Kategori: Psikoloji

  • ŞIMARIK,SINIR VE KURAL TANIMAYAN ÇOCUKLARA EBEVEYNLER NASIL YAKLAŞMALI?

    ŞIMARIK,SINIR VE KURAL TANIMAYAN ÇOCUKLARA EBEVEYNLER NASIL YAKLAŞMALI?

    Şımarıklık tamamen anne-baba tutumları ile ilgilidir ve anne-babanın tutarsız yaklaşımlarından ileri gelir.Çocukların şımaŞrıklık göstermesinin merkezinde aileler vardır.Şımarıklık,çocuğun çevresindekilerin hatalı yaklaşımları ile büyür ve zamanla kalıcı hale gelir.Durumu detaylı olarak açıklayacak olursak;anne-baba olarak yaşamınızın merkezinde çocuğunuzun olduğunu hissettirir ve sadece ona hizmet ederseniz çocuk zamanla kendisinden başka kimseyi önemsememeyi öğrenecektir ve dolayısıyla empati yeteneği gelişmeyecektir.Ağladığı zaman,istekleri gerçekleşiyorsa zamanla uyum bozukluğu ortaya çıkacaktır.Çocukla otorite ilişkisini sağlam oturtmak gerekir,böylece çocuk nerede duracağını bilmeli,tekrarlanan hatalarının bedelinin olması gerektiğinin farkındalığını kazanmalıdır.Kısaca yerinde ödül ve yerinde ceza sistemi uygulanmalıdır.Anne ve babanın yakınları örneğin dedeler ve büyükannelerin yaklaşımları,çocuğun ebeveynlerini destekler biçimde olmalıdır.Çocuk herzaman tek bir otoriteyi beyninde şekillendirmeli ve ona göre davranmalıdır.

    Öfkelerini kontrol edemeyen çocuklar öfkeyi yetişkinlerden öğrendiği için,ebeveynler olarak sinirlerinizi kontrol altına almanız ve onlara olumlu model olmanız gerekiyor.Evde izlediğiniz şiddet içeren televizyon programlarına dikkat edilmeli,çocuk sinirlenip,saldırganlık eylemine geçtiğinde mahrum bırakma yöntemiyle ketlenmeli,keyif aldığı aktivitelerden mahrum bırakılarak,onunla konuşmalısınız. Bu yöntem mola yöntemine oldukça benzer bir yöntemdir.Örneğin;arkadaşına oyun esnasında vurması ve sizinde onu oyun ortamından uzaklaştırmanız,mola yöntemine örnektir,çocuk bu esnada saldırgan ve agresif olacaktır.Bu durumda;tutarlı olmalısınız,sabırlı olmalı ve vazgeçmemelisiniz.Çocuk saldırganlık halinde vurmak,ısırmak,tükürmek,atmak,kırmak,kendine zarar vermek gibi davranışlar gösterecektir bu esnada dayak ve inatlaşma tutumu asla olmamalıdır.Çocuk;sussun,ağlamasın,vurmasın diye birşeyler elde ederse bu davranışı pekişir.Bu durum,olumsuz davranışı pekiştirir.Yanıtsız kalmak ve ortamdan uzaklaştırmak olumsuz davranışı söndürür.Şunu unutmayın ki; çocuklar,kızgınlık yaratan durumlarda başetmekte zorlandıkları zaman öfke patlamaları yaşarlar.Bu durum,çok engellenen ve her istediği yapılan çocuklarda daha fazla ortaya çıkar.Şiddet ve saldırganlık hallerinin ortaya çıkmasına neden olan faktörler önceden önlenmelidir.Çocuğa öfke ve saldırganlık halinde soğuk davranmalısınız,mesafeli olmalısınız ama küsmemelisiniz.Küsmek hem çözüm getirmez,hem de iletişimi bloke eder.

    Bir başka konu ise sınır,kural ve sorumluluklardır.Sınır,kural ve sorumluluklar çocuklar için gereklidir.Çocuğun fiziksel,duygusal ve bilişsel olarak neler yapacaklarına dair bilgiye sahip olmalarıdır.Sınırlar, nerede durması gerektiğini algılamayı sağlar.Kural ve sınırlar belirlenmezse ileride kişilerarası ilişkilerde problemler yaşanır.Örneğin;kişisel odaya girip giremeyeceği ve sizinle nezaman oyun oynayacağı çocukların sınırları bildiği somut yerlerdendir.Neyi yapıp,neyi yapamayacakları hakkında çocuklara farkındalık kazandırır.Ancak, çocuklar herzaman sınırları zorlamaya çalışırlar.Bu durumda sınırı tanımladığınız yerde durmanız ve tutarlı olmanız gerekir.Çocuğa sınır hatırlatması yaparken hoşgörülü bir tutumda yaklaşmalısınız.Sınırları koyarken,tercih hakkını çocuğa sunarak seçenekler sunularak yapılması gerekir.Ancak çok katı tutumda kuralların olmamasına dikkat edilmeli ve ceza vermek yerine sevdiği şeylerden mahrum edilerek,kuralları daha iyi anlamalarına yardımcı olunmalıdır.Her yaş grubunda kural koyarken dikkat edilmelidir.Örneğin;0-4 yaş grubundaki çocuklarla çok fazla inatlaşmaya gidilmemelidir.Çocuklara 3 4 yaş itibaren oyuncaklarını toplama görevi verilmelidir ve verilen ödevleri çocuğun kendisinin yapması sağlanmalıdır.Ayrıca yaşı ilerledikçe sorumluluklarının arttırılması sağlanmalıdır.Sorumluluklarını birlikte değerlendirin ve liste haline getirin.Ve her sorumluluktan sonra takdir etmeyi unutmayın,teşekkür etmeyi ihmal etmeyin.Ayrıca Çocukların yaşına göre sorumluluklar vermeyi de göz ardı etmeyin.Örneğin 3-4 yaş çocuklarına sofra kurmaya yardımcı olması için verilen çatal,kaşıkları masaya yerleştirmesi istenebilir.Diş fırçalaması istenebilir,basit ev işleri verilebilir.Bu şekilde yaşa göre dengeyi sağlayabilirsiniz.

    Çocukların nasıl sakinleştirildiğine ve öfke patlamaları karşısında tutumlarının nasıl olduğuna gelirsek;fiziksel ve cezadan uzak durun.Çocuğa model olun,ev içinde agresif tavırlar sergilemeyin,çocuğa doğru davranış kalıplarını öğretin.İyi davranışlarını ödüllendirin,agresif tavırları karşısında ortamdan uzaklaştırın o uzaklaşmıyorsa siz uzaklaşın ve sakinliğinizi koruyun.Kızgınlığa kızgınlıkla cevap vermeyin,çocuğunuzu kızgınlık tepkisi yüzünden suçlamayın,tepkisini değiştirmesi konusunda yönlendirin.Öfke anında çocuklara özel ilgi göstemeyin ve sakinleştiğinde çocukla ilgilenin.Öfke nöbetleri 4 yaş olduğunda sıklıkla sona erer.Bunun bir geçiş dönemi olduğunu unutmayın,sabırlı davranın.Hayır kelimesini az kullanın ama yapılmaması gereken şeyleri anlatın,alternatif seçenekler sunun.Zıtlaşmayın,dikkatini başka yöne çekin.

    Çocuklar 18.aydan itibaren kendi farkındalıklarını fark ederler ve odak noktasının kendileri olduğunu algılayarak hareket ederler.Bu durum ise,çocukların inat tutumu sergilemelerini oldukça tetikler.Her dediğinize olumsuz tepki vererek ve kabullenmeyerek sizi aslında sınarlar.Size nekadar önemli olduklarını ve bir birey olduklarını göstermeye çalışırlar.Çocuğunuz herhangi bir konu yüzünden inatlaştığında sakinliğinizi koruyup daha önceden belirlemiş olduğunuz sınırları hatırlatın ve bunun,yumuşak bir ses tonuyla zıtlaşmaya gitmeden olmasına dikkat edin.Çocuk inat yüzünden huysuzlaştığında ilgi göstermeyin,İnatlaşma ortamı yaratmayın.Kuralları çocuğa uygulatırken gerekçelerinle birlikte,olumlu bir dilde anlatın.Unutmayın;çocuğun olumsuz davranışlarına yön vermek,ebeveynlerin hayatta elde ettikleri en önemli başarılardan biridir.Tüm ebeveynlerimize, bu kutsal yolda başarılar diliyorum.

  • BOŞANMA KARARSIZLIĞI VE MUTLU EVLİLİK İÇİN BİREYLERİN ÜZERİNE DÜŞEN GÖREVLER

    BOŞANMA KARARSIZLIĞI VE MUTLU EVLİLİK İÇİN BİREYLERİN ÜZERİNE DÜŞEN GÖREVLER

    Çok sevdiğiniz,uğruna herşeyi feda ettiğiniz,kimseye olmadığı kadar vefakâr olduğunuz,tahammül ve özveri gösterdiğiniz eşinizle öyle bir noktaya geldiniz ki,artık sizde ne tahammül ne de sabır kaldı.O uğruna herşeyi yaptığınız kişi değil,bir hareketinde sinirlenmeye ve saldırıya geçmeye yer arayan kişi haline gelindi.Kendi kendimize tabii ki bu noktaya gelmedik,sorun kimi zaman bizde,kimi zaman eşte,kimi zaman ise çevrededir.Artık her uyaran bizi etkilemeye açıktır ve bunun sonucunda bizlerde bir kararsızlık durumu ortaya çıkar.”Eşimi seviyorum fakat mutlu değilim,birbirimize zarar veriyoruz,tahammülüm yok,çok tartışıyoruz,çevreye zarar veriyoruz”gibi düşünceler ve bu düşüncelerle yaşadığımız gelgitler ortaya çıkar.Üstünde düşünür ve karar vermeye çalışırız fakat,iş içinde çıkılmaz bir hal alır.Duygularımızı bir kenara bırakıp,kararlar almaya çalışırız,ama bu durum bizi daha da çıkmaza sürükler.Önemli olan duygu ve mantığımızla beraber,belirli kalıplardan çıkıp esnek düşünebilmektir.Boşanma sürecindeki kararsızlığımızda;çok yönlü düşünmek bize herzaman doğru kararlar aldıracaktır.Problemlerimizi,yargılarımızı,önceliklerimizi,değerlerimizi,kendimizle ilgili güçlü ve zayıf noktalarımızı liste haline getirmek ve hangi seçeneklerin bizi tatmin ettiğine yoğunlaşmak,karar vermemiz konusunda doğru aşamalarda ilerlediğimizin göstergeleridir.Bu;kişilerin üstüne düşen yöntemlerdir.Daha sonra tabii ki;girdikleri bu kaotik durumdan kurtulmak adına bir uzmandan yardım alınması gerekir.Uzman;kişiye kararlarını sağlıklı bir şekilde verdirmeye dair,açık ve net olarak sorunları gösterme sürecine girecektir.Avantaj ve dezavantajlarını uzman kişi ile beraber daha sağlıklı bir şekilde göreceklerdir.

    PEKİ BOŞANMA KARARI VERİRKEN ÇİFTLERE DÜŞEN GÖREVLER NELERDİR?SAĞLIKLI BOŞANMA KARARI NASIL ALINIR?

    Öfke anında olumsuz düşünceleri dile getirmemek,örneğin sinirle söylenen”boşanmak istiyorum”sözcüğü iki tarafa da zarar verir.Bu süreçte öfke anında alınan ani kararlar dile getirilmemelidir.Evlilikte ilk yıllar adaptasyon sorunları ve buna bağlı yaşanan kavgalar varsa,boşanmaya dair düşünceler bir süre ertelenmelidir.Aldatma ve şiddet yoksa,evliliğinizi en azında 1 yıla tamamlayın,boşanmanın getirdiği problemleri gözden geçirin.Karar verdikten belirli bir süre sonra,eşinizle beraber konu üzerine fikir alışverişi yapın.Boşanma sürecinden önce,hayatınızla ilgili detaylı bir plan yapın.Anlaşarak boşanmaya çalışın,bu size kolaylık sağlayacaktır.Bu aşamada;eşinizin artı ve eksilerini liste halinde yazın.Bu sizin,eşinizle ilgili olumlu ve olumsuz özellikleri gözden geçirmenizde büyük yarar sağlayacaktır.

    Boşanma sonrasında;terkeden taraf,terkedilene oranla durumdan daha az etkileniyor.Durumdan fazla etkilenen taraf;öncelikle inkâr dönemi yaşıyor,belirli bir süre durumu kabullenememe oldukça sık görülen bir süreçtir.Suçluluk duygusu;”onun istediklerini yapsaydım,boşanmazdık”düşüncesi yaşanan diğer bir süreçtir.Daha sonra, karşı tarafa yoğun bir öfke duygusu yaşandıktan belirli bir süre sonra;kişinin öfkesinin geçmesi ve sakinleşmesi.Bu durum kişinin,boşanma sürecini atlattığını gösterir.

