Yaşadığımız tüm duygusal karışıklığın merkezinde, sevgi ve sevginin karşıtı olan nefret duyguları vardır. Sevmeyi ve sevilmeyi arzu ederiz. Sevilmek yerine nefret dolu bir davranışla karşılaştığımızda, bu duygularla ne yapacağımızı ve bunlar hakkında kiminle konuşacağımızı bilemeyiz. Bu nefret dolu davranışa karşı çıkma ihtiyacı ile içimizde kilitli tutulan yararlı duygularımızla baş başa kalırız. En azından, ihtiyaç duyduğumuz sevgi ihtiyacımızı paylaşamayız. Kendi hissettiğimiz nefreti anlamayız, başkalarının duygularını ise çok az anlarız. Duygularımız saklar veya bu konuda yalan söyler ya da hissetmiyormuş gibi davranırız.
Birçoğumuzun, duygularımız dinlemeden özgürce yaşayabildiğimiz yakın ilişkilerimizde o kadar çok kalbimiz kırılmıştır ki, o tutkulu sevginin pençesindeyken bile kendimizi gizleriz, açığa vuramayız. Uzun süre unutulmayan kalp sızıları, kendimizi tam olarak serbest bırakmamızı engeller ve birisi ile ilişki kurarken de kısmen gizlerimizi korur ve koruyucu bir mesafe bırakırız. Kendimizi tam olarak karşımızdakine vermeyiz. Ender olarak da, engel koymadan en güzel duygusal deneyimlerimizi yaşarız ve birisine karşı derin duygular hissetme sevgimizi yaşamak için kendi kendimize izin veririz. Genellikle, bu derin ve güzel duyguları yaşamak yerine daha çok hayatımızı dargınlıklar, hayal kırıkları üzerine inşa ederiz. Bu duygular bazen tam bir nefret duygusuna dönüşür. Nefret bir kez açığa çıktıktan sonra her şeye bulaşır ve sevgiyi tamamen bitirir.
Hissettiklerimizin çoğu yaşanabilmeli. Biz içten samimi ve derin duyguları yaşamaya açarız. Başkalarıyla bağlar kurmaya, birilerini anlamaya ve anlaşılmaya açız. Kısacası sevme ve sevilme özlemi içindeyiz. Ama o noktaya nasıl ulaşılır? Duygularımızı yürekten yaşamanın, candan tutkulara sahip olmanın yani sevmenin, sevilmenin, ağlamanın, neşelenmenin, hatta acı çekmenin, zengin ve değerli bir deneyim olduğunu biliriz. Aslında, bizler sürekli olarak duygularımızı yaşamak için dolaylı şekilde yapay yolların arayışı içindeyiz. Bunun için ilaçlar kullanır veya macera, korku ve romantik filmlere gider, TV’ de dizlerin tutkunu oluruz. Tüm bunları, duygusal olarak uyarılmak için yaparız. Gerçekten özlediğimiz şeyleri bulamadığımızdan yoğun heyecanlar hissetmemize neden olacak riskli etkinliklere katılma isteği içindeyiz.
Bu sevgisizlik travması, nefretin nasıl hissizliğe ve derin duygusal rahatsızlıklara yol açtığını topluma baktığımızda rahatça görebilmekteyiz. Kontrol dışı olan nefret dolu bir yaşam tarzı bir anda tüm hayatımızı ve toplumu sarabilir ve kuşaktan kuşağa aktarılabilir.
Duygusal hissizlik, şiddet ve sevgisizlik döngüsünü acilen kırmamız gereklidir. Bunun bir yolu duygusal farkındalığı öğrenmek, sevgi duygusunu yaşamak ve son olarak empati geliştirmektir. Açık kalpli olma becerisi; başkalarının ne hissettiğini hissetmek, onların duygularına şefkat, sevecenlik ve nezaketle karşılık verebilmektir. Sevgi yaşantılarımızın farkında olmak, bizim kızgınlıklarımızı, nefretlerimizi ve diğer olumsuz duygularımızı açık şekilde görmemizi sağlayacaktır. Duygusal keşiflerimiz yapabilmek için bu duyguları fark etmek, anlamak ve bunları ifade etmeyi öğrenmek gerekir.
Duygusal kaşif olarak duygularımızın kendimize ve çevremize karşı çalışması yerine, bizim yanımızda olmasını sağlayabiliriz. Yalan söylemeye, sert ve ani çıkışlar yapmaya, kavga etmeye, diğer insanları incitmeye yol açan zor, duygusal durumlarla baş etmeyi öğreniriz. Bu duyguların yerine, sevme, umutlu ve neşeli olma duygularından keyif almayı öğreniriz.
Maalesef pek çoğumuz sıradan günlük zorluklardan, bir kısmımız ihanet ve hayal kırıklığından gelen sürekli bir duygusal risk travmasının etkisi altındayız. Duygusal keşiflerimizle çıkış noktasını bulmazsak tüm duygusal acılardan korunmak için donup kalırız. Koruyucu duygusal kabuğa saklandığımızda duygularımızla bağlantımızı kaybederiz ve duygularımızı anlama, kontrol edebilme becerisini kaybederek güçsüzleşiriz.
Duygusal deneyim açlığı içinde olur ve onu bulma arayışlarına gireriz. Duygusal keşifler, bizim duygularımızla ve duygularımızla ve duyguların güçleriyle özellikle de sevgimizin gücü ile yeniden bağlantı kurabilmenin doğrudan ve etkili yoludur.
Kategori: Psikoloji
-

DUYGUSAL KAŞİF
-

YEME BOZUKLUKLARI
ANOREKSİYA NERVOSA
Anoreksiya ‘yemek yememe’ rahatsızlığının tıpta kullanılan adıdır. Kişilerde yoğun bir kilo alma korkusu ile yemek miktarlarında aşırı kısıtlamalar ve ileri düzeyde ciddi zayıflamalar görülür. Sadece bedeni değil ruh sağılığı da bu hastalıkta önemli ölçüde etkilenir. Diyetle başlayan zayıflama süreci kontrolden çıkarak ne kadar zayıflanırsa zayıflansın, beden imajındaki bozulma nedeniyle kendini kilolu görmeye devam eder. Sürekli yediği gıdaların kalorileri hesaplanır, diyet ve kilo düşüncelerinden bir türlü uzaklaşılamaz. Aslında anoreksiyalı kişiler normal kiloda yada daha zayıftırlar. Ama bunu görmezler ve söylendiğinde inanmazlar. Çoğunlukla bunun bir sorun olduğunu kabul etmezler ve kendilerinin böyle bir sorunu olduğunu ret ederler. Kilo almaktan korkup, normal kiloda kalmayı kabul etmezler. Tüm yaşamlarını kiloya ve kilo vermeye odaklarlar. Saplantı düzeyinde diyet ve kilo takıntıları vardır. Yiyecek miktarını çok çok azaltmışlardır, yüklenme şeklinde egzersiz yaparak, kilo almamak adına kusma, bağırsak çalıştırıcı ilaçlar ve içeriği bilinmeyen zayıflama hapı gibi yabancı madde kullanırlar.
- yüzyıldan beri yeme bozukluğu olarak tanımlanmakla birlikte tarihçesi oldukça dikkat çekicidir. Eski doğu kültürleri ve Hıristiyanlığın erken dönemlerinde görülen hedonizm ve çilecilik insanların kendini açlığa bırakmasına yol açtı. Ve hemen her dinde yememe ya da kısıtlı yeme yaratıcı ile kulu arasında şükür ve ödül mekanizmalarının ana unsurlarından biri olmuştur. İnanç ve kültürel davranışların yeme bozukluklarında önemli bir etkisi olduğu düşüncesi uzun zamandır kabul görmektedir. Özellikle batı toplumunda idealize edilen ince ve uzun beden tipinin anoreksiya gelişiminde önemli bir etkisi olduğu düşünülmektedir. Bir diğer görüşte feminist ve kültürel yaklaşımlar birleştirilerek ‘iki dünya varsayımı’ ortaya atılmıştır (Katzman ve Lee). Buna göre yeme reddi, bireyin içinde bulunduğu geçiş döneminin güçlükleri ile başa çıkma mekanizmasını ifade eder. Kişi yaşam biçiminde, sosyal ve politik görüşünde ya da ülkesinden koparak yeni dünyasındaki ülkeye, sosyo ekonomik duruma ya da kültüre uyma çabası olarak fiziksel kendiliğini mükemmele ulaştırma çabası olarak yemeyi rededer.
Ailesinde yeme bozukluğu, depresyon, alkol ve madde kötüye kullanımı olanlar, biyolojik olarak erken adet gören ve hafif kilolu olanlar, meslek olarak bedeni sürekli kontrol altında tutması gerekenler (sporcular, mankenler…), ruhsal olarak yoğun stres altında olanlar (boşanma veya ayrılık süreci, yas vb.), sürekli kaygılı bir kişiliğe sahip olanlar ve tabii ki mükemmeliyetçiler anoreksiyaya (yeme bozukluklarına) daha meyilli kişilerdir. Genelleştirme her zaman geçerli olmamakla birlikte anoreksiyalı kişilerde; özgüven azlığı, duygularını ifade etmede güçlük, stresle başa çıkma zorluğu, sürekli etrafındakileri memnun etme ihtiyacı, kusursuz olma beklentisi, aileden ayrılamama, ailenin yüksek hedef ve depresyon gibi psikiyatrik hastalılar, agresif yada yaşına uygun olmayan davranış paterni, sosyal içe çekilme ve takıntı bozuklukları (Obsesif kompulsif bozukluk) gibi ruhsal değişiklikler sıklıkla eşlik eder. Aşırı kilo kaybına ve beslenme bozukluklarına bağlı olarak adet düzensizliği, ishal gibi sindirim sistemi bozuklukları, cilt, saç ve tırnaklarda bozulma gibi nispeten hafif bedensel belirtiler ile ileri evrede hayati tehlike bile görülebilir.
