Kategori: Psikoloji

  • Okula Uyum Süreci

    Okula Uyum Süreci

    Okulların açıldığı Eylül ayı ile birlikte, gerek siz anne babalar, gerekse çocuklarınız için heyecanlı bir dönem başladı. Okul öncesi dönem (0-6 yaş) çocuğun sosyal, fiziksel, zihinsel ve duygusal gelişimi açısından önemli bir dönemdir. Çocuk ailesinden sonra okul ile birlikte sosyalleşmeye başlar ve akran ilişkilerini geliştirir.

    Çocuğunuz bu dönemde okula uyumsuzluk gösterebilir. Bu süreçte çocuk, ilk güven duyduğu kişi olan annesinden veya ona bakım veren diğerlerinden ayrılmak konusunda zorluk yaşayabilir, okula ve öğretmenine alışmak için zamana ihtiyaç duyabilir.Bu doğal bir süreçtir fakat önemli olan bu durumun süresi ve siz anne babaların davranışlarıdır.

    Okula uyum süreci bireysel farklılıklar göstermektedir. Kimi öğrenciler baştan itibaren okula tepkiliyken, bir kısmı ilk başlarda uyum gösterip daha sonradan tepki göstermeye başlarlar. Bu tepkiler şunlar olabilir;

    • Evden ayrılırken ağlama, kendini yerlere atma

    • Fizyolojik bir rahatsızlık yokken baş ağrısı, mide bulantısı vb. şikâyetlerde bulunma

    • Anne ve babaya “siz beni sevmiyorsunuz” gibi duygusal baskı yapma

    • Aşırı sinirlilik durumu, ortalığı dağıtma, öfke nöbetleri

    • Aşırı sessizlik, içe kapanma, uyku, yemek ve tuvalet sorunu.

    Çocuğun Okula Gitmek İstememesinin Nedenleri:

    • Ayrılık kaygısı yaşaması

    • Belirsizlik ve bilinmezliğin verdiği kaygı

    • Evde okulla/öğretmenle ilgili yapılan olumsuz konuşmalar

    • Çocuğun mizaç özellikleri ( utangaç, kaygılı, hassas olması vb.)

    • Aile bireylerinin birbirlerine çok bağlı ya da bağımlı olması

    • Ev içinde hiç kural koyulmaması,  her istediğinin yapılması ve böylece evin okuldan daha cazip gelmesi

    • Çocuğun değişim ve yeniliklerle baş etmekte zorlanması

    • Ebeveynleri tarafından terk edilme korkusu

    • Anne-baba tutumları (Aşırı koruyucu ya da aşırı hoşgörülü ebeveyn tutumları)

    • Çocuğun performans kaygısı yaşaması

    • Anne veya babanın hasta olması

    • Yeni kardeş doğumu veya annenin hamile olması

    • Evde kalan kardeşi kıskanma

    ANNE VE BABALAR NE YAPMALILAR?

    • Anne babanın kaygılı olmadan sakin, sabırlı, hoşgörülü yaklaşımda olması ve oryantasyon sürecinde okul ile işbirliği içerisinde olması uyum sürecini olumlu etkileyecektir. Çocuğunuzun okula başlayacağı fikrine önce kendiniz alışmalısınız. Okulun ilk günlerinin zor olabileceğini kabullenin. 

    • Okula başlamadan önce okulla ilgili yapılacak hazırlıklar çocuğun duygusal ve zihinsel olarak okula hazırlanmasına destek sağlayacaktır.  Evde okulla ilgili olumlu konuşmalar yapılmalı, okulda neler yapacağı dürüst bir şekilde anlatılmalıdır. Evde ayrıca okula başlama ile ilgili resimli bir hikaye kitabı okunabilir veya okula başlayacağı ilk gün hakkında sohbet edebilirsiniz. 

     

    • Okula alışma döneminde çocuğun düzeni ile ilgili değişiklik yapmak uyum sürecini olumsuz etkileyebilir. Bu dönemde çocuğun hayatında herhangi bir farklılık (bakıcı değişikliği, taşınma, tuvalet eğitimi vb. ) yaratmamaya dikkat etmek gerekir. Unutulmamalıdır ki; çocuk için okula başlamak zaten başlı başına büyük bir değişikliktir. 

