Kategori: Psikoloji

  • Sebepsiz Yere Ağlayan Çocuğunuza Karşı Nasıl Bir Tutum Sergilemelisiniz?

    Sebepsiz Yere Ağlayan Çocuğunuza Karşı Nasıl Bir Tutum Sergilemelisiniz?

    Çocuğunuz sebepsiz ağladığında ne yaparsınız?

    A) “Bak dışarıda ne sevimli bir kedi var.” veya buna benzer bir şey söyleyerek dikkatini başka bir yöne çekerim.

    B)“Ağlamayı kesersen sana çikolata ya da şeker vereceğim.” derim.
    C)“Artık kocaman kız/erkek oldun. Ağlamak hiç yakışmıyor.”derim.
    D)“Seni doktor amcaya götürür iğne yaptırırım.” derim.

    E)Duruma göre hepsini yaptığım olur.

    Şimdi de seçtiğiniz cevaplara bakalım mı?

    A) En sık yaptığınız şey çocuğunuzun dikkatini başka yöne çekmek mi? Böyle yaptığınızda ağlaması kısa sürede kesiliyor mu? Peki ya bunun çocuğunuz için yapılacak en iyi şey olduğuna emin misiniz? Ağlayan çocuğunuzun, size ne kadar anlamsız gelse de, o an ağlamaya ihtiyacı olabileceği hiç aklınıza geldi mi?
    B) Peki ya çocuğunuz her ağladığında ona çikolata, şeker verirseniz. İleride kendini kötü hissettiğinde, sizden öğrendiği şeyi yapıp, yiyecek bir şeylere saldırdığında, kendi duygularını dışarı atamadığı gibi bir de kilo problemiyle uğraşmak zorunda kalabileceği hiç aklınıza geldi mi?

    C)Peki yetişkinler hiç mi ağlamaz ya da ağlamamalı?

    Sizin hiç sebepsiz ağladığınız olmadı mı? Bunu çocuğunuza çok sık söylediğinizde, çocuğunuz, büyüklerin ağlaması gerektiğini öğrenir. Büyüdükçe ağlamamak için daha çok çaba harcaması gerekir. Duygularını içine atarak da, çok gergin bir insan haline gelebilir.

    D) Doktora gitmekten kaçınan bir çocuk bu yüzden daha da şiddetli ağlamaya başlayabilir(ki ağlaması daha iyi bir seçenektir.). Ya da doktora gitmekten kaçınmak için ağlamamaya çalışarak daha fazla stresi içinde taşımaya çalışır. Ki bu da çocuğunuz için sağlıklı bir şey değildir. Bunlara ek olarak ya zaten var olan doktor korkusunu arttırırsınız. Ya da doktordan korkmayan bir çocuğun doktordan korkmasını sağlamış olabilirsiniz. İki durum da ileride çocuğunuzun doktor korkusuyla baş edecek kişi yine siz olacaksınız.
    E) Duruma göre farklı seçenekleri seçmiş olsanız da, bunların hiç biri çocuğunuzun ihtiyacını karşılamaya yönelik değildir.

    Ağlamak neden güzeldir?

    Öncelikle bilmeniz gereken şey ağlamanın hatta öfke nöbetlerinin(Gürültülü ağlama ve bir yandan da kollarını sallama, tepinme, bütün vücuduyla kıvranma durumudur.) dahi uygunsuz davranış olarak adlandırmamamız gerektiğidir. *Bahsettiğim öfke nöbetlerinde şiddet yoktur. Ağlamak acı çekmekten kurtulma sürecidir. Çocukların ağlamaları engellendiğinde çocuklar kendilerini daha iyi hissetmezler. Çocukların ağlamaları engellendiğinde yaşadıkları stresten kurtulamamış olurlar.

    Ağlayan çocuk, sağlıklı çocuktur. Ağlayan çocuk, sorunlarıyla ve yaşadığı stresle baş etme sürecinde olan çocuktur. Ağlamanın yararlı olduğunu kanıtlayan birçok bilimsel çalışma yapılmıştır. Biyokimyacı Dr. William Frey, insan gözyaşının kimyasal içeriği üzerinde yaptığı araştırmada duygusal nedenlerle dökülen gözyaşı içeriğinin, soğan doğramak gibi nedenlerle tahriş sonucu dökülen gözyaşının içeriğinden farklı olduğunu bulmuştur. Bu bulgu ağladığımızda çok özel bir şey olduğunu gösteriyor. Dr Frey, duygusal nedenlerle ağlamanın, idrar yapmak ya da dışkılamak gibi atık maddelerden kurtulma amacını taşıdığını iddia ediyor. Gözyaşlarıyla vücudumuzdan atılan maddeler, özellikle ACTH(adrenokotrop hormon) ve katekolaminler stres sonucu biriken maddelerdir. İnsan gözyaşında, vücutta çok birikirse sinir sistemi üzerinde toksik etkileri olabilen manganez de bulunmuştur. Dr. Frey bu bulgulardan , “ gözyaşlarımızı baskıladığımızda çeşitli fiziksel ve psikolojik sorunlara olan yatkınlığımızı arttırdığımız” sonucunu çıkarıyor.(Aktaran; Solther, 2012, Frey ve Langseth, 1985).

    Peki çocuklarınız için ne yapabilirsiniz? Bu araştırmalar göz önünde bulundurularak çocuğumuz ağladığında yapabileceğimiz en iyi şey onlara ağlamaları için olanak sunmaktır. Küçük çocukların hayatında bir sürü stres kaynağı vardır. Bu stres kaynaklarının hepsi ağlama ihtiyacı doğurur. Çoğu zaman çocuğunuzun neden ağladığını bilmezsiniz ama bilemenize gerek de yoktur. Önemli olan ağlamasını kabul etmenizdir.

    Çocuklarınız ağlarken onlara “ağlayabilirsin” demek ya da “şu anda gerçekten üzgünsün değil mi?” gibi bir soruyla acılarını kabul ettiğimizi belirtmek faydalı olacaktır. Söyleyecek bir şey bulamazsanız. Ya da ağlayabilirsin demek size garip geliyorsa hiçbir şey söylemeseniz de olur. Gereken tek şey, çocuğunuzu izleyerek ve dinleyerek ilgi göstermek ve yüz ifadenizle sevginizi iletmektir. Böyle davranmak sizi rahatsız ediyorsa, çocuğunuz ağlarken o sırada meşgul olduğunuz işe devam edip, arada sırada gülümseyerek onu onaylayabilirsiniz. Bu yaklaşım, çocuğunuz ağlarken dikkatini dağıtarak ya da farklı yollarla susturmaya çalışmaktan çok daha iyidir.
    Ağlamanın önemini, doğallığını ve sağlığınıza katkısını, hem çocuklarınız için hem de kendiniz için aklınızdan çıkarmamaya çalışın. Ağlamak güzeldir.

  • Depresyonun Sanal Hali

    Depresyonun Sanal Hali

    Çok uzağa gitmeye gerek yok, yaklaşık on sene önce çoğu anne baba bilgisayar kullanmaktan uzak, sosyal medyadan bir haberdi. Genellikle gençlerin kullandığı sosyal medya ağları, günümüzde anneanne babaannelerin dahi ellerinde. Bayramlarda ailebüyüklerini ziyaret etmek yerine birbirimize fotoğraflarımızı yolluyoruz. Özçekim diye bir kelime var artık lügatımızda. Devir değişiyor, zaman hafızamızı şaşkına çevirecek kadar hızlı akıyor. Biz psikologlar için de yeni nesil hastalıklar, yeni nesil tanı sebepleri ortaya çıkıyor.

    Depresyon, kişinin kendisini üzgün, boşlukta, yalnız ve çaresiz hissettiği; genellikle yorgun ve bitkin göründüğü;süreç içinde kilo aldığı ya da verdiği, uyku süresinin arttığı ya da aksine oldukça azaldığı; kişinin hayattan beklentisinin kalmadığı bir süreçtir. Bu duygu durumunu her on insandan dokuzu hayatları boyunca en az bir defa yaşamıştır, yalnız bu duygu durumunu yaşamak depresyon hastası olmak için yeterli değildir. Kişinin ne kadar süre bu süreci yaşadığı da oldukça önemlidir.

