümüz koşulların da maalesef anne babalarından çok televizyonun ve bilgisayarın başında vakit geçiriyor. Bu sürede onlara ilham veren, özdeşim kurdukları karakterin bir grubu olumsuz, vuran, kıran ve zarar veren figürler. Bu karakterlerin onların dünyasında yaratacağı olumsuz özdeşim aşikar ve aileler bu durumu fark ettiklerinde çoğunlukla tedbirler alıyorlar.

    Olumlu figürlerin bir etkisi var mı?

    Peki ya olumlu gibi gözüken süper kahramanların çocuğumuza etkisi ne kadar oluyor acaba? Bu süper kahramanlar, süper güçlerini kullanarak insanları kurtarıyor ve problemleri çözüyorlar. Çocuklarımızın hayal güçleri gelişiyor ve çok keyif alıyorlar belki ama gerçek dünyada uygulayabilecekleri, kazandıkları geride ne kalıyor?

    Çocuklarımızın sadece keyif alması yeterli mi?

    Ben de yapabilirim duygusu ile harekete geçiyorlar mı yoksa sadece kısa süreli haz odaklı etkiler mi oluşuyor üzerilerinde. Neden umut dolu hikayeleri izlemiyorlar. Neden bilge insanların bu bilgeliklerine ulaşırken aldıkları dersleri okumuyorlar. Neden bireysel düşünmeyip adım atan, meydan okuyan cesur insanları dinleyemiyorlar. Neden atılan küçük adımların fark yaratabileceğini hissedemiyorlar. Neden sıradan insanların dünyayı değiştiren şeyler yapabildiklerini görmüyor çocuklarımız.

    Çocuklarımız gerçek yaşamdan ilham almalılar…

    Doğru kahramanlar onların güçsüz taraflarına değil güçlü taraflarına odaklanmalarını sağlayabilirler. Sahip olduklarının çok şey yapabilmek için yeterli olduğunu gösterebilir çocuklarımıza. Korkan yapamayacaklarını düşünen değil baş eden, meydan okuyan çocuklar olmalarını kolaylaştırabilir bu örnekler. Sadece anlık mutluluğun değil başarının uzun süreli hazzını yaşayabilir çocuklarımız. Neden geçmişteki insanlık tarihi örneklerinden ilham alıp, ben de yapabilirim deyip, geleceğe umutla kanat çırpmasınlar. Dünyayı değiştiren bireyler neden sizin ailenizden çıkmasın. İlla süper güçler mi gerekir yaşamda iz bırakmak için…

    Benim iki gerçek kahramanım Atatürk’e ve babama sevgilerimle. Dünyayı değiştirebilcekleri umudunu taşıyan çocukların yetiştirmesi dileği ile 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramımız kutlu olsun…

  • Çocuklarım ile nasıl kaliteli zaman geçirebilirim?

    Çocuklarım ile nasıl kaliteli zaman geçirebilirim?

    Zamanı geri alamayız, çocuklarımız asla şu an oldukları yaşa bir daha geri gelmeyecekler…

    Hayat hızla geçiyor ve bir koşuşturma halinde bir yerden diğerine savruluyoruz. Bu koşuşturma içinde belkide bizim varlığımıza en çok ihtiyaç duyan çocuklarımız. Onlara ayıracağımız zamanın onların hayatlarına katacağı değer çok büyük. Benim bugün yazacaklarım bu değerli anları kolaylaştıracak ipuçları.

    O an zihniniz sadece onunla olsun..

    Çocuğunuzla her iletişime geçtiğinizde ‘biricik’ fırsatlar olduğunu unutmayın. Çocuğunuz bulunduğu yaşa tekrar geri gelmeyecek ve zaman geriye dönmeyecek. Onun size sunduklarının, düşüncelerinin, duygularının ve davranışlarının farkında olun.

    Çocuğunuzun gözlüklerini takın..

