Kategori: Psikoloji

  • Vajinismus

    Vajinismus

    Vajinismus, genellikle eşle ilk cinsel ilişki denendiğinde ortaya çıkan bir psikofizyolojik bozukluktur.Konya Vajinismus Terapisi alanında en etkili çözüm cinsel terapidir. Yaygın olarak ilk gece korkusu ve efsaneleri sonucunda ortaya çıkmaktadır ancak ilerleyen yıllarda da vajinismus ortaya çıkabilir, çocuk sahibi olduktan sonra bile vajinismus ortaya çıkabilir. Cünkü sorun vajinada değil, beyindedir.

    Vajinismusun başlıca özelliği, cinsel ilişki ve vajinal penetrasyon denendiğinde, başta vajinanın dış üçte birini çevreleyen perianal kaslarda olmak üzere tüm vücutta bir kasılma, endişe, korku, tiksinme ve panik hali olmasıdır. Vajinismuslu kadınlar, bacaklarını açılmalarını engelleyecek boyutta sıkıca kapatır ve elleriyle eşini iter. Genel olarak bu sorunu yaşayan bayanlar, vajinalarının çok dar olduğunu ya da orada bir delik olmadığını iddia ederler.

    Normalde ise vajina, esneyebilen, genişleyebilen uzayabilen esnek bir organdır. Bu sorunu yaşayan çiftler; cinsel ilişkiye giremiyoruz, eşimle birlikte olamıyoruz, ağrılı acılı cinsel ilişki yaşıyoruz, ilk gece korkusu devam ediyor, cinsel ilişkide birden korku geliyor ve çok kasılıyorum şeklinde şikayetlerle, konya vajinismus terapisi ve tedavisi ile ilgili araştırma yapmaya başlarlar.

    Konya Vajinismus terapisi konusunda genellikle, konya vajinismus tedavisi merkezleri, konya vajinismus terapisi, konya vajinismus tedavisi, konya cinsel terapi, konyadaki en iyi cinsel terapist, en iyi vajinismus tedavi merkezi, konyadaki en iyi psikolog gibi anahtar kelimelerle doğru cinsel terapiste ulaşmaya çalışırlar. Ancak bu aramalarla ulaşılan kişi gerçekten en iyi cinsel terapist midir? Ya da ulaşılan merkez en iyi cinsel terapi merkezi ya da vajinismus terapi merkezi midir? Ya da o kişi gerçekten cinsel terapist midir? Bu konuda öncelikle dikkat edilmesi gereken konu, vajinismus terapisi – vajinismus tedavisi konusunda yardım alacağını kişinin, gerçekten bir ruh sağlığı profesyoneli olup olmadığı ve cinsel terapi eğitimi almış olup olmadığıdır.

  • PROBLEM ÇÖZME BECERİLERİ VE DEĞERSİZLİK HİSSİ

    PROBLEM ÇÖZME BECERİLERİ VE DEĞERSİZLİK HİSSİ

    Değersizlik hissi yaşayan birey; genelen duygu, düşünce ve davranışlarından hoşnut değildir, bu olumsuz süreci yaşaması zamanla kendisinden memnuniyetsizliğe kadar gider. Zaten yeteri kadar Özgüven ve Özsaygı halinin taşınmamış olması değersizlik duygusuna yol açarken , derinleşen değersizlik duygusu da bu ikisinin çok büyük bir oranda güç kaybetmesine neden olur. Bir kısır döngü oluşur.

    Peki nedir değersizlik duygusu? Değersizlik duygusu bireyin tüm özellikleri ile kendisini diğer insanlardan daha değersiz ve önemsiz bir kişiymiş gibi algılama ve kendini bu şekilde yorumlama biçimidir.

    Bir insanın dünyaya geldiği andan itibaren, fizyolojik olduğu kadar Psikolojik temelli gelişim dönemleri yaşadığı da bilinmektedir. Birey çevresiyle çocukluğunun ilk dönemlerinden itibaren artık iletişim kurmaya başladığında gelecekteki yaşamına ve kendisine yönelik şemaları da yavaş yavaş oluşmaya başlayacaktır. Çocuk karşılaştığı ve karşısında yetersiz kaldığını düşündüğü zorluklarla ilgili olumsuz şemalar oluştururken, çözebildiğini düşündüğü sorunlar karşısında ise daha olumlu şemalar oluşturacak, bu da onun özgüven ve özsaygısının yerleşip pekişmesine destek olacaktır.

    Anne ile kurulmuş sağlıklı bir bağın ardından çocuğun dış dünyadaki diğer nesnelerle kurduğu iletişim biçiminin olumlu taraflarının yanı sıra olumsuz tarafları da elbette ki olacaktır. Böyle olumsuz durumlarla karşılaştığında çocuk, problem çözme becerilerini harekete geçiremez ise bu onun sorunlar karşısında yalnız , çaresiz ve yetersiz olduğu inancına kapılmasına neden olacaktır.Değersizlik duygusunun ilk tohumları da burada atılacaktır.

