Kategori: Psikoloji

  • RUH BEDEN

    RUH BEDEN

    İnsanın en hüçük modeli bebek doğduğunda hayata dair hiç bir bilgilenimi,hiçbir değerlendirme yapma becerisi,mukayese yetisi,tecrübesi olmadığını hepimiz biliriz.Onun için ebeveynler annenin en iyi hamilelik süreci geçirmesi için en iyi doktorları seçip ,onların desteğiyle en iyi beslenme ve bakım sürecinden geçmesini sağlar ve doğumda annenin şartlara göre en iyi hastanede bebeği dünyaya getirmesine,sonrası bakımın çok iyi olmasına gereken önemi verirler.Sonrasında şartları iyi olanlar en iyi çocuk doktorlarına bebeğin aylık kontrollerini yaptırma telaşına düşer şartları sınırlı olan ebeveynlerse sosyal sağlık alanlarında bu sürece gereken dikkati gösterirler.aşıları günü gününe yapılır herşey olabilecek seviyede en iyisidir.Burası harika.

    Şimdi soruyorum acaba aramızda kaç kişi bu bebeğin fiziki bedenine gösterdiği bu önemi bu bebeğin birde ruhsal bedeni var orası ile ilgili neler yapmalıyız dedi acaba?Bu  bebek doğduğu andan itibaren sağlıklı ruh gelişimi nasıl olacak sorusunu soranlar sanırım kendi farkındalıklarınıda yaşayabilen şanslı azınlıklar.Ülkemizin genelinde yaşanan ailevi,sosyal,ekonomik problemler bunu kendimiz için düşünmezken nasıl  çocuğu için düşünebilirki.Şunu diyebilirsiniz öğrettilerde bizmi bilemedik.Son derece haklısınız.Öğretmediler çünki onlarda bilmiyorlardı.Şunu duymayan varmı” biz anne ve babamızdan böyle gördük”dillere pelesenk olmuş bir söz.Eminim genç kuşağın bir kısmının dışında bu ülke evlatları olarak genelimiz duymuşuzdur.Bu sloganlarla büyümek geçmişte yaşanan hataların süregeleceğini zaten bize göstermektedir.kuşaklar öncesi ya benim büyüklerim hata yapmışsa denmedikten sonra yaşanan hatalar zincirleme devam edecektir.

    Sevgili okurlar,herkes öncelikle bir bebeğin sadece fiziksel bir bedenle değil ona eşlik eden birde ruhsal bedenle doğduğunu unutmayalım.Hayat ilerledikçe ,çözemediğimiz problemler ,sıkıntılar arttıkça farkettiğimiz ruhsal yapımız, doğduğumuz andan itibaren yaşamımıza eşlik etmektedir.Ona fiziki bedenimiz kadar sağlıklı bakılması gerekir.işte bebeklik ve çocukluk dönemlerimizde bu sağlıklı ruh yapısının oluşmasıda ebeveynlarimize düşen en önemli görevdir.Çünki orada oluşturulacak yapıya yanlış konacak bir yapı taşı bugün karşımıza ciddi kişilik problemleri olarak çıkacaktır.

    Bu alanda sorun yaşamamak için her ebeveyn anne baba olmadan tıpki aldıkları tıbbi yardım gibi psikolojik bilgilenme desteğide almak zorundadır.Bu zorunluluk hem kendi hemde çocuğunun  geleceğini en iyi hale getirebilmesi ve çocuğunu büyütürken bu bilgilerden mahrum ebeveynlerin yaşadığı önemli sorunlarla karşılaşmamak için ,ayrıca gelecekte hayatlarını güven duygusu,ve gereken güçle yüklenen evlatları olması için son derece gereklidir.Herşey bir doğumla başlar ama bilgimiz dahilinde devam eder hayatın her alanında olduğu gibi.Nelere dikkat edilmesini farkeden ebeveynler aslında bu bilgilenimlerle kendi hayatlarıylada yüzleşerek bir miktarda olsa kendi aile yapılarından ne yüklendiklerinide farkedeceklerdir.Farkettiğimiz herşey, değişip dönüşmeye mahkumdur bunu unutmayalım.Sağlıklı yarınlar dileğiyle…

  • DİKKAT EKSİKLİĞİ

    DİKKAT EKSİKLİĞİ

    Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu (DEHB) nöropsikiyatrik bir sorundur. DEHB hem çocukları hem de tedavi edilmezse yetişkinleri de etkiler. DEHB başta çocuğun kendisi olmak üzere aileyi ve toplumu ilgilendiren yönleriyle çocukluk çağının en önemli psikiyatrik sorunlarından biridir. DEHB, okul yaşındaki çocukların yaklaşık % 5-8’ini, yetişkinlerin ise yaklaşık %4- 5’ini etkilemektedir. Klinik verilere göre erkeklerde kızlara göre 3- 4 kat daha fazla görülmektedir. Belirtiler sıklıkla 7 yaşından önce başlar ve çocuğun günlük yaşamını etkileyecek boyutlara ulaştığında muhakkak tedavi edilmelidir. Erken teşhis edildiğinde tedaviden elde edilen sonuçların yüz güldürücü olması, DEHB’nin başta sağlık ve eğitim alanında çalışanlar olmak üzere çocuk ile ilgili tüm profesyoneller ve aileler tarafından mutlak bilinmesi gerekir.

    Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu olan çocuklarda beynin ön bölümlerinde ve bu bölümle yakından ilişkili beyin yapılarında normallerden daha düşük kanlanma ve şeker kullanımı ve sonuçta da daha düşük aktivite olur. Beynin bu bölümünün kişinin kendini kontrol etmesi, dikkatin yoğunlaştırılması ve sürdürülmesi, isteklerini koşullara göre düzenlemesi ve planlama yapabilmesi gibi önemli görevleri vardır. Ancak bu yapısal ve işlevsel farklılığın neden meydana geldiği tam olarak bilinmemektedir.

    Ülkemizde DEHB ile ilgili doğru bilgi sahibi olanlar azınlıktadır. “Hareketli çocuk zeki çocuktur ”, “Enerjisi fazla geliyor, bırakın koşsun”, “Büyüyünce düzelir ” şeklindeki yanlış inanışlar da sorunun tanınmasını ve bir uzmana danışılmasını geciktirmektedir. DEHB olan çocukların % 50-70’inde ergenlik dönemlerinde de bu bozukluğun belirtileri devam eder, bu çocukların % 30-40’lık bölümü ise erişkinlikte de DEHB belirtilerini taşır.

    Bu çocukların akademik performansları zamanla düşer ve okul devamsızlığı, sınıf tekrarı, disiplin cezaları gibi sorunlar ortaya çıkabilir. Yine bu çocukların, ileri ki yıllarda yasalarla ilgili daha sık sorun yaşadıkları ve daha fazla trafik kazasına yol açtıkları tespit edilmiştir.

    Özetle DEHB basit, gelip geçici bir yaramazlık veya dikkat dağınıklığı olarak değerlendirilmemelidir. Aile öncelikle, çocuğunda dikkat eksikliği bozukluğu probleminin varlığını kabul etmeli ve çocuğun davranışlarını yönlendirirken bu durumu mutlaka göz önünde bulundurmalıdır. Dikkat sorunu çocuğun yaşam kalitesini olumsuz olarak etkiliyor ve/veya akademik başarısını düşürüyor ise mutlaka yardım alınmalıdır. DEHB çocuğun suçu değildir, çocuğun elinde olmadan gelişen bir klinik tablodur. Bu durumda çocuğun tedavi edilmemesi aslında çocuğa yapılan bir haksızlıktır. Hak etmediği bir muamele ile karşılaşan çocukta, uzun vade de özgüven sorunu olması kaçınılmazdır.

