Kategori: Psikoloji

  • Beni Hasta Ettiler, Sen de İyileştir

    Beni Hasta Ettiler, Sen de İyileştir

    Danışanların verimli bir terapi süreci geçirmek için hangi aşamalardan geçtiklerine biraz bakalım. Çok net olarak söyleyebilirim ki; destek almaya karar veren kişinin bu kararı içine sindirilmiş bir karara dönüştürmesinin aşamaları vardır.

    İlk aşama; destek almaya ihtiyacım var diyebilmek

    İkinci aşama; destek almak istiyorum kararını vermek

    Üçüncü aşama; bunun için harekete geçip randevu almak

    Dördüncü aşama; randevuyu ertelemeden, vazgeçip iptal etmeden randevuya gelmek.

    Buraya kadar olan süreçte bizlerin haberi olmuyor. Hatta bazen randevu alıp birkaç erteleme ya da vazgeçme aşamasından sonra sorun iyice dayanılmaz boyutlara ulaştığında bizlere geliyorlar.

    Danışan randevuya geldiğinde bizi bekleyen en büyük direnç kişinin neden orada olduğuna verdiği cevaptır. Ben çok mutsuzum çünkü……kişinin bu boşluğu doldurduğu cümle aslında iyileşmek için hangi noktada olduğunu bize gösterir. Çünkü genelde verilen cevap şudur. Ben çok mutsuzum çünkü bana haksızlık ettiler, beni üzdüler, onlar kötü insanlardı, ben mağdurum, başıma gelenlerin sorumluları başkaları. Yani özetle; Beni hasta ettiler, sen de iyileştir!! Hasta olmamın ya da mutsuz olmamın sebebi dışarıda bir kaynaktı, iyileştirecek olan da yine dışarıda bir kaynak!!! İçinde bulunduğumuz durumun sorumluluğunu almayarak, bu sorunu çözebilmek için kendi iç kaynaklarımızı kullanmayıp sorumluluğu dışımızdaki etkenlere bağladığımız sürece, sorumlulukla birlikte bir şeyi daha dışarıya teslim etmiş oluyoruz. “GÜÇ”ü.

    Dünya üzerinde yaşayan insanların sorunları ortaktır. Hiç kimsenin yaşamadığı bambaşka bir sorunu olan kişi yok. Ancak benzer bir durumda bir kişi altüst olurken çok daha şiddetli bir durumda başka birisi çok çabuk toparlanabiliyor. Buradaki temel fark kişilerin yaşadıkları durumun kaynağını yorumlama biçimleri. İlk gruba Depresyona Eğilimli Grup dersek bakış açıları şu şekilde; ben mutsuzum çünkü; benim eşim kötüydü, babam kötüydü, patronum kötüydü, piyasa kötüydü… o yüzden ben bu durumdayım diye yorumluyorlar. Yani oklar hep dışarıyı gösteriyor. Kişi o durumda tamamen pasif, kurban rolünde. Hal böyle iken sorun dışarıda olduğu için çözüm de sürekli dışarıda kalmaya devam ediyor. İkinci gruba da Depresyona Eğilimli Olmayan Grup diyelim. Bu kişiler de ilk başta dış faktörleri suçluyorlar ancak daha sonra bir şey daha yapıyorlar. Okları tekrar kendilerine çevirip; evet o kötü biriydi ama onu hayatıma ben aldım, hayır demem gereken yerde hayır demedim, sınırlarımı koruyamadım, vs.. Yani durumla ilgili sorumluluğu almaya başlıyorlar. Yaşadıkları sorunla ilgili pasif durumdayken aktif duruma geçebiliyorlar. Artık yapacakları şeyleri var, yapacak şeyleri olduğunda da depresyona girmiyorlar, girseler bile kolayca toparlanabiliyorlar. Kurban rolünden çıktıkları için hayatlarıyla ilgili kontrol sahibi olabiliyorlar. Zaten depresyona eğilimli olmayan kişi depresyona girmeyen kişi değildir. Depresif moddayken geri çekilip enerji toplar ve silkinip harekete geçerek durumdan kurtulmak için adım atar.

    Sonuç olarak başta saydığımız iyileşmek için içine sindirilmiş karar aşamalarına dönersek; beşinci aşama kurban rolünden çıkıp, durumla ilgili sorumluluk almaya hazır olmak.

    Yani hiç kimse kimseyi hasta edemez! kanser edemez!, yaşama sevincini elinden alamaz. Aynı zamanda başka birisi de biz çaba göstermez isek bizi iyileştirip sihirli değnek etkisi yaratamaz.

    Yeni cümlemiz; geçmiş yaşantımdaki kararlarım ve davranışlarım beni mutsuz etti, bunları değiştirip mutlu olmayı seçiyorum ve bunun için de sorumluluk alıp çaba göstermeye kararlıyım.

  • Alkol ve Madde Bağımlılığı

    Alkol ve Madde Bağımlılığı

    Öncelikle alkol ve madde bağımlılığını açmak, bağımlılığın ne demek olduğunu tanımlamak gerekmektedir.

    Bağımlılık; Bireyin alışmış olduğu madde, alkol veya ilaca karşı koyup, engelleyemediği fizyolojik ve psikolojik bir ihtiyaç duyması, alınan miktar ve sıklığın giderek artması, alınmadığı zaman bireyde yoksunluk belirtilerin olması ve sosyal yaşamını devam ettirememesini sağlayan kişinin beyin ve davranışlarını olumsuz yönde etkileyen bir durumdur.

    İlk kez alkol ve madde kullanımını gerçekleştirmek, kişinin kendi isteğiyle göstermiş olduğu bir seçimdir ancak kişinin kullanıma devam etmesi, miktar ve sürenin artmasıyla birlikte, beyindeki değişikliklere sebep olarak, kişiyi olumsuz etkilemesine rağmen kullanıma iter ve kişi kullanıma engel olamaz hale gelmektedir.

    Bireyin alkol ve madde bağımlılığı tanısı koyabilmek için ise;

    *Olumsuz birçok etkisi olmasına rağmen kullanıma devam etmek. Olumsuz etkileri; sağlık problemleri, kişilerarası ilişkilerin bozulması ,sosyal ve iş hayatını devam ettirmekte zorlanılması.

    *Alkol veya madde kullanımının süre ve miktarını arttırmak ve engel olamamak.

    *Kişiyi ve çevresini tehlikeli olabilecek durumlarda bile alkol ve madde kullanmasına engel olmaması.

    *Alkol ve maddeye tolerans gelişmiş olması.

    * Alkol ve madde kullanımını bırakmak ya da denetim altına almak için sürekli bir istek ya da boşa çıkan çabalar.

    *Alkol vemaddeyi kullanmak için şiddetli istek duymak.

    * Alkol ve madde elde etmek için gerekli etkinliklere çok zaman ayırmak. En az iki maddenin, on iki ay boyunca kişide görülmesi gerekmektedir.

    Nedenleri;

    *Problemli aileler ve problemli aile ilişkileri, yanlış ebeveyn tutumları; anne ve babanın aşırı baskıcı-otoriter tutumları veya ilgisiz, duyarsız ve sevgi eksikliğini hissettiren davranışlar sergilemesi. Özellikle ergenlik döneminde, ailenin ergen ile doğru iletişim kuramaması, Ergen’in daha çok arkadaşları ile vakit geçirmesine yöneltmektedir. Arkadaş ve sosyal çevrenin madde ve alkol kullanımına başlama ve sürdürmede özellikle bu dönemde etkili olduğu bilinmektedir.