    Böyle durumlarda ebeveynlerin ya da çevredeki diğer kimselerin (öğretmen-abi-abla-diğer yetişkinler) çocuk adına problem çözmeye çalışması durumu bir parça daha karışık hale getirecektir. Çünkü çocuk kendisini; yaşadığı güçlükler karşısında yardıma ihtiyacı olan, tek başına bir şey yapamayan, dışa bağımlı bir birey olarak algılamaya başlayacak ve bu onda yetersizlik duygularının oluşmasını da tetikleyecektir.

    Bunun tam tersine çocuklar için davranışa dökülmeyen motivasyonel sözlerin de tek başına yardımcı olmadığını söyleyebiliriz. Anne ve babaların ve çevredeki diğer önemli figürlerin çocuğa hitaben sen yapabilirsin, bu sorunun üstesinden gelebilirsin gibi söylemlerinin olası riski çocukların üstesinden gelemedikleri herhangi bir sorun ile ilgili yetersizlik ve değersizlik duygusuna kapılmalarıdır. Anne ve babamın dediğine göre ben bunu yapabilir mişim ama yapamadım o zaman ben beceriksizim düşüncesi ortaya çıkabilir.

    Çocuklarımıza bir şeyi yapabilecekleri ile ilgili fikirlerimizi ifade ederken önlem almak adına, ona rol model olarak, problemle başa çıkma yollarını öğreterek, küçük desteklerle yardımcı olabiliriz. Emin olun bu yaklaşımlar sonucu çocuklar biriktirdikleri tecrübeleri ile bizler her zaman yanlarında olmasak ta pek çok sorunun üstesinden gelebilmeye başlayacaklar ve dolayısıyla özgüven ve özsaygıları pekişecek. Bu da kendilerine verdikleri değer duygusunun köklü hale gelmesine yardımcı olacaktır.

  • Özel Öğrenme Güçlüğünün Belirtileri Nelerdir?

    Özel Öğrenme Güçlüğünün Belirtileri Nelerdir?

    1-Çalışma becerilerini kullanma yetersizliği

    Öğrenme güçlüğü gösteren çocukların çoğunda ortak olarak görülen özelliklerden biri çalışma becerilerini kullanma yeteneğindeki yetersizliktir.

    Çalışma Becerileri

    a) Problemi etkili bir şekilde yapabilmek için gerekli olan kaynakların, stratejilerin ve becerilerin farkına varılması.

    b) İşin ya da problemin başarıyla tamamlanmasına yol açacak şekilde yapılacak işlerin planlanması, çalışmaların etkinliğinin sürekli değerlendirilmesi gibi unsurları kapsayan kendi kendini düzenleme mekanizmasını kullanma yeteneğidir.

    2-Algısal Bozukluklar

    Öğrenme güçlüğü gösteren çocukların önemli bir özelliği de algısal bozukluklarının olmasıdır. Görsel algılama ya da görsel duyulardan gelen uyaranların yorumlanması ve örgütlenmesinde güçlük çekerler. Görsel algılama güçlüğü olan çocuklar, harfleri ve geometrik şekilleri kopya etmede zorlanırlar.

    3-Genel Eşgüdüm Problemleri, Algısal, Devinimsel Problemler

    Yaşlarına göre devinimsel becerilerin kullanmasını gerektiren bedensel etkinliklerde yetersizliklerin ve eşgüdüm problemlerinin olmasıdır. Top atma, yakalama, zıplama, koşmada yetersizlik ya da yavaş gelişim söz konusudur. Öğrenme güçlüğü ile bağlantılı olabilir, fakat nedeni değildir.

    4-Dikkat Bozukluğu ve Aşırı Hareketlilik

    Dikkatle ilgili güçlüklere hem işitsel hem de görsel alanda rastlanılmaktadır. Dikkatleri normal çocuklara göre daha kolay dağılmaktadır.

    Sınıfta dikkatsiz ve aşırı hareketlidirler. Sınıfta uzun süre yerinde oturamazlar. Birinci ya da ikinci sınıfa giden bir öğrenci üç dört yaşlarındaki çocuklar kadar hareketli ise öğrenmesi olumsuz yönde etkilenecektir.

    5-Düşünme ve Bellek Problemleri

    İşitsel ve görsel uyaranların bellekte tutulamaması bakımından yetersizlik gösterirler. Herhangi bir yetersizliği olmamasına rağmen, bir dizi kelimeyi ezberlerken zorlanır. Birbirine benzeyen kelimeleri ayırmada güçlük çekerler.

    6-Sosyal Uyum

    Öğrenme güçlüğü gösteren çocuklar, duygusal bozukluk gösteren çocukların davranış özelliklerini gösterirler. Çoğu zaman mutsuzdurlar, kendini değerlendirmeleri olumsuzdur, kendi kendilerini kontrol edemediklerine inanırlar ve başlarına gelen olayların diğer kişi ve olaylardan kaynaklandığını düşünürler. Çabalarının işe yaramadığını, ne kadar çabalarsa çabalasın öğrenemediğini düşünürler.

  • ELALEM NE DER?

    ELALEM NE DER?

