Kategori: Psikoloji

  • Evlilik Bağları Teorisi veya İnsanlar Neden Evli Kalırlar?

    Evlilik Bağları Teorisi veya İnsanlar Neden Evli Kalırlar?

    Pek çok çift aşk için evlenir. Ve aşk iyi gittiğinde bir şiirdir. İlginçtir ki, aşkla ilgili sayısız cilt şiir
    yazılmışken, evlilikle ilgili hemen hemen hiç şiir yoktur. Oysa terapistler, nadiren aşk hakkında veya
    çiftlerin neden bir arada kaldığı ile ilgili düşünürler. Danışma odasının bir yanında sevgi ve kızgınlık,
    arzu ve bıkkınlık, dostluk ve yalnızlık yaşayan kimseleri bulurken. Odanın diğer yanında ise
    çözümlenmemiş acılar, dengesiz yapılar, çarpıtılmış ve işlevsiz sistemler hakkında düşünen terapisti
    görürüz.
    Eğer çiftlerin onları neyin bir araya getirdiği, kırgınlık ve hayal kırıklığına rağmen onları nelerin bir arada
    tutuğuna ilişkin görüşlerini umursamazsak çiftlere yönelik etkin terapiler geliştirmeyi nasıl umut
    edebiliriz ki?
    Belki birçok terapist sezgisel olarak çiftleri neyin bir arada tuttuğunun bir değerlendirmesini yapabilir.
    Birbirlerini seven çiftlere birbirlerini sevmeyenlerden daha kolay yardım edilebileceğini düşünürüz.
    Keyifli bir seksin evliliği koruyacağına, uyumsuz cinsel ilişkilerin ise anlaşmazlık kaynağı olacağına
    inanırız. Ortak ilgileri fazla olan çiftlerin çok az ortak ilgisi olanlardan daha iyi anlaştığını düşünürüz.
    Ayrıca düşünceli olarak davranan, bağlılıklarında dürüst olan kişilerin tutarsız ve tepkisel davrananlardan
    daha iyi evlilikler yapacağına inanırız. Her ne kadar bunlar pratikteki tecrübelerimize dayansa da, yine de
    daha yakından sorgulamayı gerektirir.
    Bu teori yürüyen evliliklerin zengin çeşitliliğini ve başarısız olanlardaki zengin sayıdaki farklılığı
    anlamamızı sağlar. Ayrıca aşık olan veya uzun yıllar evli olan kişilerin arasındaki bağları
    değerlendirmemize yardımcı olur. Teorinin esası evlilikte çiftler arasında çeşitli bağlar olduğu
    önermesidir ve bu bağların her biri gelişimsel belirtiler taşır ve her biri insanlar arası ilişkilerin temel
    özellikleri ile bağlantılıdırlar.
    Bu görüşe göre pek çok sağlam evlilik bu bağların her birinde değilse bile birkaçında güçlüdürler. Pek
    çok zayıf evlilik zayıf bağlar profili gösterir.
    Beş bağdan söz edilir:
    1. Bağlanma / İlgi-bakım gösterme ve ilgi-bakım alma bağı; Bu bağ gelişimsel olarak ebeveyn-çocuk
    ilişkisinde köklenir.
    2. Arkadaşlık /Ortaklık Bağı; Bu bağ çocukluktaki akran ve oyun tecrübelerinde köklenir. Genellikle
    aynı jenerasyonun üyeleri arasında oluşur yakınlaşma ve paylaşılan girişimleri içerir.
    3. Arzu / Cinsel Aktivite Bağı; Bu bağ cinsel çekimi ve cinsel etkinlikte elde edilen doyumu içerir.
    Genellikle aynı kuşağın üyelerini ilgilendirir ve ergenlikte en önemli itici güç halini alır.
    4. Karar / Yükümlülük Bağı; Bu bağ bir ilişkiye kafa yorarak bu ilişkiye kendini adayıp adamamak
    konusunda karar verme konusunda bilişsel davranışı içerir. Düşünceli olma ve yükümlülük edinme
    çocuklukta başlamakla birlikte, olgunlaşmanın bir göstergesi olarak kabul edilir.
    5. Sosyal Bağlantılar Bağı: Bu bağın nereden kaynaklandığı daha az belirgin olduğu için diğerlerine
    göre farklılık gösterir. Bağlanma, arkadaşlık, karar/adama bağlarının bir türevi olabilir ya da tamamen
    bağımsız bir bağdır. Bir birey veya çiftler onlar için bir önemi çocuklar, geniş aileleri, komşuları,
    sosyal topluluklar ve benzeri olan diğer kişiler arasındaki ilişkiyi kapsar.
    Bağlanma / İlgi-Bakım Gösterme ve İlgi-Bakım Alma Bağı
    Bağlanma, ilgi-bakım gösterme ve alma evlilikte aranan özelliklerden biridir ve özellikle ebeveyn çocuk

    ilişkisinde görülen insani bir özelliktir.
    Çiftlerin anne, babalarıyla veya kendisini büyüten diğer kişilerle ilişkileri yani ebeveyn çocuk ilişkilerinin
    kalitesi empatik olup olmadığı, ayrılma ve bireyselleşmeye fırsat verip vermemesi kişinin evlilikten
    beklentilerini etkiler.
    Kişinin kendisini büyüten kişilere yakın hissetmesi, sevilen bir çocuk olması, kardeşleri ile olan ilişkileri
    ve kardeşlerinin anne babası ile olan ilişkilerinin kalitesi bağlanma ve bakım gösterme bağı üzerinde
    oldukça etkilidir.
    Ayrıca ebeveynlerinin evliliğinin nasıl olduğu ve bu evliği nasıl değerlendirdikleri de bu bağın
    gelişiminde etkilidir. Kişinin kendisi ile ilgili sevmediği, eşinde sevmediği ve hayran olduğu şeyler bu
    bağda etkilidir. Evliliğin kişiyi nasıl değiştireceği ve hangi kişisel eksikleri tamamlayacağı da önemli.
    Eşler bu konuda bir birlerine soru sorarak ve konuşarak bağlarını güçlendirebilirler. Çift ilişkisi bireylere
    çocuklukta ebeveynleri ile olan biteni yeniden tecrübe etme ve geliştirme fırsatı verir. Buna kısaca “bilinç
    dışı kontrat” diyebiliriz.
    Arkadaşlık / Ortaklık Bağı
    Belki de en az üzerinde durulan evlilik bağı arkadaşlık ve ortaklıktır. Bunlar akranlar arasındaki en
    önemli bağlardır. Bu şaşırtıcıdır; çünkü bu kelimeler çiftlerin birbirlerini tanımlarken en sık kullandıkları
    kelimelerdir. Akranları ile ilişki kurabilme, arkadaş sahibi olabilme, iyi meslektaş olabilme yeteneğinin
    kökleri çocuklukta çocuklar arası ilişkilerle atılır.
    Günümüzde, çiftelerin çoğunluğu bir diğerinden eşiti olarak davranış beklemektedir. Bu her çağ ve her
    kültürde geçerli değildir. Hatta bugün bile eşlerin çoğu birinden birinin yetkisinin daha fazla olduğu
    alanları belirlemiştir. Bu durum ya adil bir ayarlama ya da haksız bir uygulama olarak algılanır. Çiftler
    eştirler ve bir çiftin her üyesinin eş ilişkisindeki kapasitesi ve tecrübeleri birbirleri ile olan ilişkilerini
    önemli biçimde etkiler.
    Araştırmalar erkek ve kadınların bir eşte aradıkları en önemli özelliklerin önem sırasına göre şunlar
    olduğunu belirlemiştir; iyi arkadaş, düşünceli olma, dürüstlük, şev katli olma, güvenilir olma, akıllılık,
    nezaket, anlayışlılık, sohbeti tatlı, sadık. Pek çok kişi eşini “en iyi arkadaşım” olarak tanımlar ve onula bir
    “ben-sen” diyaloğu kurmayı ümit eder.
    Evlilik sadece arkadaşlık değildir: Evlilik aynı zamanda bir iş ortaklığıdır. Çiftin zaman, enerji ve
    parasına yönelik yoğun talepler nedeni ile ilgili işbirliği gerektiren bir girişimdir. Çocuklar işin içine
    girdiği zaman, bu talepler yoğunlaşır ve işgücü dağılımında simetrik olmayan bir durum gelişir; kadın
    daha çok çocuktan sorumlu olurken erkek daha çok ekonomik destek sorumluluğunu üstlenir. Çift
    yaşamın her görevini simetrik olarak mı yoksa birbirini tamamlayacak şekilde mi paylaşacaklarına karar
    vermelidirler.
    Ortaklık bağındaki sık rastlanan bir başarısızlık finansal konuların yönetimi ile ilgilidir. Terapistler eğer
    para konularında didişip durmasalar birbirleri ile çok iyi anlaşabilecek çiftlerle sık karşılaşırlar. Bazı
    çiftler duygularını nasıl yöneteceklerini biriler ama paralarını nasıl idare edeceklerini bilemezler, bazıları
    da bunun tersidirler.
    Akran ilişkileri hakkında bilgi edinmek çok yarar getirir. Çiftler dostluk ve ortaklıkla ilgili şu soruların
    cevaplarını arayabilirler:
    1. Arkadaş mısınız? Eş misiniz? Hangi ilgileri paylaşıyorsunuz?
    2. Birbirinize iç yaşantınızla ilgili özel detayları anlatır mısınız?
    3. Ortak projelerde iyi bir iş bölümü yapar mısınız? Ev işlerinde, çocuk bakımında,
    seyahatlerin planlanmasında veya parasal konularda?
    4. Bu görevleri nasıl bölüşürsünüz? Bu bölüşümü adil buluyor musunuz?
    5. Arkadaşlarınızla olan tecrübelerinizi, en eski anılarınızdan başlayarak anlatır mısınız?
    6. Okulda arkadaşlarınızla ilişkileriniz nasıldı? En iyi arkadaşınız var mıydı?

    7. Karşı cinsle çıkmaya nasıl başladınız? Erkek veya kız arkadaşınız var mıydı?
    8. Şimdi arkadaşlarınız var mı? Ne kadar yakınlar?