    MUTLU EVLİLİK İÇİN ÇİFTLERİN YAPMASI GEREKENLER NELERDİR?

    Çiftlerin herzaman sohbete açık olmaları,birbirleriyle yaptıkları sohbetten keyif almaları oldukça önemlidir.Genelde çok yakın ilişkiler,sorunlara yol açıyor.Kişilerin kendilerine özel zaman ayırmaları,birbirlerine özlem duymalarına,dolayısıyla ilişkinin pekişmesine neden olur.

    İlişkide diğer önemli olan nokta;tartışmayı becerebilmek ve yürütmektir.Tartışmak;sağlıklı bir ilişkinin varolduğunun en güzel kanıtıdır.Krizlere neden olmadan,seviyeli bir şekilde tartışmaya özen göstermelisiniz.Cinsellik ilişkinin sağlıklı yürümesi adına,oldukça önemli bir noktadır.Ayrıca çiftler birbirinin sadece hatalı olan davranışlarını eleştirmeli,kişiye özgü karşı tarafı yaralayacak eleştiriden uzak durmalıdır.Birbirinizi takdir edin,hor görme ve aşağılama davranışlarından olabildiğince uzak durun.Kişilerden birinin gösterdiği çabayı aşağılamayın.Tartıştığınız zamanlarda,kendinizi iletişime kapatmayın,araya duvarlar örmeyin.Bu durum;aranıza mesafenin girmesine yol açar.Mümkünse problemleri zamanında çözün ve olumsuzlukların birikmesine izin vermeyin.Öfke patlamalarına yol açacak davranışlardan uzak durun.Şiddetli tartışmalar her ilişkide olabilir,önemli olan tartışma sonrasında kendinize de,karşı tarafa da belirli süre izin vermeniz,kavgayı tetikleyecek söz ve davranışlardan uzak durmanızdır.

    BOŞANMA SONRASI SÜREÇ

    Gelelim boşanma sonrasındaki o sancılı sürece.Boşanma sonrası,o zahmetli süreçte bize yardımcı olmak adına bir uzmandan destek alınması kesinlikle şart.Ayrıca;kendinizle alakalı boşanma sonrası bocalama yaşamamak adına öncesinden detaylı planlar yapın.Bu aşamada eşinizle beraber, çocukların ne olacağı ile ilgili temeli sağlam planlar belirleyin.Böylece boşanma sonrası yaşanacaklara da,kendinizi hazırlamış olursunuz.İstatistiklere göre 5 yılda 520 bin boşanma gerçekleşiyor ve her sene %1’lik bir artış var.Toplumsal hayatta kadına yer verilmesi,televizyonun bu denli hayatımıza girmesi bosanmalardaki artışa neden olarak gösterilebilir.Bosanmalar en çok Marmara Bölgesi İstanbul’da,daha sonra Ege Bölgesi İzmir’de yaşanıyor.En az bosanmalar ise Güneydoğu Anadolu’da yaşanıyor.Boşanma sonrası,o zahmetli süreçte bize yardımcı olmak adına bir uzmandan destek alınması kesinlikle şart.Son olarak bahsedilen aşamalarda,boşanan bireylere yardımcı olabilecek uzmanlar ve yakın çevredeki kişilerin varlığı unutulmamalı,destek istenmelidir.

  • DUYGUSAL İLİŞKİLERDE BAĞIMLILIK

    DUYGUSAL İLİŞKİLERDE BAĞIMLILIK

    Her insanın hayattaki en büyük amacı,gerçek sevgiyi bulmaktır.Kişiler kendini gerçekleştirebilmek adına ilişkilerde birbirlerine bağlı olmayı tercih ederler.Ancak,birbirimize bağlı olalım derken zamanla bağımlı bireyler oluyoruz.İlişkide en çok dikkat edilmesi gereken nokta bağlı değil,bağımlı olmaktır.İlişkiye paylaşım süreci olarak değil de,ihtiyaç amaçlı başlarsak o ihtiyaç belirli bir süre sonra “bağımlılığa”dönüşür.Bağımlılık sürecine girildiğinde ise;özellikle bağımlı olan kişi neredeyse kendi yaşantısını,değerlerini yok sayarak tamamen karşısındaki kişi ile yaşadığı ilişkiye odaklanabiliyor.Bağımlı olan kişi;karşıdaki kişiden ayrılamaz.Ayrılmamak içinse sürekli bahaneler bulur ve bağımlı olduğu insanla arasına sınır koyamaz.Kaybetme korkusu yaşar ve bu durum onun tüm yaşantısını etkiler.Enerjisinin büyük bir bölümünü bu düşüncelerle harcar ve verimini kaybeder.

    İLİŞKİDE BAĞIMLI OLAN BİREYİN KİŞİLİK ÖZELLİKLERİ

    BAĞIMLI KİŞİLİK ÖZELLİKLERİ

    Kendi başlarına karar veremezler ve ilişkide bağımlı olunan kişi olmadan,kendilerini güçsüz ve çaresiz hissederler.

    Yalnız kalmaktan korkarlar ve bağlı oldukları kişiyle ayrılık düşüncesi halinde bile yoğun bir kaygı yaşarlar.

    Bağlı oldukları kişi için kendi ihtiyaçlarını birtarafa bırakıp,kendilerine yönelik kötü davranışlara katlanırlar(şiddet,sözlü saldırı,aşagılanma..)

    Bağımlı olan kişiler için mutluluk,ilişkinin iyi gitmesine bağlıdır.

    Tek başlarına karar vermekte zorlanırlar ve karşıdakinin onayına ihtiyaç duyarlar.

    Herşeyin yolunda gitmesini isterler ve genellikle bu yönde hayal kurdukları için sık sık hayal kırıklığına uğrarlar.

    Sürekli ilgi beklerler ve ilgisizlik bağımlı kişiyi depresyona sokar.

    Pasiftirler.

    Pesimist kişilik özelliklerine sahiptirler.

    Bu tarz ilişkilerde en sık yaşanan durumlar;kıskançlık,öfke patlamaları ve bu durumlara bağlı tartışmalardır.

    DUYGUSAL İLİŞKİLERDE BAĞIMLILIK NEDEN OLUR?

    Küçükken ihtiyaçların doğru şekilde karşılanamaması bağımlılığa neden olur.Bağımlı kişilerin ebeveynleri de,bağımlı kişilik özelliklerine sahip oldukları için çocuklarına gereken ilgi ve koşulsuz sevgiyi tam olarak gösteremezler.Çünkü onların da kendi içinde yeterince çeliştikleri durumlar vardır.Dolayısıyla enerjileri sürekli düşüktür ve karşılarında ilgilerini herzaman çekmeye çalışan çocukları vardır.Böylece çocukları kendi ihtiyaçlarını karşılayamazlar ve kendi ihtiyaçları yerine sürekli başkalarının ihtiyaçlarını görürler.Bunu yaparken de,bakım veren kişinin ilgisini ve sevgisini beklerler ayrıca kaybetme korkusu yaşarlar.Çocukken göremedikleri ilgiyi ve takdiri ileriki yaşlarda,başkalarında görmek isterler.

    NE YAPILMALIDIR?

    Tüm bunlar kişinin hayat kalitesini düşürür ve hayatını oldukça zorlaştırır.Kişinin korku,mutsuzluk ve kaygı hissetmesine neden olur.Bu durumda bağımlı kişinin öncelikle bağımlı olduğunu kabul etmesi gerekir.Bu süreçte kendisini tanıması önemli bir noktadır.Daha sonra kişinin özgüvenini geliştirmek adına çalışmalar yapması gerekmektedir.Kişi birey olduğunun farkında olmalı,kimliğini korumalıdır.Ve ne olursa olsun,hiç bitmeyecekmiş gibi ilişki yaşayıp,birgün bitebileceği ihtimalini de unutmamalıdır.Kişi tüm bunları bir uzmandan yardım alarak psikoterapi de daha aktif bir tutum kullanarak zamanla kendisindeki değişimi görecektir.Psikoterapi bu kişilik özelliklerindekiler için tercih edilen bir teavi yöntemidir.

  • Çocuklarda Öfke Kontrolü Problemi

    Çocuklarda Öfke Kontrolü Problemi

    Hırçın ve öfke kontrol problemi olan çocuklar için ebeveynler neler yapabilir?Hırçın ve öfkelerini kontrol edemeyen çocuklarımız,bu davranışı rol model aldıkları ebeveynlerinden öğrendikleri için,ebeveynler olarak onlara bu anlamda olumlu model olmamız gerekiyor.Evde izlediğiniz şiddet içerikli tv programlarına dikkat etmeli,çocuk sinirlenip saldırganlık eylemine geçtiğinde mahruk bırakma yöntemiyle ketlenmeli,keyif aldığı aktivitelerden mahrum bırakılarak onunla bu durumu konuşup hatasını anlamasını sağlamalısınız.Bu yöntem mola yöntemine oldukça benzer bir yöntemdir.Yöntemi uygularken çocuk vurma,ısırma,tükürme,kırma gibi davranışlar sergileyecektir bu esnada dayak ve inatlaşma yoluna gidilmemeli,mümkün olduğunca sabırlı ve çelişkili tavırlar sergilemeden istikrarlı davranışlar göstermelisiniz.

    Çocuklarda özgüven duygusu nasıl gelişir?Çocuğun özgüveninin gelişmesinde anne babanın rolü oldukça büyüktür.Öncelikle;çocuğunuzu bir başka çocukla asla kıyaslamayın.Bu,kendisini değersiz hissetmesine neden olacaktır.Bunun yerine çocuğun önceden yapmış olduğu başarılı işler;onu teşvik etmede büyük önem taşır.Çocuğunuzun ilgi duyduğu alanlarda onu cesaretlendirin ki kendini böylece başarılı hissetsin.Mutlaka yaşına uygun,yapabileceği sorumluluklar verin.Sorumlulukları yerine getirirken onu destekleyin,sürekli takdir edin kendisini yeterli hissetsin.Sosyal aktiviteler,gruplar gibi değişik ortamlarda daha aktif olmasını sağlayın.Böylece uyum sağlama becerisinin olduğunun farkına varmış olacak ve kendisini önemli hissedecektir.Çocuğunuza suçlayıcı ve eleştirel yaklaşmayın,duygularınızı net bir şekilde ifade edin.Onu koşulsuz şartsız ne olursa olsun sevdiğinizi ve seveceğinizi hissettirin.

    Eleştirilen ve ihmal edilen çocuklarda ne gibi problemler ortaya çıkar?İhmal;yetersiz ilgi,iletişim azlığı,yetersiz bakım olarak tanımlanır.İhmal edilen cocuklarda ileriki yaşlarda düşük benlik saygısı gelişebilir.Şiddete eğilim,aşağılanma ve etrafındakileri aşağılama,aileye ve çevresindekilere olan güvenini kaybetme,kolaylıkla yalan söyleme,duygusunu belli edememe,aşırı saldırganlık veya aşırı içe dönüklük görülür.Sürekli olarak eleştirilen çocuklarda ise;kendine güven duygusu zamanla azalır,akabinde kendini yetersiz ve değersiz hissetme,içe kapanık,mutsuz,saldırganlık davranışlarıda eşlik eder.Çocuk,zamanla çevresindekilerle olumlu ilişkiler kuramaz.

    Mutlu bireyler yetiştirmek için ebeveynlere düşen görevler nelerdir?Mutlu bireyler yetiştirmek için,çocuğunuza koşulsuz şartsız inanın ve güvenin.Mükemmeliyetçilikten vazgeçin.Çocuk bu,tabii ki gözle görülür hatalar yapacak,bazı konularda eksik kalacak,başarısız olacak.Herşey tam,eksiksiz ve mükemmel olmak zorunda değil.Çocuğunuza gün içinde sıkça gülümseyin,sarılın onu her durumda koşulsuz sevdiğinizi ona belli edin.Yapıcı eleştirilerde bulunmaya özen gösterin.Olumsuz eleştiri yapacak olsanız bile,sevgi sözcükleriyle olumlu mesajlar verip eleştirinizi destekleyin.Çocuğunuzun duygusal güven ihtiyacını karşılayın,ona saygı gösterin.Her durumda size güvenebileceğini ona belli edin.En önemlisi çocuğunuza günde en az yarım saat ayırıp,bu süreyi kaliteli geçirmeye özen gösterin.Gün içinde ne yaptığıyla ilgili konuşarak,sevdiği bir etkinliği beraber yaparak zamanınızı bu yönde etkin kullanabilirsiniz.

    Çocuklara doğru sınır ve kural koyabilmenin önemi nedir,nasıl sınır ve kurallar koyulabilir?