    Nasrettin Hocanın meşhur bir hikayesi vardır, hikaye aynen şöyle gelişiyor;

    Nasrettin hoca bir gün köyden şehire eşekle gitmektedir. Eşeğe oğlunu bindirmiş, kendisi eşeğin yularından tutmuş yürüyor, biraz gittikten sonra yolda iki kişi bunlara bakıp gülüyor, Baksanıza koca genç delikanlı eşeğe binmiş yaşlı adam yürüyor bu olacak iş mi diyorlar, bunun üzerine Nasrettin hoca oğlunu eşekten indirip kendisi biniyor, biraz daha gittikten sonra bu sefer karşılarına çıkan biri yuh olsun be bacak kadar oğlan yürüyor kazık kadar adam eşeğe binmiş, insan sakalından utanır demiş ve bunun üzerine Nasrettin hoca eşekten iniyor ve yürümeye devam ediyorlar.

    Biraz daha geçtikten sonra yine köylünün biri bunlarda da akıl var mı, insanlar eşeği yanlarına ne için almışlar acaba? Koca iki adam yürüyor eşek boşta anlamadım gitti demiş, ve bunun üzerine Nasrettin hoca oğluyla beraber eşeğe binmiş, az zaman geçtikten sonra yan kahvehanelerden birinden şu ses yükselmiş; şu zalimlere bakın zavallı hayvana iki kişi biner mi? bunlar ne biçim insan…, Ve bunun üzerine Nasrettin hoca bir la havle çekip oğlum gördün mü insanların ağzı torba değil ki bağlayasın herkes istediğini söyler biz en iyisi bildiğimiz gibi yapalım.

    Her sağlıklı bireyin kendi kararlarını alabilen, muhakeme ve yargılama gücü gelişmiş bireyler olduğu varsayılır Psikolojide. Elbette ki aldığımız kararlar her zaman istediğimiz sonucu vermese de ortaya çıkan olumsuz sonuç ve durumla baş edebilmekte kişinin problem çözme becerilerini geliştirmektedir. Ve çözülen her problem bireyin kendisine özgüven ve özsaygı duymasında belirleyici bir rol üstlenmektedir. Problemlerin çözülemediği durumlar ise bizlere tecrübe ve bir daha tekrarlamamaya çalışma artısı olarak geri döner.

    Ya kararlarımızı alırken ve yaşantımıza devam ederken başkalarının bizimle ilgili oluşabilecek yargılarına göre hareket etmek ?… Sorun tam da bu noktada tüm ağırlığı ile hissettiriyor kendisini…

    İnsanlar belki çevrelerindeki diğer insanların kendileri ile ilgili nasıl ve ne şekilde yorum yaptıklarını kontrol edemeyebilirler, hatta çoğu kere bu yorumlardan haberdar dahi olmayabilirler. Düşünsenize, size göre gayet normal gelen ve hayatın akışı içerisinde yaşanabilecek sıradan herhangi bir olay, aldığımız herhangi bir karar bir başkasının bakış açısı ve realitesine uymadığı için eleştiri konusu olarak varsayılabilir…

    Maalesef ki bazen insanlar, başkalarının ne diyeceği kaygısıyla en basit ve masum isteklerini bile hayata dökme konusunda tereddütler yaşayabiliyorlar. Arkadaşlıklarını, seçecekleri meslekleri, evlenecekleri kişiyi, ailelerini ne sıklıkla ziyaret edeceklerini, evlerine alacakları eşyaları, evlendikten ne kadar zaman sonra ve kaç çocuk sahibi olacaklarını ve burada belki saymakla bitmeyecek pek çok şeyi başkalarının düşüncelerine göre hareket ederek yaşamaya çalışıyorlar.

    Aslına bakılırsa çevrenin bizlere dayattığı bir yaşam tarzının devam ettirilmesinin en önemli sonuçlarından bir tanesi, bireysel bazda psikolojik temelli sorunlara sebep olmasıdır. Kendi istek ve ihtiyaçlarının ne olduğunu belirleyememiş ya da bunları 2.plana atmış bir bireyin zamanla, iletişim sorunları yaşamaya başlayabileceği, hayattan zevk almayabileceği, depresif semptomlar ve bazı psikolojik bozukluk durumlarını yaşayabileceği varsayılmaktadır.

    Çevremizde onlarca, yüzlerce insan var ve biz bu insanların hakkımızda ne düşüneceğine göre hareket ettiğimizde, hayatımızla ilgili kararları onların almasına izin vermiş oluyoruz. Ve aslında kendi hapishanemizi kendimiz var ediyoruz. Elalem ne der hapishanesi… Hayal gücünü sınırlayan, kendi başına karar alma insiyatifini hiçbir zaman işletemediğimiz, karanlık, loş bir hapishane burası.

    Başkalarının düşüncelerine göre yaşayan insanlar; Ben çevremle kötü olmak istemiyorum, kimse benim hakkımda olumsuz bir şey demesin, düşünmesin, kimsenin tepkisini çekmek istemem gibi söylemlerde bulunabiliyorlar. Elbette ki kulağa güzel geliyor ama bireylerin başkalarına zararı dokunmayan kendi düşünce ve hayat inançlarına göre hareket etmesi çevrenin tepkisine sebep oluyorsa burada buna da bir dur denilmesi gerekiyor.

