Kategori: Psikoloji

  • Bal Yemeden “Bal Yedim” Demeli

    Bal Yemeden “Bal Yedim” Demeli

    Anne ve babalar, biliniz ki istesek de/istemesek de çocuklarımızın rol-modelleriyiz. Onlar hayatlarının ilk yıllarında bizleri taklit ediyorlar ve bizlerden öğrendiklerini temel alıyorlar. Her ne kadar ergenlikten sonra kendi inisiyatiflerini kullansalar da bu temel üzerinden düşünüp hareket ediyorlar (“Yaşının adamı olmak”, “”Sizden çok çektim! çocukluk hatıralarım” ve “Çocukluk hatıraları ile barışık olmak” yazıları okunabilir).

    Bu bilgiler ışığında denilebilir ki “çocuklarımız, bizim aynadaki yansımalarımız gibidir”. Şayet çocuk ve ergen psikiyatri uzmanı bir meslektaşım tarafından konulmuş hastalık tanısı (“davranım bozukluğu” gibi) yoksa ve çocuğumuz sağlıklı bir birey ise, onda gördüğümüz bir olumsuz davranışı/tutumu sorgularken dönüp kendimize bakmamız uygun olur.

    “Oğlum niçin annesinin çantasından para aşırıyor, fırsat bulduğunda dükkân kasasından çalıyor?” sorusunun cevabı: “iş hayatımda müşterimden fazla para almam, hileli tartı kullanmam, vergi kaçırmam gibi nedenlerle bu durum başıma geliyor” olabilir.

    “Gözüme baka baka yalan söylüyor” diye şikâyet etmek yerine, “eşime, anneme/babama, müşterime, komşuma… yalan söylediğim için mi?” diye kendimize sormak daha sağlıklı bir yaklaşım olabilir.

    “Neden bu çocuk anne/baba olarak bana saygısız, inadına söylediğimin tersini yapıyor” diye öfkelenmek yerine “ben annem/babama nasıl bir evlatlık yaptım ki bu çocuk bana böyle davranıyor” demek bizi çözüme ulaştırabilir.

    “Büyüdü de şiddete eğilimi arttı, utanmasa beni dövecek” diye üzülmek yerine “vaktiyle eşime/evladıma/komşuma… el kaldırdığım için bunlar başıma geldi, şiddet uyguladığım kişilerden özür dilemeliyim ve pişman olmalıyım ki çocuğumda şiddetten uzak dursun” çözümünü hayata geçirmek daha faydalı olabilir.

    İşin özü şudur ki: bal yemeden, “bal yeme” demeli.

  • Babam Garip Davranıyor

    Babam Garip Davranıyor

    * “Babam 69 yaşında, emekli memur. Tam bir entelektüel, pek çok sosyal aktiviteye katılıyor, günlük spor yapıyor, iletişime açık, pek çok arkadaşı var. Son 2-3 yıldır garip davranışlar sergiliyor, yol kenarına ve çöplere bırakılan inşaat malzemeleri, eski eşyaları “boşa gitmesinler, yazık” diyerek toparlayıp eve getiriyor. Ev eskici pazarına döndü, neredeyse çöp ev oldu. Bu davranışlarına annem tahammül edemiyor, çocukları olarak bizler bir anlam veremiyoruz”.

    * “ Babam emekli esnaf, vaktini genelde evde geçiriyordu. Son 1 yıldır uygunsuz cinsel konuşmalar ve şakalar yapıyordu. Geçenlerde 20 yaşındaki kız kardeşim yanında iken televizyondan erotik film açtı ve mastürbasyon yaptı. Sanki kızı yanında yokmuş, yaptığı normalmiş gibi davrandı, şok olduk, yaptığından ailecek tiksindik”.

    * “Annem yıllardır titiz bir kadındı, yalan söyleyenden nefret ederdi. Şimdi temizliğine hiç dikkat etmiyor, gözümüze baka baka yalan söylüyor. Resmen yepyeni, farklı bir kadın oldu, kişiliği değişti”.

    * “Babam mağazamıza geldiğinde hep tetikteyim. Ne zaman kızacağı belli değil, geçen müşteriye arkadan yaklaşıp yumruk attı ve ortada hiçbir sorun yokken bu davranışı yaptı. Mülayim bir insan iken babama ne oldu?”.