    DEHB’nin öne çıkan özellikleri, dikkatsizlik, dürtüsellik ve aşırı hareketliliktir. Dikkat eksikliği çocuğun dikkat süresinin yaşına göre kısa olması ve özellikle okuma, yazma ve matematik gibi akademik alanlarda dikkatinin kolay ve çabuk dağılması anlamına gelir. Okulun başlamasıyla birlikte öğrenmeye karşı ilgisizdirler. Ödev yapmayı sevmez, anne, baba ya da öğretmenin zoruyla ödev yaparlar. Çeşitli bahanelerle (tuvalete gitme, su içme gibi) sık sık masa başından kalkarlar. Ders çalışırken sürekli yanlarında birini isterler. Üzerlerine aldıkları bir işi bitirmekte zorlanır, bir işi bitirmeden başka işe geçerler. Dikkatsizliğe genellikle eşlik eden özellikler, çabuk dağılma, organize olamama, nesneleri takip edememe, basit hatalar yapma ve görevleri bitirememedir.

    Hiperaktivite kısaca, kıpırtılı olma, oturamama ya da oturmayı becerememe olarak tanımlanabilir. Hiperaktivite okul öncesi dönem (3-6 yaş arası) çocuklarında daha belirgin ve fark edilen bir belirtidir. Bu çocuklar oturmayı sevmezler, ev içinde koşuşturur, dur ve yapma sözünden anlamazlar. Oturmaları gereken durumlarda ise elleri ayakları kıpır kıpırdır. Zıplamayı, yükseklere tırmanmayı ve atlamayı çok severler. Ders çalışırken hatta TV seyrederken dahi şekilden şekile girerler. Çok konuşur, iki kişi konuşurken sık sık lafa girerler. Masanın başında oturamaz, dolayısıyla derslerini masada çalışmayı sevmezler.

    DEHB’nun tedavisinde sık olarak kullanılan yöntemler ilaç tedavisi, bireysel eğitim, anne-baba eğitimi,bireysel davranışçı tedavilerdir. Bu tedavi yöntemlerinden hangilerinin kullanılacağının kararı kişinin bireysel özellikleri dikkate alınarak belirlenir. Bugüne kadar yapılmış olan bilimsel çalışmalar, ilaç tedavisinin en etkin tedavi biçimi olduğunu göstermektedir. İlaç tedavisine, diğer tedavi biçimlerinden uygun olanlarının eklenmesiyle daha iyi sonuçlar alınmaktadır.

  • SOSYAL MEDYA KALABALIK İÇİNDE YALNIZLAŞTIRIYOR

    SOSYAL MEDYA KALABALIK İÇİNDE YALNIZLAŞTIRIYOR

    Sosyal medyanın insan hayatına etkilerini değerlendiren Ceren Yağcıköseoğlu, “paradoks” olarak nitelediği sosyal medyanın ilk bakışta sürekli haberleşme sağlıyormuş gibi göründüğünü, ancak düşünülenin aksine bireyleri asosyalleştirdiğini söyledi. Sosyal medya kullanımındaki artışla birlikte iletişim kurmakta zorlanan bir topluma dönüştüğümüzü söyleyen Psikolog Ceren Yağcıköseoğlu, “Sosyal medya insanları kalabalıklar içerisinde yalnızlaştırıyor” dedi.

    Niçin Kullanılıyor?

    Sosyal medya, yaygınlaşan internet ile birlikte hayatımızın bir parçası haline geldiğini belirten Ceren Yağcıköseoğlu, “Önceleri interneti, film izlemek, müzik dinlemek, haberleri takip etmek ve bilgi araştırması yapmak için kullanırken şimdilerde ise daha çok facebook, instagram ve twitter’da neler olmuş onları takip etmek için kullanır hale geldiğimiz bir gerçek” diyerek sosyal medyanın insanlar üzerindeki etkisine dikkat çekti.

    Dikkat çeken istatistikler

    Son yıllarda sosyal medya kullanımına yönelik istatistiklere işaret eden Yağcıköseoğlu, şu bilgileri paylaştı: “Türkiye’de en çok kullanılan sosyal medya platformlarına baktığımızda ilk sırada %32 ile Facebook’un yer aldığını görüyoruz. Facebook’u %24 ile WhatsApp, %20 ile Facebook Messenger , %17 ile Twitter, %16 ile Instagram takip etmektedir. Her bir dakikada 694.980 durum güncellemesi oluyor ve 532.080 twitt atılıyor, her beş dakikasının birini online olmaya ayıranların oranı ise %40 ve her gün 250 milyon fotoğraf ekleniyor ve %35’i kişinin kendisine ait fotoğraflar.”

    Sergilenen öte kimlik

    Sosyal medyanın yaygınlaşmasını sağlayan etkenlere değinen Yağcıköseoğlu, şöyle konuştu: “Sosyal medya platformlarından herhangi birine üye olmak bile paylaşım yapma isteğini arttırıyor. Tabi ki kullanım amacı, aslında kişilik yapınızın bir parçasını sergilerken bir de kişinin hiç olmayan yönlerini görmesini, sergileme isteğini arttırıyor. Kimileri sosyalleşmeyi, sosyal medyayı kullanarak sağlamaya çalışıyor, kendi hayatlarınıza dair istediklerinizi rahatlıkla paylaşabiliyorsunuz ve takip ettiğiniz kişilerin hayatlarını izleyip, bilgiler edinebiliyorsunuz. Yüz yüzeyken ifade edemediklerinizi, bu yolla çok rahat ifade edebiliyorsunuz, bu şekilde gerçekten öte bir kimlik sergiliyorsunuz aslında”

    Davranış kalıpları

    Sosyal medyayı cazip kılan sebeplere değinen Yağcıköseoğlu, sözlerine şöyle devam etti: “Arkadaş ziyaretleri, yüz yüze sohbetlerde de sosyal medya konuşulur oldu, oradan kimin ne kadar sosyal medyaya zaman ayırdığını ve kimleri takip ettiğini hatta hangi ayrıntılara dikkat ettiğini gözlemleyebiliyorsunuz. Duygusal ilişkilerin başlangıç, süreç ve bitişinde de önemli rol oynuyor. İlişkiyle ilgili önemli gelişmeler, nişan-düğün davetleri, tüm dilekler için kullanılırken. Eş-sevgili-flört’ün neler paylaştığı, neleri beğendiğinden tutun tüm hareketlerinden anlam çıkarmaya çalışıp, ilişkileri sosyal medya üzerinden yaşamak da son zamanlarda şahit olduğumuz davranış kalıpları arasında.”

    Hikayeler gerçeğe mi dönüşüyor?

    2013 yılında beyazperdeye yansıyan ve yapay zeka programındaki bir kadın sesine karşı duyduğu aşkı konu alan bir erkeğin hikayesinin anlatıldığı, senarist ve yönetmen Spike Jonze’un HER(AŞK) filmine atıfla, filmlere konu olan fantastik öykülerin günümüze çok da yabancı olmadığını sözlerine ekleyen Psikolog Ceren Yağcıköseoğlu, “Sosyal medya kullanımı bu denli artmış, hayatımızın her alanına girmiş ve ona bağımlılığımız her geçen gün artarken, rahat rahat sosyal medyadan sosyalleşmek varken, topluluğa girmek, toplulukta sıkışmış kalmış hissetmekten kaçar olduk ve zamanla daha yalnız ve iletişim kurmakta zorlanan bireyler haline doğru dönüşmeye devam ediyoruz” diye konuştu.

  • ÇOCUKLARININ HAYATLARINI YUTAN EBEVEYNLER

    ÇOCUKLARININ HAYATLARINI YUTAN EBEVEYNLER

    Son zamanlarda gerginim ve mutsuzum. Geceleri uyumakta zorluk çekiyorum, birkaç kadeh bir şeyler içersem biraz gevşiyorum, sonra bir koltukta uyuya kalıyorum. İki kızım da akşamları onlarla ilgilenmediğimi söylüyor. Son zamanlarda annemler yüzünden eşimle çok sık tartışıyoruz. Sanırım artık kendime zarar veriyorum.