    Özetle bizler nasıl yaşarsak yaşayalım, hayatımız adına ne karar verirsek verelim buna büyük olasılıkla eleştiri getirecek birileri karşımıza çıkabilir. Hesap vermeyi ve beklentilere göre hareket etmeyi hayatımızın odak noktası olmaktan çıkardığımızda mutlu ve sağlıklı günler bizleri bekliyor olacak. Bir vicdanımız olduğunu ve bu vicdanın sağlıklı düşünebilen insanlar için en iyi kaptan olduğunu hatırlamamız umuduyla…

  • SINAV KAYGISI

    SINAV KAYGISI

    Her sene değişen sınav sistemi zaten zor olan sınava hazırlanma sürecini daha da zor hale getiriyor. Sürekli bir yarış içinde olan ve sınavlarda iyi puan almak için uğraşan gençlerin bu süreçte kaygı yaşamaları çok doğal bir durum. Daha geleceklerinde ne yapmak istediklerine karar vermeden, üniversiteye girebilmek için sürekli bir çalışma halindeler. İlkokula başlanılan günden itibaren sınava hazırlanma süreci de başlıyor. Bu dönemde kendi zevklerini keşfedip, doğru bir tercih yapabilmek gerçekten çok zor ve karmaşık bir durum. Bütün bu durumlar da strese, kaygıya ve neticesinde konsantrasyon sorunlarına, panik ataklara ve daha farklı psikolojik rahatsızlıklara neden olabilir.

    Burada anlamamız gereken bir diğer nokta da şudur. Kaygı duymak, stresli olmak zararlı veya hemen çözülmesi gereken durumlar değildir. Nasıl kendimizi iyi ve mutlu hissediyorsak, arada kaygılı da hissedebiliriz. Bu da mutluluk gibi bir duygudur ve şiddetli seviyede olmayan kaygı ve stres duyguları, performansın daha da artmasına neden olabilir. Korku ve kaygı duyguları evrimsel süreçte hayati görev taşımışlardır. Sınava hazırlanan gençlerde kaygı olması da gayet doğaldır. Önemli olan bu kaygının şiddetidir. Kaygı sonucu konsantrasyonda bozukluklar oluyorsa, unutkanlık oluyorsa, fiziksel olarak belirtileri şiddetliyse (kalp atışlarının hızlanması, mide bulantısı, kasılma, baş ağrısı gibi) o zaman kişinin hayatı olumsuz yönde etkilenir.

    Sınav kaygısının azaltılması için öncelikle kaygının nedenleri araştırılmalıdır. Birçok farklı neden olabilir, bunlar ayrıntılı bir şekilde konuşulup, neler yapılacağına ondan sonra karar verilebilir. Bir psikolog ile görüşmek bu süreçte çok yardımcı olacaktır.

    Anne baba olarak çocuğunuzun yanında olup, onunla iletişim kurmanız ve onu anlamaya çalışmanız çok önemli. Böyle zamanlarda gençlerin desteğe, ilgiye ve anlayışa ihtiyaçları var, onları verdiğimizde gençler de kaygıyı yenebilirler.

  • TÜP BEBEK TEDAVİSİ VE  BİLİŞSEL DAVRANIŞÇI PSİKOTERAPİ

    TÜP BEBEK TEDAVİSİ VE BİLİŞSEL DAVRANIŞÇI PSİKOTERAPİ

    Bilişsel davranışçı terapi, kişinin güncel sorunlarına odaklanır, süre olarak daha sınırlı ve daha çok sorun çözme hedeflidir. Şimdi ve bugünü yaşar. Bu terapi tekniği sadece güncel sorunları çözmez; aynı zamanda danışanlara, yaşamları süresince kullanabilecekleri özel birtakım beceriler kazandırır.

    Bilişsel yaklaşıma göre olayları olduğu gibi değil; olduğumuz gibi görürüz. Yani kişinin duygusal tepkisi, olayın kendisinden çok, kişinin o olaya yüklediği anlamlardan etkilenir. İnsanlar gerilim, baskı altında oldukları zaman net ve açık düşünemezler ve düşünceleri bir biçimde çarpıklaşmaya başlar. İşte bu terapi sayesinde, sıkıntı veren düşüncelerin saptanması ve bunların gerçekliğe ne kadar uygun olduğunun incelenmesi mümkün olur. Çarpıtılan, gerçekçi olmayan düşünceler saptandıktan sonra yeniden yapılandırma tekniği ile daha gerçekçileriyle yer değiştirilir ve böylece kişi kendisini daha iyi hissetmeye başlar. Sorun çözme ve davranış değişikliği en çok ele alınan konulardır.

    Terapiye Nasıl Hazırlanabilirm?