    * “Annem, 80 yaşındaki babamın kendisini aldattığını ve kendisi uyurken 6. Katta oturan yaşlı komşu teyzeyi gece balkondan eve aldığını iddia ediyor, kesinlikle bunun olamayacağına inandıramıyoruz, ne yapacağımızı şaşırdık”.

    Benzer hikâyeleri dinlediğinizde aklınıza gelmesi gereken: “hasta yakınları beni bunama (demans) konusunda bilgilendiriyor, bunamayı ne kadar güzel tarif ediyorlar” olmalıdır.

    Bunamada belirtiler ve bulgular:

    * Hasta genel görünümüne karşı aldırmaz, ilgisiz ve savruk olabilir. Uygunsuz kıyafetler giyme (yaz günü kazak giyme vb.), hijyen yetersizliğine bağlı pis kokma (banyo yapmama vb.), düğmelerin düzgün düğmelenmemesi gibi belirtileri gözlemleyebilirsiniz.

    * Durgun ve ilgisiz olabileceği gibi taşkınlık yapan neşeli bir halde de olabilir. Bunaltı (anksiyete) ve çökkünlük (depresyon) eşlik edebilir.

    * Duraklayarak konuşabilir, konuşmada bozulma olabilir. Aynı konuları veya sözcükleri tekrarlayabilir. Bazen hiç iletişim kurulamayabilir, size boş gözlerle bakabilir.

    * Yalnız kalma, terkedilme, düşme, ölme korkularına alınganlık ve şüphecilik eşlik edebilir. “Eşyalarının çalındığını, yabancıların eve girdiğini, yardımcı kadının kendisini dövdüğünü, zehirlendiğini, öldürüleceğini” söyleyerek huzursuz ve saldırgan olabilir.

    * Genelde bilinç açıktır. İleri dönemde olan hastalarda bilinç sislenmesi, bulanması (deliryum) ortaya çıkabilir.

    * Kişileri, yerleri ve zamanı bilemeyebilir. Yeni bilgiler öğrenilemediği için yer değişimleri hastayı olumsuz etkiler. Bizim kültürümüzde hastalar evlatları arasında dönüşümlü olarak bakılır. Bu hastaya zarar verir. Her ev ve bakım veren kişiler değiştirildiğinde hasta yeni doğmuş gibi olur, adapte olamaz. Makbul olan yaklaşım; beyninde bilgileri korunan, yılardır yaşadığı kendi evinde bakımın verilmesidir. Bu yaklaşım hastanın huzursuzluğunu azaltabilir.

    * Dikkat dağınıktır, yanlış anlama ve algılamalar olabilir. İleri dönem hastalarda hayal ile gerçek karışabilir (psikotik belirtiler: hezeyanlar ve halüsinasyonlar görülebilir).

    * Ağır bellek (hafıza) yitimi olur (unutma). Kaydetme, depolama, yeniden belleğe çağırma fonksiyonları bozulur. Yeni bilgiler öğrenilemez, çok basit hesaplar yapılamaz. En son öğrenilen bilgiler ilk unutulurken geçmiş bilgiler daha sonra unutulur. “Dün konuştuğumuzu hatırlamıyor ama 50 yıl önce olmuş olayı hatırlıyor, aslında unutkanlığı yok” gibi hatalı değerlendirmeler hasta yakınları tarafından yapılabilir. Yeni kayıtlar olamadığı için konuşmasında hep geçmişteki hikâyeleri anlatır, konuşmasındaki boşlukları bu hikâyeler ile doldurur (konfabulasyon-hikâye uydurma). Hatırlamadığı için aynı soruları tekrarlayabilir, yemeğini biraz önce yediği halde “ne zaman yemek yiyeceğiz?” diye sorabilir.

    * Soyut düşünme zayıflar, somut değerlendirmeler yapar. Atasözü, şaka, espri ve fıkrayı yorumlayamaz.

    * Düşünce, davranış ve dürtülerini muhasebe edemez, denetleyemez. Uygunsuz konuşma ve davranışlar sergileyebilir.

    * Düşünce içeriği fakirleşir. Hastalık öncesi yaşantısına ve kişilik özelliklerine bağlı olarak kıskançlık, cimrilik, endişe ve saplantılar aşikâr ve yoğun olabilir.

    * Çok veya az uyuma, iştah azalması veya artması, kabızlık görülebilir.

    * Kişilik değişimi (titiz iken pasaklı olma) veya kişilik özelliklerinin abartılı olması ) cimri iken daha cimri olma, aksi iken daha hoşgörüsüz olma) görülebilir.

