Kategori: Psikoloji

  • PSİKOLOJİK DESTEK KENDİNİZE VEREBİLECEĞİNİZ EN GÜZEL HEDİYEDİR

    PSİKOLOJİK DESTEK KENDİNİZE VEREBİLECEĞİNİZ EN GÜZEL HEDİYEDİR

    1. Kendinizi nasıl tanımlarsınız?

    Hümanist, idealist, azimli, ileri görüşlü

    2- Günümüzde psikoloji hızla değer kazanan bir meslek sahası. Dolayısıyla psikoloji mezunlarının da sayısı artıyor. Psikolog adaylarının ne gibi özellikleri olmalı?

    Psikolog olunmaz, psikolog doğulur. Kendi tanımayı, kontrol ve motive etmeyi, kendini başka insanların yerine koymayı sağlayan empati yeteneğini belirleyen ve amaca yönelik sosyalleşmeyi sağlayan bir ölçü olan duygusal zekanın yüksekliği ruh sağlığı alanında hizmet verenler için önemli.

    Kişilik gelişimini anlamayı sağlayan biyolojik, sosyolojik, psikoloji alanından çok yönlü bilimsel bilgilere sahip olmakta önemlidir.

    Son olarak sabır, yaratıcılık ve en önemlisi merak duygusu. Siz yolculuğa çıkmıyorsunuz, ama dünyalar size geliyor, keşifçi olmalısınız.

    4-Bilinçaltımız, geçmişte, çocuklukta, ailede yaşadıklarımız hayatımızı nasıl etkiliyor?

    Bilinçdışı bir enerji kaynağıdır. Tahmin edebileceğimizden çok daha kuvvetli bir enerji kaynağı, canlı bir depolama merkezidir. Duygu ve düşüncelerimizin imal edildiği, depolandığı ve bastırıldığı bir bölgedir. Kültürün ve toplumun bize baskılamayı öğrettiği düşünceler ve arzular; geçmiş travmalarımız, bize acı veren duygularımız bilinçdışımızda depolanır.

    Aktif düşüncemizde bastırdığımız herşey bizim bilinçdışımızdadır. Önyargılarımız bilinçdışımızdan kaynaklanır. Bugün istemediğimiz ama sergilemeye devam ettiğimiz pek çok davranış bilinçdışımızdan kaynaklanır. Bugün istemediğimiz ama geçmişten alışkanlık olarak devam ettirdiğimiz pek çok rol bilinçaltımızdan kaynaklanır.

    Terapi sürecinde danışana olan şey dışarı çıkmak isteyen duygularının baskıdan kurtulmasıdır. Danışanın geçmişe ait bilinçaltına, yani eski nesil kör, miyop beynine terapide bir kez komut verildi mi, hatırlanmayan diğer yaşantılar da ortaya çıkıyor.

    3- ‘Terapi tam olarak ne işe yarıyor, kesin sonuç alınır mı’ gibi sorularla sık sık karşılaşıyorsunuzdur. Terapiler gerçekten işlevsel oluyor mu?

    Her danışan terapiye kendi ‘bataklığıyla’ geliyor. Bu bataklığın üstünde terapi sürecinden beklentilerini de oluşturan, terapi sürecinde giderilmesini istedikleri semptomları, sorunları, sıkıntıları yani kendi bataklıkları üstündeki ‘sinekleri’ var.

    Terapi sürecinde hedef; sinekleri kovmak değil, bataklığı kurutmaktır. Çünkü kuruyan bir bataklıkta tekrar sinek üremez. Yani hedef danışanın terapiye getirdiği görünen sebepten ziyade o görünen sebebi yaratan derin sebebi yakalamaktır. Çoğu zaman danışanlarımızın görüşmelere getirdiği ve pek çok olumsuzluğun nedeni sandığı sorunları, aslında daha derinde yatan bir nedenin sonucu oluyor.

    İşte biz danışanlarımızı bu nedene uyandırıyoruz. O nedene uyanınca da terapiler işlevsel oluyor. Çünkü “Bir insanın bedenini ameliyat etmek için uyutmak, ruhunu ameliyat etmek için uyandırmak gerekir.”

    5-Danışanlarınıza bulunduğunuz önerileri kendi hayatınızda ne kadar uygulayabiliyorsunuz?

    Danışanlarımıza önerilerde bulunmuyoruz, onları kendilerine öneride bulunabilecekleri noktaya getiriyoruz. Aslında şöyle: terapi süreci kapıyı aralar, danışanlarımız yolu kendi yürür. Biz kucaklayıp onları gidecekleri yere bırakmıyoruz.

    6-Evlilik ve aile danışmanlığı yapıyorsunuz. Günümüzde evliliğe duyulan ilgi azaldı mı? Son yıllarda boşanmalarda bir patlama var. Sizce sebepleri nedir?

    Araştırmaya boşanma sebepleri istatistiksel olarak incelenerek başlanmali. Bu araştırmalara bağlı olarak hem evlenme hızı, hem de boşanma hızının gerilediğini görüyoruz.

    Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) açıkladığı verilere göre geçen yıl 594 bin 493 evlilik, 126 bin 164 boşanma gerçekleşti. Evlenmelerin sayısı bir önceki yıla göre yüzde 1.41, boşanmaların sayısı ise yüzde 4.30 azaldı. Geçen yıl boşanmaların yaklaşık yüzde 97’sinin sebebi “geçimsizlik” olarak kayıtlara girdiğini görüyoruz. Bunu terk, aldatma, akıl hastalığı, kötü muamele,haysiyetsizlik ve diğer nedenler takip ediyor.

    8- Evlilikten korkar hale mi geldik, yoksa yalnız yaşamak bilinçli bir tercih mi?

    Aslında evlilikten korkmuyoruz; geçmiş yaşantılarımızdan kaynaklı bilinçdışı korku ve kaygılarımızı partnerimizle kurduğumuz/ kuracağımız o derin ve gerçek bağa taşıyoruz. Tabii bu olumsuz duygular o derin bağı ya zedeliyor ya da oluşturmamıza engel oluyor. Anne-babamızın ilişki modeli, onların ilişkilere yönelik tutumlarından etkilenme biçmimiz, hayat felsefemiz, cinsel ve evlilikle ilgili toplumsal mitler/ yani ilişkilerle ilgili doğru bilinen yanlışlar. Her biri evliliğe yönelik duygu ve düşündelerimizi etkiliyor. Bütün bu saydıklarımızla ilgili farkındalığı olanlarsa yalnız yaşamak ya da evlilik sistemi içinde bulunmak konusunda bilinçli tercihler yapıyorlar.

    9- Evlenmeden önce bir terapiste gitmek ne kadar önemli? Terapi almak konusunda kadın ve erkekler farklı davranıyor mu?

    Evliliği yöneten genetik bir şifre yok. Evlilik biyolojiye kabul ettirilmiş kültürel bir oluşumdur. Bu kültürel oluşumun içine girmeden önce yukarıda söz ettiğimiz konularda kendimizi tanıma adına evlilik öncesi danışmanlık almayı biz danışanlarımıza tavsiye ediyoruz. Görüşmelerde de danışanlarıma sık sık söylediğim şey: “Doğru insanı bulmak değil, kendin için doğru insan olmak gerekir önce.” Yani evliliğe adım atmadan önce kişinin evliliğe yüklediği anlam, idealindeki gelecek, idealindeki ilişki, nasıl sevmek ve sevilmek ona iyi geliyor vb.konularda kendini tanımasını sağlıyoruz.