    İlk önce kendi kendinize “terapinin sonunda nasıl olmayı istiyorum, nelerin değişmesini istiyorum?” diye sorun. Şu anda sizi rahatsız eden ne gibi belirtiler yaşıyorsunuz, bunların hangilerinin azalmasını ya da yok olmasını istiyorsunuz. Terapistiniz bu amaçları sizinle birlikte inceleyerek hangilerinin üzerinde terapide çalışılabileceği konusunda sizi bilgilendirecektir.

    Terapi Seanslarında Neler Yapılır?

    İlk görüşme, bir nevi tanışma seansıdır. Psikoloğunuz hem sizinle ilgili hem de tedavi öykünüzle ilgili çeşitli bilgiler alır.

    Ardından sizi psikolojik destek almaya iten nedenler üzerine sorun tespit aşamasına geçilir. Bireyseltedavi sürecindeki beklentilerinizi saptamak adına size belli formlar doldurtur.Bu beklentileri saptamaktaki amaç, tedaviniz bittiğinde geriye dönüp baktığımızda, belirlediğimiz sorunlardan hangilerinin üstesinden geldiğimizi somut olarak görebilmektir.

    Bu aşamadan sonra artık düzenli olarak yaklaşık 45-50 dakikadan oluşan seanslar programlanır. Her seans, bir konu üzerinden yürütülür.

    Seanslarda ele alınan konular, bilişsel davranışçı psikoterapi yaklaşımı çerçevesinde ele alınır. Özellikle tüp bebek tedavi süresinin kısa oluşu sebebiyle, bu terapi yöntemi kısa vadede çözümler üretebilmemiz için oldukça yardımcı bir tekniktir. Aynı zamanda hem danışının hem de terapistin seans boyunca aktif olduğu bir terapi çeşididir.

    Terapinin İşe Yaradığını Nasıl Anlarım?

    Eğer güvenerek ve inanarak seanslara devam eder ve seans dışı zamanlarda önerilen teknikleri her gün gündelik yaşamınızda kullanırsanız 4-5 seans sonra belirtilerde bir azalma fark etmeye başlarsınız. Aynı zamanda uygulanan psikolojik testlerde objektif olarak birkaç hafta içinde düşme gerçekleşir. Özetlersek kendinizi daha iyi hissetmeye başlarsınız.

  • Vajinismus ve Tedavisi

    Vajinismus ve Tedavisi

    Vajina girişinin 1/3 lük dış bölümünde vajina çevresini saran kaslarda inatçı, uzun süren, istemsiz tekrarlayan kasılmaların olduğu bir cinsel ağrı bozukluğudur. Bu kasılmalara tüm bedendeki kasılmalar, bacakların kapanması, korku, kaçınma tepkisi, girişin olamayacağı inancı eşlik eder. Ülkemizde psikolog başvuruların %50’si vajinismus problemi üzerinedir.

    Giriş denendiğinde ağrı beklentisi, koşullanmış korku yanıtı haline dönüşür ve vajinal kasların kasılmasına neden olur. Böylece beden, cinsel birleşmeye izin vermez ya da birleşme kısmen gerçekleşir ya da ağrılı bir birliktelikle sonuçlanır.

    Cinsel terapide amaç, kasların gevşemesini sağlamak değil; ağrı korkusu ve kaygısını ortadan kaldırmaktır.

    Vajinismus Hastalarının Ortak Özellikleri

    • Erişkin kadın olmaya dirençli olabilirler

    • Öfkelerini ifade etmekte zorlanırlar

    • Onaylanmaya ihtiyaç duyarlar

    • Kızlık zarının parçalanacağına inanırlar

    • Cinsel organların iğrenç ve utanç verici olduğunu düşünebilirler

    • Cinsel organlarını tanımazlar

    • Kızlık zarını kutsal ve korunması gerekir görürler

    • Cinsel şiddet ya da taciz, tecavüz öyküsü bulunabilir geçmişte

    • Katı din eğitiminden geçmiş ya da gelişimlerinde dini kurallar hakim olabilir

    • Bekaret kavramına aşırı önem verirler

    Vajinismusa Eşlik Eden Otomatik Düşünceler

    • “Vajina çok dar”

    • “Vajina girişinde duvar gibi bir engel var”

    • “Penis girişi sırasında çok kanama olacak”

    • “Penis girişi sırasında vajinanın içi yırtılacak”

    • “Penis içeri girerse çıkamaz; birleşik halde kalır”

    • “Cinsellik günah, kötü ve ahlaksızca”

    • “Kızlık zarı değerli ve korunması gerekendir”

    • “İlk ilişki, erkeğin kadının bekaretini test edeceği bir sınavdır”