  • Baba

    Baba

    Baba namzedi olan veya hâlihazırda babalık sorumluluğu taşıyanların hafızalarında var olan bir cümledir: kendi babasının söylediği “sen beni baba olduğunda anlayacaksın!” cümlesi. Gerçekten de baba olduğumuzda anlıyoruz ki “baba” olmak, farklı bir statü imiş.

    Ergenliğimizde babamızla çatışmalar yaşıyorduk. Baba “otorite figürü” idi ve biz de kural koyucu bu figüre karşı her an isyan havalarında idik. Aramızda adı konulamayan bir mesafe oluyordu velev ki karşımızda dünyanın en sevecen, babacan, ilgili babası olsa bile. Benliğimizin oturması, “ben varım” diyebilmemiz için gereken geçiş sürecinde (ergenlik dönemi) babamızla gizli bir rekabete girmiştik.

    Baba-oğul ilişkisinde durum bu minvalde iken (çatışmalar varken) alternatifimiz olan ve kendimize sığınacak liman gibi gördüğümüz birisi vardı: dedemiz. Bir tarafta sıkıcı, disipline, hesap soran baba-oğul ilişkisi, diğer tarafta karışmayan, verici olan, bazen de şımartan dede-torun ilişkisi. Ne zaman ki babamız ile ilişkide bir kriz çıksa, yanına kaçıp gittiğimiz kişi dedemiz olurdu. Bu iki ilişki arasındaki en önemli fark: alınan sorumluluklardı. Babamız bizi geleceğe ve gerçek hayata hazırlamak, gereken eğitimleri vermek ve en önemlisi de bize rol-model olmak zorunda iken dedemizin bu şekilde sorumlulukları yoktu, ilişki daha çok duygusal düzeyde kalıyor, mantık aranmıyordu.

    Bu birbirine alternatif gibi görülen ilişkiler: bir tarafta sorumluluk alınan ilişki (baba-oğul ilişkisi) diğeri sorumluluk alınmayanı (dede-torun ilişkisi) hayatımızın diğer dönemlerin de karşımıza çıkmaktadır. Dışarıda melek gibi olan erkek (dede-torun gibi), ev halkına karşı zalim ev reisi (baba-oğul gibi) olabilmektedir (daha sonra bu konu detaylı değerlendirilecek). Benzer şekilde evdeki eşine mesafeli ve hesap sorucu olan erkek, evlilik dışı ilişkisindeki kadına karşı oldukça verici ve esnek davranabilmektedir.

  • “Azıcık Olsa!”

    “Azıcık Olsa!”

    Sağlıklı bireyler olarak istiyoruz ki: “yaşantımızda kaygı, evham, endişe, vesvese, öfkelenme, fevri olma, kararsızlık, erteleme, duygusallaşma… hiç olmasın”.

    Benzer şekilde iyileşme döneminde olan hastalar ve hasta yakınları da tam tekmil, “sıfır sorun” bulunan bir hayat istiyorlar. Kısmen rahatlayan OKB (obsesif kompulsif bozukluk) hastası, “takıntılarım hiç kalmasın” isteğinde bulunuyorken panik bozukluk hastası, “hiç panik atak geçirmeyeyim, kaygılarım sıfırlansın” şeklinde dileğini söylüyor. Diğer taraftan manik atak geçiren çocuğun ailesi “hiç öfkelenmesin, ani tepkiler vermesin” diyorlar ve “sürekli sakin dolaşan bir çocuk daha iyiymiş” gibi düşünüyorlar.

    Bu beklentilere ulaşılabilir mi? ve bunlar gerçekle bağdaşan beklentiler mi? Sağlıklı her bir bireyde bir miktar “kaygı, evham, vesvese, öfkelenme…” vardır ve bu sayede kişi hayat mücadelesinde başarıya ulaşılır. Kaygısı olmayan öğrenci sınava hazırlanmaz, evhamı olmayan kişi tedbir almaz, vesvesesi olmayan kişi bir kez olsun tekrarlamaz (kapıyı kontrol etmez), hiç öfkelenmeyen mağdur hakkını aramaz.

    Öncelikle hasta ve hasta yakınlarına, sonra da sağlıklı bireylere demek istediğim şudur ki; hastalık tanısı almayacak düzeyde, bazı olumsuz duygu, düşünce ve davranışlar, hayatımızda “azıcık olsa!” (her insanda olması gerektiği kadar bulunması) iyidir. Bunlar, fark edemesek de hayatınıza anlam katarlar.