    Cinsellik Bağı
    Çift ilişkisinde cinsellik bağının önemi çok aşikârdır. Pek çok çift için cinsel arzu onları evliliğe götüren
    nedenlerden biridir. Öte yanda biliyoruz ki birbirini cinsel olarak arzulayan sevgililerden pek çoğu
    evlenmemekte ve bazı çiftler ise cinsel arzu ilişkilerinde çok önem taşımamasına rağmen evlenmeye karar
    vermektedirler. Bazı çiftlerde ise arzu ve seks öyle önemli bir bağ oluşturur ki boşandıktan sonra bile
    cinsel ilişkilerini sürdürürler.
    Bu bağın gücü, ilişkinin evresi ile bireylerin hangi yaş döngüsünde olduklarına bağlı olarak değişiklik
    gösterir. Cinsel çekicilik en çok nişanlılık döneminde önem kazanır. Evliliğin kendisi genellikle cinsel
    arzunun şiddetinde değişikliğe yol açar; bu değişimin yönü evliliği özgürlüğü azaltan mı ya da çoğaltan
    bir şey olarak mı algılandığına bağlıdır. Çocukların doğumu ve bakımı çiftin cinsel yaşamında bir
    azalmaya yol açar, yuvanın çocuklardan boşalması ise çiftin cinsel hayatında bir rönesans yaşatabilir.
    Eğer cinsel arzu hastalıklar, cinsel etkinlikler gibi nedenlerden olumsuz etkilenmez ise, cinselliğin formu
    değişse bile bu ilişki yaşlılığa kadar sürebilir. Bazı çiftler birbirlerine yıllarca tutku duyabilirler. Doğal
    olarak tutkunun önemi ve duygular kadın ve erkek için değişiklik yaratır.
    Cinselliğin çiftin üyeleri için önemi ispat gerektirmez. Oysa bazı kültürlerde çocuk üretmek için eşle
    yaşanan cinsel keyif ikincil bir önem taşır. Arzu ile cinsel davranışı ayrı ayrı ele almakta yarar bulunur.
    Arzu çok çabuk parlayan bir “kimya” olarak görülür. Bireyler pek çok yönden uygun görülse de bir eşe
    karşı arzu duymaya kendileri zorlayamazlar; aynı şekilde kendilerine hiç uygun olmayan bir kişiye
    duydukları arzudan da kurtulamazlar.
    Bir çiftin cinsel yaşamı güvenin sarsılması veya yaşamda kendine saygıya yol açacak bir başarı gibi
    cinsellik dışı olaylardan fazlasıyla etkilenebilir. Sıklıkla cinsel içerikli olarak görülen bir problem
    ilişkideki yetersizlikler, ilk girişimi kimin yapacağı sorunu, beğenilmeme endişesi veya hamile kalma
    korkusu gibi başka meseleleri içerebilir. Bütün bunlar terapi sırasında halledilebilir. Öte yanda cinsel
    arzunun temel kimyasını değiştirmek imkansız değilse bile oldukça zordur.
    Bir çiftin cinsel bağlarını değerlendirmelerine yardımcı olabilecek sorular :
    1. Eşinizi arzuluyor musunuz? Birbirinize duyduğunuz arzunun hikâyesi nedir?
    2. Cinsel ilişkiye girmeye nasıl karar verirsiniz? İlk girişimi kim başlatır? Bu her zaman böyle midir?
    3. Cinsel ilişkilerinizin genel seyri nasıldır?
    4. Cinsel ilişkilerinizden hoşlanıyor musunuz? Orgazm oluyor musunuz?
    5. Eşiniz sizin için tatmin edici mi? Size istediğiniz tepkileri veriyor mu?
    6. Cinsel ilişkilerinizde ne gibi değişiklikler yaşadınız?
    7. Cinsel ilişkileriniz nasıl gelişebilir?
    Karar/ Kendini Adama Bağı
    Evlilikten çıkış, bu boşanma çağında bile zordur ve bu karar genellikle uzun uzun düşündükten sonra
    alınır. Geçmişte ve günümüzde pek çok kültürde, kiminle evlenileceğine ebeveynler ve evlilik
    çöpçatanları karar verirdi. Günümüzde, romantik aşka değer veren kültürlerde bile insanlar öylesine aşık
    olup, evlenip, sonsuza kadar mutlu olmazlar. Bizler tartışmacıyız. Biriyle çıkmak ilişki kurmak veya
    evlenmek isteyen kişiler nasıl biri ile ilişkiye girdiklerini değerlendirmek istiyorlar. Bu değerlendirme
    daha başlangıçta yapılıyor ve ilişki boyunca sürüyor. Kişiler aynı zamanda kendilerini ve evliliğe hazır
    olup olmadıklarını ve eşleri ile nasıl bir evlilik yürütmek istediklerini de değerlendiriyorlar. Şüphesiz
    evliliğe uygunluk kriterleri evlenme -ebeveyn evini terk etme ve çocuk sahibi olma- isteğinin şiddetinden
    etkilenmektedir. Bulgular göstermektedir ki hem kadınlar hem de erkekler evlenme kararında “denge
    teorisi” olarak adlandırılan bir şeyi kullanmaktadırlar. Neler verebileceklerini, neler alıyor olduklarını
    değerlendirirler ve bu alış verişin eşit bir dengede olmasını isterler.

    Evlilik problemlerin çözümü, birbirine bakım, yoldaşlık ve cinsel partner olma konusunda uzun süreli bir
    karşılıklı adamayı gerektirir. Gencin evlendiği eş orta yaşta veya yaşlılıkta aynı kişi değildir, aynı şekilde
    kişinin kendisi de aynı kalmaz. Her biri değişir ve bir diğerini değiştirir. Kişinin içinde yaşadığı kültür de
    değişir.
    Eşler birbirinin bağlılık yeteneğini sınar. Arkadaşlarına, dinine, mesleğine ve kendi ailesine yaşam boyu
    bağlı olan eşlerin evliliğinin geleceğini, sık sık yer değiştiren, eski arkadaşlarını terk eden, değişik dinleri
    deneyen, hayatında tutarlı amaçları olmayan kişilerin evliliğine göre daha farklı değerlendiririz.
    Karar/Kendini adama bağı daha fazla kendini değerlendirme gerektirir, bu nedenle daha önceki dört
    bağdan daha bilişseldir. Evlenme kararı kişinin yaşamında verdiği en önemli ve en zor kararlardan biridir.
    Kişinin kendini ve düşüncelerini bilmesini gerektirir.
    Kişi nasıl biri ile evleniyor oyduğunu ve bu kişinin yıllar sonra nasıl biri olacağını kendine sormalıdır. Bu
    kişi güvenilir biri midir, gelecekte nasıl biri olacaktır? Bu kişi beni ve çocuklarımızı –hastalıkta ve
    sağlıkta-umursayacak mı? Eğer maddi durumumuzda değişiklikler olursa bu kişi gene benimle olacak mı?
    Ben “65”yaşıma gelip artık çekici olmadığımda beni hala sevecek mi? Bunu yapmayı istiyor mu? Bu
    soruları cevaplamak yaş, eğitim, din ve etnik farklılıklar olduğunda – kişinin ayrıca yapması gereken
    uyumu da değerlendirmesini içerdiği için- daha da zorlaşır.
    Evlilik bağlılığına karar verdiklerinde çiftler genellikle evlilikte kararların nasıl verileceği konusunda üstü
    kapalı bir şekilde bir anlaşmaya varırlar. Yakın zamanlara kadar kadınlar “ sevgi, saygı ve uyma”
    konusunda söz verirlerdi. Bu açıkça kararları verecek olan kişinin erkek olacağını ima eder. Böylesi bir
    anlaşmanın eşit olmadığı çok açıktır ve bu dengeyi yeni düzene sokmak için çok şey yapılmıştır. Bilindiği
    gibi, hala pek çok karar adetlere dayalı rol tanımlarına göre alınır ve çiftlerin kararları kendi yetenekleri
    ve ilgilerine göre nasıl alacaklarını öğrenmeleri gerekir.
    Her evlilik bireylerinin geçmişte karşı karşıya kaldıkları eşitsizliklerle yüzleşmek ve hesaplaşmak
    zorundadır. Eğer eşlerden biri kendi ailelerinde diğerine göre daha avantajlı şartlarda yetişti ise diğerini
    “kurtarma” sözü de faktörlerden biridir. Her ne kadar geçmiş adaletsizliklerin etkisi bugünün geçmiş
    olarak algılanması gibi bir kapsam karışıklığı yaratsa da, geçmişteki adaletsizlikleri şimdi değiştirme
    ihtiyacı pek çok insana anlamlı ve haklı gelir.
    Yaşam boyunca, eşitlik dengesi, yani kimin evlilik için daha fazla şey yaptığı hiçbir zaman aynı düzeyde
    olmayacaktır, ama pek çok çift, her iki eşin gayretlerinin de uzun vadede birbirine eşitlenmesi için
    uğraşacaklarını varsayarlar. Katkılarının bir gün fark edileceğini ve eşlerinin de aynı oranda katkıda
    bulunmak için uğraşacağını ümit ederler ve beklerler.
    Çiftlerin karar verme/kendini adama bağını değerlendirmeye yardımcı olabilecek sorular:
    1. Eşinin hakkında bildiğin hangi özellikler onunla evlenme kararı almana neden oldu?
    2. Onun nasıl bir eş olacağını bekliyordun? Beklediğinden nasıl farklılıklar gösterdi?
    3. Nasıl bir yaşama sahip olmayı bekliyordun? Yaşantın beklediğinden nasıl farklı?
    4. Eşinin sana adil davrandığını düşünüyor musun?
    5. Bununla ilgili geçmişte ne kadar tartışma yaşadınız? Şimdi?
    6. Kendini evliliğe ne kadar adamış buluyorsun? Bu bağlılığın değişti mi? Ne kadar ve ne zaman?
    7. Bu değişimi kendine nasıl açıklıyorsun? Eşine nasıl açıklıyorsun?

    Aile ve Sosyal İlişkiler Bağı
    Bu son bağ diğerlerinden farklıdır. Birincisi çiftin ötesine geçer ve çocukları, geniş aileleri, arkadaşları,
    komşuları ve akrabaları, dini ve ülkeyi kapsar. İkincisi bu bağın diğer bağların bir türevi mi, yani bağlılık,
    arkadaşlık, karar/kendini adama gibi bağların bir birleşimi mi yoksa kendi başına bağımsız bir bağ mı
    olduğu açık değildir. Her halükarda çiftler çocuklarına, arkadaşlarına, geniş ailelerine veya daha geniş
    sosyal ilişkiler ağlarına çok güçlü sevgi, adanmışlık ve sadakat ile bağlıdırlar. Bu sadakat çiftleri ya
    birbirine daha fazla yaklaştırır ya da ayırır. Kur yapma devresinde bu bağ diğerlerine göre daha az göze

    çarpar; evlilik törenlerini planlarken bu bağların her iki tarafın aileleri için de ne kadar derin olduğu
    ortaya çıkar.
    Sosyal ilişki ağı bağının gelişimsel habercisinin ne olduğunu tarif etmek güçtür. Her ne kadar herkes bir
    aile, komşular, din, etnik grup gibi daha geniş sosyal bir ağın işinde doğmuş olsa da bu gruplarla bağın ne
    zaman ve nasıl kurulduğu açık değildir. İnsanlar olgunlaştıkça okul, iş ve çeşitli organizasyonlarla da
    haşir neşir olurlar. Bu ağlarla kurulan bağın kuvveti değişkendir; bazı kişiler belli gruplar içinde
    kendilerine kök salmaya çok istekliyken bazıları zorlanırlar. Kök salma isteğine şu cümle iyi bir örnektir,
    “Kendi dinimden başkası ile evlenmem.”
    Bu bağın önemi kur yapma döneminde görülebilir. Bir çift ilk tanışma dönemini geçtikten sonra
    genellikle birbirlerini arkadaşları ile tanıştırırlar. Bu önemli bir sınamadır, çünkü insanlar ortak ilgileri,
    inançları ve yeterlilikleri nedeni ile dost olurlar. Bir kişinin arkadaşlarının o kişinin sevgilisini kabul
    etmesi önemli bir olum lamadır; çünkü kişi arkadaşları ile sevgilisi arasında tercih yapmak zorunda
    kalmaz. Bu sınama daha sonra sevgilinin aile ile tanıştırılması ile sürdürülür.
    Çiftin sosyal ilişkiler ağı birleşip geliştikçe bu bağda güç kazanır. Ama bu ağ engelleyici de olabilir.
    Çiftin geniş aileleri içindeki anlaşmazlıklar evlilik içinde strese yol açabilir. Eşlerin bu anlaşmazlıklarda
    arabulucu olmaları hatta yan tutmaları istenebilir. Eğer biri eşinden ayrılır veya eşini kaybederse
    genellikle paylaşılan sosyal destek sisteminin önemli bir bölümünü de kaybeder. Boşanmanın en önemli
    stres kaynaklarından biri boşanma nedeni ile sevdiğiniz ve güvendiğiniz diğer kişileri de kaybetme
    ihtimalidir. Çocuklar hala beni sevip, sayıp, ziyaretime gelecek mi? Komşular taraf tutacak mı? Aynı
    mekan ve ortamlara gitmeye devam edebilir miyim?
    Çiftlerin sosyal bağı hakkında bilgi edinmede yararlı olabilecek sorular:
    1. Sizin için önemli olan diğer kişiler- çocuklar, aile üyeleri, arkadaşlar, meslektaşlar- kimlerdir? Bazı
    dini kurumlar, kulüpler sizin için önemli midir?
    2. Çocuklarınızla olan ilişkinizde her biriniz onlarla nasıl ilişkiler içindesiniz? Eşinizi bir anne/ baba
    olarak nasıl buluyorsunuz?
    3. Ayrı ayrı arkadaşlıklar mı kurarsınız, yoksa ortak arkadaşlarınız var mı?
    4. Kime güvenip dayanabileceğinizi düşünüyorsunuz? Birey olarak? Çift olarak?
    5. Birbirinizin ailelerince ve arkadaşlarınca kolay bir şekilde kabul edilmiş miydiniz?
    6. Birbirinizin ailesi ve arkadaşları ile şimdi ki ilişkileriniz nasıl?