    Öncelikle sınırlar çocuklara korundukları ve güven verildikleri duygusunu kazandırırlar.Aile içi kurallara saygıyı ve sorumluluk duygusunu öğretirler.Bu süreçte ebeveynin söyledikleri ile yaptıkları arasında çelişki ve tutarsızlık olmaması gerekiyor.Örneğin;çocuk bir görevi yerine getirmek istemiyor ve o an onu anne yapıyorsa çocuk o mesajı artık hep o şekilde algılayacaktır.”Tutar ve denge”bu hususta oldukça önemlidir.Yönergeler açık,net ve olumlu bir dille anlatılmalıdır.Çocuğun kendisini bir birey olarak ve herşeyden önemlisi değerli olarak görmesi sağlanmalıdır.Kuralları anlaşılır ve somut örneklerden yola çıkarak anlatmalısınız.Ve hiç unutulmaması gereken bir nokta var ki oda sözel övgülerdir.Kuralların gelişmesi adına sözel övgülerden yararlanmanız oldukça yararlı olacaktır.Çocuklara sınır ve kural koymak,çocuğun fiziksel,duygusal ve bilişsel olarak neler yapacağına dair bilgi sahibi olmalarıdır.Sınır ve kurallar kişilerarası problemlerin yaşanmamasında oldukça önemlidir.Çocuklara neyi yapıp,yapmayacakları konusunda farkındalık kazandırır.

    Sorumluluk eğitimi nasıl verilir?

    Sorumluluk eğitimi;uzun ve sabır isteyen bir süreçtir.Bu sürecin nitelikli geçmesi çok önemlidir.Bu süreçte yetişkinler tam olarak çocuktan ne istediğini açık bir dille anlatmalı,çocukta iç disiplini geliştirmeyi amaç edinmeli,aşırı baskı ve otoriteden,tehdit ve cezadan kaçınmalılardır.Bu çocuğun,birdaha sorumluluk almaya yönelik cesaretinin kırılmasına neden olur.Her sorumluluk davranışından sonra;teşvik ve ödül davranışını kullanmalılardır.Çocuğa bu hususta düşüncelerini ifade ederken içten olmalı,duygularını saklamamalılardır.Sorumluluk çocuğa hazır olduğu bir dönemde verilmeli ki çocuk başarısızlığında kendisini kötü hissetmesin.Çocuğa ev içinde küçük görevler verin ve olumlu sözcüklerle onu yüreklendirin.Çocuğunuz,verilen görevi yavaş yerine getirdiğinde ya da yapamadığında kendiniz görevi yerine getirmeyiniz.Aldığı sorumlulukları yerine getirmesi konusunda sabır göstermesi gerektiğini anlatan anılarınızı da onunla paylaşabilirsiniz.

    Çocuklarda mola yöntemi nasıl uygulanır?

    Çocuklarda mola yöntemi;çocuklara doğru mesajlar verir.Yanlış davranışı durdurur.Ancak mola yöntemini ceza olarak algılayıp uygulamak ne yazık ki oldukça kötü sonuçlar doğurmuştur.Öncelikle çocuğa bu yöntemin ne olduğu,neden ve hangi durumlarda uygulandığı uygun bir dille anlatılmalıdır.Çocuğa mola esnasında tavır yapmamak,kızgın bir yüz ifadesinin olmaması oldukça önemli bir noktadır.Çocuk molayı ceza olarak algılamamalıdır.Çocuğun olumsuz davranışının hemen sonrasında mola verilmeli ve sadece olumsuz davranışa odaklanılmalı.Moladan sonra çocuğunuza sevgi ile yaklaşın,iletişime açık olun ve onunla bu konuda konuşun.Bu sayede davranışlarını kontrol etmeyi,olaylar üzerine doğru düşünebilmeyi,neden-sonuç ilişkisi kurabilmeyi anlayacaktır.Mola yeri kapalı bir oda olmamalı,tv ve oyuncaklardan uzak sessiz bir köşe tercih edilmelidir.Amaç;çocuğun olumsuz davranışını anlamasıdır.

    2yaş sendromu nedir, neler yapılabilir?

    18 ve 42.ayda göstereceği gelişim,kazanacağı motor beceriler ve konuşmasının gelişmesiyle birlikte bebeğin çevresine bu dönemde bağımlılığı azalır.Bu dönemde;bebeğin yavaş yavaş ayrı bir birey olmaya ardından sosyalleşmeye başladığı anne babasının komutlarına karşı inatlaşıp,kendi istediklerini yapmak,bir yandan da ailenin bir parçası olduğu duygularını tattığı bir dönemdir.Önemli bir geçiş evresinde olan çocuk, özerklik ile kuşku ve utanç duyguları arasında çatışma yaşar,bağımsız olarak davranmak ister.Bu dönemde;çocuğun sağlıklı gelişimi için keşfetme çabası desteklenmelidir.”Hayır “kelimesini kullanmayın ve davranışlarını engellemeyin.Çocuğa karşı daha anlayışlı ve sabırlı davranın.Çocuğa gün içersinde enerjisini boşaltabileceği geniş oyun alanları,parklar,yürüyüşler düzenleyin.Yapılmasını istemediğiniz bir davranış sergilediğinde dikkatini başka yöne çekin.

    Çocukların paylaşmayı ögrenmeleri için hangi yöntemler izlenmelidir?

    Çocuk paylaşmayı deneyimleyerek ve yaşayarak öğrenir.Paylaşmayı sağlamak adına zorla tehditkâr tutumlar sergilemek baştan o davranışın olmaması demektir.Çocukla paylaşmaya yönelik 2 kişilik oyunlar oynayın.Oyun içi paylaşım kuralları geliştirin.Paylaşım konusunda çocuklara rol model olun,çocukların yaşıtlarıyla birarada bulunabileceği ortamlar sağlayın.Uygun yaşta yuva veya oyun grubu deneyimlerinin başlaması çocuğun paylaşmaya dair adımlar attığının en büyük kanıtıdır.

    Arkadaşlık kuramayan ve uyum problemi yaşayan çocuklara nasıl yaklaşılmalıdır?Arkadaşlık kuramayan ve uyum problemi yaşayan çocuklar, kendilerini sosyal ortamda gergin ve rahatsız hissederler.İletişim kurmak isterler ancak temkinli yaklaşırlar ve cesaret edemezler.Bu durumda çocuğa uyum problemi yaşadığı için çekingen ve utangaç olarak etiketlememeliyiz.Çocuğu bilmediği ortamlara,arkadaşlara karşı önceden hazırlayın.Kimlerle karşılaşacağını önceden bilsin,bu ona güven verecektir.Çocugunuz arkadaşlık kuramadığında ona zaman verin,zorlamayın ve ona kızmayın.Maruz bırakın,eve misafir davet edin.Bu hem güvenli bir ortamda yabancılık çekmemesine,hem de kişilerle iletişim kurarak uyum sorununu aşmasını sağlayacaktır.

    Çocuklarda dikkat eksikliği nasıl anlaşılır ve neler yapılması gerekir?

    Çocuklarda dikkat eksikliği;başladığı işi tamamlamada güçlük,eşyalarını unutma,anlatılanlara özen göstermeme,konsantre olamama,kolay hatalar yapma,önemli detaylara dikkat etmeme,bir işle uğraşırken diğer insanların ilgisini çekmeyen bir ses veya olay nedeniyle yapılan işin bırakılması,sık sık bir oyundan veya işten diğerine geçme olarak tanımlanır.Ebeveyn olarak ev içinde plan program belirleyin ve buna göre bir düzen oluşturun.İsteklerinizi açıkça göz kontağı kurarak,vurgulayarak, onun anlayıp anlamadığına emin olarak dile getirin.Talimatların anlaşıldığına emin olun.Çocuğunuza gün içinde belirli zaman dilimi ayırın ve bu zamanda birlikte kısa süreli puzzle yapın,hikayeler okuyun ve hikayeler üzerine konuşun.Tv ve bilgisayar süresini olabildiğince azaltın.Odaklanmayı öğretin.Sevdiği bir resme odaklanıp incelemesini isteyin daha sonra resim üzerine konuşun.Ve bu süreleri kısa tutmayı unutmayın.Çocuk huysuzlanıp yapmak istemezse oyun haline getirerek devam ettirmeye çalışın.

    Aşırı hoşgörülü tutumla yetiştirilen çocukların duygusal gelişimleri nasıl olur?

    Yetersiz sosyal gelişim sonucu;arkadaşları arasında kabul görmeyen,dışlanan bireyler olurlar.Nadiren başkalarına saygı duymayı öğrenir ve kendi davranışlarını kontrolde zorlanırlar.Okula uyum sağlayamayan,evde anne babasını yönetmeye çalışan doyumsuz,bencil,kendine güveni olmayan diğer kişilere aşırı bağımlı bireyler haline gelebilirler.

    Koruyucu tutumla yetiştirilen çocukların duygusal gelişimleri nasıl olur?

    Her sorun anne baba tarafından çözülmüş,çocuk bunları yaşama ve öğrenme fırsatı bulamamıştır.Toplumsal gelişimi engellenmiştir ve bu da çocuğun arkadaşlık ilişkilerini olumsuz etkilemiş dışlanmasına neden olmuştur.Aşırı bağımlı,pasif,beceriksiz ve özgüvensizdirler.Kendilerini ve hayatı tanıyamazlar.

    Otoriter tutumla yetiştirilen çocukların duygusal gelişimleri nasıl olur?

    Akranlarına kıyasla sosyal ve iletişim becerileri zayıf olduğu görülür.Özgüvenleri hemen hemen yok gibidir.Sürekli eleştirildiği için aşağılık duyguları geliştirebilirler.Çekingen,herşeyden kolay etkilenen,huysuz ve aşırı hassas yapıları vardır.Boyun eğici ya da tam tersi isyankarda olabilirler.

    Çocuklarımıza empati ve merhamet duygularını nasıl aşılayabiliriz?

    Empati toplum olarak en çok geliştirmemiz gereken,en ihtiyaç duyduğumuz yeteneklerimizdendir.Ayrıca çocuklarımızın hayat başarısını da empati yeteneği belirler.Empatik düşünen cocuklar,çevrelerinde olanları farkedip daha iyi yorumlayabilirler.Çocuklarınızı kendi hisleri ve sizin hisleriniz hakkında konuşması için cesaretlendirin ve onun hislerinin,ne düşündüğünün önemini ona anlatın.Diğer insanlara karşı nazik olmasını ve saygı göstermesi gerektiğini ona sürekli anlatın.Başkalarının ne hissedebileceği,duygularının önemini ona sık sık vurgulayın.Başkalarına,zor durumda kalanlara çocuğunuzla birlikte yardım edin.En önemlisi çocuğa tüm duyguları yaşaması için fırsat verin, onlarla da baş etmeyi ögrenebilsin.

    Okula uyum sürecinde çocuklara yaklaşımımız nasıl olmalıdır?

    1.dönem hırçınlık dönemi;1-2 hafta kadar sürer.çocuk olumsuz ve huysuz davranır,ağlar.Bu dönemde çocukla tartışmayın,fazlasıyla onunla ilgilenin, dinleyin ve endişelerini anlayın.Kesinlikle okula devamsızlığa izin vermeyin. 2.dönem;durgunluk dönemi,1 hafta sürer.çocuğunuz bu dönemde size karşı umursamaz olur,kısa ve kaçamak cevaplar verir.Üstüne gitmeyin sorunuza cevap alamazsanız üzülmeyin,bilin ki buda geçici bir süreçtir.3.dönem;uyum dönemi.Artık çoğunlukla herşey yolundadır.Bu dönemde,okul hakkında yanlış ve abartılı bilgiler verilmemelidir.okula gidiş tüm aile bireyleri tarafından desteklenmelidir, tutarlı olunmalıdır.Devamsızlık yapılmaması karşılığında ona küçük ödüller sunulabilir.Şunu unutmayın okula alışmayan çocuk yoktur, okula alışmayan anne baba vardır.Kararlı olursanız cocuğunuzun okula alışma süresi çok daha kısa olur.

    Çocuk eğitimindeki en büyük 8 hata nedir?

    Çocuğu başka çocuklarla kıyaslama yapmak,bir dediğini iki etmemek,başkalarının yanında çocuğu eleştirmek,söylediklerini kendisi yapmak,söz verip sözünü tutmamak,sorularına cevap vermemek,eğitimini başkalarına havale etmek,ona özel zaman ayırmamak çocuk eğitiminde yapılan en önemli hatalardandır.

    Kardeş kıskançlığının nedenleri nedir ve nasıl başedilir?Dikkat edilmesi gereken hususlar nelerdir?

    Kıskançlığın temelinde o ana kadar çocuğa gösterilen ilginin ,yeni doğacak kardeşe yöneltilmesinden meydana gelen rahatsızlık yatar.Ona ayrılan zamanın azalması,paylaşım duyguları (anne baba) ebeveynlere kızgınlık duygularının ortaya çıkmasına neden olabilir.Çocukta kâbus görme,altını ıslatma,parmak emme,coğu zaman öfkeli,huzursuz bir görünüm,mide bulantısı,baş ağrısı,okula gitmek istememe gibi davanışlar görülebilir.Kardeş gelmeden önce çocuğa anlayacağı bir dille ailenin yeni üyesinden söz edebilirsiniz.Bebeklerle ilgili işlerde coğunlukla büyük kardeşten yardım isteyebilirsiniz.Her fırsatta büyük çocuğunuzla birebir iletişime geçmeye çalışın.Kardeşler arasında hiçbir zaman kıyaslama yapmayın çünkü rekabet ve hırs,kıskançlığıda beraberinde getirir.