Tanı konulmasında yaşa ve boya göre beklenen beden ağırlığının altında olmak (daha üstünde bir kiloyu kabul etmeme), kilo almaktan aşırı şekilde korkma ve adet görmeme temel belirtilerdir. Beden algısındaki bozulma, kişilerin zayıf olduklarını kabul etmeme ile bedenlerinin bazı bölgelerinin büyük/geniş olduğuna inanma arasında değişir. Hastalığın ciddiyetini inkar etme çoğu hastada önemli bir bulgu olup, kilo vermeyi sürdürmek ya da kilo almayı önlemeye yönelik aşırı yavaş yemek, çok az yemek, aşırı egzersiz yapmak gibi davranışlar geliştirebilirler.
BULİMİYA NERVOZA
Bulimiya, tıkınırcasına yeme nöbetlerini takiben sıklıkla kusma ya da laksatif kullanımı gibi kilo almaya engel davranışlarla seyreden bir hastalıktır. Anoreksiyalılardan en önemli farkları genellikle normal kilolu ya da kilolu olabilmeleridir. Ancak çok zayıf değildirler. Tanı için vücut ağırlığı ölçüt değildir. Tıkınırcasına yemek ve çıkarma/arınma davranışı ile kilo alma korkusu yeterlidir.
Tıkınırcasına yemek; aşırı miktarda yiyeceğin, çok kısa sürede tüketilmesidir. Çoğunlukla kolay sindirilen yüksek kalorili gıdalar tercih edilir. Sağlıklı ve doğru olmadığının farkındadırlar ancak engelleyemezler. Tıkınırcasına yeme atağı her gün de olabilir, ayda birkaç kez de. Ve yaklaşık olarak 1 saat sürer. Yemek yeme sırasındaki kontrol kaybı bir anda kendiliğinden başlayabileceği gibi hastaların gizleyebilecekleri zaman ve mekan planlamasıyla da başlayabilir.
Yeme ataklarını başlatan şey çoğu zaman açlık değil, kaygılı yaratan bir durum ya da depresyondur. Hastalar yemek yedikleri esnada bu ruh halinden kurtulmakta ancak sonrasında üzerine bir de suçluluk duygusu ve pişmanlığın eklendiği olumsuz bir duygulanıma sahip olmaktadırlar. Yeme atağı açlıkla başlamadığı gibi toklukla da bitmez. Yemeğin tükenmesi, bulantı hissi, karında rahatsızlık nedeniyle yemek sonlanır. Suçluluk duygusu ve rahatsızlık hissi beraberinde arınma/kurtulma ihtiyacını da beraber getirir. En sık kullanılan arınma yöntemi (hastaların %85-90’ı) kusmadır. Kusma başlangıçta provakatif bir uyarıyla sağlanırken, ilerleyen dönemde herhangi bir mekanik ya da kimyasal uyarıya gerek kalmaksızın isteyerek kusabilirler. Yaklaşık üçte birinde laksatif kötüye kullanımı da vardır.
YEME BOZUKLUKLARINDA SÜREÇ
Anoreksiya hastalarının %40’ında tam, %30’unda orta düzeyde iyileşme gözlenirken %20 sinde kötü sonlanım vardır. Hastalık erken yaşlarda başladığında hızla tanı konup tedavi başlandığında tam iyileşme oranı %70 lere varmaktadır. Bulimiya nervosa sık iyileşme ve sık hastalık nüksleriyle gider. Uzun dönem tedavi başarı oranları değişmekle birlikte anoreksiyaya göre daha iyidir. Beden ağırlığı ve şekli ile aşırı uğraşların olması ve çocukluk dönemi obezite öyküsünün olması kötü sonlanım ile ilişkilidir.
Uzun süredir devam eden yeme bozukluklarında kan ve biyokimyasal bozukluklar, vitamin yetersizlikleri, kemik mineral yoğunluğunda azalma, hormonal anormallikler eşlik eder. Bu nedenle tüm yeme bozuklukları detaylı tetkik edilmeli, ortaya çıkan sorunla ilgili branşlarla ortak tedavi yürütülmelidir. Önemli ölçüde kilo kaybı var ise (BMI≤ 13) hastaneye yatış düşünülmelidir.
Bireysel psikoterapiler, belirli durumlarda aile terapileri ve ilaç desteğiyle (SSRI) hastanın durumuna göre bazen ayrı ayrı bazen bir arada tedavi düzenlenir.
-

DERS ÇALIŞMAK YA DA ÇALIŞAMAMAK
Okullar açıldığı zaman, tüm öğrenciler için zor akşamlar ve hafta sonları başlamaktadır. Ders çalışma zorunluluğunun verdiği isteksizlik, akılları çelen bilgisayar oyunları, ergenlik sorunları, aile çatışmaları gibi birçok neden ders çalışmanın önünde kocaman engeller olarak durmakta. Anne babalar, çocuklarının ders çalışmadığından, bir türlü bilgisayarın başından kalkıp derse başlamadıklarından, ders çalışırken bile kendilerini derse vermediğinden, yeterince çok çalışmadıklarından yakınırlar. Çocuklar ise ders çalışmak istedikleri halde konsantre olamamaktan, yeterince oyun oynayamadıklarından, ailelerinin kendilerinden çok şey beklediğinden, kimsenin kendilerini anlamadığından yakınırlar. Ders çalışmayı engelleyecek bir problem yoksa çocuk ve ailenin beklentilerini, çocuğun anlama ve çalışma kapasitesini belirleyip herkesin mutlu olacağı bir ortam sağlamalıyız. Çoğu zaman ailenin beklentilerinin, çocuğun gerçekleştirebileceği düzeye çekmek bile sıkıntı çözümünde önemli bir adım olmaktadır. Eğer çocukta öğrenme güçlüğü, dikkat eksikliği, kaygı bozukluğu ya da herhangi bir psikiyatrik bozukluk yoksa belki de sadece yol gösterilmeye ihtiyacı vardır. Ders çalışmak için ve çalışmanın verimliğini arttırmak için nelere dikkat edilmelidir?
- Çalışma odasında televizyon, bilgisayar, cep telefonu gibi kolay akıl çeliciler bulunmamalıdır.
- Masada çalışılmalı, koltuk, yatak gibi yerlerin çalışma amaçlı kullanılmasının uygun olmayacağı bilinmelidir. Çalışma masasının üstü dağınık ve kirli olmamalıdır.
- Ders için gerekli, kullanılacak kitap gibi araç gereçler hazır bulundurulmalı, ihtiyaçlar için sürekli yerinden kalkması gerekmemelidir.
- Ders çalışmaya başlamak için sadece karar vermek gereklidir, zira ders çalışma isteği beklenirse, hiçbir zaman gelmeyecektir.
Aileler uygun ders çalışma koşullarının sağlanmasından sorumludurlar. Çocuğun ders çalışmasına mani olacak bir durum ya da sağlık sorunu yoksa artık tüm sorumluluğu çocuklarına bırakmalıdırlar. Ödev takibi, ders programına göre çanta hazırlama, ihtiyaçlarını önceden bildirme, ödevin tamamlanması tamamen çocuğa ait bir sorumluluk olup, olumlu ve olumsuz yöndeki tüm sonuçlar da ona aittir. Ailenin çocuğa düşen sorumlulukları yapması, çalışması yönünde telkinde bulunması, ders çalışması karşılığında ödül vaad etmesi hiçbir şeyi değiştirmeyeceği gibi sorunu büyütmektedir. Yapıcı ve kararlı bir duruş ile herkesin üzerine düşeni yapması ve çözümlerin ortak kararlarla alınması bir çok engeli aşacaktır.
-

KAYGILI ANNELER VE ÇOCUKLARI
Neden “kaygılı anne” konusunu işlemek istediniz? Kaygısız anne var mıdır? Ya da şöyle ifade edersek, “Kaygı tüm annelerin yaşadığı bir duygu değil midir?”
Çok yerinde bir soru. Haklısınız, her anne çocuğunu yetiştirirken hatta anne olmaya karar verdiği andan itibaren daha önce hiç düşünmediği şeyleri düşünmeye ve endişelenmeye başlar. Bir anne için çocuğunun her yaş döneminde endişelenilecek bir şeyler vardır mutlaka. Hamileyken bebeğim sağlıklı olacak mı? Bebekken sütüm yetiyor mu? Yeterince uyuyor mu? Neden ağlıyor? Biraz büyüdüğünde büyüme ve gelişme gündeme oturur, emekleme, yürüme, konuşma, tuvalet eğitimi, erken mi oldu, geç mi kaldık? Okulla birlikte başarı kaygısı ön plana çıkar. Tüm bunlara sağlıkla ilgili endişeler eşlik eder. Yeterli besleniyor mu, üşütür mü, hasta olur mu? düşer, yaralanır, kaza geçirir mi? Tabi en temel annelik kaygısını da unutmamak gerekir: “Yeterince iyi bir anne miyim?”
Peki tüm bunları düşünmemek ya da kaygılanmamak mümkün mü? Kaygının bir işlevi yok mu?