  • “Alınır Satılır Değil!”

    “Alınır Satılır Değil!”

    Heyhat! Yaşım kırkı geçti. Fiziksel yapıda deformasyon başladı, haz alma ve hayata karşı hırslı olma azaldı. Beklenti çıtası kademeli olarak düştü. Nerede tıp diplomasını almak için sabreden, evlilik tarihi için heyecanlanan, kızının doğumunda baba olduğunu duymak için ameliyathanenin kapısında dokuz doğuran yirmili yaşlarım? İdealleri olan, hedefler koyan, şartları zorlayan bana ne oldu?

    İnanır mısınız? Leb-i derya villası olana, lüks aracında seyahat edene, şan-şöhret-makam sahibine… özenti içinde değilim. Zira yeterli düzeyde eve, arabaya, makama… sahip olabildim. Aslında yıllardır bildiğim “…ihtiyarlık gelip çatmadan evvel gençliğin, hastalıktan evvel sıhhatin, meşguliyetten evvel boş zamanın… kıymetini bilme ve hakkını verme” düsturunun önemine yeni vakıf oldum. Yolda koşarken diz sorunu yaşamayan, akciğerleri mükemmel olduğu için solunumda zorlanmayan, kendini yetiştirmek için fazlaca boş vakti bulunan… gençlere özeniyorum. Maalesef tüm bunlar “alınır satılır değil!”.

    Geriye “… fakir düşmeden evvel varlıklı olmanın, ölüm gelmeden evvel hayatın kıymetini bilme ve hakkını verme” kaldı. Varken vermeyi, yaşarken mutlak gerçeğe hazırlanmayı başarabilene aşk olsun, çünkü onlar da “alınır satılır değil”.

    Elbette, önümüzde bize rol model olabilecek güzel insanlar var. Yeter ki “kıymet bilme ve hakkını verme” konusunda düşünelim ve örnekler üzerinden eyleme geçelim.

  • Aldatmaların Ortak Özellikleri

    Aldatmaların Ortak Özellikleri

    Evlilik hayatında eşlerin ilişkisi, baba-oğul ilişkisine benzerdir: karşılıklı sorumluluklar vardır (“Baba” yazısını okumanız uygun olur). Evlilik kurumunun temelini çürüten ve yıkılmasına neden olan iki önemli travmatik olay şunlardır: aldatma ve aile içi şiddet. Aldatma eylemi insani, sosyal, kültürel, ahlaki, dini ve ideolojik yönlerden hiç birinde kabul görmez, hoş karşılanmaz.

    Aldatan bireyleri iki kategoride ele alabiliriz. Bir tarafta aldatma eylemi nedeniyle pişmanlık duyanlar ve bu nedenle kendisiyle çatışanlar ki bu kişiler, “bir hata yaptım”, “şeytana uydum”, “gül gibi eşime haksızlık yaptım, çok pişman oldum”, “ben ne kadar vicdansız biriyim”… şeklinde yaşadıklarını tanımlayanlardır. Umulur ki bu bireyler bir daha aynı olumsuz tutumu sergilemeyeceklerdir ve affedilmeyi hak ederler.

    Diğer tarafta ise aldatma davranışı sonrası hiç pişmanlık duymayan ve bilinçli hareket eden bireyler vardır ki bunlarda bazı ortak özellikler gözlenebilir.

    Her iki kategorideki aldatan eşleri aynı kefeye koymak, “sonuçta eşini aldatmış, bunun yüzüne bakılacak tarafı yok” şeklinde değerlendirmek ve aynı duygusal tepkileri vermek adaletli olmayabilir.