    Eskişehir’de İşletme Fakültesi bitirmiş olan , 38 yaşındaki bu danışanımın aile öyküsünü almaya başladığımda; maalesef ki , anne ve babası tarafından yutulduğu ve bireyselleşmesine hiç izin verilmediği gerçeği ile yüzleşmesi gerekecekti:

    Üniversiteyi kazandığımda annem benimle birlikte Eskişehir’e geldi, ev tuttuk ve dört yıl birlikte okuduk. Başlangıçta bu durum hoşuma gitmişti ancak her şeyime müdahale ediyordu.

    Kız arkadaşlarıma hep bir kulp buluyor, beğenmiyordu. Bir gün evlenmek istediğimi söyledim. Anında babam kız arkadaşımın memleketi olan Rize’ ye gitti ve bütün ailesini araştırdı. Maddi durumları pek iyi değildi, annem “ ele güne rezil oluruz, gelinin kimlerden ? ” diye sorarlarsa ne diyeceğim diyerek bütün evlilik sürecimi burnumdan getirdi.

    Sonunda baktılar ki kararlıyım, onlarla birlikte yaşamam şartı ile kabul ettiler. Oturdukları siteden bir ev ve araba aldılar. Babamın iş yerinde çalışmaya başladım. Ancak ne yaparsam yapayım babam bir türlü beğenmiyordu. Tam on sene gecemi gündüzüme kattım, sırf onu mutlu etmek, takdirini kazanmak için çalıştım. Son beş yıldır şirketin karı üçe katlandı, ama babamın gözünde hep başarısız bir çocuk olarak kaldım.

    Çocuklarımız doğdu, bu sefer de anne- babalığımızı beğenmediler. Çocuklarımızın bütün eğitimini üstlendiler. Ne zaman itiraz edecek olsam babamın büyüklüğü karşısında eziliyor, kekeliyor, neredeyse 3 yaşında çocuk gibi korkuyorum. Hep laflarım ağzımda kalıyor.

    Bir keresinde anneme bahsedecek oldum, babama söylemiş, çok aşağılayıcı bir ses tonuyla “ Benim evimde, benim paramla yaşıyorsun, madem beğenmiyorsun her şeyin anahtarını bırak ve git, bir daha da bana baba deme “ diyerek bağırdı.

    Ne zaman benim de büyüdüğümü, bir yetişkin olduğumu kabul edecekler? Beni bir kukla gibi oynatmaktan ne zaman vazgeçecekler?

    “Her şey senin iyiliğin için..” yalanını söyleyen ebeveynler; ;

    • Kendi tatminsizlikleri ve terk edilme korkuları yüzünden , çocuklarının kontrol iplerini hep ellerinde tutmak isterler.
    • Kontrolü elinde tutmak için de “her şey senin iyiliğin için…”yalanını söylerler.
    • Bir yandan mali desteklerini zalim ve yıkıcı bir şekilde kullanırken , bir yandan da kendilerini cömert ve yüce göstermeye çalışırlar.
    • Çocuklarına vazgeçemeyecekleri imkanlar sunarak kendilerine bağımlı hale getirirler.
    • Çocuklarının büyüdüklerini kabul etmez, onlar anne baba olsalar bile yetersizliklerini yüzlerine vururlar
    • Duygusal davranarak, çocuklarında suçluluk duygusu yaratırlar.
    • Genellikle kardeşlerden birisini kurban seçerler ve kardeşleri birbirleri ile kıyaslarlar.
    • Bu durum, sürekli eleştiriye maruz kalan kardeşin, diğer kardeşi kıskanmasına ve ilerde aralarındaki kardeşlik bağlarının zayıflamasına sebep olur
    • Sağlıklı aile yapısında ergenlik döneminin sonunda gerçekleşmesi gereken bu bireyselleşip yetişkin olma süreci, kontrolcü anne babaların çocuklarında bir türlü gerçekleşemez
    • Sonunda ; mutsuz, çaresiz, içe kapanık ve suçlayıcıçocuk yetişkinlerolarak kalırlar.
  • SOSYAL MEDYA ÇILGINLIĞI

    SOSYAL MEDYA ÇILGINLIĞI

    Sosyal medya yaşantımızın ayrılmaz bir parçası haline geldi. Son 2 yıldır çiftlerin birbirlerinden en çok şikayet ettikleri konuların başında geliyor “ eve gelir gelmez elinde telefonu, saatlerce facebookta, instagramda sörf yapıyor” diyerek söylenen çiftlerin sayısı giderek artıyor.

    Bir erkek danışanım 12 yıllık eşini artık tanıyamadığını akıllı telefon aldı alalı evde yemek bile yapmak istemediğini, sürekli mesajlaştığını ve başkalarının hayatlarını merak ederek, sürekli takip ettiğinden şikayetçiydi.

    Tabi evde anne babalar böyle oldukça çocukları da aynı derecede hatta daha fazla sosyal medya ile vakit geçirmeye başlıyor. Hiç tanımadığı kişilerle tanışma tehlikesi olduğu gibi, sırf arkadaşı diye çok fazla güven duyarak pek çok iletişim kazası yaşanabiliyor.

    Örneğin; 15 yaşındaki bir gencin sosyal medya hesabı çalınmış ve onun adına başkalarının olduğu cinsel içerikli videolar paylaşılıp açık adresi ve telefonu paylaşılmıştı. Genç kız bu yaşanılanlardan depresyona girmiş, aile ilişkileri bozulmuş, hatta intihar etmek istemiş ve bir süre çocuk ve ergen psikiyatri servisinde gözetim altına alınmıştı.

    BENLİK ALGISI DÜŞÜK OLANLAR SOSYAL MEDYADA DAHA ÇOK ZAMAN GEÇİRİYOR

    • Benlik algısı daha düşük olan insanlar sosyal medyada kendisini daha güçlü hissediyor , gerçek yaşam yerine sanal ortamı tercih ediyor,
    • Ne yazık ki, sosyal medyada paylaşılanların çoğunun gerçek yaşantılarını yansıttığına inanıp, diğer insanların kendisinden daha iyi bir hayatı olduğuna inanıyor.
    • Başka insanların hayatını takip etme ve başkaları hakkında dedikodu yapma isteğini arttırıyor
    • Gerçek hayatta söylemeye çekindiği fikirlerini sanal ortamda kolaylıkla paylaşabildiği için çoğu zaman saldırganlık duygusunu arttırıyor( bu durum KLAVYE KAHRAMANLIĞI terimini doğuruyor)
    • Özgüveni düşük kişiler veya ailelerinde yeterince ilgi görmeyen ve sevilmediğini hisseden gençler kendilerini olmak istedikleri kimlikte tanıtıyor ve takipçi sayısını arttırmak için yalancı kahramanlar yaratıyor
    • Özellikle toplumsal olaylarda yalan yanlış bilgiler yayarak toplumsal tepki oluşturmayı amaçlayan kişilerin sayısı giderek artıyor
    • Hangi bilgi doğru hangisi yanlış ayırt etmek zorlaşıyor
    • En önemlisi de gerçek yaşamdaki “ANI” kaçırarak , paylaşım yapacağım diyerek sürekli fotoğraf karelerinde sıkışılıp kalınıyor, selfie bağımlıları giderek artıyor
    • Sonuçta uyku bozuklukları, depresyon, obsesif kompulsif bozukluk, anksiyete bozuklukları , içe kapanma ve agarofobi ( açık alan korkusu ) gibi psikolojik hastalıkların gelişme riski artıyor

    ANNE BABALAR NELERE DİKKAT ETMELİ?

