Kategori: Psikoloji

  • Geçmişin İlişkilerimize Etkisi

    Geçmişin İlişkilerimize Etkisi

    Özellikle çocukluk deneyimlerimiz bize; kendimizle ilgili, diğer insanlar ile ilgili ve dünya ile ilgili bir takım şeyler öğretir. Ve biz kişisel tarihçemize göre bir takım kalıplar geliştiririz. Dünya kendi başımıza kaldığımız bir yer, insanlar güvenilmez, gerçek beni tanısalar sevmezler gibi çeşitli saptamalarımız vardır. Bu saptamaların kökeni genellikle geçmiştedir ve bir şekilde gelecekte devam edebilme potansiyelleri vardır. Geçmişin bugüne etkisini somutlaştırmak için literatürde yer alan ‘şema’ kavramından yararlanabiliriz.

    Şemayı, çok genel olarak, çocuklukta başlayan ve hayat boyu tekrar eden kalıplar olarak tanımlayabiliriz. Şemalar hayatımızdaki bir takım yaygın duygu, düşünce ve davranışlarla ilişkilidir. İlişkilerinizde terk edilmekten korkar mısınız?; ilişkilerde genelllikle verici olduğunuzu, ihtiyaçlarınızı dile getirmekte zorlandığınızı mı düşünüyorsunuz? ; kendinizi genel olarak yalnız ve ya bir gruba ait değil gibi hisseder misiniz?. Benzeri bir çok soru şema kavramını tanıtmak için sorulabilinir. Bir biri ile ilişkili sorulara verilen evet cevapları belli kümelerde toplandığı takdirde belli bir şemaya işaret eder.

    Şemalar genellikle olaylar karşısında verdiğimiz ilk tepkilerimizi oluşturur. Bu yüzden hayatımızda olumsuzluklara sebep olsalar dahi doğru olarak kabul edilip, hayat boyu sürebilirler. Mesela, kendimizi “yetersiz” biri olarak görüyorsak, bizi kaygılandıran bir projede çalışmaktan kaçınabiliriz ve işin sonunda başarısızlık yaşarız. Böylece “kaçınma” yolu ile kendimiz ile ilgili olan yetersizim inancı desteklenmiş olur. Bazen ise şemanın sürekliliği şemaya “teslim olma” yolu ile sağlanır. Örnek olarak dünya bizim anlaşılmadığımız, ihtiyaçlarımızın karşılanmadığı bir yer olmuşsa; soğuk, ben merkezci, mesafeli bir kişi ile partner olduğumuzda, ben temel ihtiyaçlarımı bu ilişkiden alamıyorum diyerek ilişkiyi bitirmektense sürdürme eğilimimiz olabilir. Böylece ihtiyacı karşılamayacak biri ile dünya tekrar bizim yoksun olduğumuz bir yer olur. Burada önemli nokta, mutsuz olsak dahi ilişkiyi sürdürme eğilimimizin olmasıdır. Bir başka yolu ise “telafi” yolu ile şemayı sürdürmedir. Burada da yoksunluk ile baş etme yöntemi olarak insanlara aşırı ihtiyaç duyma olabilir. Kişini ihtiyacı fazla olduğu için desteği hissetmede zorlanacaktır ve ya insanlar onun beklediği şekilde yanında olamayacaklardır ve olası duygu yine yalnızlık olacaktır. Burada önemli olan husus, bizim dünyayı anlamak için oluşturduğumuz bir rezervuarın olduğu ve bizim için önemli olan bir şema tetiklendiği noktada başka yollar bize çok mümkün görünmediği için şemaların devamlılılığının bir şekilde sağlanıyor olabileceği. Şemayı oluşturan kişisel öyküye bakıldığında, bir çocuk olarak çok fazla seçeneğimiz olmamıştır. Çocuk olarak çaresiz, güvensiz hissetmiş, kendimizi anlatamamış ve bir şekilde bu kırılgan duyguları duyumsamayarak devam etmiş olabiliriz. Yetişkin hayatımızda tekrar benzer yerden kırıldığımızda şemalarımız tetiklenebilir ve biz hayatın ilk yıllarında bir çocuk olarak nasıl baş ettiysek yine o şekilde baş ederiz. Buradan bakarak, tekrar tekrar üzülsekte, kendimizi o ilişkide değerli hissetmesekte bir ilişkiden çıkmanın çok zor oluşunu anlayabiliriz.

    İlişki dinanikleri şemalarımızın hayatımızda oluşturabileceği etkileri en net görebileceğimiz alanlardan biridir. Farklı kişilerle farklı zamanlarda yaşasığımız problemlerin genellikle belli bir ortak teması vardır. Bu ortaklık bizi şemalara götürür.

    Jeffrey Young, 18 farklı şemadan söz eder ve bunları 5 farklı alan altında toplar. Bu yazıda, şemaların ilişkilerimize etkisini anlatmak için ayrılma ve reddedilme alanında toplanan 5 farklı şemadan söz edeceğim.

    *Terk edilme/ İstikrarsızlık

    Bu şemaya sahip kişilerin, ilişkilerinin bir şekilde biteceğine dair yoğun korkuları vardır. Partneri bir şey olacak ve onu sevmekten vazgeçecektir. Ve ya ölüm gibi beklenmedik bir sebep ayrılığa neden olacaktır. Bu şemaya sahip kişilerin insanların onun ihtiyacı olan sevgi, bağ ve ya güven ihtiyacını karşılayabileceklerine dair inancı olmayabilir. Ötekiler daha çok istikrarsız ve ya güvenilmez konumda kalabilir. Bu durum, güven hissedilebilinecek bir ilişki de güvende hissetmeyi de zorlaştırabilir. Bazen küçük şeyleri ayrılma mesajı olarak anlama, bazen farklı yorumlar getirerek ayrılık anlamı çıkarma gibi durumlara ilişki içerisinde neden olur. Bazen kaybetmeye karşı duyulan yoğun korku; hep partnerle birlikte olma isteği, onu hayatın tek merkezi yapma, onunla konuşmadan geçen birkaç saatin dayanılmaz olması ve ya kısa ayrıllıklara tahammülsüzlük gibi durumlara neden olabilir. Ve ya bu şemaya sahip kişiler, şemayı sürdüren bir baş etme yöntemi olarak güven hissettirmeyecek kişiler ile ilişki içerisinde olabilir. Evli, uzakta yaşayan, bağlanmakta zorlanan, ve ya aldatma potansiyeli olan kişiler bir şekilde çekici gelebilirler. “Şema kimyası” olarak da adlandırılan bu durum; kişilerin zorlandıkları ve ya sevgi, güven, değer, saygı gibi temel ihtiyaçları karşılanmadan bir ilişkiyi sürdürme eğilimini açıklar. Böylece dünya bizim için tekrar tekrar her an terkedileceğimiz bir yere döner.

    *Şüphe/ Kötüye Kullanılma

    Bu şemaya sahip kişilerin bir şekilde diğer kişiler tarafından zarar göreceğini yönünde olumsuz bir beklentisi vardır. Başkaları sizi kendi çıkarları için kullanabilir, aldatabilir, inciltebilir ve ya yalan söyleyebilir. Her an zarar gelme beklentisi için de olduğunuz bir durumda ilişkiler içerisinde güvende hissetmek zor olacaktır. Bu yüzden genellikle gergin ve ve tetikte olabilirsiniz. Zayıf yönlerinizi göstermekten çekinebilir ve ya bilgi paylaşmaktan kaçınabilirsiniz. Size verilen zararın kasti olduğunu düşünebilir, bu yüzden ilişki içerisinde yoğun öfke duyabilirsiniz. Dünya zaten her an suistimal edilebileceğiniz bir yer olduğu için bunun yalnızıktan daha iyi olduğunu düşünebilir ve size iyi hissettirmeyen, kıran ve ya karşı tarafın sizden faydalandığı ilişlileri sürdürebilirsiniz. Şemayı sürdürücü bir tercih olarak saldırgan, küçük düşürücü, yalan söyleyen, aldatma eğilimi olan eşler ile ilişki sürdürme eğiliminde olunabilinir.