    Pişmanlık duymayan ve aldatmayı bir “hak” gibi gören bireyler, tekrarlayıcı tarzda aldatmaya devam edebilirler. Çoğu zaman eşini aldatmakla kalmaz, aldatma esnasında birlikte olduğu partnerini de aldatır ve genellikle kirli çamaşırlar bu dönemde ortaya dökülür, kriz patlak verir. Aldatan erkek, aldatmayı “hak” olarak gördüğünü: “erkek dediğin çapkın/hovarda olur”, “tek ile yetinilmez”… şeklinde ifade eder, “erkeğin elinin kiridir”, “her çiçekten bal toplamak gerekir”… gibi sözlerle kendini haklı gösterme gayreti içine girer. Aldatan kadında ise çoğunlukla intikam alma düşüncesi ön plandadır. Ya “o da beni aldattı” ya da “o da erkeklik görevlerini tam yapsaydı” söylemleri vardır. Sonuçta kişi kendine göre haklıdır ve yaptığından pişman olmaz. Maalesef bu düşünce yapısına toplumun kültürel değerleri (“erkek değil mi kaçamak yapar”), rol model olan anne/baba (“benim babam/annem de eşini aldatmıştı) ve çevresel provokatörler (arkadaş çevresi ve akrabaların teşvikleri) de katkıda bulunurlar.

    Kayda değer bir narsisim/bencillik vardır. Kendisinin aldatması hak iken, şayet eşinin aldatması söz konusu olursa: erkek için “namus davası”, kadın için ise boşanma nedeni olarak değerlendirilir. “Ben aldatılmayı kabul etmem, aldatılamam” düşüncesi sabittir.

    Aldatılan eşe yaklaşım kaba, disipline, hesap sorucu iken aldatmada birlikte olunan partnere karşı yaklaşım sevecen, anlayışlı, verici ve şefkatlidir. Ne tesadüftür ki evdeki eş kişiliğinden/kimliğinden/rollerinden fedakârlık etmiş ve aldatan kişiye karşı kendini yok saymış bir yapıdadır. Örneğin aldatılan kadın, “saçını süpürge yapmış”, kendini evin tüm sorumluluklarına adamış, çocuklarına hem anne hem de baba olmuş, ancak eşine karşı kadınsı özelliklerini kaybetmiş (kişisel bakım yapmayan, süslenmeye önem vermeyen vs.) veya ayaklarının üstünde dik durabilen/gerektiğinde inisiyatif kullanabilen bir birey olmaktan çıkmış bir kadındır. Aldatan erkeğe karşı bağımlıdır ve erkeğin gözünde “bensiz yapamaz” şeklinde görülen ve “çantada keklik” olarak algılanan bir bireydir. Partner olan kadın ise; “burnundan kıl aldırmayan”, tatmin edilmesi zor olan, her an kaybedilme riski bulunan ve kadınsı özellikleri (güzel, bakımlı ve seksapel olması) ön planda olan bir kadındır. Benzer tezatlıklar aldatılan erkekler için de geçerlidir.

    Aldatılan eşe karşı sorumluluklar mecburiyetten yapılırken (“çocuğumun annesi/babası, bu nedenle onun yüzüne bakıyorum”…), diğer partnere karşı mecburi sorumluluklar yoktur ve onu elde tutabilmek için tüm imkânlar seferber edilir (eşine elbiseyi mecburiyetten alır da partnerine kredi kartını hesap sormaksızın verir).

    Aldatılan eş, azıcık dik dursa ve hesap sorsa payına düşen şiddettir (fiziksel, psikolojik, ekonomik). Partner hesap sorsa, aldatan kişi süt dökmüş kuzuya döner.

    Aldatan bireyler her ne kadar geçici mutluluklar yaşasalar da kalıcı huzura kavuşamazlar. Hele bir de yaşlanma ile bazı kayıplar (sağlık, ekonomik…) ortaya çıkarsa duygusal yıkım yaşarlar.

    Partner ne zaman ki aldatan kişiyi kapı dışarı etti veya aldatan kişi, aldatma davranışını devam ettirmekte yetersiz kaldı, dönüş aldatılan eşin yanınadır. Bu nedenle uzun soluklu aldatma süreçlerinin sonunda aldatan bireyler, partnerinden hiçbir beklentisi olmaksızın ve aldattığı eşine karşı da hiçbir mahcubiyet duymaksızın süreci sonlandırırlar (öküz ölür, ortaklık bozulur”).

    Aldatma davranışının bir boyutu da şudur: bazen madde hastalarında görülen çapraz bağımlılıklar (bir maddeye bağımlı olan hastada, bir başkaya maddeye de bağımlı olma riski yüksektir) gibi çapraz aldatmalar olabilir: evlilik hayatında eşini aldattığı gibi, işinde müşterisini aldatır, sosyal hayatta sözünde durmaz, ettiği yeminin hükmü olmaz. Kısacası eşi aldatmakla kalmaz, toplumu da aldatır ve en önemlisi asıl aldanan kendisi olur da haberi olmaz.