    Terapi almak konusunda kadın ve erkekler arasında toplumda bilinenin aksine farklı davranışlar gözlemlemedim.

    10- Mutlu beraberliğin sırrı gerçekten de formülize edilebilir mi? Bir evlilik terapisti olarak bu konuda neler söyleyebilirsiniz?

    Bir beraberlik yaşayan çiflerin ikisinin de kendilerini evrenin odağında görme durumunu bir kenara bırakmaları gerek. İlişkide kendilerini onarmaya çalışmak yerine, birbirlerini eşit birer birey olarak kabullenerek birbirlerinin yaralarını sarmalılar. Çiftler bireysel benmerkezciliklerinden fedakarlık ettiklerinde zaten ilişkinin kendisi merkez oluyor. Ve elbirliğiyle tamir ettiğiniz ilişki sizleri de iyileştiriyor. Yani çiftlerin birbirlerine verdikleri sevgi, kendi yaralarına ulaşıp onları da iyileştiriyor.

    11-Türkiye’de psikolog ve terapistlere bakış açısı değişti mi?

    Son zamanlardaki bilinçlenme ve sayısı her yıl artan psikoloji bölümleri ile birlikte, psikoloğa gitmek için ‘deli’ olunması gerektiği inancı yavaş yavaş azalıyor. ‘Psikoloğa neden gidilir?’, ‘Psikoloğa gitmem gerektiğini nasıl anlarım?’, ‘Psikolog ne iş yapar?’ gibi soru işaretleri ve psikiyatristle psikolog kavramlarının karıştırılması da zaman zaman terapiye katılım sürecini etkiliyor. Oysa psikolojik destek kendinize verebileceğiniz en güzel hediyedir. Akıllılar terapiye gelir, deliler sokakta gezer.

  • Genç Kızlık Dönemi (Puberte) ve Bilinmesi Gerekenler

    Genç Kızlık Dönemi (Puberte) ve Bilinmesi Gerekenler

    Puberte vücutta değişikliklerin başladığı ve artık bir erişkin görünümü oluşan dönemdir. Bu değişimlerin
    en erken 8 yaşında veya en geç 13 yaşına kadar başlaması normaldir.

    Puberte beyninizin bazı sinyalleri göndererek vücudunuzda belirli bölgelerde değişiklik yapmasını
    söylediği zaman başlar. Bu sinyallere biz hormon diyoruz. Hormonlar vücüdun fonksiyonlarını kontrol
    eden kimyasal maddelerdir.

    Hormonlar puberte döneminde şu değişikliklere sebep olur; boyunuz uzar ve kilo alırsınız, kalçanız
    genişleyebilir, memeleriniz büyür, koltuk altında ve vulvada kıllarınız oluşur, vücut kokunuz değişir,
    yüzünüzde sivilve veya komedonlar oluşur ve ilk adet kanamanız başlar.

    Meme gelişimi başladıktan sonra meme başının etrafındaki koyu alanlar şişme oluşur. Meme dokusu
    büyür ve yuvarlaklaşır. Bir memenin diğerine göre daha büyük olması normaldir. Bazen memede ağrı
    veya hassasiyet olur. Bu bulguların hepsi normaldir.

    Adet kanaması her ay olan, olası bir gebeliğe vücudun hazırlık dönemidir. Hormonlar yumurtalıklara her
    ay bir yumurta üretmesini söyler. Bu yumurta fallopian tüp denen tüp içinde ilerler. Bu sırada rahim
    içindeki cilt gibi olan doku kalınlaşır ve büyür. Eğer gebelik oluşmamışsa (yani sperm yumurtayı
    döllemediyse) rahim içindeki cilt gibi olan ve kalınlaşmış doku dökülür ve kanama oluşur.

    Adet kanaması genelde 12-14 yaş arasında oluşur. Kanama 2-7 gün sürer. Kanama her 21-45 günde bir
    olması normaldir. Adet kanamasının başladığı ilk yıllarda düzensiz kanama olması normaldir. Adet
    kanaması 2 ayda bir olabilir veya bir ayda iki kere kanama olabilir. Genellikle ilk adet kanamaları 6 yıl
    sonra düzenli hale gelir.

    Şunları unutmamalısınız;

    Eğer cinsel ilişkiye girdiyseniz ve adet kanamanız gecikti ise gebe olma ihtimaliniz var. Bu nedenle
    mutlaka gebelik testi yapmalısınız.

    12 yaş civarındaki kızların henüz adet kanaması başlamamış olsa bile heran bir adet kanaması
    olabileceğinden okula giderken çantalarında adet dönemi pedi bulundurmaları gerekir.

    Kullandığınız ped veya tamponu 4-8 saatte bir mutlaka değiştirmelisiniz. Adetin ilk birkaç gününde
    kanamanız daha fazla olabilir daha sık ped değiştirmeniz gerekir.

    Adet döneminde bazı kızların kasıklarında ağrı veya bel ağrısı olabilir. Bazı kızlarda ise baş ağrısı, baş
    dönmesi veya ishal olabilir.

    Adet sancılarını azaltmak için ibufen veya naproksen sodyum (allerjiniz yoksa veya ciddi astımınız
    yoksa) kullanabilirsiniz.

    Ağrıları hafifletmek için egzersiz yapılabilir veya bel veya kasık bölgesine sıcak su torbası konabilir.

    Puberte dönemindeki kızlar aşağıda sıralanan belirtilerden birisini farkederlerse mutlaka ebeveynleri ile
    görüşmeli veya doktora başvurmalıdır:

    15 yaşındasınız ve heüz adet kanamanız başlamamışsa
    İlk başlarda adet döneminiz düzenli fakat sonra düzensizleşmeye başladıysa
    Adet kanamanız 21 günden önce veya 45 günden sonra oluyorsa
    Adet kanamanız 90 gün geciktiyse (yılda 1 kere bile olsa)
    Kanamanız 7 günden fazla sürüyorsa
    Kanamanız çok fazla mesela satte 1 veya 2 saatte bir ped değiştirmek zorunda kalıyorsanız.
    Adet sancınız günlük işlerinizi kısıtlayacak kadar çok ve ağrı kesici ile geçmiyorsa
    Kadın doğum uzmanı kadın sağlığı konusunda uzmanlaşmış bir doktordur. 13 veya 15 yaş arasında ilk
    görüşmenizi yapmanızı öneririm. İlk muayenede sadece sohbet edip soracağınız sorulara cevap verebilir
    ve vücudunuzda oluşacak değişiklikler ile ilgili, sağlıklı olmanız ile ilgili bilgiler verebilir. Ayrıca sonraki
    kadın doğum muayenesi ile ilgili bilgi verebilir. 