    Sosyal medyanın yarattığı algı, kişinin dünyaya bakış açısını derinden etkiliyor. Bunun en büyük ispatı ergenler. Doyumsuz ve memnuniyetsiz insanlara dönüşüyoruz. İmrenmek yerini kıskançlığa bırakıyor. Sahip olduklarımızın değerini bilmek yerine sahip olamadıklarımızın hayalini kurarak hayatımıza devam ediyoruz. Mutluluğumuz elimize telefonumuzu aldığımız ana kadar sürüyor. Telefonumuzu elimize alıyor, tatildeki komşumuza, çocuğuna doğum günü organizasyonu yapan kuzenimize, eşi ile romantik bir yemek yiyen arkadaşımıza bakıyoruz. Günümüz keyifsiz geçmişse, keyifsizliğimize keyifsizlik katmış oluyoruz: Bir türlü de o telefonu elimizden bırakmıyoruz.

    Çocuklarımıza terbiye vermemiz zorlaşıyor. Kendi yaşıtı bir kızı kırmızı ruj sürmüş gören kızımız evi birbirine katıyor, öfkeden deliye dönüyor, imreniyer, küçük yaşta kıskançlığı öğreniyor, kendini eksik hissediyor ve hatta özgüvensizleşiyor. Biz vermek istediğimiz terbiyeyi veremiyor, kendini eksik hissetmesin diye isteğini yerine getiriyoruz. Yaptığımızın yanlış olduğunu bildiğimiz için de anneliğimizi sorguluyor, kendimizi yetersiz hissediyoruz.

    Herkes geziyor, herkes alışveriş yapıyor, herkes para harcıyor sanıyoruz. Ekonomi bir tek bizi mi etkiliyor diye düşünüyoruz. Aklımızda devamlı para, pul; mutluluğun yolunu bu sanıyoruz.

    Bütün gün çalışıyoruz, akşam eve gitmeyi, koltuğa kıvrılmayı belki biraz eşimizle sohbet etmeyi hayal ediyoruz. Eve giriyor, telefonu elimize alıyor ve birden bire eşimizin bizi sevmediği algısına kapılıyoruz. Kocaman güllerle size kocaman gülümseyen kadının saçlarına imreniyoruz, yüzüne imreniyoruz, bu kadına benzersem eşim beni daha çok sever diye düşünüyoruz. Soluğu kuaförde alıyoruz. Sevilmek için kendimizi değiştiriyoruz fakat eşimizle sohbet etmeyi ikinci plana atıyoruz.

    Bir de gördüğümüz dünyanın sahte olduğunu unutuyoruz.

    Kim eşi ile kavgasını sosyal medyada yayınlar? Kim kendini eksik hissettiğinde, küçük düştüğünde paylaşır yaşadıklarını? Ya da kim çocuğunun zayıflarla dolu karnesini yayınlar?

    Algımızı değiştiren sosyal medya bizi kendimizden uzaklaştırıyor. Kendimizi üzgün, boşlukta, eksik, çaresiz hissetmemize sebep oluyor. Bu his uzun süre devam ettiğinde ise kendini depresyona bırakıyor. Kilomuz değişiyor, uyku düzenimiz bozuluyor, sağlığımızı etkiliyor. Belki bu depresif ruh hali kısa sürecekken, elimizden bırakamadığımız ekran sürecin uzamasına sebep oluyor.

    Kapatın sosyal medyayı, kullanmayın demiyorum ama sosyal medyanın sizi olumsuz etkilediğini, düşüncelerinize zarar verdiğinizi hissettiğinizde telefonu köşeye koyun ve gerçek olan ne varsa ona odaklanın demek istiyorum.

  • Etkili Ana Baba İletişimi

    Etkili Ana Baba İletişimi

    1. ANA-BABALAR SUÇLANIR AMA EĞİTİLMEZ

    En zor meslek olduğu halde hiçbir eğitime tabi tutulmayan ana babaların bu kitapta yalnızca yöntem ve becerileri öğrenmekle kalmayacağı aynı zamanda onları ne zaman ve hangi amaçla kullanacakları da anlatılıyor.

    E.A.E.nin başarılı olması anne ve baba tarafından birlikte tatbik edilmesiyle mümkündür.

    Ana baba kabaca üç gruba ayrılabilirler;Birinci gruptakiler her zaman haklı olduklarını ve güç ve otoriteleriyle çocuğu kurallara uymaya zorlayanlar; gerekirse ceza vermekle korkutan ve ceza verenler; ikinci gruptakiler çocuklarına fazla özgürlük tanıyan ve çocuğun gereksinimlerinin yerine getirilmemesinin zararlı olduğuna inananlar; üçüncü gruptakiler ise bocalayanlar.

    Bugünün ana babaları çocuk yetiştirmede ben kazanayım sen kaybet veya sen kazan ben kaybedeyim metodundan başkasını bilmezler E.A. E. programının yöntemi ise “Kaybeden yok”diye adlandırılıyor.

    2. ANA-BABALAR TANRI DEĞİL İNSANDIR

    *Etkili bir ana baba olmak için tutarlı olma0k zorunda değilsiniz. Ana babaların tutarsız olması kaçınılmazdır. Tutarlı olmaya çalışırlarsa gerçekçi olamazlar.

    *Eğer çocuğun davranışını kabul edemiyorsanız, ediyor gibi davranmamalısınız. İçinizden sevgi gelmiyorsa seviyormuş gibi görünmemelisiniz. Ayırım yapmış olmamak için yapmacık kabul ve sevgi göstermek zorunda değilsiniz. (Dürüstlük). Çocuğun gerçek duyguyu anlamasıdır.

    *Eşiniz ve siz çocuklarınızla olan ilişkilerinizde ortak bir cephe oluşturmak zorunda değilsiniz.(Ana baba dan birinin yapmacık olması söz konusudur)

    *Yapmanız gereken en önemli şey duygularınızı tanımayı öğrenmektir.

    *Çocukların yaptığı ya da söylediği pek çok şeyi kabullenen (gerçekten, samimi) ana babalar kişi olarak kabullendikleri duygusu taşıyan çocuklar yetiştirecekledir.

    *Sınır koyarak yasaklayarak çocuğun davranışlarını değiştirmeye çalışmayın. Bütün çocuklar yasaklardan nefret eder.

    3.ÇOCUKLARIN SİZİNLE KONUŞMASI İÇİN ONLARI NASIL DİNLEMELİSİNİZ?

    Kabul Dili

    * Bir insan bir başkası tarafından olduğu gibi kabul edildiğini hissedince o zaman bulunduğu yerden kımıldamayan,nasıl değişeceğini, gelişeceğini,farklı olacağını ve olduğundan dâhâ iyi olabileceği düşünmeye başlayacaktır.

    * Kabul, minicik bir toplumun içinde gelişip, olabileceği en güzel çiçeğe dönüşmesine yardım eden verimli bir toprak gibidir.

    * Çocuğa ne kadar çok ne olduğunu söylersen onu olur.

    * En etkili olanlar kendilerine yardım istemek için gelenlerini gerçekten kabul ettiklerini onlara iletebilendir.

    * Ana babaların çocuğu kabul etmesi başka bir şey bunu ona hissettirmesi başka şeydir. Ana babanın kabulü çocuğa ulaşmadıkça onun üzerinde hiç bir etkisi olmaz.

    * İyi bir danışman olmak için psikoloji bilgisi ya da insanların akıl düzeyinde anlamak gerekmediğini biliyoruz. Önemli olan, öncelikle insanlarla yapıcı bir şekilde nasıl konuşulacağını öğrenmektir. Psikologlar buna “terapötik iletiş” derler. (İnsanlara kendilerini iyi hissettirebilmek, konuşmaya yüreklendirmek, duygularını açıklamasına yardım etmek, korku ve göz dağı duygusunu azaltmak.)

