Kategori: Psikoloji

  • PANİK YOK, KONTROL VAR!

    PANİK YOK, KONTROL VAR!

    Günümüzde çok sık karşılaştığımız panik atak sorunu nedeniyle oluşan ruh hali değişikliği hayatımızı olumsuz yönde etkiliyor.Panik atak kontrol edilebilir bir psikolojik problemdir.

    Panik Atak nedir?

    Panik Atak, algılanan tehlike karşısında aniden gösterilen tepkiye bazı yoğun bedensel duyumların eşlik ettiği en yaygın psikolojik problemlerden biridir. Çeşitli yer ve zamanlarda karşılaşılan bu yaygın problem olan Panik atak ülkemizde yüz kişiden birinde en az bir kez yaşandığı bilinmektedir. (Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders, Fifth Edition [DSM-V] ) , panik atağı tanısı konulabilmesi için aşağıda sıralanmış olan on üç belirtiden en az dördünün ya da daha çoğunun bulunması gerektiğini belirtmektedir.

    Panik Atak Belirtileri Nelerdir?

    1. Çarpıntı, kalp atışlarının hissedilmesi ya da kalp atış hızında artış olması

    2. Terleme

    3. Titreme ya da sarsılma

    4. Nefeste darlık ya da boğuluyormuş gibi olma duyumları

    5. Soluğun kesilmesi

    6. Göğüs ağrısı ya da göğüste sıkışma

    7. Bulantı ya da karın ağrısı

    8. Baş dönmesi, ayakta duramama, sersemlik ya da bayılacak gibi olma duyumları

    9. Titreme, üşüme, ürperme ya da ateş basması duyumları

    10. Uyuşmalar

    11. Gerçekdışılık ya da kendine yabancılaşma, kendinden kopma duyumu

    12. Denetimi kaybetme ya da çıldırma korkusu

    13. Ölüm korkusu

    Bilinçlenmek en güçlü çözümdür!

    Panik atağı geçiren kişi kalp krizi geçirdiğini, bayılacağını, her şeyin sonunun geldiğini ve öleceği hissine bile kapılır fakat bu korkularının hiç biri doğru değildir. Panik atak vücudun bir yanlış alarmıdır. Bu yanlış alarmın şiddeti 5-10 dakika içinde maksimuma ulaşır ve en fazla yarım saat içerisinde düşüşe geçer. Yaşanılan durumun bir panik atak olduğunun bilinmesi ve sakin bir şekilde beklemek bir tür çözümdür.

    “Panik atak vücudun yanlış bir alarmıdır” ne anlama gelir?

    Korku, kaygı ve endişe durumlarında otonom sinir sistemi kişinin zor durumda olduğunu anlar ve ilgili organlara uyarı gönderir.Örneğin; bir kişi ona korku veren bir canlıdan veya durumdan kaçarken panikler, kaçması için böbrek üstü bezleri adrenalin salgılar, kalp atışı hızlanır ve kişiyi daha atak hale getirir. Atak ve kaçabilir hale gelmesi hayatta kalması şansını arttırır.Fakat bazen sinir sistemine yollanan sinyaller yanıltıcı olabilir, bunun sebepleri ise genellikle birikmiş korku ve kaygılardır. Bu yanıltıcı sinyaller hiçbir şey yokken kalp atışını nefes alımını ve diğer fonksiyonları harekete geçirir ve kendimizi bir panik haline sokarız. Öğrenci veya öğretmenin okul zilini yangın alarmı sanarak panik içinde heyecanlanarak yangın merdivenine koşmak, hayatta kalma çabası içinde olmak panik atağa verilebilecek bir örnektir.

    Panik Atak Tedavisi çeşitleri nelerdir?

    Kişilerin bilgilendirilmesi önemlidir. Panik atak yüzünden ölmeyecekleri, çıldırmayacakları, bayılmayacakları, kalp krizi geçirmeyecekleri v.b. durumlara sebep olmayacağı konusunda yapılan bilgilendirmeler kişinin tedavisinde önemli yere sahiptir.

    Nefes egzersizleri de bu problemin çözümünde önemli yere sahiptir. Kişinin aklına panik atak sırasında nasıl nefes egzersizi yapacağı gelmeyebilir, bu sebeple panik atak dışındaki zamanlarda da nefes egzersizi yapılmalıdır.

    Nefes egzersizine örnek verecek olursak; Oturur pozisyonda arkanıza yaslanınız ve derin nefes alınız. Nefes alış süreniz 3 saniye ise nefesi aynı sürede yani 3 saniye içinide tutunuz, daha sonra nefesi alış sürenizin iki katı olacak şekilde yani 6 saniye olmalıdır.

    Bir diğer nefes egzersizi örneğimiz ise şu şekildedir; sırtüstü uzanıp bacaklarınızı düz bir şekilde uzatınız. Sol elinizi göğsünüzün üzerine, sağ elinizi karnınızın üzersine koyunuz. Burnunuzdan derin nefes alırken elinize dikkat edin. Karnınızın üzerindeki eliniz daha çok yukarı hareket ediyorsa doğru nefes alıyorsunuz demektir. Karnınızda hayali bir balon olduğunu düşünün ve bu balonu şişirmeye çalışıyor gibi nefes almaya çalışın. Atak sırasında yukarıda anlatılan egzersizleri uyguladığında nabzını normale döndürerek atağın kısa sürede atlatılmasına olanak sağlanır.

    Fiziksel egzersizler de panik atak tedavisinde önemlidir. Haftanın 4-5 günü en az 30 dk yürüyüş, koşu veya yüzme yapılması kişiye fayda sağlayacaktır.