    • Eve döndüğünde gününün nasıl geçtiğini sorulmalı ancak ısrarcı olunmamalı ve paylaşmak istediği zaman anlatmasına izin verilmeli. Okulla ilgili kaygı uyandıracak sorular sormaktan kaçınılmalı. “Ağlamadın değil mi?” , “Bir problem oldu mu?”gibi sorular tetikleyici olabilmektedir.

     

    • Anne-babanın okul veya öğretmenle ilgili kaygıları varsa çocuğun yanında bunlardan bahsedilmemeli. Ebeveynlerinin güven duymadığı bir durumda o da güven duymayacaktır. Böyle bir durumda aile, okul ile daha sık iletişim kurmalıdır. 

    • Sabah veya gece uyumadan önce okula gitmemek için anne- babayı ikna etmeye çalıştığında herkesin sorumlulukları olduğu (anne baba da kendi yaşamlarından örnek vererek) anlatılmalıdır.

     

    • Mümkünse çok sevdiği bir oyuncağını yanında götürün. Evden kendisine ait bir parçayı yanında getirmesi kaygısını biraz azaltmasına yardımcı olabilir.

    • “Bebek misin sen, büyüdün artık” gibi yöntemlerden uzak durun. Çocuğunuzun duyguları konusunda anlayışlı olun.

    • Okulda kalmak isteyebilir, aralarda onu görmek isteyebilirsiniz. Fakat bu durum çocuğa ”istediği an onu okuldan alabileceğiniz” hissini kazandırıp, uyum sürecini uzatacaktır.

     

    • Çocuğun düzenli olarak okula getirilmemesi veya çeşitli sebeplerle okuldan uzak kalması gibi nedenler okula alışma sürecini zorlaştırıcı etkiye sahiptir. Ailenin tüm bireyleri çocuğun okula düzenli gitmesi konusunda kararlı olmalıdır. Çocuğun tepkilerine dayanamayarak “bugünlük okula gitmesin” gibi sözlerden sakının. Kararlı ve sabırlı olun. Unutmayın bir kere geri adım atarsanız çocuğunuz bunu hep isteyecektir.

    • Çocuğunuz sizin onu okula bırakıp gittiğinizi düşünür. Bu durumda nereye gideceğinizi, ne yapacağınızı ona anlatın. Çocuğunuzu rahatlatın.

     

    • Çocuk, kimden en kolay ayrılıyorsa yuvaya onun bırakmasını sağlayın.

    • Çocuğunuz istemiyorken onu okula bırakmak sizin için zor olabilir. Fakat vedalaşma süreniz ne kadar uzun olursa çocuğunuz o kadar zorlanacaktır. 

     

    • Ayrılırken mutlaka “hoşça kal” deyin.

  • Örtük Depresyon Yaşıyor Olabilir Misiniz?

    Örtük Depresyon Yaşıyor Olabilir Misiniz?

    Sonbaharın gelmesiyle birlikte, yaz aylarının o cıvıltılı neşeli dışa dönük ruh halinden biraz daha pencerenin ardından bakan, daha fazla kendisini dinleyen, bireysel zaman geçiren hafif yağmurlu ve parçalı bulutlu bir ruh haline geçmiş bulunmaktayız. Bilimsel olarak nitelikli bir kanıtı olmasa da mevsimlerin depresyon süreçlerine ivme kazandırdığı yada sönme sağladığı,edinilen bilgiler arasındadır.
    İnsanın kendini değersiz ve yetersiz görmesi, kötü hissetmesi, zaman zaman herkes için geçerlidir. Bu bir suç ve zayıflık değildir. Bu duygular depresyona dönüşmüşse tedavi ve profesyonel bir yardımla büyük rahatlama elde edilebilir.

    Depresyonu ve bu tanıyı alabilme sürecini şu şekilde tanımlayabiliriz;

    -Hoşlandığınız şeylerde azalma ve ilgi kaybı.

    -Kendini üzgün, hüzünlü hissetme, keyfi yerinde olmama durumu.

    -Kiloda azalma ya da artışlar.

    -Uyku bozukluğu ya da aşırı uyku.

    -Sıkıntı, huzursuz olma, yerinde duramama, kararsızlık.

    -Kendini yetersiz, değersiz, suç işlemiş gibi hissetme.

    -Dikkat, düşünce konsantrasyonunda azalma.

    -Enerjide azalma, yaşlanıyor olma hissi, çalışma güç ve veriminde düşüşler.