    • Ailece bir arada olduğunuzda siz başta olmak üzere evde ortak paylaşım saatleri yaratın ve telefonlarınızı kapatın
    • Gerçek arkadaşlarınızla gerçek ortamlarda ilişkilerinizi ihmal etmeyin, çocuklarınıza örnek olun
    • Çocuklarınızla kaliteli zaman geçirin, çocuğunuza sürekli internette vakit geçirmeyi bırakmasını söylemek yerine onun sahip olduğu farklı ilgi alanlarını ve hobilerini keşfetmesine yardımcı olun.
    • 12-13 yaşına kadar çocuklarınıza cep telefonu almayın, telefon alacaksanız bile interneti açık olan akıllı telefonları kullandırmayın
    • Çocuğunuzun internette takip ettiği , üyesi olduğu siteleri kontrol edin
    • Çocuklarınıza yararlı sitelerle yararsız olanları ayırt etmesini öğretin, internette araştırma yapmayı , bilgi edinmek için güvenli siteleri nasıl seçeceğini öğretin
    • Çocuklarınızı siber zorbalık, başkalarının hesaplarını takip etme ve uygunsuz şeyler paylaşma gibi internetin kötü tarafları hakkında da mutlaka uyarın
    • Çocuğunuzun sanal suçlar hakkında bilgilendirin .
  • Çocuklarınıza  Cinsel  Eğitimi Doğru zamanda doğru bilgilerle vermelisiniz

    Çocuklarınıza Cinsel Eğitimi Doğru zamanda doğru bilgilerle vermelisiniz

    Cinsellik biyolojik ve sosyal olarak inşa edilen, kültürel ve dini inançları yansıtan bir olgudur.

    Anne babalar çocuklarıyla konuşmaktan utandıkdıkları için bu konuda konuşmayı sürekli ertelerler.

    Çocuklar ise tüm masumiyet ve saflıkları ile öğrenmeye ve meraklarını gidermeye yönelik sorular sorarlar. Çoğu anne baba bu sorulara hazırlıksız yakalanırlar ve beklenmedik anda gelen bu sorular kaygı yaratır. Kaygı da hata yapma olasılıklarını arttırır.

    Ebeveynler çocuklara duyusal uyaranları nasıl yorumlayacaklarını ve deneyimlerini tanımlarken hangi kelimeleri kullanacaklarını öğretirler. Ayak parmağı ya da göbeği gıdıklandığında agulayıp kahkaha atan bebek, cinsel organına dokunulduğunda aynı tepkiyi verir. Bebek, vücudunun bu kısmının cinsel bir bölge olduğunu henüz öğrenmemiştir. Çünkü yetişkinlerin zihinlerindeki cinsel kavram ve düşüncelere sahip değildir. Çocuk için burası zevkli tepkiler veren vücudun her hangi bir bölümüdür. Anne babaların bu bölgeler hakkında nasıl tepkiler verdiği ve onu nasıl tanımladığı önemlidir. Demek ki çocuklar için cinsellik yetişkinlerde olduğundan farklıdır.

    Genel anlamda cinsel eğitim; çocukların ve ergenin bedensel, duygusal, sosyal, zihinsel ve cinsel gelişimlerini takip etmek, kız ve erkek rollerini kabul etmesine, kendi cinsinin özellikleri ve karşı cinsin özellikleri ile bir bütün içinde yaşamasına yardımcı olmak amacıyla verilen  bilgilendirme ve bilinçlendirme çalışmalarıdır.

    Cinsel eğitim doğumdan başlayan ergenlik dönemini de içine alan uzunca bir süreçtir. Gerek anne, gerek baba tarafından verilecek cinsel eğitim, çocukların ve ergenin başka kaynaklara yönelmesini engelleyecektir.

    Cinsel eğitime başlamak için belli bir yaş bulunmamasına rağmen, anne babalar, çocukları okul öncesi dönemdeyken (3-4 yaş dolaylarında) ilk sorularla karşılaşırlar.

    Açıklamalar sade bir dille, rahat, utanmadan  ve bilimsel kaynaklardan yararlanarak yapıldığı takdirde gelecekte karşılaşılabilecek olası zorluklar yaşanmayacaktır.

    Anne babalar çocuğa iyi ve kötü dokunuşu ayırt etmeyi öğretmeli, uygun cinsel davranışın sınırlarını belirlemeli, çocuğu doğru cinsel bilgiyle donatmalılar.

    Demokratik aile ortamında yetişen çocukların, cinsel gelişim sürecinde sorun yaşama olasılıkları azdır. Merak ettiklerini rahatlıkla sorabilir ve uygun yanıtlar alabilirler. Kendilerine olan güvenleri nedeniyle  ve ne isteyip ne istemediklerini rahatlıkla ifade edebildikleri için cinsel tacize uğrama olasılıkları çok azdır. Çünkü bunu önleyebilirler. Herhangi bir duygusal açlık yaşamadıkları için, bu anlamda kendilerini kullandırmaları söz konusu değildir. Sağlıklı kız/erkek arkadaş iletişimini rahatlıkla kurabilirler.

    Ergenlik döneminde babası ile konuşabilen onun tarafından kabul gören ve aşağılanmayan , çocukluğundan itibaren baba oğul kaliteli zaman geçiren bir erkek ergenin cinsel kimlik bulma süreci sağlıklı geçecektir.

    Aynı şekilde annesi ile h,iç korkmadan, yalan söyleme ihtiyacı duymadan konuşabilen kız çocuğu da merak ettiği tüm bilgiyi annesinden alabildiğinde yanlış bilgilerle donanmayacak , sınırlarını bilecek ve ileride kendi cinsel kimliği ile barışık, sağlıklı bir cinsellik yaşayabilecektir.

    Gençlere verilecek cinsel eğitimde en önemli mesaj  , cinselliğin sadece kadın erkek arasındaki fiziksel bir ilişki olmadığı , aynı zamanda duygusal , sevgiye ve saygıya dayalı bir ilişki olduğudur.

    Cinsel İstismar nedir? Nasıl çocuğumu korumalıyım?

    Cinsel istismar, bir çocuk ya da yetişkinin başka çocuk/çocukların veya başka yetişkin/yetişkinlerin, istemediği cinsel davranışlarına maruz kalmasıdır. Cinsel istismar, genelde çocuğa yakın olan kişiler tarafından  gerçekleştirilmektedir. Bu tür eylemler yinelenen tarzda olduğunda çocuk için daha ağır sonuçlar doğurabilir.

    Çimdikleme, okşama, sıkıştırma, öpme, el ile sarkıntılık etme, laf atma, uygunsuz sözcüklerle rahatsız etme, cinsel ilişkiye teşebbüs, tecavüz cinsel istismar kapsamına girer. İstismarın verdiği hasar; sürekliliğine, çocuğun yaşına, istismar edenin çocuğa olan yakınlığına, bağlılık derecesine ve aradaki yaş farkına, fiziksel zorlama ve şiddet içermesine, istismar davranışının derecesine bağlı olarak değişir.

    Cinsel istismarın derecesi ne olursa olsun unutulmamalıdır ki kimse cinsel istismara maruz kalmak istemez; kimse cinsel istismarı hak etmez; hiçbir davranış cinsel istismarı, taciz ve tecavüzü haklı gösteremez ve her türlü cinsel istismar kanunlar ve toplum önünde suçtur.

    Çocuğumu cinsel istismardan korumak için ne yapmalıyım?

    • Anne baba olarak, cinsel istismar konusunda bilgili ve bilinçli olmalısınız
    • Çocuğunuza yeterince ilgi ve şefkat göstermeli,  güven ve sevginizi hissettirmelisiniz.
    • Çocukla açık iletişim kurmalı, sizden korkmamasını sağlamalısınız ki size olası yaklaşımları rahatlıkla anlatabilsin
    • Çocuğu severken sevgi göstermenin yolu ellemek, sağını solunu çimdiklemek, ısırmak değildir. Böyle sevilen çocuklar sevgiyi göstermenin yolunun “dokunmak” olduğu yargısına sahip olurlar. Bu da istismar ile sevgi göstermeyi ayırt edememelerine neden olur.
    • Yabancı insanlarla öpüşmemesi, yanına fazla yaklaşmalarına izin vermemesi ve kuşkulu davranışların neler olduğunu öğretilmelidir.
    • Hayır deme becerisi öğretilmelidir. Günlük yaşamda hayır diyemeyen çocuk böyle bir durumda da “HAYIR” deme becerisini gösteremeyebilir.
    • “ Hiç kimsenin senin, özel yerlerine dokunmaya hakkı yoktur. Hiç kimsenin seni, kendi özel yerlerine dokundurtmaya  da hakkı yoktur. Birisinin senden özel yerlerine dokunmanı istemesi ya da seninkilere dokunması saklayacağın bir sır değildir. Anlatmama sözü vermiş olsan bile, anlatırsan başına çok kötü şeyler geleceği söylenmiş olsa bile, böyle bir şey olursa anlatmalısın. Mutlaka söylemelisin. Sır saklaman gerektiği doğrudur. Ama bu saklanmaması gereken kötü bir sırdır.”