  • Kardeş kıskançlığı

    Kardeş kıskançlığı

    Kıskançlık duygusu, diğer duygularımız kadar doğal ve içgüdüsel olan doğuştan getirdiğimiz bir duygudur. Bireyin yaşamının her döneminde görülebilir ancak çocuklukta biraz daha yoğun olarak yaşanan duygudur. Birey bu duyguyla iki yaş civarında ilk tanışmasını yaşamaktadır. Genellikle de, kardeş doğumu ile su yüzüne çıkar. Yeni bir kardeş aynı zamanda evde yeni bir birey demektir. Bu yeni birey evdeki dengeleri değiştirecek ve çocuk tarafından rakip olarak algılanacaktır. Hem evdeki aile bireylerinin hem de misafirlerin ilgisinin yeni bireyde olması çocuktaki kıskançlık duygusunun açığa çıkmasını sağlar. Genellikle yapılan ilk hata ailenin çocuğu, kardeşi geleceğine hazırlanmaması ile başlar.

    Çocuğun ilk ilişki kurduğu ilk bağlandığı kişi annedir. Anne, bir çocuk için en değerli varlıktır. Onu başkalarıyla paylaşmak, anne sevgisini yitirme korkusu çocuğun kıskançlık duygusunun ortaya çıkmasını kolaylaştırır.

    Kıskançlık derecesinde rol oynayan diğer bir durum da, kardeşler arasındaki yaş farkının az olmasıdır. Yaş farkı az olan kardeşlerin, yaş farkı fazla olan kardeşlere oranla kıskançlık duygusunun görülme sıklığı daha fazladır.

    Çocuklar kardeşlerini kıskandıklarında nasıl davranırlar?

    • Kardeşini kıskanan çocukta olduğu yaştan daha küçük bir bireymiş gibi davranır. Bebeksi davranışlar, altını ıslatma, anne memesinden süt içmeye çalışma, parmak emme gibi davranışlar gözlenebilir.
    • Çevresinde insanlar varken kardeşine aşırı ilgi, sevgi gösterirken, kimse yokken aniden vurma, ısırma gibi davranışlar sergileyebilir.
    • Aşırı öfkeli, huysuz, inatçı olabilir, çevresindeki insanlara saldırgan davranışlarda bulunabilir.
    • Anne-baba bebekle ilgilenirken ilgiyi engelleme, dikkat çekmek için çeşitli davranışlar yapabilir.
    • Sevilmediği düşüncesiyle anneden uzaklaşır, içe kapanır, sessizleşebilir ve yemek yememeye başlayabilir.
    • Fiziksel rahatsızlıkları olmadığı halde ilgi çekmek için karnım ağrıyor, başım ağrıyor gibi şikayetlerde bulunabilir.
    • Anne- babaya sık sık onu sevip sevmediklerini sorma ve sevgilerinden bir türlü emin olamama yaşanabilir.

    Anne baba olarak dikkat edilmesi gerekenler:

    • Öncelikle çocuk hamilelik döneminde bir kardeşi olacağına psikolojik olarak hazırlanmalıdır. Aileye yeni bir bireyin geleceği bir kardeşi olacağı anlatılmalıdır.
    • Hamilelik döneminde aile üyelerinden başka biri çocuğun bakımını yavaş yavaş üstüne alarak çocuğun anne yokken ihmal edilmişlik duygusu önlenmelidir.
    • Anne baba arasında çocuklara kaliteli zaman aktiviteleri ile ilgili iş bölümü yapılmalıdır. Çocukla, kardeşi doğmadan önce yapılan aktiviteler çok fazla değişiklik göstermemelidir.
    • Bebeğin gelişiyle birlikte 4-5 yaşlarındaki çocuğu anaokuluna göndermek doğru değildir. Bu durum kardeş kıskançlığını körüklediği gibi çocukta okul sendromunun gelişmesine ve çocuğun içine kapanık ya da saldırgan olmasına yol açabilir.
    • Bebek için hazırlanacak oda çocukla paylaşılmalı ve birlikte hazırlıklar yapılmalıdır.
    • Bebek bakımında onun yardımını isteyin, Eğlenceli ufak sorumluluklar verin. Yardımları konusunda çocuğa olumlu geri bildirimlerde bulunun.
    • Bebeksi davranışlara yönelik bir geri dönüş varsa, çocuk ayıplanmamalı, kızılmamalı, eleştirilmemeli ve cezalandırılmamalıdır. Onunla bu durumu konuşmak, duygusunu kabul ettiğinizi, anlaşıldığını hissettirmek etkili olacaktır.
    • Kardeşler arasında olumlu ya da olumsuz özellikleri kıyaslamamalısınız.
    • Her çocuğun kişilik yapısının aynı olmadığını bilin. Bu nedenle çocuklarınızın kişilik ve mizaçları doğrultusunda uygun davranmaya çalışın.

    Ne zaman uzman desteği alınmalıdır?

    Hamilelik döneminden itibaren başlayan kıskançlık duygusu, eğer uygun yöntemlerle baş edilmezse ileri yıllarda başka kişi ve durumlara yansıtılarak gelişebilir. Bu duyguyla baş edemeyen ve bireyde kalıcı hale gelen bu duygu yaşamı boyunca başkalarıyla rekabet etme, başkalarını geçme eğiliminde olur. Eğer bu duygu çocukta zamanında giderilmezse kalıcı kişilik bozukluklarına neden olabilir.

    Çocuğunuzda görülen kardeş kıskançlığı, çocuğun işlevselliğini bozmaya başladıysa (kekemelik, altını ıslatma vb), aile içinde çatışmalar yaratıyorsa ve aile bu durumla ilgili çok fazla sorun yaşıyorsa uzman desteği almanız en sağlıklı yol olacaktır.

  • Pazartesi sendromuna son vermenin yolları

    Pazartesi sendromuna son vermenin yolları

    Pazartesi sendromunda algı yönetimi…

    Özellikle okul ve iş hayatındaki çoğu kişinin kabusudur pazartesi sendromu. Bu durum bazı baş etme yöntemleriyle atlatılabilecek bir durum mu, yoksa kişinin hayatındaki işlevselliğini olumsuz yönde etkileyebilen ve ciddi müdahale gerektiren bir durum mu bunu ayırt etmek önemlidir.

    Kişi, pazar gününden itibaren etkilerini hissetmeye başlar. Pazar günü, yeni başlayacak olan haftayı müjdeler ve bazı kişiler bu durumu müjde yerine, yoğun tempo, stres, trafik, yorgunluk olarak algılar. Hafta sonunun bitmiş olması, kişide gerginlik yaratabilir. Bu gerginlik hissinin sebebi olarak da kişinin pazartesi gününe yüklediği anlam etkilemektedir. Negatif düşüncelerimiz, duygularımıza ve davranışlarımıza yansır..

    Herkes pazartesi sendromu yaşayacak diye bir şey yoktur. Pazartesi sendromu yaşayan kişilere baktığımızda ise genellikle bu kişiler ya mesleğini sevmiyordur ya çalıştığı ortamla ilgili bir problem yaşıyordur ya da kişi kendisini yeteri kadar tanımıyordur. Kişinin kendisini tanıyor olması, kendi süreçlerinin farkında olması durumlar karşısında baş edebilme yetisini geliştirir. Ana odaklanmayı becerebilen, stresle baş etme mekanizmaları iyi olan, kendisini iyi tanıyan kişiler pazartesi sendromu yaşamaz.

    Pazartesi sendromunun yaşanmasındaki bir diğer neden de kişinin o güne yüklediği anlamdan kaynaklanmaktadır. Her pazartesi kişinin hayatına dair değişim kararları alması (diyete, spora başlaması gibi) o günle ilgili stres düzeyinin artmasına zemin hazırlayabilir.

    Pazartesi sendromundan kurtulabilmek için, ilk olarak kişinin bu algıyla ilgili farkındalık kazanması önemlidir. Kişinin kendisine “Ne oluyor da böyle bir sendromu yaşıyorum? Böyle hissetmemdeki faktörler neler olabilir? O güne ait negatif algımla ilgili neyi değiştirmeye ihtiyacım var?” gibi sorular sorması önemlidir. Nedenini bilmediğimiz hiçbir şeyin sonucunu değiştiremeyiz. Bu nedenle ilk olarak yaşanılan sendromla ilgili nedeni bulmak önemli.

    Sendroma yönelik olumsuz faktörleri tespit ettikten sonra olumlu faktörleri de değerlendirmek gerekir.

    Pazar gününden başlayan gerginlikle baş edebilmek için, ana odaklanmak önemlidir.

    Pazar günü size keyif veren aktiviteleri ön plana almak yararlı olacaktır. Aynı zamanda her gün 20 dakika tempolu yürüyüş, nefes ve gevşeme egzersizleri yapıyor olmak uzun vadede stres düzeyinizi olumlu etkiler. Bununla birlikte sirkadyen ritmine dikkat etmemek kişide pazartesi sendromunu tetikleyebilir. Hafta içi uykusuz kalarak, hafta sonu telafi etmeye çalışıyoruz. Bu durumda biyolojik ritmi bozuyor. Daha fazla uyku, hafta başında kendimizi daha yorgun hissettiriyor ve bu da pazartesi günümüzü diğer günlerden daha fazla etkiliyor.

    Eğer sendrom uzun bir süredir devam ediyorsa ve hayatınızdaki işlevselliğinizi olumsuz yönde etkilediyse mutlaka uzman desteği almanızı öneririm.

  • KADIN PSİKOLOJİSİ

    KADIN PSİKOLOJİSİ

    Kadın psikolojisi, kadınlarla ve onların deneyimleriyle ilgili tüm psikolojik konuları içerir. Kadın psikolojisi incelenirken, tarihte kadının rolü, kadının nasıl nitelendirildiği gibi sosyal konuları göz önünde bulundurmak gerekiyor. Özellikle önceleri erkeklerin lehine olan sosyal yapı kadını psikoloji alanında da ayrı tutmuş ve kadınlar bu disiplinde yer edinememiştir. Son dönemlerde ise gelişen birtakım duyarlılıklar ve kadınların mücadelesi sonucu psikolojide kadınlar önemli bir yer edinmeyi başarmışlardır.

    Eski araştırmalar erkeklerin kadınlara üstünlüğünü savunmakta ve psikoloji alanındaki çalışmalarda da beyaz erkeklere odaklanılmaktaydı. Bu durum psikolojiyi bütün insan ve hayvanlara atfedilecek bir bilim olmaktan çıkarır ve amacından saptırır. Darwinizmin de temel miti olan bu algı daha sonra Leta Hollingworth, Helen Thompson, Mary Calkins gibi kadın psikologlar önderliğinde günümüze kadarki süreçte deneysel kanıtlarla çürütülmüştür.

    Psikolojiyi feminist perspektiften incelerken de ırk, etnik kimlikler, sınıf gibi kavramların farklı kültürlerdeki farklı anlamları genel bir görüşe varmayı zorlaştırır, insanların kendi kültürleri ve sosyal çevrelerinde ayrı ayrı yorumlanmasını gerektirir.

    Araştırma metotlarında feminist görüşün bilimsel psikolojiye yönelik en yaygın eleştirisi, erkek önyargılarının bilimsel olarak kusurlu bilgilerin temelini oluşturmasıdır. İkinci bir eleştiri de psikolojide bilimsel yöntemlerin çok fazlaca kullanımıdır. Bu görüşün temelinde bilimin kadın yapısına karşın soğuk olması ve labarotuvar dışında geçerli değerleri göz önünde bulundurmaması yatar.

