Kategori: Psikoloji

  • SINAV KAYGISI

    SINAV KAYGISI

    Kaygı, korku, öfke, heyecan insanın içinde var olan zaman zaman ortaya çıkan duygulardır. Günlük yaşantımızda karşılaştığımız olaylarda içten dışa doğru organizmamızın bir tepkisi olur. Bu makul seviyede olursa; son derece normaldir. Kontrol edilemez seviyede olup vücudun kimyasını değiştirip normal aktivasyonu etkiliyorsa ciddi bir problemdir.

                Sınav Kaygısı da sınava hazırlanan kişilerin veya öğrencilerin karşılaştığı bir duygu durumudur. Bir sınavın kaygısını ve telaşını ya da heyecanını hissetmek başarılı olmak için motive edici unsurdur. Lakin aşırı kaygı duymak, tedaviyi gerektiren bir durumdur. Aşırı kaygı karın ağrısı, nefes darlığı, çarpıntı ve baş dönmesi, mide bulantısı ve kusma akabinde bayılmaya neden olabilir ki kişinin gireceği sınavda başarılı olmasını engeller. Kendisini bu tip şikayetler içerisinde hissedenlerin mutlaka bir uzman desteği alması gerekir.

                Sınav Kaygısı;profesyonel bir yardım alınırsa; aşılamayacak bir sorun değildir. Bir kaygı ve korkuyu yenmenin yolu öncelikle onunla yüzleşmekten geçer. Kaçarak veya yok sayarak kaygı ve korku sorununu çözemeyiz, kaygı zamanla kendini size kötü bir şekilde hatırlatacaktır. Sınav Kaygısı aynı zamanda eğitim danışmanlığı konusudur. Aşırı derecede sınav kaygısı duyan bir kişi ya da öğrenciye öncelikle sınav kaygısı ölçeği uygulanır. Kaygının seviyesi belirlenir. Mevcut yaşam alışkanlığı göz önünde bulundurularak, yeni bir yaşam planı yapılıp; nefes egzersizleri, yürüyüş ve spor ve bunun yanı sıra küçük sınavlar tertip edilip Sınav Kaygısı istenilen seviyelere çekilir. Şunu kesinlikle unutmayalım.! İnsan hayatının sona ermesi ve giden zamanın geri gelmesi mümkün değildir. Sınav Kaygısı da çözülmeyecek bir sorun değildir. Yeter ki isteyin ve  profesyonel bir uzman desteği alın.!

                Sevgiyle Kalın.!

  • DERS OKUL İSTEKSİZLİĞİ

    DERS OKUL İSTEKSİZLİĞİ

    İnsanların hayatında dönüm noktaları vardır. Okula başlangıçta bunlardan biridir.

    Aile ortamından ve sokak arkadaşlığından ayrılış, kuralları olan farklı bir yapının içinde

    bulunuştur. Çocuğun; adına okul denilen; kuralları, kalabalığı ve hareketi bol olan bu bina

    ile karşılaşması korkmasına neden olabilir. Kendini yalnız ve savunmasız hissedebilir.

    Sonuçta bir takım ağrı ve sızıları bahane edip; okula gitmek istemeyebilir.

    Ders Okul isteksizliği diye adlandırdığımız bu sorun aslında geçici bir fobik

    bozukluktur. Burada çocukla ilgili herkesin; anne, baba, öğretmen ve destek alınan

    uzmanla birlikte ortak bir tutum içerisinde olması gerekir. Anne babaların okul süreci

    başlamadan önce çocuğu bu okul yaşantısına hazırlayıcı mahiyette bir çalışma dahi

    yapmaması ya da bilinçli olmaması aileyi bu istenmeyen sürprizle karşı karşıya

    bırakmakır. Bu tip şikayeti ve sorunu olan anne ve babalar mutlaka bir uzman desteği

    almalıdır. İnsan sosyal bir varlıktır. Sosyalleşme sürecinde çocuğun anne baba ve

    öğretmenlerine de görev düşmektedir.

    Sevgiyle Kalın.!

  • Çocuk ve Ergenlerde EMDR

    Çocuk ve Ergenlerde EMDR

    Çocukların yaşamış olduğu, tank olduğu, bağlanma yaşadığı kişinin yaşadığı olaylar ya da anlatılan olumsuz anıların kendisinde yarattığı negatif duygu ve düşüncelerin iyileştirilmesinde kullanılan bir psikoterapi yöntemidir. Çocuklarla EMDR uygulamasına, oyun ve sanat terapisi eşlik edebilir. EMDR, Türkçe açılımıyla ‘Göz Hareketleriyle Duyarsızlaştırma ve Yeniden İşleme’ anlamına gelen bir terapi tekniğidir.

    Çocuk ve ergenlerde EMDR uygulanan ve etkili olduğu alanlar; travmalar, kaygıya bağlı sıkışma noktaları, çocuk patolojisinin travmaya bağlı olduğu durumlarda EMDR etkilidir. Bağlanma sorunları, depresyon, davranış bozuklukları, doğum travmaları, kayıplar, kazalar sayılabilir.

    Çocukluk travmalarının uzun dönem sonuçlarında anne-baba tutumlarının etkisi yüksektir. O nedenle anne-baba da terapiye zaman zaman katılır. Eğer onlarda tetikleniyorsa anne-baba ile de çalışılması gerekir. Çocuklar büyükler üzerinden travmayı yaşantılarlar.

    EMDR yönteminin çocuklardaki yansıması çok hızlı ve etkili olmaktadır. Çocuk ve ergenlerle EMDR yöntemiyle çalışırken sözel ifadeler, kognisyonlardan çok hayal gücü ve açık net ifadeler kullanmak gerekir.

    Ayrıntılı bilgi için bu konuda eğitim almış bir uzmandan bilgi almanız uygun olacaktır.

  • Psikolojik Ağrı ve Belirtileri

    Psikolojik Ağrı ve Belirtileri

    Psikolojik ağrı, psikoloji ve bedensel belirtiler

    Sevgili okurlarım bu yazımda ağrı, hastalık ve diğer bedensel durumlarla; insan psikolojisi ve psikopatolojisi arasındaki ilişkiyi farketmenizi hedefliyorum. Bu farkındalık sayesinde kişi daha sağlıklı bir bedene sahip olabilir, bedenden gelen sinyallere anlam verebilir; ruhsal ve fiziksel hastalıklardan korunabilir.