    Vajinismusun Nedenleri

    • İlk denemelerde acı duyma

    • Cinselliği değersizleştiren ve aşağılayan bir aile

    • Baskıcı/otoriter baba

    • Zayıf/güçsüz anne

    • Baba-kız ilişkisinde güçlükler

    • Cinsel şiddet, taciz, tecavüz öyküsü

    • Zorla evlendirilme

    • Eşini sevmeme

    • Eşcinsel özdeşleşme

    • Başarısızlık korkusu

    • Kızlık zarını yitirme korkusu

    • Cinsel tabular, yanlış bilgiler

    • Ağrı eşiğinin düşük olması

    • Vajinal kayganlıkla ilgili problemler

    • Cinsel organın anatomisini bilmeme

    • Çocuklukta-ergenlikte “bacağını kapa”, “eteğini ört” gibi uyarılar

    • Bilinçdışı çatışmalar

    • Ağrılı jinekolojik muayene

    • Geçmişte genital bölgeye gelen bir darbe ya da travma

    • Çocuklukta çok fazla makattan fitil kullanımı

    Vajinismus Tedavisi

    Vajinismus tedavisi, çiftlerle yürütülen bir değerlendirme sürecinin ardından, terapi kuralları belirtilerek, cinsel fizyoloji ve anatomi konularında verilecek psikoeğitimle beraber başlar. Her seansta çiftlerimize verilecek ev ödevleri vardır. Bu ödevler bazen bazı formları doldurmaya yönelik bazen de uygulamaya yönelik, danışanları zorlamayacak aşama aşama belirleyeceğimiz ev çalışmalarından oluşmaktadır.

    Bu tedavide görüşme sıklık ve zamanları çalışmanın gidişatına göre belirlenir. Görüşmeler, alışkın olunan haftada 1 ya da 2 seans aralığı şeklinde olmaktan ziyade her bir seansın sonunda verilen ödev, danışan tarafından yerine getirildiğinde haberleşerek belirlenir. Yani her seans bir önceki seansın tamamlanması ve o adımın gerekliliklerinin yerine getirilmesi ile bir diğer adıma ulaşır.

  • Tüp Bebek Tedavisinde 5 Adımda Stresinizi Azaltın

    Tüp Bebek Tedavisinde 5 Adımda Stresinizi Azaltın

    1.Adım: Kendinize iyi bakın: Rahatlama Tekniklerini kullanarak stresinizi azaltmaya çalışın. Bu teknikleri tedavi gördüğünüz klinikteki psikoloji birimine başvurarak öğrenebilirsiniz.

    Sosyalleşin: Kendinizi eve kapatmak yerine boş zamanlarınızı dışarıda değerlendirin.

    Beslenmenize dikkat edin: Sağlıklı besinler tüketerek, gebe kalmanızı zorlaştırıcı etkisi olan yağlarınızdan kurtulun, bol bol egzersiz yapın; bu sayede vücut, endorfin hormonu salgılayacak ve siz de kendinizi mutlu hissedeceksiniz.

    2.Adım: Sosyal iletişiminizi düzenleyin: Sizi gerçekten iyi anlayan ve duygularınıza karşı duyarlı olan insanlarla bir araya gelin.

    3.Adım: Acı verecek durumlardan kaçının: Hamile yakınlarınıza, yeni bebek sahibi olmuş arkadaşlarınıza ya da sünnet töreni gibi aktivitelere olan katılımınızı azaltmaya çalışın. Burada suçlu hissetmenize yol açacak bir durum yok. Arkadaşlarınıza durumu şu şekilde açıklayabilirsiniz:

    “Duygusal olarak hayatımın en zor zamanlarını yaşıyorum, bu sorunu aştıktan sonra bu durumu telafi etmeye çalışacağım.” Bundan başka açıklama yapmayın.

    4.Adım: Diğerleriyle “açık” konuşun: Başkalarının size destek olabilecekleri ve yardımı dokunabilecekleri durumları onlarla açıkça paylaşın. Durumunuza karşı duyarsız olan insanlarla bağınızı sıkı tutmayın. Tedavi süreci ile ilgili maruz kaldığınız ve cevaplamaktan yorulduğunuz sorulara karşı “tedavi sürecim devam ediyor, her şey doktorumun kontrolünde, eğer bir gelişme olursa zaten size haber vereceğim” şeklinde sınır koyucu karşılıklar verin. Ya da bu konuyla ilgili konuşmaktan yorulduğunuzu herhangi bir değişiklik olma ihtimalinde bunu onlarla paylaşacağınızı, siz konuyu açmadığınız müddetçe bu konuyla ilgili konuşmak istemediğinizi açıkça dile getirin.

    5.Adım: Tedavi planını iyi kavrayın: Tedavi başarısız sonuçlanırsa bir sonraki adımın ne olacağı konusunda mutlaka doktorunuza danışın. Böylece, sadece bu tedavinin sonucuna bağımlı olmadığınızı öğrenmiş olacaksınız.

  • ERKEK İNFERTİLİTESİNİN (KISIRLIĞININ)  PSİKOLOJİK ETKİLERİ

    ERKEK İNFERTİLİTESİNİN (KISIRLIĞININ) PSİKOLOJİK ETKİLERİ

    İnfertilitenin psikolojik etkilerine yönelik çalışmaların birçoğu kadın psikolojisi yönünde yoğunlaşırken yürütülen yeni çalışmalarda erkeklerin geçirdiği süreçler de araştırma konusu olmuştur. Özellikle erkek kaynaklı infertilitede erkeklerin belirli psikolojik değişimler yaşadıkları gözlemlenmiştir. Öfke, depresyon, değersizlik hisleri, güç-kudret yitimi, erkeklikle ilgili olumsuz düşünceler, cinsel yetersizlik hisleri, suçluluk hisleri gibi sorunlar araştırma sonuçlarında yoğun olarak bulgulanmıştır.