Kaygı en temel duygularımızdan birisidir ve çok önemli bir işlevi vardır: Korunmak. Kaygı, insan neslinin çağlar boyunca devam edebilmesini sağlamıştır. Bir annenin de çocuğu için endişelenmesi son derece doğal ve gereklidir. Kaygı, annenin çocuğuna bakım verirken daha dikkatli, daha özenli olmasına yardım eder. İnsan yavrusu büyürken bakım ve özen gerektiren en narin canlıdır.
O zaman belirli düzeyde kaygı normal, hatta gereklidir diyorsunuz. Peki kaygı düzeyinin normal mi fazla mı olduğunu nereden bileceğiz? Örneğin ben fazla kaygılı bir anne miyim sizce?
Bu soruyu en fazla kaygılı annelerden duyuyorum ☺ Kaygının ne kadarının yeterli, ne kadarının fazla olduğunu kolayca söyleyebilmek pek de mümkün değil. Sonuçta domates değil ki bu kiloyla ölçüp biçelim. Kaygının fazlalığını ancak anneye ve dolayısıyla da çocuğa verdiği olumsuz etkilerle gözlemleyebiliriz.
Dilerseniz fazla kaygılı bir annenin neler yaşayabileceğine bir bakalım:
Kaygılı bir anne uyku sorunu yaşayan bir annedir. Hemen her gece yatakta çocuğuyla ilgili düşüncelerle boğuşur. Sağlığı yerinde mi? Boyu uzuyor mu? Neden sık hastalanıyor? Doğru besleniyor mu? Yarın ne yedirsem? Yeterli bir anne miyim? Ardı arkasına gelen bu düşünceleri bir türlü durduramadığı için, sakinleşip, uykuya damayı başaramaz. Sabah perişan ve kötü bir halde uyanır. Gün içinde çocuğun attığı her adımı bilmek, kontrol etmek ister. Zihninden sürekli onun başına gelebilecek kötü şeylerle ilgili senaryolar geçer. Örneğin çocuğunda ciddi bir rahatsızlık olacağından endişelenip sürekli hastalıklarla ilgili belirtileri araştırıp, sık sık doktorlara gidip ve testler yaptırır. Hatta bir doktora güvenemeyip başka doktorlardan da teyit almadan içi rahat etmez. Ya da başka bir kaygılı anne çocuğuyla ilgili kaza geçirme, kaçırılma senaryoları yazar ve onu gözünün önünden ayıramaz. Kimseye emanet edemez, çocuğuna sürekli koşma, terleme, dikkatli ol uyarıları yapar.
Kaygılıyken vücudunuzda sizi alarma geçiren stres hormonları salgılanır. Bu hormonların kanda sürekli yüksek düzeyde kalması fiziksel sağlığı bozar. Aşırı kaygılı anneler bu nedenle çeşitli sağlık sorunları yaşarlar. Sürekli gergin olan kaslar, fibromyalji dediğimiz boyun, eklem sertliklerine neden olur. Yeme düzenleri bozulabilir, aşırı yeme ya da iştah ve kilo kaybı, mide şikayetleri, tansiyon sorunları yaşayabilirler. Gergin, sabırsız ve sinirlidirler. Dalgınlık, unutkanlık, odaklanamama gibi nedenlerle iş performansları da düşer.
Özetle, bir anne çocukları hakkında zihninden sürekli felaket senaryoları yazıyorsa, yukarıda söz ettiğimiz fiziksel şikayetleri varsa, yorgunluk, bıkkınlık, tükenmişlik yaşıyorsa ve günlük yaşamında işlev kayıpları oluyorsa aşırı kaygılı bir anne olma olasılığı çok yüksektir. Böyle bir annenin ilk yapması gereken şey kendi kaygı sorununu çözmek için bir uzmandan yardım almaya başvurmak olmalıdır. Bu öneriyi getirdiğimde annelerden en sık duyduğum yanıt önce çocuğum düzelsin, ben bekleyebilirim oluyor. Ancak annenin kaygısı çözümlenmeden çocuğa yardımcı olabilmesi mümkün değildir.
Peki fazla kaygılı bir anneye sahip olmak çocuğu nasıl etkiler?
Aşırı kaygılı bir annenin çocuğu sürekli uyarılar, tembihlerle büyür. “Aman dikkat et, düşersin, canın yanar, hasta olursun.” Kendi başına adım atmasına izin verilmez, yaşıtları sokakta oyun oynarken O ya evdedir ya da annesi de sokakta onun yanıbaşındadır. Bu şekilde büyüyen çocuğun annesinden aldığı mesaj şudur : “Hayat tehlikelerle dolu, her an başına bir şey gelebilir, sadece benim yanımda güvendesin.” Bu tutum çocuğun da kaygılı bir çocuk olması için en verimli zemindir.
Kaygılı annelerde sıkça gördüğümüz diğer bir sorun da çocuklarının ağlama, korkma gibi olağan duygusal tepkilerini sakince karşılayamamalarıdır. Bir çocuğun mutsuz olmasına, ağlamasına dayanmak herkes için zordur. Ancak kaygılı anneler için ağlayan çocuk sesi panik düğmesi gibidir. Yürürken takılıp düşen ya da bir şeyden korkup, ağlayan çocuğun yanına panik halinde koşup, durumu kontrol altına almak ve bir an önce çocuğu susturmak isterler. Annenin yüzündeki endişeyi gören çocuk “ başıma çok kötü bir şey geldi herhalde” diye düşünür ve daha beter korkar. Yine benzer nedenlerle kaygılı anneler çocuklarına net olarak kural sınır koyamazlar. Oyuncağı kırıldığı için ağlayan çocuğu bir an önce susturmak için “Üzülme yenisini alırız” der ya da dikkatini başka bir yöne çekmeye çalışır. Çocuk başarılı bir şekilde sakinleştirilmiş olur. Çocuğa o andaki duygusunu unutturmak, anneyi ve çocuğu geçici olarak rahatlatır ama çocuğa uzun vadede bir şey kazandırmaz. Aksine engellerle karşılaştığında buna dayanabilme, zorluklarla mücadele edebilme becerisinin gelişmesi engellenmiş olur. Çocukken hiç hayal kırıklığı, stres yaşamamış, hiç ağlatılmamış, pamuklar içinde büyütülmüş bir çocuk, en ufak sorunda pes eder ya da başkalarından çözüm bekler. Çocukların duygularını yönetebilmeyi öğrenebilmeleri için korku, kaygı, üzüntü hatta öfke gibi tüm duyguları yaşamalarına izin verilmesi gerekir.
Kaygı çocuklar için de doğal ve yaşanması gereken bir duygu ise, aşırı kaygılı çocukları nasıl ayırt edebiliriz? Biraz da aşırı kaygılı çocukların özelliklerinden söz eder misiniz?
Kaygı düzeyi yüksek olan çocuklar ev dışındaki ortamlarda genellikle saygılı, efendi, sorumluluklarını bilen, yerine getiren, kurallara uyan, titiz bazen de mükemmeliyetçi bir yapıya sahip olurlar. Bazıları anne babadan uzak oldukları zamanlarda onların başına kötü bir şey gelebileceğinden endişelenirler. Bu nedenle sık sık anne babayı telefonla arayıp, seslerini duyup rahatlama gereksinimi duyarlar. Başarısızlık, eleştirilme, beğenilmeme, ceza alma korkuları da bu yapıdaki çocuklarda görülen diğer bir kaygı konusudur. Örneğin basket oynamayı seven bir danışanım maçlarda basket atamam korkusuyla adeta toptan kaçıyor, eline gelen toplarla basket atmayı denemek yerine başkasına pas vermeyi tercih ediyordu. Bu yıl artık istemediğini, çok yorulduğunu söyleyerek basket antremanlarını bırakmıştı. Başarısız olma korkusu sınıfta da kendini ortaya koymasına engel oluyor, bildiği konularda bile ya yanlışsa diye düşünerek parmak kaldırmıyordu. Yazılı ya da sözlü sınavlarda gergin oluyor, bildiklerini hatırlayamıyor, elleri terliyor ve sınavları kötü geçiyordu. Aşırı kaygının yaşama diğer bir yansıması da sosyal kaygılardır. Çekingenlik, yeni ortamlara, değişik sosyal çevrelere girmek istememe, akran gruplarına dahil olamama bu çocukların sosyal yaşamlarını etkiler. Karanlık korkusu, hayvanlardan korkma, asansöre binememe gibi özgül fobiler de kaygı bozuklarındandır.
Burada tekrar vurgulamak gerekirse, kaygı, sağlıklı bireylerde var olan ve koruyucu ve uyumsal bir işlevi olan normal bir duygudur. Kaygı bozuklukları ise belirgin sıkıntı ve işlev kaybına neden olan korku ya da endişeyle kendini gösterir. Çocukluktan erişkinliğe geçiş döneminde normal kaygılarla ile patolojik kaygıları ayırmak güçtür. Bu noktada bakılması gereken en önemli nokta kaygının kaçınmaya ve işlev bozukluğuna neden olup olmadığı ve sürekliliğidir.
Kaygılı çocuklar ev ortamında nasıldırlar?
Ev dışında kurallara uyan, sakin, efendi olarak tanımlanan bu çocuklar ev ortamında daha farklı bir tablo çizerler. Anne babayla ilişkilerinde ısrarcı, talepkar hatta öfkelidirler. Kendi başlarına yapabilecekleri işler için bile yardım, destek beklerler. Kaygılı oldukları konularda sık sık bir şey olur mu? ya da bir şey olmaz değil mi? şeklinde sorularla rahatlatılmayı beklerler. Yoğun soru cevap trafiği anne babayı bunaltır, tüketir. Kaygılı olan çocukların, kaygılı anneleriyle çok iç içe geçmiş, yapışık ama çatışmalı bir ilişkileri vardır. Annelerinin endişeli, her an kontrol eden, uyaran tutumuna karşı zaman içinde isyan ve öfke duymaya başlarlar. Bazen de işler tersine döner, çocuklar kaygılı olan annelerini rahatlatma, sakinleştirme çabalarına girerler. Ama bu da çocuğu tüketen bir çabadır ve yine içten içe öfke doğurur. Her ne nedenle olursa olsun annesine öfke duyan çocuk aynı zamanda bundan suçluluk da duyar ve öfkesini bastırmaya çalışır.