    *Çekingenlik, içe kapanıklık, zayıf sosyal beceriler; kişilik özelliklerinin özellikle iletişim kurma becerileri yeteri kadar gelişmemiş bireylerde madde ve alkol kullanımı, rahatlatıcı etkisi ile birlikte kişinin kendini daha rahat ifade etmesini sağlarken, kendini cesur ve daha özgüvenli hissetmesini sağlamaktadır.

    *Düşük okul başarısı, iş hayatında yetersizlik, ekonomik sebepler; Başarısızlık, yetersizlik ve olumsuz duygular ile birlikte başa çıkabilmek için kişi alkol ve madde kullanımına başvurmaktadır.

    *Ailede madde kullanım öyküsü; Ailede alkol ve madde bağımlılığının var olması, genetik yatkınlığı olan bireylerin alkol ve madde kullanımı bağımlılığının, diğerlerine göre daha fazla geliştiğini araştırmalar desteklemektedir. Genetik yatkınlık ile birlikte bağımlılığın geliştiği ailede yetişen bireylerde , alkol ve maddeye karşı olumlu bir tutum gelişmiştir ve baş edemedikleri herhangi bir durumda kolayca bu maddelere başvurmaktadırlar.

    Tedavi;

    *Alkol ve madde bağımlılığında ilaç tedavisi de önemli bir unsurdur. Alkol ve madde kullanımı ile ilişkili sorunlar ve eşlik eden başka psikiyatrik hastalıkların ilaçla tedavisi gereklidir.

    *Bağımlılık tedavisinin ilk adımı her zaman tıbbi arındırma tedavisidir. Arındırma tedavisi, maddenin vücuttan çekilmesi sırasında ortaya çıkan belirtilerin ilaçla tedavi edilmesidir.

    *Yeteri kadar süre bağımlılık tedavisine devam etmek, bağımlılık tedavisinin etkili olması için oldukça önemlidir. Birçok kişi bağımlılık tedavisini erken bıraktığı için tekrar alkol ve madde kullanmaya başlamaktadır.

    *Bireysel ve grup psikoterapilerin sunulması tedavinin parçalarındandır. Bu tedavilerle hastanın baş etme çabası desteklenir, bağımlı bireyde iç görü oluşması sağlanır.

    *Bilişsel ve davranışçı tedavi yaklaşımları da bağımlılığın uzun dönem tedavisinde kullanılır. Bu tedavi yaklaşımlarında amaç; bireyin maddeyi bir haz kaynağı olarak görmesinden uzaklaştırmak ilgi ve zevk alanlarının değiştirmesini sağlamak, bireysel yeteneklerini destekleyip güçlendirmesini sağlamaktır.

  • Çocuk Eğitiminde Ebeveynlere Pratik Öneriler

    Çocuk Eğitiminde Ebeveynlere Pratik Öneriler

    Sağlıklı, başarılı ve mutlu çocuklar yetiştirmek her anne babanın hayalidir. Ancak birçok ebeveyn yaptıkları fedakarlıklara rağmen çocukları ile ilişkilerinde istedikleri başarıyı yakalayamazlar. Bu başarısızlık motivasyonlarının düşmesine ve kendilerini yetersiz hissetmelerine neden olur.

    Motivasyonunu kaybetmiş anne babalar için güzel bir haberim var!

    Çocuklarınız ile aranızdaki iletişimi güçlendirmek çok da zor değil. Sorun çözme becerilerinizi geliştirmek için edineceğiniz pedagojik bilgiler “yeterince iyi” ebeveyn olma konusunda size yol gösterebilir. Bu yazıda size yardımcı olacağını düşündüğüm bazı pedagojik bilgileri çeşitli başlıklar altında derledim. Bu pratik bilgilerin işinize yaramasını dilerim. İyi okumalar.

    Çocukların Dinleyeceği Şekilde Nasıl Konuşulur?

    Çocuğunuzla iletişim kurarken ne söylediğiniz değil nasıl söylediğiniz önemlidir. Sözünüzü dinletmek için öfkeli bir yüz ifadesi ve yüksek ses tonu kullanmayın. Çocuklar kendilerine öfkelenmiş bir yetişkini dinlemek istemezler. Uzun cümleler yerine kısa cümleleri tekrarlı söylemeli, Sevecen ama net bir yüz ifadesi kullanmalı, yumuşak ve kararlı bir ses tonu ile çocuğa seslenmelisiniz. Bu çocuğun sizi dinlemesini sağlayacaktır. Böylece çocukla çatışmaksızın iletişim kurmuş olursunuz.

    Çocuğunuza Yemesi İçin Neden Yalvarmamalısınız?

    Yeme alışkanlığı edindirmede ebeveyn tutumu çok önemlidir. Çocuğunuz yemeğini yemediğinde sinirlenmeyin ya da tabağındakileri bitirmesi için ona yalvarmayın. Bu yemek yemenin bir ilgi çekme malzemesi olarak algılanmasına yol açar. Bunun yerine yemek zamanlarını çocuğunuza uygun bir düzende ayarlayın, yiyeceği yemeği seçmesine izin verin, çeşitli ve dengeli ürünler sunun. Böylece yemek yeme doğal bir ekinliğe dönüşür. Çocuk tarafından iletişim aracı olarak kullanılmaz.

    Övmek Nasıl İşe Yarar?

    Çocuklar belli davranış kalıplarını öğrenirken övgüye ihtiyaç duyarlar. Ancak övgüyü çocuğun şahsını övmek için kullanmamalısınız. Aksi taktirde çocuğun kendine verdiği değer ile davranışı arasında bağlantı kurmuş olursunuz. Övgü her zaman davranışa yönelik olmalıdır. Örneğin, “Güzel yiyorsun” denebilir ama “Yemek yediği için güzelleşiyor kızım” denmemelidir. Böylece çocuk kendilik değeri ile ilgili bir yanılgıya düşmez. Doğru övgü olumlu davranışları pekiştirir.

    Yalan

    Okul öncesi yaş döneminde Yalan bağımsızlığa giden bir yoldur. Bu yaş döneminde Yalan söylediğinde çocuğa aşırı tepki vermeyin. Kızgın tepkiler vermek bir dahaki sefere sizi kızgın görmek istemediği için çocuğun doğruyu söylemekten kaçınmasına yol açar. Bunun yerine neden yalan söylediğini anlamaya çalışın ve ona gerçeğin yararlarını anlatın. Gerçeğin sizin için önemini bilmek çocuğunuza doğru söylemenin ne kadar önemli olduğunu gösterecektir.

    Sen ile Başlayan Cümleler

    Sen ile başlayan cümleler dinleyiciyi kendini savunmaya yönlendirir. Çocuğunuzla kurduğunuz iletişimde sen dilini kullanmamalısınız. Örneğin “Çok tembel bir çocuksun! Neden eşyalarını hiç toplamıyorsun?” gibi cümlelerle onu eleştirmemelisiniz. Bu yaklaşım şekli çocuğun sizi duymazdan gelmesine ya da daha fazla karşı koymasına neden olur. Bunun yerine kendi duygularınızı ifade eden Ben dilini kullanmalısınız. Böylece çocuk kendini suçlanmış hissetmeyecektir. Sorunlarınız ben dili ile çözmek çatışmaları azaltır.