    -Tekrarlayan ölüm düşünceleri.

    -Cinsel ilgide değişme.

    Bu belirtilerden en az 3 tanesine sahip ve minimum 2 haftadır yaşıyor iseniz depresyonla alakalı klinik bazlı bir tedavi önerilmektedir.

    Hepimizin bildiği veya aşina olduğu bir kavram depresyon. Depresyondaki kişilerin ruh halinden beklentimizde aynı şekilde herbirimiz için benzer ifadeleri içeriyor. Bunlar ; depresyondaki kişinin elemli olması, mutsuz olması, hayattan zevk almaması, bireysel takılması, sosyal iletişimindeki zayıflıklar, devam eden üzgün bir duygudurum.. 

    Fakat örtük depresyon tüm bilinen tabuları yıkıyor, çünkü örtük depresyondaki birey depresif belirtiler göstermiyor.. Başkalarına mutlu görünüp, yüzünde daima bir tebessüm varken içten içe acı çekerler. Maskeli depresyon olarak da bilinen gülümseyen depresyon genelde fark edilmez. Bundan muzdarip kişiler duygularını önemsemez ve onları hep hasıraltı ederler. Bu kişiler depresyonda olduklarının farkında bile olmayabilirler ya da zayıf görünme korkusuyla depresyon belirtileri yaşadıklarını kabul etmezler.

    “Gülümseyen depresyonun en belirgin özelliği üzüntüdür. Yüzdeki gülümseme ve dıştan görünüş kişinin gerçek duygularını saklamak için arkasına sığındığı bir savunma mekanizmasıdır. Bir kişi mutsuz sonla biten bir ilişki, ailevi sebeplerle yaşadığı türlü iç sıkıntılar, kariyeriyle ilgili yaşadığı zorluklar ya da hayatta kendisine doğru bir hedef belirleyememiş olma gibi sebeplerle üzüntü yaşayabilir. Örtük depresyonun diğer sık görülen belirtileri huzursuzluk, korku, öfke, yorgunluk, sinirlilik, umutsuzluk ve çaresizliktir.

    Örtülü depresyonda neşesizlik, durgunluk, elem, bir şeyden zevk almama duygusu fazla gözlemlenmez. Depresyon bu sefer, beden ve organ diliyle ortaya çıkmaktadır. Kronik, gezici ağrılar, yüz ağrıları, baş ağrıları, astım krizi, mide bağırsak bozuklukları, çarpıntılar, baş dönmeleri, tansiyon dengesizlikleri, bulantı ve kusmalar, alerjiler, romatizmalar, unutkanlık, öğrenme güçlükleri, uyku problemleri, iştah, cinsel sorunlar, alkol-uyuşturucu madde kullanımları, saplantılar, takıntılar, kişilik değişimleri depresyonun farklı biçimde yansımaları olabilir.

    Peki bu durumdan kurtulmak mümkün mü?

    Evet örtük depresyonun bir tedavisi var, hem de aklınızdaki kadar zor değil. Danışmanlık hizmeti ya da psikoterapi, hipnoterapi gibi destekler almanın yanı sıra, gülümseyen depresyon yaşayan kişiler işe ilk olarak etraflarında olan kişilere kendilerini açarak başlayabilirler.

    Aileden yakın birini, bir arkadaşını kişinin kendine bir dert ortağı seçmesi ve bu kişiyle duygu ve endişelerini paylaşmayı bir rutin haline getirmesi gibi. Bunu yaparken kişinin kendisini karşı tarafa yük oluyor gibi hissetmemesi önemlidir. 

    Biz bazen etrafımızdaki kişilerin bize destek olduklarında mutlu olabilecekleri gerçeğini göz ardı ederiz, her ne kadar kendimiz aynı şeyi başkaları için yaptığımızda bunun bizi mutlu ettiğini bilsek de. Açılmak ve duyguları paylaşmak depresif düşüncelerle başa çıkabilmenin en önemli adımı. İnsan hayatının her noktasında sosyal bir varlıktır, birileriyle etkileşim halinde olmak, hem bu durumla sizin yüzleşmenizi kabullenmenizi sağlar, hem de bir başka kişiyle paylaşıyor olmanın hafifliğini yaşarsınız. Unutmayın ki depresif duygu ve düşünceler gerektiği şekilde ele alınmadığı zaman içinizde katlanarak büyür ve sizi esir alır. Biriyle paylaşmak ve bir uzmanla görüşmenin temelinde de paylaşıp o olumsuz duygu ve düşünceleri bölüştürmek ve azaltmak vardır. Mutsuzluk paylaştıkça azalır, mutluluk paylaştıkça çoğalır.