    * Ana babalar çocuğa karışmayarak onu kabul ettiklerini gösterebilirler. Genelde babalar çocukların kendi uğraşlarına yalnız kalmalarına izin vermiyor ve ellerini çocuklardan çekmek onlara çok zor geliyor.

    * Genellikle ana babalar, terapistler ve danışmanlar tarafından “Tipik On İki” denilen sözlü tepkileri kullanırlar. Bunlar:

    1) Emir vermek, yönlendirmek;

    2) Uyarmak. gözdağı vermek

    3) Ahlak dersi vermek;

    4) Öğüt vermek, çözüm ve öneri getirmek

    5) Öğretmek, nutuk çekmek, mantıklı düşünceler öne sürmek;

    6) Yargılamak ,eleştirmek, suçlamak;

    7) Övmek, aynı düşüncede olmak;

  • ERGENLİK PSİKOLOJİSİ

    ERGENLİK PSİKOLOJİSİ

    Çocukluk ile yetişkinlik arasında bir geçiş dönemi olarak tanımlanan ergenlik, fizyolojik, psikolojik, sosyal alanlarda büyüme ve olgunlaşmayla ilgili en yoğun değişimleri içeren yaşam dönemlerinden biridir. Ergen bireyin yaşadığı değişimlere uyum sağlarken aynı zamanda gerçekleştirmesi gereken bazı gelişim evreleri de bulunmaktadır. Böylece bunların başarıyla tamamlanmasıyla kendine ait özel bir kimlik kazanarak yetişkinlik dönemine geçebilir. Ergenlik dönemi 15-25 yaş dilimleri arasında yaşanan bir süreçtir; kızlarda ortalama 10-12, erkeklerde 12-14 yaşları arasında başlar. Bu dönemde kazanılması gereken en önemli yeti, bireyin ailesinden duygusal olarak bağımsız olması, ayrışıp bireyselleşebilmesi, kendi seçimlerini kendisi yapabilecek hale gelerek bağımsızlığını kazanabilmelidir. Ergenlik döneminde birey artık ne çocuktur ne de yetişkindir. “Ben kimim” sorusuna cevap aramaktadır, bu sebeple de kendisine en uygun olan kimliği edinebilmek için birçok kimlik ve rolü dener. Bu dönemde kimlik arayışı sırasında farklı kişiliklerle özdeşim kurmaya yönelme sıkça görülür. Ergen, ailesinin değerlerinden uzaklaşarak kendi değerlerini ve yaşam felsefesini oluşturmaya çalışır. Artık ergen birey için aile ve onun önceliğinden ziyade arkadaşlar ve gruplar öncelik kazanır. Ergenin bedeninde olduğu kadar duygularında ve isteklerinde de hızlı değişimler görülür. Bu süreçte ergenin istekleri ile ailenin tutumları ve toplumun değerleri ve beklentileride çatışabilir. Kimlik karmaşasının ağır ve bunalımlı olması durumunda ergen olumsuz kimlik denemelerinde de bulunabilir; onun için hiçbir şey olmamaya karşın kötü bir şey olmak da söz konusu olabilir. Bu gibi durumlarda uyum bozuklukları, aşırı uçlara sapmalar, depresif duygudurum, panik bozukluk ve yetersizlik gözlenebilir.

    ERGENLİKTE DAVRANIŞ PROBLEMLERİ

    Ergenlik döneminde bağımsızlığa duyulan ihtiyaç artışından ve cinsel uyanıştan kaynaklanan bireysel ve toplumsal uyum sürecinde problemler yaşanması olası bir dönemdir. Ancak bu dönemde yaşanan problemler şiddetli, süreklilik kazanmış ve ergenin başarılı bir kimlik oluşturmasına engel olacak nitelikte ise bu noktada davranış bozukluklarından söz edilebilir. Ergen birey hem yaşadığı değişikliklere uyum sağlamaya çalışmakta hem de yeni ilgilere yönelmekte, toplumun değer yargıları ve ailesinin tutumu arasında bir sorgulama sürecinden geçmekte ve bulduğu cevaplara göre kendi bağımsız kimliğini oluşturma çabasındadır. Ergenin bağımsızlık isteği ve kendi kararlarını alıp, bu kararların sonuçlarını kabul etme isteği, bir ucu saldırganlığa, diğer ucu bağımlı bir kişilik yapısına kadar gidebilen bir dağılım gösterebilmektedir. Saldırganlık, karşıt olmak ve yalan söylemek gibi kabul edilemeyen davranışlar devamlılık kazandığında, bu durum geçici bir ergenlik dönemi krizi değil, daha kalıcı bir yapılanma kazanmış demektir. Ergenlik dönemindeki davranış bozuklukları kendini en belirgin şekilde okul ortamında uyum problemleriyle göstermektedir;dersleri ve okulu asma, okuldan kaçma, kuralları çiğneme, eşyalara ve diğerlerine zarar verme, kavga çıkarma, öğretmenlerine ve okul yönetimine karşı çıkma, disiplin suçları işleme gibi durumları tekrarlama. Özelliklede ebeveynlerin aşırı derecede otoriter bir tutum içerisinde olmaları ya da aksi yönde çok ilgisiz ve ihmalkâr tutumları bu uyum sorunlarını madde kullanımı, kaygı, depresyon ya da fobi gibi ruhsal problemler, öğrenme güçlükleri,dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu, suça yönelik davranışlar, evden kaçma ve intihar gibi sorunlara kadar ulaşabilmektedir. Bu dönemdeki davranışsal problemler erken fark edilip gerekli önlemler alınmazsa yetişkinlik döneminde kişilik bozukluğu olarak ortaya çıkabilmektedir.

    BU DÖNEMDE NELER YAPILMALI

    Ebeveynler çocuklarının içinde bulunduğu döneme karşı daha bilinçli ve daha anlayışlı yaklaşmalıdır.

    Ergenin bağımsız olma ve kendine ait bir kimlik kazanma çabasına saygı duyulmalı ve desteklenmelidir.

    Kendi kimliğini bulmada kızlar annelerini, erkekler babalarını model alırlar; bu nedenle çocuğunuz için güzel örnek teşkil edin.

    Tutarlı ve demokratik ebeveyn tutumuna sahip olmakçok önemlidir.

    Tamamen farklı görüşte olsanız dahi, çocuğunuzu her koşulda dinleyin.

    Yorumlarınızı ergen çocuğunuzun kişiliğine yönelik olarak değil, davranışlarına odaklanarak yapın.

    Bu dönemde ergenin görünümü ya da davranışları sizi rahatsız edebilir, sürekli olarak onu eleştirmekten kaçının.

    Düşüncelerinizi, neyi ve neden tasvip etmediğinizi açıklayarak ifade edin.

    Sizinle aynı görüşte olmasını beklemeyin, onun da sizden farklı görüşte olma hakkına saygı duyun.

    Sürekli olarak nutuk çekmekten ve öğüt vermekten kaçının.

    Ergen birey için arkadaşlar çok önemlidir. Arkadaşları eleştirilmemeli, ebeveyn bu konuda ergenin arkadaşlarını tanıma yoluna gitmelidir, tanımadan eleştirmek, ergenin, ebeveynini haksız bulup suçlamasına yol açar.

    Takdir edin, ilgilenin ve sevginizi her koşulda uygun biçimde gösterin. Bu dönemde ergenin dikkat çekme, fark edilmeve takdir edilme ihtiyacı vardır. Bu ihtiyacını aile içinde karşılayamayan ergen, farklı arkadaş gruplarında bu ihtiyacını gidermeye çalışabilir.

    Ergenin yalnız kalma isteği bu dönemde artar. Odasına çekilmek ve yalnız kalmak istediğini söylediğinde, ciddi bir sorunu olduğu düşünüp kaygılanmayın.

    Ergenlik dönemi eğer çatışmalı, gergin ve sorunlu davranış problemleriyle geçiyorsa mutlaka bir uzmandan destek alın.