    Tarafsızca yargısızca size sunduklarını kabullenin ve onun gözünden dünyaya bakmaya çalışın. Birazdan yapılacak işler, günün sizi yoran stresi geride kalsın. Çocuğunuz ve yaptıkları dışında aklınıza gelen dikkatinizi dağıtıcak fikirlere kapılıp gitmeyin. Yaratıcılıkları, hayalleri ve size sunduklarının ne kadar değerli olduklarını fark edin.

    O andaki size sunduklarını ‘HİSSEDİN’ ‘DÜŞÜNMEYİN’

    Onu izleyin. O anı ve yaptıklarınızı değerli kılın. Değerli kıldıkça ve anlaşıldığını hissetikçe iletişiminizin kalitesi artacak. Onu ve sizi zorlayan konularda daha kolay çözümler üretmeye başlayacaksınız. Onu yargısızca ve tarafsızca anlamanız her davranışına izin vereceğiniz anlamı taşımaz. Sizin ona verdiğiniz değeri gösterir. Bu iletişim fırsatlarını iple çekmeye ve ondan keyif almaya çalışın.

    Çocuğunuzla geçirdiğiniz zamanın hakkını vermek size mutluluk vericektir.

    Başka zamanda yapılacaklar sadece o anınızı zehirler. Gelecekte yapılacaklar ne ise zamanı gelince yapılacaklar. Yemek yerken ağzınızdaki lokmalara odaklandıkça aldığınız haz uzar. Onunla iletişimin eşsiz bir yemek olduğunu düşünerek tadını çıkarın. Çocuğunuzun varlığına bu değeri verin. Çok uzun süreler olması gerekmez. Ama o anın sadece kabullendiğiniz, izlediğiniz, yargılamadığınız ve öğüt vermediğiniz bir an olması önemlidir. Benim kaliteli vakit geçirmeden anladığım budur.. Kalın sağlıcakla..

  • Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu hakkında yanlış bildiklerimiz..

    Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu hakkında yanlış bildiklerimiz..

    Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) çocuklarda en sık görülen ruhsal sorun olmasına rağmen hakkında çok az şey bilinir. Bilinenler arasında da birçok yanlış ya da eksik vardır. O nedenle bugün DEHB hakkında bildiklerimizi kısa kısa yazmak istiyorum.

    Dikkat eksikliği dikkati hiçbir şeye verememek değildir.

    Hastalığın ismi bazen yanlış anlaşılmalara sebebiyet verir. Dikkat eksikliği derken kast edilen şey dikkati doğru yönetememektir. Çocuk ya da genç dikkatini eğlenceli, bol uyaran içeren faaliyetlere (tablet, tv) aşırı derecede verir ve saatlarce vakit geçirebilir ama ödev, görev alanlarında dikkatini uzun süre veremez, çabuk sıkılır. Aileler bunu genellikle ‘İşine geldiğinde çok dikkatli, işine gelmediğinde dikkatsiz’ şeklinde tanımlarlar. Dikkat eksikliği demek dikkatinin her zaman kötü olması demek değildir.

    Hiperaktivite her çocukta olmaz.

    Adı kötü demiştik ya bu durum hiperaktivite konusunda da sorunlara neden olur. DEHB olan çocukların sadece %15 in de hiperaktivite denebilecek boyutta davranış sorunları görülür. Hiperaktivite erken çocuklukta sık görülen ama giderek azalan bir belirtidir. Bu nedenle DEHB tanısı koyarken bakılan temel belirtiler dikkat ve dürtü kontrolüne ait sorunlardır. Hatta DEHB tanısı almış grup hipoaktiftir. Yani ağır kanlı, yavaş hareket eden ve sadece dikkat sorunları yaşayan çocuklardır. Bu nedenle hiperaktivite tanı koymak için kesin aranan bulgu değildir.

    Zekaları iyidir.

    DEHB zekadan bağımsız bir hastalıktır. Özellikle hiperaktif olan çocukların zeka yüksekliğinden böyle davrandıkları gibi bir kanaat mevcuttur. DEHB tanısı alan bir çocuk üstün zeka da olabilir öğrenme sorunları da yaşabilir. Dikkat ve yönetici beceriler ayrı bir beceri zeka ise ayrı bir beceri olarak tanımlanabilir. Birini boy birisini kilo gibi düşünebilirsiniz. Her uzun boylu olan çocuk kilolu olmak zorunda değildir..