    Çocuğum ergenlik yaşında; onun cinsel istismara uğramaması için ne yapmalıyım?

    Çocuğunuzla bir arkadaş gibi konuşmalısınız, şu konularda onunla açık ve net konuşmalısınız…

    • Genç kendi cinsel arzularını ve sorunlarını bilmelidir.
    • Hoşlanmadığı bir durumla karşılaştığında net olarak hayır diyebilmelidir.
    • Yanlış anlaşılmamak için duyguları, davranışları ve sözlerinin uyum içinde olması gerektiğini bilmelidir.
    • Kendi başına gidip dönemeyeceği yere iyi tanımadığı birinin eşliğinde gitmemelidir.
    • Yaşı tutmuyorsa disko, bar, vb. yerlere gitmemeli, başkalarından içecek ve yiyecek almamalıdır.
    • Alkol ve uyuşturucular sağlıklı düşünmeyi ve kendini ifade etmeyi engelleyebileceği için bunlardan uzak durmalıdır.
    • Arkadaşının yönlendirici olmasına izin vermemelidir.
    • Süreklilik arz eden istismar davranışlarını mutlaka yakınlarına bildirmelidir.
    • Cinsel istismara (saldırı, tecavüz, vb.) uğradığında hemen kendisini anlayabilecek, destek  ve yardımcı olabilecek bir yakını ile bu durumu paylaşmalıdır.
  • Öğrenme ve Dikkat Sorunu

    Öğrenme ve Dikkat Sorunu

    • Kapasitelerine göre düşük okul başarısı gösterirler
    • Okumayı sökmede zorlanır, yavaş ve hatalı okurlar
    • Dinleme becerileri zayıftır, bu nedenle öğretmenin verdiği yönergeleri takip edemezler
    • Arkadaş ilişkilerinde sorunlar yaşayabilirler:
    • Okuldaki kurallara uymada zorluk çekebilirler
    • Dağınıktırlar, sürekli olarak eşyalarını unutabilir, kaybedebilirler
    • İlgilerini çeken bir faaliyette(tv, bilgisayar gibi) dikkatlerini sürdürebilirken,
    • akademik faaliyetlerde dikkatlerini sürdüremezler
    • Başladıkları işi bitiremezler
    • Motor koordinasyonda güçlük çekerler, sakarlık, beceriksizlik gibi
    • El-göz koordinasyonları zayıftır
    • Görsel ve işitsel hafızaları zayıftır
    • Uzaklık, derinlik algıları bozuktur
    • Yön bulmada, sağ-sol ayırt etmede zorlanırlar
    • Engellendiklerinde ani tepki gösterirler

    Ailelere Öneriler
    1. İç güdülerinize güvenin: Çocuğunuzu herkesten daha iyi tanırsınız, eğer çocuğunuzda yaşıtlarına göre bir gerilik hissediyorsanız mutlaka bir uzmanına danışın.
    2. Bilgi sahibi olun: Eğer çocuğunuzun bu özel durumu hakkında yeterli bilgi sahibi olursanız ona yardımcı olabilirsiniz.
    3. Erken davranın: “ babasına çekmiş o da böyleydi ..” gibi söylemlerle vakit kaybetmeyin, çok geçmeden destek alın.
    4. Pozitif olun: çocuğunuzun tanısı konmuş bir öğrenme güçlüğü varsa, yalnız olmadığınız toplumda bir çok çocuğun bu güçlükle klarşılaştığını hatta ileride kendi alanlarında başarılı olduklarını unutmayın
    5. Problemi hayatınızın merkezine alıp, çocuğun iyi olduğu diğer başarılı yönlerine gölge düşmesine izin vermeyin
    6. Destek olun: Anne babanın görevi öğrenme güçlüğünü tedavi etmek değil, yaşadığı bu durumla ilgili olarak çocuğun ihtiyaç duyduğu sosyal ve duygusal desteği vermek, gerekli koşulları sağlamaktır.
    7. Sır gibi saklamayın: Öğrenme güçlüğü akraba ve arkadaşlardan bir sır gibi saklanmamalıdır. Yakınları durumu bilmezlerse çocuğun tembel ya da şımarık olduğunu düşünebilirler.

  • Yetişkin Olmaktan Suçluluk Duyan Çocuklar

    Yetişkin Olmaktan Suçluluk Duyan Çocuklar

    Yaklaşık iki yıllık evliyiz, nerdeyse haftanın 4 günü annemlerdeyiz. Her sabah onu aramadan güne başlayamıyorum. Gün içinde en az 3 kez telefonlaşıyoruz. Bir süre sonra fark ettim ki eşimle aramızda geçen her şeyi sanki bir canlı yayındaymışız gibi anneme anlatır oldum.
    “ İş çıkışı yorgun olursun kızım, sana yemek yaptım gel al” diyordu annem . Önceleri bu çok hoşuma gidiyordu, hem de kolayıma geliyordu.İş çıkışı eşim de geliyordu, bazen uykumuz gelince eve gitmiyor orda kalıyorduk.
    Son birkaç aydır , eşimle çok kavga eder olduk, aramızda cinsel soğukluk da başladı, kavgalarımızın çoğunda eşim annemi suçluyor. Her kavga ettiğimizde de annem “ çık gel, boşan kızım” diyor. İki kez evi terk ettim, bu sefer de “ komşular ne der, kızları bir evliliği beceremedi demezler mi? “ diyor.
    Artık ne yapacağımı bilmiyorum. Annemi mi, eşimi mi mutlu etmeliyim?Ben ne yapacağım doktor hanım?

    Çocuklarınızı Kendi Çıkmazlarınıza Mahkum Etmeyin !!!

    Her ailenin kendine özgü dengeleri vardır. Aile bireyleri kendilerine biçilen rolleri oynadıkları sürece bir sorun yaşanmaz. Ancak birbirine bağımlı bir şekilde yaşayan , sorunlu olan aile bireyinin saklandığı, bir tarafın , zavallı ve acı çeken , kurban rolünde kaldığı, diğer tarafın bencil ve soğuk veya zulüm eden olduğu ailelerde maalesef ki çocukların yetişkinliğe terfi etmesi neredeyse imkansız oluyor.Özellikle de eşi tarafından duygusal ya da cinsel açlık içinde olan kadınların ilk çocuğu erkek ise kendilerine eş rolünde yoldaş, ilk çocuğu kız ise kendilerine arkadaş rolünde kaderdaş seçiyorlar. Bu rolü üstlenmiş olan çocuğun bir gün evden taşınmayı ya da evlenmeyi isteyerek kendi ailelerini kurmak istemeleri ise bağımlı ailelerin dengelerini bozuyor.

    Bu durumda sürekli çocukları üzerinde gizli bir baskı kurarak suçluluk duygusu oluşturuyorlar. Suçluluk duygusu altında ezilen çocuk , bu duyguya karşı kendilerini koruyabilmek için ya tüm anlaşmazlıklarda anne babalarının haklı olmalarına izin veriyorlar ya da bu duygudan kaçmak için alkol veya uyuşturucunun arkasına saklanıyorlar .En kötüsü de bağımlı bir ilişkiden kaçayım derken başka bir bağımlı ilişkiye doğru geçiş yaşıyorlar.