    İlaç Tedavisi bazı panik atak problemi yaşayan kişilerde kullanılması zorunludur.İlaçların tümünün bağımlılığa sebep olacağı düşüncesi yaygındır. Bu yanlış bilgi çoğu kişinin ilaçla tedaviden kaçınmasına sebeptir.Bir kısım ilaçta bağımlılık riski vardır.Ancak ilaçların panik atak oluşumunu arttırma riski bulunmamaktadır. İlaçların etkisi 15-20 gün sonra başladığı için kişi bu dönemde; yine panik ataklar yaşayabilmektedir. Bu dönemde panik yaşayan kişiler kendilerine öğretilen nefes egzersizi tekniklerini kullanabilirler. Atağın hemen öncesinde meşgul oldukları işe devam etmeyi denemelerinin de atağın kısa sürede geçmesine faydası olacaktır.

    Psikoterapi bir diğer önemli tedavi türüdür. Panik atak tedavisinde en etkili yöntem bilişsel-davranışçı terapi olduğuna görülmektedir. Bu terapide, panik atak belirtilerine ilişkin yanlış inançların düzeltilmesi, ataklar ile baş edebilme eğitimi ve ‘Panik atak gelecek’ endişesiyle geliştirilen davranışların sağlıklı olanlarla değiştirilmesine yönelik alıştırmalar gerçekleştiriliyor. Tüm bu uygulamaların psikolog veya psikiyatri uzmanı takibi altında yürütülmesi çözüme ulaşılmasında ve kişinin yaşam kalitesinin yükseltilmesinde faydalı olacaktır.

  • Boşanma,Boşanma ve Çocuk

    Boşanma,Boşanma ve Çocuk

    BOŞANMA SEBEPLERİ

    Evlilik, her kurum gibi zaman zaman aksayan yönleri olan bir kurum, bu aksaklıklar giderilemediğinde ise sonuç ne yazık ki boşanmayla noktalanıyor. Evlilik süresince aileye yeni bir birey katıldıysa boşanma daha sancılı oluyor. Evliliğin bitmesine yol açan sebepler çok çeşitli olabilir, en çok görülen sebepleri aşağıdaki gibi sıralayabiliriz:

    ekonomik sorunlar

    eşlerin sosyo-kültürel yapı farklılıkları

    cinsel sorunlar

    iletişim bozukluğu

    eşlerden birinin ihaneti

    aile içi şiddet

    Yukarıdaki sebepler nedeniyle evlilik sorunları yaşayan bir çiftin anne-baba olarak da çocuklarıyla sağlıklı ilişkiler kurabilmelerini bekleyemeyiz; anne ya da baba ayrı ayrı çocuklarıyla sağlıklı ilişkiler kursalar bile, birlikte çocuklarına karşı tutarlı, dengeli tutum ve davranışlar sergilemekte güçlük çekeceklerdir. Bir evliliği başa çıkılamayan, çözüm üretilemeyen, süregen sorunlarla devam ettirmenin çocuk üzerinde yaratacağı olumsuz etkiler, bazen boşanmanın kendisinin yaratacağı etkilerden daha fazla ve yıkıcı olabilir.

    Boşanmanın sebebi ve şekli, çocukların boşanmadan ne kadar etkileneceğini belirler;

    Örneğin, anlaşmazlık (iletişim bozukluğu) nedeniyle biten bir evlilikle, eşlerden birinin ihaneti sonucu biten bir evliliği karşılaştıralım. İlkinde, eşler daha uzlaşmacı ve çocukla ilgili sorunların üstesinden gelmek konusunda daha akılcı davranabilirler. İkinci durumda ise, eşler birbirlerine karşı daha öfkeli ve düşmanca tutumlar sergilerler, durum böyle olunca isteseler de uzlaşmacı olamazlar. İkinci tip boşanmalarda ise çocuklar doğal olarak daha fazla zarar görürler.

    BOŞANMA SÜRECİNDE DİKKAT EDİLMESİ GEREKEN NOKTALAR

    Sizi boşanma kararı almaya iten sebepler ne olursa olsun, boşanma kararınızı kesin olarak vermeden önce, aşağıdaki konuları gözden geçirdiğinizden emin olun;

    Yaşadığım sorunların ve mutsuzluğumun sebebi evliliğim, başka sorunları evliliğime atfetmiyorum,

    Evliliğimi kurtarmak için elimden gelen herşeyi yaptım,

    Bu kararı uzun sürede ve etki altında kalmadan verdim,

    Eşim de, ben de ilişkimize yeterince zaman tanıdık,

    Çocuğumuz ve ben boşanma olayından etkileneceğiz,

    Boşandıktan sonra ortaya çıkabilecek yeni sorunlarla başa çıkabilecek gücüm var,

    Yalnızca eşimden boşanıyorum, çocuğumdan değil (özellikle babalar için),

    Eşimin de benim de çocuğumuza ihtiyacımız var, çocuğumuzun hem bana hem eşime ihtiyacı var, o yalnız birimize ait değil.

    Kararınızı kesin olarak verdiyseniz veya siz istemeseniz de eşiniz kesin olarak sizden boşanmaya karar verdiyse çocuğunuzun boşanma sürecinden olabildiğince az etkilenmesini sağlayabilmek için aşağıdaki maddeleri yerine getirmeye çalışın;

    Boşanmanın ne olduğu ve boşanmadan sonra anne, baba ve çocuğun yaşamında ne gibi değişiklikler olacağı konusunda çocuğu bilgilendirmek ve bilinçlendirmek gerekir. Boşanma sürecinde, şehir veya ev değiştirme, bakıcı değiştirme, yeni bir evlilik vb. yaşam değişikliklerini erteleyin. Yaşanması zorunlu bazı değişiklikler varsa, bunlara kademeli geçişler yapmaya gayret edin. Çünkü her değişim, olumlu da olsa ekstra çaba gerektirir ve çocuğunuz için hepsine birden uyum sağlamak güç olabilir. Aynı sebeple, boşanma sonrası çocuk eşlerden hangisiyle kalacaksa, o ve çocuk ailenin boşanmadan önce yaşadığı mekanda yaşamaya devam etmelidir.