    Kadın gelişiminin ve sterotipik kadın davranışının doğuştan mı geldiği yoksa sonradan mı kazanıldığını açıklayabilmek kadın psikolojisi içinde önemli bir yer tutar. Bunun birçok alt başlık içinde incelenmesi beklenir. (Sterotip kazanımı, aile, medya,okul ve arkadaşlar gibi)

    Orta yaştaki kadınlarda fiziksel görünüm, sağlık, akıl sağlığı, cinsellik, eşsel rol geçişleri, iş gücü geçişleri gibi durumlarda kadının sosyal çevredeki yeri, biyolojisi gibi faktörler erkeklerle her zaman paralellik göstermemektedir. Bu yüzden kadına ve erkeğe karşı olan tutum ve araştırmalar bu yönde seyredilmelidir.

    Kadınlarda sadece depresif rahatsızlıklar, diğer tüm fiziksel rahatsızlıklar ve akıl hastalıkları için beşinci en büyük hastalığı temsil ederken erkekler için yedinci en büyük hastalıktır. Kadınlarda psikolojik hastalıklardaki fazlalığın anlaşılmasına dair yaklaşımlar dört kategoriye yerleştirilebilir; 1. Kişi odaklı: Kadınların stresli olaylara karşı tepkisinin şiddetini biyolojik ve psikolojik özelliklerden dolayı hastalığa yakalanma riskine veya direncine odaklanır, 2. Durum odaklı: Cinsiyet rolüyle hayat şartlarının bağlantılı olarak strese etkisine odaklanır, 3.Etkileşimci: Kadınların olaylara dair görüşlerini ve olaylarla baş etmek için iç ve dış kaynaklarını kapsayan ilk madde arasındaki ilişkileri inceler, 4. Yöntembilimsel: Aşırılığı, ölçüm, örnekleme, kontrolün eksikliği veya tanıdaki taraflılık gibi yapaylıklarla açıklar.

    Tecavüz, aile içi şiddet gibi travma geçiren kadınların daha çok stres veya depresyona yatkınlığı olduğu görülmüştür. Travmatik durumların önce ortadan kaldırılması sonra etkilerinin azaltılmaya çalışması beklenir. Bu gibi konuların yine farklı coğrafyalardaki değerlerle yakından ilgisi var dolayısıyla durumları anlamlandırmak ve çözüme ulaştırmaya çalışmak için bunları göz önünde bulundurmalıyız. Tabi araştırmacılar kültürlerin şiddeti yorumlamalarındaki farklılıktan dolayı karşılaştırmanın zorluğu ve istismarların rapor edilmemesi problemlerine değinmişlerdir.

    Başarı ve cinsiyet değerlendirmelerinde kadınların başarı motivasyonlarında genel-geçer mükemmellik algısının yerine diğer insanların onayını almaya motive oldukları farz edilmektedir. Eski çalışmalarda da o dönemde kadınların daha düşük seviyede başarı motivasyonu gösterdiğini açıklamışlardır. İş ve aile rollerinde kadına karşı yapılan ayrımcılığın da onlara yüklenen rollerin kalitesinin akıl sağlığına etkisi ilişkilidir.

    Kadın psikolojisi alanında yapılacak etkili çalışmalar psikoloji biliminin hakkıyla yapılmasını ve kadının da ruh sağlığına uygun açıklamalar ve yöntemler geliştirmeyi de sağlayacaktır.

  • STRES İLE BAŞA ÇIKMA YOLLARI

    STRES İLE BAŞA ÇIKMA YOLLARI

    Stres; biyokimyasal, fizyolojik, bilişsel ve davranış değişiklikleri meydana getirebilen negatif duygusal deneyimdir. Bu etkiler olaylar ve değişen bu olaylara uyum sağlamaya göre değişiklik gösterir. Stres etkenleri çeşitli olmakla birlikte bazı insanları strese sokan faktörler bazı insanları etkilemeyebilir. Burada belirtmemiz gereken bir husus ise az stresin de zorluk yaratabildiğidir.

    Strese karşı verilen tepkiler stresle başa çıkmak için oluşan bilinçli çabalardır. Strese karşı verilen tepkilere ne sebep olur, kontrolü mümkün müdür, ne derece tehdit edici olduğu üzerinde durulması gereken hususlardır. Aynı zamanda stresin fizyolojisi(SAM) şu şekilde açıklanmıştır; sempatik-adrenomedüller sinir sistemi, Cannon’ın “Mücadele et ya da kaç” tepkisi, sempatik uyarım dışavurumu( böbreküstü bezlerinde katekolamine doğru salgı oluşumu), etkileri:kan basıncı ve kalp atış hızında artış, periferik kan damarlarında tıkanıklık, terlemede artış. (HPA ekseni); Selye’s Genel Uyum Sendromu, Hipotalamus salgıları, adrenal korteks uyarımı.

    Stresin iç ve dış kaynaklı etkenleri üzerinde durulur, iç faktörler olumsuz düşünmek, yüksek beklenti, kabullenmeme gibi örneklendirilirken, dış faktörler iş hayatıyla ilgili sorunlar, sürekli sağlık sorunları, temel yaşam değişiklikleri, manevi problemler örnekleri verilir.

    Stres değerlendirilmesinde alınabilecek önlemler arasında şunlar gösterilebilir: stres etkenlerinin ve hayata getirdiği değişimlerin öz bildirimleri, stres altındayken gösterilen görev performansı ölçümleri, nabız ve kan basıncı gibi fizyolojik değişimlere karşı önlemler ve de olayları stresli hale getiren biyokimyasal belirleyicilik. Önlemlerden bahsederken şu belirtilmiştir ki ne zaman stres altında olduğumuzu bilmeyi alışkanlık haline getirirsek ve vücudumuzun nasıl tepki verdiğini bilirsek önceden harekete geçer ve stres seviyesini düşürebilir, stres etkenlerini kontrol altında tutabiliriz.

    Bazı durumlar ve faktörler aşılması güç bir stres halini beraberinde getirebilir. Fakat stresle başa çıkmanın etkili yolları da vardır: Hayır demeyi öğrenmek, altından kalkamayacağınız sorumlulukları almamak, duygularınızı ifade etmek, stres etkenlerini güven veren insanlarla paylaşmak, dinlenmeye zaman ayırmak, meditasyon ve derin nefes gibi kas gevşetici aktivitelerde bulunmak,spor yapmak, geçirdiğiniz günün pozitif yanlarına odaklanıp onları liste haline getirmek, günde 3 çeşit yemek içeren sağlıklı bir diyet uygulamak, okumak, müzik dinlemek, evcil hayvan beslemek gibi zevk alınacak aktivitelere yönelmek, pozitif ve destekleyici insanlarla zaman geçirmek, gülmek,uykunuzu almak gibi.

    Çocuk Gelişimi Ulusal Bilim Konseyi’nin mevcut araştırmalara dayanarak belirlediği üç şiddet türü ve tanımları kısaca şöyledir: Pozitif stres, kısa süreli istenmeyen olaylar sonucu oluşan strestir, stresin bu türü normal karşılanır ve bununla baş edebilmeyi öğrenmek gelişim sürecinin önemli bir parçasıdır. Tolere edilebilir stres, istenmeyen olayların yine kısa süreli fakat daha yoğun bir şekilde yaşanmasıdır. Pozitif stres çocuk gelişimine katkıda bulunabilir fakat eğer çocuk destekten mahrumsa, kabul edilebilir stres toksik strese dönüşebilir ve uzun vadede sağlık sorunlarına yol açabilir. Toksik stresin kaynağı çocuklara gösterilen kötü muamele önemli bir halk sağlığı problemidir. Çocuklar stresin bu türüyle tek başlarına savaşamazlar ve beyin gelişiminde kalıcı değişikliklere neden olabilir. Toksik stresin olumsuz etkileri yalnızca ebeveyn desteğiyle azaltılabilir.

    Araştırmalar çocukluk çağlarında yaşanan stresin yetişkinlik hayatını da etkilediğini gösteriyor. Olumsuz Çocukluk Deneyimleri Çalışmaları bu konuda özellikle dikkate alınması gereken çalışmalardandır çünkü 1)çocuk istismarı, ihmal ve yakın şiddete maruz kalma gibi stres etkenlerine bağlı şiddeti ve 2) yetişkinlikteki olumsuz davranışları ve sağlık problemlerini göstermektedir.

    Çocuklara kötü muamele edilmesinin de içinde bulunduğu toksik stresin erken tanı ve tedavisi, uzun vadede sağlığı ve davranışları olumsuz etkileyen etmenleri azaltır. Çocuklarlarla sıklıkla iletişim içinde bulunan bakıcılar, öğretmenler ve diğer yetişkinler travmatik çocukluk deneyimleri bulunan çocukları belirlemek ve onlarla ilgilenmek için durumlarıyla ilgili bilgi sahibi olmalıdırlar.

  • Sınav Kaygısı

    Sınav Kaygısı

    sınav kaygısı: Bireyin sınava yüklediği anlamlar, sınavla ilgili zihinde oluşturulan imaj, sınav sonrası duruma ilişkin atıflar ve sınav sonrası elde edilecek kazanımlara verilen önem sonucunda öncesinde öğrenilen bilginin sınav sırasında etkili bir biçimde kullanılmaması ve başarının düşmesine yol açan yoğun kaygı durumudur. Bu durum kişinin sınava hazırlanmaya başladığı dönemde de başlayacağı gibi, sınava yakın dönemlerde de ortaya çıkabilmektedir.

    Huzursuzluk, endişe, tedirginlik, sıkıntı, başarısızlık korkusu, çalışmaya isteksizlik, mide bulantısı, taşikardi, titreme, ağız kuruluğu, iç sıkıntısı, terleme, uyku düzeninde bozukluklar, karın ağrıları vs. bedensel yakınmalar, dikkat ve konsantrasyonda bozulma, kendine güvende azalma, yetersiz ve değersiz görme sık görülen belirtilerdir. Öğrenilenleri aktaramama, okuduğunu anlamama, düşünceleri organize etmede zorluk, dikkatte azalma, sınavın içeriğine değil kendisine odaklanma, zihinsel becerilerde zayıflama , enerji azlığı, fiziksel rahatsızlıklar sınav kaygısının başlıca etkileridir. Sınav kaygısı gerçek dışı beklenti ve yorumlar içerdiğinden yanıltıcıdır. Öğrenciyi farkında olmadan kendi davranışını denetleyemez hale getirir… ,

    Bu durum çoğu zaman sadece öğrenciyi etkilemekle kalmamakta aynı zamanda aileyi de etkilemektedir.

    Öğrenci ve aileyle yapılan görüşmlerle sınava bbakış açıları yeniden ele alınarak daha vverimli bir sınava hazırlık ve sınav süreci yaşanması hedeflenir.

    stresle baş etme: stres dönemleri hayatın her evresinde olan daha çok yaşadığımız olaylara değilde olayları yorumlama şeklimize bağlı olarak hayatımızı etkileyen süreçlerdir. Çoğu zaman ilerlemek ve hayat dair birşeyler yapmak ve sorunları aşmak için motive edici özelliği olmakla birlikte aşırı olduğu zaman kişinin baş etme becerilerini engelleyen bir durum da olmaktadır. Bu gibi aşırı durmlarda alınacak profosyonel yardımlarla kişinin stresli dönemleri daha rahat atlatması ve oluşacak olumsuzlukların önüne geçilmesi sağlanır.

    evlilik ve boşanma: evlilik kişilerin hayatlarında yaşadıkları önemli süreçlerden birisidir. Çünkü roller , hayata dair beklentirlerin ben olmaktan çıkıp biz olduğu bir sürece girilmektedir. Kişiler bu sürece uyum sağlayamadıklarında da sorunlarla karşılaşabilmekte ve hatta bu sorunları giderebilmek adına evliliklerine son verebilmektedirler. Her iki süreçte bazen kişler için yıpratıcı olmaktadır. Bu dönemlerde alınacak karaların sağlıklı verilmesi için alınacak danışmaklık kişilerin bu süreci daha sağlıklık bir şekilde atlatmasına yardımcı olmaktadır.

    ergen sorunları: hem çocuklarımızı hem de ailelerini yakından ilgilendiren bir dönem. Ergenlik kişinin çocukluktan , anne babaya bağımlı olduğu dönemlerden yetişkin olmaya , ayrı bir birey olmaya geçiş süreci olup kişinin ikinci doğumu olarak ta görülebilir. Yetişkinlikte yaşanacak süreçlerin temelinin oluştuğu dönemdir. Kimi zaman sancılı geçen bu süreçte hem ergene hem de aileye verilecek danışmanlık onların bu süreçleri daha bilinçli, farkında olarak ve sağlıklı geçirmelerine yardımcı olmaktadır.