    Çocuklar niçin yalan söyler?Ne yapılması gerekir?

    Yetişkinleri taklit,çocuğu yalana iten en büyük etkendir.Yetişkinler bazen kendi aralarında yalan söylerler, bazen de çocuklardan bir başkasına yalan söylemelerini isterler.”Bunu yaptığını babana söylemeyeceksin”gibi tembihlerle cocukları yalana iterler .Çocuklar anne babanın olumsuz davranışından ötürü verecekleri cezadan korktukları ve utandıkları,anne babalarını düş kırıklığına uğratmak istemedikleri için yalana başvururlar.Çocuklarınızın duygularını ifade etmelerine izin verin.Üzülüyor ve ağlıyorsa bırakın hissettiği kadar duygusunu yaşasın. Tavla, kâğıt gibi aldatma davranışlarını arttıran oyunlardan uzak durun,çocuğa oynatmayın.Çocuğun ağlamasını engellemek ya da tutturmalarından kurtulmak için ona rüşvet vermek gibi davranışlardan kaçının ve verdiğiniz sözleri mutlaka yerine getirin.

    Çocuklarda parmak emme davranışı neden görülür?Ne yapılması gerekir?

    Doğumdan sonra ilk 1 yıl parmak emme davranışı normal olarak kabul edilir.Emme haz yaratan ve rahatlamayı sağlayan bir davranıştır.Psikolojik sorun yaratan,gerginlik yaratan davranışlar sonucu gelişebilir.Ev ortamında yaşanan gerginlikler,yeni bir kardeşin doğumu, emme ihtiyacının yeterince doyurulmamış olması gibi durumlar emme davranışının daha sık görülmesine neden olan durumlardır.Devamlı parmak emmeyi bırakmasının hatırlatılması hatta cocuğun parmağının ağzından zorla çekilmesi gibi yaklaşımlar sakıncalıdır.Çocuk aşamalı olarak parmak emme davranışından uzaklaştırılmalıdır.Çocuğa her parmak emmeme davranışından sonra ufak birtakım ödüller sunulabilir.Stres verici durumlardan çocuğu uzak tutun spor ve aktivitelere yönlendirin.

    Çocuklar niçin tırnak yer?Ne yapılabilir?

    Ailede aşırı baskıcı ve otoriter bir eğitimin uygulanması,çocuğun sürekli azarlanarak eleştirilmesi,ilgi ve sevgi yetersizliği,kıskançlık,sıkıntı,gerginlik, anne baba geçimsizlikleri,anne babanın aşırı kaygılı olması,çocuğu aşırı derecede koruyup kollaması tırnak yemeye sebep olan başlıca etkenlerdendir.Çocuğun tırnağına acı biber,oje,uhu sürmek onun bu davranışını cezalandırmak için çare değil,aksine davranışının pekişmesine neden olacak hareketlerdir.Çocuğunuzun duygu ve düşüncelerini açıkca ifade etmesine fırsat tanımak davranışı azaltabilir.Çocuğu korku ve kaygı yaratan durumlardan,aile içi huzursuzluktan uzak tutmak gerekir.Tırnak yediği zaman ilgi başka yöne çevrilmelidir.Çocuğun zevk aldığı aktiviteler dikkat dağılımı konusunda işe yarayacaktır.

    Çocukların tuvalet eğitimine hazır olduğunu nasıl anlarız?Bu konuda neler yapmalıyız?

    Çocuğun boşaltım organları 18.ay dolaylarında gelişimini tamamlar ve böylece tuvalet ihtiyacı olduğunda fark edebilme,altını ıslatmadan lâzımlık ya da tuvalete yapabilme geçişine sahip olur.Bunun yanında bedensel ve zihinsel olarak da olgunlaşmaya başlayan çocuk için artık tuvalet eğitimine geçme zamanı gelmiştir.Bu eğitim ne çok katı ne de çok gevşek olmalıdır.Sadece ihtiyaç hissettiğinde tuvalete gitmeleri öğretilmelidir.Katı yaklaşım çocuğun ileriki yaşantısında aşırı titiz olmasına, gevşek yaklaşım da aşırı dağınık, umursamaz olmasına yol açabilir.Tuvalet eğitimine nekadar geç başlanırsa sonuç almak okadar zor olur.Alışkanlığın doğru zamanda doğru şekilde kazanılmasının ilerki yaşlar için önemi büyüktür.

    Çizgi filmin çocuklar üzerindeki olumsuz etkileri nelerdir?

    Çizgi filmlerin kontrolsüz ve uzun süre seyredilmesi halinde görülebilecek olumsuz etkilerden bazıları şiddete yönelme halidir.Şiddet içerikli çizgi film izleyen çocukların diğer yaşıtlarına göre daha fazla kavga ettikleri,daha gergin ve agresif oldukları gözlenmiştir.Hızlı, hareketli çizgi filmler dikkat ve problem çözme becerisini doğrudan etkiler.Çocukta odaklanma sorunu ve dikkat dağınıklığı görülür.Bilinçaltı telkin mesajlarına maruz kalırlar.Örneğin;

    Alaaddin’in sihirli lambası ;”evet gençler soyunun sesi hipnotik bir tonda gizli olarak tekrarlanmaktadır.

    Red Kid;sigara kullanımı,kimseye minnet duymama,bağımsız yaşama, hesap vermeme mesajlarını verir.

    Benten;bencil davranma

    Keloğlan büyü yapılması normalmiş gibi bir mesaj verir.

  • Uyum Süreci

    Uyum Süreci

    Okul öncesi dönemde çocuğunuzu bir eğitim kurumuna göndermek onun geleceğine ve kendisine yaptığınız en önemli yatırımdır. Özellikle 3-6 yaş aralığı ALTIN DÖNEM olarak adlandırılır. Çocuğun kimliğinin, kişiliğinin şekillendiği, beceri ve yeteneklerinin farkına varılıp geliştirildiği bu dönemdeki değişimler 8-11 yaş aralığındaki değişimlerden çok daha hızlı , büyük ve değerlidir.

    Okul öncesi eğitimin kazandırdığı becerileri şöyle özetleyebiliriz:

    Sosyal olarak, çocuklar oyuncakları paylaşmanın yanında yetişkinin ilgisini, yiyecekleri paylaşmayı ve karşılıklı konuşmayı öğrenirler. Ayrıca yaşıtlarıyla çatışmaları ve ilişkilerde ortaya çıkan sorunları çözümlemeyi ve kendini nasıl ve ne zaman koruyacağını ve diğer çocukların hakkına saygı göstermeyi de öğrenirler. Bütün bunlar çocuğun ileriki yaşamında ortaya çıkan tüm sorunları çözmesine yardımcı olacak problem çözme becerilerinin artmasını sağlar.

    Duygusal olarak, kendi işlerini kendisi yapması, sorunları kendisinin halletmesi ve bazı kararları kendisinin vermesi sayesinde özgüvenleri artar. Anne-babadan ayrı kalabileceğini ve onların bulunmadığı zamanlarda da birşeyler yapabildiğini görmek çocuğun öz güven ve bağımsızlık duygularını artırır.Ayrıca toplu yaşamanın gerektirdiği sınırlara ve kurallara uymayı da anaokulunda öğrenirler.

    Kas gelişimi olarak kesme, yapıştırma, boyama, kalem kullanma gibi faaliyetlerin düzenli olarak yapılması sonucu ince motor becerileri gelişir.Ayrıca koşma, zıplama, fırlatma, tırmanma gibi kaba motor fonksiyonlarını da kullanır ve geliştirir.

    Bilişsel yönden, nesneleri eşleştirme, sınıflandırma, ölçme, gözlem yapma ve fikirler üretme gibi matematik ve bilim becerilerini kazanır.Dramalar sayesinde hayal gücü gelişir. Arkadaşları ve öğretmenleri ile konuşmak dil becerilerini geliştirir. Kitapları incelemek, boyama ve çizimler yapmak, gibi faaliyetler de erken okuma ve yazma yetilerinin gelişmesine yardımcı olur.

    UYUM SÜRECİ

    -Uyum,bireyin kişilik özellikleri doğrultusunda yeni bir duruma adapte olabilme gücüdür.

    – Çocukluğun bu çok özel ve güzel dönemi okula başlangıçta bazı zorlukları da beraberinde getirir. Çocuklar evlerinin en güvenli ortamından ,anne- babanın sıcak kollarından ve alışkanlığa dönüşmüş rutinlerinden ayrılırlar. İlk kez ‘kendi kanatlarıyla uçmayı’ dener ve ilk kez tek başına ‘kendi ayakları ’ üzerinde dururlar.

    Çocuk, anaokuluna başlayana kadar sadece ailesinin içinde kurmuş olduğu iletişim ağı bütün hayatını etkilemekte ve kişiliğinin temelini oluşturmaktadır. Anaokuluna yeni başlayan çocukta anne-babasına büyük ölçüde bağımlılığı devam etmektedir.

    ‘Çocuğunuz evinin PRENSESİYKEN,PRENSİYKEN yuvaya başlar ve halkın arasına katılır.’J

    Okula başlarken yaşanan ayrılık çocukta travmatik bir duruma yol açmazken, bu ayrılığın aile tarafından olumlu bir gelişme olarak adlandırılması gerekmektedir.-Çünkü ebeveynden ayrılma genel olarak güvenli bağlanma döneminden sonra gerçekleşmektedir.Yani çocuğun sosyalleşme isteklerinin doğduğu gelişimsel bir döneme denk gelir.Çocuk toplumla yaşamaya hazırdır.Sadece biraz desteklenmeye ihtiyacı vardır.

    Bu süreçte hiçbirimizin elinde ‘sihirli bir değneğimiz ’ yoktur. Ancak çok etkili yöntemlerimiz vardır:

    -Sabır

    -Sevgi

    -Süreklilik

    -Kararlılık

    -Tutarlılık

    -Yüreklendirme

    Uyum süreci her çocuktan çocuğa farklılık gösterir.

    -Kimi çocuk bu süreci kısa sürede , sıkıntısız atlatırken kimi çocuk ise anne-babasından ve evinden ayrılmakta zorlanır.

    Bu zorluğun nedenleri;

    -Bireysel farklılıklar

    -Okula gelene kadar sadece ailesiyle kurmuş olduğu iletişim ağı (aşırı koruyucu ve müdahaleci aile tutumları)

    -Daha önce yaşamış olduğu olumsuz deneyimler

    -Çocukların hayatlarında da farklılıkların yaşanmaya başlanması

    -Uyku saatlerinin değişmesi

    -Anne-babaları ile geçirdikleri sürenin azalması

    -İlgi Paylaşımı

    AYRILMA KAYGISI

    Bir okul öncesi eğitim kurumuna başlamak çocuk için büyük bir sorumluluk ve ilk kez tattığı alışkın olmadığı duygu durumlarıyla karşılaşmak ve bunlarla baş edebilmek demektir. Bu duyguların en belirgin tanımı “ Ayrılma Kaygısıdır”.

    Çocuk Bu Süreçte Ne Hisseder?

    Annem- Babam almaya gelecekler mi?

    Öğretmenim bana yardım eder mi?

    Karnım acıkırsa, ya tuvalete gitmem gerekirse ne yapmalıyım?

    Burası ne kadar büyük bir yer, ya kaybolursam!

    -Tüm bu çocuklarda kim?

    -Servis evimin yolunu nasıl bilecek?

    -Burada yalnız ne yapacağım?

    -Acaba ağlarsam annem-babam benimle kalır mı?

    Çocuğumuzun yaşadığı bu kaygılar, onun daha önce sergilemediği bazı davranış örüntülerine sebep olabilir;

    -Anne babasının kucağından inmek istememe

    -Okuldan gitmelerine sarılarak izin vermemek

    -Sürekli olarak annesinin ne zaman geleceğini sormak, kapıdan ayrılmak istememek

    -Üstünü değiştirmeye , kıyafetlerini okulda bırakmaya direnç göstermek

    -Okulda uyumak istememek

    -Bir süre gruba katılmadan izleyici olmak,

    -Bireysel oyunları tercih etmek,

    -Fiziksel rahatsızlıklardan şikayet etmek.

    Ağlamak burada çocuğun isteklerini yaptırabilmek için başvurduğu bir tür savunma unsuru olabilir.(ağlama iyi analiz edilmeli)

    Adaptasyon süreci çocuktan çocuğa değişmekle birlikte süreç ve çocuk tavrı bakımından iki başlıkta incelenebilir.