  • ÖDEVİ BEN YAPIYORUM, ÇOCUĞUM OKULA GÖTÜRÜYOR…

    ÖDEVİ BEN YAPIYORUM, ÇOCUĞUM OKULA GÖTÜRÜYOR…

    Okula giden çocuğun olduğu her evde, anne babalarla çocuklar arasında ki savaşın adı ders çalışmaktır. Aileler çocuğun çalışmadığından, çocuklar ailelerinin çalışmalarını anlamadığından yakınıyor. Bu tartışmaların olduğu evde öncelikle bakılması gereken şey çocuğun ders çalışmasını engelleyecek bir durumu olup olmadığıdır. Dikkat eksikliği, öğrenme güçlüğü, depresyon, anksiyete bozukluğu, arkadaş ilişkilerinde sorunlar, davranım sorunları bizim gözümüzden kaçıyor olabilir. Bunlar için gerekeni yapmışsak veya bunlar yoksa çocuğun kapasitesine bakmak gerekir. Belki de bizim beklentilerimiz çocuğumuzun yeteneklerinin üstünde olabilir. O zaman yapılması gereken onu bizim isteklerimizi gerçekleştirmek için zorlamak değil, beklentilerimizi onun düzeyine göre ayarlayıp, herkesin mutlu olmasıdır. Ders çalışmayı engelleyen koşullar Çalışmak ne kadar çok istense de ve ne kadar iyi planlansa da bazı dış koşullar çalışmayı engelleyebilir. Çalışılan yer çok önemlidir. Karışık, çok eşyalı, güzel manzaralı, duvarlarında bolca poster olan, TV bulunan bir oda çalışma odasından çok çalışamama odası haline gelecektir. Çalışma masasının üstü de, oda kadar önemlidir. Koltuk, yatak üstünde çalışma verimli olmaz. Çalışma masada ve sandalyesinde olmalıdır. Masanın üstü dikkat dağıtacak objelerden temizlenmeli, sadece ders araç gereçlerine yer verilmelidir. Aklımız başka şeylere takılabilir. Dışardaki aktiviteden soyutlanmanın yolu uzak olmaktır. Kapı kapalı, sesler gelmediğinde dışarının cazibesi azalır.

    En başta belirttiğimiz sorunlar olduğunda çözüm aramak anne babanın görevidir. Ama bir sorun yoksa, o zaman kendi tutumlarını gözden geçirmekte yarar var. Çocuk okula başladığı andan itibaren ders çalışma, ödev yapma gibi konularda tüm sorumluluğu kendi üstüne alan bir ailenin, çocuğun birden bunun kendi sorunu olduğunu fark etmesini isteme hakkı olamamaktadır. Ailenin görevi en baştan, uygun ortamı hazırlamak, kararlı olmak ve kontrol etmektir. Onun yerine endişelenmek, ondan daha çok olayı sahiplenmek çocuğun ders çalışmayı ailesi için yapması gereken bir olay olarak algılamasına neden olur. O zaman çalışmayı aileye karşı kullanır. Yani onları mutlu etmek ya da isteklerine ulaşmak, kızdırmak için kullanmaya başlar. Oysa bu onun işidir ve olumlu, olumsuz sonuçlarına da katlanmalıdır. Ailenin evde devamlı “çalış, hadi lütfen çalış” demesi ya da bağırıp, kızması sonuçları değiştirmemektedir. Benzer şekilde rüşvet teklifi yanlış sonuçlara yol açar. Aileler ders çalışırsa çocuğa birşeyler vaad ederler ve bunun adına “ödül” derler. Oysa bu rüşvettir. Ve çocuğa aslında yapmakla yükümlü olduğu bir işten kazanç sağlama yolunu açar. Benzer şekilde boşa yapılan tehditlerin de anlamı yoktur. Ders zamanı TV, bilgisayar, playstation gibi aktiviteleri kısıtlamak, kontrol etmek kadar, görev yapılmadığında bazı aktivitelerden mahrum ederek ceza vermek de ailelere düşmektedir.

    VERİMLİ DERS ÇALIŞMANIN KURALLARI1- Öncelikle karar vermek gerekir. Ders çalışma bir iştir. Bu işe başlamak için onunla inatlaşmamak, istek gelmesini beklememek gerekir. 2- Çalışılacak ders ve amaç belirlenmelidir. Çalışmaya harcanan zaman değil, ne yapıldığı önemlidir. Aileler sık sık süreyi az bulurlar. Ama uzun süre masa başında oturmak demek, çalışmak demek değildir. 3- Çalışma ara verilerek yapıldığı zaman verimlidir. 45 dakikalık çalışma aralarına, 15’er dakikalık dinlenme zamanları koyulmalıdır. Dikkat eksikliği olan çocuklarda oranlar değişebilir. 4-Başlarken nereden nereye ve ne süre çalışacağınızı saptamış olmalısınız. 5-Çalışma saatlerini en iyi öğrendiğiniz, dikkatinizin en iyi olduğu zamanlara göre ayarlayın. 6-Dinlenme hava almak, su içmek, biraz ev içinde dolaşmak gibi aktiviteleri içerir. Arkadaşlarla telefonda konuşma, TV izleme, uyuma gibi şeyler geri dönüşü engeller. 7-Ders çalışma sırası da önemlidir. En verimli zamanda daha zorlanılan derslerin çalışılması, benzer derslerin ard arda çalışılmayarak araya farklı dersler konulması verimi arttırır. Ders çalışmakla, ödev yapmak aslında farklı kavramlardır. Ama biraz da sistemin yarattığı karmaşa nedeniyle, herkes ders çalışmayı ödev yapmak sayıyor…Ödev farklı şeydir..ders çalışmak ise farklı…

  • KENDİNİ TANIMA

    KENDİNİ TANIMA

    Kendini tanıma isteği, bütün insanlarda görülür. Kendisiyle ilgili bilmediği bir şeyleri öğreneceği düşüncesi büyük bir heyecan yaratır insanda. Bu heyecan, korkuyla karışık bir merak duygusudur aslında. Bu tür duyguların yaşanması kaba bakışla şaşırtıcı gibi görünse de insanoğlunun kendisinden sakladığı bir şeylere sahip olduğunun farkında olmasından kaynaklanır bu durum. Herkes zaman zaman kendisini anlayamaz, yaptığı davranışa anlam veremez.

    İnsanın kendini tanıması, çoğu zaman davranışlarının bilinçdışı kaynaklarının bulunması olarak düşünülür. Oysa büyük bir yanılgıdır bu. İnsanın kendini tanıması, bilinçdışı kaynaklarının bulunmasından çok, insanın kendi ruhsal süreçlerinin işleyişini ve bilinebilen içeriğini bilmesidir.

    Kendini tanıma, insanın psikolojik ve fiziksel açıdan kendinde olanları bilmesi, kendinde olanların farkında olması ve bunları doğru değerlendirmesi ile ilgilidir. Bir insanın fiziksel özelliklerini, duygularını, düşüncelerini, istek ve gereksinimlerini, güçlü ve zayıf yönlerini, amaç ve değerlerini, yeteneklerini ve becerilerini tanıması / bilmesi ve bunların farkında olmasını ifade eder. Kendisini iyi tanıyan bir insan yaşayacakları karşısında neler hissedeceğini, neler düşüneceğini ve nasıl davranacağını olacağa/yaşanacağa yakın öngörebilir.