    İnsanın en kötü alışkanlıklarından bir tanesi zihinle bedeni sürekli ayrıştırmasıdır; yani sanki sonsuza kadar yaşayabilecek bir zihin ve sürekli yaşlanan, hastalanan, acı kaynağı, tuvalete giden zavallı bir varlık gibi algılanır beden. Aslında beden zihinle aynı varoluşun uzantısıdır. Yani düşünceler, inançlar ve algı biçimi bedeni etkiler ve beden bu duruma tepki verir. Örneğin sürekli negatif ve acıklı düşüncelere odaklandığınızda ancak aynı zamanda güçlü durmaya çalıştığınızda boğazda ve burunda “doluluk ya da ağrı” bunun ifadesi olarak ortaya çıkar. Hayatta sizi boğan birileri ya da boğucu bir işiniz varsa; beden bunu zor nefes alarak ifade eder ve siz bu şikayetle göğüs hastalıları uzmanına başvurabilirsiniz. Kişisel sınırlarınıza istemediğiniz müdahaleler olduğunda beden; çeşitli cilt problemleri yaratarak bunu ifade eder. Uzun süre tutulan öfke vb duygular, bağırsak hastalıkları (ülseratif kolit, Chron, tümör vs) olarak “vücut bulabilirler”. Fibromyalji ya da diğer kas ve kemik ağrıları yaşamda taşınan aşırı yük ya da sevdiklerinize verdiğiniz fazla desteğin bir ifadesi olarak ortaya çıkabilir. Sizi üzen birine cevap verememek bulantı yapabilir ve siz bu belirtiyle doktor doktor gezip reflü tanısıyla idare etmek zorunda kalabilirsiniz. Panik atak çeşitli kişilik özellikleri nedeniyle ve taşınan aşırı manevi yüklere bir isyan sonucu ortaya çıkar. Yani kalbiniz çarptı ve nefesiniz daraldı ve bunun sonucunda mecbur kalıp tüm gereksiz yükleri attınız, o zaman beden acaba bizden daha bilge ve aslında bizim iyiliğimiz için belirti ve hastalık organize ediyor olabilirmi?

    İşte size söylediklerimi test etmek için bir beden çalışması; bedeninizde ağrıyan bölgeye elinizi koyun ve sadece ağrıya odaklanın, düşünmeden sadece ağrıya odaklanın; ağrının sınırları yayıldığı diğer bölgeleri takip edin; “ağrıya odaklandığınızda ağrı nerelere yayılıyor?, aklınıza hangi düşünceler(yük, öfke vs) geliyor? Hangi duyguyu farketmeye başladınız?

    Yazımı “beden size ihanet etmez siz kendinize ihanet ettiğinizde bunu ifade eder” diyerek bitirmek istiyorum.

  • PSİKOLOJİK TRAVMA

    PSİKOLOJİK TRAVMA

    Psikolojik travmalar için genel bir tanım yapmak gerekirse “bireyin kişiliği ve ruhsal yapısı üzerinde şu
    veya bu ölçüde kalıcı bir etki bırakan olağandışı, felaket niteliğinde bir yaşantının anılarından
    kaynaklanan bir rahatsızlık ve bunaltı durumu” kapsayıcı tanımlardan birisidir.
    Travmalar doğal olaylar aracılığı ile olabileceği gibi (deprem, yangın, sel vb.), insan eli ile de olabilir
    (savaş, ölüm, boşanma, istismar vb.) ve kişilerin etkilenme oranları da aynı şekilde değişiklik
    gösterebilir. Hızla ilerleyen kentleşme süreci doğal ve insan eli ile travma arasındaki çizgiyi gittikçe
    soluklaştırmaktadır. Aynı zamanda bahsettiğim iki kümenin de ortak yanı kontrol dışı ve ani
    gelişmesidir.
    Travmanın en genel etkileri uyum mekanizmalarını ve işlevselliği (gündelik hayattaki olağan süreci)
    etkilemesidir diyebiliriz. Bu etki; anıların bunaltıcı şekilde canlanması, tetiklenmesi şeklinde
    olabileceği gibi uyku süreçlerinde de kâbus, karabasan olarak görülebilir.
    Etkilenilen noktada önemli olan “neden beni etkiledi de x kişisini etkilemedi” sorusunun cevabını
    bulmaya çalışmak değildir. Çünkü etkilenme, geçmiş öykü, fizyolojik, psikolojik yapı ve bu etkenlere
    bağlı birçok dinamiği içermektedir. Aynı sebeple bir kişi için çok yaralayıcı olan travma başka bir kişi
    için çok daha olağan karşılanabilmektedir. Ek olarak bu süreçte kontrol odağı kavramı, benlik algısı
    öğeleri etkilidir.
    Travma ve travmaya bağlı ortaya çıkan durumlar kişiyi bir kısır döngüye sokacağı gibi günlük
    hayatındaki işlevlerinden de alıkoyar. Bu kendini besleyen bir sistemdir. Şunu bilmek gerekir ki
    kişilikler, yapılar biricik ve görecelidir. Kişiyi ve işlevini travmatik etkilerin gölgesinden çıkartabilmek
    adına yapılacak sağlıklı çerçeve ve işbirliği içinde yürütülecek profesyonel ruh sağlığı hizmetlerinin
    (Psikoterapi uygulamalarının dâhil edildiği psikolog, psikolojik danışman, psikiyatrist) etkililiği
    başarılıdır. Bu çalışmalar ise yaşantılara dayalı yapılmış yanlış kodlamaların düzeltilmesine yöneliktir.