    -Çocukların % 75-80’ i bir okul öncesi eğitim kurumuna başladığında isteksizlik, huzursuzluk, ağlama vb… direnç davranışları sergiler. Bu tablo beklenilen , umulan ve son derece sağlıklı tepkilerdir. Adaptasyonları güçlü ve tam olur.

    – Çocukların % 3-5 ‘ i çok rahat ve istekle bir okul öncesi eğitim kurumuna başlar ve böylece devam eder. Geriye kalan – 20’lik grupta ise çocuk çok rahat görü-nür. İstekle yuvaya gelir ve birdenbire güçlü bir reddetme yaşar. En zor çocuk ve en şaşkın ebeveyn tablosu da bu gruptadır. Çocuklar sevgi tabanlı bir iletişim; ailelere ise kararlı ve tutarlı davranış yöntemleri ile bu zorlu sürecin üstesinden gelebilirler.

    Adaptasyon Süreci ise 3 aşamadan oluşur;

    1)BALAYI DÖNEMİ: İlk iki haftalık bir süreçtir. Çocuk bu süreçte meraklıdır.Ve etrafı keşfetme çabasındadır.

    2)TANIMA VE UYUM DÖNEMİ: Yaklaşık 2 aylık süreçtir. Çocuğun sınıfa girdiği, okul rutinlerine uyduğu, belli saatlerde okula gelip gittiği v.b. durumlardır. Zorlu ama bir o kadarda önemli ve değerli bir süreçtir.

    3)KABULLENME ve AİT HİSSETME DÖNEMİ: Çocuğun uymaya başlamasının ardından yaklaşık 2,5-3 ay sonrası başlar. Çocuk kendi gerçek kişiliğini gösterir. Öğretmen ve arkadaşlarıyla güvenli bağlılık ilişkileri kurar. Kendini grubunun ve okulunun bir parçası hisseder.

    EBEVEYNLERİN HİSSETTİĞİ DUYGULAR

    Okula çocuğunun başlaması aileler içinde yepyeni bir deneyim olmakta ve bazı kaygılar yaşamasına sebep olmaktadır.

    *Erken yaşta okula gödermekle hata mı yapıyorum?

    *Çocuğum arkadaş edinebilecek mi?

    *Onun için burası doğru yer mi?

    *Öğretmeni ile anlaşabilecek ve birbirlerini sevecekler mi?

    *Acaba okulda çocuğum ağlıyor mu?

    *Temizlik ve yemek ihtiyacı tam olarak karşılanıyor mu?

    Çocuğumu *ağlarken bıraktım suçluluk duyuyorum!Doğru mu yapıyorum?

    Büyük Beklentiler Büyük Hayal Kırıklığı

    Anne-babalar, beklentileri doğrultusunda çocuklarında, anaokuluna başladığı andan itibaren;

    – Birdenbire olumlu değişmeler ve gelişmeler,

    – Hiç sorun yaşamadan ve ağlamadan kendilerinden ayrılmasını,

    -İlk günden tüm etkinliklere katılmasını,

    -Okula uyumlu bir şekilde başlamasını beklemektedir.

    ÖNERİLER

    Peki adaptasyon süreci sırasında anne-babalar nasıl davranmalı, neler yapmalı?

    -Emin olun. Çocuğunuza sevginizle birlikte kararlı ve kendinize güvenen bir ebeveyn olduğunuzu gösterin. Unutmayın siz ne kadar güven duyarsanız çocuğunuzda o kadar güven duyacaktır.

    -Onunla önceye nazaran daha kaliteli ve yoğun zamanlar geçirin.

    -Başlangıçta okulla ilgili sorular sormayın. Bu onu rahatsız edebilir. Merak etmeyin hazır hissedince kendisi anlatacaktır.

    -Olumlu cümleler kullanın: ‘okulda ağlama bu beni üzer’ demek yerine ‘okulunda mutlu bir gün geçir’ deyin.

    -Çocuğunuzu bırakırken olumsuz iletilerden uzak durun. Sadece sözlerine değil beden diliniz ve mimiklerinizle doğru mesajlar verdiğinizden emin olun.

    -Çocuğunuzu yuvaya bırakırken ayrılık anını mümkün olduğunca kısa tutun. Sürenin uzaması sizi bırakmak istemeyen çocuğunuzun daha çok üzülmesine ve ağlamasına, ertesi günü bu süreyi daha da uzatmasına sebep olur.

    -Çocuğunuzla konuşurken olabildiğince kısa, net cümleler kurun.

    -Güne mutlulukla başlayabilmesi için iyi ve kaliteli bir uykunun sandığınızdan daha etkili olduğunu hatırınızdan çıkarmayın.

    -Çocuğun okul yaşamından zevk alması ve programın doğal akışına ayak uydurabilmesi için düzenli gelmesi ve zamanında gelmesi çok önemlidir. En geç saat 09:30’da okulda olmasına ebeveynler özen gösterilmelidir.

    -Onun anlayabileceği kavramlarla (kahvaltıdan sonra, öğle yemeğinden sonra, uykudan uyanınca..) nezaman geri geleceğimizi belirtmeliyiz ve bu saate uygun davranmalıyız.

    -Korkutmak gibi yaklaşımlara asla yer verilmemesi gerekmektedir. (böyle yaparsan öğretmenin sana kızar..)

    -Empati kurarak , duygularını anlamalı ve kendini ifade etmesine izin vermeliyiz.

    -Kararlı ve tutarlı olmak, anne ve babanın fikir birliğinde bulunması oldukça önemlidir.

    -Çocuğun eve döneceği saatlerde ( Anne de çalışıyorsa hiç değilse ilk haftalarda) evde olup onu karşılayabilmek, küçük sürprizler hazırlamak, çocuğun yapabildiklerini öne çıkartarak olumlu yanlarını pekiştirmek (Aferin ….. ne kadar güzel yapabiliyorsun artık. Büyüdüğünü görmek çok güzel.)

    Toplum olarak ayrılığı sevmiyoruz ve ağlayan çocuğumuzu öğretmenimizin kollarına bırakırken ondan daha çok kaygılanıyoruz. Bakış açımızı değiştirerek; bunun her ikiniz içinde olması gereken güçlendirici bir deneyim olduğunu anlamalı ve çok değil yakın bir zamanda çocuğunuzun koşarak arkadaşlarının yanına gideceğini, yuvadan alma zamanı öğretmeninin elinden tutmuş mutlulukla size doğru yürüdüğünü bilmek sanırım işleri kolaylaştıracaktır.

  • Özgüven ne demektir?

    Özgüven ne demektir?

    Özgüven, tüm insanlar için temel ve çok önemli bir duygusal gerekliliktir. Kendimize biçtiğimiz “özdeğerimiz” oranında “özgüvenimiz” vardır. Yani özgüvenimiz, bir anlamda kendimizi ne kadar değerli bulduğumuzun, ne kadar değer verdiğimizin bir göstergesidir. Kendimizi belli bir ölçüde değerli bulmadığımız durumlarda temel gereksinimimiz karşılanmadığı için sıkıntı yaşarız.

    Bizi diğer canlılardan ayıran en önemli özelliklerden biri, kendimizin farkında olma yani “farkındalık” özelliğimizdir. Yaşantımızın ilk yıllarından itibaren, çeşitli faktörlerin de etkisiyle kendimize bir kimlik oluşturur, sonra bu kimliğe bir değer kazandırırız. Yani kim olduğumuzu tanımlar sonra bu kimliğin sevip, sevmediğimiz özelliklerine karar veririz. İşte özgüven sorunu burada, bizim yargı gücümüzün sonucunda ortaya çıkar. Bir nesneyi, rengi, sesi ya da şekli sevmemek, ondan hoşlanmamak sadece zevklerle ifade edilebilir ve bizi hiç rahatsız etmezken kendimize ait bir özellikten hoşlanmamak veya bazı ayrılmaz parçalarımızı reddetmek ruhsal dengemizin sarsılmasına neden olur.

    Özgüven; değişmeyen, durağan bir durum ya da duygu hali değildir. Farklı zaman, durum ve ortamlarda farklı güven ya da güvensizlik duygularına sahip olabiliriz. Her insanın bazen kendine güvendiği, bazen de güvenmediği durumlar olabilir. Kimi insanlar, yaşantılarının bazı alanlarında (akademik başarı, teknik beceri vb.) kendine fazla güvenirken, diğer bazı alanlarda (fiziki özellikler, görünüm, sosyal ilişkiler, vb.) fazla güven duymayabilirler. Ama çoğumuz kendimize daha çok güvenmek, her durum ve ortamda daha rahat, kendini daha iyi hisseden olmayı isteriz. Yeni bir işe girdiğimizde bütün yeteneklerimizi sergilemeye, sınırlarımızı zorlayarak performansımızı artırmaya, aşağılık duygusunun bizi etkilemesine fırsat vermemeye, diğerleriyle iyi ilişkiler kurmaya ve bizi değerli görmelerini sağlamaya çabalarız. Ancak bazı kişiler, bunları çok istemelerine rağmen gerçekleştirmekte zorlanır. Kedine güvensizlik ve özgüven eksikliğinin, doğuştan gelen bir kişilik özelliği olduğuna inanır, bu durumu kabullenirler.

    Çevremizde her gün bir sürü kendinden emin ve güvenli insanı gördükçe “bunu nasıl başardıklarını, buna nasıl sahip olduklarını” anlamaya çalışırız. Özgüven doğuştan sahip olunacak ya da kolayca erişilebilecek bir duygu hali değildir. Toplumdaki bir çok insanın güveni, aslında “kendine güvenli gibi” görünme halidir. Çünkü yapılan iş, yaşanan veya çalışılan yer ne olursa olsun, içinde bulunduğumuz toplum bizden özgüvenli davranış bekler. Bu beklenti herkes tarafından bilindiği için bireyler güvensizliklerini göstermekten kaçınır, kendinden emin ve güvenliymiş gibi davranır. Ya da “miş gibi” davranışını göstermekte zorluk çekeceği durum ve ortamlardan kaçınmaya, oralarda mümkün olduğunca bulunmamaya çalışır. Çünkü bireyin kendini yetersiz, eksik hissettiği ya da yargılayıp, reddettiği özelliklerinin ortaya çıkacağı, pekişeceği ortamlar acı veren durumlardır. Nasıl ki bedendeki bir yaranın büyüyüp, deşilmesini ve kanamasını önlemek için bandaj, pansuman yaparak kapatmaya çalışırsak; kendini reddetmenin vereceği acıyı arttıracak her türlü etken ve ortamdan da kaçınırız. Pansuman yapılan yaranın kanaması bir süre sonra durur, kabuk bağlar ve zamanla çoğu kez izi bile kalmaz ama kimliğe değer katan özelliklerdeki herhangi bir eksiklik ya da yetersizlik hissi “örtmeye”, “bastırmaya”, “yok farz etmeye” çalışmakla “yok edilemez”. Aksine bu duygunun üzerine gitmek yani bireyin kendiyle ilgili farkındalığını artırmasıyla değişebilir. Kişinin farkındalığının gelişmesi demek, kendi hakkında olumlu ve gerçekçi değerlendirme yapabilmesi demektir. Bu durum, kişinin kendisiyle ilgili beklentilerinin gerçekçi olmasını sağlar. Özgüvenin yüksek olması demek, abartılmış biçimde “her şeyi yapabilirim, her şeye gücüm yeter” duygusu içinde olmak demek değildir. Güvenli kişi, kendisiyle ilgili gerçeklerin, neyi başarıp-neyi başaramayacağının farkında olan; değiştirebilecek ya da geliştirebilecekleri için çaba gösteren, değiştiremeyeceklerini kabul etmeyi ve bu haliyle kendini sevmeyi bilen kişidir. Özgüveni yüksek birey, kendisiyle ilgili bazı beklentileri gerçekleşmese bile kendini kabul etmeyi ve kendisiyle ilgili olumlu düşünmeyi sürdürebilendir. İçgörüsü yüksek, yeteneklerinin ve sınırlarının farkındadır. Yeteneklerine olan güveni nedeniyle başkalarının onayına ihtiyaç duymaz, kendini kabullendiğinden diğerlerine kabul ettirmeye çalışmaz.

    Bunun tam tersi durumdaki güvensiz kişilerin, kendileriyle ilgili duyguları, diğerlerinden alacakları onay ve geri bildirime bağlıdır. Yetenek ve sınırlarının farkında değildir. Bu körlük, sürekli olarak başarısız olma kaygısı yaratır. Kendine verdiği değer düşüktür, öyle ki bazen olumlu geri bildirim, iltifat ve takdirleri görmezden gelebildiği gibi bazen de diğerlerinin kendisiyle alay ettiklerini düşünüp, alınabilir. Bu kişiler, kendini daha fazla yargılamamak, reddetmemek ve yaralanmamak için çevresine koruyucu duvarlar örer, savunmalar geliştirirler. Kendilerine karşı öfke veya suçlama duyabildiği gibi sürekli her iş ve durumda mükemmel olma çabası da gösterebilir. Başaramadığı durumlarda diğerlerini suçlama, sürekli şikayet etme, gerekçeler öne sürmeler olabildiği gibi duyduğu sıkıntı ve acı veren bu durumu unutmak için alkol veya uyuşturucuya sığınabilirler.