    Kendini tanıma denildiğinde esas olarak insanın kendisinin ruhsal özelliklerinin farkında olması, kendi ruhsal özeliklerini bilmesi kastediliyor olsa da insanın bedeninin farkında olması da kendini tanıması ile yakından ilişkilidir. Bir çok insan bedensel özelliklerinin farkında olsa da bunların bazılarını kabul etmek istemez – sanki öyle değilmiş gibi davranır. Örneğin bir çok kişinin şişman bulmadığı ve nesnel ölçütlerin normal vücut ağırlığında gösterdiği bazı kişiler kendilerini şişman bulabilirler. Normal vücut ağırlığında olan bu kişilerin bazıları da bu değerlendirmelerinden etkilenerek zayıflamak amacıyla çeşitli uğraşlara girerler. Verilen bu örnek kişinin bedenini değerlendirmesinde bir yanlışlık olduğunu ve bedenini yeterince ya da doğru tanımadığını göstermektedir.

    İnsanın ruhsal özelliklerini tanıması ise bedensel özelliklerini tanımasına göre daha zor gerçekleşebilen bir durumdur; ancak uzun süreli, sabırlı ve direşken bir çaba ile elde edilebilir. Diğer yandan kendini tanıma, sınırı olmayan/sonu olmayan bir süreçtir. Sınırı olmaması da insanın doğasından kaynaklanır. İnsan zihninin işleyişi ve bilinçdışı, insanın bütünüyle kendini tanımasını engeller. Kendini tanımanın en yüzeysel şekli kişinin hangi durumda nasıl davranacağını, ne tür duygular yaşayacağını bilmesidir. Bundan ötesi ise katman katman ruhsal dinamiklerin çözümlenmesini içerir. Bu çözümleme ise hem bilinçdışı, hem bilinçöncesi, hem de bilinçli ruhsal süreçlerin ele alınması ve bu ruhsal süreçler arasındaki ilişkilerin görülmesi ile mümkündür.

    Kendini tanıma sanıldığından zor bir süreçtir. İnsanın kendi davranışlarını gözlemesini, yorumlamasını ve yorumlarının doğruluğunu sonraki yaşantıları ile sınamasını; en azından belli dönemlerde kendisini ve başkasını yargılamayı bırakabilmesini, karşılaşacakları ile cesurca yüzleşebilmesini ve yaşadığı duygulara katlanabilmesini gerektirir. İnsanın kendini tanıma sürecinde zaman zaman başkalarının değerlendirmelerini alması ve diğer insanlar üzerinde yarattığı etkileri gözlemesi yararlı bilgiler vermektedir. Bu zor yolculuk için cesaret gösteren ve emek harcayanların çabalarının ürünlerini daha nitelikli ve doyumlu insan ilişkileri kurarak alırlar. Nitelikli ve doyumlu insan ilişkileri kurabilmesi, insanın kendisini ve diğer insanları tanıması ile mümkündür.

    Kendini tanımaya çalışan bir çok kişi çoğu zaman bu amaçla hazırlanmış olan anket ve ölçeklere başvurmaktır. Bu tür anket ve ölçeklerin yararlı bilgiler verebilecek olmalarına karşın tek başlarına belirleyici olmadıkları akılda tutulmalıdır. Özellikle bilimsel yöntemlerle hazırlanmamış anketlerde ortaya çıkan sonuçların olsa olsa bir ipucu gibi düşünülmesi ve bunun doğruluğunun günlük yaşamda sınanması gerekmektedir.

    Kendini tanıma uğraşına girmek isteyenlere biyopsikososyal bir bütün olarak varlığını sürdüren insanı anlamada bazı bileşenler verilecektir. Mesleki ve günlük deneyimlere dayanılarak tanımlanan bu bileşenlerin bir kılavuz niteliği taşıdığı, bilimsel araştırmalarla sınanmamış olduğu, sürekli yenilenmesinin gerektiği, her zaman için eksiğinin olacağı unutulmamalıdır. Belirtilmesi gereken en önemli konulardan birisi de kendini tanıma yolculuğunda ilk durağın zihnin (ruhsal yaşantının) işleyişi konusunda bilgi edinmek ve zihnin işleyiş düzeneklerini mümkün olduğunca anlamak olduğu ve bu yolculuğa çıkmak isteyenlerin mümkün olduğunca konuyla ilgili bilgi edinmesi gerektiğidir.

    KENDİNİ TANIMAK İÇİN KILAVUZ

    Beden

    Fiziksel özelliklerinizi tanımlayınız:

    Bedeninizin genel görünümü

    Yüzünüzün görünüşü

    Vücut ağırlığınız

    Boy uzunluğunuz

    Teninizin rengi

    Fiziksel özellikleriniz ile ilgili duygu ve düşünceleriniz

    Beğenip beğenmediğiniz

    Hoşnut olup olmadığınız

    Başkalarının fiziksel özellikleriniz hakkında ne düşündüğü

    Fiziksel özellikleriniz günlük yaşamınızı nasıl etkiliyor

    Duygu

    Yaşadığınız duyguların farkında mısınız ?

    “Şu an hangi duyguyu yaşıyorum, bu duyguyu yaşamamın kaynağı ne olabilir ?”

    “Yaşadığım duygunun düşündüklerimle bir ilgisi var mı ?”

    “Yaşadığım duygunun çevremdekilerle bir ilgisi var mı ?”

    “Çatışma sırasında ne tür duygular yaşıyorum ?”

    “Duygularının kendisini nasıl yönlendireceğinin farkında olmak”

    Düşünce

    Her zaman aklınızdan geçenleri ve neden böyle düşündüğünüzü bilir misiniz ?

    “Şu an ne düşünüyorum, böyle düşünmemin kaynağı ne olabilir”

    “Şu an yaşadığım duygular düşündüklerimi etkiliyor mu”

    Davranış

    Yaşadığınız olaylar karşısında nasıl bir davranış göstereceğinizi tahmin edebiliyor musunuz ?

    Yaşadığınız duygular davranışlarınızı etkiliyor mu ?

    “Şu an ben ne yapıyorum ?”

    “Neden böyle davranıyorum ?”

    “Böyle davranmamın kaynakları neler olabilir ?”

    İstek ve gereksinimler

    İstek ve gereksinimlerinizi tanımlayınız

    Nelerden hoşlanıp nelerden hoşlanmadığınızın farkında mısınız ?

    Amaç ve değerler

    Birey olarak yaşamdaki amaçlarınızı tanımlayınız

    Ahlaki, etik, sosyal ve bireysel değerlerinizi tanımlayınız

    Yetenek ve beceriler

    Yeteneklerinizi, becerilerinizi, güçlü ve zayıf yönlerinizi tanımlayınız

    Neyi bilip neyi bilmediğinizin farkında mısınız ?

    Neyi yapıp neyi yapamayacağınızı biliyor musunuz ?