    Ben İle Başlayan Cümleler

    Çocuğunuzla aranızdaki birçok kavganın nedeni iletişimsizliktir. Sadece ne söylediğinizi değil, nasıl söylediğinizi de göz ardı etmemelisiniz. Aksi takdirde vermek istediğiniz mesaj çocuğunuza ulaşmaz. Konuşurken doğru kelime seçimine, beden diline ve ses tonuna dikkat etmelisiniz. Yargılamayan, yumuşak ve kararlı ifadeler çocuğunuzun sizi dinlemesini sağlar. Doğru iletişim biçimi çocuğunuz tarafından anlaşılmanızı ve onunla iş birliği yapmanızı kolaylaştırır.

    Çocuklar Neden Ağlar?

    Çocukların ağlama sebeplerinden biri Duygusal yoksunluktur ve giderilmemiş duygusal ihtiyaçlardan kaynaklanır. Yoksunluğa düşen çocuk asla ağlatılmamalıdır. Aksi takdirde çocuğun duygusal gelişimi zarara uğrar. Böyle bir sebepten ağlayan çocuk mutlaka kucaklanmalı ve teselli edilmelidir. Çünkü çocuğun sevilmeye, dokunulmaya ve teselliye ihtiyacı vardır. Bu ihtiyaçları karşılandığında çocuk kendini emniyette hisseder. Ebeveyni ile Yakınlık kurma, içine düştüğü boşluk duygusunu giderir.

    Çocuk Neden Küser?

    Küsme bir duyguları ifade etme aracıdır ve bazen çocuklar problem çözme aracı olarak küsme yöntemine başvurabilirler. Hangi sebeple küsmüş olursa olsun anne babalar çocuğu ikna etmeye yahut da üzerine çok giderek barışmaya çalışmamalıdırlar. Çünkü küsmenin işe yaradığını gören çocuk, sık sık küsme davranışı sergiler. Bunun için anne baba küsen çocuğun isteklerini yerine getirmemelidir. Böylece çocuk küsmenin işe yaramadığını görecektir. Küsmeden duygularını ifade etmek doğal iletişim kurma becerilerini geliştirir.

  • Dissosiyatif Amnezi : Zor Olan Ne? Kaybetmek mi Yoksa Bulmak mı?

    Dissosiyatif Amnezi : Zor Olan Ne? Kaybetmek mi Yoksa Bulmak mı?

    ”Uyandığımda kendimi bir parkta bank üstünde yatar halde buldum. Üzerimde okul üniformam, baş ucumda da kitaplarım duruyordu. Yattığım yerden doğruldum ve etrafıma baktım. Sabahın ilk ışıkları ve etrafta muhtemelen işe gitmek için koşuşturan insanlar vardı. Burası kocaman bir şehir ve ben kimim, nerdeyim, burası neresi ve hatta adım ne hiç birini hatırlamıyordum. Çaresizdim. Kafamda olan kocaman bir hiçlikten başka bir şey değildi. Korkuyordum, kaybettiklerim nelerdi, kimlerdi acaba? Kendimde fark ettiğim tek şey o anda etrafa yönelen tedirgin ve ürkek bakışlarımdı. Bu bakışlar o anda işine gitmek için oradan geçen bir polis memurunun dikkatini çekmiş olacak ki yanıma geldi ve ‘Kızım iyi misin?’ diye sordu bana. ‘’Bilmiyorum’’ dedim. O kadar kendine yabancı hissediyordum ki kendimi iyi olup olmadığımı bile bilmiyordum. ‘’Burada ne yapıyorsun, ne zamandır buradasın?’’ Ağzımdan tek çıkan kelime yine ‘’Bilmiyorum’’ oldu. Polis memuru bana hem durumu anlamaya çalışan şaşkın hem de halime üzülen mahzun bakarak ‘’Hadi kızım gel benimle, ailene ulaşmaya çalışalım’’ dedi. Yapacak başka bir şeyimde yoktu ve o anda güvende hissedeceğim tek insan oydu sanırım. Birlikte polis karakoluna gittik. Arkadaşlarına daha doğrusu sonradan öğrendiğime göre amirlerine durumumu anlattı. İçlerinden diğerlerinden yaşça daha büyük olanı yanıma geldi ve ‘’Kızım sabahın o saatinde Esenyurt’ta o parkta tek başına ne yapıyordun’’ Bir anda sanki uzun süren bir uykudan aniden uyandırılmış gibi hissettim kendimi. ‘’Esenyurt mu? Burası hangi şehir?’’ Polis amirinin şaşkınlığı daha da arttı ‘’Hangi şehir mi? Kızım İstanbul’u bilmiyor musun?’’ İstanbul? O an uykudan ziyade kendimi kabusun içinde zannettim. Polisler kimliğimin yanımda olup olmadığını sordu, üniformamı yoklarken iç cebinde kimlik olduğunu gördüm. Çıkardım ve kimliğe baktım. Adım, anne adım, baba adım, doğum tarihim, hatta Adana nüfusuna kayıtlı olduğum hepsi orada vardı. Polisler kimlik bilgilerimden adresime ve ailemin bilgilerine ulaştılar. Adana’da yaşıyormuşum, okulum, ailem, yakınlarım hep orada ama ben İstanbul’da…

    Aileme telefon açtılar. Telefondaki ses bir kadına aitti, muhtemelen annemdi çünkü arayanlar polis olduklarını söylediklerinde feryat figanı ortalığı kapladı. ‘’Kızım!Yavrum! Kızıma bir şey mi oldu memur bey?’’ Annemi benim iyi olduğum konusunda sakinleştirdiler ve İstanbul Esenyurt İlçe Emniyet Müdürlüğü’nde olduğumu söylediler. Ailem gelene kadar beni orada misafir ettiler.

    O günlerde benim için zor olan neydi bugün hala emin değilim. Kaybettiğim hafızam, ailem ve kendim miydi yoksa hepsini bulduktan sonra hatırladıklarım mı? O olaydan birkaç gün önce okula giderken mahalleden birisi bana saldırmış ve tecavüz girişiminde bulunmuş. Yapamadı belki ama o olayı kimseye de diyemedim. Kendimi suçlayıp durdum neden daha o kişinin bana ilgisini fark etmişken o yoldan gittim diye. Sonra en son hatırladığım okula gitmek için hazırlık yapıp evden çıkışım. Gerisini hatırlamıyorum ama evden çıktıktan sonra okul yerine terminale gidip İstanbul’a bilet almışım ve Esenyurt Otogarında inip yürüyerek o parka gidip geceyi orda geçirmişim.’’

    Bu yazıda anlatılan olay Psikiyatri’de Dissosiyatif Amnezi denilen, genellikle yaşanılan bir travmanın etkisiyle hafızanın geçici olarak yitirilmesi durumudur. En sık rastlanan dissosiyatif bozukluktur. Kadınlarda daha sık görülür. Genelde stresli ve travmatik olaylara eşlik eder. Dört alt tipi vardır:

    – Sınırlı amnezi: En sık rastlanan tiptir. Birkaç saat-birkaç gün gibi kısa süreli olaylarla sınırlı bir bellek kaybı vardır.

    – Yaygın amnezi: Tüm yaşam olayları ile ilgili bellek kaybı vardır.

    – Seçici amnezi: Sadece bazı olayların, veya bazı kişilerin hatırlanmadığı bir durum söz konusudur.