  • Ergenlik Dönemi

    Ergenlik Dönemi

    Ergenlik, çocukluktan yetişkinliğe geçiş dönemidir. Bireysel farklılıklar görülse de genellikle 12-21 yaşları arasında sürer. Bu dönemde gençlerin bedenlerinde, düşünce sistemlerinde, ilişkilerinde, kişilik örgütlenmelerinde ve duygularında çok hızlı değişimler yaşanır.

    Dikkatleri bedenlerine odaklıdır. Dış görünüşlerine çok önem verirler. Boyları uzar. Kiloları artar. Cinsel organları olgunlaşır. Üreme yeteneği kazanırlar. Ses tonları değişir. Yüzlerinde sivilceler çıkar. Terleme artar. Cinsel bölgelerinde ve koltuk altlarında tüylenme olur. Cinsel dürtüleri artar. Kızların adet kanamaları başlar, göğüsleri büyür ve kalçaları genişler. Erkeklerin ise gece boşalmaları başlar, kasları artar, sakalları ve bıyıkları çıkar. Büyüme enerji gerektirdiği için iştahları artar. Elleri ve ayakları daha çabuk geliştiği için de sakarlıklar yaşanabilir. Bedenlerinde yaşanan bu hızlı değişimler kontrol kaybı hissine neden olabilir. Bilişsel açıdan soyut düşünme becerisi kazanırlar. Kendilerini, başkalarını ve hayatı sorgulamaya başlarlar. Din, siyaset, felsefe vb. alanlara ilgileri artabilir. Romantik düşünceleri yoğundur. Sık sık hayallere dalarlar. Benmerkezci oldukları için ilgi odağı olduklarını düşünürler. Kimlik kazanımı bu dönemde gerçekleşir. Geleceklerini bu dönemde şekillendirmeye çalışırlar. ‘Ben kimim’, ‘Neleri önemsiyorum’, ‘Hayatımı nasıl şekillendireceğim’ soruları zihinlerini kurcalar. Çocuklukta kazandıkları değerleri ve kimlikleri sorgularlar. Farklı kimlikler denerler. Kariyer belirleme sürecine girerler. Meslek seçimi yaparlar.

    Duygusal açıdan bir yandan büyümenin heyecanı bir yandan da çocukluğa veda etmenin hüznünü yaşarlar. Hem bağımsız ve özgür olma isteği hem de can sıkıntısı ve boşluk hisleri yoğundur. Duygularında ani iniş çıkışlar görülebilir. Aileden uzaklaşıp arkadaşlara yönelirler. Aileye karşı çıkma ve isyan artar. Anne ve babaların koyduğu kurallar ve sınırlar esnetilmeye çalışılır. Öte yandan arkadaş grubu tarafından kabul görmek ve onay almak çok önemli hale gelir. Sanatçılara, popüler kişilere hayranlık artar. Romantik ilişkilere başlarlar. Riskli davranışlara yönelirler.

    Ergenlik Döneminde Çocuğu Olan Anne ve Babalar:

    -Ergenlik döneminin geçici bir süreç olduğunu unutmayın. Çocuğunuzla yaşadığınız çatışmalar, çocuğunuz ergenlik sürecini sağlıklı yapılandırıp otonomi sahibi bir birey olduğu zaman ortadan kalkacaktır.

    -Çocuğunuzun sizden uzaklaşması ve sizi sorgulaması, sizlerde çocuğunuzu kaybediyormuş hissi yaratabilir. Ancak çocuğunuzun kendi doğrularını belirleyen ve ortaya koyabilen bir birey olabilmesi için sizlerden güvenli bir şekilde ayrılması ve bireyselleşmesi gerekir. 

    -Çocuğunuzla yaşadığınız çatışmaları etkili iletişim yöntemlerini kullanarak çözmeye çalışın. Çocuğunuzun kişiliğini değil davranışlarını değerlendirin. Çocuğunuzu dinleyin. Duygularını yansıtın ve kabul edin. Empati kurun. Yaşadığı süreci anlamaya çalışın. İsteklerini göz önüne alarak mantıklı, net ve amaca yönelik sınırlar ve kurallar belirleyin. Sınırları koruma konusunda net davranın.