  • OBSESİF KOMPULSİF BOZUKLUK

    OBSESİF KOMPULSİF BOZUKLUK

    Obsesif kompulsif bozukluk kişinin kontrol edemediği ve normal işleyişi etkileyen kalıcı, tekrar eden mantık dışı düşünceler, dürtüler ve imgelerden oluşan saplantılar ile anlamsız bir davranışı veya alışkanlığı üst üste tekrar etme yönünde karşı konulmaz dürtülerden (el yıkamak, bir şeyleri kontrol etmek, saymak, düzene sokmak) oluşan takıntılardan meydana gelir. Kontrol edilemeyen, yinelenen ve stres yaratan düşünceler, korkular veya görüntüler obsesyon olarak adlandırılır. Bu obsesyonların yarattığı kaygıdan kurtulmak amacıyla yineleyici davranışları ve ritüelleri gerçekleştirmeye ise kompulsiyonlar denir. Örneğin, kirli veya pis olmak obsesyonu olan bireyler ellerini defalarca yıkayarak kompulsif bir ritüel sergiler. Bazı bireyler kompulsif davranışlar olmadan da obsesyonlara (mantık dışı, tekrarlanan düşünceler) sahip olabilir. Kompulsif davranışlar genellikle zaman alıcı olduğundan her gün tamamlanmaları çok uzun sürebiliyor. Kompulsif davranışları gerçekleştirmek kişinin kaygılarını kısa vadeli olarak gidermesine yardım edebilmesine rağmen, uzun vadede bu kompulsif davranışlar bireyin normal günlük işleyişini etkiler ve bozar. En yaygın kompülsif davranışlar arasında temizlenmek, kontrol etmek ve saymak bulunuyor; daha seyrek olarak görülen davranışlar arasında alışveriş yapmak, biriktirmek ve bir şeyleri düzene sokmak bulunuyor. Obsesif-kompülsif bozukluğu olan kişiler saplantılarının ve takıntılarının gerçek dışı ya da manasız olduğunun farkında olabilirler, fakat kendilerini durduramazlar.

    OBSESİF KOMPULSİF BOZUKLUĞUN TANI KRİTERLERİ

    Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve İstatistiksel El Kitabı DSM-4’e göre Obsesif Kompülsif Bozukluğun tanı kriterleri şunlardır:

    A. Obsesyonlar ya da kompulsiyonlar vardır:

    Obsesyonlar aşağıdakilerden (1), (2), (3), (4) ile tanımlanır:

    (1) bu bozukluk sırasında kimi zaman istenmeden gelen ve uygunsuz olarak yaşanan ve belirgin anksiyete ya da sıkıntıya neden olan, yineleyici ve sürekli düşünceler, dürtüler ya da düşlemler

    (2) düşünceler, dürtüler ya da düşlemler sadece gerçek yaşam sorunları hakkında duyulan aşırı üzüntüler değildir

    (3) kişi, bu düşünceleri, dürtüleri ya da düşlemlerine önem vermemeye ya da bunları baskılamaya çalışır ya da başka bir düşünce ya da eylemle bunları etkisizleştirmeye çalışır

    (4) kişi, obsesyonel düşüncelerini, dürtülerini ya da düşlemlerini kendi zihninin bir ürünü olarak görür (düşünce sokulmasında olduğu gibi değildir).

    Kompulsiyonlar aşağıdakilerden (1) ve (2) ile tanımlanır:

    (1) kişinin, obsesyona bir tepki olarak ya da katı bir biçimde uygulanması gereken kurallarına göre yapmaktan kendini alıkoyamadığı yineleyici davranışlar (örn. El yıkama, düzene koyma, kontrol etme) ya da zihinsel eylemler (örn. Dua etme, sayı sayma, bir takım sözcükleri sessiz bir biçimde söyleyip durma)

    (2) davranışlar ya da zihinsel eylemler, sıkıntıdan kurtulmaya ya da var olan sıkıntıyı azaltmaya ya da korku yaratan olay ya da durumdan korunmaya yöneliktir; ancak bu davranışlar ya da zihinsel eylemler ya etkisizleştirilmesi ya da korunulması tasarlanan şeylerle gerçekçi bir biçimde ilişkili değildir ya da açıkça çok aşırı bir düzeydedir

    B. Bu bozukluğun gidişi sırasında bir zaman kişi obsesyon ya da kompulsiyonlarının aşırı ya da anlamsız olduğunu kabul eder. Not: Bu çocuklar için geçerli değildir.

    C. Obsesyon ya da kompusiyonlar belirgin bir sıkıntıya neden olur, zamanın boşa harcanmasına yol açar (günde bir saatten daha uzun zaman alırlar) ya da kişinin olağan günlük işlerini, mesleki (ya da eğitimle ilgili) işlevselliğini ya da olağan toplumsal etkinliklerini ya da ilişkilerini önemli ölçüde bozar.

    D. Başka bir Eksen I bozukluğu varsa, obsesyon ya da kompulsiyonların içeriği bununla sınırlı değildir (örn. Bir Yeme Bozukluğunun olması durumunda yemek konusu üzerinde düşünüp durma ; Trikotillomaninin olması durumunda saç çekme üzerinde durma; Vücut Dismorfik Bozukluğunun olması durumunda dış görünümle aşırı ilgilenme; bir Madde Kullanım Bozukluğunun olması durumunda ilaçlar üzerinde düşünüp durma; Hipokondriasisin olması durumunda ciddi bir hastalığı olduğu biçiminde düşünüp durma, bir Parafilinin olması durumunda cinsel dürtüler ya da fanteziler üzerinde düşünüp durma ya da Majör Depresif Bozukluk olması durumunda suçluluk üzerine geviş getirircesine düşünme).

    E. Bu bozukluk bir maddenin (örn. Kötüye kullanılabilen bir ilaç) ya da genel tıbbi bir durumun doğrudan fizyolojik etkilerine bağlı değildir.

    OBSESİF KOMPULSİF BOZUKLUĞUN SEBEPLERİ

    Obsesif kompülsif bozukluğa neyin tam olarak neden olduğu anlaşılamamış olsa da araştırmalar biyolojik, genetik ve çevresel faktörlerin OKB ile ilişkili olabileceğini göstermiştir. OKB’li hastaların anne babalarında ve diğer birinci derece akrabalarında OKB’nin sık olarak görülmesi hastalığın genetik olabileceğini düşündürmektedir. Beyin üzerinde yapılan araştırmalarda beynin bazı bölgelerinde ve özellikle de beyin içindeki sinirsel iletimde önemli rolü olan serotonin maddesinin işlevlerinde bozukluk saptanması bunların OKB’nin nedeni olarak araştırılmasına yol açmıştır. Çocukluk çağı travmalarına (örneğin, cinsel istismar) maruz kalanlarda ileri yaşamlarında önemli bir stres yaşantısı ardından OKB’nin ortaya çıkabilmesi erken çocukluk dönemlerinin OKB gelişiminde önemli rol oynadığını göstermektedir. Ayrıca kişilik yapısı olarak kuralcı, titiz, ayrıntıcı, mükemmeliyetçi özelliklere sahip olan kişiler OKB’ye yatkın kişiler olarak da değerlendirilmektedir.

    OBSESİF KOMPULSİF BOZUKLUĞUN TEDAVİSİ

    Obsesif kompulsif bozukluğun tedavisinde daha çok ilaç tedavisi ve psikoterapinin birlikteliğinden oluşan etkin bir tedavi uygulanmaktadır.