    *Duygusal Yoksunluk

    Bu şemaya sahip kişiler, ilişki içerisinde karşılanması beklenebilecek ilgi, sevgi, duygusal sıcaklık, anlaşılmak, dinlenilmek, önemsenmek, yol gösterilme, korunma gibi doğal ihtiyaçlarının yetersiz karşılanacağına dair bir inanç taşırlar. İlişkilerde ihtiyaçlarınızı dile getirmekte, duygularınızı paylaşmakta zorlanabilirsiniz. Siz söylemeden anlaşılmasına ihtiyaç duyabilir, fark edilmediği zaman küskünlük ve ya öfke yaşayabilir ve ilişkiden uzaklaşabilirsiniz. Bazen yoksunluk ilişkide ancak artınca ve ya uzun zaman devam ettiğinde durumu ancak fark edebilirsiniz. Bu şemaya sahip kişiler bazen yakın ilişkilerden kaçınabilir. Şemayı sürdürürücü bir tercih olarak ihtiyaç duyulan şefkati veremeyecek soğuk, bencil, mesafeli eşler ile ilişki sürdürme eğilimi olabilir.

    *Kusurluluk/ Utanç

    Kusurluluk şeması olan kişiler kendilerini kusurlu, kötü, istenmeyen, sevilemez hissetme eğilimindedirler. Kendilerini bir şekilde kusurlu olarak algıladıkları için utanç duygusunu yoğun olarak yaşayabilirler. Kusurluluk algısının dayanağı duruma göre değişebilir. Dış görünüşle ilgili bir özelllik olabileceği gibi, kabul edilemeyen cinsel arzular, saldırgan dürtüler de olabilir. Kişi kendisini fiziksel olarak beğenmediği, bencil olduğu, çok güçsüz olduğu, yeterince iyi konuşamadığı, ve ya başarılı olamadığını düşündüğü için kusurlu hissedebilir. Bu şemaya sahip kişiler ilişkilerde kusurları fark edilecek düşüncesiyle rahatsız hissedebilirler. Eleştiriye, dışlanmaya ve suçlanmaya aşırı duyarlı olabilirler. Zaten kusurlu olduğuna inandıkları için küçümsendiği ve ya aşırı eleştirildiği durumlarda kendilerini korumakta zorlanabilirler. Bu şemaya sahip kişiler bazen kendisine değer veren, ihtiyaçlarına duyarlı birisine değer vermekte zorlanabilir. Çünkü kusurlu birine değer veren biri de değersiz olacaktır. Şemayı sürdürecek bir seçim olarak eleştirel, yüksek beklentisi olan eşler tercih edilinebilinir.

    *Sosyal İzolasyon

    Bu şemaya sahip kişiler kendilerini diğer insanlardan farklı ve ya bir gruba ait değilmiş gibi hissederler. Grup içerisinde farklılıklara odaklanıp büyütüyor, benzerlikleri fark edemiyor olabilirler. Bazı kişiler hissedilen eksiklik duygusunu tetikleyecek, kendisini ait hissedemeyeceği ortamlara girerken, bu şemaya sahip bazı kişiler ise yeni insanlarla tanışmaktan kaçınabilir. Kendilerinde ve ya ailelerinde hissettikleri eksikliği kapatmak için statü, para gibi şeylere çok değer verebilirler. Özellikle iki kişiden daha fazla kişiyle birlikteyken kendilerini rahatsız hissedebilirler. Başkalarıyla bile birlikteyken yalnızlık duygusu olabilir. Bu şema ilişkilerinizde kendinizi açma, farklı yönlerinizi ortaya koyma gibi kendinizi ortaya koyacağınız davranışları sergilemenizi zorlaştırır. Çok başarılı, zengin, çok güzel ve ya yakışıklı eşler çekici gelebilir.

    Şemalar güncelde tetiklendiği zaman bugünümüzü nasıl etkilediği, neye ihtiyaç duyduğumuz ve ihtiyacı karşılamak için ne yaptığımız çok önemlidir. Çocuklukta öğrenilen davranış kalıpları yetişkin olarak da bazen sürdürülür. Mesela, duygusal yoksunluk şeması olan kişi ihtiyaçlarını ve ya kırgınlıklarını ötekine açma konusunda rahat olmayabilir. Sessiz kalmak ihtiyaçlarına kulak verilmeyen bir aile ortamında olan bir çocuk için çok anlaşılırdır. Bir çocuğu hem daha fazla hayal kırıklığından hem de ailesi ile çatışmadan korur. Ancak yetişkin olarak susmak yetişkin olarak bir ilişkide alabileceklerini sınırlamasına neden olur. Kişide belli şeyleri ifade etmemek içsel bir tatminsizlik yaratabilir veya karşısında ki kişi bunları anlamıyor diye partnerine karşı öfkeye neden olabilir. Kişiye isteklerini dile getirmek utanç verici geliyor olduğu için yahut dile getirdiğinde anlamı kaybolacağı için söylemekte zorlanıyor olabilir. Terapide karşısında ki kişiden bir şeyler bekleyebileceği, ifade edebileceği ve desteği kabul edebilmesi üzerine çalışılır. Çocuk olarak ne olduğu ve yetişkin olarak şuan ne oluyor olduğu üzerine çalışmak geçmişin bugüne ikame eden duygusunu anlamlandırmaya yarar. Tetiklendiği zaman canımızı yakan şemaları tanımak ve ne olduğunu anlamlandırmak daha farklı gözle bakmayı ve farklı yolları denememizi sağlar. Böylece bize daha iyi gelecek duygular ilişkilerimizde desteklenmiş olacaktır.

  • Eşimle sevişmek istemiyorum: Evlilikte cinsel sorunlar

    Eşimle sevişmek istemiyorum: Evlilikte cinsel sorunlar

    Seks terapilerinin öncülerinden sayılan Keith Hawton cinsel sorunların yüzde ellisinin evlilikle ile genel sorunlardan (iletişim sorunu, gücenmişlik aldatma vs), evlilik sorunlarınında yüzde ellisinin cinsel sorunlardan kaynaklandığını vurgular. Yapılan bir çok araştırma düşünülenden daha çok evliliğin cinsel sorunlar nedeniyle sonlandığını ya da kötü gittiğini göstermektedir. Bu nedenle eşin işbirliği ya da desteği olmadan cinsel bir sorunu çözmek oldukça zor görünmektedir. Ya da cinsel sorunları kendi haline bırakmanın sonuçları çoğunlukla boşanmayla bitmektedir.

    Gücenme, bastırılmış öfke, güven kaybı, ciddiye alınmama (“sadece yatakta istiyorsun” yaklaşımı), cezalandırılma, aşırı koruma bağımlılık (anne-çocuk, baba-kız ilişkisi), doğum sonrası, doğum kontrol yöntemlerinden hoşlanmama, aşırı kibarlık cinsel sorunları başlatabilir ya da varolan sorunların sürmesine neden olabilir. Evlilik kurumu içinde özellikle her konuda dominant bir eş varsa diğer eş için cinselliği sabote etmek, kazanılan tek zafer olabilmektedir.

    Cinsel isteksizlik hem erkek hem de kadın için evlilik sorunları ile en çok etkileşen bozukluk olarak kabul edilir. Düşünün eşinize çok öfkelisiniz onu yatakta memnun etmek isterimsiniz?

    Erkeklerde en sık görülen rahatsızlıklar; erken boşalma ve sertleşme sorunudur ve eşle ilişkiden direkt etkilenir, özellikle cinselliği eleştirici eş, sorunun büyümesine neden olur. Gün içinde aralarında güç savaşı yaşanan bir çiftin cinsel sorunları koz olarak kullanması yaygın görülen bir davranış biçimidir. Özetle evliliğin genel gidişi ile cinselliğin gidişi arasında çoğunlukla bir paralellik yaşanmaktadır.