    – Sürekli amnezi: Olaylar yaşanmasının hemen ardından unutulur . Bu nedenle yeni anılar oluşturulamaz. Bir başlangıcı vardır. Başlangıcından bulunan ana dek her şey unutulmuştur.

  • Aile Terapisi

    Aile Terapisi

    2016 yılında TÜBİTAK ve Aile Bakanlığının ortak yürüttüğü Aile Araştırmasının bazı verilerine verilerine göre:

    Eşler en fazla ev ile ilgili sorumluluklar konusunda sorun yaşadı

    Evli bireylerin bazı belirlenmiş konularda eşleri ile sorun yaşayıp yaşamadıkları incelendiğinde; eşler arasında en fazla sorun yaşanan konunun %5,9 ile ev ile ilgili sorumluluklar olduğu görüldü. En fazla sorun yaşanan diğer konular sırasıyla, %5,4 ile ailece birlikte vakit geçirmeme ve %5,3 ile sigara alışkanlığı oldu. Eşler arasında en az sorun yaşanan konular ise sırasıyla, %1 ile eğlence alışkanlıkları ve alkol alışkanlığı ve %1,1 ile arkadaşlar, görüşülen kişiler oldu.

    En önemli boşanma nedeni sorumsuz ve ilgisiz davranma oldu

    En az bir kez boşanmış bireylerin boşanma nedenleri incelendiğinde; Türkiye genelinde en fazla boşanma nedeni %50,9 ile sorumsuz ve ilgisiz davranma oldu. Bunu, %30,2 ile evin ekonomik olarak geçimini sağlayamama ve %24,3 ile eşlerin ailelerine karşı saygısız davranması sorunu izledi.

    Boşanma nedenleri cinsiyete göre incelendiğinde; en önemli boşanma nedeni her iki cinsiyette de sorumsuz ve ilgisiz davranma oldu. Bu oran, kadınlar için %61,5, erkekler için ise %40,2 oldu. Kadınlar için sorumsuz ve ilgisiz davranmadan sonra en önemli boşanma nedenleri %42,6 ile evin ekonomik olarak geçimini sağlayamama, %36,4 ile dayak/kötü muamele oldu. Erkekler için sorumsuz ve ilgisiz davranmadan sonra en önemli boşanma nedenleri ise %24,5 ile eşin ailesinin aile içi ilişkilere karışması ve %24 ile eşlerin ailelerine karşı saygısız davranması oldu.

    Evlilik iki bireyin hayatı paylaşmak için bir araya geldiği, bireylerin birbirlerine yüksek düzeyde bağlandığı en anlamlı ilişki ve evrensel bir olaydır. Geleneksel geniş aileyi içeren sosyal çoğalmayı düzenleyen evlilik, aynı zamanda kadın ve erkek arasındaki ilişkinin ekonomik, sosyal, cinsel ve yasal yönlerini içeren bir birlikteliktir (Demiray, 2006). Bir yaşam biçimi olarak evlilik olgusu, birbirinden çok farklı kültürlerde evrensel düzeyde karşımıza çıkmaktadır. Bu durum evliliğin, kişisel ve toplumsal olarak çeşitli işlevlerinin olmasından kaynaklanmaktadır (Şen, 2009).

    Tümer’e (1998) göre evlilik, farklı cinsiyet ve karakterdeki iki insanın, belli bir yaştan sonra hayatını birleştirerek birlikte yaşamaya karar vermesinden itibaren içine girdikleri psikolojik sistemdir. Evliliğin, ruh sağlığını koruyucu etkisinin yanında bir o kadar da zorlu bir süreci içerdiği düşünülmektedir (akt. Ovalı, 2010). O halde evlilik bireylerin mutluluk ve doyum kaynağı olmasının yanında problem ve çatışma kaynağı da olabilmektedir.

    Evlilik yaşamında sorunların yoğun bir biçimde ortaya çıkması ve etkili çözümlerin üretilememesi durumunda ilişki bozulmakta, doyum azalmakta ve boşanma durumu yaşanabilmektedir (Güven ve Sevim, 2007). Son yıllarda artan boşanma oranları evlilik hayatında yaşanan sorunlara yönelik araştırmalara duyulan gereksinimi arttırmaktadır. Boşanma noktasına gelen çiftlerin pasif ya da aktif konumda belli konularda çatışma yaşadığı düşünülmektedir.

    Weiten (1986) evlilikte sıklıkla rastlanan ve çatışmaya neden olan sorunları şu şekilde özetlemiştir:
    1. Evliliğe yönelik gerçekçi olmayan mutluluk beklentileri,
    2. Eşlerin birbirlerinden farklı rol beklentilerine sahip olmaları (kimin yemekleri yapacağına, kimin ev dışında çalışacağına, kararları kimin alacağına dair vb.),
    3. Evliliğe ilişkin ekonomik sorunlar (mevcut paranın nereye harcanacağı vb.),
    4. Yetersiz iletişim,
    5. Akrabalara ilişkin sorunlar (özellikle eşlerden birinin ebeveynlerine maddi ya da duygusal açıdan bağlı olmasından kaynaklanan problemler),
    6. Cinsel sorunlar,
    7. Eşler arasında çocukların büyütülmesi ve disiplini ile ilgili fikir ayrılıkları,
    8. Eşlerden birinin yeni ilgi alanları geliştirmesi, yeni bir ortam veya arkadaşlıklar kurması ve diğer eşin buna uyum sağlayamaması, eşlerin birbirlerinden farklı yönlerde kendilerini geliştirmeleri,
    9. Diğer sık rastlanan sorunlar: Kıskançlık, sadakatsizlik, eleştiri, başatlık, aşkın bitmesi, benmerkezcilik vb. (akt. Canel, 2007, s.33).

    AİLELERE YÖNELİK MÜDAHALELER ÜZERİNE ARAŞTIRMALAR-AİLE TEDAVİ VE ÖNLEME PROGRAMLARI

    TANI KONABİLİR PSİKOPATOLOJİLERİ OLAN HASTALARA YÖNELİK AİLE TERAPİSİ

    Psikopatolojinin , rehabilitasyon sırasında pratik sorun çözme ve semptomların yeniden ortaya çıkmasını tetikleyebilecek zıt aile içi etkileşimlerin azaltılmasına yönelik bir programdır.

    Depresyonun ilişkide yaşanan rahatsızlıklarla bağlantılı olduğunu gösteren güçlü veriler göz önüne alındığında, yetişkinlerde depresyona yönelik aile müdahaleleri evlilik ilişkilerine odaklanmıştır.

    DAVRANIŞ VE DAVRANIM BOZUKLUĞU OLAN ÇOCUKLAR

    Anne babaların bu tip davranışlara yeni tepkiler gösterebilmeyi öğrenmesine yardımcı olmaya yönelik programlar geliştirilmiştir.

    Programların amacı sorunlu davranışları önlemektir

    STRESLİ GEÇİŞ DÖNEMİNDEKİ AİLELER

    Ayrılık ya da boşanma gibi ilişkilerdeki önemli kopmaları içeren geçiş dönemlerinden geçen aileleri desteklemeye yönelik programdır

    AİLE ODAKLI MÜDAHALELERİN ETKİLERİNİ TEST ETMEYE YÖNELİK BİLİMSEL YÖNTEMLER

    Bilimsel deneyin amacı, diğer tüm olası nedenler hesaba katıldıktan ya da olasılık dışı bırakıldıktan sonra bir koşulun bir sonuca neden olup olmadığını test etmektir

    MÜDAHALELERİN NİTELENDİRİLMESİ

    Ailelere yönelik belirli bir müdahalenin yeterli bir şekilde test edilebilmesi için araştırmacıların tüm müdahale etkinliklerinin bütün aileler için benzer şekillerde uygulandığından emin olması gerekir

    Örneğin, bir çalışmaya konu olan ailelerin bazıları iletişim alıştırmalarının çoğunda aslında iletişim eğitimi almadıysa, aile iletişim eğitimini içeren bir programın çatışmanın azalmasını sağlayıp sağlamadığını söylemek zor olacaktır.