  • Ah Şu İnternet!

    Ah Şu İnternet!

    * “Evladım diye bir şey diyemiyorum, sürekli bilgisayarın başında, odasından sadece tuvalete gitmek için çıkıyor. Çoğu zaman yanımıza gelmiyor, yemeğini de odasına götürmek zorunda kalıyorum. Ne bitmez oyunmuş, resmen çocuğumu esir aldı. Ah şu internet! Evladımı benden çaldı”.

    * “Sevgilimle buluşmak için can atıyorum, ama ne zaman bir araya gelsek telefonuna bakmaktan bana bakamıyor. Gelen mail ve mesajlara cevap vermekten söylediğimi dinlemiyor. İşi gereği olsa anlayacağım ancak bana göre interneti lüzumsuz yere kullanıyor ve ona mahkûm olmuş durumda”.

    * “Gece yataktaki halimiz şu şekilde; eşim ve ben yatağın birer kenarında elimizde telefon, internete dalmış durumdayız. Ne muhabbetimiz kaldı ne de cinsel hayatımız”.

    * “Eskiden kocam kahve köşelerine takılır eve geç gelirdi, yine de gece benimle idi. Şimdi eve vaktinde geliyor, ancak sabahlara kadar internette oyun ile meşgul oluyor. Artık öncelikli eşi internet, sanki bana kuma geldi. Başını bilgisayardan kaldırtamıyorum”.

    * “Gece vakti uyanıyorum, topraklarımı saldırı olabilir endişesi ile oyunumu kontrol ediyorum. Belki zevk alıyorum ama bu oyun uykumu alt üst etti. Uykusuzluk nedeniyle iş hayatım olumsuz etkiledi”.

    * “Maalesef son 1 yıldır oğlum bilgisayarıyla tüm gününü geçiriyor, hiç arkadaşı yok, sosyal ilişkilere girmiyor. Sadece sanal ilişkileri var ve bu durumdan da şikâyetçi değil. Gerçek hayattan kopuk hale geldi. Düğüne, gezmeye, eğlenceye, kısacası hiçbir ortak aktiviteye katılmıyor. Geçen arkadaşları ısrar ettiler ve zorla onu sinemaya götürdüler. Dönüşte arkadaşları oğlumun garip konuşmalarını ve davranışlarını bana aktardılar, şoka girdim. Oğluma ne oluyor?”.

    Çevremizden duyabileceğimiz bu öyküler ve benzerleri bize “internet bağımlılığını” oldukça güzel tanımlarlar.

  • Ağlamak Ve Öfkelenmek Güzeldir

    Ağlamak Ve Öfkelenmek Güzeldir

    Tıp fakültesi 4. sınıf öğrencisi iken (stajyer doktor olarak) genel cerrahi yoğun bakım ünitesinde arkadaşlarımla nöbetler tuttuk. Yoğun bakım ünitesi, ölüm ile yaşamın kesiştiği bir yerdi. İki ihtimalden biri hayata tutunmakken, diğeri ise mutlak gerçekle yüzleşmekti. Genelde ameliyat sonrası hastaların takibi yapılırdı. Sorumlu asistan doktor, gün içinde yaptığı her değerlendirmede bizlere şu soruyu mutat sorardı: “hasta gaz-gaita çıkardı mı?”. Günlük yaşamda gülüp geçeceğimiz bu soru, yoğun bakım hastası için hayati öneme sahipti. Sorunun cevabı “evet” olduğunda bilinirdi ki hasta olumlu seyir gösterecek ve iyileşecekti. Stajyer doktorun asli vazifelerinden biri, ayağa kısmen kalkabilen hastaların koltuk altına girerek hastayı mobilize etmek (yürütmek) ve asistanın verdiği talimat doğrultusunda rektal tuşe atmak (bağırsak hareketlerini uyarmak) idi. Tek hedef vardı: gaz-gaita çıkışını sağlamak.

    Bugün, psikiyatri uzmanı bir hekim olarak bazı anne ve babaların beklentilerini görüp şaşırıyorum: “çocuğum hiç ağlamasın”, “delikanlı hiç öfkelenmesin”. Duyguların dışa vurumu olan ağlamanın ve öfkelenmenin yokluğu daha iyi olabilir mi? Cenaze evinde annesinin ölümüne ağlamayan çocuk, haksızlığa uğradığında öfkelenmeyen genç mi daha sağlıklı?