    Gene vajinusmusla başlayan evlilik sayısı ülkemizde oldukça fazladır. Ve kimi yazarlar bu duruma tamamlanmamış evlilik derler; yani evlilik temelleri bir cinsel sorun üzerine kurulmuştur ve evliliğin bu durumdan etkilenmemesi düşünülemez

  • Neden ben degil de o? Benim neyim eksik?

    Neden ben degil de o? Benim neyim eksik?

    Bazılarının elde ettiği başarıları ve yakaladıkları fırsatları duyduğunuzda “Neden ben degil de o? Benim neyim eksik?” cümleleri karabasan gibi zihninizde dolanmaya başlayabilir. Usul usul gezen bu düşünceler daha sonrasında zihninizi kaplayabilir. Artık başarılı olmasının açıklaması söz konusu kişiye kati surette bağlı değildir! Şansla, imkanlarla, fırsatlarla, dayılarla, amcalarla ilgilidir. Dengede giden bir ilişki, başarı geldiğinde asimetrik bir hal alabilir. Muhatabınızın sizden bir ya da bir kaç adım önde olduğunu içten içe düşünmeye başlayabilirsiniz. Artık sizden “üstündür”. Bu bakış açısı sebebiyle var olan başarının hoş duygular vermesi imkansızlaşır. Eleştirel sesinizin ardı arkası gelmeyen, başkaları ile kendinizi kıyaslama şekli acı vericidir. Hatta kendinize acıma, kendinizi suçlama vardır. Eleştirel sesiniz ve eleştirel sesinizin etkisiyle var olan duygu ne takdir ne de gıpta etmektir. Kıskançlığın daha yoğun olduğu, başkasının başarısının ve başarısının sonuçlarının yok olmasını isteme halidir, hasettir. Haset, iki açıdan sorun teşkil eder.

    Renk körlüğü ve empati

    Başkalarının başarıları acı verici olursa, doğal olarak, “başkalarının başarılarını görmek istemiyorum” diyebilirsiniz. Bu naif bir “kendini acıdan koruma” şekildir. Kendinizi “sadece ve yalnızca” bu şekilde korumanız, daha sonrasında, “başkalarının başarılarını artık görmediğiniz/göremediğiniz” görme kaybına sebep olabilir. Renk körü olduğunu bilmeyen biri, başkalarının da dünyayı kendisinin gördüğü gibi gördüğünü zanneder. Başkaları sizin başarılarınızdan “mutlu” olduklarını söylediklerinde de, takdir sözlerine inanamazsınız. Dolayısıyla hem başkalarının başarılarından “mutlu” olamıyor hem de size gelen “güzel sözlerin” hazzını yaşayamıyor olacaksınız. Eğer kişi renk körü olduğunu “fark ederse” başkalarının dünyayı başka gördüğünü anlayabilir. Ve hatta nasıl gördükleri hakkında fikir sahibi olabilir.

    “Bir kalbiniz vardır; onu hatırlayınız.”

    Başkalarının başarılarını kıskandığınızı kendinize dahi itiraf etmek oldukça zor. Tüm duygular gibi kıskanmak da insani bir duygu. İnsani yanınızı görmek ve kabul etmek kimi zaman güç olabilir. Zarif şair Cahit Zarifoğlu’nun sözleriyle söylersek “Bir kalbiniz vardır; onu hatırlayınız.” Kendinize yakıştıramadığınız duygularla karşılaştığınızda “insani” yanınızı anımsamanız ve duygularında “insani” olduğunu hatırlamanız faydalı olacaktır.

    Teşekkür ederim.

    Başkalarının başarılarından “mutlu” olamadığınız hem de size gelen “güzel sözlerin” hazzını yaşayamadığınız kısır bir döngünün içinde olacaksınız. Birbirini etkileyen tetikleyen bir süreçten bahsediyoruz. Yapılabilecekler öncelikle iltifatlara izin vermek ve bu güzel sözler adına “teşekkür ederim” diyebilmek ve başkalarının başarılarında da tebriklerinizi sunabilmek ilk adımlar olabilir. Belki zaten söylediğiniz şeylerdir. Söylüyor olmanıza rağmen “mutlu” olmanızı engelleyen ne olabilir? Eleştirel iç sesiniz, bazen yüksek sesle, bazen de fısıltılarla konuşmaya devam ediyor olabilir.

    Eleştirel iç sesinizi susturmaktan bahsetmiyorum, fakat eleştirel iç sesisiniz konuşmaya başladığında panzehir olarak kendinize de teşekkür edebilmeniz ve tebrikler sunmanız işe yarayacaktır. Eleştirel iç sesinizi bastırmak için yüksek sesle “en iyisi sensin”ler o anlık işe yarıyor gibi gözükse de, uzun vadede olası bir aksilikte ya da başkalarının başarılarını gördüğünüzde “ E hani en iyi bendim? Demek ki iyi değilim” çıkarımlarıyla karşılaşmanız demektir ki daha derin olumsuz etkileri olacağı malum.

    İçim bana ne söylüyor?

    “Neden ben değilde o? Benim neyim eksik?” Sorularının altında yatan kendinizle ilgili inandığınız olumsuz cevaplar (yetersizim, şanssızım, başarısızım v.b) yatıyor olabilir. Önce bu olumsuz ve işlevsiz inanışları teşhis etmek, çözmek için başlangıç noktası olacaktır.

    Eleştirel iç sesi susturmaktan bahsetmiyorum. Keşfetmek, tanımak ve öğrenmekten bahsediyorum. Bu adımlar eleştirel sesinize müdahale edebilme fırsatına kapı aralar. Kendinizi şefkatle dinleyebilmeniz dileğimle…

  • Çocuğum Benden Ayrılıp Okula Gitmek İstemiyor?

    Çocuğum Benden Ayrılıp Okula Gitmek İstemiyor?