    ÖRNEKLEMİN SEÇİLMESİ

    Ailelere yönelik müdahaleler üzerine bazı deneysel testlerde aileler, bir aile üyesindeki tanının varlığına dayanarak seçilir.

    Özellikle bir çok tanı konabilir durum, örneğin depresyon, diğer bozukluklarla eş zamanlı olarak görüldüğü için bu çok kısıtlayıcı bir yaklaşım olabilir.

    KARŞILAŞTIRMA KOŞULUNUN SEÇİLMESİ

    Aile araştırmacıları kendiliğinden çözümleri hesaba katmak için test edilen programa katılmayan karşılaştırma gruplarından yararlanır.

    Bazen karşılaştırma grubuna hiçbir müdahalede bulunulmaz

    SONUÇLARIN ÖLÇÜLMESİ

    Bir çok araştırma müdahalesinin hedefi, bir tedavinin etkin ve etkili olduğunu ortaya koyabilecek bir düzeye ulaşmaktır.

    Etkinlik: dikkatli bir şekilde kontrol edilen koşullar altında hangi tedavilerin işe yaradığını ortaya koymaktır.

    Etkililik : gerçek klinik ve toplumsal ortamlarda hangi tedavilerin işe yaradığına dair soruların yanıtlarını bulmaktır.

    AİLE ODAKLI MÜDAHALELERİN ETKİSİ ÜZERİNE ARAŞTIRMALAR

     Bireysel klinik sonuçlar
     İlişkilerin kendileri
     Stresli geçiş dönemlerine uyum

    BİREYSEL BOZUKLUĞA YÖNELİK AİLE ODAKLI MÜDAHALELER

     ÇOCUK VE ERGENLİKTEKİ BOZUKLUKLAR
     İçselleştirme Bozuklukları
     Dışsallaştırma Bozuklukları
    Dışsallaştırma Bozuklukları
     Karşı gelme bozukluğu
     Saldırgan davranışlar
     DEHB
     Suça eğilim
     Madde kullanımı v.b.
    İçselleştirme Bozuklukları
     Kaygı
    Depresyon
     Dışsallaştırma bozukluklarında yapısal aile terapisi etkili
    Terapilerden sonra davranış bozukluklarında azalma olduğu görülmüştür
     İçselleştirme bozukluklarında BDT biraz daha etkili.
    Yetişkinlikteki Bozukluklar

     DEPRESYON
     Depresyon semptomlarının azaltılmasında bilişsel terapi bireysel terapi kadar etkili
     Çift terapisi yetişkin depresyonundaki ilişki sıkıntılarının azaltılmasında daha etkili
    MADDE KULLANIMI
     Maddeden uzak kalma ve aile içi işleyişi iyileştirmede evlilik terapisi bireysel terapiden daha etkili
    Şiddetli Akıl Hastalıkları
     Bu hastaların aile üyeleri psikoeğitim programlarına dahil edildiğinde, uzun süreli bakım ve destek kaynaklarına ulaşması sağlanır ayrıca aile üyeleri yeterli destek gördüklerini hisseder
    İlişki Bozukluklarına Yönelik Aile Müdahaleleri

     BAĞLANMA BOZUKLUKLARI
     Güvensiz Bağlanma Bozukluğu:
     Bu programda doğrudan anne baba ya da birincil bakıcı ile çalışılır.
     Bu durumu önlemeye yöneliktir
     Hem annede duyarlılığı hem de çocukta bağlanmayı iyileştirmede etkili olmuştur
     Birden fazla sorunu olan ailelerde de etkili olmuştur.

    SONUÇ VE YORUM

    Aile Terapileri, Bireysel ve Çift Terapilerinin karşılaşılan tüm bu sorunlarla baş etmede ve çiftleri güçlendirerek hem evliliklerin kurtulmasında hem de evlilik yaşamı kalitesinin artmasında önemli bir rolü olacağı düşünülmektedir. Evlilikle ilgili bir metafor kullanacak olursak dans eden bir çifte benzetebiliriz. Adımlarının ve vücutlarının hareketi birbirine ne kadar uyumlu olursa ortaya hem göze hem ruha hitap eden bir görüntü çıkar.

    Maalesef çiftler genelde evlilikleri ile ilgili sorun artık baş edilemez olduğunda yardım alma ihtiyacı duyuyorlar. Oysa Aile bir sistemler bütünüdür ve her ferdi bu bütünün ayrı bir sistemidir. Tüm sistemlerde olduğu gibi bu sistemin de sağlıklı çalışması için uyumlu olmaları gerekir. Ne zamanki sistemde bir bozulma olduğunda terapiye başvuran kişi bu bozulmayı fark eden ve rahatsız olan kişidir.

    Aile de her ferdin doğuştan getirdiği ve sadece kendine özel olan şemaları vardır. Şemalar bizim anne karnından itibaren sahip olduğumuz düşünce duygu ve yaşantılar bütünüdür. Herkes aynı şeye bakar ama farklı şeyler görür. Bu bizim şemalarımız arasındaki farktan kaynaklanır.

    Evlenirken, aile kurarken biz cebimizde bu şemaları da sistemin içine dahil ederiz. Burada uyum olursa problem olmaz ama ne zaman ki uyumsuzluklar başlarsa sistem artık çalışamaz duruma gelir ve çiftler arasında problemlere yol açar. Aile terapisinin işlevlerinden birisi işte bu sistemler arasındaki uyumsuzluğu düzenlemek ve tekrar işleri rayına oturtmaktır.

    Aile Terapisi ile Cinsel Terapi birbirleriyle bağlantılı, birbirini tamamlayan ve destekleyen terapilerdir. Evliliklerde en sık karşılaşılan problemlerden birisi de çiftler arasında yaşanan cinsel açıdan tatmin olamama, cinsel işlev bozuklukları, erken boşalma gibi problemlerdir ve bu konularda uzman yardımı almak kişilerin yaşadığı sorunlarla hep birlikte baş etmede çok önemli bir faktör olacaktır.

  • Erken Boşalmada Çare Sizsiniz

    Erken Boşalmada Çare Sizsiniz

    Toplum olarak genelde çok hızlı bireyleriz. Trafikte hızlı araba kullanırız ve hoşumuza gider, yemek yerken bazılarımız adeta koşturur gibi çabuk çabuk yer. Sanki kafamızın içinde bir ses geri planda sürekli “çabuk ol, haydi, acele et” diyor. Çocuklarımızdan okula başladıkları ilk günden itibaren bir an önce okuma yazmaya başlamasını hem öğretmenlerimiz hem velilerimiz bekliyor ve bu aceleciliği fark etmeden onların bilinç altına yerleşiyoruz. Sonra da yapılan araştırmalarda her 10 Türk erkeğinin 7’sinin erken boşalma problemi olduğu ortaya çıkınca şaşırıyoruz. Karşılaştığım vakalardan sonra şunu rahatlıkla söyleyebilirim; hayatı ne kadar hızlı yaşarsak o kadar yüksek oranda erken boşalma adayı oluyoruz.