  • Travma Sonrası Stres Bozuklukları

    Travma Sonrası Stres Bozuklukları

    Kişiyi aşırı korkutan, dehşet içinde bırakan, çaresizlik yaratan, çoğu kez olağandışı ve beklenmedik olayların yol açtığı etkilere ruhsal travma diyoruz. İnsan hayatında sıkıntı ve üzüntü yaratan pek çok olay olur, ancak bunların tümü ruhsal travma yaratmaz. Olay kişide korku, dehşet veya çaresizlik hissi yaratmışsa ve olayda kişinin kendisinin veya yakınının ölüm veya yaralanma tehlikesi varsa ruhsal travma olarak adlandırılır. Yaşanan olayın olağanüstü olarak algılandığı bir durumda gösterilen stres tepkileri, anormal bir olaya verilen normal tepkiler olarak görülür. Hemen sonrasında verilen tepkilere bakarak ciddi bir psikolojik rahatsızlıkla karşı karşıya kalındığına karar verilmesi yanlıştır. Yaşanan travmatik bir olay sonrası herkes stres tepkileri gösterir; travmatik olay üzerinden 3 ay geçmeden TSSB tanısı uygun değildir. Yaşanan travmatik olaya ilk 3 ay içinde verilen tepkiler akut stres tepkileridir ve olağandır. Bu süreden sonra travmaya verilen tepkiler hala devam ediyorsa travma sonrası stres bozukluğu tanısı alır. Yaşanılan ruhsal travmalardan sonra en sık görülen iki hastalık ise depresyon ve travma sonrası stres bozukluğudur. Depresyonun en sık görülen belirtileri isteksizlik, halsizlik, moral bozukluğu, uyku ve iştah bozukluğu ve hayattan zevk alamamadır.

    TSSB’ da GÖZLENEN TEPKİLER

    Fizyolojik Tepkiler:Yorgunluk, bitkinlik, uykusuzluk ve uyku sorunları, aşırı uyarılmışlık, somatik yakınmalar, bağışıklık sisteminin bozulması, iştah kaybı.

    Duygusal tepkiler:Şok, korku ve kaygılar. Olayı tekrar yaşamaktan korkma, yaralanmaktan ve ölmekten korkma, aileden ayrı kalmaktan ya da yalnız kalmaktan korkma gibi. Üzüntü, kendini suçlama, öfke ve huzursuzluk, anlaşılamama duygusu ve yabancılaşma, çaresizlik, gerginlik, sinirlilik, ayrışma (dissosiyasyon), çökkünlük.

    Bilişsel tepkiler:Travmatik anıyı hatırlamada güçlük, zaman kavramının algılanmasındaki değişiklik: sanki zaman duruyormuş ya da çok hızlı geçiyormuş gibi algılamak. Travmatik olaya ilişkin zaman sırasında karışıklık (bu durum özellikle çocuklarda gözlenir), Travma/ zorlu yaşam olaylarını yordamaya ilişkin işaretlere duyarlılık. Görsel Çarpıtmalar yapılabilir: uzaklaşan görüntü, artan detaylar gibi. İşitsel Çarpıtmalar ise, zayıflayan sesler, güçlenen seslerdir. Gerçek dışılık ve rahatsız edici imgeler ve beden algısında değişiklik meydana gelebilmektedir.

    Kişilerarası Tepkiler:Aşırı stres durumlarında evde, okulda ya da işte arkadaşlık, eş ve ebeveynlik ilişkilerinde ortaya çıkabilen güvensizlik, tedirginlik, artan çatışma eğilimi, içe kapanma, yalnız kalma, kendini reddedilmiş ya da terk edilmiş hissetme, uzaklaşma, önyargılı olma eğiliminde artış ve kontrol etme ihtiyacında artış gibi durumlar yaşanabilmektedir.

    TSSB Aşağıdaki Diğer Bozukluklar ile Birlikte Görülebilir

    • Duygudurum Bozuklukları (örn., Major Depresyon)
    • Somatik (bedensel) hastalıklar, vücutta ağrı ve sızılar
    • Panik Bozukluk
    • Obsesif Kompulsif Bozukluk
    • Fobiler
    • Uyuşturucu madde kullanımı, aşırı sigara ve alkol tüketimi

    TRAVMA SONRASI STRES BOZUKLUĞUNDA TEDAVİ

    Toplumda ruhsal travma yaşayan birçok kişi olmasına rağmen bunlardan hepsi travma sonrası stres bozukluğu yaşamaz, ancak bir kısmı yaşar. Bu da bazı kişilerde hastalığa bir yatkınlık olabileceğini, ya da bazılarının hastalığa karşı daha dayanıklı olduğunu düşündürür. Travmaya karşı verilen tepkiler ve belirtiler üç ayı geçerse ve zaman içinde azalmak yerine hayatı etkiler hale gelirse psikolojik destek alınması gereklidir. Travma Sonrası Stres bozukluğu, kişiye ve ailesine büyük sıkıntı veren fakat tedavi edilebilen bir rahatsızlıktır. Psikolojik tedaviler arasında etkili olduğu gösterilen tedavi türü ise bilişsel-davranışçı tedavi adı verilen yöntemdir. Bu tedavi ile kişinin travma belirtilerinin sürmesine neden olan hatalı düşüncelerinin sağlıklı düşüncelerle değiştirilmesi amaçlanır. Ayrıca korku nedeniyle kaçındığı durumların üstüne gitmesi sağlanarak bu durumlarda yaşadığı korkunun azaltılması sağlanır.

  • ÇOCUKLARDA İÇE KAPANIKLIK

    ÇOCUKLARDA İÇE KAPANIKLIK

    Çocuklar özellikle yeni tanıştıkları kişilere karşı mesafeli ve bazen tepkilidirler. Çoğu anne baba için sorun gibi görünen bu durum birçok açıdan normaldir ve çocuklar farklı sosyal ortamlara girdikçe ve zaman içinde aşılabilir.Ancak zaman zaman bu tepki ya da yabancı davranma tutumu daha belirgindir ve çocuğun çevresiyle olan ilişkilerini olumsuz etkiler. Çocuk olaylara birdenbire atılmaz, reaksiyon göstermez; önce etrafını gözler, çevresini tanır, kendisini emniyette hissettikten sonra ortama dahil olur ise bu çocuk sükunet içindedir ve genellikle sosyaldir. Öte yandan aşırı sosyal, atak, girişken olduğu söylenen çocukların bir kısmı reaksiyoner çocuklardır.Kendilerini savunmak zorunda bırakıldıkları için empati duygularından yoksundurlar. Anne-babalar genellikle koşan, iten, gülen, hakkını söke söke almaya çalışan, ağlayan,bağıran böylesi çocukların dışadönük olduklarını zannederler. Halbuki bir çocuğun kişiliği hakkında hareketlilik ya da sessizlik tek başına bir veri değildir hiçbir zaman. Örneğin, 4 yaşında duyarlı bir çocuk, bir misafir gelse, odaya girmeden önce onları seyreder. onlarla hemen irtibata geçmez, daha sonra anne-babasının yanına gelir, kendisini emniyette hissettiğinde de ortama dahil olur. bu, bir duyarlı çocuk davranışıdır. bu çocuğa asosyal denilmez. aksine emniyet içerisinde kendisini adım adım sosyal ortama sokan bir çocuk davranışıdır. bunun yanı sıra eli ağzında, tırnaklarını yer vaziyette, başını omuzlarının arasına saklamış, konuşmaya dahi adım atmayan, kenarda saklanan çocuklar vardır. işte böylesi çocuklar, incinmişlikten, ezilmişlikten kaynaklanan bir içe kapanıklığa sahiptir.

    İÇE KAPANIKLIĞIN SEBEPLERİ

    Annesinden duygusal olarak beslenemeyen çocuk, içe kapanık olur. Annesi devamlı yanında bulunduğu halde annesinden yeteri kadar ilgi ve sevgi alamayan çocuklarda ‘kaygılı bağlanma’ dediğimiz bir davranış bozukluğu ortaya çıkmaktadır. çocuğun yanında her ne kadar anne bulunsa da çocuk annesinden yeteri kadar ‘duygusal beslenme’ gerçekleştiremiyorsa, bu çocuklar içe kapanık, korkak ve çekingen olur, dikkat dağınıklığı yaşar, kimi zaman duygusal yoksunluktan hırçınlık gösterir. mesela bir çocuk, sevgi için annesinin peşinde geziyor olsa ve anne de bir türlü meşguliyetinden kopamıyor olsa; böylesi bir atmosferi yaşayan çocuk yaşama kaygılı başlar ve bu durum kendini yaşamın her anında hissettirir.