    AYRILMA ANKSİYETESİ
    Ayrılık anksiyetesi, kişinin bağlandığı kişiden veya evden ayrılamaması veya evden ya da kişiden
    uzak- laştığında yoğun bir kaygı ve huzursuzluk duyması ile tanımlanır. Bu bozukluk çocuklarda
    anneye ya da temel bakım verene yapışma, anneden uzakta oldu- ğunda ağlama krizleri olarak
    görülür. Bu çocuklar okul çağına geldiklerinde okula uyum problemi gös- terebilirler. Ayrılma
    anksiyetesi olan çocuklar sabah- ları okula gitmemek için tutturabilir, hasta olduklarını söyleyerek
    okulu reddedebilir, okulun yarattığı stres sebebiyle somatik belirtiler yaşayabilir ve gerçekten de
    mide bulantıları, karın ve baş ağrıları yaşayıp de- vamsızlık yapabilirler. Bu bozukluk lise çağındaki
    er- genlerde de okuldan kaçma olarak görülebilir.
    Ayrılma anksiyetesi, temelini Bağlanma Kuramı’ndan alır. Bağlanma kuramı, anne ile bebeğin
    kurduğu güvene dayalı bağdır. Bebek doğumundan itibaren ilk iki yıl içinde tamamen anneye bağlı
    bir canlıdır; tehlikelerden korunmak ve hayatta kalmak için anne- ye muhtaçtır. Annenin bu dönemde
    bebeğin yaşam- sal ihtiyaçlarını karşılaması, ona sıcak ve güvenli bir ortam sunması güvenli
    bağlanmanın oluşması için elzemdir. Güvenli bağlanmada bebek, acıktığında doyurulacağını,
    ağladığında ilgilenileceğini, tehlike- lerden korunacağını bilir.
    Bu, çocuğun ileriki yaşlarında dış dünyaya ve ken- dine duyacağı güven duygusunun ilk ve en
    önemli adımıdır. Çünkü güvenli bağlanma, çocuğun hayatı ve kendisini keşfederken ihtiyaç
    duyduğu tehlikeler- den uzak, güvenli ortamı sağlar. Böylece çocuk, dış dünyayı sakince
    inceleyebilir, keşif ve gözlemlerle öğrenebilir ve anneden faydalı geri dönütler alabilir.
    Anneye güvenli bağlanmış çocuklar, anneleri odadan çıktıklarında huzursuz lanırlar; anne geri
    geldiğinde de sevinç gösterirler. Daha büyük yaşlardaki çocuk- lar ise, huzursuzluk yaşasalar da
    annenin mutlaka geri döneceğini düşünerek kendi kendilerini sakin- leştirebilir. Bu, güvenli
    bağlanmanın en büyük ayırt edicisidir.
    Ayrılma anksiyetesi de güvenli bağlanmanın olmadı- ğı, çocuğun bebeklikte bakım verenine sağlıklı
    değil, kaygılı ve güvensiz şekilde bağlandığı durumlarda sıklıkla görülür. Bunun dışında, aşırı
    kaygılı/evhamlı/ korumacı ebeveyn tutumları, çocuğa gösterilen tu- tarsız ilgi veya sıcaklıktan uzak
    tutumlar, bebeklik- te uzun süre ayrı kalma, çocuklukta yaşanan ayrılık temalı travmatik yaşantılar
    da ayrılma anksiyetesine sebep olabilir.
    Ayrılma anksiyetesinde okul reddi yaygınca görülse de çocuğun anneden ayrılamaması daha ön
    planda- dır. Yapılan çalışmalar, ayrılma anksiyetesinde görü- len okul reddinin temelinde
    çocuğun okula gitmek istememesinden ziyade anneden ayrı bir ortamda bulunmayı
    kaldıramamasının olduğunu öne sürmek- tedir. Bu sebeple çocuklar okula gitse bile anneleri- nin
    onları okul bitene kadar beklemesini, pencereden baktığında görebileceği bir yerde durmasını talep

    eder. Daha ileriki yaşlarda da annelerine onların ol- madığı bir ortamda zarar gelebileceği
    endişesiyle annelerinden uzaklaşamaz ve tek başlarına okula gitmekte zorlanırlar.
    Ayrılık anksiyetesinin önüne geçmek için bebekle 0-2 yaş arasında kurulacak olan güvenli
    bağlanma esastır. Aynı şekilde, memeden kesme ve tuvalet eğitimleri esnasında da güven veren
    ve sıcak tutum devam ettirilmeli, ama aynı zamanda tutarlı ve net bir biçimde sınır koyulmalıdır.
    Çocuğa yaşına uygun görevler verilmeli ve bu görevleri tek başına yapması teşvik edilmelidir.
    Aşırı korumacı davranılmamalı, çocuğun keşfetme- sine ve hata yapmasına izin verilmeli; o
    keşfeder ve oynarken annenin onun güvende olması için gerekli şeyleri yapacağını ve gitse bile
    geri geleceğini bilmesi sağlanmalıdır.
    Kritik yaş aralığında (0-2) uzun süreli ayrılıklardan ka- çınmak gerekir; fakat 2 yaşından sonra
    çocuğu kısa süreli ayrılıklarla (yaşına uyumlu olarak belli bir zaman çocuğu bakıcıya bırakmak gibi)
    okula hazırlamak da oldukça önemlidir.Kaygılı çocuklarda aşamalı maruz bırakma ve aile terapisi;
    devamsızlık ve uyum prob- lemleri olan ergenlerde de bilişsel davranışçı terapi de oldukça fayda
    vermektedir.

  • Evde Hayvan Beslemenin Çocukların Gelişimine Katkıları

    Evde Hayvan Beslemenin Çocukların Gelişimine Katkıları

    Hayvan sevgisi çocuklara küçük yaşlardan itibaren aşılanması gereken bir durumdur. Çocuklar küçük yaşlarda anneleri tarafından sevilmek dışında diğer canlılar tarafından da sevilmek ister. Evde hayvan yetiştirmek çocuğun sosyal ve duygusal gelişimine destek sağlayarak aidiyet duygusunu ona yaşatacak ve sorumluluk almakla beraber çocuğun benlik gelişimini bu süreç olumlu yönde etkileyecektir. Çocuğun id -ego -süperego üçgeninde tamamen kendisini düşündüğü yani dünyanın merkezine kendisini koyduğu erken çocukluk döneminde bir hayvan besleyerek paylaşma duygusu aşılanabilir ve buna bağlı empati becerisi geliştirilebilir. Yeterince sevgi ihtiyacını tamamlamış yetişkin bireylerin günümüzde sokaklarda hayvanlara yönelik şiddetlerine hemen hepimiz şahit olmuşuzdur. Bu insanlar geçmişte diğer canlılara karşı merhamet duygusunu yitirmiş, mutluluğunu ya da mutsuzluğunu paylaşma becerisine sahip olamamış, sorumluluk sahibi olmayan, sevgisiz korkuyla büyüyen çocuklardır. Bu yüzden hayvanlara şiddet uygulayan yetişkinler öfke kontrol edinimine ihtiyaç duyarlar. Ancak bu çocuk iken karşılıksız sevgi ve güven bağı ile oluşturulmalıdır. Küçük yaşlarda kendisinden farklı görünen, kendisinden farklı şeyler tüketen bir canlıya karşı empati becerisi oluşturan çocuk gelecekte de doğaya karşı da algısı açık bir yetişkine dönüşecektir. Gözünün önünde büyüyen o canlının gelişimini izleyerek çocuk doğanın bilişssel sırlarına vakıf olacak yaratıcılığı artarak diğer canlılara olan ilgisi de artacaktır. Özellikle kendisini ifade becerisi ve dil edinimi kolaylaşacak günlük rutin şeylere karşı sorumluluk bilinci oluşacaktır. Çocuklar sizin hayvanlara karşı vermiş olduğunuz tepkiler üzerinden davranış duygu eşleştirmesi yaparlar. Sizler hayvanları onların gözleri önünde kovalar taş atar ya da korkarak kaçarsanız bu çocukta gelecekte hayvan fobisi oluşma ihtimali yüksek olacaktır. Çocuk tek başına hayvanların zararlı ya da zararsız olduğunu kavrayamaz ancak sizin verdiğiniz tepkiler üzerinden öğrenimler gerçekleştirir ve genellemeler yaparlar. Bu nedenle doğal dürtülerle korkmadan hayvanlara dokunmak istediklerinde engellememek, korkutmamak, olumsuz düşüncelere sahip olmamalarını sağlamak gerekir. Özellikle çocuğunuz sizin onaylamadığınız bir davranış sergilediğinde lütfen ‘’köpek geliyor bak eğer oraya gidersen seni yer, bak şimdi tabağını bitirmezsen kuşlar yer bitirir ‘’şeklinde hayvanlara dair olumsuz bilinçaltı mesajlar vermeyiniz. Aksi halde gece ağlayarak uyanmalar sizin önemsemeden verdiğiniz küçük korku dolu bilinçaltı mesajlardan oluşur. Ayrıca her hayvan dünyaya bir amaç için yaratılarak gelmiştir. Çocuklarınıza hayvanların dünyaya gelme amaçlarından bahsediniz.Çocuklarınıza hayvanların vücudumuza sağladığı katkılardan doğaya verdiği emekten bahsediniz. (bir arının balı yapmasının sırrından tutun da inek sütünün bizler için faydasından bahsedebilirsiniz ) Evde Hayvan Yetiştirmenin Kazanımları; Hayvanlarla büyüyen çocuklar dışa dönük olur. Çocuk tek çocuk ise paylaşmayı öğrenir. Sosyal ve duygusal gelişimine katkı sağlar. Empati becerisini geliştirir. Korkularını yenmeyi öğrenir. Hayvan ile konuşarak dil becerisi ile beraber kendisini ifade etme becerisi artar. Çocuğun özgüveni gelişir . Sorumluluk alma ve aidiyet duygusu gelişir. Psikolojik ve zihinsel rahatlama ile öfke kontrolünü destekler.