  • OKUL ÖNCESİ DÖNEMDE BESLENME

    OKUL ÖNCESİ DÖNEMDE BESLENME

    Okul öncesi dönemde çocukların beslenme alışkanlıkları gelişimin önemli bir yönünü
    oluşturmaktadır. Çocukların ne yedikleri iskeletteki büyümeyi, beden şeklini ve hastalıklara
    karşı olan bağışıklık düzeyini etkiler.(Santrock, 2011) Bu nedenle, çocukta doğru bir yeme
    alışkanlığı oluşturmak son derece önemlidir.
    Çocuklarda yeme alışkanlığını etkileyen faktörlerin en başında çocuğun bakımını
    sağlayan kişinin yani anne-babasının davranışları gelmektedir. İlk çocukluk dönemindeki
    yeme davranışı, çocuğun bakımını sağlayan kişi çocukla beraber, düzenli bir yeme
    programıyla yemek yediğinde; çocuğa sağlıklı yemek yeme konusunda model olduğunda,
    yemek zamanlarını keyifli hale getirdiğinde ve belirli beslenme biçimlerine katıldığında
    gelişmektedir. (Santrock, 2011)
    Çocuklar için beslenme, uyku gibi temel gereksinimlerin belli bir rutinde olması son
    derece önemlidir. Araştırmalar, düzenli beslenen ve uyuyan yetişkinlerin bu alışkanlıkları
    büyük ölçüde çocukluk zamanlarında kazandıklarını göstermektedir. Ayrıca yemek yemesi ve
    uyuması belli bir rutine bağlı olmayan çocuklarda, yemek ve uyku açısından davranış
    problemleri ile karşılaşılmaktadır. Bunun nedeni, özellikle okul öncesi dönemdeki çocukların,
    sosyo-duygusal gelişim açısından sürekli sınırları test eden bir yapıya sahip olması ve
    kendisine söylenen ve yapılanları unutmamasıdır. Eğer bir çocuk bir gece 21:00'de yatıyor, bir
    diğer gece 23:00'de yatmasına ses edilmiyor ise; çocuk 21:00'de yatması istendiğinde bu
    sınıra itiraz edecek ve inatlaşmaya gidecektir çünkü önceden buna ses çıkarılmadığını
    bilmektedir. Yemek konusunda da aynı şey geçerlidir. Örneğin aile düzenli bir yemek yeme
    rutinine sahip değilse, çocuk anne-baba kendi istediği saatte yemek yedirmek istediğinde
    problem çıkaracaktır.

    Çocuk için anne-babanın ne söylediği kadar ne yaptığı da son derece mühimdir.
    Örneğin, sofrada anne tabaklara brokoli koyuyor kendisi yiyor ancak baba bu yemeği
    yemiyorsa, büyük ihtimalle çocukta brokoli yemeyecektir. Çünkü burada çocuk, model alarak
    öğrenmektedir. Babasının brokoli yemediğini öğrenen bir çocuğun brokoliyi yemesini
    beklemek doğru değildir. Anne-baba olarak sağlıklı yemek yeme konusunda model olmaktan
    kasıt budur. Çocuklar anne babasının beslenme alışkanlığını kopya eder. Sürekli et yiyen bir
    ailede, anne çocuğuna arada sebze yedirmeye çalışıyor fakat bunu başarmakta zorluk
    çekiyorsa bunun sebebi sebze yemenin belli bir rutinde gerçekleşmemesi ve çocuğun ailenin
    beslenme alışkanlığını kopya etmesinden kaynaklanmaktadır.
    Yemek yerken televizyonun açılması, çocuğun i-pad, telefon gibi cihazlarla
    oyalanması yanlış tutumlardandır. Çocuklar en başta bu gibi oyalayıcılarla yemek yiyebilir
    ancak bir süre sonra bunlar dahi onun yemek yemesi için yeterli olmayabilir. Aynı zamanda
    bu şekilde bir yeme alışkanlığına sahip çocukların yetişkinliklerinde de bu tutumu
    sürdürmeleri ihtimali yüksektir. Televizyon karşısında yemek yeme; obezite, yüksek kolestrol
    gibi sağlık sorunlarına yol açabilmektedir. Leann Birch’in araştırmasına göre, problem
    televizyon izlemekten değil, televizyon izlerken yenilen yemek miktarına veya tadına dikkat
    edilmediğinden, fazla yemek yemekten kaynaklanmaktadır. (Birch, 2006)

    Neler Yapılabilir?

     Günümüzde annelerin de çalışma hayatına katılması, çalışma saatlerinin uzaması, çalışan
    annelerin yorgun olması gibi sebepler yemek saatlerinin belli bir rutine ayarlanmasını
    zorlaştırmıştır. Ancak çocuklar bir ailenin en değerli hazinesidir, bu yüzden onlar için
    özveride bulunulması oldukça önemlidir. Bu nedenle kahvaltı, öğle yemeği, akşam
    yemeğinin belli bir rutinde olmasına dikkat edilmelidir.

     Anne-baba ya da bakım veren diğer kişilerin sağlıklı yemek yeme konusunda model
    olması gerekir. Anne-babanın da yemek seçmemesi gerekir. Ayrıca anne-baba ben eve
    gelirken atıştırdım diye akşam yemeğinde sofraya oturmuyorsa ya da oturup bir iki bir
    şey yiyorsa çocuğunun da onu taklit edebileceği unutulmamalıdır.

     Yemek yerken çocuğun sadece yemek yemeye odaklanmasına dikkat edilmelidir.
    Televizyon, telefon gibi cihazlar yemek yerken kapalı ve uzak tutulmalıdır. Yemekler

    masada yenilmeli, televizyon karşısında koltukta, çocuk oyuncaklarıyla oynarken yemek
    yedirmekten kaçınılmalıdır.

     Yemek yemeyi çekici hale getirmek için çocuğa özel çatal kaşık tabak kullanılabilir.
    Örneğin çocuk Spiderman karakterini seviyorsa, yemeği Spiderman tabağında
    sunulabilir.

     Çocuk sebze yeme alışkanlığı kazanmamışsa, bu alışkanlığı kazandırmanın zorlu
    olabileceği ve uzun sürebileceği unutulmamalıdır. Başlangıç olarak sebze yemekleri
    tadımlık olarak ana yemeğin yanına eklenebilir. Anne baba olarak mutlaka bu esnada
    sizin de bu yemeği yemeniz gerektiği unutulmamalıdır. Yemeği yerken anne baba olarak
    birbirinize “Mmm ne kadar da lezzetli olmuş.”, “bu yemek çok faydalı beni hastalıktan
    koruyacak” tarzı cümleler söyleyerek çocuğunuzun o yemeği yeme konusundaki
    merakını kamçılayabilir, sizi taklit etmesini teşvik edebilirsiniz.