    Hırçın bir annenin çocuğu, genellikle içe kapanık olur.Annenin hırçın ve sinirli olması, babanın çocukla yeteri kadar yakınlık kuramaması, saygın bir ilişki içinde olunmaması, ötesinde evdeki baskı ve şiddet ortamı çocuğun sinmesine ve ezilmesine sebep olur. Ezilen bir çocuk da çoğunlukla içe kapanık olur.

    Aile içinde kendisini yeterince ifade edemeyen çocuk, içe kapanık olur.Kendisini olduğu gibi sergileyemeyen, incitileceği, kızılacağı, eleştirileceği, sevgiyi kaybedeceği için veya anlaşılmayacağı için anne-babasıyla ruhsal bir iletişim gerçekleştiremeyen çocuk, içine kapanık olur. Çocukla ne kadar ruhsal iletişim kurulursa, çocuğun sorduğu soruya zamanın cevap verilirse, çocuk konuştuğunda ne kadar can kulağıyla dinlenirse, o çocuk kendini ifade etmekte sıkıntı yaşamaz, endişe etmez. rahat diyalog kuran çocuk, kaygısız olan çocuktur.

    Erken çocukluk döneminde çocuğa ‘Hayır’ denilirse, çocuk kendisini iletişime kapatır.Erken çocukluk döneminde, çocukla kurulan ileşimde hayır kelimesini kullanmak, çocuğu hırslandırır, sinirlendirir. dahası çocuğun agresif bir tutum içine girmesini sağlar. iletişim kapılarının kapanmasına sebep olur. kurulan diyaloglarda konuşma isteği azalır ve içe kapanmaya doğru giden bir süreç izlenir.

    ANNE BABALAR NELER YAPMALI…

    • Çocuğunuza çekingen ya da utangaç olduğunu söyleyerek, etiketlemeyin.
    • Kendisini ifade etmesine izin verin, buna izin verilen çocuk iletişim kurmaya başlayacaktır.
    • Çocuğu yeni ve bilmediği ortama ya da insanlara hazırlayın. Önceden nereye gidileceğini ve orada kimler olacağını açıklayın.
    • Çocuğunuzun çekingen kaldığında ısrar etmeyin, zorlamayın, kızmayın ve çok fazla üstünde durmayın. Temkinli bir yapıda olduğunu kabullenin ve ortama alışması için zaman verin.
    • Ebeveynin çekingen davranışları, çocuğun çekingenliğini arttıracaktır. Sizin yabancıyla rahat iletişime geçmeniz, çocuk için önemli bir model olacaktır.
    • Çocuğunuzu meraklandırarak ve cesaretlendirerek destekleyin. Ona eğlenceli gezilerinizden ve edindiğiniz arkadaşlıklardan bahsedin. Kendisinin nereye gitmek istediğini sorun.
    • Çocuğunuzun güvenli ortamda sürekli yeni deneyimler edinmesini sağlayın. Örneğin eve misafir davet edin ve çocuk misafirden başlayın. Ne kadar yabancı kişiler ve yabancı ortamlarda bulunursa çekingenliği bir o kadar azalacaktır.
    • Çocuğunuzu aşırı korumayın ve gereğinden fazla yardım etmeyin. Küçük korkularla baş etmeyi öğrenmesi için fırsat verin.
    • Çocuğunuzdaki sosyal becerileri fark edin ve takdir ederek onurlandırın, onun güçlü ve başarılı yönlerini dile getirerek pekiştirin.
  • YAYGIN ANKSİYETE (KAYGI) BOZUKLUĞU

    YAYGIN ANKSİYETE (KAYGI) BOZUKLUĞU

    ANKSİYETE ( KAYGI) BOZUKLUKLARI

    Anksiyete bozukluğuya dakaygı bozukluğukişinin işlevselliğini olumsuz yönde etkileyen çeşitli korku, kaygı veya anksiyete bozukluklarınaverilen genel kapsamlı bir isimdir. Panik Atak, Agorafobi, Panik Bozukluk, Özgül Fobi, Sosyal Fobi, Obsesif-Kompulsif Bozukluk, Travma Sonrası Stres Bozukluğu ve Yaygın Anksiyete Bozukluğu olarak adlandırılan rahatsızlıklar Kaygı Bozuklukları başlığı altına girmektedir. Anksiyeteaslında herkesin günlük hayatta zaman zaman hissettiği normal ve yaygın bir duygudur. Anksiyete ancak kişinin günlük hayatındaki işlevselliğini olumsuz yönde etkilemeye başladığı takdirde sorun olarak kabul edilir. Anksiyetenin tanısı için aşağıdaki ölçütler kullanılabilir.

    • Kişinin anksiyeteden dolayı meslekve aile yaşamında güçlüklerle karşılaşması
    • Arkadaş, komşu, tanıdık ve aile üyeleri ile olan ilişkilerde sorunlara yol açması
    • Günün büyük bir bölümünde kişinin aklını meşgul etmesi
    • Kişinin korku ve kaygılarını kontrol altında bulundurmakta güçlük çekmesi
    • Bu durumun en az 6 aydır devam etmekte olması

    YAYGIN ANKSİYETE (KAYGI) BOZUKLUĞU

    Yaygın kaygı bozukluğu, neredeyse her şey hakkında aşırı veya gerçekçi olmayan endişelere kapılmak veya kötü bir şeylerin olacağını hissetmekle karakterize edilir. Bu kaygılı hisler en az altı aylık bir süre boyunca, günün büyük bir kısmında meydana gelir. Kadınlarda erkeklere oranla iki kat daha fazla görüldüğü bilinmektedir. Bunun sebebi olarak kadınların hamile kalmak, doğum yapmak ve çocuk yetiştirmekle ilgili kaygıları ile ilgili olabileceği düşünülmektedir. Yaygın kaygı bozukluğu hem psikolojik hem fiziksel semptomları içerir. Psikolojik semptomların arasında kolay sinirlenebilirlik, konsantre olma zorluğu ve gerçekleşmekte olan olayla orantısız olan kaygıyı kontrol edememe bulunuyor. Sürekli endişelenme yüksek oranda strese yol açar veya sosyal , meslekle ilgili veya diğer alanlarda işlev görmeyi engeller. Fiziksel semptomlar arasında huzursuzluk, kolay yorulma, terleme, yüz kızarması, çarpıntı, uykusuzluk, baş ağrısı, kas gerginliği ve ağrısı bulunmaktadır. Yaygın Anksiyete Bozukluğu DSM-4 tanı kriterleri aşağıdaki gibidir:

    A) En az 6 ay süreyle, hemen her gün, birçok olay ya da etkinlik hakkında (işte ya da okulda başarı gibi) aşırı kaygılanma ve kuruntulara kapılma.

    B) Kişi, kendini kuruntulara kapılmaktan alıkoyamaz,

    C) Kaygı ve kuruntu, aşağıdaki altı semptomdan üçüne (ya da daha fazlasına) eşlik eder (son altı ay boyunca hemen her zaman en azından bazı semptomlar bulunur). Çocuklarda sadece bir maddenin bulunması yeterlidir.

    1) huzursuzluk, aşırı heyecan çekme ya da tasalanma

    2) kolay yorulma

    3) düşüncelerini odaklayamama ya da zihnin durmuş gibi olması

    4) irritabilite

    5) kas gerginliği

    6) uyku bozukluğu (uykuya dalma ya da sürdürmekte güçlük çekme ya da huzursuz ve dinlendirmeyen uyku)

    D) Anksiyete ya da kaygı bir panik atak olacağı, genel bir yerde utanç duyulacağı, hastalık bulaşmış olma, evden ya da yakın akrabalarından uzak kalma, kilo alma, birçok fiziksel yakınmaların olması ya da ciddi bir hastalığının olması ile ilgili değildir ve anksiyete ve üzüntü sadece Travma Sonrası Stres Bozukluğu sırasında ortaya çıkmamaktadır.