  • Çocuklarına Dayak Atan Ebeveynler Dikkat(!)

    Çocuklarına Dayak Atan Ebeveynler Dikkat(!)

    Sizce okul öncesi çağda bir çocuk yılda kaç kez dayak yer? Ayda bir mi? Haftada bir mi? Cevabı duymaya hazır mısınız? Okul öncesi dönemde bir çocuk yılda 150 kez dayak yer. Yani ortalama 2.4 günde bir. İnanabiliyor musunuz? Şaşırdınız değil mi? Ancak bu rakamlar bize en az iki hane kadar uzakta olan dostlarımız ya da bizzat bizler tarafından oluşuyor. Birçok anne baba ‘’dayak cennetten çıkmadır’’ sözünden hareketle çocuklarını dayak atarak disipline etmeye çalışıyor. Çünkü bildikleri tek yol bu. Yeterince iletişim becerisine sahip olmadıklarından çatışma çözme yolunun dayaktan geçtiğine inanıyorlar. Düşünün ki hiç dilini bilmediğiniz bir ülkedesiniz. Çok yorucu bir günün ardından karnınızın oldukça acıktığını hissediyor ve bir restauranta giriyorsunuz. Cebinizde oldukça yüklü para var ancak tamamı türk lirası şeklinde. Leziz görünen birkaç menüyü tepsinize alıp kasaya geldiğinizde size onların karşılığında ödemeniz gereken para söyleniyor. Siz o dili bilmediğiniz için cebinizdeki paraları çıkarıp ödenecek kadar alması için kasanın önüne seriyorsunuz. Ancak kasiyer el işaretleri ile size ‘’hayır olamaz’’ mesajları veriyor. Siz çok aç olduğunuz için sinirleniyor ve başka bir iletişim diline sahip olmadığınız için adama sert şekilde bakmaya alması için ısrarcı olmaya başlıyorsunuz. Ancak o da sizin dilinizi anlamadığı için bir süre sonra kavga etmeye başlıyorsunuz. Ve sonuç kapının önünde dayak yemiş haldesiniz. Paranızı bulunduğunuz ülkenin para birimine çevirmedğiniz sürece alışveriş yapmanız ya da dilediğiniz şeylere sahip olmanızın mümkün olmadığını anlıyor ve oradan uzaklaşıyorsunuz. Yapacağınız ilk şey ise aynı dili konuşacağınız bir tercüman bulmak oluyor. İşte günlük yaşantımızda da bu böyledir. Problem durumunu çözmek için öncelikle aynı dile ve aynı iletişim becerilerine sahip olmamız gerekir. Yeterince iletişim becerisine sahip olmayan insanlar çocuklarına ve eşlerine şiddet uygularlar. Çünkü başka bildikleri bir yol yoktur. Çocukların bir dili yoktur, gelişim dönemlerine ait birçok dilleri vardır. Herhangi bir problem durumu ile karşılaştığınızda öncelikle onunla aynı göz hizasına gelip göz kontağı kurmalısınız. Bu iletişimde mesajın karşı tarafa daha erken iletilmesini sağlar. Davranışın kabul edilebilir olup olmadığını objektif olarak gözden geçirmelisiniz. Ben dili kullanarak ona bu şekilde davrandığında neler hissettiğinizi belirtmelisiniz. Mola yöntemi uygulayabilirsiniz.Davranış gerçekleştiğinde odasında 15 dakika yalnız bırakarak o davranış üzerine düşünmesini sağlayabilirsiniz. Dayak ile disiplin sağlamak hiçbir işe yaramamaktadır. Aksine dayak çocuğun daha çok sinirlenmesine ve kendi kendine öfkelenmesine neden olmaktadır. Dayak atarak çocuğun o an istemediğiniz davranışına son verebilirsiniz ancak bu tüm davranışlarına ket vuran aynı zamanda zekasını olumsuz yönde etkileyecek bir istismar biçimidir. Dayak atılan çocuk problemlerin bu şekilde çözüleceğine inanır ve ilerleyen yıllarda istismar ,saldırganlık , zorbalık gibi davranışlar sergiler. Sürekli dayak yiyen çocuk bir süre sonra davranış gerçekleştirmeye karşı kaygı oluşturabilir, sosyal ortamlarda antisosyal kişilik özellikleri sergileyebilir. Dayak atılan çocuk duygusal anlamda ailesine karşı bağlanma yaralanması yaşar . İnsanlarla olan ilişkilerinde iletişim bozuklukları ve güven problemleri olur. Dayak atılan çocuk kendisini ifade edemez ,problemlerini konuşarak değil şiddetle çözmeye daha eğilimli olur.

  • Çocuğumun Küfür Etmesini Nasıl Engellerim?

    Çocuğumun Küfür Etmesini Nasıl Engellerim?

    Çocuklar küfürü nereden öğrenirler? Aileler sık sık ‘’Biz evde küfür etmiyoruz, nerden öğreniyor bu çocuk anlamıyoruz’’ şeklinde sitemlerde bulunurlar. Aslında aile içi iletişimde ebeveynler arasında öfke duygusu yaşanır iken vurgulu şekilde söylenen bir söz karşı tarafı sinirlendirir ve ortam kızışır. Bunu gören çocuk ise davranış bilgi eşleşmesi ile karşısındaki insanı bu şekilde öfkelendirebilceğini öğrenir. Oysa ki masum çocuk söylediği kelimenin henüz anlamını dahi bilmiyordur. Bunun dışında çok küçük yaşlarda henüz dil gelişimi tamamlanmamış çocuklar birilerinden duydukları küfürleri toplum içinde aniden söyleyebilirler. Aileler çocuğun bunun farkında olmadan söylediğini sanarak gülerek tapki geliştirirler ancak çocuk daha önce o kelimeyi söylediğinde dikkat çektiğini fark etmiştir. Asla hangi yaşta olursa olsun gülerek tepki vermemelisiniz. Ne Yapmalıyım? En çok ergenlik döneminde görülen küfür problemine karşı sizlerle ‘’küfür kavanozu ‘’ etkinliğini paylaşacağım. Cam bir kavanoza ağzına kadar bozuk para doldurun. Çocuğunuzun almayı çok istediği bir eşyanın fiyatı kadar olursa daha etkili olacaktır. Çocuğunuza dört hafta boyunca küfür etmeden durabilirse kavanozdaki tüm bozuk paraların onun olacağını söyleyin. Takvimde o günü işaretleyin. Kavanozuda görünür bir yere koyun. Böylece çocuk ne için çabaladığını da görecektir. Her küfür edişinde kavanozdan bir miktar para eksiltin. Dört hafta sonunda çocuğa kavonozdaki parayı verirken ‘’Gördün mü bozuk bir dil yüzünden ne kadar para kaybettin? Çocuğunuza dilersen bu ay bu oyunu bir kez daha oynayabiliriz bende senin o istediğin oyuncağı almanı çok isterim vb. ifadeler ile bir anlaşma yapabilirsiniz.