  • Tatili çocuğumuz için nasıl planlayalım?

    Tatili çocuğumuz için nasıl planlayalım?

    Dört gözle beklenen yaz tatili sonunda geldi. Bu yazım da çocuğumuz yaz tatilini nasıl geçirsin sorusuna cevap vereyim istedim.

    Yaz tatili konusunda bir plan yapın.

    Anne, baba ve çocuğun yaz tatili konusunda beklentileri birbirinden farklı olabilir bu nedenle başta bir plan yapmak tatil döneminde yaşanacak hayal kırıklıkları ve çatışmaların önüne geçebilir.

    Önce çocukların düşünceleri.

    Bu planlama da öncelik çocuğun tatilde yapmak istediklerini öğrenmek olmalıdır. Televizyon izlemek, bilgisayar oynamak ya da arkadaşları ile geçireceği süreler konusunda fikirlerini almak onu değerli hissettirecektir. Bu eğlenceli şeyler dışında kendini geliştirmek istediği sportif etkinlikler, müzik aletleri ya da sanat dalları konusunda düşünceleri alınabilir.

    Sonra ailenin beklentileri.

    Çocuğun yaz konusunda düşünceleri, hayalleri konuşulduktan sonra ailenin yaz konusunda beklentileri sunulmalıdır. Beraber izlenmek istenilen filmler, gezilmek ve görülmek istenilen yerler (müzeler-oyuncak müzesi, bilim merkezi)  konuşulabilir. Eğer öğretmenlerin yaz dönemi için de yapılmasını istediği testler ve ödevler var ise çocuğun bu konudaki planlaması ve fikirleri alınabilir. Tatil dönemi önce görevler sonra eğlence şeklinde yapılacak programlar çocuk için daha kolay uygulanabilir.

    Bekletilerini anlamak tüm sınırları kaldırmak değildir..

    Çocuğumuzun bekletilerini konuşmak saatlerce televizyon izlemesine, bilgisayar oynamasına izin vermek anlamına gelmez. Okul dönemine göre daha esnek ve artmış saatler verilebilir ama sınırlar olmalıdır.

    Eğlence ve eğitim dengesi iyi kurulmalıdır..

    Yaz tatili çocuk için keyifli ve eğlenceli bir zaman dilimi olmalıdır. Eğitim verirken de eğlenceli bir şekilde sunabilmek, deneyimleyerek, yaşayarak öğrenmesini teşvik etmek önemlidir. Bu konuda programında hem eğitimi ve hem de eğlenceyi bulunduran yaz okulları iyi bir alternatif olabilir.

    Beceri alanları keşfedilebilir.

    İlgi duydukları ya da becerikli olduğu hissedilen alanlarda kendilerini geliştirecek ev etkinleri ya da kurslar düşünülebilir. Burada kazandıkları güven ve beceriler kendilerini daha iyi tanımalarını sağlayabilir.

    Okuma zamanı düşünülebilir.

    Keyifli buldukları, okumak istedikleri kitaplar seçilerek ailecek okuma saatleri uygulanabilir. Hayal güçlerini geliştirecek faaliyetlere, ailecek oynanacak oyunlara zaman ayırılabilir.

    Aileden uzak bir tatil sayesinde sorumluluk kazanabilirler..

    Çocuklar ailelerinin uygun görecekleri yakın bir akraba veya arkadaşının yanına kısa süreli de olsa tatile gidebilirler. Burada alacakları sorumluluklarla (yatak toplamak, sofra kurulması-kaldırılmasına yardımcı olmak, verilen saatte eve gelmek vs.) kendisine ve ailesine ne kadar büyüdüğünü kanıtlayabilir.

    Herkese iyi mutlu ve güzel bir tatil diliyorum. Kalın sağlıcakla…