    Eşler, kendi ailelerini de toplayarak (babaanne, hala , dayı vb.) hep birlikte bir toplantı yapmalı ve çocukla ilgili alınan kararlardan herkesin haberi olmalıdır. Böylece herkes çocuk için işbirliğinin kaçınılmaz olduğunu hatırlatmış olur, çocuğun bu durumdan çok etkilenebileceğinin ve bu konuda herkesten duyarlılık beklendiğinin altı çizilir ve kararlarda herkesin katkısı olduğundan kurallar daha az çiğnenir.

    Çocuktan ayrı yaşayacak olan eş, kademeli olarak evden ayrı kalmaya başlamalıdır; bu süreç haftada bir günden 5-6 güne kadar çıkarıldığında çocuk ayrılığa daha kolay adapte olur. Boşanmadan sonra, çocuklar her iki eşle de sürekli ve düzenli olarak görüşmeye devam etmelidir. Siz artık sevgili veya karı-koca olmayabilirsiniz ama onun için halen anne-babasınız. O sizleri beraber tanıdı ve beraber istiyor, bunu anlamaya çalışın ve ayrılığınıza alışması için ona zaman verin. Çocuğunuza anne ve babanın bibirlerinden ayrılmalarının çocuklarından ayrılmaları anlamına gelmediğini anlatın. Hep birlikte sık sık biraraya gelin (Kendinizi,eşinizle bu biraraya gelişleri kimseye açıklamak zorunda hissetmeyin !!!).

    Eşler boşanmanın çocukları için olduğu kadar kendileri için de zor olduğunu unutmamalı ve boşanmayı bir son değil, bir başlangıç olarak kabul etmelidirler. Öfke, yalnızlık duygusu, depresyon, kaygı gibi psikolojik sorunlar ortaya çıkabilir, bunlar doğaldır, gerekirse profesyonel yardım almaktan çekinmemek gerekir. Kendilerini ne kadar çabuk toparlarlarsa çocuklarına da o kadar çok yararlı olabilirler. Unutmamak gerekir ki, çocuklar yeni karşılaştıkları her durumun ne denli tehdit edici olup olmadığını anlamak için genellikle yetişkinlerin tepkilerine bakarlar. Sürekli ağlayan bir anne çocuğa durumun kötü olduğu, neşeli ve çabalayan bir anne ise her şeyin yolunda gittiği izlenimini verecektir.

    Eşler çocukları kesinlikle birbirlerine karşı kullanmamalıdır; çocuk hiçbir şekilde taraf ve tanık tutulmamalıdır. Yeni düzenlemelerle ilgili kararlar alırken çocuğunuzun onayını alın ama çocuğunuzu karar verme sorumluluğu altında ezmeyin.

    Çocuk, boşanmış bir anne-babanın çocuğu olmayı çevresine karşı bir silah gibi kullanmamalıdır. Her konuda gereksiz tavizler vererek çocuğun boşanmadan alacağı yaralar yalnızca artırılır, azaltılmaz. Her gün çikolata yemesine izin vererek çocuğunuzun boşanma olayından daha az etkilenmesini sağlayamazsınız, sadece çikolataya daha çok alışmasını sağlarsınız.

    Çocukla ilgili her konuda eşler birbirleriyle çelişen davranışlarda bulunmamaya gayret göstermeli, ortak bir yol izlenmelidir. Babanın evinde izin verilen bir şeye, annenin evinde yasak konulmamalıdır.

    Çocuklar anne-babalarının boşanmasından kendilerini suçlayabilirler. Bu yüzden, boşanma sebebeinin çocukla hiçbir ilgisinin olmadığı, bunun anne ile babanın arasındaki anlaşmazlıktan kaynaklandığı açıkça anlatılmalıdır.

    Çocuk anne-babasının yerine kimseyi koymak istemez, buna saygı duymak gerekir. Bo?anma sonrası eşlerden biri yeni bir ilişki yaşıyorsa çocuğun bunu boşanmayı kabullenene kadar bilmemesi gerekir.

    Boşanma sırasında, çocuklar mahkeme, eşya dağılımı, nafaka gibi konulardan haberdar edilmemelidir.

    Anne-babası boşanmış veya boşanma aşamasında olan bir çocukla ilişkisi olan herkes için iki uyarı :

    LÜTFEN,

    Çocuğun yanında bu konuyu konuşmayın, özellikle de eşlerden birinin tarafını tutan veya kötüleyen sözler sarfetmeyin.

    Boşanma olayını çocukla ilişkilendirmeyin ve çocuğa bu anlama gelen sözler sarfetmeyin;

    Anne ya da babasının kendisini sevmediği için, çok yaramazlık yaptığı için, başka bir kadınla birlikte olmayı tercih ettiği için vb. terkettiğini asla söylemeyin. Bu boşanan çiftlerin ailelerinin ve hatta kendilerinin de çok düştüğü bir hatadır. Hernekadar bu sözler gerekçelendirilirken “çocuk anne veya babadan soğusun da aramasın” gibi bir iyi niyet öne sürülüyor olsa da, bu ne inandırıcı ne de çok akılcıdır. Bu gibi sözlerle çocuğu teselli etmez, ona ancak “terkedilmişlik duygusu ve/veya suçluluk duygusu” enjekte etmiş oluruz. Böylece çocuk terkedildiğini çünkü sevgiye layık olmadığını, değersiz olduğunu düşünür. Bu gibi sözlerin çocuklarda ne kadar derin ve onarılması zor yaralar açabileceğini düşünebiliyor musunuz ?

    Anne-babalar için son uyarı :

    Boşanmaya karar vermeden önce, eşinizle birlikte hareket ederek, çocuğunuzun boşanmanızdan olabildiğince az etkilenmeslini sağlamak için tüm önlemleri alsanız da, çocuğunuz bu olaydan çok etkilenebilir. Bazen de çok dikkatsiz davranırsınız ama çocuğunuz fazla etkilenmez. Bunun iki sebebi vardır; birincisi her çocuk her olaydan aynı oranda etkilenmez, ikincisi olayın etkileri eşit olsa bile tepkiler ve tepkinin zamanı farklı olabilir.