    Çocuklarınızın artık bir yetişkin olduğunu, kendi hayatlarını , kendi ailelerini kurabilecek kadar büyüdüklerini kabul edin, sizin ne hissettiğiniz değil, onların ne hissettiği önemli olsun, kendi çıkmazlarınıza çocuklarınızı mahkum etmeyin! Bırakın özgürce kendi hayatlarını suçluluk duymadan yaşasınlar…

  • İletişimde Beden Dili ve İlk İzlenim

    İletişimde Beden Dili ve İlk İzlenim

    Sözsüz İletişim

    İnsanlarla kurulan iletişim sözlü olduğu gibi, birtakım işaretler ve sinyaller aracılığıyla sözsüz de olur. Sözsüz iletişim beden dili ve görsel dil olarak iki başlık altında ele alınabilir.

    Sözsüz iletişimin beden dili alt başlığını insan ilişkilerinde iletişim çerçevesinde inceleyeceğiz.

    Beden Dili

    Sözel olmayan ve mesajın anlamına katkıda bulunan insana ait farklılıklar iletişimde beden dili olarak ele alınır.

    Beden dili aslında insanların ne demek istedikleri konusunda, dünyada konuşulan dillerdeki tüm sözcüklerden daha fazla şey anlatır. Konuşurken beden tarafından gönderilen sinyallerin çoğu biz farkında olmadan dış dünyaya mesaj verir.

    Beden dili kültürlere göre, kişiler arasındaki anlaşmalara göre değişir. Başkalarının beden dilini yorumlayabilmek beceri gerektirir. Kendi beden diline hakim olabilmek, onu gerektiği biçimde kullanabilmek iletişimde çok önemlidir.

    Beden dili bilinçli ya da bilinçsiz kullanılabilir. Örneğin, ilgi uyandıran bir şeye bakarken göz bebeklerimiz büyür, baş yana eğilir. Gerilim içinde olan insanın omuzları kalkar, bazı insanlar stres altında olduklarında yüzleri ve boyunları kızarabilir.

    Yüz İfadeleri(Mimikler)

    İçinde bulunduğumuz duygusal durumu anlatmak için en çok mimiklerimiz önem taşır. Mimik, yüz kaslarının değişik şekillerde kasılması ve gevşemesiyle bakış ve yüz çizgilerinde meydana gelen değişikliklerden oluşan ifadelerin tümü olarak tanımlanır.

    İnsan yüzünde mimikleri gerçekleştiren çoğu çift olmak üzere yaklaşık yirmi kas grubu bulunur. Bunların farklı biçimlerde gerilip gevşemeleriyle çok sayıda farklı ifade meydana gelir. Duygusal bir ifadeyi yansıtma bakımından yüz kasları üç grupta toplanabilir;

    • Alın kasları,

    • Gözkapakları ve çevresindeki kaslar,

    • Ağız bölgesi ve çene kasları.

    Mimikler duygularımızı yansıtmak dışında toplumsal yaşamda karşımızdaki kişiye tutumuzu gösteren sosyal işaretler olarak da bilinçli olarak kullanılabilir. Çok üzgün olduğumuz bir günde sevdiğimiz bir insana rastladığımızda onu gördüğümüze sevindiğimizi belirtmek için gülümseyebiliriz. Uzaktan, tanıdığımız birini gördüğümüzü belirtmek için kaşlarımızı yukarı kaldırırız.

    Jestler

    Baş, el, kol, ayak, bacak ve bedenin kullanımı jestleri oluşturur. Bazı jestler bilinçli olarak yapılır bunlar sembol niteliğindedir. Sembol niteliğindeki bu jestlere “amblem” adı verilir. Bunlar belli anlamları sembolize eder ve toplumdan topluma bu anlamlar değişir. Örneğin sağdan sola iki yana sallamak bizim toplumumuzda “hayır” anlamına gelirken Bulgaristan’da bu “evet” anlamına yakın bir baş hareketi olduğu için “evet” olarak anlaşılabilir. Bunlar toplum içinde yaşayan bireyler tarafından öğrenilir ve gerekli olduğunda iletişimi desteklemek için kullanılır. Danışanın toplumu onun iletişimde kullandığı jestlerin belirleyicisi olduğu için özellikle farklı bir topluma mensup bir danışanımız olduğunda onu kendi toplumuna göre değerlendirmemiz gerekebilir.

    Bunların dışında insanlarla kurduğumuz iletişimde başımızı, el, kol ve ayaklarımızı farklı biçimde kullanarak da çeşitli mesajlar verebiliriz.

    Baş hareketleri: Başımızı içinde bulunduğumuz duygusal durumu anlatmak, mimiklerimizi desteklemek, ayrıca karşımızdaki insana tutum ve tavrımızı diğer jestlerle birlikte belirlemek için kullanırız. Bunlara ek olarak daha önce de belirttiğimiz gibi sembolik jestleri gerçekleştirmek için de kullanırız. Örneğin, başın öne eğik oluşu dış dünya ile ilgilenmeme ve kendi içimize döndüğümüzü gösterirken başın belli bir kişiye yönelik olması onunla ilgilendiğimizi gösterir.

    Bakışlar: Bakışlar karşımızdaki insanla iletişim kurmak için önemlidir. Bir kişi konuşurken başka tarafa bakıyorsa genellikle konuşmasının henüz bitmediği ve bölünmek istemediğini gösterir. Eğer bir kişi karşısındaki konuşurken başka tarafa bakıyorsa kişi karşısındakinin söylediği şeyden hoşlanmadığını ve bu konuşmayı yapmaktan memnun olmadığını gösterir. Kişi karşısındaki konuşuyorken ona doğru bakıyorsa bu durumdan memnun olduğu ve konuşulan konuya ilgili olduğunu gösterir. Konuşan kişi konuşurken karşısındaki kişinin direk yüzüne bakıyorsa, bu konuşan kişinin söylediklerinden emin olduğunu gösterir.

    Tabi ki tüm toplumlarda göz teması kurmanın farklı anlamları olabileceğini unutmamalıyız. Farklı toplum veya kültürden gelen bireylerle iletişim kurarken toplum ve kültüre özgü davranışlarını öğrenmemiz iletişimi kuvvetlendirmek için önemlidir.

    Beden Duruşu

    Beden duruşu genel olarak hangi yönü gösteriyorsa bu ilgili olduğumuz tarafa işaret eder. Karşımızdakini ilgili bir şekilde dinliyorsak ayaklarımız ve başımız ona dönük olur. Oysa biri bizle iletişim kurmaya çalışırken bizim beden duruşumuz o kişiye dönük değilse bu kişiyle ilgilenmediğimize işaret edebilir.

    Sesin Kullanımı

    İnsanlar iletişim kurarken konuşur, bedeniyle ifade eder bazen sadece sesleri kullanırlar. Örneğin etkili dinlemede gerekli yerlerde “hı hı” çıkarılması, “hayır” anlamına gelen, dilin üst dişlerin altına değdirerek geri çekilirken çıkardığı sesin kullanılması, şaşırılan bir anda “aaa” sesinin çıkarılması, üzgünlüğü ifade eden burun çekme sesinin çıkarılmasıyla da iletişim kurulur. Ayrıca ses tonunda meydana gelen dalgalanmalar da konuya verilen önemin göstergesi olabilir.

    Kişilerarası Mesafe ve Alanın kullanımı

    Söylenen sözler ne olursa olsun kişiler çevrelerindeki insanlara duygularını, niyetlerini ve düşüncelerini ifade etmede önemli bir unsur da alan kullanımıdır. Bu konuda ilk geniş çaplı araştırmalar antropolog olan Edward Hall tarafından başlanmıştır. Hall, Amerikalı ve eğitim düzeyi yüksek kişilerle yapmış olduğu çalışmalarda insanların kullanmış olduğu dört mesafe türünü belirlemiştir. Bunlar: mahrem mesafe, kişisel mesafe, sosyal mesafe ve genel mesafedir.