    Özgüvene sahip olmak bir çocuk için neden önemli?

    Bireyin kendini iyi hissetmesi; başarılı, dengeli ve haz aldığı bir yaşama sahip olup, olmaması ile özgüvenin yüksekliği ya da güvensizlik duyguları paralel süreçlerdir. Yaşamdan haz alabilmek için özgüvene ihtiyacımız vardır. Bu temel ihtiyacın karşılanmaması hayatı çekilmez kılabilir. Özgüven yaşamın ilk yıllarından itibaren yavaş yavaş gelişen bir duygudur. Çocukluk döneminde bu duygunun gelişmesine olanak tanınmaz, eksik bırakılırsa yetişkin dönemde telafi edilmesi mümkün olmayabilir. Özgüvenli çocuklar, geleceğin özgüvenli yetişkinleri olacaktır.

    Çocuklarda Özgüven Gelişimini Neler Etkiler?

    Özgüvenin gelişiminde özellikle çocukluk döneminin ilk yıllarında (3-4 yaş) ana-baba tutumları, yetiştirme biçimi bireyin kendisi hakkındaki duygularının oluşumunda ve özgüvenin derecesinde son derece önemlidir. Daha sonra arkadaş ve sosyal çevreden aldığı tepkiler de çok önemli bir rol oynar. Çocuk çevresinden aldığı tepkiler doğrultusunda kendine ilişkin olumlu ya da olumsuz bir benlik algısı edinir. Çocuklar, arkadaş veya sosyal çevre içinde bazen haksızlık ve istismara maruz kalabilirler. Bundan ne yönde ve ne derece etkilenecekleri aileden aldıkları temel güven duygusunun yeterliliğiyle doğru orantılıdır. Aile içinde sevildiğini, değerli bulunduğunu hisseden bir çocuk, çevreden gelecek olumsuz tepkilerden pek fazla etkilenmeyecek, etkilense bile çok kısa sürede bunu atlatacaktır.

    Ebeveynlerden biri ya da her ikisi, aşırı derecede eleştirel ve yüksek beklentili, mükemmeliyetçi ise ya da aşırı korumacı ve bağımsızlığı engelleyiciyse, çocuğun kendine ilişkin duygu ve yargısı; yeteneksiz, yetersiz ve değersiz olduğudur.

    Ebeveynler, aşırı korumacı tavırlarıyla çocuklarını koruduklarını, onlara iyilik ettiklerini düşünürler. Çocuğunu aşırı sevgi ve ilgiye boğan, zorluk yaşamasın diye her şeyi kendisi yapan ve fazlaca kontrol eden ebeveyn tutumu; sorumluluk alamayan, anne babaya bağımlı, problem çözme becerisi, özetle özgüveni gelişmemiş çocuklar oluşturur. Oysa ebeveynler, çocuğun girişimlerini destekler, gelişimini alkışlar, hata yaptığında doğrusunu bulmasına/yapmasına yardımcı olur, onu bu haliyle sevmeye ve kabullenmeye devam ederlerse çocuk da kendini kabul etmeyi, sevmeyi ve kendine güvenmeyi öğrenir.

    Yapılan bir başka yanlış tutum ise çocuğu bir başka çocukla kıyaslamadır. Kardeşi, kuzeni ya da komşu çocuğuyla kıyaslanan çocuk; kendini yetersiz hissettiği gibi başarmayı kendisi için değil diğer çocuğu geçmek için ister hale gelip bir yarış atına dönüşür.

    Özetle; büyükleri tarafından sevgi gören, gereksinim duyduğu ilgi ve yakınlığı bulan, fikirlerine değer verilip ve önemsenen, güven duyulan ve sorumluluk verilen, iyi yaptığı şeyler için övülen, gurur duyulan, yaptığı hatalarda doğruya uygun biçimde yönlendirilen ve sahip olduğu özellikleriyle kabul edilen çocuğun özgüveni gelişir.

    Ama sevildiğini, önemsendiğini hissetmeyen, beklediği yakınlık ve ilgiyi göremeyen, sürekli eleştirilen ve olduğu gibi kabul edilmeyen, sürekli başkalarıyla kıyaslanan çocuk kendini değersiz hisseder ve özgüveni gelişmez. Bu çocuklar; yaşadığı aile, çevre, okul ve toplum içinde çeşitli sorunlara neden olur.

    Çocuklarda Zayıf Özgüvenin Göstergeleri

    Özgüveni zayıf çocuklar; duygusal, sosyal ve akademik konularda zorluklar yaşarlar. Bu durum okulda ve yaşamın diğer alanlarında kendini çeşitli şekillerde belli eder. Çocuk ya aşırı kontrol kullanarak, duygusal anlamda aşırı kırılgan ve hassas, yeni deneyimlere kapalı, çekingen bir kişilik geliştirir ya da aşırı kontrolsüzlük ile zorba davranan, asi, otoriteyle çatışan, sürekli problem yaratan tutum ve davranışlar sergilerler.

    a. Aşırı Kontrollü Davranışın Göstergeleri

    Anne ve babaya bağımlı

    Utangaç ve içine kapanık

    Yeni aktivitelere girmekte isteksiz

    Başka çocuklarla kaynaşmakta sıkıntı çeken

    Yeni durumlarla karşılaştığında ürkek davranan, uyum sağlayamayan

    Davranışlarının olumlu biçimde düzeltilmesinden bile hemen incinen, rahatsız olan

    Kendini aşağı görme alışkanlığı edinmiş

    Yanlış yapmaktan ve başarısızlıktan çok korkan

    Sürekli diğerlerini memnun etme çabası içinde olan

    b. Aşırı Kontrolsüz Davranışın Göstergeleri

    Saldırgan ve zorba

    Öfkeli, kızgın

    Sık sık okuldan kaçan

    İşbirliğine yanaşmayan

    Yardım almak isteyen

    Sürekli sevilip sevilmediğini soran

    Hoş görülmeyeceğini bile bile derslerini ihmal eden

    Kendi hataları için sürekli başkalarını suçlayan

    Görevlerini yerine getirirken özensiz davranan

    Sorumluluklarının bilincinde olmayan

    Herkesten üstünmüş gibi davranan

    Yalan söyleyen

    Kendisine ve başkasına ait eşyaları hor kullanan

    Aşırı kontrolsüz davranışlar gösteren çocuklar, kendilerine, başkalarına zarar verdiği ve çevreyi rahatsız ettiği için daha fazla dikkat çeker, ailesi ya da öğretmenleri tarafından sürekli olarak uyarılır, cezalandırılır. Bu çocuğun güvensizliğini daha da pekiştirir.

    Aşırı kontrollü çocuklar, kimseyi rahatsız etmedikleri için bu tutumları önemsenmez, sorun olarak görülmez, ancak bu da aynı biçimde etki yaparak çocuğun özgüven yetersizliğinin pekişmesine neden olur.

    Anne-baba ne yapmalı? Anne-babaya tavsiyeler…

    Evdeki herkesin birbirine güvendiği bir ortam oluşturun.

    Güvenli bir ortamda yetişen çocuk, duygu ve düşüncesini, sevgisini, başarı ya da başarısızlığını, hayal kırıklıklarını aile fertleriyle rahatça paylaşabilir. Bu onun özgüveninin gelişmesini sağlar.

    Onunla ilgili duygularınızda açık olun.

    Sevginizin onun başarı ya da başarısızlığına bağlı olmadığını, varlığının sizin için ne derece önemli olduğunu ve ne olursa olsun onu daima seveceğinizi ona hissettirin.

    Çocuğunuzun gerçek kapasitesinin farkında olun.

    Zayıf yanlarını görmezlikten gelmeyin, dürüst olun, ancak onları eleştirirken tüm kişiliğine yaymayın. Çocuk kendindeki eksiklik ve kusurların farkında olmalı, kabullenmelidir. Bunun yanı sıra güçlü olduğu yönleriyle de gurur duyabilmelidir.

    Davranışlarınızla ona model olun.

    Onda görmek istemediğiniz davranışları ona ya da başkalarına karşı göstermeyin. Çocuklar size ya da diğerlerine sizin ona davrandığınız gibi davranacaktır. Ona şiddet kullandığınızda, şiddetin normal olduğu mesajını verirsiniz.

    Çocuğunuzun yanlışlarını, onu suçlamadan ve onun tüm kişiliğini eleştirmeden tartışın.

    Yaptığı yanlışları, ona saldırıp eleştirmeden konuştuğunuzda bunu anlamak ve düzeltmek için çaba sarf eder. Onun tüm kişiliğine değil yaptığı hataya hitap ederek konuşun.

    Ondan beklentileriniz onun yaşına ve seviyesine uygun olsun.

    Her çocuğun farklı bir kapasite ve seviyesi vardır. Çocuğunuzun neyi yapıp, neyi yapamayacağının farkında olun. Başka çocukların başarabildiği şeyleri o da başarmak zorunda değildir. Bir şeyi yapamayacağını bildiğiniz halde bunu ondan bekleyip sonunda hayal kırıklığı yaratmayın. Ulaşabileceği hedefler amaçlayıp başarılı olmalarını sağlayın.

    Özgüvenli olmak kibirli, kendini beğenmiş olmak değildir.

    Kendine güven duymak kendini beğenmiş ya da kibirli davranmak demek değildir. Özgüvenli davranış; Kabul görmüş olmanın verdiği kendini rahat, iyi ve güvenli hissetme durumudur. En küçük başarısında şımaran, kibirli davranışlar gösteren çocuğun aslında kendine olan güveni ya yok ya da çok düşük demektir. Böyle bir durumda çocuğunuzun bi özgüven sorunu olduğunu fark edip hemen önlem alın.

    Çocukların birbirlerinden farklı olduklarını ve her çocuğun kendine özgü bir yeteneği olduğunu unutmayın.

    Her çocuğun kendine özgü farklı özellikleri, yetenekleri ve başarılı olduğu alanlar vardır. Çocuğunuzun ilgi alanı ve yetenekleri doğrultusunda faaliyetlere katılmasına imkan sağlayarak onun sahip olduğu kapasitesini ortaya çıkarması, kendisiyle ilgili yeni keşifler yapması için destekleyin.

    · Çocuğunuza sorumluluklar verin.

    Kendisine güvenilip sorumluluk verilen çocuk, kendini yararlı ve önemli hisseder.

    · Onun her şeyine değer verdiğinizi ve takdir ettiğinizi belirtin.

    Sadece çok özel yetenek ya da başarısında değil, küçük bile olsa yaptığı güzel ve doğru davranışları için onu övün ve bunun ne kadar önemli olduğunu belirtin.

  • SÖMESTR TATİLİNİN ÇOCUKLARIN PSİKOLOJİSİ  ÜZERİNDEKİ ETKİSİ

    SÖMESTR TATİLİNİN ÇOCUKLARIN PSİKOLOJİSİ ÜZERİNDEKİ ETKİSİ

    Eveet! Karneler alındı. Bazı öğrenciler başarılı notlar alırken, bazı öğrenciler ise başarısız notlar aldı. Ebeveynlerin en sık düştüğü hatalardan biri de başarız not alan çocuklarına; sözel şiddete başvuması, ceza vermesi, akranlarıyla kıyaslamaasdır. Ailelerin çocuklarına kami gosterdigi olumsuz tutum ve davranişlar; çocugunuzun benlik gelişimine ve kendine guven eksikligine neden olabilir.

    Unutulmamalıdır ki, hiç bir başarısızlık çocuğunuzdan daha önemli değildir.

    Karne dönemi çocuklarınız izin en sikintili dönemlerden biridir. Bazı öğrenciler mutlu olurken, başarısız notlar aldıklari izin bazı öğrenciler stres ve kaygı yaşamaktadır. Onlar zaten yeterince stres ve kaygıyaşarken, sizin vereceğiniz tepki ile bu daha da artabilir ve çocuğunuzu olumsuz etkileyebilir ya da azalarak ve ona olan inancinizi göstererek bir sonra ki yeni donemde daha çok motive de olabilir. Dikkat edilmesi gerekilen, bazıyaralar görünmezdir. Fiziksel yaralardan daha çok ciddi izler bırakır. Çocuğunuzun ruhunda ciddi yaralar açmayın.

    Çocuğunuz stresli ve uzun bir maratondan çıktı. Ona rahatlaması izin fırsat verin ki, bahar dönemi izin derslere kami daha ilgisiz ve eğlenceye aç bir ruha sahip olmasın.