    Buna ilaveten, boşanma olayı çocukları kuşkusuz etkiliyor, ancak çocuklar olayın kendisinden çok, oluş biçiminden, süreç içerisinde yaşananlardan etkileniyorlar. Çocuklara birşeyi anlatmanın bin çeşit yolu var. Önemli olan çocuğumuz için doğru olan yolu bulabilmek. Bizim çocuğumuz için, bizim koşullarımızda doğru olan bir yol, bir başka çocuk için onun koşullarında doğru olmayabilir. Çocuğunuzu boşanma sürecine hazırlama konusunda profesyonel yardım almaktan çekinmeyin lütfen, bunu utanılacak bir şey olarak görmeyin. Bunu yaparken de olabildiğince erken, boşanma kararı almadan veya hemen sonrasında yapın. Bu arada, boşanma aşamasında çocukları için profesyonel yardım alırken, iletişim sorunlarını çözebildiğini görerek, evliliğini sürdürmeye karar veren çiftlerin sayısının da çok olduğunu hatırlatmak isterim.

  • AŞIRI KORUYUCU ANNE-BABA TUTUMU

    AŞIRI KORUYUCU ANNE-BABA TUTUMU

    Anne babanın çocuğu aşırı koruması, çocuğu gereğinden fazla kontrol etmesi ve özen göstermesi anlamına gelir. Bunun sonucunda çocuk etrafındaki kişilere aşırı bağımlı ve kendine güveni olmayan bir birey olabilir. Çocuğun yaşamı süresince olabilen bu bağımlılık, psiko-sosyal olgunluğu olumsuz açıdan etkiler ve çocuğun kendi kendine yetmesine olanak vermemiş olur. Anne babanın aşırı koruyuculuğu çocuğun okul başarısını ve okula uyumunu da etkiler.

    Yapılan araştırmalar sonucunda anne koruyuculuklarının babalara göre daha fazla olduğu görülmektedir. Annelerin çocuklarına karşı koruyucu bir tutum geliştirmesine yol açan nedenler:

    • Annelerin ilk çocuğunun ölmüş olması, birçok düşük yapması, zor bir hamilelik süreci geçirmesi, güç doğum yapmış veya uzun süren bir tedavi sonucunda çocuk sahibi olması ve başka çocuk sahibi olma şansının olmaması

    • Annenin evlilik hayatı boyunca eşinin çok az yer alması, beklediği ilgi ve sevgiyi bulamaması

    • Annenin kendi çocukluk ortamında sevgi ve şefkatten yoksun olarak büyümüş olması

    Aşırı korunan çocuklar fazlaca bağımlı olurlar ve her şeyi annelerinden istemeye yönelirler, kendi başlarına karar veremeyen, sormadan-danışmadan bir şey yapamayan, girişim yeteneklerinden yoksun bir birey olurlar. El becerilerini kendileri geliştiremediklerinden dolayı beceriksiz ve dolayısıyla güvensiz olurlar. İstediklerini ağlayarak yaptıran ya da aşırı inatçı bireyler olabilirler. Kendini korumayı öğrenemedikleri için savunmasız, çekingen bir kimlik geliştirirler ya da aşırı otoriter, etrafındakileri kullanan, şımarık kişiler olabilirler.

    Eğer; çocuğunuzun hareketlerini başına gelebilecek fiziksel zararlardan korumak için engelliyorsanız, gecede dört beş kere okul öncesi çağında olan çocuğunuzun üstünü örtmek için kalkıyorsanız, ayrı bir yatağı olmasına rağmen çocuğunuzun sizin yatağınızda birlikte uyumasına izin veriyorsanız, okul öncesi veya ilkokul çağındaki çocuğunuzun yanınızdan ayrılmasına hiç izin vermiyorsanız, düzenli olarak onun ödevlerini yapıyorsanız ya da çocuğunuza hiçbir ev işi sorumluluğu vermiyorsanız çocuğunuzu koruma konusunda aşırı bir tutum sergiliyor olabilirsiniz.

    Aşırı koruma karı/koca ve kadın/erkek ilişkilerine de engel olur. Çocuk odaklı bir yaşamda, ebeveynler kendi öz ihtiyaçlarına sağlıklı bir şekilde sahip çıkamazlar. Aşırı koruma çocuğun kişiliğini geliştirmez, bağımlı, ürkek, inatçı, istediğini tutturan bir birey olmasına neden olur ve bu aşırı koruma çocuğun özerk düşünme, sorumluluk alma gibi geliştirici yaşam fırsatlarına engel olur.

    Anne baba olarak çocuğa doğal yaşam fırsatı vermeliyiz. Çocuklarımıza iyi örnek olarak rehberlik etmeli ve kendi başlarına sağlıklı, mutlu bir yaşam sürmeleri için gerekli imkanları sağlamalıyız.

  • ALZHEİMER HASTALIĞI

    ALZHEİMER HASTALIĞI

    Unutkanlık hepimizin zaman zaman yaşamış olduğu bir sorundur. Ancak unuttuklarımızı hatırlamamız uzun sürmez. Unutkanlıklarımızın çoğu yorgunluk, stresli iş ortamı gibi nedenlerden kaynaklanır.

    Alzheimer yaş ilerledikçe ortaya çıkan, kişinin günlük yaşamını eskisi gibi sürdürmesini engelleyen, ilerleyici, kronik bir beyin hastalığıdır. Halk arasında bunama olarak da bilinmektedir. Hastanın düşünmesinde sorunlar ortaya çıkmaktadır.