Peki kaygı genetik midir? Anne baba kaygılı insanlarsa çocuğun da kaygılı olmasının sebebi genler midir?
Kaygı bozuklukları sıklıkla kalıtımsal bir geçiş gösterir. Anne ya da babada kaygı sorunları varsa çocukta da kaygı ile ilgili sorunlar olma olasılığı yüksektir. Ailesel geçişin yanısıra aile üyelerinin birbirlerine karşı aşırı korumacı tutumu da çocuklara dünyanın tehlikleli ve güvenilmez olduğu mesajını vererek var olan korkuların pekişmesine neden olur. Anne babalar istemeden de olsa kendi düşünme tarzlarını, değerlerini, olaylara yaklaşım biçimlerini, korkularını, endişelerini çocuklarına yansıtırlar. Çocuklar zamanla anne babalarına benzerler. Bu nedenlerle tedavide ailenin de ele alınması çok önemlidir.
Çocuklarda Kaygı bozuklukları nasıl tedavi ediliyor?
Çocuklukta kaygı bozuklukları bireysel olarak uygulanan bilişsel davranışçı terapi ve aile eğitimi ile etkin biçimde tedavi edilebilmektedir. Anne ya da babada da kaygı sorunları varsa onların da kendileri için bireysel yardım almaları gereklidir. Çok yoğun ve belirgin işlev bozukluğuna neden olan ve uygun terapötik yaklaşımlarla çözümlenemeyen kaygı bozukluklarında ilaç tedavisinden de yardım alınabilmektedir.
Sonuç olarak kaygı bozuklukları oldukça sık görülen ve tedavisi mümkün olan rahatsızlıklardandır. Günümüzde her on çocuktan biri bir ya da birden fazla kaygı bozukluğu ile mücadele ediyor. Bu nedenle, dikkat edilmesi gereken diğer bir önemli konu da kaygı bozukluklarının oluşmasının önlemesidir. Önlemek, ortaya çıktıktan sonra tedavi etmeye çalışmaktan çok daha kolaydır. Ailesinde kaygı bozukluğu olan ve mizaç olarak kaygılı olan çocuklar yaşamlarının bir döneminde kaygı bozukluğu geliştirmeye adaydırlar. Bu çocuklar uygun biçimde ele alınırlarsa kaygı bozukluğu oluşma riskinin azaltılması mümkündür. Bu konuda aileler bilinçlendirilirlerse ruhsal bozukluklar oluşmadan da bizlere başvurup neler yapabilecekleri konusunda bilgi alabilirler.
Kaygı bozukluklarının önlenmesi için aileler neler yapabilirler?
Hepimizin sahip olduğu, işlevsel düzeyde olan kaygının, kişinin yaşamını kısıtlayan ve günlük işlevlerini bozan bir kaygı bozukluğuna dönüşmesini önlemek için yapılabilecekler iki ana başlık altında toplanabilir. İlki günlük yaşamda yapılacak düzenlemeler ve ikincisi de dayanıklılık kavramıdır.
Günlük yaşamda yapılabilecek düzenlemeler:
-
Gevşeme, meditasyon, farkındalık egzersizleri yapmak.
-
Düzenli egzersiz yapmak.
-
Düzenli ve yeterli uyku.
-
Dengeli beslenme.
-
Doğayla daha yakın temas içinde olmak.
Günümüzde insanlar yoğun, telaşlı ve stresli bir yaşamda rahatlayabilmek için günün sonunda televizyon karşısında uzanmayı, sosyal medya paylaşımlarını ya da alkol, sigara gibi maddeleri kullanıyor. Oysa bunlar stresin olumsuz etkilerini o an için azaltmış gibi görünsede uzun vadede çok az işe yarar. Stresle etkili biçimde baş edebilmek için vücudun doğal gevşeme yanıtını etkinleştirmek gerekir. Bu da, gevşeme, nefes, farkındalık egzersizleriyle ya da düzenli yürüyüş benzeri egzersizlerle gerçekleştirilebillir. Düzenli olarak günde 20-30 dakikalık bu egzersizleri yaşamın içine yerleştirmek stresle mücadele ederken daha dayanıklı, daha enerjik ve daha olumlu kalmaya yardımcı olur.
Yaşamlarımızda stres yaratan durumlarla farklı bir ilişki kurmanın bir yolu olan farkındalık (Mindfulness) egzersizleri bu amaçla giderek daha yaygın biçimde kullanılmaya başladı. Farkındalık konusunda daha fazla bilgi edinmek, hatta egzersizleri öğrenebilmek için faydalanabileceğiniz pek çok kaynak var.
Farkındalık egzersizleri sadece anne babalar için değil, çocukların da yararlanabileceği egzersizler. Artık çocuklara da farkındalık egzersizlerini öğretilebiliyor ve onların da stres ve kaygıyla baş edebilme becerilerini geliştirebiliyoruz.
Kaygı bozukluklarının önlenebilmesi için gerekli olan diğer bir ana başlık dayanıklık kavramıydı. Dayanıklılık nedir? Dayanıklılık olası kaygı bozukluklarını önler mi?
Dayanıklılık (İngilizce’de resilience, Türkçe’de rezilyans olarak kullanılıyor) zorluklar karşısında yıkılmadan ayakta kalabilme, mücadele edebilme, olumsuz koşullar ortadan kalktığında da tekrar eski haline dönebilme becerisidir. Bir anlamda ruhun bağışıklık sistemidir. Artık kabul etmemiz gereken bir gerçek varsa o da travmalarla dolu bir çağda yaşıyor olduğumuzdur. Savaşlar, terör olayları, kazalar her an yanıbaşımızdalar. Travmaları önleyemiyorsak, bir çocuğa kazandırabileceğimiz en önemli beceri dayanıklılıktır. Dayanıklılığı olan kişiler zorlu yaşam olaylarını kendilerini geliştiren, yeni beceriler kazandıran bir fırsat, bir basamak olarak görebilirler. Genetik olarak kaygıya yatkın olan ve dayanıklılığı olmayan bireylerde çeşitli zorlu yaşam olayları sonucunda kaygı düzeyi artar ve kaygı bozuklukları oluşur. Bu nedenle dayanıklılık kaygı bozukluklarının önlenmesinde, özellikle de genetik olarak risk taşıyan bireylerde çok önemli bir kavramdır.
O zaman, son soru: Nasıl daha dayanıklı çocuklar yetiştirebiliriz?
İşte konunun en önemli noktası da bu. Aslında bu konu burada kısaca özetlenemeyecek kadar kapsamlı ve her anne babanın üzerinde düşünmesi ve çalışması gereken bir konu. Genel olarak çocuklarımızı nasıl yetiştirdiğimizle doğrudan ilgili. Önce eleştirel biçimde gözlemlerini söyleyeyim. Günümüzde çocuklara eskisinden çok daha fazla olanak sunuyor ama onlarla gerçek bir iletişim kurmaya çok daha az zaman ayırıyoruz. Çocuklarımızın özgüvenlerini övgüyle arttırmaya çalışırken disiplin konusunda aşırı hoşgörülüyüz. Çok az sorumluluk veriyoruz. Onlar için olumsuzluklardan uzak, mutlu, masalsı bir dünya kurmaya çalışırken, stresin ve zorlukların insan yaşamının bir parçası olduğunu öğretemiyoruz. Önlerindeki her engeli kaldırarak, hayal kırıklıklarıyla baş edebilme, zorluklarla mücadele edebilme becerilerini öğrenme şansından yoksun bırakıyoruz. Bu yaklaşımla yetişen çocuklar maalesef dayanıklı birer birey olamıyorlar.
-
Hayatın hem keyifli hem de zorlu yanlarıyla geçinebilmeyi öğretmek. Örneğin çocuk canı sıkıldığında buna dayanabilmeyi ya da kendi başına bununla baş edebilmeyi öğrenmelidir. Hemen onu eğlendirecek, oyalayacak bir şeyler sunulmamalı. Hatta çocuğa canının sıkılacağı zamanlar bırakılmalı. Oyuncağı kırıldığı için ağlayan çocuğa “Bunun için ağlamaya değmez, boşver, yenisini alırız, onarırız” gibi teselli cümleleri yerine, “Üzülmekte haklısın, insan bir eşyası zarar gördüğünde üzülür.” Deyip herhangi bir çözüm önermeden, bir süre ağlamasına izin verlmelidir. Daha sonra çocuk sorarsa birlikte çözüm üretilebilir.
-
Çocukların karşı karşıya kaldıkları sorunlara hemen çözümler üretmemek. Anne babanın bir sorun karşısında geri çekilip çocuğa sorunu tanımlayıp çözmesi için zaman vermesi çocuğun empati, problem çözme, yaratıcılık, azim, sebat ve sabır gibi önemli becerileri öğrenmelerine fırsat sağlar. Bu sorunu çözmek için ne yapabilirsin?” şeklinde sorularla çözüm üretebilmesi için yönlendirebilir, ardından, “Şu ana kadar neler denedin? Hangisi işe yaradı, hangisi yaramadı?” soruları gelebilir. Bu yaklaşım çocukların çözüme ulaşmaları için bir ortam hazırlar
-
Çocuk zor bir durumdan söz ettiğinde ilgiyle ama sakin ve sessiz biçimde dinleyebilmek. Kendisini gerçekten anlamaya çalışarak dinleyebilen bir anne ve babanın varlığı dayanıklılık kazanmadaki önemli etmenlerden birisidir.