    Çocuk sahibi olamamaya kendileri sebep olduklarını düşünen erkekler, erkekliklerini sorgulamaya başlarlar, bunu cinsel işlevsizlikten ortaya çıkan bir kusur gibi görebilirler, hatta diğer insanlar da böyle düşünür kaygısı yaşayarak paylaşmak istemezler; halbuki bu durumun cinsel işleyiş ile hiçbir ilgisi yoktur. Evet, bu sorunlar cinsel hayat üzerinde olumsuz etkiler yaratırlar ama yukarıda ifade ettiğimiz duygusal değişimler yüzünden yaratırlar, bir sonuç olarak cinsel işlevi bozarlar. Yani bir erkeğin sperm morfolojisinin kötü olması, cinsel işlevini değiştirmez ama bu tanıyı aldıktan sonra kendi cinselliğine, kişiliğe yüklediği anlamlar sonucu cinsel yaşantısı bundan etkilenir.

    Erkekler de kadınlarla eşit düzeyde etkilenir bu süreçlerden; fakat onlar duygularını daha az ifade ederler, bunu çok göstermezler. Bu durum erkeklerin ilişki içerisinde yalnız hissetmelerine ve destek almaktan uzak kalmalarına sebep olur. Başarısız tedavi deneyimleri arttıkça çiftler daha depresif olurlar, cinsel yaşamları daha az tatmin edici olur. Çünkü artık cinsellik tamamen çocuk sahibi olmak odaklıdır. Zamanla çocuk sahibi olmakla ilgili kaygılar artar, sosyal izolasyon yaşarlar. Çiftler kendilerini etiketlenmiş hissederler, bitmeyen bir “kayıp” hissi vardır. Kendilerini akranlarıyla karşılaştırırlar, kusurlu ve beceriksiz hissederler; bu da özgüvenlerini zedeler.

    Yapılan bir araştırmada sadece erkek faktörlü ve sadece kadın faktörlü infertilite hastalarının erkek partnerleri arasında psikolojik bir değerlendirme yapılmış. Bu araştırmanın sonucunda erkek faktörlü grubun erkeklerinin diğer grubun erkeklerine göre cinsel hayatları ile ilgili ve kendi kişisel kimliklerine yönelik daha olumsuz algılara sahip oldukları bulgulanmıştır. Bu sonuçlara göre görülüyor ki sadece erkek faktörlü infertilitede erkekler, hayatlarını daha az kontrol edebildiklerini, hedeflerine ulaşmada yetilerinin daha az olduğunu ve kişisel olarak bu durumdan daha fazla sorumlu olduklarını düşünüyorlar. Diğer gruplara göre daha çok özgüven problemleri yaşıyor, etiketlendiklerini, kusurlu görüldüklerini düşünüyorlar. Bununla beraber bu erkekler diğer gruplara göre daha az cinsel tatmin yaşarken, cinsel açıdan kendilerini daha başarısız hissediyorlar.

    Kadınlar, bu durumlarla baş etmede yüzleşme, sorumluluğu kabul etme, sosyal destek arama yaklaşımlarını daha çok benimserken; erkekler bu konularla ilgili konuşmak konusunda problem yaşıyorlar, anlaşılamayacaklarını düşünüyorlar ya da yok sayıyorlar. Bu durum ise stresin ortadan kalkmasını sağlamamakla beraber kaçınmacı bir tutum sergilemelerine sebep oluyor. Bu da aslında problemin çözüme ulaşmadan rafa kaldırılmasına ve ileriki zamanlarda daha büyümüş bir şekilde farklı biçimlerde bizi rahatsız etmesine sebep oluyor.

    NE YAPMALIYIZ?

    Çiftlerin infertilite tedavisini yarıda bırakmalarının, ertelemelerinin en büyük sebeplerinden birinin psikolojik zorluklarla baş etmedeki çektikleri güçlükler olduğu görülmüştür. Bunun için de süreçte yaşanan bütün olumsuz deneyimlerin yarattığı stres unsurları, depresyon ve anksiyete (kaygı) gibi sıkıntı yaratan durumları hafifletecek bir takım psikolojik müdahalelerin oldukça faydalı olduğu bulgulanmıştır.

    BU VAKALARDA PSİKOLOİK DANIŞMANLIĞIN ODAK NOKTASI NEDİR?

    İlk hedef infertilite konusunda bilgilendirmek, kaygılarının kaynağını ifade edebilmesini sağlamak, partnerinin hayal kırıklığı düşünceleri ile ve aynı zamanda infertilitenin yarattığı duygusal çatışmalarla baş etmesine yardımcı olmaktır. Bu alanda yürütülen psikoterapi çalışmaları, hastanın problem çözme becerilerini arttırarak acı, kayıp, suçluluk ve utanç duyguları, hayal kırıklığı, kaygı, depresyon ve sosyal izolasyon ile mücadele edebilmelerini sağlar.