    Alzheimer hastalığı çoğunlukla 65 yaşın üzerindeki kişilerde görülmektedir. Kadınlarda erkeklere oranla daha fazla rastlanılmaktadır. Yapılan araştırmalar sonucunda 65 yaşın üzerindeki ortalama 15 kişiden birinde bu hastalığın görüldüğü bulunmuştur. Bu hastalık sadece 65 yaş üzerinde değil, 40 ve 50 li yaşlarda da görülmektedir. Ancak diğer yaşlara göre sık karşılaşılan bir durum değildir.

    Bu hastalığın nedeni kesin olarak bilinmemekle birlikte kalıtsal faktörler, beyinde protein birikimi, beyin hücrelerinin ölümü, sinirsel iletimin bozulması gibi nedenlerden kaynaklandığı bilinmektedir. Yaş ilerledikçe hastalığın görülme ihtimali artmaktadır. Kısa süreli unutkanlıklar şeklinde ortaya çıkmaktadır. Hastalık ilerlemeye başladıkça kişi günlük işlerini aksatmaya başlar. Yakınlarını tanıyamaz hale gelip, sorduğu şeyleri tekrar sormaktadır. Bu durumda kişinin psikolojisi bozulmakta ve içine kapanmaktadır. Kişi; yürüme, koşma, tuvalete gitme gibi ihtiyaçlarını karşılayamamaktadır ve yatağa mahkum bir şekilde yaşam sürmektedir .Bir süre sonra bütün bakımı ailesi tarafından yapılmaktadır.

    Belirtileri; gündelik hayatı etkileyen unutkanlıklar (kişi isimleri vb.), planlama ve hesaplama zorlukları, daha önce sorunsuz olarak yapılan iş ve ev görevlerindeki aksamalar, zamanla ve yerlerle ilgili yaşanan kafa karışıklığı, konuşma ve anlamada zayıflama, yargılama ve karar vermede çekilen güçlük, sosyal aktivitelerden çekilme, eşyaların yerlerini karıştırmak, karakter özelliklerinin değişmesi ve insanları suçlamadır.

    Alzheimer hastalığının kesin bir tedavi yöntemi yoktur. Yapılan tedavi ile hastalık tamamıyla ortadan kalkmaz. Bu hastalığın tedavisinde erken tanı çok önemlidir. Yapılan tedavi ile hastalığın semptomları azaltılmış olur. Hastanın yaşam kalitesi arttırılmaya çalışılmaktadır. Hastalık ile beraber ortaya çıkan psikolojik sorunlarla baş edebilmek için doktor kontrolünde çeşitli ilaçlar kullanılmaktadır.

    Teşhisin kabullenmesi ve hastanın tüm aktivitelerinde desteklenip cesaretlendirilmesi gereklidir. Günlük yaşam aktivitelerinden; banyo, tuvalet,yemek yeme, giyinme, ilaçlarının düzenli kullanımının özellikle takip edilmesi gerekir. Bu aktiviteleri ne kadar bağımsız yapabilirse, yaşam kalitesi de o kadar korunmuş olacaktır.

  • BOŞANMA KARARI ÇOCUĞA NASIL AÇIKLANMALI?

    BOŞANMA KARARI ÇOCUĞA NASIL AÇIKLANMALI?

    Aileler için açıklanması en zor konulardan birisi çocuklarına boşanma kararlarını anlatmaktır. Ebeveynlerin kendi ilişkilerine dair almış oldukları bu karar, çocuğun hayatı üzerinde önemli bir etkiye sahip olabileceği için bu konunun çocuk ile sağlıklı bir şekilde konuşulup sürecin en iyi şekilde yönetilebilmesi çok önemlidir.

    Boşanma konusunu çocuklarla konuşurken ailelerin dikkat etmeleri gereken en önemli nokta çocukların bakış açısını göz önünde bulundurarak, yaşına ve gelişim düzeylerine uygun stratejiler geliştirmektir. Özellikle küçük yaştaki çocuklar boşanma sürecinin nasıl olduğunu, neden yaşandığını ve ebeveynlerin ne hissettiklerini anlamakta zorlanacaklardır. Çünkü küçük yaştaki çocuklar olaylara kendi bakış açılarından bakarak olayların merkezi olarak kendilerini görürler. Bu nedenden ötürü küçük yaş çocukları kendilerini boşanmadan ötürü sorumlu tutabilir ve suçlayabilirler.

    Çoğu çocuk ailelerinin bir gün barışacağını düşünüp bunun için bazı şeyleri düzeltmeye çalışıp çözüm yolları bulmaya çalışırlar. Bazı çocuklar ise anne babalarının boşandığını diğer insanlara söylemekten çekinip bu durumu yalnızca kendilerinin yaşadıklarına inanabilirler. Yani çocukların boşanmaya dair düşünceleri çocuktan çocuğa göre değişiklik göstermektedir.

    Aileler ayrılık kararını vermeden önce bazı çocuklar boşanma ihtimalinden şüphe duyabilir, bazılarında ise bu karar şok edici bir etkiye sahip olabilir. Boşanma kararı çoğu çocuğu derinden etkiler fakat özellikle küçük çocuklar için bu karar daha çok incinmelerine sebep olmaktadır. Bu nedenle ailelerin bu süreçte çocuğun tepkilerini iyi gözlemleyip ona uygun şekilde davranmaları gerekmektedir.

    Çocuğa boşanma kararı açıklanırken ebeveynler çocuğa terk edilmediklerinin güvencesini vermeli ve iki ebeveyninde her zaman birlikte bir bağ içerisinde olacağı anlatılmalıdır. Anne ve baba bu konuşmayı birlikte yapmalıdır. Anne babanın ortak bir dil kullanmaları ve ortak bir tutum içerisinde olmaları çocuğun onlara duyduğu güvenin devamı için yardımcı olacaktır. Boşanma ile birlikte anne ve baba olma görevlerinin değişmediği ve bu kararın verilmesinin çocuk ile ilgisi olmadığı açıklanmalıdır.