    -Çocuğunuz büyüdüğü, istekleri ve ihtiyaçları farklılaştığı için aile içi sınırlarınızı ve kurallarınızı yeniden gözden geçirmeniz gerekir. 

    -İdeal aile kuralları yoktur. Her aile kendi değerleri ve yaşadıkları süreç doğrultusunda kurallarını belirler. Çocuğunuzu da dikkate alarak aile yapınıza uygun bir sistem geliştirmeye çalışın. 

    -Çocuğunuzun büyümesine, kendi özel alanını yaratmasına müsaade edin. Çocuğunuzun özel alanına izni olmadan girmeyin. Mahremiyetine saygı gösterin.

    -Yaşadığı her deneyimi sizinle paylaşmak istemeyebilir. Anlayışlı olun. Zorlamak yerine siz kendi yaşadıklarınızı paylaşarak iletişim kanallarınızı açık tutun.

    -Arkadaşlarıyla ilişkilerini direkt eleştirmek yerine anlamaya, arkadaşlarını tanımaya çalışın.

    -Arkadaşlarının yanında çocuğunuza duyarlı davranın. Küçük düşürücü sözlerden ve davranışlardan kaçının.

    -Olası riskleri önceden konuşup problem çözme becerilerini geliştirmesine destek olun.

    -Yanlış davranışlarıyla ilgili uyarıda bulunun ve çözüm üretmeye çalışın. Ne yaşarsa yaşasın her zaman yanında olduğunuzu, onu koşulsuz sevdiğinizi ve çözümsüz hiçbir problem olmadığını vurgulayın. 

    -Ağır cezalar vermek yerine yanlışını telafi etmesi yönünde çalışmalara yönlendirin.

    -Güçlü yanlarını ve başarılarını takdir edin. 

    -Hoşgörülü ve sabırlı davranmaya çalışın.

    -Çocuğunuzu küçük bir çocuk gibi görmeyin. Fikirlerini önemseyin ve ciddiye alın. 

    -Kendi görüşlerinizi zorla kabul ettirmeye çalışmayın. Öğüt vermeyin. Bu sadece çocuğunuzun direncini arttırır. Gerekçelerinizi açıklayın. Çocuğunuzu dinleyin. Farklı görüşlerine saygı duyun. İkna etmeye çalışın.

    -Kendi ergenlik döneminizi hatırlayın. Ancak çocuğunuza anne babalarınızın size davrandığı gibi davranmayın. Farklı bir dönemde, farklı koşullar altında bulunduğunuzu; anne babalarınızın yöntemlerinin işlevsel olmayabileceğini unutmayın. 

    -Çocuğunuza meslek seçiminde gerçekçi yönlendirmeler yapın. Kişiliğine, yeteneklerine ve ilgi alanlarına uygun bir kariyer planlamasını destekleyin.

    -Çocuğunuzun farklı bir birey olduğunu, kendi hedefleri ve hayalleri olduğunu unutmayın.

    -Çocuğunuzun ergenlik dönemini sağlıklı yapılandırabilmesi amacıyla bir uzmandan destek alın.

  • Etkili Ders Çalışma Yöntemleri

    Etkili Ders Çalışma Yöntemleri

    -Ders çalışma ortamınızı düzenleyin. Düzenli ve sessiz bir ortamda daha verimli çalışırsınız.

    -Dikkatinizi dağıtabilecek faktörleri kontrol altına alın. Özellikle telefon, tablet, bilgisayar vb. aletleri ders çalışırken yanınızda bulundurmamaya çalışın. Dikkatinizin sadece öğrenmeniz gereken bilgide olması öğrenme sürecini kolaylaştıracaktır.

    -Kendinizi en zinde hissettiğiniz saatlerde ders çalışmaya gayret edin.

    -Uykuyu çağrıştırdığı için yatakta ders çalışmayın.

    -Ders çalışmayı ertelemeyin. Erteledikçe çalışmanız gereken konular, altından kolaylıkla kalkamayacağınız kadar birikecek ve sıkıntı yaratacaktır.

    -Sınava çalışmayı bir gece öncesine bırakmayın. Bir bilginin öğrenilebilmesi için bol bol tekrar edilmesi gerekmektedir.