    Sosyal çevre

    İnsanlarla ilişki kurma biçiminizi tanımlayınız

    İçinde bulunduğunuz sosyal çevreyi ve sosyal çevreniz içindeki rolünüzü tanımlayınız

    Sosyal çevrenizden kaynaklanan güçlerinizi tanımlayınız

    Kişilik Özellikleriniz

    Nasıl bir insansınız tanımlayınız

    Başa çıkma stratejilerinizi ve baş etme gücünüzü tanımlayınız

    Çatışma çözme biçiminizi tanımlayınız

    Çatışma çözme biçiminiz yaşadığınız duygulardan ne kadar etkileniyor ?

    Sizi en iyi hangi sıfatlar (çalışkan / tembel, sorumluluk sahibi / vurdumduymaz, sabırlı / sabırsız- tezcanlı,iyimser / kötümser gibi) tanımlar, belirtiniz

    Çatışmadan kaçınan bir kişi misiniz ?

    Ne olursa olsun çatışmayı kazanmak mı istersiniz ?

    Uzlaşmacı mısınız ?

    Ödün verebilir misiniz ?

  • KARAR VERMEK….ZOR İŞTİR…

    KARAR VERMEK….ZOR İŞTİR…

    Öykümüz ünlü Çin düşünürü Lao Tzu’nun zamanında geçer.. Lao Tzu bu öyküyü çok sever, sık sık anlatırmış hatta…Efendim köyde bir yaşlı adam varmış… Çok fakir.. Ama kral bile onu kıskanırmış.. Öyle dillere destan bir beyaz atı varmış ki.. Kral at için ihtiyara nerdeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş ama adam satmaya yanaşmamış..
    “Bu at, bir at değil benim için.. Bir dost.. İnsan dostunu satar mı” dermiş hep..
    Bir sabah kalkmışlar ki, at yok.. Köylü ihtiyarin başına toplanmış..
    “Seni ihtiyar bunak.. Bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi.Krala satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın. Şimdi ne paran var, ne de atın” demişler..
    İhtiyar “Karar vermek için acele etmeyin” demiş.. Sadece ‘At kayıp’ deyin. Çünkü gerçek bu.. Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar. Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı, bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç. Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez..”

    Köylüler ihtiyar bunağa kahkahalarla gülmüşler. Ama aradan 15 gün geçmeden, at bir gece ansızın dönmüş.. Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine.. Dönerken de, vadideki 12 vahşi atı peşine takip getirmiş. Köylüler, ihtiyar adamın etrafına toplanıp özür dilemişler.. “Babalık” demişler.. “Sen haklı çıktın.. Atının kaybolması bir talihsizlik değil adeta bir devlet kuşu oldu senin için.. Şimdi bir at sürün var..”

    “Karar vermek için gene acele ediyorsunuz” demiş ihtiyar.. Sadece atın geri döndüğünü söyleyin. Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç.. Birinci cümlenin birinci kelimesini okur okumaz kitap hakkinda nasıl fikir yürütebilirsiniz?..” Köylüler bu defa ihtiyarla dalga geçmemişler açıktan ama, içlerinden “Bu herif sahiden gerzek” diye geçirmişler.. Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeye çalışan ihtiyarin tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini temin eden oğul şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış.

    Köylüler gene gelmişler ihtiyara..“Bir kez daha haklı çıktın” demişler. “Bu atlar yüzünden tek oğlun bacağını uzun süre kullanamayacak. Oysa sana bakacak başkası da yok.. Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın” demişler..
    Ihtiyar “Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz” diye cevap vermiş. “O kadar acele etmeyin. Oğlum bacağını kırdı. Gerçek bu.. Ötesi sizin verdiğiniz karar.. Ama acaba ne kadar doğru.. Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağı size asla bildirilmez..”
    Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu ile saldırmış. Kral son bir ümitle eli silah tutan bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler, ihtiyarin kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri askere almışlar. Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın kazanılmasına imkan yokmuş, giden gençlerin ya öleceğini ya esir düşüp köle diye satılacağını herkes biliyormuş.
    Köylüler, gene ihtiyara gelmişler..“Gene haklı olduğun kanıtlandı” demişler. “Oğlunun bacağı kırık, ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler belki asla köye dönemeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer..”

    “Siz erken karar vermeye devam edin” demiş, ihtiyar.. Oysa ne olacagini kimseler bilemez. Bilinen bir tek gerçek var. Benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde.. Ama bunların hangisinin talih, hangisinin talihsizlik olduğunu sadece Allah biliyor.”
    Lao Tzu, öyküsünü şu nasihatla tamamlarmış, etrafına anlattığında: “Acele karar vermeyin. O zaman sizin de herkesten farkınız kalmaz. Hayatın küçük bir parçasına bakıp tamamı hakkında karar vermekten kaçının. Karar aklın durması halidir. Karar verdiniz mi, akıl düşünmeyi, dolayısı ile gelişmeyi durdurur. Buna rağmen akıl insanı daima karara zorlar. Çünkü gelişme halinde olmak tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar. Oysa gezi asla sona ermez. Bir yol biterken yenisi başlar. Bir kapı kapanırken, başkası açılır. Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin hemen oracıkta olduğunu görürsünüz.” Hedeflerinizin tükenmemesi dileğiyle…

  • TEK HECELİ İKİ KÜÇÜK SÖZCÜK : AŞK VE CAM

    TEK HECELİ İKİ KÜÇÜK SÖZCÜK : AŞK VE CAM

    Aşk ve cam… Tek heceli iki küçük sözcük…Oysa anlamları ne kadar büyük… İkisi de öylesine hassas öylesine kırılgan… İkisinin de çekiciliği ve büyüleyiciliği gözlerinizi kamaştırıyor…

    Ateşin cama can vermesi gibi, aşk da insana can vermiyor mu?… Özelliğini varlığının benzersiz biçiminde taşıyan cam, maddenin halleri içinde zarafetle tango yaparak özverili insanların ellerinde sanat eserine dönüşüyor… Aşk da insanoğlunun en girift duygularıyla yoğrulmuş bir hamur gibi kendini ispatlamaya ve var olmaya çalışıyor… Ona şekil vermek, onu korumak da elbette onu yüreğinde taşıyanlara kalıyor…

    Bembeyaz pamuklara sarıp sarmalayıp yüreğinizin başköşesine oturtursunuz onu… Görünce mutluluktan uçacak gibi olursunuz…Onu görebilmek, sesini duyabilmek için türlü bahaneler bulursunuz… Anlaşılmasın diye de “Şey, ben şunu söylemek için aradım” dersiniz… Uyuyup uyanır o gelir aklınıza… Yüzünüzde bir gülümseme de oluşur o uykulu halinizde… Gözünüzden bile sakınırsınız… Yaşınız kaç olursa olsun çocuksu heyecanlar yaşamaya başlarsınız yıllara meydan okuyarak… Sanki kocaman bir uçurtmanın ipine takılıp deli divane döner durursunuz… Esen rüzgâr eşlik eder size çaldığı ıslıkla… Bulutlar perde olup korur sizi mor ötesi ışınlardan… Hayat size, siz de hayata sevinç içinde göz kırpmaya başlarsınız… Yatağına sığmayan nehirler gibi çağlayıp durursunuz… Gözleriniz görmez, kulaklarınız duymaz olur. ..Dünya ayağınızın altından kayıp gitse haberiniz olmaz… O’nun dışındaki her şey anlamsızdır…

    Önceleri gönül limanınıza demir atan sevda gemisi, aklınızın alamayacağı kadar masumdur… Şiirlere konu olacak kadar duygu yüklüsünüzdür… Hatta şiirlere konu olmayı bırakın, siz şiir olursunuz… Günlerin takvim yapraklarından bir bir düştüğünü anlayamazsınız bile… Sonra kalbinizi yerle bir eden olaylar yaşamaya başlarsınız….