    Hall’a göre birbirine çok yakın ilişki içinde olan insanlar birbirinden 0 ile 45 cm’lik uzağında bulunabilirler. Bu alan “mahrem mesafe” olarak bilinir(aile bireyleri, eşimiz, yakın arkadaşlarımız gibi).

    Kişinin mahrem alanına girilmesi tedirginlik, sıkıntı ve saldırganlık eğilimlerinde artışa yol açar.

    Karşılıklı konuşma hallerinde mesala bir arkadaşımızla yemek yerken aramızdaki mesafe kişisel alan mesafesindedir. Bu mesafe 45-120 cm arasıdır. İş arkadaşlarımızla konuşurken de bu mesafede oluruz. Sosyal alan ise 120-210 arasıdır diyebiliriz fakat 300cm’e kadar da uzayabilir. Sosyal ortamlarda tanıştığımız insanlarla bu mesafeyi koruruz. Eğer bir kişinin sosyal alanı geçip kişisel alanına girmeye çalışırsak, karşımızdaki kişi bundan rahatsız olup yerini değiştirmeye çalışabilir. Genel alan ise 300 cm ve daha fazlası alandır. Sokakta, metroda beklerken genelde bu alanı korumaya çalışırız. İstanbul koşullarında bu çok mümkün olmasa da daha yoğunluğun daha az olduğu zamanlarda insanların aralıklı durduğunu görebilirsiniz. Yoğunluğun az olduğu bir metro istasyonunda bir kişi sosyal alanınıza girerse bundan rahtsızlık duyabilirsiniz. Bu durum sizi tedirgin edebilir.

    Bedensel Aksesuarlar

    Kişilerin kıyafetleri, takıları, kullandığı parfüm dahi sözsüz iletişimde önemlidir. Örneğin sadece kıyafetimiz tutuculuğumuz, ilgi çekmek isteyip istemediğimiz, rahatımıza düşkünlüğümüz gibi birçok konuda bilgi sağlar.

    İlk İzlenimler

    İzlenim oluşturma, bir başkası hakkında farklı kaynaklardan gelen bilgileri değerlendirip bir sonuca varma sürecidir. Sosyal psikologlar bu süreci yenilenen ve değişen dinamik bir süreç olarak görür. Bu süreç aynı zamanda bütünleştiricidir. Kişi hakkında elde ettiğimiz her bilgi, edindiğimiz diğer bilgiler ile birlikte değerlendirilir.

    Peki, ilk izlenimleri nelere dayanarak oluşturuyoruz?

    İnsanlar hakkındaki izlenimlerimizin bir kısmını onların sözel olarak ifade ettiklerini dinleyerek ve bize ilettiği bilgilere dayanarak oluştururuz. Diğer kısmını ise sözel olmayan iletişim kaynaklarından en önemlileri yüz ifadesi, göz teması, fiziksel görünüm ve beden dilidir.

    Yüz İfadeleri

    Bundan 2000 yıl önce Cicero. “Yüz ruhun yansımasıdır” demiştir. Ondan yüzyıllar sonra Darwin bazı duygusal ifadelerin doğuştan var olduğunu ve bu yüzden bazı ifadeleri bütün dünyada aynı biçimde algılandığını söylemiştir.

    Darwin’e göre yüz ifadelerinin doğru anlaşılmasının yaşamsal bir önemi vardır. Karşımızdaki insanın bize kızgınlıkla, korkuyla veya mutlulukla mı yaklaştığını kestirmemiz açısından önemlidir. Kızgınlık taşıyan bir yüz gördüğünüzde kaygı düzeyiniz artar ve kendimizi korumaya alırız. Yani yüz ifadelerini doğru algılamak işlevseldir. Bu işlevsel teze göre, insanlar bütün ifadelere eşit şekilde dikkat etmezler. Hayati önem taşıyan ifadelere yani yaşamlarını sürdürebilmeleri için tehlike belirten yüz ifadelerine daha çok fark etmeleri gerekir. Hansen ve Hansen bu konuda yaptıkları araştırmada korku ve kızgın ifadeler mutluluk ifadelerinden daha çabuk fark edilmiştir.

    Göz Teması

    İzlenim oluşturmada kullanılan bir başka sözel olmayan ipucu göz teması yani göz göze olmadır. Başkalarının neler hissettiğini, birbirlerine bakışlarının yönü ve yoğunluğuna bakarak çıkarabilirsiniz. Bir insana nasıl baktığınız, o insanda belli duygu ve düşünceler uyandırır. Fakat unutmamamız gereken şey hangi duygu ve düşünceleri uyandırdığı, duruma, kişiye ve kültüre bağlı olarak değişebileceğidir.

    Fiziksel Görünüm

    Fiziksel görünümü güzel olan insanların güzel olmayanlardan daha ilginç, sıcakkanlı, dışadönük ve sosyal açıdan daha yetenekli bulunduğunu ortaya koyan araştırmalar vardır. Fiziksel güzelliğin kararlarımızda ne kadar etkili olduğunu gösteren birçok araştırma vardır. Fakat unutulmaması gereken şey fiziksel görünümün aldatıcı olabileceği ve daha da önemlisi tek başına değerlendirilmemesi gerektiğidir.

    Beden Dili

    Sözsüz iletişimde daha ayrıntılı bir şekilde incelediğimiz beden dili, tabi ki ilk izlenim oluşturmada da önemlidir. Bedenin duruşu, kolların bacakların hareketi bedenin yönü bize bir sürü ipucu veriri ve biz ilk izlenimlerimizi farkına bile varmadan bu hareketlere bakarak oluştururuz. Bunlara ek olarak yeni tanıdığımız insanın bize doğru söyleyip söylemediğine de daha çok beden diline bakarak karar veririz. Özellikle şüpheleniyorsak önce mimiklere sonra jestlere dikkat kesiliriz. Bu durumda söylenenlerin etkisi mimik ve jestlerden etkisinden oldukça düşüktür.

    Sözsüz Haberleşme

    Sözsüz, hareketsel(kinesik) haberleşme üzerine yapılan incelemeler, kelimelerin söyleniş tonu, duraklama, sessizlik, hız gibi konuşma özelliklerinin kişiden kişiye değiştiğini ama örüntülerin her kişiye özgü olup, zamanla değişmediğini göstermiştir.

    Sosyoekonomik düzey, eğitim, öğrenim gibi değişkenlerle bölgeden bölgeye farklılıklar gösteren çeşitli davranış biçimlerini görmek mümkündür. Fakat hareketsel haberleşmenin herkes tarafından gösterilmesi gerekmez. Hareketsel haberleşmeye örnek vermemiz gerekirse; tutucu ailelerin kızlarının yüzü daha çok kızarırken yüksek sosyoekonomik düzeyden gelen kızların yüzlerinin kızardığı pek az gözlemlenmiştir. Alt ve orta sosyoekonomik düzeyden gelen kadınlar daha sık ve çabuk ağlamaya, titremeye, terlemeye başlar.

    Bu noktada önemli olan şey tüm insanlara özgü bazı kinesik verileri (bölgeler, toplumsal değerler, sosyoekonomik düzey ve cinsiyet) kişiye özgü olan özelliklerden ayırt edebilmektir.

  • Evlilikte Cinsellik ve İletişimin Önemi

    Evlilikte Cinsellik ve İletişimin Önemi

    Kişinin sosyal açıdan gelişmesi için önemli bir etkiye sahip olan evliliğin çok farklı tanımları dikkati çekmektedir. Evliliği bireylerin mutluluğunu sağlayan ve kişiliklerinin gelişmesinde önemli rol oynayan bir birim olarak tanımlamaktadır (Glenn,1991).

    Sağlıklı ailelerdeki çiftlerin uyumlu ve doyum sağlayıcı evliliklerinin olduğunu belirterek, eşler arasındaki etkili iletişimin, destek ve onayın, aile ile ilgili görev ve sorumlulukların yerine getirilmesinin, çocuklarla ilgilenebilmenin, karşılıklı saygı ve değer vermenin, boş zamanları birlikte paylaşmanın, problemlere birlikte göğüs germenin, eşlerin aileye ekonomik anlamda katkıda bulunmasının ve bir meslek sahibi olmalarının evlilikteki psikolojik doyumu etkilediğini vurgulamaktadır (Terry ve Kottman,1995).