-
Durumlar karşısında gerçekçi ve olumlu düşünme konusunda model olmak.
-
Duyguları iyi kötü diye sınıflandırmamak. Korku, üzüntü, öfke, neşe gibi tüm duyguları yaşamak ve uygun biçimde ifade etmek konusunda model olmak.
-
Sorumluluk almayı ve sorumlulukları yerine getirmeyi öğretmek. Sadece günlük yaşamdaki rutin işler konusunda değil, davranışlarının, hatalarının sorumluluğunu da almayı öğrenmeleri önemlidir.
-
-

ÇOCUK BAKIMINDA FİKİR AYRILIKLARI
Başka konularda ortak yönleri olan anne babalar bile çocuk bakımı felsefelerinde
ortak yönler bulmakta zorlanırlar. Anne babaların farklı kişilik yapıları, farklı aile
kökenleri, farklı yetişme biçimleri nedeniyle aslında bu çoğu kez kaçınılmaz bir
durumdur. Bu durumun çocuğun gelişimini nasıl etkileyeceği farklılıkların çocuğa nasıl
yansıtıldığına bağlıdır. Farklılıklar çocuğun gelişimine katkı sağlayacak bir zenginliğe
dönüştürülebileceği gibi, gelişimi olumsuz yönde etkileyen önemli bir sorun olarak da
karşımıza çıkabilirler.Aslında her anne baba insan oldukları ve değişken ruh durumu içinde
bulunabildikleri için zaman zaman kendi içlerinde bile tutarsız olabilirler. Bu tutarsızlık
anne babanın ruh durumuyla ilgili olabileceği gibi çocuğun yapısı ya da davranışın ortaya
çıktığı koşullara da bağlı olabilir. Örneğin mutsuz, sıkıntılı bir anne çocuğun
mızırdanmasını tolere edemeyebilir. Gürültülü bir top oyunu açık havada uygun bir
mekanda sorun olarak görülmezken evde kabul edilemez gelecektir. Anne babanın hem
kendi içlerinde hem de birbirleriyle her zaman ve her koşulda tutarlı olmalarını beklemek
gerçekçi değildir. Bunu gerçekleştiremeyen anne babalarda bu beklenti kaygı ve
yetersizlik duygusuna neden olmaktadır. Aile içinde tutarlı olunması gereken konu evde
sounların ele alınış biçimi ve bireylerin birbirlerine olan saygılı tutumlarıdır.Anne baba, çocuğa sevgi gösterilmesi, kurallar-sınırlar ve sorunların ele alınış
biçimi gibi çocuk gelişimindeki çok temel ögelerde fikir ayrılıkları içindeyse; bu
düşüncelerini çocuğun yanında ve birbirini eleştirir tarzda tartışıyorlarsa; birbirlerinin
kurallarını gevşetiyor ya da bozuyorlarsa çocuk neyin doğru neyin yanlış olduğunu
öğrenemeyecektir. Böyle bir ortamda büyüyen çocuk kural tanımayan ya da her fırsatta
kuralları zorlayan, sorgulayan, sorumluluk almayan, evde hırçın ama dışarıda güvensiz
bir çocuk olur. Anne ve babanın farklı uçlarda olması onların bu tutumlarının daha da
belirgin hale gelmesine neden olabilir. Örneğin aşırı hoşgörülü ve yumuşak bir anneninvarlığında, baba disiplin açığını daha katı kurallarla kapatmaya çalışırken, babanın aşırı
kurallarının çocuğa zarar vereceği endişesiyle anne daha da esnek olmaya başlayabilir.
Bu durumda çocuk anneye karşı istekleri konusunda tutturan, ısrar eden, kurallara karşı
gelen bir tutum içine girer. Babanın yanında daha uyumlu gibi görünse de bu sadece
babanın varlığında sağlanabilen bir uyumdur. Anne kuralları “oyuncaklarını toplamazsan
baban kızar” gibi cümlelerle uygulamaya çalışsa da bu yaklaşım çocuğun o kuralın
gerçekten gerekli olup olmadığını sorgulamasına neden olur ve uzun vadede işe yaramaz.
Sonuçta aile bireyleri arasındaki gergin, çatışmalı ilişkiler çocuğun mutsuzluğuna ve
güvensizliğine neden olur. Farklı tutumların neden olabileceği diğer bir olumsuz sonuç da
anne babanın çelişkili davranışlarının çocuk tarafından kullanılmaya başlanmasıdır.
Çocuğun anne babayı yönlendirmesi bu farklı tutumlardan dolayı kolaylaşabilir.Farklı görüş ve tutumların çocuğa zarar vermemesi için neler yapılabilir:
Öncelikle çocuk için anne babanın birbirine nasıl davrandığı, birbiriyle
nasıl uzlaştıkları ve birbirlerine karşı gösterdikleri sevgi ve saygının, neye
izin verilip neye verilmeyeceğinden daha önemli bir konu olduğu
unutulmamalıdır. Örneğin çocuğun televizyon izlemesine karşı olan bir
annenin buna izin veren eşiyle çocuğun önünde tartışmaya girmesi
televizyon izlemekten daha fazla zarar verecektir. Anne ya da baba
onaylamadıkları bir tutum için çocuğun önünde aşırı tepki vermektense o
an için sessiz kalıp daha sonra konu üzerinde uzlaşmaya çalışmalıdır.
Anne baba birbirlerinin fikirlerini dikkatlice ve saygı göstererek
dinleyebiliyor ve zaman zaman birbirine hak verebiliyorsa bu çocuk için
de çok uygun bir örnek olur. Çocuk da farklı görüşleri dinleyebilme ve
uygun şekilde tartışabilmeyi öğrenir.
Yatma saati, beslenme, disiplin gibi temel alanlarda nasıl davranılacağı
konusunda önceden konuşulup anlaşma yapılabilir. Güvenlik önce gelir. Sağlık, güvenlik, beslenme gibi konularda anne baba
uyuşamıyorsa bir uzmanın örneğin çocuk doktorunun önerileri
doğrultusunda hareket edebilirler.
Sorunların çözümünde anne baba ve çocuk/çocuklar işbirliği içinde
olmalıdır. Çocukların çözümlere birebir katılmaları hem onların sorun
çözme becerilerini geliştirecek hem de anne baba karşı karşıya gelmemiş
olacaklardır.
Anne baba birbiri hakkında olumsuz, eleştirel biçimde konuşmamalıdır.
Bu çocuğun gözünde ebeveynin otoritesini zedeler ve çocuğun da daha
eleştirel, insanlara karşı olumsuz yaklaşan bir çocuk olmasına neden olur.
Her bir ebeveyn için çok önemli olan konular belirlenerek, sorumluluk
alanları paylaştırılabilir.
Çocuğun yanında birbiriyle çelişen mesajlar vermemeye özen
gösterilmelidir. Yemekten önce çikolata yenmesini anne uygun
bulmuyorsa ve buna izin vermemişse babanın “bir şey olmaz bu seferlik
yiyiversin demesi” çocuğun tüm kurallara karşı gelmesi ya da ısrar etmesi
ile sonuçlanacaktır.
Anne babanın birlikte olmadıkları zamanlarda birbirlerinin kurallarını
bozuyor olmaları da sık karşılaşılan bir durumdur. Örneğin baba çocuğun
kendi yatağında yatmasına özen gösteriyorken babanın evde olmadığı
zamanlarda anne çocukla birlikte uyursa çocuk sadece baba öyle istediği
için yalnız yatması gerektiği mesajını alır. Ebeveynler birlikte olmadıkları
zamanlarda da diğerinin kurallarına saygılı olmalıdır.Sonuç olarak anne babanın farklı görüş ve tutumları hemen her ailede az ya da
çok var olan kaçınılmaz bir durumdur. Anne babalar bu farklılıkları “benim
dediğim olacak” savaşına dönüştürmedikleri sürece birbirlerini tamamlayarak
çocuğun gelişimine katkı sağlayacak bir zenginlik olarak yaşayabilirler. -

SOSYAL ANKSİYETE
Pek çok kişi; yeni biriyle tanışırken ya da topluluk önünde konuşma yapmak zorunda kaldığında, heyecanlanabilir veya çekingen davranabilir. Ancak sosyal kaygı ya da diğer adıyla“Sosyal Anksiyete Bozukluğu”, utangaçlıktan ya da bazı durumlarda heyecanlanmaktan çok daha fazlasıdır.
“Kalabalık yerlerde kendimi hiç rahat hissetmiyorum. Herkes bana bakıyor gibi geliyor”
“Başkalarının yanında elimi nereye koyacağımı bile bilemiyorum. Telefonumla ilgilenerek, fark edilmemeye çalışıyorum.”
“Bir toplantıda fikrimi söylemeyi çok istiyorum ama yanlış bir şey söylemekten korktuğum için hiç konuşamıyorum.”
“Sınıfta parmak kaldırmaktan korkuyorum. Saçma bir şey söylersem, sesim kötü çıkarsa, sesimi kimse duymazsa, kekelersem… Arkadaşlarım benimle dalga geçer, rezil olurum.”