    Hayallerinizin gerçeğe dönüşmesinin zor olduğunu hissedersiniz ve işte o anlar hayatın en hüzünlü anlarıdır… Böyle zamanlarda tuzla buz olan karmaşık duygularınız cam kırıkları misali yüreğinize saplanır… Aşk ve cam… Tek heceli iki küçük sözcük bu anlamda birbirine ne kadar da çok benzer… Ayrılık ve hüzünler kapınızı çalmaya, gözyaşlarınız sel olup akmaya başlar… İlginçtir ki güldüğünüzden daha çok ağlarsınız… Yüreğinizdeki cam kırıkları ne tarafa dönseniz o tarafa batar, orayı acıtır, orayı kanatır… Çift başlı bir hançerle arkadan vurulmuş gibi hissedersiniz kendinizi. Gözyaşlarınızı derdinize katık edip mutluluk oyunları oynarsınız… Bir volkan misali içiniz yandıkça yanar. Geriye kalan hatıraları ise pervasızca ortalığa savurursunuz… Vücudunuzun dört bir yanına paramparça incecik cam kırıkları batar… Gözle görünmez, hasarı bilinmez. Kimi yüzeyden kayıp düşse de, teninizin altında daha derin bir acı yaşarsınız. En çok da yüreği yüreğinize değmişlerin hikâyeleri yakar canınızı…

    Kıymeti bilinmezse eğer, aşk da ne yazık ki cam gibi her an kırılmaya hazır… Kırık bir kalpteki duygular cam parçacıkları gibi dünyanın dört bir yanına yayılıveriyor bir anda… Onları teker teker toplayıp bir araya getirmek de, o gönlü kırana düşüyor… Kırılan bir kalbi tekrar geri kazanmak hiç de kolay değil elbette… Ama en azından imkânsız da değil…

    Dostlukla….

  • SAÇIN TENİNE DEĞSE…

    SAÇIN TENİNE DEĞSE…

    Sakın bir söz söyleme…Yüzüme bakma sakın!

    Sesini duyan olur,sana göz koyan olur.

    Düşmanımdır seni kim bulursa cana yakın, (Faruk Nafız ÇAMLIBEL)

    Telefonu meşgul, chat mi yapıyor, şu karşıdan gelen kadının bacaklarına mı baktı, telefonundaki bu mesaj da neyin nesi? Okul zamanından kalma fotoğrafta o yanındaki yabancı da kim? Bana hiç bahsetmemişti? Niye mesajlarıma geç cevap veriyor? Aradığımda niye daha sonra görüşürüz dedi?…

    Psikolojideki geleneksel yaklaşıma göre , ‘kıskançlık’ insanın yapısında doğuştan varolan bir durum değil. Aksine sonradan öğrenilen bir şey. Herkesin hayatı boyunda birçok kez karşı karşıya kaldığı bir duygu durumu.Kıskançlık genellikle bazıları için kamçılayıcı ve itici bir güç olarak görülse de , aşırı kıskançlık hem kıskançlık gösteren kişiyi hem de karşı taraftaki kişiyi çaresiz bırakabiliyor.Ayrıca psikolojideki geleneksel anlayış kıskançlığı güvensizliğe de bağlar. Çoğu sevgili ise aşkın yoğunluğuna. Biz psikologlar kıskançlığın aşırısının ciddi bir rahatsızlık olduğunu söylüyoruz ama flörtçüler işin tuzu biberi diyor. Kıskançlık ne zaman tuz, biber, ne zaman hastalık?

    Bilen bilir, ya da herkes bilir; kıskançlık ürkütücüdür. İnsanın içini yer bitirir… Birinden şüphe duymak insanı korkutur. Bir rakibin ya da rakibenin varlığından kuşkulanır, onu kaybetmekten korkarsınız. Bunu ona itiraf da edemezsiniz çoğu zaman… Boğazınızda konuşmanızı engelleyen kocaman bir lokma vardır, mideniz bulanır, kafanız karmakarışıktır…Gider gelirsiniz düşünceleriniz arasında…Sanki içinizde iki kişi vardır ve onları susturamazsınız…

    İleri safhalarda artık kendinize engel olamamaya başlarsınız ve telefonlar dinlenir, defterler karıştırılır, bilgisayardaki kayıtlar okunur. Bir nev’i casus olunur kısaca…Kendinize de şaşarsınız…Ayıpladığınız şeyleri yapmaya başlarsınız….Aslında neredeyse herkesin hissettiği bu ortak bulanıklık duygusu, insan doğasının bir parçası olarak görülebilir. Tıpkı kızgınlık, öfke, umut, üzüntü gibi.Bu, hayvanların kendi alanlarını korumak için içgüdüsel olarak mücadele etmesine benzer. İnsan da “kendisine ait” birini başka birine kaptırmama kaygısındandır…

    Her insanda az veya çok kıskançlık duygusu vardır.Çoğumuz için kıskançlık,nabzımızda, soluğumuzda hissettiğimiz bir duygudur…O anı yaşayanlar bilir, insan sanki kilometrelerce koşmuş gibidir… Ya da küçücük bir odada kapatılmış, eliniz kolunuz bağlanmış gibidir…Nefes alamazsınız doya doya…Kıskançlık bir hastalık değildir, aksine dozunda olan kıskançlık normaldir ve sevginin bir göstergesi olarak kabul edilir. Anormal kıskançlık ise yıkıcı bir saplantıdır ve tedavi edilmesi gerekir. Kıskançlığın temelinde genellikle ilişkiyi kaybetmekten korkmak ve bunu hayal etmek olabilir.Bu da kişilerin özgüven eksikliğinden kaynaklanan bir sorun olarak kabul edilir. Kıskançlığın patolojik hale geldiği durumlarda ise hastalar bir hayli zorlanabilir. Çünkü aşırı kıskançlık adaptasyonu bozar, depresyona sürükler ve yetersizlik duygusunu hissettirir.

    Kıskançlık çok aşırıya varmışsa, bu kişiler aşırı gururlu ve geçimsizdirler. Kendini üstün görür , şüpheci ve evhamlı davranırlar. Her şeyden olmadık anlamlar çıkarırlar. Bazen o kadar ayrıntılı düşünürler ki ve öyle kurgular oluştururlar ki bunun şaşkınlığını günlerce atamazsınız üzerinizden… Bu da birçok olumsuz sonuca temel hazırlar.Kişi bu durumdan kurtulmak istediğinde öncelikle buna sebep olan nedenleri bulmaya çalışmalıdır. Bu nedenler çoğu kez sadece kişinin içinde kaldığından dolayı çözümlenemez. Bu yüzden kişi karşısındakine onu rahatsız eden şeyleri anlatmalıdır. Böylelikle kişi belki de kendi inandığı şeyin nedensiz olduğunun farkına varabilir.