    Terapiler: Terapilerle kişilerin günlük yaşamda karşılaştıkları sorunlar , bu sorunlara karşı geliştirdikleri çözüm yöntemleri ve sonuçları ele alınarak, kişinin ruhsal durmuna etki eden olumsuzlkar düzenlenmeye çalışıkır. Gerekl aile , gerek ilişki gerekse yaşama karşı bireysel olarak hissedilen zorluklar anlamlandırılır ve bbu durumlar karşısında kişinin farkındalığı arttırlır. Olayları algılamma yorumlama ve tepkilerinin nneden ve sonuçalrının farkına varması sağlanır.

    bireysel psikoterapi : kişinin kendisini daha iyi tanımasına , sorunlara karşı dahah etkili çözümmler geliştirmesine , önemli karakalar alaıbilme becerisi artırılarak zorlukların üsteisnden gelmesi sağlanır

    cinsel terapi: çiftlerle yapılan görüşme ile sağlıklı bir cinsel yaşantı ve cinselliğe bakış yeniden yapılandırılırken, davranışçı ödevlerle sorun olan alanlar düzeltilmeye çalışılır.

    evlilik ve çift terapileri: ilişkler tek taraflı olmayıp her zaman sorun yaşanma ihtimalleri yüksel olan yaşam denneyimlerimizdir . bura da önemliolan sorunların olup olmammamsı değil sorunlar kaşısında kişilerin göstredikleri tepkiler ve rollerinin ilişkiyi yaşayanlar tarafındann fark edilmesidir.

    aile terapisi: aileyi oluşturan bireylerinetkileşimlerinde yaşadıkları sorunların çözümlendiği terapi süreçleridir. Aynı zamanda psikolojik bir rahatsızlık tespit edilen bireye aile içi dengelerin düzenlenmesi yolu ile de yardımcı olunduğu bir süreçtir.

    Hastalıklar:

    Cinsel işlev bozuklukları:

    Vajinismus: Halk arasında ilk gece korkusu olarak ta bilinen vajinismus, bayanların cinsel birleşme sırasında aşırı korku yaşaması sonucu vajinanın grişindeki kaslarda kasılma olması ve bu kasılmaya bağlı ilişkiye girememe yada çok ağrılı ilişki olması durumudur. Korkunun altında yatan vajinanın penis için küçük olduğu ve ilişkiye gireceği zaman canının çok yanacağı, vajinada yırtılma olacağı gibi baş edemeyeceği bir durumla karşı karşıya kalma düşüncesidir. Bu kaygı okadar şiddetli olur ki çoğu zaman partneri itme veya aşırı kasılma olur. Kasılma vajina girişinde olabileceği gibi tüm vücudu kapsayacak şekilde de olabilir. İlişkiye girememe bir süre sonra eşte sertleşme sorunları ve isteksizliğe neden olabilir. Bunun bir rahatsızlık olduğunu bilmeyen çiftler karşılkılı yetersizlik duygusu ile sık sık çatışmalar yaşayabilirler. Ailelerin çocuk beklentisi, çiftlerin iyi eş olma beklentileri çiftler üzerinde baskı oluşturdukça kaygı seviyesi daha da artabilmektedir. Doğru uzman ve duğru davranışçı terapi ile %100 tedavi şansı olan bir durum olmakla birlikte yanlış yaklaşımlar evliliğin sonlanması ile sonuçlabilmektedir.

    Ereksiyon problemi: ilişkiye girmeye yetecek düzeyde sertleşmenin sağlanamaması erektil disfonksiyon olarak tanımlanmaktadır. Ereksiyon erkeğin yeterli uyarılması sonucu oluşan fizyolojik bir süreçtir. Bu süreci bozan birçok faktör sertleşmeyi engeller. Yorgunluk, isteksizlik, aşırı heyecan , gibi durumlarda normal olarak etkilenen sertleşme, kişinin başarısız olacağım düşüncesi eklendiğinde kaygıya sebeb olur ve kişi uyarılamadığı için sertleşemez. Bu durumda ilaç kullanmadan sadece terapi ile çözümlenen bir durumdur. Kişinin dikkatinin kygıdan uzaklaştırılıp onu uyaranlara yönlendirilmesi hedeflenir.

    Erken boşalma: erkeğin ilişki hemen başında isteği dışında boşalmasına engel olamamsı, cinsel birleşme olmadan önce veya olduktan çok kısa bir sürede boşalması durumunu tanımlamaktadır. Boşalma süresi öğrenilen bir süreçtir. Kişi kendisini boşalma eşiğine getirecek uyaranlara sık ve hızlı bir şekilde kendisini maruz bırakarak öğrendiği boşalma süreci ilşkiyede yansıdığında bu sorunla karşı karşıya kalınmaktadır. Tedavide günümüzde antidepresanların yan etkilerinden faydalanılmaya çalışılsa da bu çoğu zaman yetersiz olmakta, yeterli olsada ilaç alınmadığında etki göstermemektedir. Boşalma eşiğine getiren uyaranların tespiti bunlara maruz kalma yoğunluğunu azaltmaya yardımcı davranışçı ödevlerle boşalma kontrolünün sağlanması tedavinin hedefidir. Bunun için uzman bir cinsel terapisten yardım alınmalıdır.

    Duygudurum bozuklukları:

    Depresyon: ne yazık ki günümüzde sıkça ogünkü ruh halimzin kötülüğünü anlatmak için kullandığımız bir kelime olan depresyon (depresif ruh Hali) hastalık boyutun da insanın kendisini mutsuz, üzgün hissettiği, geleceğe dair ümitsizlik düşüncelerinin arttığı, kendiyle ilgili değersizlik düşüncelerinin oluştuğu bir süreçtir. Tabiki her üzüntü ve mutsuzluk depresyon olarak tanımlanmamaktadır. Geçici üzüntü halleri de dönem dönem yaşanabilmekte olup depresyon dediğimiz rahatsızlıktan bahsedebilmemeiz için bu duyguların kişide uzun süreli yaşanıyor olması ve kişinin günlük hayatını etkileyecek , diğer insanlarla olan ilişkisini, çalışma hayatını, öz bakımını etkileyebilecek düzeyde olması durummuna depresyon hastalığı diyoruz. Depresif bozuk doğru tanı ve doğru ilaç ve terapilerle tedavisi ola bir rahatsızlıktır. Tedavi edilmediği taktirdi, ciddi kayıplara hatta intiharla sonuçlanan ölümlere neden olabilmektedir. Ve şu anda dünyada en sık rastlanılan hastalıklarda birsidir,

    bipolar bozukluk: içinde depresyon , mani ve normal dönem olmak üzere üç dönemi de içerebilen, ve bu dönemleri döngüler halinde yaşayan bir hastalıktır. Bazen aşırı çökkün durgun isteksiz olunan depresyon dönemleri yaşarken bazen de bunun tam tersi aşırı hareketlilik ve enrji halini içeren manik dönemler yaşanabilmekte bazen de her ikisinin olmadığı normal olarak tanımlanan süreçler yaşabilinmektedir. Genektik yatkınlığın çok olduğu bir hastalık olup, manik dönemler ve depresif dönemler hastane de yatmayı gerektirecek kadar ciddi olabilmektedir. Mutlaka ilaç tedavisi gerekmekte olup aile desteği de çok önemlidir. Hasta hastalığı hakkunda bilinçlilik kazanırsa hastalık dönemleri önceden tespit edilip daha hafif atlatması sağlanabilir.

    Anksiyete bozuklukları:

    panik bozukluk: Kişinin kendisine kötü bir şey olacağı ve bu durumla baş edemeyeceği endişesi yaşadığı tekrarlayan ataklarla seyreden bir rahatsızlık. Günümüzde çok sık karşılaştığımız ve sıklığı giderek artan bir rahatsızlık. Atakların sıklığı ve süreleri kişiden kişiye değişmekte olup, genellikle kalp krizi geçirme, düşüp bayılma, delirme çıldırma, beyin kanaması geçirme gibi düşünsel endişelerle birlikte çarpıntı, nefes darlığı ateş basma , mide bulantısı, uyuşma karıncalanma, baş dönmesi gibi beden belirtileri yaşanmaktadır. Bu ataklar çok korkutucu düzeyde olup genelde kişiler hastane acillerine başvurmakta, yalnız başlarına kalamamakta ya da belirtileri kontrol edemeyecekleri aşırı kalabalı ortamlara girememektedirler. Yaşam kalitesi bozan bu belirtiler tedavi edilmediğinde kişide ümitsizlik ve karamsarlık gibi depresyon belirtilerine de neden olabilmektedirler. Panik bozukluk hiçbir zaman kişinin delirmesine, kalp krizine ya da beyin kanamasına sebep olmamaktadır. Ve doğru tanı ve tedavi ve terapi süreçleri ile çözümü olan bir hastalıktır.

    sosyal fobi: kişinin diğer insanlarla etkileşiminde, iletişimdeaşırı kaygı duyması ve bu kaygı ile kendisini geri çekerek iletişimini azaltması ile kendisini gösteren bir rahatsızlıktır. Kendisine güven azlığı ve diğer insanların kendisi ile ilgili olumsuz yorumlarda bulunacağı düşüncesi kişin iletişimde veya performans göstermesi gereken durumlarda aşırı kaygı duyarak geri çekilmesine neden olmaktadır. Bu durumlarla karşı karşıya kaldığında çarpıntı, ateş basması, terleme, ağız kuruması titreme gibi kaygı belirtileri yaşanması, bir daha bu durumla karşı karşıya kalındığında kaçma davranışının temelini oluşturmaktadır. Kişi kaygı yaşayacağı durumlardan kaçındıkça sorun yaşamaz ama sosyelleşme ve kendisini ifade etmeme yakın çevresine aşırı bağımlılığı ve onlara karşı öfke patlamalrı yaşamasına neden olabilir. Tedavisinde amaç ilaçlarla kaygıları kısmen azaltılarak kaçındığı davranışları yapaması sağlamakla birlikte asıl önemli olan terapi süreci ile düşünce yapıları üzerinde çalışılması ve kaçındığı davranışların üzerine giderek yeni olumlu düşünce kalpıları oluşması sağlanmasıdır.

    yaygın anksiyete bozukluğu: kaygı belirtilerinin gün içinde hemen hemen birçok olaya karşı yaşandığı, kişinin günlük işler ve aktivitelerle ilgili sürekli olumsuz sonuçlar düşünmesi ve bundan dolayıda kaygı yaşaması halidir. Bir yola çıkılması, alışveriş, misafir ağırlanması, yoldan gelecek bir yakının beklenmesi, doktora gidilmesi ve benzeri birçok olayın sonucunda kötü bir sonuçla karşılaşılacağı düşüncesini takşip eden aşırı heyecan sürekli kontrol etme isteği ve ya o işi yapmak istememe gibi durumlar görülebilir. Kaygının bu kadara aşır ve yayagın oluşu kişinin bir süre sonra yaşamdan keyif almamasına da sebeb olur. Bu durmun tedavisinde de diğer kaygı bozukluklarında olduğu gibi ilaç teddavisinin yanı sıra terapi yaklaşımı şarttır, aksi taktirde hastalığı tekraralama ihtimali vardır.