    Dikkat edilmesi gereken bir başka konu ise, araya bir aylik bir zaman dilimi girmektedir. Bu sebeple çocuklarinizin uyku duzeni bozulabilir. Uyku duzeni bozulan çocuklarin, bir sonraki okul doneminde uyku problemleri yaşamasina neden olabilir. Yapilmasi gerekilen ise, okul donemi içerisinde hangi saatlerde uyuyorlarsa, yine o saatte uyumalarina ozen gosterilmesidir.

    Tatil sonrası, ebeveynler ve çocuklar izin tam bir işkence olabilir. Aileler, çocuklarının derslerine daha iyi hazırlanmaları izin istemeden de olsa tatili çocuklarına zehir edebilir. Çocuğunuza yasaklar getirmeyin! Tv, bilgisayar, telefon ve digital oyunlar izin günde belirli saatler ölçüsünde izin verin. Hem sizi hem de çocuğunuzu tatmin edebilecek programlar hazırlayın. Bunu birlikte yapın ki çocuğunuz önemsendiğini ve onu dikkate aldığınızı farketsin.

    Çocuğgunuz tatilde bir önceki dönemde öğrendiklerini unutabilir. Bu sebeple öğretmenleri “ev ödevi” verirler. Annal; bilgilerin unutulmamasi ve dersleri düzenli olarak tekrarlanması sağlanarak , bilgileri kalici hale getirmektir. Ancak, bunu izin uzun saatler yerine kisa ve duzenli bir program uygulanirsa, çocugunuz sıkılmadan ders çalışması sağlanır. Hem bu sayede çocuğunuzu sıkmadan, bunaltmadan ders çalışmasına olanak sağlarsınız, hem de ona izleniyorum hissini yaratarak “güven” hissinin oluşmasınısağlarsınız.

    Tatil dönemi içerisinde ailecek yapılan seyahatler, birlikte yapilan aktiviteler çocuğunuzun gelişimi ve ruh sağlığı açısındanson derece önemlidir. Çocuğunuzun sevdigi etkinlikler göz önünde tutularak hem kitap okuma, hem ders çalışma, hem fiziksel etkinlikler, hem de gözlem ve keşfetmesine yardımcı olacak seyahatler, sanatsal aktiviteler…vs düzenlenebilir.

    Tatil zamanında mental, fiziksel ve zihinsel olarak dinlenmek ve yenilenmek; yeni bir döneme daha enerjik ve zinde başIamak izin gereklidir.

    Siz ebeveynler çocuklarınız izin elbette ki en iyisini istersiniz ve bunun için çabalarsınız.

    Unutmamalısınız ki; çocuğunuz artık düşünebilir ve akıl yürütüo bunları ifade edebilecek bireyler haline geldikleridir. Onunla konuşuncakarşılıklı istek ve önerileri, eleştiriIeri beraber dile getirmektir. Bu onun gelişimi için son derece etkili olurken, sizin de farketmeden yapmış olduğunuz hataları anlamınıza yardımcı olacaktır.

    Unutmayın !! ÇocukIar donmamış beton gibidir; üzerlerine ne düşerse onun izi kalır.

  • Bir psikoterapist ne yapar, ne yapmaz?

    Bir psikoterapist ne yapar, ne yapmaz?

    Psikoterapi kişinin hayatında yaşadığı rahatsızlık verici davranış, inanç, duygu ve ilişki problemlerini uzman psikoterapistlerle çözmeye çalışma sürecidir. Psikoterapiye başlama kararı bile bu tarz sorunları çözmek için büyük bir ilk adımdır. Hangi tarz terapi uygulanırsa uygulansın danışan ve terapist arasında güvenli bir ilişki kurulması çok önemlidir.

    Psikoterapi hizmeti almak günümüzde gittikçe yaygınlaşsa da psikoterapiye dair yanlış inanışlar hala devam etmektedir.

    Bir psikoterapist ne yapar?

    • Farklı teknikler kullanarak danışanın yaşadığı duygusal ve ruhsal sorunları çözmesinde yardımcı olur.

    • Danışanı yargılamadan mümkün olduğunca tarafsız bir bakış açısıyla çalışır.

    • Danışan için güvenilir ve istikrarlı bir ortam yaratır.

    • Danışanın sorunlarını çözmez, bu sorunların çözümü için yol arkadaşlığı yapar.

    • Terapi odasında danışanın aklındaki her şeyi mümkün olduğunca konuşulabilir kılar.

    Bir psikoterapist ne yapmaz?

    • Danışanına direkt olarak tavsiye vermez. Psikoterapinin asıl amacı danışanların kendi kararlarını verebilmeleri için yardımcı olmaya çalışmaktır.

    • Danışanlarıyla özel hayatında romantik/cinsel ilişkiye girmez, iş/arkadaş ilişkisi kurmaz.

    • Özel hayatında ilişki içinde olduğu yakın arkadaşları ve aile üyelerine terapi hizmeti vermez.

    • Danışanlar kendi iç dünyalarını açmadıkça zihin oku(ya)maz.

    • Psikiyatri eğitimi almamışsa (uzman psikolog, uzman klinik psikolog ise) ilaç yazmaz. Farmakolojik konsültasyon tıp eğitimi alıp psikiyatri alanında uzmanlaşmış psikiyatristlerin alanıdır.

    Sorunları çözmek adına geçmişle ve kişinin kendisiyle yüzleşmesini gerektiren psikoterapiye başlama kararını vermek sürecin en zorlayıcı anlarından biridir. Etik çalışan, sınırlarını bilen bir psikoterapist bu sürecin çerçevesini oluşturur ve danışanıyla beraber çalışır. Danışanına öncülük etmez, onun yol arkadaşı olur ve danışanın hayatındaki tekrarlayan sorunların kaynağını onunla beraber anlamaya çalışır. Bu çerçevede ilerleyen psikoterapi süreçleri pek çok psikolojik, psikosomatik ve günlük problemlerin çözümünde oldukça etkilidir.

  • Tecavüz

    Tecavüz

    Gazetelerde, son yıllarda giderek artan bir sıklıkta tecavüz ve taciz haberleriyle karşıla-şıyoruz. Bu haberler yetişkinler arasındaki olaylara ilişkin olabildiği gibi, sıklıkla yetişkinlerin çocuklara, hatta çocukların çocuklara karşı işlediği taciz ve tecavüz suçlarıyla da ilgili olabiliyor. Bir çoğumuzun zihnindeki tecavüzcü imgesi, eski Türk filmlerindeki gaddar, psikopat tiplerle örtüşüyor. Oysa, sanılanın aksine, tecavüzcülerin büyük bir kısmı, ilk bakışta hiç bir şekilde şüphelenmeyeceğimiz, normal görünümlü kişilerin arasından çıkıyor. Ve yine düşünülenin aksine, yurt dışında ve özellikle ABD’de yapılan araştırmalara göre, tecavüze ve tacize uğrayan kişiler %85’e ulaşan oranlarda tecavüzcüyü ya da tacizciyi daha önceden tanıyorlar.

    Tecavüz ve taciz girişimiyle karşılaşanların yarıdan daha fazlası, tanıştığı ve birlikte çıktığı birisi tarafından saldırıya uğruyor. Bu saldırılar, bazı durumlarda henüz yeni tanışmış ve ancak sınırlı ortamlarda tanıma fırsatı bulunulan kişiler tarafından gerçekleştirilirken, önemli bir kısmı da iş, arkadaş ve akraba çevresinde yer alan kişiler tarafından yapılmaktatır. Dikkati çeken bir diğer nokta, tecavüzcülerin hatırı sayılır bir kısmı tecavüz olayını kameraya kaydetmek, hatta internet ve benzeri ortamlarda paylaşmak ihtiyacı duyması.

    Tecavüz girişiminde bulunan erkeklerin önemli bir kısmı (daha nadir karşılaştığımız kadınların erkeklere ve çocuklara karşı olan eylemlerini bu yazının kapsamı dışında tutuyoruz) eyleminin tecavüz ya da taciz olmadığına inanıyor. İlişkide bulundukları kişiyle olan daha önceki tanışıklıklarını, samimiyet ve paylaşımlarını ya da daha önceden rıza ile gerçekleşmiş olan cinsel deneyimlerini öne sürerek, karşı tarafın rızasını her seferinde sağlamak zorunda olmadıklarını öne sürüyorlar.

    İngiltere gibi gelişmiş, modern bir kültürde dahi, insanlara bir tecavüz olayı ile ilgili fikirleri sorulduğunda, yaklaşık her üç kişiden biri, kadının hal ve hareketleri, giyimi, aşırı alkollü olması gibi nedenlerle, amiyane tabiriyle ‘fingirdediği’ için ‘kaşındığı’ ve karşı karşıya kaldığı olayı hakettiğini ifade ederek, tecavüzün sorumlusu olarak kadını göstermektedirler. Bütün bu koşullar içerisinde mağdurun, yaşadığı gerçeklikle yüzleşmesi ve yaşadığı olayı rasyonel bir şekilde ve adil duygularla değerlendirmesi pek mümkün olamıyor.

    Tecavüz ya da taciz eden kişi mağdurun, amiri ya da işvereni konumundaysa, aralarında otorite ilişkisi varsa durum daha da vahim hale geliyor. Arada güvene dayalı yakın bir ilişki bulunduğu, iş ve kariyerle ilgili riskler söz konusu olduğu için mağdur kendi korumakta çok daha fazla zorlanıyor. Bu girişimin şikayet konusu olması durumunda, mesai arkadaşları, eş ve akrabalar tarafından duyulma riski ve buna eşlik eden diğer kaygıları mağdur büyük bir şok olarak yaşar. Eğer daha önceden böyle bir olasılık için psikolojik hazırlığı yoksa, yaşadığı bu şok nedeniyle karşı karşıya kaldığı durumu hemen ve doğru bir şekilde değerlendirebilmesi ve kendisini koruyabilmek için gerekli çabayı gösterebilmesi neredeyse imkansız hale gelir. Saldırgan bir akraba (örneğin enişte) olduğunda, eşin yakın arkadaşı ya da yakın bir arkadaşın eşi olduğunda durum daha da başedilmesi güç bir hale geliyor. Eğer mağdur çeşitli nedenlerle cinsel bir yoksunluk duygusu içindeyse, saldırı esnasında cinsel haz aldığını farkettiyse ya da bundan şüphelendiyse kendini affetmesi, suçsuzluğunu kabüllenmesi artık mümkün olamıyor.

    Tecavüzün mağduru olan kadın, acı, utanç ve suçluluk duygularıyla başedemediği için, tecvüzün sorumlusu olarak kendisini görüyor ve %95 gibi oranlarda şikayette bile bulunmuyor. Bu çıkmaz içerisindeki kadınların üçte biri kendini cezalandırma, suçunu telafi etme aracı olarak intiharı düşünüyor. Geçtiğimiz yıllarda İngiliz gazetelerinde insanı şoke eden bir haber yer almıştı. Bir İngiliz tecavüz ettiği bir kadının şikayeti üzerine tutuklandı ve soruşturmanın ilerlemesiyle, bu kişinin son iki yıl içerisinde 1,000’den fazla kadına tecavüz etmiş olduğu ortaya çıktı. Çeşitli nedenlerle kadınların hiç birisi adli mercilere şikayette bulunmamıştı.

    Tecavüzün ve tacizin mağduru yetişkinler değil de çocuklar olduğunda, ortaya çıkan yıkımları telafi etmek ve yaraları sarmak o ölçüde güçleşiyor. Pek çok çocuk yaşadığı olayın vehametini ve anlamını kavrayacak bir idrake ve olgunluğa henüz sahip olmadığı yaşlarda bu saldırılarla karşılaşıyor ve yetişkinlerdekinin aksine, uzun süreler, tekrarlayıcı bir şekilde bu travmaları yaşamak zorunda kalıyor. Biraz daha ileri yaşlarda olup, yaşadıkları olayın vehameti ve anlamı hakkında yarı açık yarı kapalı bir fikre sahip olan çocuklar da, ya tehdit edildikleri ya da olay açığa çıktığında cezalandırılacaklarına inandıkları için, yaşadıkları durumu ailelerine ve yakınlarına açıklayamıyorlar. Ensest vakaları söz konusu olduğunda, bazı durumlarda anneler ya da aileler tarafında görmezden geliniyor ya da örtbas ediliyor.

    Bir çok çocuk, yaşadıklarının travması ve örseleyici duyguları ile ilerleyen yaşlarda yüzleşmek ve bunlarla başetmek zorunda kalıyor. Böyle bir utancı yaşamak zorunda kaldıkları için kendilerinden nefret ettikleri gibi, zamanında yaşadıklarını fark etmedikleri ve kendisini korumadıkları için de ebeveynlerinden de nefret ederler ve onları affetmekte çok zorlanırlar. Tacizler kız çocuklarının eş seçimlerini etkiler çoğunlukla güvenli bağlılıklar yaşayamayacakları hatalı eşler seçmelerine neden olur. Çoğunun düzenli ve istikrarlı evlilikleri olmayabilir ya da hiç evlenmezler ve kendilerine eş seçemezler. Eşleriyle ve babalarıyla problemli ve sağlıksız bir ilişki sürdürmek zorunda kalabilirler. Erkek çocukları cinsel kimlikle ilgili sorunlar yaşayabilir. Eril enerjileri baskılandığı için, eril kimliklerini oluşturmakta ve geliştirmekte zorlanırlar.