    Aşırı kıskanmayı sevginin bir yolu olarak görmemeli tam tersine sevgiyi yıpratan bir unsur olarak değerlendirmeliyiz.Tabi ki dozunda olduğunda kıskançlık zararlı değildir ama abartıldığında sevgi gibi yapıcı bir duygunun zıddı haline gelebileceği unutulmamalıdır…Kıskanmak ve kıskanılmak istemiyorsanız size acil bir reçete: Size yapılmasını istemediğiniz hiçbir hareketi sevdiğinize yapmayınız…

  • SEVDAM YÜREĞİMDE…

    SEVDAM YÜREĞİMDE…

    Klasik bir söylemdir… Hayatta her şey insan içindir… Hayat her bizleri nerelere sürüklüyor zamanla?…Tozu dumana katıp sürüklenirken kavgasını veriyoruz yaşamın… Kolay değil elbette… Mücadele etmezsek, bunun için çaba harcamazsak kazanılacak bir benliğimiz olmayacak…

    Benliğimize varmak, kendimizi bulmak için savaşlara girip savaşlardan çıkıyoruz… Bazen kendimizi kaybediyoruz savaşların içindeki arayışlarda… Bazen de kendimizi korumak için istediğimiz şeylerden vazgeçiyoruz… Yoruluyoruz… Bitip tükenmeyen kavgalarla geçiyor zaman… Hani bilsek sonunda kazanacağız gücümüz olacak da… Bilmiyoruz ki sonucunu… Bu daha da yoruyor bizi… Gücümüzü daha da bir tüketiyor…

    Öyle bir yaşamak ki diyoruz sonra yaşadığımıza, kazandıklarımızla kaybettiklerimizi bir araya getirip, bir türlü hesap yapamıyoruz… Çünkü sonucundan korkuyoruz…

    Hayatta her şey insan için… Düzenler, dengeler, kurallarla dolu yolumuzda, bazen ne kadar mantıklı olursak olalım biz de çıkışları karıştırıyoruz… Devam etmektense bitiriyoruz bazı şeyleri… Belli etmesek de, ciğerimiz yanıyor mecburi bitişlerde… Güçlü görünmeye çalışsak da… İçimiz yanar kavrulur…

    Sersem hallerimize, yorgunluktandır deyip, kandırmayı deniyoruz kendimizi… Kontrollü olmaya zorlarken davranışlarımızı, duygularımızın çoktan kontrol dışı olduğunu bile bile, insan doğasına hükmetmeye çalışıyoruz aklımızca… Ve hükmü olmayan, tutamayacağımız sözler veriyoruz kendimize…

    Yok saymaya çalışıyoruz bazı şeyleri… Ket vuruyoruz kendimize… Yok saymakla yıkılmıyor ki, gözlerinle kurduğun sevgi dolu köprüler…Taş taş üstünde kalmasa da, yıkılmıyor ki yüreğindeki aşk.. (Temelinde gerçekten aşk varsa…)

    Kızamıyoruz ki canımızı bunca acıtana…Belli edemiyoruz da, yüreğimizi söküp attığını parça parça, asıl kimliğiyle yaşadıklarını, kopyasıyla yok saydığında…Hayat kavgasında tozu dumana katıyoruz…Benliğimizi korumak için savaşıyoruz…Kendimizi koruduğumuzda, aslında kendimiz gibi olduğumuzda kurabildiğimiz sevda köprülerini, her nedense, kurulmadı saymak istiyoruz…

    Bu nasıl bir çelişkidir, bilinmiyor… Çelişkiler, mücadeleler içinde yorulup gidiyoruz… Sürekli taaruza geçiyoruz hayata karşı… Belki de, biz hayatla savaşırken, hayat da bizimle oyunlar oynuyor… Kim bilebilir ki?…

    Dostlukla…

  • PEMBE  BULUTLAR DAĞILIYOR…

    PEMBE BULUTLAR DAĞILIYOR…

    Kadın erkek ilişkileri ilk başladığında heyecan vericidir. Eşlerin birbirini tanımaya çalışmaları ve bu aşamada yaşanan neşeli ve eğlenceli hayat tarzı ile sonsuza dek süreceği düşünülen mutluluk dolu bir yaşam başlar. Ancak zamanın ilerlemesiyle birlikte eskiden heyecan verici olan şeyler gün gelir eskisi gibi zevk vermez. Zamanla çiftler yemek, temizlik yapmak, market alışverişine çıkmak, çocuk yetiştirmek gibi hayatın rutinleriyle meşgul olmaya başlarlar. Vakitlerini öncelikli olarak birbirlerine ayırdıkları günler yavaş yavaş geride kalır. Diğer uğraşlar ilişkinin yönetimini ele geçirir ve çiftler tutkuyu canlı tutacak şeyleri unuturlar. Bu aşamada herkesin düşündüğü şey aynıdır: Neden hiç bir şey eskisi gibi değil? Ama siz yine de umutsuzluğa kapılmayın.

    Bizlere en çok sorulan soru şudur: ” Evliliğin ya da ilişkilerin yıkılmasını neye bağlıyorsunuz? Ekonomik sıkıntılar mı ? Konuşamamak mı ? Parasızlık mı? Kıskançlık mı? Sadakatsizlik mi? İlgisizlik mi? Eğitimsizlik mi?Kişilik çatışması mı?..” Bunların çoğu birer belirtidir.Gerçek sebep sevgi , saygı ve güven bağlarını zayıflatan herhangi bir şeydir. İki insanı bir arada tutan harcın malzemeleri sevgi , saygı ve güvenden oluşur.

    Sevdiğiniz kişiyle aranızda hiçbir sorun yok, en azından görünürde… Ama ilişkiniz her geçen gün tatsızlaşıyor…Sabah altıda kalktınız, gün boyunca durmadan çalıştınız, akşam eve döndüğünüzde parmağınızı bile kıpırdatacak haliniz kalmadı. Üstelik deli gibi aşık olduğunuz ve aynı evi paylaştığınız erkek de bu durumda… Hele çocuk da varsa onların ihtiyaçlarını karşılamak, yedirmek-içirmek, uyutmak … Sonra o televizyona boş boş bakarken siz sofrayı toplayıp gazeteye bir göz attınız ve bütün bir geceyi hiç konuşmadan geçirmeyi başardınız. Çünkü kesinlikle konuşacak haliniz yoktu. Sonra erkenden uykunuz geldi ve kendinizi yatağa atıp adeta “sızdınız.”

    Geceleriniz böyle geçmeye başladıysa modern dünyanın tipik bir sorunuyla karşı karşıyasınız demektir, iş hayatının yoğun, üstelik bu çok yorucu temposunun ilişkinize yansıması, sebepsiz çıkan tartışmalara, gerilen sinirler kavgalara neden olurken, sizi birbirinizden uzaklaştırmaya dahi başlayacaktır. Çünkü aranızdaki iletişim bilinçsizce, ikinizin de isteği dışında kopmuştur. Artık konuşmaya, ona gününün nasıl geçtiğini sormaya ve anlatacaklarını dinlemeye bile üşenir hale gelmişsinizdir. Aranızda yüksek bir “yorgunluk duvarı” oluşmuştur ve bu duvar her gün daha da yükselir. Oysa bir ilişkiyi ayakta tutan şeylerin içinde beraberce paylaşılan anlar, ortak yaşananlardır.