    travma sonrası stres bozukluğu: travma tanımı burada kişinin ruhsal yapısında ciddi tehdit algısı oluşturacak bir olay olarak tanımlanmaktadır. Doğal afetler, yaşamı tehdir edebilecek kazalar, kavga veya saldırı durumları, savaşlar, cinsel yada fiziksel saldırı, işkence cinsel taciz ve istismarlar travma olarak tanımlanmaktadır. Olayın travma olarak tanımlanması için kişinin gerçek bir ölüm ya da ölüm tehdidi, ağır bir yaralanma,kendisinin ya da başkasının fizik bütünlüğüne karşı bir tehdit olayını yaşamış,böyle bir olaya tanık olmuş ya da böyle bir olayla karşı karşıya gelmiş olması ve bu olay karşısında aşırı korku,çaresizlik ya da dehşete düşme tepkileri vermiş olması gerekir. Kişi travmatik olayı elinde olmadan tekrar tekrar anımsar, olayla ilgili kabus veya sıkıntı verici rüyalar görür, bazen olayı yeniden yaşıyor gibi hisseder, olayı hatırlatan durumlarla karşılaştıgında yoğun psikolojik sıkıntı duyar ve fiziksel tepkiler yaşar. Ayrıca olayla ilgili düşünce,duygu ve konuşmalardan kaçınmak için özel çaba sarfetmesi, olayı hatırlatan etkinlik,durum ve kişilerden kaçınması, olayın bazı bölümlerini hatırlayamaması, duygularında donukluk, insanlardan uzaklaşma ya da yabancılaşma hissetmesi, daha önce sevdiği etkinliklere karşı ilgisinde azalma olması ve bir geleceği kalmadığı duygusunu yaşaması da gözlemlenir. Uykuya dalmada ya da uykuyu sürdürmede güçlük çekmesi, çabuk sinirlenme hali ve öfke patlamaları yaşaması, kendini sürekli tetikte hissetmesi, aşırı irkilme tepkileri vermesi, yoğunlaşma ve dikkat güçlükleri yaşaması da aşırı uyarılmışlık sınucu görülür. Bütün bu belirtilere, suçluluk duyguları, kişilerarası ilişkilerde bozulma, duygulanımda iniş çıkışlar, kendi kendine zarar veren davranışlar, bedensel yakınmalar, utanç,umutsuzluk,değersizlik duyguları, toplumdan uzaklaşma gibi belirtiler de eşlik edebilir. Tedavisinde terapiler , EMDR ve ilaç tedavileri , uygulanmakla birlikte en etkili yöntem terapi ve ilaç tedavisinin birlikte kullanılmasıdır.

    obssesif kompulsif bozukluk: halk dilinde takıntı, ves vese olarakta tanımlanana obssesyon kişinin saçma olduğunu bildiği halde aklından atakamadığı düşüncelri tanımlar. Kompülsyon yani zorlantı ise bu düşüncelerden kurtulmak için yaptığı tekrarlayıcı davranışları tanımlar. Obsesyonlar yani ves veseler değişik konularda olabilmeklle birlikte en sık olarak temizlik, düzen, kontrol etme şeklinde görülür. Takınıtlar ve zorlayıcı davranışlar kişini gün içerinde çok fazla vaktini almaktadır ve günlük haytaını götürmekte ve kişler arası ilişklerinde sorunlar oluşmasına neden olmaktadır. Kendisi dışında çevresindkilerinde bu takıntılara uyması için çevresiyle sık sık çatışan vakalar da görülmektedir. Sırf takıntıları yüzünden başkalarına misafirliğe gidemeyen, misafir ağırlayamayan veya ev işlerini yetiştiremediği için sosyal hayatını devam ettiremeyen durumlar gözlemlenebilmektedir. Ruhsal yapıda ciddi zorlanmaya nneden olan bu hastalığı tedavisinde ilaçlarla azaltılan kaygı ile birlikte önemli olan davranışsal terapi yöntemleri ile tekrarlayıcı davranışlar azaltılarak kaygını ortadan kaldırılmasıdır.

    Psikotik bozukluklar:

    Şizofreni: Kişinin gerçeği değerlendirmesinin bozulduğu, olmayan durumları algıladığı ve bunlara inanarak o çerçevede yaşamını şekillendirdiği bir hastalıktır. Kuşku ve şüpheler içinde beyin olaylarla ilgi olduğundan farklı senaryolar kurar ve bu senaryolara göre davranır. Takip edilme , kötülük görme , kendisine komplo kurulduğu gibi düşünceler oluşabilmektedir. Ayrıca sesler duyma, görüntüler görme, koku alma, bedensel diğer duyular gibi olmayan duyu algıları da oluşur. Süreğen bir rahatsızlık olup kişinin günlük hayatını sürdürmesine engel olacak düzeyde ciddi belirtilerle seyreder. Kronik bir hastalık olup tedavisinde ilaçların çok önemli yeri vardır. İlaç tedavisi ile günlük yaşantısını sürdürebilir hale gelebilen hastalar olmaktadır. Akut dönemde EKT tedavisi de ciddi belirtilerin hızla toparlamasına yardımcı olabilir. Hastanın ve ailenin hekimle iyi iletişim içerinde olması, hekime duyulan güven, hastalıkla ilgili bilgilendirme ve tutum önerileri ile hastanın tedavisi sürdürmesi de önemli bir yaklaşımdır.

    kısa psikotik atak: şizofreni hastalığında görülen belirtilere benzer belirtilerle seyreden ama belirtilerin 1 aydan daha kısa sürdüğü ataklardır. Çoğunlukla olumsuz bazen de olumlu aşırı baskı yaratan süreçlerin arkasından gözlemlenir. Belirtiler 1 aydan uzun sürmediğinde bu tanı konulabildiği için tanı daha çok takiple karar verilir. İlaç tedavisi ile başlanan tedaviye durumu düzelmesi ile birlikte kişinin sters durumlarıyla baş etmesini güçlendirecek görüşmelerle devam edilir.

    şizoaffektif bozukluk: şizofreni ve bipolar bozukluk belirtilerinin birlikte gözlemlendiği bir hastalıktır. Düşünce ve algı bozukluklarının sürekli olup arada depresif ve manik atakların yaşanmaktadır. Günlük hayatı ciddi düzeyde etkileyen bir rahatsızlık olup ilaç tedavisi gerektiren bir durumdur.

  • Masal ve Fıkralarla Kişilerarası Sorun Çözme Becerisi Eğitimi

    Masal ve Fıkralarla Kişilerarası Sorun Çözme Becerisi Eğitimi

    Kişilerarası sorunların başarıyla çözülmesi kişilerin düşüncelerini sınırlandıran kalıp yargılardan
    kurtulmalarını ve farklı bakış açılarından ele almalarını gerektirir. Sorunlara farklı bakış açılarıyla
    yaklaşabilmek için öncelikle etkin bir dinleyici olmamız kaçınılmazdır.
    Kişilerarası sorunlara herkesin kazanacağı çözümler bulabilmek için sorunların olabildiğince farklı
    açılardan incelenmesi gerekir. Öncelikle çatışma yaşanan durumun tespiti sonrasında ise kişilerin olaya
    dönük algıları ve bu durumu nasıl yorumladıkları oldukça önem taşımaktadır.
    Çocuklara farklı bakış açısı kazandırmak, empatik düşünme yolları geliştirmek çocukların en sevdiği
    masallar ve fıkralar üzerinden diyaloglarla aktarılıp geliştirilebilir. Masallar kişilerarası ilişkiler, ahlak ve
    değerlerle ilgili düşünce biçimlerini, toplumun ortak düşüncelerini kuşaktan kuşağa aktarırlar.
    Masallarda bildiğiniz gibi daima iyi ve daima kötü, biri saf diğeri kurnaz, biri doğru diğeri yanlış karakterler
    vardır. Çıkan çatışmalarda çocuklar her zaman kötüyü suçlar, iyiyi ise çözüm yolları geliştiren mutlak iyi
    olarak görürler. Karşılaştığımız problemlerde sadece taraflardan birinin (yalnızca iyinin) bakış açısıyla
    durumu tanımlamak oldukça yanlış bir tutumdur. Tarafların her ikisi de dinlenerek olaylar tanımlanıp,
    farklı bakış açıları ile çözümlerin de zenginleştirilmesi açısından daha faydalı olacaktır.
    Şimdi bu bakış açısıyla Nasreddin Hoca’nın göle maya çaldığı ve ‘’ya tutarsa’’ dediği fıkrayı yeniden
    inceleyelim. Fıkrada geçen olayı bugüne kadar Nasreddin Hocayla göl kıyısında karşılaşan kişinin
    anlatımıyla dinledik. Şimdi bir de Hoca ‘nın kendisinden dinleyelim;

    ‘’O gün pazardan alışveriş yapmış, eve dönüyordum. Yol üzerindeki gölün kenarında biraz dinlenmek ve
    bir şeyler yemek için mola verdim. Yanımda biraz ekmek ve yoğurt vardı. Yemeği bitirince yoğurt kabını o
    şekilde bırakamazdım. Hiç değilse su ile durulayayım dedim. Ben tam yoğurt kabını gölde çalkalarken bu
    adam geldi. Selam verdi ve ‘’ Ne yapıyorsun Hoca Efendi ‘’ diye sordu. İnsanların anlamsız sorular
    sormasına alışkın olmama karşın bazen kendimi tutamayarak bu tür kişilerle alay ettiğimi bilirsiniz.
    Hani kapıdan içeri girersiniz de ‘’aaa, geldin mi ?’’ saçma sapan bir soru sorarlar ya! İşte bu adamın
    sorusu da böyle. Görmüyor musun be adam, yoğurt bulaşığını yıkıyorum işte. Neyse adamı incitecek bir
    şey söylememek için ‘’göle maya çalıyorum ‘’ dedim. Adamın saflığına bakın, bir de tutup ‘’Hoca göl
    maya tutar mı?’’ demez mi! Siz olsanız ne derdiniz bilemem ama bir an önce bu adamı başımdan
    savmak için ‘’ya tutarsa’’ dedim. Şaşkın şaşkın çekip gitti. Köye varınca da herkese ‘’Hoca göle maya
    çalıyor ‘’ diyerek dedikodu yapmış.’’

    Şimdiye dek o adamdan dinlediğimiz şekli ile bu fıkradan ‘’hiçbir şeyden ümidi kesmemek ‘’mesajı alırdık.
    Peki şimdi hangi mesajı aldınız?
    Etkinliği evinizde çay saatinizde çocuğunuzla paylaşın ve olaylara farklı açılardan bakmanın bize başka
    neler kazandırabileceğini tartışın.

  • Çocuğunuzun erken dönemde öğrenme yeteneğini nasıl geliştirirsiniz?

    Çocuğunuzun erken dönemde öğrenme yeteneğini nasıl geliştirirsiniz?

    Bir yenidoğan beyni yaşamın ilk 3 yılında inanılmaz hızlı bir gelişim gösterir. Öyle ki bir saniye içinde 700 yeni sinir bağlantısı oluşur. Bebeğinizin gelişen beyni birçok faktörden etkilenir. Bunlar, bebeğinizin kurduğu ilişkiler, deneyimler ve çevredir. Peki anne-baba olarak bu gelişimiz siz nasıl etkileyebilirsiniz? Bebeğinizin öğrenme işlevini nasıl destekleyebilir siniz? Bu konuyla ilgili sizlere her gün 1 ipucu vereceğiz. Unutmayın sağlıklı bebekler, sağlıklı toplumları oluşturur.

    Erken öğrenme

    Bebeğiniz doğumdan itibaren öğreniyor; sizi öğreniyor, kendini öğreniyor ve çevresini öğreniyor.

    Dil ve iletişim: Bebekler çevreleriyle iletişimi çeşitli sesler çıkararak, ağlayarak, ve bedenlerini hareket ettirerek kurarlar. Bebeğiniz ilk kelimelerini 1 yaş civarında kullanmaya başlar. 3 yaşına geldiğinde ise 3-5 kelimeli cümleleri rahatlıkla kurabilir.

    Siz nasıl destekleyebilirisiniz?

    • Bebeğinizi izleyin ve onun nasıl iletişim kurduğuna dikkat ederek, ihtiyaçlarını ve duygularını anlamaya çalışın.