     Yemek yemediği için çocuğu cezalandırmak, kısa vadede işe yarasada uzun vadede işe
    yaramaz. Yemek yemediği için çocuğu bir şeylerden mahrum bırakmak onun için yemek
    yemeyi bir koşul, görev haline getirir. Eğer çocuk bir öğünü yememek konusunda sizinle
    inatlaşmaya giriyorsa ısrar edilmemelidir. Ancak ilk önce, bir diğer öğüne kadar yemek
    yiyemeyeceği, aç kalacağı anlayabileceği şekilde ona anlatılmalıdır. Eğer buna rağmen
    yememekte inat ediyorsa, bir diğer öğüne kadar çocuğa yemek verilmemelidir. Örneğin
    çocuğunuz öğle yemeği yemediyse akşam yemeğine kadar çocuğunuza herhangi bir şey
    yedirmeyin. Özellikle bu öğünler arasında çocuğunuza cips, çikolata gibi abur cuburlar
    vermekten kaçının. Aksi takdirde çocuğunuz yemek yemediği için ödüllendirilmiş gibi
    olacaktır. Eğer ara öğün olarak çocuğunuzun meyve yeme alışkanlığı varsa bunu devam
    ettirin ancak yemek yemediği için normal rutinden fazla meyve yedirmeyin. Eğer ara
    öğün akşam yemeğine yakın yedirilirse, çocuğun iştahının tıkanabileceği
    unutulmamalıdır. Akşam yemeğinde ise öğle yemeği yemediği için tabağın tepeleme
    doldurulmaması gerekir. Normal öğün miktarını verin, eğer kendisi isterse fazlasını
    koyun.

  • ÇOCUKLARDA ÖZ BAKIM BECERİSİ VE ÖNEMİ

    ÇOCUKLARDA ÖZ BAKIM BECERİSİ VE ÖNEMİ

    Öz bakım becerisi, çocukların içinde bulundukları gelişim dönemlerine uygun şekilde
    kendi kişisel bakımlarını üstlenebilme becerisidir. Çocukların öz bakım becerilerinin
    temelinin atıldığı dönem okul öncesi dönemdir. Bu dönemde çocukların gelişim özelliklerine
    uyacak şekilde bu becerileri geliştirmesi beklenilir. Yaş dönemlerine göre çocukların sahip
    olması gereken öz bakım becerileri şu şekildedir:

    36-48 AYLIK ÇOCUKLARIN ÖZBAKIM BECERİLERİ

    1) Kendine ait eşyaları toplar.
    2) Tuvalet ihtiyacını yardımla karşılar.
    3) Yardımla giyinir.
    4) Bağcıksız ve düğmesiz kıyafetleri yardımsız çıkarır.
    5) Giysinin önünü arkasını bilir.
    6) Saçlarını yardımla tarar.
    7) Dişlerini yardımla fırçalar.
    9) Yemeğini kendi kendine yer.

    48 – 60 AYLIK ÇOCUKLARIN ÖZBAKIM BECERİLERİ

    1) Kıyafetlerini yardımsız giyip çıkarır.
    2) Kıyafetlerini asar.
    3) Saçlarını tarar.
    4) Ayakkabılarını yardımla bağlar.
    5) Dişlerini fırçalar.
    6) Elini yüzünü yardımsız yıkar.

    7) Sofra kurallarına uyar.
    8) Yemekle ilgili araç gereçleri uygun kullanır.

    60-72 AYLIK ÇOCUKLARIN ÖZBAKIM BECERİLERİ

    1) Dişlerini fırçalar.
    2) Vücudunu yıkar.
    3) Dişlerini fırçalar.
    4) Hava şartlarına uygun kıyafetler seçer.
    5) Giysilerini kendi giyer, çıkarır.
    6) Ayakkabılarını bağlar.
    7) Yemek araç-gereçlerini bir yetişkin gibi kullanır.
    8) Tehlike yaratacak durumları fark eder.

    Gelişimsel dönemine uygun olduğu halde, yardımsız olarak yemek yiyemeyen, diş
    fırçalayamayan ya da tuvalet temizliğini yapamayan yani öz bakım becerileri konusunda
    sıkıntı yaşayan çocukların çoğunun, bu becerilere sahip olamamalarının en büyük
    nedenlerinden biri ebeveynlerinin aşırı koruyucu tutumlarından kaynaklanır.
    Ana-babanın aşırı koruması, çocuğa gerektiğinden fazla kontrol ve özen göstermesi
    anlamına gelir. (Yavuzer, 1998). Bu tutumu benimseyen ebeveynler; çocukları zarar
    görmesin, yorulmasın, üzülmesin gibi sebeplerle çocuklarının yapması gereken her şeyi onlar
    adına yaparlar. Bu şekilde, onları, dünyadaki tüm kötülüklerden olabildiğince koruyacaklarına
    inanırlar. Örneğin, çocukları koştuğunda düşeceğinden, bir şey taşıdığında
    incinebileceğinden, yaşına uygun bir görevi yerine getirdiğinde yorulabileceğinden endişe
    duyarlar. Bu nedenle genellikle çocuklarına sorumluluk vermez, çocuklarının görevlerini de
    kendileri yaparlar. Bu görevler çocuğa yemek yedirme, çocuğun tuvalet temizliğini kendi
    yapma, çocuklarının kıyafetlerini kendisinin giyip çıkartması şeklinde olabilir.
    Aşırı koruyuculuğun yanı sıra, etraf pislenmesin ya da daha hızlı olunsun düşüncesi ile
    çocuğunun görevlerini üstlenen ebeveynlere de rastlanmaktadır.
    Ancak her iki durumda da çocuk, otonom(kendi kendine yetebilme)bir birey olma,
    bağımsızlık ve güven açısından zarar görmektedir. Bu tutumlar sonucunda, çocuğun kendisini