    Tabii erken boşalmayı sadece bir ya da bir kaç nedene bağlamak doğru bir yaklaşım olmaz. Erken boşalma çok boyutlu nedenleri olabilen, biyo-psiko-sosyal kaynaklı bir rahatsızlıktır. Bu nedenlerden bazıları şunlardır:

    —Gençlik çağlarında uygunsuz ortamlarda yakalanma korkusuyla, ayıp, yasak ve günah düşünceleriyle yapılan mastürbasyonlar,
    —“Mastürbasyon körlük yapar”, “kişi sağır olur” gibi cinsel mitler yani hurafeler,
    —Cinsel ilişki konusunda tecrübesizlik,
    —Cinsel fizyoloji hakkında yanlış anlamalar ve gerçek olmayan beklentiler,
    —Zayıf cinsel beceriler ve tecrübesizlik,
    —Anksiyete ve depresyon,
    —Stres, sıkıntı ve gerginlik,
    —Yorgunluk, sıkkınlık, kızgınlık ve tedirginlik,
    —Cinsellikle ilgili gerçekçi olmayan beklentiler,
    —Cinsel uyarım eksikliği,
    —Gerekli koşulların sağlanamaması,
    —Sertleşmiş penise verilen orantısız önem,
    —Cinsel açıdan baskı altında yetişme,
    —Aşırı cinsel isteğin verdiği gerginlik,
    —Günah işleme veya suçluluk duygusu,
    —Hastalık kapma korkusu,
    —Partnerin anlaşılamayan korkusu veya reddetmesi,
    —Gebe bırakma korkusu,
    —Hadım edilme korkusu,
    —Partnerin hayal kırıklığı korkusu,
    —Vajinanın aşılamama korkusu,
    —Kadına karşı isteksizlik,
    —Partnerle çatışma,
    —Başkaları tarafından mahrem yerlerinin keşfedilme korkusu,
    —Partnere aşırı ilgi, bağlılık ve sevgi,
    —Para karşılığı kurulan ilişkiler veya genelev alışkanlığı,
    —Cinsel uyumsuzluk,
    —Bilinçaltında yatan cinsel ilişki ile ilgili olumsuz düşünceler,
    —Prostatit, üretrit vb. hastalıklar,
    —Penis başının aşırı hassasiyeti (penil hipersensitivite),
    —T12-L1 düzeyindeki nörolojik yaralanmalar,
    —Narkotik veya antipsikotik tedavinin aniden kesilmesi vb.

    Erken boşalmanın tanısında boşalmanın gerçekten erken mi meydana geldiğine yoksa bayan partnerin yavaş reaksiyonuna bağlı olarak erkenmiş gibi mi algılandığına dikkat edilmelidir. Erken boşalma tanısı, yalnızca boşalma süreci erkek tarafından yeterli derecede kontrol edilemez bulunduğunda veya erkeğin boşalma sürecini yeterince kontrol edemediği için partnerde orgazm yaşanmadığında konulmalıdır. Cinsel terapist erken boşalma tanısını koymadan önce yaş, cinsel birleşme sıklığı, partner özellikleri, ön sevişme süresi ve ortamın uyarıcılığı gibi etkenleri göz önüne almalıdır. Çünkü ilk kez cinsel ilişkiye giren genç erkeklerde erken boşalma sık görülür. Çoğu genç erkek daha sonraları boşalma süresi üzerinde bir kontrol geliştirebilir. Normal koşullarda kadınların %75’i vajinal orgazm olmazlar. Çiftler genellikle vajinal orgazma odaklandıkları ve olmayacak zor bir işin peşinden koştukları için endişe, korku ve kaygıları artar. Erkek kendini giderek daha başarısız ve yetersiz hisseder. Başarısızlık duygusu daha da erken boşalma sonucunu doğurur. (Vajinal orgazm takıntısı) Erkek 1 dakika değil 10 dakika da gidip gelse klitorisi uyarmazsa genellikle eşini tatmin etmede zorlanacaktır. (Klitorisin dayanılmaz ağırlığı) Erken boşalan erkeklerin eşleri de genellikle orgazm taklidi yaparlar. (Cinsel birleşmenin dayanılmaz ağırlığı) Erken boşalma sorunu yaşayan erkeklerin partnerlerinde ikincil bir sorun olarak cinsel ilgi ve istek azalması ya da orgazm bozukluklarının ortaya çıkması şaşırtıcı değildir. Bunun nedeni erken boşalırım düşüncesi ile erkeklerin ön sevişmeden kaçınması ve vajinal orgazmı takıntı haline getirmeleridir.

    Erken boşalma birçok şekilde tanımlanmaya çalışılmıştır. Genelde en sık duyduğumuz tanımı partneri tatmin edemeden boşalmaktır. Ancak bu şekilde ifade ettiğimizde partnerin özelliklerini yok saymış oluyoruz. Eğer kadın kısa sürede orgazma ulaşıyorsa erkek erken boşalmıyor sayılabilir ya da farklı partnerleri olan bir erkek bir partnerini çok rahat tatmin edebiliyorken diğerini edemiyor olabilir, o zaman bu erkek erken boşalma sorunu yaşıyor mudur yoksa yaşamıyor mudur? Bu nedenle partneri tatmin edemeden boşalmak ifadesi erken boşalmayı tanımlamakta yetersiz kalır. Yine erken boşalma dakika ile ya da penisin vajina içersinde kaç defa hareket ettiği ile de tanımlanmaya çalışılır. Bize göre bunların yerine, erkeğin boşalma refleksi üzerinde istemli kontrolü olup olmadığı ve ne zaman boşalacağına kendisinin karar verip veremediğine bakılmalıdır. Bu nedenle de aslında erken boşalma ifadesi yerine ‘’denetimsiz boşalma ya da istemsiz boşalma’’ denmelidir. Bu tıpkı sevdiğin bir yemeği yedikten sonra ‘’ben artık doydum, daha fazla yemeyeceğim’’ demek gibidir. Erken boşalan erkeğin yemeği yarım kalır, daha yemeği yiyorken bir el gelir ve tabağını önünden alır. Ancak boşalma kontrolüne sahip bir erkek ise dilediği kadar yer ve zamanı geldiğinde ‘’artık doydum, daha fazla yemeyeceğim’’ diyebilir. Bunun kararını kendisi verir. Verdiği kararda da pişmanlık duymaz. Erken boşalmada ise boşalma sonrası suçluluk, utanç, mutsuzluk, huzursuzluk, vb. duygular gelir. Kişi hazzı yarım kaldığı için tekrar ilişkiye girmek ister, ancak bu defa da sertleşme sorunu yaşayabilir ya da eşi bu durumdan hoşnut olmayabilir. Eşin de bu durumda aklı karışabilir, kendini suçlayabilir, erkeğe karşı öfke hissedebilir.

    Erken boşalan erkekler genellikle kendilerini şu şekilde ifade ederler:
    ‘’ Vajinaya giremeden veya birkaç kez gidip geldikten sonra hemen boşalıyorum…’’
    ‘’ O an geldiğinde kendimi kontrol edemiyorum.’’
    ‘’Kendimi yetersiz ve değersiz hissediyorum.’’
    ‘’Cinsel ilişki sonrası eşimden utanmaktan ve özür dilemekten bıktım.’’
    ‘’Her seferinde korktuğum başıma geliyor.’’
    ‘’ Vajinaya hemen girsem, dışarıya boşalmasam.’’
    ‘’Her şey çok hızlı gelişiyor, kendimi kontrol edemiyorum.’’
    ‘’ Artık bu durumdan çok yoruldum.’’
    ‘’Erken boşama sorunum yüzünden karşı cinse yanaşmaya çekiniyorum.’’
    ‘’İleride evlenince ya eşimi tatmin edemezsem.’’