    Tecavüzün doğası ve tecavüzcünün kişilik yapısına ilişkin özellikle ABD’de ve diğer gelişmiş ülkelerde pek çok araştırma ve çalışma mevcuttur. Kişilik gelişimini çeşitli nedenlerle tamamlayamamış, patolojik bir kişilik geliştirmiş ve bu nedenle toplum içerisinde kendini bütünleyici ve tamamlayıcı bir şekilde üretemeyen, sosyal çevresi ile uyumlu ve doğal ilişkiler kuramayan, eril kimliğini normal sosyal ilişkiler içerisinde yaşayamayan tecavüzcüler de bizim aramızdan çıkıyor. Onları da istisnasız saygın ve iyi niyetli anne-babalar yetiştiriyor. Bu noktada gerçekten çok düşünmeye ihtiyaç var. Sağlıklı bireyler, sağlıklı yetişkinler yetiştirebilmek için sağlıklı bir toplum olmamız gerektiği açık.

    Tecavüz, “bir kişinin kendi gönüllü ve bilinçli onayı olmadan cinsel ilişkiye sürüklenmesi” olarak tanımlanabilir. Bir diğer deyişle; bir kişinin cinsel ilişkiye hayır diyebilme hakkının ya güç ya da tehdit kullanılarak, ya da alkol, uyuşturucu ilaç veya benzeri maddeler kullanarak ortadan kaldırılması, yaşanan olayın tecavüz olarak tanımlanması için yeterlidir. Cinsel ilişkide bulunulan kişi, doğru ve rasyonel karar verebilme yetisini ortadan kaldıran bir mental bozukluğa veya geriliğe sahipse veya rıza gösterebilme yaşının altında bulunuyorsa, bu kişiyle kurulan cinsel ilişki de tecavüz olarak tanımlanır. Bu eylem eşe karşı işlenmiş olsa dahi sonuç değişmez.

  • EVLİLİĞİN ÖMRÜ

    EVLİLİĞİN ÖMRÜ

    Evliliğin ömrünün ne kadar olduğu tartışması, tüm evliliklere ortak bir ömür biçme çabasıdır aynı zamanda. Oysaki; her evlilik kendi dinamiklerine, kendi özelliklerine göre hayatta kalış süresini kendi belirler. Sistem yaklaşımına göre evlilik bir sistemdir ve farklı dönemlerden geçer. Evliliğin ilk 1,3,5,7,10… yılının kritik yıllar olduğundan öte, her evliliğin geçirdiği evrelerin evliliğin kaçıncı yıllarına denk geldiğidir asıl mesele. Bir evlilik sistemi içinde yer alan evreler en temelde; evliliğin yeni kurulduğu zaman, ilk çocuğun doğumu, ikinci ve diğer çocukların doğumu, çocukların ergenliğe girdiği dönem, çocukların evden ayrıldığı dönem, çocukların evlendiği dönem şeklinde devam eder. Bunun anlamı da şudur; evliliğin içinde farklı dönemler vardır ve her dönemin özellikleri birbirinden çok farklıdır. Eğer bu dönemler birbirinden farklı olarak değerlendirilmezse ve her dönem birbiriyle kıyaslanırsa “evliliğin ilk yılları çok farklıydı” “çocuktan önce her şey çok daha güzeldi” şeklinde söylemler doğal olarak sistem içinde kendine yer bulacak ve eşleri mutsuzluğa ve umutsuzluğa sürükleyecektir. Her evre kendi özelliklerine göre yaşanmalı ve beklentiler her evreye uygun bir şekilde güncellenmelidir. Nitekim ilk çocuğun doğumundan sonraki yılların evliliğin ilk yıllarından ya da çocuksuz olunan yıllardan farklı özelliklerde olması en doğal süreçlerden biridir. Evliliğin her evresinde ihtiyaçlar, istekler, evin sorumlulukları, ev içi düzen, maddi konular, roller farklılaşacağı için tüm bu alanlarda aile sistemi kendi içinde ihtiyacı olan güncellemeyi yapmak durumundadır. Evlilikte sorunlar genelde evre geçişlerinde olur, bu da sistemin yeni duruma uyum sağlaması sürecinin doğal bir sonucudur. Umut vaat eden nokta, yeni dönem dengeyi bulunca sorunlar da bitmiş olacaktır.

    Evliliğin ömrünü belirleyen konuların en önemlileri arasında eşlerin birbirlerini farklı iki kişi olarak kabul etmemeleri ve sahip oldukları farklı özelliklerini sürekli sorun olarak görmeleri yer alır. “Eşimle biz çok farklıyız” cümlesi eğer ki bir evlilikte sorun olarak görülüyorsa, o evlilikte sorun hep var olacaktır demektir. Çünkü evliliğin doğası zaten iki farklı kişinin aynı sistem içinde yer almasını gerektiriyor. Eşlerin her şeyden önce, “biz bu sistem içinde; farklı düşünen, farklı hisseden, farklı ihtiyaçları olan, farklı inançları olan, farklı alışkanlıkları olan, farklı zevkleri olan, farklı ilgi alanları olan iki farklı kişiyiz” diyebilmeleri gerekir. Bu kabul yapılmadığında eşler birbirini değiştirme çabası içine giriyor; kendisi gibi davranmayan, düşünmeyen eşinin yanlış davrandığını veya yanlış düşündüğünü savunuyor ve bundan oldukça rahatsızlık duyuyor. Değiştirilmek istenen eş de doğal olarak direnç gösteriyor, sistem içinde kendini var edebilmek için diş gösteriyor ve eşlerin güç mücadelesi başlıyor. Farklılıkların kabul edilmemesinin üstüne bir de sağlıklı tartışma kültürünün olmayışı eklenince en küçük sorunlar yorgan yaktırma noktasına gelebiliyor.

    Bir sorunu, bir çatışmayı çözebilmek için “sen nasıl öyle düşünürsün!” demeden, eşler birbirinin doğrusunu çürütme çabasına girmeden “bu evde iki farklı doğru var, şimdi ne yapacağız?” diyebilmek gerekiyor. Bu noktadan sonra bir çatışmayı çözmek sanıldığı kadar da zor değil. Asıl mesele silahları bırakıp güç savaşını bitirebilmek.

    Farklılıkların kabul edilmesiyle, ilişkinin sağlığı adına atılan bu büyük adımdan sonra hayata geçirilecek bir diğer konu da eşlerin birbirlerinin bireysel sınırlarına müdahale etmemesi, birbirlerine nefes alabilecekleri alanlar bırakması. “Evlendikten sonra her şeyi eşimle beraber yapıyoruz, her vakti birlikte geçiriyoruz” romantik bir söylem gibi gelebilir ancak özünde önemli bir problemi içinde barındırır. Bireylerin kendi özel ilgi alanlarına vakit ayırması, tek başlarına yaptıklarında onları mutlu eden aktiviteleri hayata geçirmesi önemlidir ve bu konuda eşler birbirine destek olmalıdır. Eşler hem bireysel olarak tek başına vakit geçirmeli, hem karı koca olarak birlikte vakit geçirmeli hem de varsa çocuklarla birlikte hep beraber vakit geçirmelidir. Evlilik sistemi ihtiyacı olan enerjinin büyük bir kısmını buralardan alır. Sağlıklı ve kaliteli bir evlilik için sağlam bir ‘biz’ oluşturmak çok önemlidir. ‘Biz’ için ihtiyaç duyulanlar ‘ben’ ve ‘sen’ dir. Çiftler ‘biz’ oluştururken ‘ben’ ve ‘sen’ i yok etmeye çalışmadan, onları koruyarak bunu gerçekleştirebilirler.

    Evlilik içinde en sık rastlanan cümlelerden biri de “Ben söyledikten sonra ne anlamı var, ben dedim diye değil, içinden gelerek yap” cümlesidir. Bu cümle, eşlerin birbirlerinin hoşlandıkları şeylerle ya da birbirlerinin beklentileri, istekleri ile ilgili bilgileri konuşmadan anlayabilecekleri varsayımını içeriyor. Eşlerden biri diğerine hangi yemeği sevdiğini söylemezse diğer eş bunu anlayamayacak ve dolayısıyla belki de o yemek o evde hiç pişmeyecek. Çiftler birbirlerinin hoşlandıkları ve onları mutlu eden şeyleri bilmeli, öğrenmek için çaba sarf etmeli ve kendisinin hoşuna gitmese bile sırf eşi mutlu etmek için bir şeyler yapmalıdır. Kişiler kendileri ile ilgili bu konuları da konuşmayınca aralarındaki paylaşımlar azalıyor ve konuşacak bir şey bulamama noktasına geliniyor. Siz dediniz, istediniz diye eşiniz sizi mutlu etmek için bir şey yaptı, bundan daha güzel ne olabilir ki…

    Bir diğer konu da çiftler evliliklerine dair ‘sıfır tartışma’ beklentisi içinde oluyor zaman zaman. Şu bir gerçek ki, sağlıklı aile sorunları olan ve bunları çözebilen ailedir. Tartışmama beklentisi içinde olan bir ailede de yaşanan tartışmaların varlığı sorgulanıyor, “biz neden tartışıyoruz” şeklinde bir yaklaşım içine giriliyor. Sağlıksız tartışmaların üstüne bir de barışma süreci olması gerektiği gibi yaşanmıyor. Barıştıktan sonra tartışılan konunun bir daha gündeme gelmemesi (“barıştık artık hadi bu konuyu kapatalım”) ya da sorun çözülene kadar barışmaya teşebbüs edilmemesi (“sorun çözülmedi ki niye barışayım”) barışmanın amacına uygun yaşanmadığını gösteriyor. Barışmanın amacı eşlerin sorunları çözebilmesi için bir araya gelmesidir, sorunları halının altına süpürmek değil. Bu konuda da kişisel savaşı bırakıp ilişkinin iyiliği adına hamleler yapılmalıdır. “Sen bana bir adım atsan ben sana koşarım” anlayışı ile ilk adımı karşıdan bekleyen iki kişi de ilk adımı atmayınca, eşlerin koşmak için kullanacakları enerji içlerinde patlıyor ne yazık ki. İlk adımı atma konusunda herkes bireysel sorumluluğunu alıp harekete geçse ilişki adına çok yapıcı bir davranış yapılmış olacak. Evliliklerde kişiler kazanmaz ya da kaybetmez, ilişki kazanır ya da ilişki kaybeder. İlk o barışsın, ilk o özür dilersin, ilk o gelsin…diye düşünmek ilişkinin kaybetmesine katkıda bulunur ancak, sizi kahraman yapmaz.

    Kaliteli bir evlilik için kaliteli iletişim kurmayı da öğrenmek gerekiyor. Öğrenmek diyorum çünkü iletişim bir beceridir ve her beceri gibi sonradan öğrenilebilir. Birçok çift iletişimi sadece ‘söylemek’ olarak düşündüğünden kaliteli iletişime dair birçok nokta da gözden kaçırılmış oluyor. ‘Söyledim ya’ değil mesele, karşılıklı anlaşmak (aynı fikirde olmaktan söz etmiyorum, aynı şeyin anlaşıldığından emin olmak asıl nokta) ve kişilerin kendilerinin anlaşıldığını hissetmesi iletişimin asıl amacıdır. Bunun için de kaliteli iletişimin tekniklerini bilmek ve uygulamak gerekir. Evlilik terapisi seanslarında iletişimi öğrenen birçok çift “Biz şimdiye kadar doğru düzgün iletişim kurmuyormuşuz meğer” diye söylerler. Şimdiye kadar kaliteli iletişimin yollarını bilmiyor olmanız bunu hiçbir zaman öğrenemeyeceğiniz anlamına gelmemeli.

    Özetle evlilik; kuralları olan, yeni beceriler gerektiren yeni bir sistemdir. Kişiler evlendiğinde bu kuralları baştan kabul etmiş demektir. Kurallarına uygun yaşanan bir evliliğin kaliteli bir şekilde uzun süre devam etme olasılığı yüksektir. Kendi haline bırakılan hiçbir sistem sonsuza kadar kendini var edemeyeceğinden, evlilik sisteminin devamlılığı için çiftler çaba göstermek durumundadır. Unutulmamalıdır ki, evlilikler olumsuz olaylar yüzünden bitmez, olumsuz olaylar her evlilikte olur. Evliliği bitiren şey, olumlu olayların az olmasıdır. Bu nedenle evlilik sistemi içine olumlulukları çaba ve emek eşliğinde dahil etmek evliliğin ömrü açısından hayati bir öneme sahiptir. Evliliğinizin ömrüne ömür katmanız dileğimle…