    Ayrılık kararını çocuğa yaş durumuna en uygun cümlelerle anlatmak, her zaman onu seveceğinizi hissettirmek, görüşme düzeninin nasıl olacağına hep birlikte karar vermek çocuğa kendini daha iyi hissettirmesi açısından önemlidir. Ebeveynlerin bu dönemde kendi aralarındaki sorunları çocuğun önünde konuşmamaları için özen göstermeleri gereklidir.

    Ebeveynlerin dikkat etmesi gereken bir diğer önemli nokta ise, ailelerin boşanma konusunda diğer ebeveynleri suçlayıcı bir şekilde konuşmamalarıdır. Çocuğa her iki tarafında iyi bir ebeveyn olduğunu anlatmak ve boşanma kararının bir suçlusu olmadığını bilmesini sağlamaya çalışmak gerekir. Böylece çocuk için zaten duygusal anlamda zor olan bir süreç daha da zorlaşmamış olacaktır. Çocuğunuzun bu süreci en az hasar ile sağlıklı bir şekilde atlatmasını sağlamaya çalışmak gerekir.

  • BAĞLANMA KORKUSU

    BAĞLANMA KORKUSU

    Kadın-erkek ilişkilerini bozan yarım kalmış aşklar, yüreğimizin bir köşesinde hissettiğimiz yaşanmamışlıklar…Sevgisizlik mi yoksa başka bir şey mi? Neden karşımızdaki insana kalbimizin, ruhumuzun her yerini açmakta zorlanıyoruz? Ve neden bağlanma duygusu bir savunmasızlık hissi doğuruyor bize?

    Genel anlamda bakıldığı zaman uzun süreli ilişkilerden kaçınma olarak kendisini gösteren bağlanma korkusu, günümüzde oldukça fazla gözlemlenen ve yakınılan bir durum olarak karşımıza çıkmaktadır. İlişkilerde bağlanma, karşı tarafa güven duyma, yakınlık kurma, bireyin kendini güvende hissetmesi, ilişkinin devam edebilmesi açısından önemlidir. Bağlanma korkusu olan kişilerde bu gibi duygu ve davranışların eksik ve yapılandırılmamış olmasından dolayı ne yazık ki sağlıklı bir ilişki gerçekleştirilememektedir. Birçok kişi bu durumun farkına varamamakta ve ilişkiyi sürdüremeyeceklerine dair yoğun bir kaygı içine girmektedir.

    Bağlanma korkusunun temelinde terk edilme (kaybetme korkusu) ve acı çekme korkusu yatmaktadır. Terk edilme korkusu yaşayan kişilerin çocuklukta özellikle anne ile olan ilişkilerinde bu tarz deneyimler yaşamış olma ihtimali çok yüksek olmaktadır. Çocukluk çağında anne-babanın aşırı kontrolcü veya aşırı ilgisiz olmasından kaynaklı olan sorunlar, bireyin ilerleyen yaşlarda problem yaşamasına neden olmaktadır. Çocuk anne-babanın bu tutumlarından dolayı kaçmayı öğrenmekte ve ilerleyen yaşlarında da bu öğrendikleriyle devam edip yaşadığı yoğun kaygıdan kurtulmaya çalışmaktadır.

    Bağlanma korkusu olan bireyler genellikle ilişkilerinde karşı tarafın kendisini olduğu gibi kabul etmesini, ne yaparsa yapsın kendisiyle birlikte olmasından mutlu olabilecek bireyler aramaktadırlar. Kendilerini sürekli olarak ilişki yaşadıkları kişi tarafından baskı altında hissetmektedirler ve karşı tarafında sürekli ilgi istemesinden dolayı şikayet etmektedirler. En büyük eksiklikleri ise yeterli bir şekilde duygusal aktarımlarını karşı tarafa gösterememiş olmalarıdır. Çünkü karşı tarafa duyguları belli etmek teslimiyet demektir. Bu durum onları tekrardan kaybetme korkusuna götürecektir. İlişki yaşadıkları kişiye yönelik yaşamış oldukları yoğun kaybetme korkusuyla karşı karşıya kaldıklarından ve kaygıdan kaçmak için uzak kalmayı tercih edip, kendilerine duygusal anlamda ket vurmaktadırlar. İleriki dönemlerde de acı çekeceklerini düşünerek kaygılarını iyice desteklemektedirler. Yaşadıkları bu sıkıntılardan dolayı bu bireyler uzun süreli ilişkilerden kaçınarak daha çok yüzeysel ve kısa süreli ilişkiler yaşamaktadırlar. Bu tarz düşünce ve davranışlar karşı taraftaki kişiyi de bir süre sonra olumsuz etkilemeye başlamaktadır.

    Bağlanma korkusu belirtileri; tek olarak yaşam sürme isteği, ilişkinin sonlanma korkusunun olması, mevcut halinden memnun olunması, geçmişte yaşanılan ilişkilere dair kötü hatıraların olması ve ilişkide olunan kişinin doğru kişi olduğuna dair şüphelerin olmasıdır.

    Bağlanma korkusuna sahip olan kişiler, bu durumdan kurtulmayı başarabilmektedirler. Bu bireylerin yaşadığı durumun sadece nedenlerini fark etmeleri halinde, ilişkilerindeki durumu değiştirebilirler. Beklenti, ihtiyaç ve ilişkilerini daha farklı bir konuma taşıyabilirler. Bu korkunun yenilmesi için kişilerin öncelikle korkunun sebepleriyle yüzleşmeleri gerekmektedir.

  • ÇOCUĞUNUZ OKULA BAŞLAMAYA HAZIR MI?

    ÇOCUĞUNUZ OKULA BAŞLAMAYA HAZIR MI?

    Çocukların mutlu, üretken, özgüveni yüksek bireyler olarak yetişmelerinde okul hayatının etkisi çok önemlidir. Yapılan araştırmalarda; öğrenmeye ve okula başlamaya hazır olan çocukların okul hayatları boyunca daha başarılı, mutlu ve uyumlu oldukları görülmüştür.