“Bir topluluk karşısında konuşma yapmak, benim için çok zor. Kızarıyorum, sesim titriyor, kalbim hızla atıyor ve hızlıca konuşup o anı atlatmaya çalışıyorum.”
Bu ve benzer cümleleri söyleyen pek çok danışanım oldu. Yaşadıkları sorunun ne olduğuna anlam veremediklerini ve kendilerine “benim özgüvenim çok düşük” diye yorum yaptıklarını görüyorum. Sorunun aslında özgüven sorunu olmadığını, sosyal kaygı yaşadıklarını anlatıyoruz öncelikle.
Nedir Sosyal Kaygı?
“Sosyal kaygı”; kişinin başkalarının kendisi hakkında ne düşüneceğine odaklı yaşayarak, sosyal iletişimden geri çekilme ve sonuç olarak sosyal beceriler yönünden zayıf kalma sürecidir.
Toplum içinde konuşurken ya da herhangi bir eylem yaparken kızarma, terleme, ellerin titremesi, kendini küçük düşürecek yanlış bir şey yapma korkusu ile kaçma, kaçınma ve güvenlik davranışlarına başvurarak sorunu devam ettirme söz konusudur.
Bir örnekle anlatayım:
A isimli, üniversite 2. Sınıf öğrencisi bir bayan; erkeklerle aynı ortamda bulunmakla ilgili sorun yaşıyor. A, erkeklerin yanında konuşursa; yanlış/ saçma bir şey söyleyerek rezil olacağını, onların kendisiyle dalga geçeceğini düşünüyor.
Bununla ilgili geçmişte olumsuz bir deneyimi de olmuş olabilir. Yaşadığı olayın o anla ve oradaki kişilerle ilgili olduğunu göremeyip, genelleme yapmış olması çok mümkün. “Erkekler çok acımasız”, “Erkeklerin yanında hata yapmamalıyım,, yoksa dalga geçerler” gibi varsayımlar geliştirmiş olabilir. Çoğu insan bu gibi varsayımlarının farkında değildir.
Örneğimize geri dönelim;
A, bu inançlar ve varsayımlar nedeniyle, erkeklerin yanında hiç oturmamaya çalışarak kaçma davranışı yapıyor. Kız arkadaşları ısrar edip oturmak zorunda kalırsa; kızarıyor, kalp atışları artıyor, elleri titriyor. Bu bedensel duyumların fark edileceğinden korkuyor ve hiç konuşmayarak kaçınıyor. Ya da telefonuyla oynayarak, çantasını karıştırarak, kuytu köşede durarak güvenli bir ortam yaratmaya çalışarak güvenlik davranışlarına başvuruyor.
A, korktuğu şeyin başına gelmemesi için yaptığı her kaçma, kaçınma ya da güvenlik davranışlarıyla, sorununun şiddetinin daha da artarak devam etmesine neden oluyor. Süreç içerisinde, kız arkadaşlarıyla iletişim kurma ve sosyal becerileri gelişirken, erkek arkadaşlarıyla iletişim kurma ve sosyal becerileri zayıflıyor. Böylelikle, “sosyal anksiyete bozukluğu” yaşanmaya başlıyor.
A, kız ve erkek öğrencilerin birlikte olduğu bir grup çalışması yapılacağını duyduğunda; kalp atışları artıyor, elleri titriyor, terliyor, kızarıyor ve yoğun bir kaygı yaşıyor. Günler hatta haftalar öncesinden yaşayacağı olumsuz durumları hayal ederek beklenti kaygısı yaşıyor. Buna, depresif duygu durum da eşlik edebiliyor. Odasına kapanma, kimseyle görüşmek istememe, beslenme ve uyku sorunları…
Sonuç; A, bu duruma dayanamayıp ya okulu bırakıyor ya da bilinçli bir ailenin ya da yakınının ısrarıyla tedaviye başvurmasıyla son buluyor.
Sosyal Kaygıyla Kendim Nasıl Baş Edebilirim?
Sizin yaşadığınız kaygı, A’nınki kadar yoğun olmayabilir. Farklı düzeylerde, farklı şiddette yaşayabilirsiniz. Sizin yaşadığınız kaygı daha hafif düzeyde ise, siz kendiniz sosyal kaygınızla baş etmeyi denemelisiniz.
Öncelikle, kendinizden sosyal ortamlarda neler beklediğinizi liste halinde yazın (Standartlarınız): Sesim iyi çıkmalı, herkes beni dinlemeli, yanlış bir tek kelime bile söylememeliyim…
Hayata ve insana dair ne kadar normal bu beklentiler sorgulayın… Bu beklentileriniz ne kadar gerçekçi? Sizin dışınızdaki insanların yanlış bir kelime söylediğini, masaya su döktüğünü, kızardığını hiç gördünüz mü?
Peki, bunlar diyelim ki olmadı. Ne olur? Rezil olurum, herkes bana güler, bir daha onların yüzüne bakamam…
Gerçekten öyle mi? Gerçekten felaket mi olur kendinizden beklentileriniz olmazsa? Hiç dili sürçen ya da sesi farklı çıkıp boğazını temizleyen bir insan gördünüz mü? Rezil mi oldu yoksa sohbet hiçbir şey olmamış gibi mi devam etti?
Tüm bunları cevaplayın kendi kendinize. Kendinizden sağlıklı ve gerçekçi olanı değil, mükemmeli hatta imkânsızı beklediğinizi fark ettiniz mi şuan?
Şimdi kaçtığınız, kaçındığınız kişi, yer ve ortamların listesini yapın. İlk başta kaygılansanız da, tedirgin olsanız da adım adım üzerine gidin bunların. Çünkü siz bunları yapmadıkça kaygınızın sıklığı ve şiddeti artıyor.
Aşağıdaki sosyal durumları bireralıştırmaolarak görüp, uygulamayı da deneyebilirsiniz:
-
Yakın bir akrabanızla, arkadaşınızla ya da tanıdığınızla kalabalık bir yerde yemeğe gidin.
-
Başkalarıyla göz temasında bulunarak selamlaşın ya da ‘merhaba’ diyen ilk kişi olmayı deneyin.
-
Birine iltifat edin.
-
Öğrenciyseniz, hiç düşünmeden parmak kaldırıp soru sorun.
-
Bir mağazada satış görevlisinden yardım isteyin, fiyat sorun.
-
Bir yabancıya adres sorun.
-
Başkalarına ilgi gösterin: İşleri, çocukları, hobileri, seyahatleri vb ile ilgili sorular sorun.
-
Program yapmak için bir arkadaşınızı arayın.
-
Hoşunuza giden bir konuda bir gönüllü grubuna ya da kursa katılın. Böylece sevdiğiniz bir konuya odaklandığınız sırada, küçük bir grupta başkalarıyla iletişim kurmayı deneyebilirsiniz.
Ne Zaman Tedavi Olmam Gerekir?
Eğer sosyal ortamlarda yaşadığınız kaygı;
-
Sizin kendinizle, ailenizle, toplumla uyumunuzu olumsuz yönde etkiliyorsa,
-
İşinizi, öğrenciliğinizi, yaşamınızı sürdürürken işlevselliğinizi bozuyorsa yani günlük hayatı etkiliyorsa mutlaka tedavi olmalısınız.
Çünkü “sosyal kaygı”, kendiliğinden geçen bir rahatsızlık değildir.
Sosyal Kaygı Bozukluğu Tedavisini Nasıl Yapıyoruz?
Sosyal Kaygı, tedavisi olan bir bozukluktur. Sosyal Kaygı’da ilaç tedavisi ve psikoterapi (konuşmaya dayalı ruhsal tedavi) uygulanır. Eğer A’nın yaşadığı düzeyde bir çökkünlük varsa, bizim uygulayacağımız psikoterapinin yanı sıra, ilaç tedavisi uygulanması için danışanımızı psikiyatriste yönlendirerek ilaç tedavisine de başlamasını öneriyoruz.
Sosyal kaygıda en sık uygulanan psikoterapi yöntemi, Bilişsel-Davranışçı Terapidir. Öncelikle Bilişsel, sonra hazır olunduğunda Davranışsal aşamaya geçeriz. Bilişsel aşamada; kaygı duyguları ve bu kaygıya karşı oluşan bedensel tepkileri tanıma, kaygı doğuran durumlardaki düşüncelerin ne olduğunu anlama, temel varsayım ve inançları bulma, bunlara karşı başa çıkma stratejileri geliştirme gibi aşamalar vardır.
Davranışsal aşamada ise; model olma, danışanın belirtileri daha net algılayabilmesi için terapi odasında rol oynama, sosyal beceri eğitimi, ardından psikoterapistle danışanın birlikte yaptıkları (danışana özel) bir program dahilinde yakınmaların üstüne gitme gibi her danışanda farklı uyguladığımız teknikler vardır.
Pek çok danışanımızın, sosyal kaygı bozukluğu ile baş etmesini öğrenmeleri ve bunu hayatları boyunca ustaca uygulayabilmeleri noktasında Bilişsel Davranışçı Psikoterapi’yi başarıyla uygulamaya devam etmekteyiz.