    • Bebeğinizin çıkardığı sesleri ve kelimeleri tekrarlayarak onunla konuşun.

    • Okuyun, hikaye anlatın ve şarkı söyleyin. Böylece bebeğiniz yeni kelimeleri rahatlıkla öğrenebilir.

    • Yaşamda onunla paylaştığınız her anı ona anlatın.

    Düşünme becerileri: Çocuğunuz oyun oynayarak ve araştırarak dünyanın nasıl işlediğini öğrenir. Oyunla birlikte bebekler ve çocuklar sorun çözme becerilerini geliştirirler.

    Siz nasıl destekleyebilirisiniz?

    • Bebeğinizin oyuncaklarını incelemesine izin verin; bırakın sallasın, açsın, kapatsın

    • Günlük rutin olayları eğlenceli oyun saati haline dönüştürün. Örneğin; banyo zamanı, ıslak/ kuru veya batma / çıkma kavramlarını öğrenebileceği bir alandır.

    • Çocuğunuzun ilgi alanlarını keşfedin ve destekleyin ; çocuklar ilgi duydukları aktiviteler esnasında daha güzel öğrenirler.

    • 3 yaşına yaklaşan çocuğunuza ne düşündüğünü sorabilirsiniz. Örneğin birlikte okuduğunuzun hikayedeki kızın neden güldüğünü sorabilirisiniz.

    Kendini kontrol edebilme becerisi;

    3 yaşa yaklaşırken, çocuğunuz duygularını ve hareketlerini kontrol etmeyi öğrenir. Beklemeyi, paylaşmayı ve arkadaşlarıyla olan sorunlarını çözmeyi öğrenir.

    Siz nasıl destekleyebilirisiniz?

    • Çocuğunuza duygularını anlaması için konuşma fırsatı verin ve duygularını siz dile getirin.

    • Onlara seçme şansı verin. ‘’Önce dişlerini mi fırçalayalım yoksa kitap mı okuyalım?

    • Çocuğunuz üzgün olduğunda siz sakin olun.

    Özgüven

    Çocuğunuz çok özel olduğunu, sevildiğini, neşeli ve yetenekli olduğunu öğrenir. Eğer kendilerini iyi hissederlerse, daha çok özgüvenli ve sosyal yaşamda ayakları üzerinde duran çocuklar olurlar.

    Siz nasıl destekleyebilirsiniz?

    • Çocuğunuzun başarabildiği şeyleri dile getirin;’’ düğmeyi bulup oyuncağını çalıştırdın ne güzel’’

    • İyi bir sorun çözücü olarak yetiştirin.

    • Bazı işlevleri kendi kendine yapmasına izin verin.

    • Onu denemeler yapması için cesaretlendirin.’ ‘Basket atabilmek için çok çabalıyorsun, bazen başarılı olmak için çok çabalamak gerekir.’’

  • Davranış Bozuklukları için destek arayan aileler için psikoterapi süreci bilgilendirme kılavuzu.

    Davranış Bozuklukları için destek arayan aileler için psikoterapi süreci bilgilendirme kılavuzu.

    Çocukların bazı davranışları ile baş edemeyen aileler en son umudu psikoterapi almakta görürler. Ailelerin bu sürece başlamadan terapi sürecinden beklentileri hakkında bilgi sahibi olmak çok önemlidir. Bir çok aile uzun süreçte çocuğunun farkında olmadan davranışında olumsuzluğa yol açabilecek hatalara yol vermiştir ve psikoterapiden beklentileri çaba harcamadan çocuklarının davranışlarında ani değişiklikler görmesidir. Oysa ki çocuklarla çalışmanın ilk altın kuralı psikoterapi saati bittikten sonra değişimin aile ile beraber başlamasıdır. Hiçbir anne baba genelde bilinçli olarak, bilerek veya isteyerek çocuğunun davranışlarını, psikolojisini bozacak davranışlar sergilemezler. Genelde de çok fazla fedakarlık yaptıkları için, kendileri yapmak isteyip yapamadıkları lüksü çocuklarına sağladıkları için çok iyi ebeveyn olduklarını düşünürler. İçsel motivasyonu değerlendirecek ve onlar açısından duruma bakacak olursak %100 haklı olduklarını görürüz. Oysa ki çocuk terbiyesi tamamen başka bir felsefeye dayanmaktadır. Genelde aileler çocuklarına iyilik yapma motivasyonu ile çocukların davranışlarında olumsuz yönde değişimlere sebebiyet verebiliyorlar. Çocuklarla çalışıldığı zaman ilk olarak aile dinamiklerini, motivasyonlarını, ve terbiye şekillerinin araştırılması taraftarıyım. Gözlemlediğim kadarıyla Türk toplumu kendilerinden daha fazla çocuklarını önemsedikleri için bu yaklaşıma genelde sıcak bakmaz ve sorunun onlarla ilgili olmadığına inanırlar. Yukarıda belirtildiği üzere psikoterapinin ilk altın kuralı ailenin belirli değişimlere uyum sağlaması ve psikoterapi sürecinde terapi içinde tutarlılık sergilemesi, net sınırlar koyması ve belirli taktiklerin kullanmasına açık olmasıdır. Haftada 1 gün 50 dakika uzun yıllar içinde kalıplaşmış davranışları değiştirmek için yeterli bir süreç değildir.

    Psikoterapi odasında terapistler yerinde davranış değiştirme, öğretme yoluna gitseler de, problemlerin çözüm noktası aile ile başlamakta ve ailede bitmektedir.

    Eğer anne-baba olarak hayatınızda hiçbir şey değiştirmek istemiyorsanız, terapi sürecine destek olamayacaksanız, yıllarca olumsuz pekiştirilen davranışların birkaç seansta sizin yardımınız olmadan psikologla çözülebileceğine inanıyorsanız terapi sürecinden tam verim alınması imkansıza yakındır.

    Çocuk Terbiyesinde 6 Altın Kural

    1. Ailenin tutarlı olması gerekir – çocuk terbiyesinin ilk altın kuralı anne ve babanın tutarlı olmasıdır. Konuşulanlarla davranışların tutarlığı çok önemlidir. Çocuğunuzu terbiye ederken ‘oğlum (kızım) şunu şöyle yapmalısın’ deyip, kendiniz farklı davranıyorsanız emin olun çocuğunuz söylediğinizi değil yaptığınızı tekrarlayacaktır. Veya ‘şu şöyle yapılmalıdır’ dediğiniz andan itibaren çocuğunuzun onu o şekilde yapması için tutarlı olmanız ve onu disiplin etmeniz çok önemlidir. Çocuğun bu kuraldan sapmayacağınıza veya duruma göre taviz vermeyeceğinize emin olması gerekiyor. Örneğin, ‘yemek saatinde annem masa başında oturuyor olmamı bekliyor, oturmazsam yemekten sonra çizgi filmine bakmama müsaade etmeyecek’ -çocuğun bu duruma net olarakemin olması gerekir. Çok katı olarak görünüyor olsa da araştırmalar tutarsızlığın çocukta olumsuzluklara yol açtığını sergiliyor. Tutarsız disiplini olan ailelerin çocukları tutarlı olanlara nazaran daha güvensiz, kafaları karışık olabiliyorlar. Örneğin, annem bazen çikolata yememe müsaade ediyor ama bazen etmiyor. Belki ağlarsam, yaygara çıkarırsam müsaade eder. Belki de etmez ve çok sinirlenir. Oysa ki, çocuk kesinlikle çikolata yenilmeyeceğine emin olsa daha güvenli ve tutarlı davranacaktır.

    2. Ailenin net sınırlar çizmesi gerekir– sınırları belirlemek ülkeden ülkeye, kültürden kültüre, ailenden aileye değişen bir çizgidir. Çocuklar da aslında kırmızı çizgiyi geçip-geçmeyeceklerini bizim hayat felsefelerimizle öğreniyorlar. Aile olarak tutarlı sınırlarınızın olması ve bunu sevgiyle, şefkatle çocuğunuza aşılamanız çok önemlidir. Bu süreçte ailenin net, belirli, açık, kısa ve öz bir şekilde çocuğuyla işbirliği yaparak belirli sınırlar çizmesi bekleniyor. Bunun için kurallardan oluşan sözleşme yapılabilir ve karşılıklı imzalanabilir. Çocuk o sınırları ihlal ederse ne gibi sonuçlarla karşılaşacağını net bir şekilde anlamalı, kurallara uyabildikçe uygun bir şekilde ödüllenmeli-taktir edilmedir (örneğin: aferin çocuğuma, dün mükemmel bir şekilde davranışında değişim gösterdi ve kurallara uydu), ama bunu yaparken olumlu veya olumsuz davranışlar sonucu ‘iyi çocuksun’, ‘kötü çocuksun’ etiketini çocuğa yapıştırmamamız gerekiyor. Burada yapılan en büyük hatalardan biri de ebeveynlerden birinin iyi polis, diğerinin kötü polis rolünü üstlenmesidir. Hem anne, hem de baba çocuğun terbiyesinde tutarlı ve net çizgileri ortak belirleyen kişiler olmalılar.

    3. Çocuğunuza zaman ayırın– günümüzde çalışan anne ve babalar doğal olarak çocuklarına fazla zaman ayıramıyorlar. Avrupa’da aileler günde ortalama 7 saat çocuklarına ayırabiliyorken, bu süreç Türkiye için ortalama 3 saattir. Bu kadar zaman kısıtlamamız varken burda yapılacak en önemli şey çocuğa ayrılan zamanın kalitesini yükseltmek yönünde olacaktır. İşin en önemli noktası kişinin çocuğuyla ne kadar zaman geçirmesinden ziyade, ne kadar kaliteli zaman geçirmesidir. Çocuğunuza ayıracağınız zamanı telefonsuz, TV ‘siz, internetsiz ortamları tercih etmek bir seçenek olabilir. Onunla konuşmak, onunla oynamak, ona sevginizi hissettirmek, sorularını cevaplamak, endişelerini gidermek ona yapacağınız en büyük iyiliklerden olacaktır. Ayırabildiğiniz ortalama 3 saati dolu-dolu geçirebilmek sizin elinizdedir. Bu saatleri AVM’lerde, vicdanınızı rahatlatmak için oyuncakçılarda, kafelerde geçirmek yerine daha doğal ortamlar, birbirinizi dinleyebileceğiniz ve kaliteli zaman geçirebileceğiniz yerleri seçmek mantıklı olabilir. Aile zamanından ayırarak çocukla beraber günlük aktiviteler oluşturmalı ve bu aktiviteler hem çocuğun sevdiği hem de ebeveyninin onayladığı türden bir şeyler olmadır.

    4. Doğru davranışlar için ‘Ödüllendirme’ prensibi – Ailelerin çocuklarının davranışlarını gözlemlemelerini öneririm, bunu dedektifçilik yapmakla karıştırmamız da önemlidir. Çocuk ailesinin gözüne girmek ve taktir almak için genelde çaba harcasalar da aileler tarafından pek görülmezler. Aslında ailenin dedektör gibi ‘Doğru’ davranış için ‘Ödüllendirme’ prensibini kullanarak olumlu davranışlarını pekiştirmesi çocuğunuzun istediğiniz gibi kalıplaşmasının altyapısını geliştirecektir. Çocuk çevresi tarafından onaylandıkça olumlu bulduğunuz davranışlarını sürdürmeye devam edecektir.