  • Solak Çocuklarda Yapılması Gerekenler

    Solak Çocuklarda Yapılması Gerekenler

    Yapılan araştırmalar gösteriyor ki; günlük yaşamda insanların yaklaşık yüzde 9O’ı sağ elini yüzde 10‘u ise sol elini kullanıyor. Fosiller üzerinde yapılan araştırmalar bu yüksek oranın ilk insangiller, 2 milyon yıl kadar önce yaşamış Homo habilis için de geçerli olduğunu ortaya koymaktadır. Teoriye göre ise beynimizin sağ lobu, yüz tanıma, duygu ifade etme, müzik, duygu okuma, renk duyarlılığı, görüntü, sezgi, yaratıcılık gibi görevleri yerine getirirken, sol lobu da, mantık, dil ve analitik düşünce gerektiren görevlerin gerçekleştirilmesinde etkindir. Sol elini kullananların beynin sağ lobunu harekete geçirdiğini duymuşsunuzdur. Çok eskilere gidecek olursak eski yunanlar solaklara ‘’aristera’’ yani ‘’yönetmeye uygun kişiler ‘’ derlerdi. Gerçekten de ünlü yönetici kişilere baktığımızda öyle olduğunu görebiliriz. Tiberius, Büyük İskender, Kraliçe Victoria, Amerikan Başkanları Harry Truman, James Garfield ve George Bush seçkin solaklardan sadece birkaçı.Yine dünyaca ünlü Leonardo da Vinci, Beethoven, Mozart, Rafael, Michelangelo, Albert Einstein, Angelina Jolie, Robert De Niro bilinen solaklardan. Londra’daki UCL Üniversitesinden psikolog Chris McManus’a göre, “Sol elini kullananlar bazı bakımlardan daha yetenekli iken bazı alanlarda da dezavantajları olabilir. Solaksanız beyniniz normalden farklı biçimde organizedir ve bu da size başkalarında olmayan yetenekler sunar.” Oxford Üniversitesinden gelişim nöropsikologu Profesör Dorothy Bishop, yıllar boyunca solaklığı disleksi ve otizm gibi rahatsızlıklarla ilişkilendirenler olduğu gibi, mimar ve müzisyenlerin solak olma ihtimalinin daha yüksek olduğunu söyleyerek olumluluklar atfedenlerin de olduğunu söylüyor. Teknolojik aletler yapılırken birçoğu sağlaklara göre yapılıyor. Bazen kullandığımız dil solaklara karşı olabiliyor. Mesela ‘’sağduyu’’ kelimesinde bile solaklara karşı bir adalet yok. Sağ elini kullanan kişilere göre dizayn edilmiş bu ürünleri solaklar kullanınca sakarlık vazgeçilmez olabiliyor. Solak çocuğa sahip olanların sakarlık riski sağlak olan çocuklara göre daha yüksektir. Anne babalar çocuklarının hangi elinin baskın olduğunu 3-4 yaşlarında keşfedebilirler. Çocuklar genelde 2 yaşına kadar her iki elini de kullanabilir. Peki solak olduğunu nasıl anlarız? Tek ayak üstünde durmaya çalıştığında sol ayağını tercih ediyorsa Bir nesne uzatıldığında sol elini uzatıp alıyorsa Yemek yerken sol eliyle kaşığı kavrıyorsa Herhangi bir ey döndürürken saat yönünün tersine döndürüyorsa Dişlerini sol eliyle fırçalıyorsa Kalem, bardak gibi sık kullanılan objeleri yine sol eliyle daha baskın kullanıyorsa solak diyebiliriz. Ne Yapmalıyım? Solak olduğu keşfedilen bir çocuk asla sağ elini kullanmaya zorlanmamalıdır. Bu çocuğun yaratıcılığını engelleyici psikolojik bir zorlama olarak öğrenme güçlüğü yaşatabilir. Okulda sınıf sırası öğretmeni tarafından sıranın sol tarafına oturacak şekilde değiştirilmeli. Herkesin sağ elini kullanarak yemek yediği masada ona uygun bir düzen sağlanmalı. Sol eliyle daha rahat hareket edeceği, kullanması daha uygun ürünler tercih edilmeli.

  • Çocuklara Ödev Yapma Alışkanlığı Kazandırmanın Yolları

    Çocuklara Ödev Yapma Alışkanlığı Kazandırmanın Yolları

    Ailelerin sık sık şikayetçi olduğu konulardan biri de çocukların ödev yapma alışkanlığına sahip olmaması. Peki çocuklar neden ödev yapmak istemez? Çocuklarda sorumluluk bilinci nasıl oluşturulur? İşte çocuğunuza ödev yapma alışkanlığı kazandırmak için yapmanız gerekenler; Aile toplantıları haftalık ritüeliniz olsun. Bu toplantılar çocuklarda sorumluluk ve farkındalık gerçekleştirecek, ev içi rollerini benimseyecektir. Bu toplantılarda dilerseniz haftalık görev dağılımları ve hafta içi planlarınızdan bahsedebilir evde yaşayan kişileri bu konuda bilgilendirebilirsiniz. Lütfen bunu belli bir saatte ve günde yaparak ‘’haydi toplantı yapıyoruz şeklinde ‘’ eşinizi ya da çocuklarınızı yöneten ve emreden olarak değil de gayet doğal rutin bir şekilde çay sohbeti edasında gerçekleştiriniz. Lütfen çocuğunuzdan ödev yapmasını beklediğiniz saati siz de ev hanesi olarak kitap okuyarak doldurun. Çocukların ödev yapmak istememesinin en büyük nedenlerinin başında ailenin televizyon izlerken çocuklardan odalarına çekilip onlardan ödev yapmalarını beklemesidir. Özellikle 1. Sınıf çocukları için tv, bilgisayar oldukça çekici teknolojik aletler iken siz onların eğlenceye en çok düşkün olduğu dönemde onları bundan mahrum ederek kağıtlardaki belli kelimeleri defalarca yazmasını istiyorsunuz. Çocuğunuz ödevini yaparken onu yargılayıp, yönlendirmeye çalışmayın. Ödev konusunu günlük yaşamla somut örneklerle daha kalıcı ve eğlenceli hale getirin. Öncelikle verilen ödevi gözden geçirin. Ödev konusu itibari ile günlük yaşamda somut olarak daha pratik öğrenilecek bir şey ise çocuğa defalarca bir şeyi yazdırarak işkence etmeyin. Bunu bir örnekle açıklayacak olursak çocuk eğer matematik dersinde 1 litrenin 500 ml olduğu öğrenimini gerçekleştirecekse mutfakta kek yaparak ölçüleri ona yaptırabilir ya da bir su şişesiyle oyun oynayarak bunu daha zevkli hale getirebilirsiniz. Ödevler belli standart bir öğrenme gerçekleşmesi için herkese eşit oranda verilmiş olabilir çocuğunuz bu konuda erken öğrenme gerçekleştiriyorsa lütfen bu durumu öğretmeni ile özel olarak görüşün. Yaşayarak öğrenme en kalıcı iz bırakan öğrenme biçimidir. Özellikle ilkokul dönemi çocukların hareketli, enerjik olduğu bu dönemde öğretmenlerden etkinlik türü ödevler vermelerini rica edin. Çocuk ödev yaparken kendisini ifade etmesini engellemeyin. Çocuklar genelde ödev yaparken akıllarına okulda yaşadığı bir olay aniden gelebilir. Mesela ‘’Biliyor musun bugün arkadaşım Hasan ‘ı bahçede sıkıştırıp dövdüler ,kolu kanadı.’’ Gibi ders dışı bir şey anlatırken ‘’tamam sonra konuluruz, önce ödevini bitir, şunu da bitirelim sonra anlat onu’’ gibi cümlelerle rahatlamasını engelleyecek biçimde bulunmayın. Çocuğun derse odaklanmasını engelleyen bu olayı konuşup , empati kurarak bir sonuca bağlayın ve derse öyle devam edin. Çocuğunuz okuldan gelir gelmez odasına ödev yapmak için göndermeyin. Çocuğa okuldan gelir gelmez ‘’Haydi doğru odana! Önce ödevler bitecek sonra arkadaşlarınla oynayabilirsin.’’ şeklinde yaklaşmayın. Unutmayın onlar en hareketli dönemlerinde gün boyu sırada oturmak zorunda kalıyorlar ve enerjilerini yeterince dışa yansıtamıyorlar. Onun yerine ‘’Ben akşam yemeğini hazırlayana kadar sen ne yapmak istersin?’’ ifade biçimiyle şeçimi ve sorumluluğu ona bırakın. Kendi planlarınıza uygun planlar gerçekleştirmesini isteyin. Mesela ‘’Akşam yemeğini yedi gibi bitirmiş olurum, lütfen ödev yapma saatini ondan önce ya da sonraki bir saate ayarla. Sana ödev yaparken yardım edeyim.’’ Çocuk siz planlı yaşarken planlar yapmaya başlayacak ve size uygun bir zaman dilimi mutlaka ayarlayacaktır. Yeter ki siz yemek yaparken ‘’Ayak altında dolaşma, sinirlerimi daha fazla bozmadan odana git ve ödevlerini yap ,yemek olana kadar bitecek o ödevler‘’ şeklinde yaklaşmayın!! Çocuk ödev yaparken sonucu değil, süreci övün . Çocuk ödev yaparken mutlaka belli başlı hatalar yapacaktır. Kaldı ki çok başarılı ve düzenli bir ödev ortaya çıkardı asla bu süreci ödüllendirmeyin. Unutmayın ödül ortadan kalktığında bu istendik davranış sönebilir.Ödevler ve görevler bizim hayattaki sorumluluklarımız. Kendi ödev ve görevlerinizden aile toplantılarında bahsedin. Davranışı öven ifadeler kullanabilirsiniz ancak kişisel değerlendirmelerden lütfen kaçının. Çocuk ödevini bitirince ‘’sen harika birisin, mükemmelsin yerine görevlerini zamanında bitirince kendimi çok iyi hissediyorum ‘’gibi davranışı pekiştiren ben dili duygu ifadelerinde bulunun. Unutmayın biz ödev ve sorumluluklarımızı yerine getirirsek çocuklarda getirecektir. Çocuklar muhakkak ki gördüğünü yapar duyduğunu değil.