    E) Kaygı, kuruntu ya da fiziksel yakınmalar klinik açıdan belirgin bir strese ya da toplumsal, mesleki alanlarda ya da önemli diğer işlevsellik alanlarında bozulmaya neden olur.

    F) Bu bozukluk bir maddenin ya da genel tıbbi bir durumun doğrudan fizyolojik etkilerine bağlı değildir ve sadece bir Duygudurum Bozukluğu, Psikotik bir Bozukluk ya da Yaygın bir Gelişimsel Bozukluk sırasında ortaya çıkmamaktadır.

    YAYGIN KAYGI BOZUKLUĞUNDA TEDAVİ

    Yaygın kaygı bozukluğu çoğunlukla psikoterapi ile ilaçlı veya ilaçsız olarak tedavi edilmektedir. En sık yazılan ilaçlar, benzodiazepin olarak bilinen gruba dahil olan alprazolam ve diazepam gibi ilaçlardır. Makul dozlarda alınan benzodiazepin genellikle alışkanlık yaratmaz.Ancak yüksek dozda alınması durumundabu ilaçlar alışkanlık yapar ve yeni öğrenilmiş bilgilerin hatırlanmasını engeller.

  • KARDEŞ KISKANÇLIĞI

    KARDEŞ KISKANÇLIĞI

    Kıskançlık yaklaşık 1,5 yaşlarında tanınmaya başlanan, sevilen, arzulanan bir kişinin, sevginin ya da ilginin yitirileceği kaygısıdır. Çocuk için zor olan yaşam olaylarından biri olan kardeş kıskançlığı, anne sevgisini de yitirme korkusunu içermekte, onun için ebeveynini paylaşmak anlamına gelmektedir. “Annem-babam beni eskisi kadar sevecek mi?”, “Ya kardeşimi benden daha çok severlerse!”, “Benden daha çok onunla ilgilenirlerse!”, “Ben yine annem ve babamla yalnız olmak istiyorum” gibi düşünceler kardeş kıskaçlığının temelini oluşturmaktadır. Kardeşin doğmasıyla birlikte ona ayrılan zamanın azalması çocukta kardeşe karşı gibi görünen ama aslında anne-babaya karşı olan kızgınlık, kırgınlık gibi duyguların gelişmesine neden olabilir. Çocuk kardeşi gelene kadar ailenin odağındayken, rakibi olarak gördüğü kardeşinin eve gelmesiyle beraber yeni bir duygusal sürece girer; böyle bir durumda çocuktan mutlu olmasını ya da kardeşine sevgi gösterisinde bulunmasını beklememek gerekir.  Duygularını ifade etmesine izin verilmeyen, kendisini sözel olarak ifade edemeyen çocuk, yaramazlık ya da davranış sorunlarıyla kendini göstermeye çalışabilir ve kıskançlık duygularını her çocuk farklı biçimde gösterebilir. Regresif savunma mekanizmalarıyla kardeşi doğduktan sonra, çocuk tuvalet eğitimini tamamlamış olmasına rağmen yeniden alt ıslatma, parmak emme, bebeksi konuşma gibi, bazıları da yaşından daha çocuksu davranışlar gösterebilir; okula giden çocukta okula gitmeme davranışı görülebilir. Kıskançlık doğal bir duygudur ve ancak ifade edilmesine izin verildiğinde, çocuğun duygularını anlatmasına izin verildiğinde üstü kapanmadan ve sorun haline gelmeden çözülebilir.

    KARDEŞ KISKANÇLIĞINA ÖNERİLER…

    Aileye yeni bir bebek gelmeden önce çocuğa kardeşinin olacağı anlatılmalı, çocuk bu duruma önceden hazırlanmalıdır.

    Çocuğa gösterilen ilgi ve sevgi kardeş doğduktan sonra da gösterilmeye devam edilmelidir.

    Çocuğa kıskançlık duygusundan dolayı suçlama, cezalandırma ya da yargılama yapılmamalıdır.

    Çocuğa kardeşini sevmek zorunda olduğu söylenmemeli; “artık sen ablasın, abisin” diyerek yaşının üzerinde olgunluk bekleyip, onun hala çocuk olduğu unutulmamalıdır.

    “O senin kardeşin, onu sevmelisin”, “Kardeş hiç kıskanılır mı?”, “O daha küçük o yüzden onunla daha çok ilgileniyoruz” gibi cümleler çocuğun iç dünyasının hiçe sayıldığı sanal bir ortam oluşturmaktadır ve olumlu etkisi olmadığı gibi tersine kıskançlığı daha da körükleyebilir.

    Çocuğun kardeşine karşı duygularını açıkça ifade etmesine izin verilmelidir. Böylece çocuk hem içindeki kıskançlık duygularını bastırmamış hem de duygularını ifade etme olanağı bulmuş olacaktır.

    Çocuk kardeşe zarar verme davranışlarında bulunuyorsa, aşırı tepki göstermeden, yaptığı yanlış anlatılmalıdır. Çocuğun kardeşi hakkında olumsuz duygularının reddedilmesi yerine yıkıcı olmayan biçimde ortaya çıkması sağlanmalıdır.

    Kardeşler arası kıyaslama yapılmamalıdır.

    Çocuklar arasında taraf tutulmalıdır.

    Kardeşlerin birbirleri ile olan ilişkilerini güçlendirmek adına etkinlikler düzenleyebilirsiniz.

    Sorunlar aşılamadığında, kaygı veya depresyon gibi başka ruhsal bozuklukların ortaya çıktığı durumlarda çocuğun veya ailenin psikolojik destek alması ebeveyn, kardeş ve çocuk ilişkisinin yeniden tanımlanması ve yapılandırılması yönünden yararlı olabilmektedir.

  • ÇOCUKLARDA KORKU VE ANKSİYETE

    ÇOCUKLARDA KORKU VE ANKSİYETE

    Korku ve Anksiyete Kavramı

    Korku, bir tehdite karşı organizmanın cevabıdır. Bu tehdit, bilinen, dışarıdan gelen, belirli ve kaynağında çatşma olmayan bir tehdittir. Anksiyete de bir tehdite cevap niteliğindedir ancak bu tehdit bilinmeyen, içten gelen, belirsiz ve kaynağı çatışmalı olandır.

    Korku ile anksiyetenin birbirinden ayırt edilebilmesi psikolojik analizle mümkündür. İkisi arasındaki temel farklardan bir diğeri de, anksiyetenin kronik bir olay, korkunun ise akut bir olay olmasıdır.

    Korku Kavramı

    Birçok çocuk, küçük yaştan başlayarak, çeşitli korkuların esiri olmaktadır. Korku, hem kaçınılmaz, hem de temel bir duygudur. Hayvanları canlı tutan, korkuyla karışık uyanıklıktır. İlkel insanı düşünürsek, korkuları sayesinde hayatta kaldığını söyleyebiliriz. Modern hayatta da, tehlike karşısında kişiyi uyanık tuttuğu için korku şarttır. Ancak zaman zaman, korku işlevsellik sınırını aşmaktadır. Çocuk için, çocuğu sınırlayan bir etmen olabilmektedir. Çocuğu hareketsizleştirebilmektedir. Eğer çocuk, yalnızca dış tehlikeleri algılamak yerine, bu korkuları kendi içinde büyütebiliyorsa, korkunun üstüne endişe eklenir.

    Watson’ın (1924)kuramına göre, insan iki tip korkuyla doğar, bunlar düşme (desteğini yitirme) ve yüksek ses (gürültü) korkusudur. Bu korkular öğrenilmemiş ve doğuştan gelen korkulardır. Bu korkular, yalnızca desteğini yitirmek ya da gürültü olarak değil, aslında ani, beklenmedik bir uyaran karşısında çocuğun yaşadığı korku olarak ele alınabilir. Bir başka nokta ise, çocuk bu uyarana maruz kaldığında, çocuğun içinde bulunduğu durum olabilir. Çocuğun tanıdığı biri ile mi olduğu önemli olabilir. Tanıdığının yanındaysa bu korku ortaya çıkmayabilir.