    geliştirmesi engellenmekte, başta öz bakım olmak üzere diğer alanlardaki gelişimleri de
    olumsuz etkilenmektedir. Kendisine sorumluluk verilmeyen, yapabileceği şeyler ile ilgili
    kendisine fırsat tanınmayan, öz bakımıyla ilgili ve diğer açılardan sürekli olarak anne babanın
    kontrolünde olan bir çocuk, ileride de yanında bir kişi olmadan pek çok işlevi yerine
    getiremez hale gelmekte, ötekine bağımlı olmakta ve onlar tarafından kontrol edilme arzusu
    içinde bulunmaktadırlar.
    Çocuğun öz bakım becerilerinin geliştirilmesi için kendisine fırsat tanınması, onun
    sorumluluk duygusu ile tanışmasını, güven duygusunun çoğalmasını sağlar. Ayrıca motor
    becerileri de öz bakım becerilerine bağlı bir alandır. Dişlerini fırçalayan, yemeğini kendi
    yiyen, eşyalarını toplayan bir çocuğun ellerini kullanması ile ince kas motor becerileri
    gelişmektedir. Anaokulumuzda çocuklarımızın öz bakım becerilerini geliştirmeleri
    desteklenmekte, yaş dönemlerine uygun becerileri göstermelerine fırsat tanınmaktadır. Ancak
    elbette bu konuda ailenin de iş birliği içinde olması, çocuklarımızın bağımsız, kendi kendine
    yetebilen sağlıklı yetişkinler haline gelmelerinde çok önemli bir unsur olan öz bakım
    becerilerini geliştirebilmene fırsat tanımaları gerekmektedir.

  • OKUL ÖNCESİ DÖNEMDEKİ ÇOCUKLARDA MEDYA BAĞIMLILIĞI

    OKUL ÖNCESİ DÖNEMDEKİ ÇOCUKLARDA MEDYA BAĞIMLILIĞI

    Çocukluk dönemine ilişkin olarak bağımlılık ve özellikle medya bağımlılığı konusu, günümüz şartlarında ve yaşantısında büyük önem taşımaktadır. Otoriter ve çocuğu adına her şeyi kendisi yapan ebeveynlerin çocuklarını kendilerine bağımlı yetiştirdikleri bir gerçektir. Çocuğun özgürleşmesine, kendi seçimlerinin kendisinin yapabilmesine izin verilmediği durumlarda, çocuğun ileriki yaşlarda da öz bakımının yapılmasında dahi ebeveyninden yardım istemesi olasıdır. Çocuklarda medya bağımlılığı ise genellikle ailelerin eliyle oluşmaktadır. Küçük yaşlarda ebeveynine muhtaç bir çocuğun ebeveynleri tarafından çeşitli nedenlerle medya araçlarına yönlendirilmesi, çocuğun bu yöndeki bağımlılığı hususunda en büyük risk etmenlerinden biridir. Yemeğini yemesi, uyuması, oyalanması için medya araçlarını kullanan anne babalar bilerek ya da bilmeyerek çocuklarına büyük zarar vermektedirler. Böyle bir rutine alışan çocuğun ileriki dönemlerde bunu hayatına genellemesi ve medya araçlarını yoğun şekilde kullanmak istemesi, bir bağımlı haline gelmesi şaşırtıcı olmayacaktır.

    Çocukların medya içeriklerine ve medya araçlarının kullanımına yönelik bağımlılıkları, gerçek ile hayal arasındaki ayrımı yapabildikleri döneme geçiş sürecinde söz konusu olduğunda, bu bağımlılığın pek çok açıdan risk taşıdığı ve ciddi bir bedeli olduğu bir gerçektir. Henüz gerçeklik ayrımını yapabilme kapasitesine sahip olmayan bir çocuğun, medya araçlarında gördüğü kurmaca etkinlik, nesne, eylem ve kişileri gerçek sanarak tehlikeli eylemlere kalkışması muhtemeldir.

    Buna örnek olarak, ülkemizde “Pokemon” adlı çizgi filmi izleyen çocuğun kendisini oradaki karakterlerden biri sanarak uçabileceğini iddia etmesi ve bu algısı sonucu balkondan aşağı atlaması gösterilebilir. Bunun yanı sıra çocuğun kendilik algısı, nesne algısı, kişiler arası ilişkilere yönelik algıları da izlediği kurmaca dünyanın bir parçası olarak yapılanma riski taşır.

    Çocuklarda medya içerikleri ve dijital medya araçlarına yönelik bağımlılığın en açık belirtileri; çocuğun hediye olarak sürekli elektronik araçlar talep etmesi, dışarıda ve insanlarla yapılacak aktiviteler yerine sürekli olarak medya araçlarını kullanmayı tercih etmesi, medya araçlarının kullanımı esnasında ebeveynin bırakması yönündeki talebine şiddetli bir biçimde karşı gelmesi, sabah ilk kalktığında ya da uyumadan evvel medya araçlarını kullanmak istemesi şeklinde sıralanabilir. Bu noktada ebeveynlerin medya araçlarının kullanımı konusuna bir sınır getirmesi, eğer durumla baş edilemiyorsa bir gelişim psikologundan (pedagog) yardım alınması gereklidir.

    Medya araçlarını yoğun biçimde kullanan çocuklar ile bu araçları ebeveyn denetiminde kontrollü olarak kullanan çocuklar arasında kişisel gelişim açısından pek çok fark bulunmaktadır. Aradaki en göze çarpan fark, yoğun bir biçimde medya araçlarını kullanan çocukların, hem psikososyal hem de bilişsel açıdan, ebeveyn denetiminde medya araçlarını kontrollü kullanan çocuklara kıyasla geri kalmasıdır. Ebeveyn denetiminde medya araçlarını kontrollü kullanan çocukların gerçek bir dünyada gerçek kişi ve nesnelerle daha sık iletişime geçmesi gelişim seyirlerinin yolunda gitmesini sağlayacaktır. Medya bağımlılığına sahip çocuklar ise psikososyal ve bilişsel açıdan geri kalma riskinin yanı sıra hareketsizlik nedeniyle fiziksel gelişimde gerilik, çeşitli sağlık sorunları açısından risk altındadır.

    Günümüzde medya içeriklerine ve medya araçlarının kullanımına yönelik çocukların bağımlılık oranlarındaki artışta ebeveynlerin bir takım etkileri bulunmaktadır. Ebeveynlerin medya araçlarını çocuk bakımında kendilerine yardımcı, bir nevi elektronik bakıcı olarak görmeleri bu artıştaki en büyük etkendir. Günümüzde ebeveynlerin kendi işlerini yapmak için çocuklarını oyalaması adına sıklıkla medya araçlarını kullandıkları görülmektedir. Bunun yanı sıra çocuklarının yapmasını istedikleri aktivitelerde (yemek yemek, uyumak gibi) sıklıkla medya araçlarını ödül olarak kullanmaktadırlar. Aynı zamanda kendileri de yoğun olarak medya araçları kullanan anne babalar çocukları için kötü bir örnek oluşturmaktadır. Çocuklar içinde bulundukları dönem gereğince özellikle kendisiyle özdeşleştirdiği aynı cinsiyetteki ebeveynin davranışlarını, söylemlerini birebir kopya eder. Bu nedenle ebeveynin yoğun olarak medya araçlarını kullanması, çocuğun da aynı şekilde davranmaya yönlenmesine neden olacaktır.