    5. ‘Yanlış’ davranışlar için kurallar– çocukların davranışlarında yanlış veya doğruluk kavramı yoktur. Yanlış davranışı da, doğru davranışı da bizler belirleriz. Örneğin, burnunu karıştıran bir çocukla, mastürbasyon yapan bir çocuk düşünün. İlkine verilecek tepkiyle, ikincisine verilecek tepki aynı olur muydu? Büyük bir ihtimalle hayır. Çocuk için her ikisi vücudunun bir parçası ve çocuk belirli bölgelerin dokunulmaz olduğunu, ‘ayıpları’, olmazları ve s. çevresindeki tepkilerle öğreniyor. Mastürbasyon yaptığı için çocuğunu döven, azarlayan, cezalandıran, bağıran, akşam babası eve geldiğinde çocuğun yanında durumu babaya anlatıp tedirgin bir ortam yaratan aile ve bu olaydan etkilenecek çocuğun psikolojisini düşünün. Çocuk bu gibi durumlarda ya içine kapanarak çok ayıp bir şey yaptığını düşünür, merakla bu davranışını yalnız kaldığında devam ettirebilir, ya da aileyi nasıl sarstığını anladığı için bu durumla onları manipüle edebilir. Oysaki bu gibi durumlarda yapılması gereken şey olaya şahit olan aile bireyinin ilk olarak olayın mantığını anlaması, ‘bir çocuk için mastürbasyon yapmak ne anlama gelir?‘ -sorusuna cevap bulmaktır. Büyük bir ihtimalle mastürbasyonu yalnızlıktan sıkıldığı zaman burnunu karıştırdığı gibi cinsel organını da karıştırarak veya oyun esnasında uyarılarak öğrenmiştir ve sıkıldığı zamanlarda oyun sandığı için yapmaya devam ediyordur. Bu durumu onun için olay bir hale getirmeden, beynine özel bir anlam yüklemeden o oyundan başka bir oyuna geçirmek ve çocukla ilgilenmek en doğru seçenek olacaktır. Zaten belirli bir zaman sonra çocuk o davranışını unutacaktır. Veya arkadaşını hırpalayan bir çocuğa konuşarak davranış değişiminde bulunabilirsiniz. Çocuğa bu durumda empati hissini aşılamalı ve çocuğun ‘davranışının’ yanlış olduğunu ona anlatmalısınız. Çocuk asla yanlış yaptığı için ailesinin onu sevmediğini düşünmemelidir.

    6. Belirsizlikleri belirli hale getirmek prensibi – çocukların düşünme kapasitesi bizlerden çok farklıdır. Ve bazen karşımızdaki çocuğun yaşını ve algılama kapasitesinin sınırını unutabiliyoruz. Bizler bir şeyleri anlıyorsak onların da anlamasını bekleyebiliyoruz. Birçok olumsuz davranışın altını irdelediğimiz zaman anlıyoruz ki çocuklar bu davranışlarını belirsizlikten yapabiliyorlar. Örneğin, geceleri anne ve babasıyla yatmak isteyen bir çocuk bir belirsizlik sonucu olarak bunu yapabilir: ‘sabah uyandığımda babamı görmemekten korkuyorum’, ‘gece uyuduğumda deprem olacağından korkuyorum’, ‘onlarla uyumazsam babam annemi benden daha fazla sever’. Veya evde tartışma sonucu babanın sinirle evden gittiği bir olay olduğunu varsayalım ve o gün çocuğunuzun sabah küçük bir yaramazlık yaptığı bir olayla denk geldiğini düşünün. Çocuk bu durumda kendini suçlar ve o kavgaya onun sebep olduğunu düşünebilir. Bu gibi durumlarda ne olursa olsun çocuk için belirsizliği belirli hale getirmek ve yaşanan olayların onunla ilgili olmadığını, tartışma sonucu babasız veya annesiz kalmayacağını, gece deprem olursa onu almadan evden çıkmayacaklarını, babanın sabah işe erken gitmiş olmasının onları terk etmiş olması anlamına gelmediğini çocuğun anlayabileceği basit cümlelerle anlatmak son derece önemlidir. Dolayısı ile çocukların belirsizlik karşısında olumlu tepkiler vereceğini beklemiyoruz.

    Çocuklarda Davranış Bozukluğu ve Beslenme

    Günümüzde bir çok çocuğun DEHB (dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu) DEB (dikkat eksikliği bozukluğu), duygudurum bozuklukları teşhisi almasının şahidi oluyoruz. Çocuklar öfkeli ve kontrolsüz davranışlar sergiledikleri için davranış bozukluklar veya farklı psikiyatrik ve nörolojik teşhislerle ilaçlar almak zorunda kalıyorlar. Oysa ki çocuklara bu ilaçları başlatmadan önce ailelerin bazı gıdaların çocuklarda davranışsal ve ruhsal değişimlere sebep olduğunu bilmeleri ve belirli beslenme değişimine gitmeleri gerekmektedir.

    1. Süt ürünleri – aileler çocuklarının laktoz intoleransı veya alerjisi olduğunu bilmeden sağlıklı beslenmeleri ve protein almaları için süt ürünleri kullanmaya adeta zorlayabiliyorlar. Eğer çocuğunuzun laktoz intoleransı yoksa süt ürünleri kullandırmanız gerekir, aksi taktirde çocuklarınız gergin ve huzursuz hissedecekleri için davranışlarında olumsuz yönde bozukluklar hissedebilirsiniz.

    2. Renklendirici maddeler içeren gıdalar – birçok ülke bu maddelerin kullanılmasını yasaklasa da, dünyada yaygın olarak kullanılmaktadır. Sarı No 5 (tartrazine), kırmızı No. 40, ve mavi No 1 isimli maddeleri içeren gıdalardan çocuklarınızı uzak tutmanız son derece önemlidir. Bu maddeler DEHB, anksiyete, hiperaktivite, baş ağrıları, davranış bozuklukları ve bir çok ruhsal rahatsızlıklara sebep olmaktadırlar. (Detaylı bilgi için linke tıklayarak ilgili makalemi okuyabilirsiniz, http://www.kumruserifova.com/sinsi-dusman-tartrazine/)

    3. Şeker – çocukların market raflarında ulaşabilecekleri herşey maalesef şeker içermektedir. Şekerin uzun vadede kullanılması uzun süreli sağlık sorunlarına neden olduğu kanıtlanmıştır, bunlar arasında depresyon, bilişsel gerileme ve uyku problemleri çok yaygındır.

    4. Koruyucular – şahit olduğum kadarıyla market raflarında sağlıklı olduğu düşünülerek ailelerin en fazla çocuklarına aldıkları şey meyve sularıdır. Oysaki en masum görünen meyve suları dahil bir çok gıda koruyucu maddeler (nitrates, nitrites, sodium benzoate, monosodium glutamete- MSG, ) içermektedir. Araştırmalar koruyucuların davranış değişikliklerine, ruhsal problemlere, hiperaktiviteye sebep olduğunu göstermektedir.

    Gıda alerjisi – en sık rastlanan gıda alerjileri süt ürünleri, fıstık, soya, mısır alerjileridir. Dünyada en çok yanlış DEHB teşhisi gıda alerjisi testi yaptırılmadığı için konulmaktadır. Eğer çocuğunuzda anlam veremediğiniz davranış bozuklukları varsa, DEHB teşhisi konulmadan önce gıda alerjisi ve intoleransı testi yaptırmanızda yarar vardır.

  • Çocuk Sorunları

    Çocuk Sorunları

    Problem; mevcut durum ile olması gereken durum arasındaki farkın bulunması olarak adlandırılabilir. Kişi tarafından algılanan bu farkın fark edilmesi durumunda bir problemin varlığından bahsetmek mümkün olur. Aksi halde kişiyi rahatsız etmeyen ya da yaşamının işlevselliğini bozmayan farklar bir sorun olarak
    karşımıza çıkmaz.
    Anne-baba- çocuk ilişkisinde genellikle problem, anne ve babalar tarafından davranışın kabul
    edilebilir veya kabul edilemez oluşu ile ilişkilendirilir. Hangi davranışın kabul edilebilir, hangi davranışın
    kabul edilemez oluşunu belirleyen tek başına davranışın kendisi değildir. Davranışın sergilendiği ortam,
    çocuğun yaşı, anne ve babanın o anki duygu durumu da kabul edilemez faktörlerdendir.
    İşte bu kabul edilemez davranışlar aslında çocuğun değil anne –babanın problem durumudur. Bir
    problem esnasında bu durum ‘’kim için sorun?’’ ya da ‘’kime ait problem?’’ gibi soruları öncelikle
    kendinize sorarak işe başlayabilirsiniz. Eğer bu çocuğa ait bir problem ise önce ondan problemini
    tanımlamasını, sonra bu konuda kendisinin ne düşündüğünü ve en son olarak ne hissettiğini
    paylaşmasını isteyebilirsiniz. İşte kilit nokta; önce bir durumu saptamak, sonra düşünce örüntüsünü
    ortaya çıkarmak ve bu durumun kişide yarattığı duygulanımı ortaya sermektir. Bu sıra dizimi oldukça
    önemlidir. Çocuğa yaşanan bir olay sonrasında duygularından önce düşüncelerini sormak aslında
    duyguları yöneten şeyin düşünceler olduğunu fark etmesini sağlar. Ardından bu probleme karşı ne tepki
    verdiğini ya da ne gibi bir çözüm yolu düşündüğünü sizinle paylaşmasını isteyebilirsiniz. Bu probleme
    karşı başka ne yapabilirsin ya da eylem gerçekleşmiş ise bundan başka ne yapabilirdin? şeklinde sorular
    ile çocuğunuzun düşünme becerisini geliştiren aynı zamanda problemini sahiplenen ve buna uygun
    çözüm yolları geliştiren birey olarak yetiştirmiş olursunuz. Ve en son olarak çocuğunuzun bulduğu
    yöntemin gelecekte etkisinin neler olabileceği üzerinde de konuşmalı ve olası sonuçları tahmin ederek
    öngörü sergileme becerisi kazandırabilirsiniz.
    Anne babaya karşı bağlanma problemi yaşayan çocukların genellikle küçük yaşta anne babası
    tarafından problemleri sahiplenen bireyler oldukları terapi esnasında aldığımız veriler arasındadır. Bu
    yüzden çocukta sorumluluk bilinci kazandırmak ve gelecekteki ilişkisinde güvenli bir bağlanma stili
    oluşturması adına çocuğunuza bu sorumluluğu vermeli ve problemi sizinle paylaşana dek müdahale
    etmemelisiniz. Örneğin; arkadaşlarıyla tartışırken onu gözlemlediğinizde ‘’Hadi bakalım özür dile barışın,
    kavga etmeyin’’ yerine ‘’Problem nedir ?Bu durumu her ikinizde üzülmeden başka nasıl çözebilirsiniz?’’
    şeklinde yaklaşarak düşünen koltuğa çocuğunuzu oturtmalısınız. İlk cümlede dikkat ederseniz
    çocuğunuz değil siz düşünüyorsunuz ve siz çözüm yolu buluyorsunuz hatta problem size ait değilken
    sahiplendiniz bile.
    Şimdi sizlere problem çözme basamaklarını daha detaylı bir şekli ile paylaşacağım.

    1.Adım: Sorunun ne olduğunu tanımlayın.
    Ne oldu? Sorun nedir?
    2.Adım: Düşünceleri açıklığa kavuşturun.

    Ne düşünerek öyle yaptın? Sen böyle yapınca sonuç ne oldu?

    3. Adım: Duyguları tanımlatın.
    Ne hissettin?

    4. Adım: Sonuçlarla ilgili duyguları açıklığa kavuşturun.
    Bu sonuç karşısında sen ne hissettin?
    (Örneğin; senin oyuncağını alınca ne hissettin?)
    5.Adım: Çocuğu alternatif çözümler üretmeye teşvik edin.
    Bu sorunu çözebilmek için farklı bir çözüm yolu düşünebilir misin?
    (Her ikinizin de üzülmeyeceği farklı bir yol bulabilirsin. O yol ne olabilir?)

    6.Adım: Çocuğu her çözüm yolu için değerlendirmeye teşvik edin.

    Bu iyi bir fikir mi?
    Eğer iyi bir fikir ise git ve bunu dene.

    7. Adım: Çocuğunuzun düşünmüş olmasından övgüyle söz edin.
    Çözüm işe yararsa ‘’Her şeyi kendin düşündün, tebrik ederim .’’
    Eğer çözüm işe yaramazsa ‘’Farklı bir şey düşünmelisin. Senin iyi düşünen biri
    olduğunu biliyorum . ‘’ şeklinde yaklaşabilirsiniz.

    Keyifle kalın.