    Cerrahi operasyon sonrası hasta, gaz-gaita çıkararak nasıl hayatiyet gösteriyorsa, bırakınız çocuklarınız da uygun zeminde ve zamanda ağlasın ve öfkelensin. Zira münasip olan durumlarda “ağlamak ve öfkelenmek güzeldir”.

  • Aşırı Düşünme Alışkanlığı

    Aşırı Düşünme Alışkanlığı

    Yüzeysel olarak bakıldığında, aşırı düşünme kulağa çok kötü gelmiyor değil mi ?

    Ancak aşırı düşünmek problemlere sebep olabilir.

    Bir konuyu fazla düşündüğünüzde, yargılarınız puslu bir hal alır ve stresiniz artar. Negatif tarafına daha fazla yoğunlaşırsınız. Bu durumda da harekete geçmek zorlaşır. Burada aşırı düşünceden kaçınmanın 10 yolunu paylaşacağım :

    1. Farkında olmak değişimin başlangıcıdır: Aşırı düşünme alışkanlığının farkına varmadan önce ne zaman başladığınızı bilmeniz gereklidir. Kendinizi ne zaman şüphe içinde ya da stresli ve endişeli hissederseniz, geri adım atın ve duruma nasıl cevap verdiğinize bakın. Bu farkındalık anı değişme isteğinizin başlangıcı olacaktır.
    2. Bir şeylerin yanlış yöne gideceğini değil de doğru yöne nasıl gideceğini düşünün: Bir çok durumda, fazla düşünme tek bir duygunun sebebidir : korku. Bu tamamen olumsuz düşünmeye yöneldiğinizde olur. Kafanızda olumlu düşünceleri canlandırın.
    3. Kendinizi mutluluğa yönlendirin: Bu aşamada kendinizi mutluluğa, olumlu düşüncelere yönlendirmek iyi gelecektir. Dans etmek, meditasyon yapmak, resim yapmak vb. Bir şeylerle meşgul olmak sizi daha mutlu hale getirecektir.
    4. Düşüncelerinizi bir bakış açısı içine koyun: Aklımızdaki düşünceleri olduğunda fazla büyütmek ve abartmak kolaydır. Bir de bakmışsınız bu düşünceler önüne geçemeyeceğiniz birer dağ olmuş. Kendinize bu büyüttüğünüz düşüncelerin önünüzdeki 5 yıl içinde önemli olup olmayacağını sorun.
    5. Mükemmeli aramayı bırakın: Mükemmeli arıyorsanız eğer aramayı şimdi bırakın. Hırslı olmak güzel bir duygu fakat mükemmeliyetçilik gerçek dışıdır. Bir şeyin mükemmel olması gerektiği aklınıza geldiğinde şunu hatırlayın : ‘ Mükemmeli beklemek ilerleme kaydetmek kadar akıllı bir yol değildir. ‘
    6. Korkularınızla baş edin: Geçmişte yaptığınız hataların gelecekte de aynı sonuçları getireceğini aklınızdan çıkartın. Her yeni şansın yeni bir başlangıç olacağını hatırlatın kendinize.
    7. Çalışmalarınıza zaman koyun: Kendinize sınır koyun. Eğer bir şeyler hakkında çok düşünmek istiyorsanız buna bir limit koyun. Bu düşünme 5 dakikalık bir zaman dilimiyse geriye kalan 10 dakikalık dilimde sizi endişelendiren şeyleri bir kağıda yazın. Kağıdı yırtın ya da eğlenceli bir şeyler yapın.
    8. Geleceği tahmin edemeyeceğinizi fark edin: Kimse geleceği göremez ve tahmin edemez. Eğer şuandaki zamanınızı geleceğinize kaygılanmak için harcıyorsanız zamanınızdan çalıyorsunuz. Geleceğe odaklanmak hiç faydalı bir şey değil. Şuana odaklanmanız daha mantıklı olacaktır.
    9. İyi olduğunuz taraflarınıza odaklanın: Bazen en iyi yaptığınız şeyi tekrarlamak olumsuz olan ya da başarısız olduğunuz şeylere odaklanmaktan iyidir. Hangi yönünüz kuvvetliyse o alanda ilerleyin.
    10. Minnettar olun/ Şükredin: Her sabah sahip olduğunuz şeylerin listesini yapın. Sahip olmadığınız şeyleri düşünmeyin. Negatif düşünceler negatifliği getirir.