    Sonuç olarak çocuğun gerçek bir sosyal yaşama uyumlandırılması, geleneksel çocuk ve oyun kültürünün benimsetilebilmesi, otokontrol sağlayabilen, sağlıklı bir kişilik yapısının geliştirilebilmesi ve iletişimin kuvvetlendirilebilmesi için, ailelerin çocukları ile daha fazla vakit geçirmesi, birlikte oyunlar oynaması, kısacası olabildiğince fazla etkileşim içinde olması bu hususta en önemli gerekliliklerden biridir. Tablet, telefon, televizyon gibi medya araçları ebeveyn denetiminde ve kontrollü kullandırılmalı, bu kullanıma belirli bir kısıtlama getirilmelidir. Aynı zamanda çocuğa karşı demokratik bir tutum içinde olunmalıdır. Yani ne aşırı kısıtlayıcı ne de aşırı izin verici olunmamalıdır. Küçük yaşlardan itibaren çocuğa sınır konulmalıdır. Çocuğun yemek yeme, uyku saati gibi durumlarda bir rutin geliştirilmelidir. En önemlilerinden biri de anne-babanın kararlar, cezalar ve ödüller konusunda fikir ve ağız birliği içinde olmasıdır.

  • ÇOCUKLARDA KARDEŞ KISKANÇLIĞI

    ÇOCUKLARDA KARDEŞ KISKANÇLIĞI

    Kıskançlık, bir kişinin ya da bir ilişkinin yitirilmesine dair duyulan korku sonucu yaşantılanan karmaşık ve olumsuz bir duygudur. Hayatın pek çok döneminde, pek çok kişi ve duruma karşı hissedilen bu duygu, çocuklukta en çok kardeşler arası ilişki dinamiğinde kendini göstermektedir.

    Her çocuk yeni geleni kıskanır ve bu çok doğaldır. En uyumlu kardeşlik ilişkilerinde, başından beri durumu kabullenmiş görünen çocukta bile bu duygu deneyimlenir. Bu noktada önemli olan; çocuğun bu kıskançlığını arttıracak davranışlarda bulunmaktan kaçınmak, bu duygusu ile başa çıkabileceği enstrümanları ona sağlamaya çalışmak, kendini ifade etmesine her fırsatta izin vermek ve buna dair onu teşvik etmek ve en önemlisi de ona olan sevginin değişmediğine dair onu temin etmektir.

    Bazen kısa süreli ve dönemlik, özellikle en başlarda ve kardeşin yürüyüp konuşmaya başladığı dönemde yaşanan kıskançlık durumları, bazı çocuklarda devamlı ve şiddetli bir hal alabilir. Anne baba bu noktada var olan tutumlarını gözden geçirmeli ve kimi değişikliklere gitmelidir. Kardeşe şiddet gösterilmesi gibi durumlarda ise gerektiğinde bir uzmandan yardım almak, aile içi ilişkilerin zarar görmesinin önüne geçecek, daha huzurlu ve tatminkar bir aile yaşamı elde etmeye olanak sağlayacaktır.

    Neler Yapılabilir?

    • Anne-baba, annenin hamileliğinin haberini yakın çevresi ile paylaşmaya başladığı ilk günden itibaren çocuğuna bu haberi vermelidir. Çocuğun anne-babası dışında herhangi bir kişiden bu haberi yanlışlıkla duyması, yıkıcı etkilere sebebiyet verebilir.

    • Ebeveynlerin aileye katılacak yeni bireye dair çocuklarının davranış ve düşünceleri konusunda kaygılı olması, çocuk tarafından hissedilir. Çocuklar, yetişkinlerin davranışlarındaki küçük değişiklikleri dahi fark eder ve bundan etkilenir. Bu nedenle en başta anne babanın bu konuda sakin olması ve doğal davranması gereklidir.

    • Bebek ile ilgili hazırlıklara çocuğun katılması, kardeşinin isim seçimi konusunda onun da fikrine danışılması önemlidir. Çocuğunuzu bu sürece dahil etmeniz, onun kendini ötekileştirmesini engelleyecektir.

    • Hamilelik döneminden önce eğer çocuğun bakımıyla ilgili tüm sorumluluk annede ise, baba ya da yakın aile üyelerinden biri, hamilelik döneminde bu sorumluluğu anne ile paylaşmaya başlamalıdır. Bu, hamileliğin son safhalarında, doğum sırasında ve doğum sonrası dönemlerde anne kendisi ve yeni doğan bebeği ile ilgilenirken, çocuğun kendini ihmal edilmiş hissetmesinin ve alışkın olduğu rutinin bozulmasının önüne geçer.

    • Çocuğu olabilecek değişikliklere bilişsel olarak hazırlamak önemlidir. Çocuğunuzla bu gibi değişiklikler üzerine konuşmalar yapın, onun kendini bu konuda ifade etmesine izin verin. Duygu ve düşüncelerini ifade etmesi için onu teşvik edin. Bir bebeğin ne gibi ihtiyaçları olabileceğini ona açıklayın.

    • Hem hamilelik döneminde hem de doğum sonrasında çocuğunuza, ona olan sevginizde hiç bir değişim olmadığını, her daim onu çok seveceğinizi hem sözel hem de davranışlarla anlatmak çok önemlidir. Anne ve babanın ona ayrı bir zaman ayırması, ona değer verdiğini belli etmesi, çocuğun kendini dışlanmış, ihmal edilmiş, eskisi gibi sevilmediğini hissetmesini engeller, özgüveninin sarsılmasının önüne geçilmiş olur.