    Okula başlamak genel olarak; zihinsel, bedensel, duygusal ve sosyal açıdan bir olgunluk gerektirir. Bu olgunluğa ulaşmış olan çocukların öğrenim hayatları başarılı olacaktır. Fakat çocuğun okula başlayabilmesi için temel kriter takvim yaşıdır. Bu kriter okula başlamak için önemlidir ancak tek başına yeterli olmamaktadır. Çünkü her çocuğun gelişimi farklıdır. Kalıtımsal özellikler ve çevresel etkenler gelişimi etkilemektedir. Bu nedenle her çocuk okul olgunluğuna aynı yaşta ulaşmaz. Çocuğun okul olgunluğuna ilişkin yeterli olgunluğa erişip erişmediğini bilmeden onu yalnızca takvim yaşına bakarak okula başlatmak öğrencinin başarısızlığına yol açabilmektedir.

    Çocuğunuzun okul olgunluğuna erişmiş olması için; önceki yaşantılarından kaynaklanan görsel olgunluk, renk ve şekil algısı, görsel hafıza, el-göz koordinasyonu, işitsel ayırt etme, dikkat süresi gibi bireysel farklılıklarını etkileyen özelliklerinin bilinmesi gerekir. Dikkat süresi çok kısa olan, yaşıtlarından daha geç konuşan, gelişimsel olarak yavaş gelişen, akran ilişkilerinde sorun yaşayan, anne babaya aşırı bağımlı, kurallara uyum sağlamada zorlanan, sayı, renk, benzerlik ve zıtlık kavramları gibi temel akademik becerileri kazanmakta zorlanan çocuklar okula uyumda sorun yaşayabilirler.

    Eğer anne-baba olarak çocuğunuzun okula başlaması konusunda ciddi kaygılarınız varsa vakit geçirmeden bir uzmana başvurmalı ve çocuğunuzun okul olgunluğu açısından değerlendirilmesini istemelisiniz. Okula hazır olmadan okula başlayan çocukların, okul hayatında başarısız olma risklerinin yüksek olduğunu ve bu başarısızlığın çocuğun ilerideki yaşamını olumsuz yönde etkileyebileceğini unutmayalım.

  • ÇOCUKLUK ÇAĞI KORKULARI

    ÇOCUKLUK ÇAĞI KORKULARI

    Korku, gerçek anlamda bir tehlike durumunun veya tehlike ihtimalinin kişide yaratmış olduğu endişe duygusudur. Bu durum çocukluk çağında daha çok meydana gelmektedir. Çocukluk çağı korkuları çok çeşitli olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu korkular çocuğun yaşına göre farklılık gösterir. Çocuklarda görülen korku nedenleri gündelik olaylardan oluşabileceği gibi hayal dünyalarındaki olmayan tehlikelerden de kaynaklı olabilmektedir.

    Çocukluk çağında en fazla görülen korkular; yalnız yatma korkusu, karanlık korkusu, ayrılık korkusu ve ölüm korkusudur.

    Okul öncesi çocuk korkularından en fazla görüleni yalnız yatma korkusudur. Küçük yaşlardan başlayarak anne-babanın yanında yatmaya alışan çocuk, tek başına yatmakta zorlanabilir. Yatağa girme korkusu, ölüm ya da uykuyla ilgili korkular sebebiyle de olabilmektedir. Nedeni iyi bir şekilde tespit edilmelidir. Çocuğun uyuma zamanı için düzenli bir program oluşturmak gerekir. Çocuk uyumadan 1 saat öncesi sakin olması sağlanmalı, uyuyana kadar çocuğun yanında durulmalı ve uyumadan önce çocuğun yanından ayrılmak için acele etmemek gereklidir.

    Çocuklarda yalnız yatma korkusu karanlık korkusu nedeniyle de olabilmektedir. Çocukların karanlıkta kendilerini yalnız hissetmeleri normaldir. Böyle bir durumda çocuğun odasında gece lambası bulundurmak yardımcı olacaktır.

    Ayrılık korkusunda, eğer anne çocuktan ayrılırken endişe duyup çocuğun odasına da endişe ile giriyorsa, çocuk da bu sürece paralel olarak anneden ayrılışının korkulacak bir durum olduğunu düşünecektir.

    Ölüm korkusu ise 3-6 yaş çocuklarının merak edip korktuğu konular arasındadır. Burada en çok korkulan annenin ölmesi ya da çocuğu terk edeceği duygusudur. Ölüm ile ilgili herkesin bir gün öleceğini ve hayatın sonu olduğunu güzel bir şekilde çocuğa anlatmak gerekir.

    Çocuktaki korkularla baş edebilmek için korkunun nedenleri araştırılmalı ve bu nedenler ortadan kaldırılmaya çalışılmalıdır. Çocukların korkularıyla alay edilmemeli ve çocuk dinlenilmelidir. Çocuklara korku içerikli filmler izletilmemeli veya korku dolu masallar anlatılmamalıdır. Korkuyu disiplin aracı olarak kullanmamak gerektiğini de unutmamak gerekir.

  • ÇOCUĞUNUZ ÜSTÜN ZEKALI MI?

    ÇOCUĞUNUZ ÜSTÜN ZEKALI MI?

    Günümüzde birçok aile çocuğunun üstün zekâlı olup olmadığını merak etmekte ve bunun için bir uzmana başvurmaktadır. Bunu anlamak için öncelikle çocuğu iyi gözlemlemek ve tepkilerini takip etmek gereklidir.

    Üstün zekâlı çocuklarda okul öncesi dönemde; uzun dikkat süresi, erken ve kapsamlı dil gelişimi, merak, hızlı öğrenme, canlı hayal gücü, lider olma ve sürekli soru sorma gibi özellikler görülmektedir.