  • Eşcinsellik, Homoseksüelite, Lezbiyenlik Nedir? Tedavisi Var mıdır?

    Eşcinsellik, Homoseksüelite, Lezbiyenlik Nedir? Tedavisi Var mıdır?

    Tarih boyunca cinsellik ve cinsiyet üzerine bir çok şey söylenmiş olmasına rağmen, eşcinsellik ve türevi
    konular üzerinde konuşulmaya ve yanlış bilgiler dolaşmaya devam etmektedir. Genel ortalamadan farklı
    olan eşcinsel eğilimler insanlık tarih boyunca yanlış, çarpık, hastalıklı olarak değerlendirilmiş ve bu
    eğilime sahip kişilere sapkın gözüyle bakılmıştır. 1970′li yıllara kadar psikoloji camiasında da anormal
    olarak değerlendirilen eşcinselliğin bir hastalık ya da bir tercih olmadığı kabul edilmiş ve hastalık
    sınıflamasından çıkarılarak doğal ve normal olarak kabul edilmiştir. Halbuki eşcinsellik kavramı insanlık
    tarihi kadar eski olmakla birlikte, insanların yanı sıra doğada bir çok hayvanda da görülen doğal ve
    normal bir durumdur. Doğada eşcinsel eğilim gösteren onlarca hayvan türü vardır.

    Toplumlarda eş cinselliğin reddedilme nedenleri arasında bir çok sebep varken en önemlisi din ve sosyal
    dayatmacı normlar olmuştur. Özellikle son yıllarda gelişmiş ülkelerde eşcinsel evliliklere izin verilmeye
    hatta eşcinsel çiftlerin ya da bireylerin evlat edinilmesine dair bir çok yeni uygulama başlatılmıştır.

    Eşcinsellik: Bir erkeğin cinsel ve duygusal yönden erkeklere ilgi duymasıdır.
    Lezbiyen: Bir kadının cinsel yönden kadınlara ilgi duymasıdır.
    Biseksüel: Kadın ya da erkeğin cinsel yönden her iki cinse de ilgi duyan.

    Transseksüel: ‘Ben erkek olarak bir erkeğe aşık oluyorsam, o zaman kesin ben bir kadınım’
    Bu düşünce homoseksüel erkeklerde oluşabilen bir düşüncedir ve çoğu toplumlarında bu şekilde yanlış
    düşündükleri görülür. Ergenlerde ve erişkinlerde primer ve sekonder cinsiyet özelliklerinden kurtulma
    üzerine kafa yorma davranışı çok sık görülür. Örneğin diğer cinsiyeti taklit etmek icin kendi cinsiyet
    özelliklerini fiziksel olarak değiştirmek üzere hormon, cerrahi ya da başka tür bir girişim uygulanmasını
    ister. Transseksüelliğin ayrıca iki tipi vardır, birincisi primer transseksüeller, bu kişiler çocukluğundan
    itibaren yanlış vücudun içinde hissederler. İkincisi sekonder transseksüeller, bu kişiler transseksüel
    olduklarını daha olgun yaşta keşfederler ve daha önce ergenlik dönemlerinde erkek ve ya kadin gibi
    yaşamıştır. Transseksüellerde yanlış cinseyette doğduğuna ilişkin bir inanç taşırlar. Aynı zamanda uzun
    bir süre boyunca cinsiyet değişimi arzusundadırlar. Cerrahi girişim sayesinde diğer/karşı cins olarak
    yaşayabilirler.

    Transgender/Cinsel Kimlik Bozukluğu:
    Hayatın ileri zamanında artık bir kadın veya erkek olarak büyümek önem taşımamaktadır, ama daha çok
    kişisel ve sosyal hayatı geliştirmeye bakılır (Bussey & Bandura, 1999). Cinsel Kimlik gelişmesi genelde
    global olarak şu şeklde gelişir;

    Kadın ve erkeğin yüzünü ve sesini ayırt etmeyi öğreniriz.
    Birey kendini kadın ve ya erkek olarak yaşamayı öğreniriz.
    Kadın ve ya erkek olarak davranmaya başlar.
    Cinsel Kimlik Bozukluğu tam hangi yaşta gelişir diye bir tespit yok fakat çocuğun 18-30. ayında oluştuğu

    düşünülür (Zucker, 1999).Erkek çocuklarında, penis ya da testislerinin iğrenç olduğunu, ilerde yok
    olacaklarını ya da bir penis sahibi olamamanın daha iyi olacağını öne sürme, kuralsız kaba saba
    oyunlardan tiksinme ya da erkeklere özgü oyuncakları, oyunları ve etkinlikleri reddetme gibi bir takım
    davranışlar görülür.
    Kız çocuklarında, oturarak idrar yapmayı reddetme, penisinin olduğunu ya da ilerde bir penisinin
    olacağını öne sürme, göğüslerinin büyümesini ya da menstruasyon görmeyi istememe üzerinde durma
    ya da olağan kadınsı giysilere karşı ileri derecede tiksinti duyma gibi davranışlarla kendini
    gösterir.Ergenlerde ve erişkinlerde diğer cinsiyette olma isteğini dile getirme,sıklıkla kendini diğer
    cinsiyetteymiş gibi gösterme, diğer cinsiyetteymiş gibi yaşamaya ya da davranılmayı isteme ya da diğer
    cinsiyete özgü duygularının ve tepkilerinin olduğuna ilişkin bir inanç taşıma gibi kendini gösterir. Cinsel
    kimlik bozukluğu da karşı cinsiyetle güçlü ve sürekli bir özdeşim kurma vardır.
    Cerrahi ya da başka tür bir girişim uygulanmasını isteme ile kendini gösterir. Bazi erkekler testis ve
    göğüs arzusundadır. Bazı kadınlar göğüsü kadının bir sembolü olarak gördükleri için göğüslerini cerrahi
    girişim ile aldırır fakat genital bölgesini değiştirmek istemez.
    Cinsel Kimlik hayatın bir parçasıdır, bunun kültürel ve evrimsel sebepleri vardır. Erkekler ve kadınlar

    hayatlarında kültürün etkisi altında farklı bir şekilde sosyal birey oluyorlar (Eagly, Wood Johannesen-
    Schmidt, 2004)