    • Kardeşler arası rekabeti teşvik eden davranışlardan kaçının. Bir davranışı yapması için kardeşini örnek vermek, çocuğunuzu sevdiğinizi göstermek için bebeğin davranışlarını yermek gibi tutumlar kardeş kıskançlığını arttıran en önemli nedenlerden biridir. Aynı zamanda çocuklarınızla birlikteyken birini övmek, ön plana çıkarmak da hatalı tutumlardandır.

    • Çocuğunuza sürekli sen “ağabey oldun, abla oldun” söylemleri ile yaklaşmak, onun birdenbire büyümesi konusunda baskı hissetmesine neden olur. Onun da çocukluğunu doya doya yaşamaya ihtiyacı vardır. Bu nedenle bu tarz söylemler sürekli tekrar edilmemelidir.

    • Kardeşlerin sürekli anlaşmasını, tartışmadan geçinmesini beklemek doğru değildir. Elbette arada tartışmalar çıkacak, anlaşmazlıklar olacaktır. Bu noktada doğru tutum, ufak tartışmalarda araya girmeden onların problemi çözmelerine izin vermek olacaktır. Böylece bu gibi deneyimlerden yola çıkarak problem çözme becerilerini geliştirmeleri desteklenmiş olur. Sizin müdahale etmeniz gereken şiddetli tartışmalarda ise birini diğerinden üstün tutmayın, tartışmalarda taraf olmak kıskançlığı tetikler. “Kim başlattı?” gibi bir soru sorarak bir diğerini taraf olarak tutmak yerine, verilecek cezalarda ya da mahrum bırakmada her ikisine eşit şekilde yaptırım uygulayın. Örneğin bir oyuncağı paylaşamama nedeniyle tartışma çıktıysa oyuncağı alarak aralarındaki sorunu çözene kadar oyuncağın sizde kalacağını söyleyebilirsiniz.

    • Eğer çocuk kardeşi ile ilgili olumsuz paylaşımlarda bulunuyorsa kınanmamalıdır. Böyle bir tutum onun içine kapanmasına, kendini ifade etme konusunda temkinli olmasına yol açar. Bunun yerine olumsuz ifadeleri rasyonel bir tutuma çekmeye çalışmak, ona onu anladığınız izlenimini vermek önemlidir.

    • Ailenin bir bütün olduğu duygusunu vermek önemlidir. Bu açıdan birlikte yapılan aktiviteler önem kazanır. Ailenin tüm fertlerinin katılacağı etkinlikler planlamak ve uygulamak hem ailenin yeni ferdinin hem de çocuğun kendisini bir bütün hissetmesine yardımcı olacaktır.

  • FARKLI ANNE-BABA TUTUMLARI VE BU TUTUMLARIN ÇOCUKLARA OLAN ETKİSİ

    FARKLI ANNE-BABA TUTUMLARI VE BU TUTUMLARIN ÇOCUKLARA OLAN ETKİSİ

    Çocuk eğitiminde en temel noktalardan birisi, ebeveynlerin çocuklarından beklediği davranışlar ne ise, onların da o davranışlar içinde bulunup onlara model olması gerektiğidir. Çocukların çeşitli olaylar karşısında ortaya koyduğu davranışların temelinde anne babasından gördükleri rol oynamaktadır.

    Anne baba tutumları, çocukların yetişkinlik döneminde diğer kişilerle olan ilişkilerini, mesleki ve okulda yaşamındaki davranışlarını, uyum yeteneklerini ve seçimlerini etkiler. Yine, çocukların karakter özelliklerini etkileyen unsurlardan biri, ebeveynin özellikle 0-6 yaş döneminde çocuğa olan tutumudur. Bu nedenle anne babaların çocukları ile kurdukları iletişimin yapısı, davranış stilleri, gösterdikleri tutumlar çok büyük önem taşımaktadır.

    Yavuzer(1998), farklı anne baba tutumlarının 6 başlık altında toplanabileceğini söyler. Bu tutumlar şu şekildedir;

    BASKICI VE OTORİTER TUTUM

    Aşırı baskıcı ve otoriter bir tutuma sahip anne babalar, genellikle çocuklarını sürekli eleştiren, cezalandıran, yargılayan bir davranış stili gösterirler. Çocuklarının çabalarını görmez ancak en ufak bir hatasında, yanlışında eleştirel ve suçlayan bir tavır alırlar. Onlar için uyulması gereken bir sürü kural vardır ve çocuğun bu kurallara itaat etmesi gerekmektedir. Hakim olan ve karar verici mercii her daim anne babadır. Böyle yetişen bir çocuk, dıştan denetimli bir kişilik oluşturur. Aşağılık duygusu geliştirebilir. Sürekli ağlayan, isyan eden çocuklar haline gelebilirler. Bu tarz baskıcı bir ortamda yetişen çocuklar, aşırı isyankar ya da aşırı boyun eğici bir yapı geliştirebilirler. Davranış ve uyum problemleri meydana gelebilir, duygu ve düşüncelerini kolaylıkla ifade edemeyebilirler.

    GEVŞEK TUTUM(ÇOCUK MERKEZCİ AİLE)

    Çocuk merkezci aileye, genellikle orta yaşın üzerinde çocuk sahibi olan ailelerde ya da çocuğun kalabalık yetişkinler grubu içinde yetişen tek çocuk olması halinde sıklıkla rastlanır.(Yavuzer, 1998) Böyle bir ortamda, hakimiyet çocuktadır. Onun istekleri en önde gelir ve ailedeki diğer bireyler bu isteklere kayıtsız şartsız uyarlar.

    Çocuk merkezci aile ortamında büyüyen bir çocuk, zaman içinde doyumsuzluk geliştirecektir. Her istediği yapılan, “hayır” kelimesinin anlamını öğrenmeyen bir çocuk isteklerini arttırarak devam ettirecektir. Çünkü çocuk, yaşamının erken dönemlerinden itibaren, her isteğinin karşılanacağı ve isteklerinin emir niteliğinde olduğu beklentisi geliştirmiştir. Bu durumda, anne babasına saygı duymaz ve isteklerinin yerine getirilmemesi durumunda yaş arttıkça olumsuz tepkilerinin dozajı da artar. Her isteğini yaptırmayı alışkanlık haline getiren çocuğun, yaşamının ilerleyen dönemlerinde sorunlar yaşaması kaçınılmaz hale gelir. Toplumsal kurallara uyum sağlamakta zorlanır, yasakları delmek için kendinde hak görür. Okul, iş gibi yaşam alanlarında var olan kurallar onun için bir külfet haline gelir ve bu nedenle başarısızlık yaşayabilir.