    Evlilik Kavramı

    Evlilik ve aile olgusu her ne kadar tarih içinde ve bir toplumdan diğerine farklı anlamlar taşıyabilmekte ise de, içinde neredeyse evrensel sayılabilecek bazı gelişimsel olayların yaşandığı bir birimi ifade eder. Bu sosyal üniteyi oluşturan bireylerin birbirlerine olan güçlü bağlılıkları ve sadakatleri uzun yıllar sürmesi beklenir (Gülerce, 1996).

    Glenn (1991), evliliği bireylerin mutluluğunu sağlayan ve kişiliklerinin gelişmesinde önemli rol oynayan bir birim olarak tanımlamaktadır.

    Rhoden (2003), evlilik niteliğinin çok boyutlu bir kavram olduğunu, evlilikte mutluluğun evlilik tatmini ve eşler arası uyum olarak kavramsallaştırıldığını belirtmektedir.

    Evlilik kurumu temel üç motivasyona dayanır :

    Biyolojik Motivasyon: Uzun süreli beraber yaşama ve kendi cinsinden nesiller üretme arzusu , karşı cins ile ilişki hazzı , beraberliği ve kendini koruma arzusudur.

    Psikolojik Motivasyon : Arzu duyduğu karşı cins tarafından beğenilme , sevilme , sevme , seçilme , kendi çocukları ile beraberliğin sürekli oluşundan duyulan güven ve hazdır .

    Sosyal Motivasyon : Toplumun beklentilerine , yasalarına uyarak yaşamanın verdiği rahatlık , toplumda kabul edilen değerlere uyumla kazanılan saygınlık hazzı ve güvendir(Boran, 2003)

    Cinsellik Kavramı

    Lawrence & Byers’ın (1995) tanımına göre cinsel tatmin, “kişinin cinsel ilişkisine ilişkin pozitif ve negatif duygu algılarının bütününü öznel açıdan değerlendirerek oluşturduğu duygusal yanıt.”(Cetad,2006/3).

    Cinsellik denince ilk akla gelen iki kişinin sevişmesidir, oysa cinsellik çok boyutludur. Dünya Sağlık Örgütü’nün Cinsel Sağlık tanımı; “Cinsellik, fiziksel, duygusal, entelektüel ve sosyal yönlerin kişiliği, iletişimi ve aşkı zenginleştirici etkilerinin bileşiminden oluşur. Herkesin cinsel bilgilere ulaşma ve cinsel ilişkiyi zevk için ya da üreme amacıyla yaşama hakkı vardır. Cinsel bir varlık olarak insanın sadece bedensel değil; duygusal, düşünsel ve toplumsal bütünlüğünü sağlayan, kişilik gelişimi, iletişim ve sevginin paylaşımını olumlu yönde zenginleştiren ve arttıran sağlıklılık halidir”.

    Cinsellik söz konusu olduğunda, akla gelen ilk kelimeler; haz, arzu, üreme, aşk ve yakınlıktır. Cinsellik insanların değerleri, tutumları, davranışları, fiziksel görünümleri, inanışları, duyguları, kişilikleri, sevdikleri ve sevmedikleri şeyler ve içinde yaşadıkları toplumlara göre şekillenir. Cinsellik doğum öncesi başlayıp ömür boyu devam eder, kültürel ve ahlaki faktörlerden etkilenir. Üremeyi, cinsel zevk almayı ve zevk vermeyi içerir. Cinsellik temelde duyuya dayalı bir deneyimdir ve yalnızca cinsel organları değil, tüm bedeni ve aklı içerir. Cinsellik, erkeklik ve dişilik ile ilgili duygusal tepkileri oluşturarak türe özel davranışları belirler. Cinsiyetle ilişkili bu davranışsal tepkiler daha sonra kültürel miras, toplumsal kalıplar ve medyadan kaynaklanan imajlarla biçimlenir. Kültürel miras, dinsel inançların ve geleneksel değerlerin toplamıdır. Toplumsal kalıplar ise bireyin biyolojik ve duygusal gereksinimleri ile toplumda var olan kültürel kalıpların uzlaşmasının ürünüdür. Bu uzlaşma toplumdan topluma ve zaman içinde değişiklik gösterdiğinden sürekli devinim halindedir. Bu anlamda, içinde toplumsal öğeleri de barındıran, kapsamlı bir cinsellik, cinsiyetten daha kapsamlı bir kavramdır(Cetad, 2007).

    Kişilerarasındaki özel bir ilişki olan cinsellik, bireyin kişiliğinin her yönü ile ilişkilidir. Cinselliğin yaşanması, birey olmak, bağımsızlık, kendini partnerine teslim edebilmek, partnerin benzer yaşantılarına katılabilmek, bütün olmak, tek basına yeniden bütünlenmek, diğerinin bütünleşmesine katkıda bulunmak, anlamlarına geldiğinden; bireyin benlik kavramı, cinsel anlamda kendisinin ve partnerinin, sergiledikleri rollerini nasıl algıladığını anlamada, cinselliğin yaşanmasında ve ortaya çıkan bozuklukların değerlendirilmesinde önemli rol oynar(Aydın, 1998).

    İletişim Kavramı

    İletişimin birçok tanımı bulunmakla birlikte, tanımların vurgulamış olduğu ortak noktalar ve ulaşılan genellemelerden yola çıkılarak kişilerarası iletişim; en az iki insanın karşılıklı olarak bilgi, duygu, düşünce ve yaşantılarını belirli yollarla paylaştıkları psiko-sosyal bir süreç olarak tanımlanabilir(Kaya, 2015)

    Cüceloğlu, iletişimi şöyle açıklamıştır: “Genel olarak insanlar arasındaki duygu ve düşünce alışverişidir” (Cüceloğlu, 1997).

    İletişim Becerisi

    İletişim becerileri, pek çok beceri için temel oluşturmakta ve sözel olan ve sözel olmayan mesajlara duyarlılık, etkili olarak dinleme ve etkili olarak tepki verme biçiminde özetlenebilmektedir (Korkut, 2004).

    Özer’e göre iletişim becerisi, kişiden, karşı karşıya kaldığı olayla ilgili, olası bakış açılarını ve tanımlamaları araştırmayı, soruşturmayı ve bütünleştirmeyi içerir. Bu beceriyi kazanmış birisi, kendisine yöneltilen bir uyarı, eleştiri veya şikâyet karşısında, tek açı yerine çok açıdan anlam verme yeteneğine sahip olabilecektir (Özer, 2006).

    Evlilikte İletişim

    Ponzetti ve Long (1989), eşler arasında iyi bir iletişimin olmasını sağlıklı bir evlilik yordayıcısı olarak görmektedir. Ayrıca etkili iletişimin, ortak ilgilerin, problem çözme kapasitesinin, değişime uyum, ortak sorumluluk alma ve sorumlulukları paylaşma, birlikte eğlenebilme yeteneğinin olması gibi faktörleri de sağlıklı ve doyum sağlayan çiftlerin özellikleri olarak ifade etmektedir.

    (Gottman,1990), kişilerarası iletişimde özellikle olumsuz duyguların aktarılmasının eşler arasındaki doyumu negatif yönde etkilediğini vurgulayarak üç önemli unsur üzerinde durmaktadır:

    1) Evliliklerinde doyum sağlayamayan çiftlerin, doyum sağlayan çiftlere oranla aralarında daha fazla olumsuz duygu yaşadıklarını belirtmektedir.

    2) Evliliklerinden doyum alamayan çiftlerin birbirlerine çok fazla olumsuz tepki verdiklerini belirtmektedir.

    3) Doyum sağlayan çiftlerin ilişkileri doyum sağlayamayan çiftlere oranla daha az yapılandırılmıştır (Akt: Çelik, 2006)