    Sevgi bir ateştir.Sürekli yakılması ve beslenmesi gerekmektedir. İlgilenilmediğin de ateş nasıl sönerse sevgi ateşi de öyle söner gider. Sevgiyi ateşleyen birinci şey ilgidir. Ateşe değer vermektir , bakımını yapmaktır. Herkesin yaşadığı bir evi vardır. Evi yıkılmaktan , yıpranmaktan korumak için sürekli bakım ve ilgi gerekir .Bırakılırsa ev dağılır.Tamiri ertelenirse bozulmalar başlar. Belirli aralıklarla boya badana gerekir. En basitinden bir eşya bir araba ilgisizlikten tahrip olabildiğine göre insan ilişkilerinde en önemli bağ olan sevgi de sürekli bakım ve ilgiye alınmazsa dağılıp çürüyecektir.

    İlişkide insanlar birbirlerine ilgilerini yitirdiler mi ilgilerini başka şeylere yöneltirler.
    Çocuklara, kariyere, evin eşyasına, spora, modaya, ev temizliğine, araba tutkusuna, şöhrete, zenginliğe…Böyle durumlarda evlilik ihmal edildiği için bakımsız kalacaktır ve yıpranmalar, arızalar, yani sorunlar başlayacaktır.

    Kendisini iş başarısına odaklamış bir kişi evlendiğinde eşine zaman ayırma ve ilgilenme gibi “gerçek dünya” ile karşılaştığında zihinsel bir pişmanlık hissedebilir. Eğer erkek bencilse sorun başlayacaktır. Evine zaman ayırmama gerekçesi olarak şöyle der “Ben zaten sizin için çalışıyorum, ekmek kavgası başka çarem yok”. Kısa da olsa kaliteli bir beraberliği, hem iş hem ev başarısını beraber götürebileceğini düşünmezse fırtınalar başlayacaktır. İlgisiz olan sadece erkekler midir? Tabi ki hayır… Eve, eşyaya kendisini kaptırmış veya çocuklarla ilgilenmekten kocasına “Hoş geldin” demeyen eşler de nadir değildir. Bütün gün bakımlı ve göz alıcı bayanlarla bir arada olan erkek evde iyi bir anne, iyi bir ev hanımı ama iyi bir eş ve arkadaş olmayan kadınla uzun süre beraberse evliliği sorgulamaya başlayacaktır.

    İlişkinin uzun sürmesi için tarafların eşit ve denk olması önemlidir. Bunun tek istisnası vardır, “Dostluk duyguları”. Yan yana durduklarında karıkoca diyemeyeceğiniz kişiler öyle paylaşımlar içindedirler ki beraber olduklarında kendilerini çok mutlu ve güvende hissederler…
    Böyle kişilerde sevgi yakalandıktan sonra bazı adet ve davranışlarla beslenebilmiştir.
    Dostluk davranışının en önemli özelliği, ‘onu’ memnun etmeye çalışmaktır. Onun zevklerine, isteklerine ve beklentilerine uygun çabalar içinde olmak. Küçük hediyeler almak. En önemli hediyenin ona ayrılan zaman olduğunu bilmek. Kendi çıkarını ikinci planda tutmak. En önemli içten, karşılıksız, samimi sevgi.

    Mevlana “insanlar konuştuklarıyla değil duygularıyla birbirini anlarlar” der. Evrende belki de insanlığın en ortak noktasıdır duygular. Fikirler, ideolojiler, düşünceler, yargılar ne kadar değişkense duygular da o kadar ortaktır. Belki de yeryüzündeki çatışmaların ana sebebidir duygularla konuşamamak. Eşlerin seslerini duyurabilmeleri bu evrensel kurala uymakla mümkündür. Yargıları değil duyguları paylaşmak gerekir. Bunu başarabilen eşler evliliklerini daha mutlu, daha doyurucu ve daha paylaşımcı hale getirebilirler.

    Yazdıkça yazılacak ayrıntılar çoğalıyor….Gene dönmek üzere bu konuya önemli bir saptamayla son vermek istiyorum ;En iyi aşıkların en duygusal insanların değil, birbirlerine en çok zaman ayıran ve güvenen insanların olduğunu unutmayalım.

  • İLİM İLİM BİLMEKTİR…İLİM KENDİN BİLMEKTİR…

    İLİM İLİM BİLMEKTİR…İLİM KENDİN BİLMEKTİR…

            Verdiğim seminerlerde özellikle değindiğim bir konu vardır… Kendini tanımak…. Hep iletişimden söz ederiz… Önemini vurgularız ama asıl iletişim kendimizle başlar bunu unutur öyle yaşarız… Seminerlerimde küçük oyunlarla kendimizi tanımaya yönelik çalışmalar yaparım.. Ve bir çok kişi kendisine bile itiraf etmekten çekindiği yönleriyle karşılaşır…

            İnsan kendisini tanırsa, kendisiyle iletişim kurarsa neler olur?…
    Kendini iyi tanıyan insan, kendini daha çok kabul ettiren insandır.
    Kendini tanıyan insan, gerçek duygu ve düşüncelerinin farkındadır. Kendini tanıyan insan söylediği kelimeleri neden söylediğini, ne zaman söylemesi gerektiğini, söylediğinde ise neler olabileceğini bilir… Kendini tanımak aslında yapmamız gereken en önemli yolculuktur… İçimize yapacağımız yolculuk… Kimi zaman bizi şaşırtan, kimi zaman bizi mutlu eden, kimi zaman bizi kaygılandıran… Her nasıl olursa olsun ama mutlaka bize bir çok şey katan yolculuk…

            Öncelikle ne yapmalıdır?… Başkalarının kararlarıyla yaşamayı bir kenara bırakmalıdır…

            İnsanın kendini tanıyabilmesi, kendi gücünü keşfetmesine bağlıdır; Bunun için: İnsan yaşantısını ve yaşantısındaki değişimi gerçekleştirecek gücü kendi denetimi altında tutmalıdır… Bunun için kendine yeteri kadar özgüveni olmalıdır… Sorumluluk bir başkasına ya da yaşam tarzına devredilmemelidir.
            Hızlı bir şekilde öğrenmeye ve çevrede olup bitenleri kendisini keşfederken anlamaya çalışılmalıdır… Gerilimini bilmeli ve  denetim altına alınmalıdır… Aşağılık duyguları içinde, insan, kendi gücünü aşan girişimlerde bulunmamalıdır… Değiştirilemeyecek koşullar belirlendikten sonra, yaşantının geri kalan kısmı, insanın kendi kararları doğrultusunda şekillendirilmelidir. Değişim isteğine karşı koyan, eskisi gibi davranma davranışının yenilmesi gerekir…

    Kendimiz olmamız dileğiyle…

    Dostlukla…