    Okul çağındaki üstün zekâlı çocuklarda ise; iyi derecede uzun süreli hafıza, geniş sözcük dağarcığı, okuduğunu anlamadaki başarı, matematiksel akıl yürütme başarısı, karmaşıklığı çözümleme becerisi, aşırı yaratıcılık, aşırı merak, çok fazla soru sorma, yüksek seviyede espri anlayışı, bilgisayar kullanımındaki başarı, ilginç fikirlere sahip olma, sanat, bilim, geometri, teknoloji alanında veya müzik alanında başarı gibi özellikler görülmektedir.

    Üstün zekâlı çocuklar hakkındaki bu genel gözlemler gerekli verileri görebilmemiz için çok önemlidir fakat net bir tespitin yapılabilmesi için uzman bir psikolog ile zekâ testinin yapılması ve çocuğu gözlemlemesi gerekmektedir. Ancak yapılan testten beklenti çocuğu üstün zekâlı veya parlak zekâlı gibi kavramlar ile etiketlemek olmamalıdır. Olması gereken beklenti çocuğu tanıyıp, onun gelişmiş ve gelişmemiş alanlarını görüp, gerekli olan tedbirleri almaktır.

    Çocuk üstün zekâlı olarak tespit edildiği zaman, çocuğu bu durumdan haberdar etmemek gerekir. Çocuğun bu özelliğinden dolayı bazı anne babalarda aşırı gurur duyma gelişebilmektedir ancak aşırı gurur çocuğun daha iyi yetişmesini engeller. Ebeveynlerde gelişen gurur zaman içerisinde çocukta da görülebilmektedir. Bu nedenle anne-babaların davranışlarına dikkat etmeleri gerekir.

    Çocuğun var olan zekâ ve yeteneğini kullanıp geliştirebilmesini sağlayıcı malzemeler alınıp (puzzle, satranç gibi), sinema, tiyatro, müzik, resim gibi çeşitli kültürel etkinliklere katılımı sağlanmalıdır. Çocuğun sorduğu sorulara kesin ve net bir şekilde cevap verilmeye çalışılması gerekir. Kaçamak cevaplardan kaçınılmalıdır.

    Üstün zekâlı çocuğun zeka fonksiyonları ve yetenekleri normalden farklı olduğu için ‘’özel eğitim’’ ile desteklenmesi gerektiği unutulmamalıdır.

    Çocuğun duygusal ve ruhsal özellikleri için de her zaman bir uzman ile iletişim halinde olunmalıdır.

  • ÇOCUKLARDA DOYUMSUZLUK

    ÇOCUKLARDA DOYUMSUZLUK

    Günümüzde aileler çocuklarının azla yetinmeyi bilmediğinden dolayı yakınmaktadırlar. Çocuklarda görülen doyumsuzluk davranışı yanlış ebeveyn tutumuna bağlı olarak karşımıza çıkmaktadır. Ebeveynler çocuklarının doyumsuz olduğunu söylemekte, onları mutlu edemediklerinden dolayı şikayet etmekteler. Oysa ki kimi zaman anne-babalar iyi şeyler yapmaya çalışırken, çocuklarına zarar verebilmektedirler. Çocuklarına sınır koyamayan ve her şeyin çocuk merkezli yapıldığı koruyucu ailelerin çocuklarında zamanla doyumsuzluk yaşanabilmektedir. Eğer uygun istekler sınırlar içerisinde yerine getirilirse çocuklar doyumsuz olmaktan daha çok mutlu olmayı öğrenebilirler.

    Çocukların doyumsuz olmalarındaki en büyük etken ailelerin çocuğun isteklerine sınır koymamasıdır. Sınır koymaktan kasıt, çocuğun neleri yapıp yapamayacağı, uygun davranışın ne olduğudur. Sınır, çocuğun iç disiplin kazanmasına yardımcı olur. Ancak hiçbir çocuk kendisine sınır konulmasından hoşnut olmaz. Çünkü çocuk açısından sınır demek çocuğun özgürlük alanlarının kısıtlanması ve isteklerinden mahrum olması anlamına gelir. Oysa sınır çocuğun davranışının kabul edilir veya edilemez olduğunu gösterir.

    Ebeveynler mutlu çocuklar yetiştirmek için onlar ile empati kurabilmeli, onları anlamalı ve çocuklarına kesinlikle her şeyin bir sınırı olduğunu belirtmeli, öğretebilmelidirler.

    Aile çocuk üzerindeki otoritesini iyi bir şekilde ayarlamalıdır. Yeri geldiğinde çocuğa ‘’hayır’’ denmeli ve çocuk bu duruma alıştırılmalıdır. Başlarda zorluklar yaşanması normaldir ancak adım adım çocukta ilerleme kaydedilerek, çocuk bu duruma zamanla adapte olabilmektedir.

    Anne ve baba çocuğa karşı net bir tavır sergilemeli ve tutarlı olabilmelidirler. Bir ebeveynin evet dediği bir şeye diğer ebeveynin de uyması gerekir. Çocuğun yakın çevresi tarafından şımartılmasının önüne geçilmeli ve ebeveynler çocuk üzerinde kontrol mekanizması kurabilmelidirler.

    Aile çocuğun yaşına ve yapısına göre belli sorumluluklar vermelidir. Çocuk bu sorumlulukları tamamladıktan sonra ödüllendirmek gerekir. Bu sayede çocuk, bir şey elde etmenin kolaylığına alışmamış olacaktır. Çocuğu ödüllendirirken; takdir ve ödülün dozu iyi ayarlanmalıdır. Çünkü eğer çocuk yaptığı olumlu bir davranıştan sonra olduğundan fazla bir şekilde takdir görürse bu durumun çocuğa yansıması olumsuz olacaktır.

    Çocukla birlikte sürekli iletişim halinde olunmalı ve çocuğun istekleri dinlenmeli, kestirip atılmamalı, orta yol bulunmaya çalışılmalıdır.