    Bunların dışında negatif düşünceler aklınıza geldiğinde bir yere not alın ama saklamayın kesinlikle. Geceleri bu tarz düşünceleri daha çok aklımıza getiririz. Konu konuyu açar (:

    ‘Fazla düşünmek bir hastalıktır’ Dostoyevski

  • Bekle Beni Mutluluk, Biraz Hazırlanmam Lazım

    Bekle Beni Mutluluk, Biraz Hazırlanmam Lazım

    Mutluluk içimizde hissetmemiz gereken bir duyguyken biz sürekli dışarıdan gelen şeylere bağlıyoruz. Yeni bir araba alınca mutlu olacağım, evlenince mutlu…, çocuğum olunca.., boşanınca …, sınavı geçince .., terfi alınca mutlu olacağım. Yani mutluluk bir hedefe dönüşüyor ve bunun için de hep bir şeyleri beklememiz gerekiyor. O beklediğimiz şey gerçekleştiğinde de kısa süreli anlık bir iyi hissetme halini alıyor. Aslında o anda hissettiğimiz şey gerçekten “Mutluluk” mu? yoksa “Coşku” mu?

    Peki mutluluk nedir? Tarifini bile tam yapamadığımız herkesin farklı tanımladığı bir duygu. Kimine göre mutsuz olmamak, kimine göre sosyal statü, kariyer sahibi olmak, kimine göre zengin olmak ya da huzurlu bir aile yaşantısına sahip olmak. Ama genel bir yanılgımız var, hep bir şeylere bağlıyoruz bu mutluluk denen olguyu. Oysa mutluluk bir “His”tir. Bizim satın aldığımız ya da sahip olduğumuz şeylere kodlarsak hep dışımızda kalmaya devam edecek uçucu, anlık yükselmelerden başka bir şey olamayacak ne yazık ki!

    Mutluluğu tanımlarken sanki hep bir neşe, abartılmış bir iyi olma haliyle özdeş tutma eğilimindeyiz. Oysa mutluluk; hüzünlü bir anımızı sevdiğimiz bir dostumuzla paylaşırken de hissedebileceğimiz bir şey. Ya da sadece çocuğumuzun gülümsemesini izlerken, kedimizle oynarken, sevdiğimiz bir şarkıyı mırıldanırken.

    Duygu repertuarımız o kadar genişken, mutluluğun biraz abartıldığını düşünüyorum. İnsan olarak her duyguyu deneyimlemek bizi ruhsal anlamda çok daha zenginleştiren bir şey. Ama biz sadece mutlu olalım beklentisine kapıldığımızda çok daha derin duygular hissedebileceğimiz değerli “An” ları kaçırıyoruz. Belki de hayat; her bir “An”ı farkındalıkla hissedip ustaca yaşayabilme sanatı. Yani yaşadığımız tüm duyguların harmanlandığı “An”lar bütünü. Biz ise onu üç ay sonra gelecek, 1 yıl sonra gelecek bir tren gibi bekliyoruz. Oysa mutluluk bir sonuç değil süreçten keyif alacağımız bir hayat yolculuğu..

    Bekleyerek, hazırlanarak, sipariş vererek elde edebileceğimiz bir şey değil Mutluluk. Tüm pozitif bilimlerin, dinlerin, bütün kadım öğretilerin dediği gibi. “Mutluluk İçimizde”. Dışarıdaki şeyler eğer biz izin verirsek sadece harekete geçirebilir. Ama herhangi bir kişiye, bir duruma bağlı olamaz. Eğer öyle olursa da sürdürülebilir olamaz. Uzun zaman beklediğiniz şeylerin gerçekleştiğinde hissettiğiniz duyguyu hatırlayın. İlk başta kısa süreli bir “Haz” sonrasında kocaman bir boşluk. Hatta belki hayal kırıklığı. Bunca zaman beklediğim şey bu muydu? Bu kadar mıydı?.. Öyle anlamlar yükleriz ki o beklentiye, gerçekleştiğinde hiç bir zaman yeterli olmaz.

    Sonuç olarak mutluluk, kişilere ve durumlara bağlı olmadığında, kaynağı kendi içimizden beslendiğinde, sürekliliği olan bir Olguya dönüşür, ne yaşarsak yaşayalım.

    Son söz; mutluluğun sana gelmesini mi bekliyorsun; daha çook beklersin!!