    Erken boşalan erkeklerin kafaları birçok konuda karışıktır, zaten erken boşalmalarına da kafalarındaki cinsellikle ilgili yanlış ve abartılı düşünceler, kıyaslamalar ve kişilik özellikleri neden olur. İlk cinsel deneyimde, farklı partnerlerle, arada sırada ortaya çıkan erken boşalma sorunu erkeklerin kafasını fazlaca karıştırmaktadır. Yine bize en çok gelen sorulardan biri de masturbasyonla erken boşalmanın olup olmayacağıdır. Yani henüz aktif bir cinsel yaşantısı olmayan ya da deneyimi olmayan, ancak masturbasyonla kısa sürede boşalan erkekler de bizlere erken boşalma sorunları olup olmadığını sormaktadırlar. Önce şunu açıklığa kavuşturmak gereklidir, erken boşalma cinsel ilişkide ortaya çıkan bir durumdur, masturbasyonla erken boşalma olmaz. Bir kişiye erken boşalma tanısını koyabilmemiz için bu sorunun en az 4-6 ay boyunca, her ilişkide, sürekli olarak, yineleyici ve tekrarlayıcı bir biçimde ortaya çıkıyor olması gereklidir. Yine erken boşalma tanısı koyabilmemiz için erkeğin düzenli bir partneri ya da eşi olmalıdır, çünkü farklı partnerler farklı heyecanlar yaşatır ve sürekli partner değiştiren bir erkeğin erken boşalma sorunu yaşaması da daha büyük bir olasılıktır.

    Fakat bilinmesi gereken en önemli konulardan birisi nedeni ne olursa olsun erken boşalma hasta/danışan ve terapist/danışmanın karşılıklı iş birliği ile tedavisi olan, üstesinden gelinebilecek bir durumdur. Bunun için terapist/danışmanın yapmış olduğu tedavi planına uyumun önemi kadar özellikle partnerlerin ikisinin de tedaviye katılımı tedavinin süresini azalatırken başarı oranını da çok daha arttırıcı bir faktördür. Burada çiftlerin birbirine duygusal yakınlık ve desteği de tedaviyi pozitif yönde etkileyen bir başka faktördür. Yani aslında yazımızın başlığında dediğimiz gibiERKEN BOŞALMADA ÇARE SİZSİNİZ!

  • Bütünsel Yaklaşım ve Psiko-Onkoloji

    Bütünsel Yaklaşım ve Psiko-Onkoloji

    İyi olmak ya da sağlıklı olmak, biyolojik ve fiziksel iyi olma haline ek olarak, psikolojik ve sosyal anlamda da iyi olma halini kapsamaktadır. Bizlerin biyopsikososyal varlıklar olduğumuz aşikardır. Durumu bu şekilde ele aldığımızda, bireyleri sadece biyolojik- fiziksel yapılarıyla değil, aynı zamanda ruhsal durumları ve sosyal etkileşimleriyle değerlendirmek, biz sağlık çalışanları için büyük bir avantajdır. Bu bağlamda bireyi daha iyi tanır, değerlendirir ve ihtiyacı olan tedaviyi sunabiliriz.

    Biyolojik, psikolojik ve sosyal yaşam dahilindeki yapı taşlarımızdan herhangi birinde sıkıntı yaşarsak, bu diğer taşları da yerinden oynatabilir. Bir örnekle açıklamak gerekirse, nezle, grip gibi bir rahatsızlıkta canımız sıkılır, evde dinlenmek zorunda olduğumuz için de bu durum sosyal etkileşimlerimizi sınırlandırır. Bunun tam tersi bir senaryo ise, eşimizle yaşadığımız tartışmalar ya da iş yerinde maruz kaldığımız stres bize yorgunluk, vücut ağrıları, viral hastalıklar da zarara açıklık olarak geri dönebilir. Kısaca beden ve ruh sağlığımız çok yakın iki arkadaştır. Birlikte çalışır ve birbirlerinden etkilenirler. Bu arkadaşlığın bozulması en son isteyeceğimiz durumdur.

    Tüm diğer hastalıklar gibi, kanser hastalığında da ruh, beden ve sosyalizasyon bütünlüğü birlikte ele alınmalıdır. Kanser tanısı almış bireylerin algıları, durumu değerlendirmeleri ve beklentileri birbirinden farklı olacaktır. Örneğin 20 yaşında üniversite öğrencisi bir genç kızın meme kanserine bakış açısı 60 yaşında torunlarının bakımıyla ilgilenen bir bireyden çok farklı olacaktır. Bu noktada, her bir bireyin kendine özel, biricik olma mantığı doğrultusunda, kişiye özgü hizmet sunmak biz sağlık çalışanlarının görevi ve sorumluluğudur.

    Bu ihtiyacı karşılamak amacı ile onkoloji ve psikololojiyi bir araya getiren yeni bir alan oluşması elzem hale gelmiştir. Henüz 50 yıllık bir geçmişi olan Psiko-onkoloji, yani kanser psikolojisi, kanser hastalarının, ailelerinin ve yakınlarının tanı konulması aşamasından itibaren, tedavi süreci boyunca ve sonrasında bireylerin yaşayabilecekleri psikolojik, sosyal sorunları tespit etmek ve bunları gidermeyi hedefler.

    Konusunda uzman kimselerden eğitim ve süpervizyon almış psikiyatristler ve psikologlar bu alanda hizmet verebilir. Başlangıç gördüğüm bu yazı sonrasında, sizlere Psiko-onkoloji alanına dair güncel ve faydalı bilgiler sunmaya devam edeceğim.

    Sağlıklı ve huzur dolu bir yaşam dileğiyle.

  • Deneyimsel Oyun Terapisi

    Deneyimsel Oyun Terapisi

    Oyunun akışıyla ilgili tüm kontrolün çocukta olduğu ve oyun terapistinin öncelikle oyun arkadaşı olmak zorunda olduğu bir yaklaşımdır. Çocuk, sınırları ne kadar zorlayan bir oyun oynarsa oynasın fark etmez. Oyun terapisti, çocuğun oyununa katılır ve onunla beraber sürecin bir parçası olur.

    Oyun terapistiyle güven ilişkisinin sağlanmasıyla birlikte, çocuk oyunları aracılığıyla kendisini zor durumda bırakan yaşantılarıyla ilgilenmeye başlar. İfade edemediği duygularını açığa çıkarır. Oyundaki hareketliliğin de yardımıyla, travma nedeniyle kasılmış olan bedeni gevşemeye başlar. Başa çıkamayacağı kadar büyük görünen sorunlar, oyunun büyülü dünyası içinde küçülmeye başlar. Çocuk güçlendikçe yaşamakta olduğu sorun etkisini kaybeder ve iyileşme gerçekleşir.

    Deneyimsel oyun terapisi 2-9 yaş arasındaki çocukların aile, okul ve sosyal yaşantılarında daha uyumlu ve mutlu olabilmelerini sağlamak ve davranış bozukluklarını oyunlar ile onarabileceğimiz bir terapi yöntemidir.