-
-

Çocuğunuzun Başarısızlığının Altında Gizli Hastalıklar Olabilir
2017-2018 eğitim ve öğretim yılının yaklaşmasıyla birlikte çocukların yanı sıra aileleri de tatlı bir heyecan sardı. Okul öncesi ve ilkokul çağında çocuğu bulunan ailelerin, okulda çocukları başarısızlığa götürebilecek gizli hastalıkları olup olmadığını öğrenmesi gerekiyor. Çocukların en sık karşılaştığı hastalıkların başında kulak-burun-boğaz rahatsızlıklarının geldiğini belirten Kulak Burun Boğaz Uzmanı Op.Dr. Deniz Yazıcı okula başlamadan önce ailelerin çocuklarını mutlaka bir kulak-burun-boğaz kontrolünden geçirtmeleri çağrısında bulundu. Çocuklarda kulak-burun-boğaz hastalıklarının doğru tedavi edilmediğinde öğrenme bozukluğuna, işitme kaybına hatta konuşma bozukluğuna neden olduğunu ifade eden Yazıcı, ”Çocuklarda yavaş yavaş, sessiz bir şekilde ilerleyen sinsi bir hastalık olabilir. Bundan dolayı okul öncesi ve ilkokul çağındaki çocuklara mutlaka kulak-burun-boğaz muayenesi yaptırmak gerekiyor. Özellikle ilkokul çağındaki çocuklar sıkıntılarını açık bir dille ifade edemez. Bu da rahatsızlıkların fark edilmemesine neden olur. Örneğin dikkat eksikliği ya da öğrenme güçlüğü olduğu düşünülen bir çocuk aslında iyi işitmiyor olabilir. İleriki yaşlarda hastalıklardan kaynaklı çocuklarda öğrenme zorluğu, hatta zeka geriliği bile görülebilir” dedi. “Her yıl bir kez muayene şart” Kulak zarının arka bölümünde görülen sıvı toplanmasının en genel kulak-burun-boğaz rahatsızlıklarından biri olduğuna dikkat çeken Op. Dr. Deniz Yazıcı, ağrı-ateş gibi diğer belirtiler ve bulgular olmadığı için hastaların çoğu zaman rahatsızlığının farkına bile varamadığını ifade etti. Çocuğun televizyon izlerken sesi çok açmaya başlaması, çocuğu çağırırken yükses sesle çağırmak gerekmesi ya da dersleri çok iyiyken okul başarısında meydana gelen düşüşün kulakta sıvı toplanmasıyla ortaya çıkan işitme kaybına ilişkin ipuçları olabileceğine dikkat çeken Yazıcı, aileleri çocuklarının hareketlerini gözlemlemelerini ve mutlaka her yıl düzenli olarak bir kez muayene ettirmeleri gerektiğini söyledi. Bademciklere dikkat Çocuklarda diğer bir sorunun da geniz etine dayalı rahatsızlıklar olduğunu bildiren Op.Dr. Deniz Yazıcı ”Tedavi edilmemiş ve farkına varılmayan geniz eti çocukta uyku sorununa neden olabilir. Çocuğun başarısında iyi uyumamaktan dolayı düşme görülebilir. Ayırca çocuklarda bademcik rahatıszlıkları çok sık görülmektedir ve bazı aileler bademciklerin mikrobu tuttuğuna inanarak bademcikleri aldırmak istememektedir. Bu tamamen yanlış bir bilgidir. Sorun çıkaran bademcikler çocuklarda bir mikrop yuvasına dönüşmekte ve zarar vermektedir. Bundan dolayı bademciklerin alınması gerekir. Bademciklerin alınmasının çocukların sağlığına herhangi bir olumsuz etkisi bulunmaz. Bademcik ameliyatı dünyada en çok yapılan ameliyattır. Tüm aileler çocuklarının sorunlu bademciklerini rahatlıkla aldırabilir” diye konuştu.
-

Mutlu bir beraberliğin püf noktaları
Evli, nişanlıya da uzun soluklu bir beraberliği olan bütünçiftlerin ilişkilerini sağlamlaştırmak ve sürdürmek için kimi zaman destek almaları, kimi zaman bazıyerleşik yanlışdüşünce kalıplarınıdeğiştirmeleri gerekir. Kuşkusuz ister evlilik ister uzun süreli bir beraberlik olsun her ilişkinin inişçıkışlarıvardır ama hayatlarınıpaylaşan herçiftin arzusu, beraberliklerinin her zaman“ilk günkügibi”taze ve içten olması, hattâzaman geçtiktçe daha da iyiye gitmesidir.Çevremizde bu gibi“idealçift”olarak görülenörneklere de rastlarız. Acaba bu ideal uyum aslında ne anlama gelir? Bir ilişkiyi ideal yapan, iki kişinin hayat boyu yaşayabileceği en mükemmel beraberlik durumuna getirenşey nedir?
Çoğu insan ideal bir eşin nasıl biri olmasıgerektiğini tarif ederken onun cinsel yöndençekici ve seksi, bağımsız, güvenilir, kendi ayaklarıüzerinde durabilen, ailesi ve dostlarıyla iyi anlaşan, doğal, samimi, espri anlayışına sahip, rahat iletişim kurulabilen,çevresi tarafından takdir edilen biri olmasıgibi belirliözelliklere sahip olmasınıister. Hepimiz tabii ki seveceğimiz ve bizi seven biri ile birlikte olmak isteriz. Karşımızdaki kişinin bizim için“doğru insan”olduğunu nasıl anlayacağız. O zaman,önce iki kişinin“ideal uyum”sağlayabileceğini gösteren dört temel soruya ne cevap veriyorsunuz, bunu test edin:
- Onun yanında iken, acaba gerçekten, kendiniz olabiliyor musunuz?
- Birlikte iken, kendinizi“evinizde”hissedebiliyor musunuz?
- Konuşurken, birbirinizi anlayabiliyor, anlaşabiliyor, birlikte plan yapabiliyor ve fazla münakaşa etmeden uzlaşabiliyor musunuz?
- Onunla birlikte iken, ona kalbinizi açabiliyor, ve hayatı, yaşamayıdahaçok seviyor musunuz? Hayatın artk sizin için yeni olasılıklarla dolu olduğunu, ruhunuzun umut ve mutlulukla dolduğunu hissedebiliyor musunuz?
Diyelim ki bu sorulara evet diyorsunuz ve kriterlerinize uygun biriyle karşılaştınız, bulutlarınüzerinde mutlu bir beraberlik yaşamaya başladınız. Acaba bu ilişkinin gerçekten kalıcıolacağını, hayat boyu süreceğini nasıl bilebiliriz? Doğru eşi bulmak kadar, başlanan ilişkinin mutlu birşekilde devam etmesinin bazıkurallarıolduğunu söyleyelim.İşte size mutlu bir beraberliği püf noktaları:
Onun ilgilendiğişeylere siz de ilgi gösterin. Onu mutlu eden, ilgi duyduğuşeyleri tanıyın,öğrenin, siz de bunlara odaklanın, ilgi alanlarınıpaylaşın.İlişki farkındalığı, ilişkilerin her zaman iki yanıolduğunun farkında olmaktır –eşinizin sevdiği, ilgi duyduğu, yapmaktan hoşlandığışeylerin en azından bir bölümüne sizin de ilgi duymanızın, ortak ilgi alanlarınıpaylaşmanın ilişkinize değer katacağınıunutmayın. Tek kişilik bir ilişki olamayacağıgibi, taraflardan birinin baskınlık sağlamayaçalıştığıilişkilerin de eninde sonunda tıkanacağıbilinmelidir. Oysa karşılıklıetkileşimle inşa edilen ilişkiler hem daha kalıcı, hem de doyum sağlayıcıilişkiledir. Birlikte hoşlanarak yapacağınız aktiviteler hayatınıza renk katacak, kişisel gelişiminize katkıda bulunacak, birlikte kaliteli zaman geçirmenizi sağlayacak, hem kendinizi hem onu daha iyi tanımanıza yardımcıolacaktır. Tabii ki bu nokta ilgi alanları, kültür düzeyleri, hayata bakışlarıve beklentileri yakın olançiftler dahaşanslıdır. Ancak zaman içerisinde kişiler karşılıklıolarak eksikliklerini giderebilir, ortak ilgi konularıbulabilir ve birlikte vakit geçirmekten dahaçok doyum alabilirler.
Emir kipi kullanmayın.“Yapmalısın, etmelisin”gibi cümleler kurmayın. Bu gibi sözcükler karşımızdakinin bilinçaltında otomatik olarak suçluluk duygusu doğurur. Birisine birşeyi yapmasıya da nasıl yapmasıgerektiğini söylemek hemörtük bir haklılık yargısıhem de birüstünlük mesajıiçerir–birşeyi ondan daha iyi bildiğinizi, onaüstünlük tasladığınızıya da onun yanlışbirşey yaptığınıişaret eder. Bu da karşımızdaki kişinin gerilmesine, size karşınegatif duygular beslemesine veöfke biriktirmesine neden olur.İnsanlarısuçluluk ve yargılamayla motive etmek mutluluk yerine mutsuzluk getirir. Oysa halledilmesi gereken konuyla ilgili emir vermek yerineöneride bulunmak, nötral cümleler kurmak, bu konuyla ilgili kararıkarşıdakine bırakmak onun kendini rahat hissetmesini ve kendi kararınıvermenin rahatlığıyla hareket etmesini sağlayacaktır. Emir yerine ona kendi kararınıverme hakkınıtanıdığınızda eşinizin gerçekten kendisi gibi davranabilir. Zira hedefiniz eşinizi sorumluluk almaya yüreklendirmek ama bunu yaparken de kendi hür iradesiyle davranmasınısağlamak olmalıdır. Bunu yapmanın bir yolu da doğru formüle edilmişsorularla onu vereceği kararüzerinde düşündürmektir. Sözgelimi:“eğer bunu böyle yaparsan istediğin işi elde etmeşansınıazaltmışolmuyor musun?”Ya da:“bu seni uzun vadede mutlu edecek mi?”Bunu yaptığınız takdirde onun gözünde buyurgan veüstünlük taslayan bir eşolmaktançıkıp onun karar anında danışabileceği, görüşünüzüalmak isteyeceği bir referans kişi statüsüne gelirsiniz. Size ne düşündüğünüzüsorduğunda görüşünüzüonunla paylaştıktan sonra ona kendi kararınıvermesi için destek olabilirsiniz.