    DENGESİZ VE KARARSIZ TUTUM

    Dengesizlik ve tutarsızlık, anne-baba arasındaki görüş ayrılığında olabildiği gibi, anne veya babanın gösterdikleri değişken davranışlar biçiminde de görülebilir.(Yavuzer, 1998)

    Anne babanın çocuğun yanında, çocuk konusunda birbirlerini eleştirmeleri, çocuğun bir istek ya da bir davranışına bir ebeveynin hayır derken diğer ebeveynin evet demesi dengesiz ve kararsız tutum örneklerindendir. Çocuk için konulan bir kurala tek bir ebeveynin özen göstermesi, kararların tek bir ebeveyn tarafından konulması, ebeveynler arasında iyi polis-kötü polis ayrımı, çocuğun gelişimini olumsuz yönde etkiler.

    Anne ya da babanın şahsından kaynaklı yaşanabilecek dengesizlik ve kararsızlık, ebeveynin çocuğun bir davranışına kendi istek ve ihtiyacına göre evet ya da hayır demesi ya da izin vermesi-vermemesi şeklinde görülebilir. Örneğin, ebeveyn kendini iyi hissederken çocuğun gürültülü bir müzik aleti çalmasını desteklerken, kendini yorgun/kötü hissederken aynı müzik aletini çalmasına kızar. Ya da sözünü dinletemeyen bir anne/babanın çocuğuna giderek yükselen bir sesle bağırması, vurması, hemen ardından özür dileyerek ona sarılması dengesiz ve kararsız tutuma örnek verilebilir.

    Böyle bir tutumla yetişen çocuklar, hangi koşulda nasıl davranacağını bilemez hale gelirler. Hangi davranışın uygun hangi davranışın uygunsuz olduğunu kestiremezler. Çünkü bir davranışın uygun olması ya da olmaması, davranışın kendisinden ziyade ebeveynlerinin ruh haline bağlıdır. Bu durumda çocuk, içsel olarak huzursuz olur, ileride dengesiz ve kararsız bir yapı geliştirebilir.

    İLGİSİZ VE KAYITSIZ TUTUM

    İlgisiz ve kayıtsız tutum, anne babanın çocuğun istek ve ihtiyaçlarını göz ardı etmesi, çocuğun duygusal doyum almasını engellemesi, çocuğu ve yaptıklarını görmezlikten gelerek dışlaması anlamına gelmektedir. Duygusal istismar olarak sayılan bu tür davranışlar, çocuğun sosyo-duygusal gelişimine çok büyük zararlar verir.

    Bu tür tutumların süregeldiği bir aile ortamında çocuk ile ebeveynleri arasında bir iletişim kopukluğu söz konusudur. Çocuk, kendini ifade etmek, ilgi görmek için sürekli çabalar ancak karşılık bulamaz. Yapılan araştırmalar, ilgisiz ve kayıtsız anne-baba tutumunun çocuğun saldırganlık eğilimini güçlendirdiğini ortaya koymuştur. Anne babanın ilgisizliği nedeni ile çocuk çevresindeki nesne ve insanlara zarar verebilmektedir.

    AŞIRI KORUYUCU TUTUM

    Aşırı koruyucu tutum, ebeveynin çocuğa gereğinden fazla özen göstermesi ve kontrol etmesi anlamına gelir. Daha çok anne-çocuk ilişkisinde ortaya çıkan bu aşırı koruyuculuğun ardında, annenin duygusal yalnızlığı yatmaktadır (Yavuzer, 1998). Bu tutuma sahip bir anne, çocuğun gelişimi ile paralel giden öz bakım becerilerini geliştirmesini engeller. Öyle ki çocuk 10 yaşında dahi annesinin elinden yemek yiyen bir çocuğa dönüşebilir, ergenlik çağında annesi ile uyumak isteyebilir.

    Böyle bir tutuma maruz kalarak yetişen çocuklar, yetişkinlik hayatlarında diğer insanlara bağımlı, kendi kararlarını kendileri veremeyen, bağımsızlığını kazanamamış bireylere dönüşme tehlikesi taşırlar. Kendi kararlarını vermesine, öz bakım becerilerini yerine getirmesine imkan tanınmayan çocuklarda özgüven duygusu, sosyal gelişim zedelenir. Sorumluluk duygusu ve bilinci gelişemez.

    GÜVEN VERİCİ, DESTEKLEYİCİ VE DEMOKRATİK TUTUM

    Güven verici, destekleyici ve demokratik tutum, ebeveynlerin çocuklarına karşı hoşgörü sahibi olmaları, onları desteklemeleri, çocukların bazı kısıtlamalar dışında, arzuladıklarını diledikleri biçimde gerçekleştirmelerine izin vermeleri anlamına gelir. (Yavuzer, 1998)

    Demokratik bir tutuma sahip anne babalar, çocuklarının duygu ve düşüncelerini rahatlıkla ifade edebilecekleri bir ortam sağlarlar. Aile ortamının çocuğa kendi benliğini tanımlama fırsatı vermesi, çocuğun sağlıklı bir biçimde olgunlaşmasını sağlar.

    Yapılan araştırmalar sonucunda, anne-babaların çocuklarını denetlemek için ikna etme yolunu kullanmaları ve destekleyici tutum içinde olmaları halinde, çocukların sağlıklı bir psikososyal gelişim yaşadıkları ve ebeveynin beklentilerine daha olumlu cevap verdikleri görülmüştür. (Yavuzer, 1995)

    Bu tutuma sahip ebeveynler, kabul edilen ve edilmeyen davranışları net bir biçimde betimler ve bunlar konusunda istikrarlı davranırlar. Gereken sınırları çizer ve bu sınırlar içinde çocuğu özgür bırakırlar. Çocuğun söz hakkı vardır, duygu ve görüşlerini ifade etmesi desteklenir. Sevgi ve teşvik görür. Bu sayede çocuğun özgüveni gelişir ve çocuk ileride sorumluluk sahibi, başkalarının hak ve özgürlüklerine saygılı, kendi duygu ve düşüncelerini tanımlayabilen ve bunları ifade etmek konusunda zorluk yaşamayan bir yetişkin haline gelir.