    2 yaşından itibaren çocuklar problemlerini oynayıp canlandırabilecekleri sembolik ve fantezi oyunları oynamaya başlarlar. Bu yüzden çocukların oyunlarına müdahele etmek ve oyunları yönlendirmek aslında onların hayatına ve deneyimledikleri gerçekliğe müdahale etmektir. Oyun, bütün çocukların ebeveynlerle arasındaki iletişim aracıdır. Bu yüzden deneyimsel oyun terapisi travma, hayal kırıklığı, ihmal ve istismar gibi ciddi olumsuz olayları deneyimleyen çocuklar için oldukça faydasını gördüğümüz bir yöntem.

    Çoğu çocuk anne karnından itibaren stres, kaygı ve birçok yaşamsal problemlerle birlikte dünyaya gelir ve o problemlerle beraber büyümek/gelişmek için büyük çaba sarf eder. Hatta bazen anne babalar dahi çocuklarına yükledikleri stresörlerin farkına varamazlar. Bütün ebeveynlerin amacı, başarılı ve özgüvenli çocuklar yetiştirmek fakat bu iyi niyeti çocuğa geçirme yöntemlerinde bazı hatalar yapılabiliyor. Sonuç olarak da çocuklarda öfke, inatlaşma, karşı olma, parmak emme, tırnak yeme gibi davranış problemleri ve ya tepkilerle karşılaşabiliyoruz.

    DENEYİMSEL OYUN TERAPİSİ AŞAMALARI

    1. Keşif Aşaması: Çocuk; odayla, terapistle ve bu yeni ortamda kendine dair beklentileri ile tanışır.

    2. Güveni Test Etmek: Çocuk, kendi için önemli olan bilgileri vermeye geçmeden önce terapistin kendine bağlılık düzeyini değerlendirir. Bu aşamanın amacı terapist ile güven ilişkisi oluşturmaktır.

    3. Bağlılık Aşaması: Çocuk, kişisel olarak anlamlı duygusal temalar içeren fantezi oyununa başlar. Çünkü çocuk terapiste güveniyordur ve terapisti fantezi oyununa davet eder. Bu aşamada çocuğun oyunu çok yoğun ilerler.

    4. Terapötik Büyüme Aşaması: Deneyimlediği duygusal acı ile yüzleşmesi ile birlikte çocuk kişisel güçlenme hissini geri kazanmaya başlar. Böylece, acı veren olay ya da ilişki nedeniyle bir zamanlar atladığı gelişimsel aşamalara ulaşmaya yönelik olarak büyümeye başlar.

    5. Sonlandırma Aşaması: Oyunlar artık daha basit, iyileşmeye yönelik oyunlardır ancak sonlandırma için çocuk hazırlanmalıdır. İlişkinin sonlanmasını kabul etmede çocuğa destek olmak terapötik birlikteliği korumak önemlidir. Terapist ve çocuk sonlandırmayı birlikte yapar. Ebeveynlerin bunu desteklemeleri önemlidir.

    PEKİ, TERAPİSTİN GÖREVİ NEDİR?

    Deneyimsel oyun terapisinde terapist, sözel olarak yansıtmalar ve aynalamalar yaparak çocuğun hem deneyimini pekiştirip hem de ‘seninleyim, yanındayım ve sen güvendesin’ hissiyatını çocukta oluşturur. Fantezi yani travma oyunları sürecinde, çocukla birlikte oyunu deneyimler, verilen role karşılık verir ve bu sayede geçmişte deneyimlenen olumsuz yaşantıları oyun oynarken derinleştirir. Ancak terapist oyuna asla müdahalede bulunmaz ve yönlendirme yapmaz. Bu süreçte tüm benliği ve uyumu ile çocuğun yanındadır.

    HANGİ DURUMLARDA DENEYİMSEL OYUN TERAPİSİNE İHTİYAÇ DUYUYORUZ?

    • Bağlanma problemleri

    • Travma sonrasında yaşanan kaygı ve stres bozuklukları

    • Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu

    • Boşanma süreci ya da boşanmış ailelerdeki zorluklar

    • Duygusal, fiziksel ya da cinsel istismarda

    • Aile içerisinde yaşanan değişimlere uyum sağlamada zorluk yaşanması (yeni bir kardeş, ev, okul, ebeveyn)

    • Saldırganlık, hırçınlık davranışlarında

    • Sosyal içe kapanma ve depresyon.

  • Zor Çocukla Nasıl Baş Edilir?

    Zor Çocukla Nasıl Baş Edilir?

    İnsan davranışlarının mutlaka bir nedeni olduğu gibi çocuklarımızın olumlu olumsuz davranışları da nedensiz değildir. Çocuklarımıza bazen nasıl davranabileceğimizi bilemeyiz ve bu konuda zorlanabiliriz. Burada yardım alınacak kaynaklar kesinlikle kesinlikle konu komşu,anne baba ya da çoluğu çocuğu olan herhangi birileri değildir. Her birey ayrı bir dünyadır. Her evin de ayrı bir kokusu ve yaşam biçimi vardır.

    Çocuğunuz yerinde durmuyor mu? Çok mu hareketli ya da size karşı mı geliyor? Yemek yemiyor mu? Ders çalışmıyor mu? Ya da çalışmasına rağmen beklenen başarıyı ortaya koyamıyor mu? Uykuya karşı direniyor mu? Bütün bunların bir nedeni vardır. Paniğe kapılmayın.! Her derdin bir çaresi vardır. Sizlerin sabırlı ve sakin olmanız ilk yapacağınız iş olmalıdır.Hangi yaşta olursa olsun anlayarak yaklaşmanız her zamanki değişmez tutumunuz olmalıdır. Çağdaş insan bilimin ışığında hareket eden insandır.

  • Uzun Yolculuklar Bir Adımla Başlar

    Uzun Yolculuklar Bir Adımla Başlar

    Uzun yolculuklar bir adımla başlar…İlk adımımızı annemize göre attığımız günden başlar yolculuğumuz kimine göre kısa kimine göre uzun bir seyahattir ki bu başta ne adınızı ne de
    ailenizi seçersiniz. Şartlar önceden belirlenmiştir.Anne babanızdan aldıklarınızla,çevreden üstüne kattıklarınızla kendi tercih edeceğiniz yaşamı belirlersiniz. Okula ilk adım, mesleğe ilk adım, evliliğe
    ilk adım derken adımadım adımlarsınız hayatı…Yanlış adımlarınız olur ayağınızı denk alır geri vitese takarsınız. Ama yine de vazgeçmezsiniz. Vazgeçmemelisiniz de zaten. Cesur ve kararlı olmalısınız. Doğru bildiğiniz yolda kimseyi yanınızda göremeseniz bile yürümeye
    devam etmelisiniz.!

    İnsan yanında yürüyeceği insanı iyi seçmeli…Yol arkadaşı başka bir şeye 
    benzemez.Yolda kalmak var,yoldan çıkmak var.Siz siz olun yollulardan da uzak durun ha…
    Yolculukta tanırsınız yanınızdakinin ne kadar adam olduğunu…Burada unutulmaması gereken bir şey var ki ;önce siz adam olacaksınız ki;yanınızdakinden de aynı kaliteyi bekleyebilesiniz. Hayattaki yolculuğunuzda mutlu olun mutlu kalın.!

    Bir de benim için, sevgiyle kalın.!