    Freedman (1966)kuramında, özdeş ikizlerin, diğer ikizlere göre korkularının biçimi ve zamanı konusunda birbirlerine daha çok benzemesinden hareket ederek, korku tepkisinin, yalnız toplumsal çevre değil kalıtımla da şekillendiğini söylemiştir.

    Korku Tepkisinde Olgunlaşmanın Rolü

    Gesell, çeşitli yaşlardaki çocukların, kapalı bir yere konulmaktan dolayı yaşadığı korkuyu incelemiştir. Burada 10 haftalık çocuk bu olaya büyük bir gönül rahatlığı ile katlanırken, 20 haftalık çocuk çok hafif bir tepki gösterir, 30 haftalık çocuk ise çok şiddetli bir ağlama tepkisi gösterir. Çocuk olgunlaşıp, algı gücü arttıkça bu konudaki hassasiyeti artmaktadır.

    YineHelmes’in1935 çalışmasında da, üstün yetenekli ve erken gelişmiş çocukların korku tepkilerini daha erken gösterdiği bulunmuştur. Çocuk, algıları arttıkça, hayal gücünün gelişmesine paralel olarak, tehlikelerden daha fazla korkmaya başlar.

    Korkuda Öğrenmenin Rolü

    Öğrenme de korkuyu etkilemektedir. Çocuk, yaşadığı olumsuz bir tecrübe sonrası, önceleri kendisini rahatsız etmemiş bir uyarandan korkmaya başlayabilir.

    Watson ve Raynor deneyinde, Albert adlı çocuğa, şartlanma yolu ile korku aşılanmıştır. Daha önceleri çocuk beyaz bir fareden korkmuyorken, fare eşliğinde yüksek bir ses verildiğinde, çocuğun fareden korkmaya başladığı görülmüştür. Hatta çocuk, bu korkuyu genelleyerek, beyaz ve kürklü olan her şeyden, pamuktan bile korkmaya başlamıştır.

    Korkular genellenebilir. Yalnızca bir köpek tarafından ısırılan bir çocuk, bu korkusunu diğer köpeklere ya da bütün 4 ayaklı hayvanlara genelleyebilir.

    Çocuklar büyüdükçe, korkunun açık belirtileri olan ağlama, titreme ya da büyüklere sarılma gibi tepkiler günden güne azalır. Ancak bu durum korkunun tamamen yok olduğu anlamına gelmez.

    Korkuya verilen tepkilerde çocuklar arasında farklılıklar olabilir. Ayrıca, korkuya verilen ilk tepki, korkunun şiddetini ve sürekliliğini açıklamıyor olabilir. Okula yeni başlayan çocukları düşünelim. İlk gün çok yüksek sesle ağlayan çocular, sonra sınıftaki en mutlu çocuklar olabilir ya da ilk gün tepki vermemiş bir çocuk, günlerce üstündeki donukluğu atamayabilir.

    BAZI ÖZEL KORKULAR

    1. Gürültü korkusu

    Ses anlama yeteneğine sahip olan canlılar için ani bir ses, tehlike belirtisidir. Genellikle, korkuyu yaratan, gürültünün yoğunluğu değildir. Gürültünün şiddetinden çok, ani ve beklenmedik olması ve bilinmez bir yerden gelmesidir. Bu durum şiddetli bir gürültüden daha fazla korku yaratabilir. Gürültü, çocuklar için en önemli korkulardan biridir. Zamanla çocuk, hangi gürültünün daha tehlikeli olduğunu öğrenebilir. Bazı sesler onda eskisinden daha az korku yaratabilir.

    1. Karanlık korkusu

    Karanlıkta genel olarak, aydınlıkta olduğundan daha az güçlüyüzdür. Hem de gördüğümüz şeyleri iyi seçemeyiz ve bu da bizi tehdite açık bir hale getirir. Bu da korkmamıza sebep olur.

    1. Alışılmadık şeylerden korkma

    Çocuki gelişim sürecine bağlı olarak, alışkın olmadığı şeyden korkar. Yeni bir keşif çocuk için kimi zaman neşe verici olsa da, bazen korkutucu olabilir.

    1. Yalnızlık, bırakılmışlık ve ölüm korkusu

    Çocuk, özellikle erken yaşlarda anneye çok bağımlı olduğu için, anneden ayrılması, onun fiziksel ve duygusal ihtiyaçlarını karşılayamaması anlamına gelir. Buna bağlı olarak, eğer ebeveyni tarafından kendisine sürekli olarak büyüklerine güvenmemesi, bir gün bırakıp gidebilecekleri söylenir ya da koşullu olarak sevildiği hissettirilirse, çocuk terk edilme korkusunu ileri yaşlarda da hissedebilir. Bu korku, daha ileri yaşlarda ortaya çıkacak olan ölüm korkusunun psikolojik öncüsüdür.

    1. Hayvanlardan korkma

    Kırsal ve kentsel bölgelerde yapılan araştırmalara göre, 3-8 yaş arasındaki çocukların en çok sözünün ettiği korkulardan biri, hayvan korkusudur.

    ÇOCUKLARDA KORKUYA DUYARLILIĞI ARTIRAN ETMENLER

    Zayıflık ve Sakatlık

    Hastalanan, kazaya uğrayan çocuklarda, normal çocuklara göre daha fazla korku ve suçluluk duygusuna rastlanmıştır. Çocuk, sakatlık ve hastalık durumunu kendisine verilmiş bir ceza olarak algılayıp daha çok korkabilir. Kendini güvende hissetmeyebilir.

    Küçümsenme ve Değersizlik Hissi

    Ailesi tarafından hor görülmüş çocuklarda daha fazla korku görülebilir. Hataları çok sık yüzüne vurulan, ona hiçbir zaman ulaşamayacağı standartlar konulan çocuklar daha fazla korku hissederler. Bunlar, çocuğun güven duygusunu zayıflatır.

    Örneğin Etkisi

    Büyükler, kendi korkuları ile çocuklara örnek olabilir. Ebeveynin kendi korkularını açık ya da gizli bir şekilde dışa vurması, çocuğun güvende olması duygusunu zayıflatır. Hogman’ın 1932 çalışmasında, annelerin dile getirdikleri korkular ile çocukların dile getirdiği korkular arasında yüksek korelasyon bulunmuştur.

    ÇOCUKLARA KORKU İLE SAVAŞMALARINDA YARDIMCI OLMAK

    Korkuyla savaşmada birinci ilke, korkunun altında yatan etmenleri anlamaya çalışmaktır. Gözle görünür belirtiler ortadan kaldırılsa bile, bu korku daha sonra kendini başka şekillerde gösterebilir.

    Çocuğun korkusunu ifade edebileceği güvenilir ve kabullenici ortamı yaratmak önemlidir. Çoğulukla aileler ‘’Korkulacak bir şey yok.’’ gibi geçiştirmeler ya da korktuğu için alay etme şeklinde yaklaştığı için çocuk korkuyu ifade edecek ortam bulamamaktadır.

    Acele çözüm bulmaya çalışmamak gerekir. Korkuların kökenleri daha derinde yattığından daha derinlemesine bir yaklaşımla ele almak gerekir.

    Aileyi bilgilendirmekönemlidir. Ailenin ihmalkar ya da küçümseyici olması, korktuğu için çocuğu cezalandırması ya da durumun üstüne gitmeye zorlaması çocuğa zarar vermektedir.

    Aşamalı yaklaşım tekniğinden yararlanılabilir. Holmes’un 1936 deneyinde, karanlıktan korkan 14 çocuğun 13’ü, bu yöntemle karanlık korkusunu yenmiştir. Önce karanlık odanın kapısında durmak, sonra elektrik düğmesine uzanmak, ona dokunmak gibi aşamalı bir yaklaşımla korku azaltılabilir.