    Özellikle kapalı toplumlarda birçok eşcinsel kendi kimliğini gizlemekte ya da bundan utanmaktadır.
    Bunun ana nedenleri arasında toplumsal baskı ve dışlanma, aile baskısı, iş yerinde yaşayacağı sorunlar
    gibi sebepler başta gelmektedir. Halbuki eşcinsellik bir seçim değil doğal bir dürtüdür. Nasıl ki bir erkek
    kendini kadınlardan hoşlanmak konusunda zorlamıyor ve doğallığında bir kadına ilgi duyuyorsa aynı
    durum bir eşcinsel içinde geçerlidir.
    Bir çok eşcinsel insan ebeveynlerine ve ailelerine karşı açılmaktan korkuyor. Eşcinsel olduklarını
    paylaştıktan sonra ebeveynlerin nasıl karşılayacaklarını ve davranacaklarını bilmedikleri için bir korku
    duyuyor ve açılmamayı tercih edebiliyorlar ve gizli yaşamanın ağırlığını göze alıyorlar.

    Biz aileleri üç gruba ayırıyoruz: korkan aileler, bilgiye sahip aileler ve kabul etmeyen aileler.
    1.Korkan aileler
    Genelde korkan ebeveynler eşcinsellik hakkında çok bilgileri olmayan kısım oluyor. Televizyon ve
    medyadan, ahlak anlayışı, kültürden dolayı, negatif bir ön yargıya sahip olabiliyorlar. Eşcinselik beyinde
    hastalık olduğu düşünülüyor, bir sürede bu böyle kitaplarda yer almıştı. Ve ya eşcinseller bir şizofren ve
    aids taşıyıcı gibi bir takım teoriler düşünülüyor. Korkan ebeveyn kısmının korkuları genellikle bu
    sebeplerden kaynaklanıyor:
    -Aileye ve arkadaş çevresine karşı utanç duygusu
    -Çocuğumuzla dalga geçilirse
    -Torunumuz asla olamayacak üzüntüsü

    Çocuğumuz kötü ve dışlanmış bir hayat yaşayacak ve hatta parayla fuhuş yapacak düşüncesi.2.Bilgiye
    sahip olan aileler
    Bilgiye sahip olan ebeveynler eşcinselliği araştırdıkları ve bildikleri için daha rahat olabiliyorlar. Çocuğunu
    tanıdığı için ve aslında açılmasını beklediği için de şaşıra biliyorlar. Bilgiye sahip olan aileler çocukları
    açıldıktan sonra bir süre zamana ihtiyaç duyabilir ve ‘’çocuğumun mutlu olmasını istiyorum’’ düşüncesiyle
    zamanla kabullenen aileler var.3.Kabul etmeyen aileler
    Kabul etmeyen ebeveynler inancına, kültür ve ahlak anlayışına göre eşcinselliği yanlış buluyorlar. Böyle
    düşünceye sahip olan aileyi en iyi çocukları tanır ve en iyi açılma yolunu da çocuk bilir aslında. Bu
    gruptaki aileler bazen bir daha çocuğuna şiddet gösterebilir ve en kötü durumda bir daha görmek
    istemediğini söyleyebilir.
    Böyle durumlarda aileye açılmak için, güvenilir ve şiddet gibi tepkiye maruz kalamayacağınız mekan

    seçmeniz önemlidir.

    Çocuğunun eşcinsel olduğunu öğrenen ailelerde ortaya çıkan genel tepki ”yas”tır. Yas sürecinin 5
    aşaması vardır;

    Şok: aile ne olduğunu anlamaz ve adeta öğrenmiş oldukları gerçek karşısında şok geçirir ne
    yapacaklarını bilemezler.

    İnkar: aile böyle bir şeyin olamayacağını, çocuklarının yalan söylediğini ya yanlış şeyler hissettiğini
    düşünerek gerçeği reddederler.

    Pazarlık: aile bunun gerçek olamayacağını düşünüp psikolog, psikiyatrist ya da hocalara giderek bu
    durumu değiştirmenin yolunu arar. Hatta bu süreçte bunu tedavi edebileceğini iddia eden bir kişi
    tarafından da Maalesef istismar edilir ve sömürülürler. Çareleri tükenen ve gerçekle yüzleşen aile
    durumu kabul etek zorunda olduğunu anlar.

    Öfke: kabul süreci öfkeyi de beraberinde getirir. Aile çocukla ilgili konularda kendilerini suçlar ya da öfke
    duyar. Bunun yanı sıra çocuklarına ve dünyaya yönelik içlerinde bir öfke ve isyan duygusu uyanır.

    Depresyon: gerçeği kabul eden aile üyelerinde içe kapanma, ve isteksizlik gibi bir dizi tepkinin oluştuğu
    aslında koruyucu olan bir süreç deveye girer. Ve bu depresif dönemin ardından gerçekle yüzleşen ve
    kabul eden aile yeni yaşamına adapte olma yönünde çaba sarf eder.

    Yukarıda anlatılan süreç normal bir işleyiştir aile üyeleri bu süreçlerin herhangi birinde takılı kalırlarsa
    çaşitli psikoloji sorunların yanı sıra çocuklarıyla da faklı sorunlar yaşamaya devam ederler. Örneğin bu
    gerçeği reddederek (inkar) çocuktan uzaklaşırlar.

    Böylesi bir süreçte hem eşcinsel olan kişi hemde ailesinin destek alası kabul ve uyum sürecinde büyük
    yararlar sağlamaktadır.

    Aileye açılırken (coming out) dikkat edilmesi gereken bazı şeyler vardır;

    Birincisi ebeveynlerinizle bizzat kendiniz konuşarak açılabilirsiniz. Açılmadan önce ‘sizlerle önemli bir şey
    paylaşacağım’ ve ya ‘sizinle paylaşacağım şey benim için çok önem taşıyor’ diyerek açılabilirsiniz. Bu
    cümleleri kullanarak artık geri dönüşü yok hissi sizi açılmaya daha kolay itebilir. ‘Ben eşcinselim’ yerine
    ‘ben erkek ve ya kızlardan hoşlanıyorum demek ile o şok anını hafifletebilirsiniz.

    Mektup
    Mektup yoluyla kendi duygularınızı rahatlıkla açıklayabilirsiniz kendi temponuzda güzel bir şekilde
    duygularınızı ifade edebilirsiniz. Mektubun bir başka avantajı kimsenin sizi bölemeyeceği ve baştan sona
    rahat bir şekilde anlatabilme şansını verir.

    Güvendiğiniz İnsandan Destek Almak

    Son olarakta güvendiğiniz bir insanı yanınızda bulundurarak daha bilinçli açılabilirsiniz .

    Son olarak bilinmesi gereken şeyi tekrar hatırlatacak olursak eşcinsellik bir hastalık ya da anormallik
    değil doğal ve genelde doğuştan getirilen bir eğilimdir. Tedavisi söz konusu değildir. Yalnızca eğer
    eşcinsel kişi bu eğilimden uzak durmak ve bunu yaşamak istemediğini belirtirse psikologtan alacağı
    destek sayesinde cinsel eğilimini değiştirmese bile bunu kontrol altına almayı ve hemcinslerine
    yönelmemeye yönelik bazı beceriler kazanmayı öğrenebilir. Bu birazda sigara ya da alkolden uzak
    durmayı (yani bir bağımlılıktan)öğrenmek gibidir. Kişi hala alkol ya da sigara içmek ister ama uzak
    durmak için yapması gerekenleri bilir.