  • Açıklanamayan İnfertilite (Nedeni Bilinmeyen Kısırlık) ve Stres

    Açıklanamayan İnfertilite (Nedeni Bilinmeyen Kısırlık) ve Stres

    İnfertilite vakaları, kadın faktörlü, erkek faktörlü, her iki partnere de bağlı ve de açıklanamayan infertilite olarak gruplandırılmaktadır. Modern bilimsel çalışmaların herhangi bir sebep bulamadığı, tespit edilmiş herhangi bir tıbbi sorunun bulunamadığı infertilite türü açıklanamayan ya da nedeni bilinemeyen infertilite olarak adlandırılmaktadır.

    İnfertilite hastalarının yaklaşık %10-15’i bu tanıyı almaktadır. Bu tanıyı almak çiftler üzerinde yıkıcı bir etki yaratmaktadır. Nasıl bir neden bulunamaz? Yine başladığınız noktaya geri dönmüşsünüzdür. 2-3 yıl öncesine belki de… Kendinizi tekrar karanlıkta bulmuşsunuzdur. 21.yy’da böyle bir tanıyı almak, Orta Çağ’da vebaya yakalanmak gibi hissettirir. Anksiyeteniz (kaygılarınız) artar; çünkü kimse nedenini tanımlayamaz. Bir şeyler yapabilmek için gücünüz kalmamış gibi hissedersiniz. Umutsuzluk hisleriniz beraberinde depresyonu getirebilir. Bu, şaşırtıcı bir durum değildir; çünkü anksiyete ve depresyon açıklanamayan infertilitede görülen en baskın duygusal tepkilerdir.

    Durumu aileniz ve arkadaşlarınızla konuşmak çok daha zor gelir; çünkü açıklayacak bir şey bulamazsınız, verecek cevabınız yoktur. Bu durumları yaşıyor olmak sadece sizin bu sıkıntıya sahip olduğunuz anlamına gelmez. Yürütülen bir araştırma, açıklanamayan infertiliteye sahip hastaların, diğerlerine göre daha fazla sosyal zorlanma yaşadıklarını ortaya koymuştur. Diğer bir çalışma, açıklanamayan infertilite hastalarının tüp bebek tedavilerinden birkaç yıl sonra bile hala ailelerine ve çevrelerine bu durumun nedenini açıklayamamaları yüzünden gerginlik yaşadıklarını bulgulamıştır.

    Nedeni bilinmeyen infertiliteyi stresle açıklayabilir miyiz?

    Bunun için öncelikle stresin vücudumuzda ne gibi değişiklikler yarattığını, doğurganlığımıza olan etkilerinin neler olduğunu bilmemiz gerekir.

    Stres sırasında adrenalin hormonu salgılanır. Bu hormon aynı zamanda stresli durumlardan, tehlikeden kaçmamızı da sağlar. Aynı zamanda adrenalin hormonu, doğurganlık için önemli olan progesteronun kullanılmasına da engel olur. Bunların dışında, stres altındayken vücudumuz daha fazla prolaktin hormonu salgılar bu da gebelik oluşmasına engel olabilir.

    Vücudumuz çok ağır bir stres altındayken hamile kalmamamız gerektiğini bilir. Onun önceliği, bizi tehlikenin dışında tutmaktır. Yoğun stres altındayken, yani tehlike etrafımızdayken, beynimiz, fetüsün bakımını sağlayabileceğimiz konusunda bize tam olarak güvenemez. O durumda üreme lüks bir tutkuya dönüşmüştür. Ama beyin bize “dur” der, stresin yarattığı etkileri vücutta yaşatmaya yönelir. Kaslarımızda gerilimler oluşur, göz bebeklerimiz genişler, çevrede olup bitene karşı aşırı duyarlı hale geliriz, kan basıncımız artar, kalp atış hızımız artar. Bütün bunlar da bedeni yorar. Vücudumuz, hamilelikte yorgun ve sıkıntılı olmamamız gerektiğini bilir. Bu yüzden gebe kalmamıza engel olabilir. Ayrıca bu belirtiler (kan basıncının artması, kalp atış hızının artması, gözbebeklerinin büyümesi vb.) stres anında harekete geçen sempatik sinir sistemi tarafından ortaya çıkarılır. Ve bu sistem harekete geçtiğinde rahme ve yumurtalıklara daha az kan akışı sağlanır bu da üreme fonksiyonlarının görevini aksatabilir.

    Bütün bunlarla birlikte “Acaba stres ile baş edemiyor muyum?” sorusu ile fazlaca baş başa kalmak da stres düzeyini arttıran, tüm sorumluluğu üzerimize yükleyen ve üreme sistemimizi bu kısır döngü içerisinde etkileyen bir faktördür.

    Araştırmalar, infertilite konusunda çalışan uzmanlar tarafından psikolojik danışmanlık almanın, bu durumun belirsizliğiyle baş etme konusunda yardımcı olacağını söylemektedir. Danışmanlık almak ayrıca hastaların kontrol edilebilir diğer yaşam alanlarına odaklanmalarını ve iyi hissetmelerini sağlayabilir.