“Ben”diliyle iletişim kurun.Çiftler aralarındaki iletişimde gerginlik yaşamaya başladıklarındaçoğu kez“sen”içeren ifadeler kullanmaya başlarlar.Özetle“sen hep böyle yapıyorsun…senşöylesin…sen böylesin…sen hiçbir zaman…. yapmıyorsun”gibi cümlelerdir bunlar. Bir tarafın ne kadar kızgın olduğuna göre bunlarınşiddeti ve dozu artabilir.“Ben söylemesemçöpügidip atmıyorsun, hep hatırlatmam mılazım?”gibisinden basit bir suçlamadan başlayıp“Sen ne geri zekalısın!”gibi hakaretamiz kalıplara varan cümleler, ilişkileri zehirleyen negatif ve saldırgan“sen”dilininörnekleridir. Bunlar sorununçözümüne yardımcıolmadığıgibi karşımızdaki ile sağlıklıiletişim kurmamızıönleyerek onun duvarçekmesine ve küntleşmesine neden olur.
İletişimde nazik, sevgi dolu, enönemlisi suçlayıcıolmayan bir“ben”dili kullanmak, yeni kendi perspektifimizden konuşmak, kimi zaman anlaşılır tarzda, eğer incinmişve kırılmışsak bunu içeren bir dil kullanılmalıdır.Örneğin:“bana sormadan plan yaptığında gerçekten kırılıyorum–lütfen bir daha sefere bana da haber ver.”Ya da:“Her akşam geçgelmen beniüzüyor. Eve gelmek ve benimle vakit geçirmek istemediğini düşünmeye başlıyorum. Biliyorum işinçokönemli ama benim de senin içinönemli olduğunu hissetmek istiyorum. Seninle dahaçok birlikte olmak istiyorumçünküseni seviyorum.”Kısacası, bir“ben”önermesişu formata sahip olmalıdır:“sen iyi olduğunda ben de kendimi iyi hissediyorum, ve senin iyi olmana ihtiyacım var.”
Planlamayıbirlikte yapın. Ortak yaşantınızda kimin hangi işleri yapacağını, arabanın bakımından yemek pişirmeye, bütçe ve tasarruftan, tatil ve gezmelere kadar her türlüaktivite ve süreci birlikte planlayın. Gıda alışverişini bile beraberce planlayın ki ikinizin de sevdiğiniz yemekleri yapmaşansınız olsun. Daima eşinizeönceden bilgilenme fırsatıverin. Pahalıbir giysi veya eşya alacağınız zaman bu kararıbirlikte verin. Bu planlamalar kuşkusuz hayatınızda hiçsürpriz olmamasıanlamına gelmiyor; doğum günüsürprizleri, evlilik, başka anlamlıyıl dönümleri, gece dışarıda yemek veya benzeri eğlence ve gezmelerle ilgili sürprizler günlük hayatın tekdüzeliğini kırarak mutluluğunuzu perçinleyen hoş
-

Gebelikte psikolojik rahatsızlıklar tedavi edilebilir mi?
Yapılan araştırmalara göre Türkiye’de çok sayıda kadın psikolojik destek alıyor. Bazı psikolojik
rahatsızlıklar ise kadınlarda erkeklerden daha sık görülüyor. Örneğin; depresyon, bipolar hastalıklar,
şizofreni, duygulanım bozuklukları, kişilik bozuklukları.Psikolojik tedavi gören birçok kadın sağlıklı gebelik geçirebileceği gibi gebeliğe bu hastalıkların olumsuz
etkisi de olabiliyor. Gebelikte stres veya hormonal salgılar bazı ruhsal probleminizin şiddetlenmesine ya
da daha önce geçirdiğiniz ve iyileştiğiniz eski bir hastalığınızın tekrarlamasına sebep olabilir. Eğer bu
sorun tedavi edilmezse kendinize gerektiği gibi bakamazsınız. Hastalığı bağlı olarak yeterli
beslenemezsiniz, düzenli uyuyamaz ve uyuyamadığınız için yeterli dinlenemezsiniz, bu yüzden de
gebelik kontrollerinizi aksatabilirsiniz.Herhangi bir ruh sağlığı probleminiz varsa bunu mutlaka gebeliğinizi takip eden doktorunuza söyleyin ve
kullandığınız ilaçlarla ilgili bilgi verin. Bazı ilaçların gebelikte kullanımı uygun olsa da bazılarının
kullanılması bebeğinize zarar verebiliyor. Eğer kullandığınız ilaç varsa gebeliğinizi takip eden doktor ve
psikiyatristiniz ilacın gebelikte kullanımı veya bırakmanız hakkında size bilgi verecektir. İlaca devam
kararlılığı hastalığınızın şiddeti, iyileşmiş olmanız veya halen bazı belirtilere sahip olmanıza göre
değerlendirilecektir. Gebelik sırasında ruh hastalığı tedavisi yapılırken tek bir ilacın yüksek dozda
kullanımı birden fazla ilaç kullanımına tercih edilir. Doktorunuz ve siz ilacın size katacağı artı ve eksileri
konuşarak tedavi hakkında karar vereceksiniz. Eğer ilaç tedaviniz kesilirse farklı tedavi yaklaşımları
mesela piskoterapi gibi tedavileri gerektiğinde uygulayabilirsiniz.Gebelik sonrasında da psikolojik sorunlar yaşayan kadınlar vardır. Daha önce ruh sağlığı problemi olan
kadınların psikiyatrik sebepten hastaneye yatma ihtimalleri doğumdan sonra eskiye yani son 2 yıla göre
20 kat arttı. Bu kişilerin doğum sonrası depresyon geçirme ihtimalleri de arttı.Doğum sonrası ilk bir hafta tüm anneler için stresli bir dönemdir. Doğumdan sonra bebeğe alışma
sürecinde aileniz veya arkadaşlarınız tarafından desteklenmeniz bu süreci daha rahat atlatmanıza
yardımcı olacaktır. -

Bağlanmanın en eğlenceli yolu: Oyun
Bağlanma, bireyin diğerleriyle kurduğu duygusal bağ olarak kısaca açıklanırken doğumdan sonraki ilk anlarda başlar. Bağlanmada emme, dokunma, ağlama, gülme gibi davranışlar rol oynar. Bebek için bu araçlar ilişki kurmak ve güvenli üs oluşturmaktır.
Bağlanmada en önemli araçlardan birisi de oyundur. Oyun için oyuncak olması gerekmez. Her an her yerde oyun ile ilişki kurabilir bağlanma için güvenli bir yol olarak seçebiliriz. Çocuğun ihtiyacı olan bağ kurmaktır ve bunun için pahalı oyuncaklara ve planlanmış yer ve zamanlara gerek yoktur. Arabada beraber şarkı söylemek, çak yapmak, banyoda sesini taklit etmek sayılabilir.
Bağlanma oyunlarında çocuğun liderliğini kabul etmek ve sadece oyunla hangi ihtiyacını anlatmak istiyor bunu dikkatlice gözlemek önemlidir.
Bağlanmayı geliştiren oyun türleri:
-
Çocuk merkezli oyunlar oynarken çocuğun yaratıcılığını teşvik edecek oyuncakları(kuklalar, bebekler, ahşap bloklar, insan fügürleri vs…) önüne koyup oyunu çocuğun yönlendirmesine izin vermeniz gerekir. Anne-babaların haftada en azından bir kez yarım saat çocuk merkezli oyunlar oynayarak çocuğun kendini güvende hissetmesine ve sevildiğini hissetmesine yol açarak aranızdaki bağı güçlendirir.
-
Belli bir konu ya da tema içeren sembolik oyunlar çocuğun yaşadığı travmayı çalışmak için kullanılabilir. Çocuğunuz siz bir hafta iş gezisine gidip geldikten sonra sürekli saklambaç oynamak istiyorsa oynayın. Bu oyunla sizden ayrı kalmanın yarattığı stresi bu yolla üstesinden gelmeye çalıştığını aklınıza getirin ama çocuğa bunu farketsenizde konuşmayın. Sadece oynayın onun bunu duymaya değil oyunla iyileşmeye isteği olduğunu düşünün.
-
Gücün çocukta olduğu oyunlar ile çocukların hayal kırıklığı, öfkesi güçsüzlüğü acı veren duygularından kurtulması için önerilir. Yastık savaşı yaparak anne-babaların çocukları tarafından yere serilmesine izin vermesi çocuğa kendini güçlü hisettirir.
-
İşbirliğine dayanan oyunlar arasında ortaklaşa hikâye yaratmak vardır. Böyle bir etkinlikle aradaki bağ kuvvetlenir. Masa oyunları, kule yapmaca oyunları kardeş rekabeti anne-baba ayrılığından sonra ortaya çıkan problemlerin iyileşmesinde destekleyicidir.
-
Fiziksel temas oyunları oyun aracılığı ile dokunulmak çocuğun bedeni ile olumlu duygusal çıkarımlara sebep olur. Boğuşmak, el ele tutuşup çember olmak çocukların hoşuna gider.
-
Çocuğun yaşca geriye gittiği oyunları çocuk kardeşi olduğunda talep edebilir. Bebek gibi konuşmalara başlıyorsa sizde onu battaniyeye sımsıkı sarın, biberon isteyip istemediğini söyleyin, ninniler söyleyin.
-