    -Etkili bir zaman planlaması yaparak zamanınızı iyi değerlendirmeye çalışın. Kendinize günlük, haftalık, aylık çalışma programları hazırlayabilirsiniz. 

    -Çalışmanız gereken konuları küçük bölümlere ayırın. Her bölümü çalıştıktan sonra kendinizi ödüllendirin.

    -Çalışacağınız konuyla ilgili tüm kaynakları edinin. Derste iyi not tutun. Konu anlatımlı ve soru çözümlü çalışma kitapları edinin. Geçmiş sınavlarda çıkmış soruları bulun.

    -Nasıl daha verimli öğrenebildiğinizi keşfetmeye çalışın. Tek başınıza mı yoksa grupla mı çalışmak öğrenme sürecinizi kolaylaştırır? Öğrenmeniz gereken konuyla ilgili görsel şemalar mı hazırlarsınız, yoksa konu anlatımlı videolar mı dinlemeyi tercih edersiniz? Öğrenme stilinizle ilgili öğretmenlerinizden veya uzmanlardan görüş alabilirsiniz.

    -Konuyu yüzeysel değil derinlemesine öğrenmeye çalışın. Ezberlemek yerine konuyu anlamaya çalışın.

    -Çalışacağınız konunun önemli noktalarını belirleyin. Önemli noktaları bol bol tekrar edin.

    -Konunun kısa özetini çıkarabilirsiniz.

    -Konuyla ilgili görsel şemalar, tablolar vb. oluşturabilirsiniz.

    -Konunun diğer konularla ilişkisini değerlendirin. Bu ilişkileri görsel şema veya tablolarınıza işleyebilirsiniz.

    -Konuyla ilgili çalışma soruları hazırlayın. Soruların cevaplarını araştırarak konuyu özümseyebilirsiniz. 

    -Konuyla ilgili hatırlatıcı kelimeler, deyişler, imgeler bulmaya çalışın.

    -Hatırlamanız gereken konunun önemli noktalarını küçük renkli kağıtlara yazıp sık sık görebileceğiniz yerlere asın. 

    -Dikkatiniz dağılmaya başladığında çalıştığınız konuyu sesli okumanız ilginizi konuya yöneltecektir. 

    -Ders çalışırken mola vermeyi unutmayın. Örneğin, 50 dakika ders çalışıp 10 dakika mola verebilirsiniz. Molalarınızda dinlendirici ve keyif verici aktiviteler yapın. 

    -Kendinize ölçülebilir, somut hedefler belirleyin. Hedeflerinize ne kadar yaklaştığınızı sık sık kontrol edin.

    (Örneğin; doğal sayılar konusuyla ilgili 20 soruluk testlerden ortalama 5 yanlış yapıyorsanız, hedefiniz bir ay içinde bu yanlış sayısını 2’ye düşürmek olabilir. Hedefinize ulaşıp ulaşmadığınızı test sonuçlarınıza bakarak somut olarak değerlendirebilirsiniz.) -Hedeflerinize ulaştığınızda da kendinizi ödüllendirin.

  • İnternet Bağımlılığı

    İnternet Bağımlılığı

    Teknolojinin gelişmesi, kablosuz ağ bağlantısının yaygınlaşması ve bilgisayarların taşınabilir hale gelmesi interneti her an her yere yanımızda götürmemize olanak sağlamış durumda. Evde, sokakta, işyerinde ve okulda bilgisayar, tablet ve telefon kullanarak internete kolaylıkla erişebiliyoruz. Gün içinde her an ‘online’ durumdayız.

    İnternet kolay ulaşılabilir bir eğlence aracıdır. İnternette keyif verici farklı aktiviteler yapabiliriz. Film izleyebilir, gazete okuyabilir, oyun oynayabilir, sosyal iletişim sitelerinden sevdiklerimizle görüşebiliriz. Bu aktiviteleri ne zaman istersek yapabilir, sıkıldığımızda ara verebilir, geri döndüğümüzde kaldığımız yerden devam edebiliriz. Hem seçeneğimiz bol, hem de kontrol bizde. İnternet sadece mutluluk değil aynı zamanda da bilgi deposudur. Merak ettiğimiz her sorunun cevabını internette bulabiliriz. Bilimsel makalelere ulaşabilir, uzman yorumlarına erişebilir, araştırma ve ödev yapabiliriz. Bilginin yanı sıra dünyanın her yerine de kolaylıkla ulaşabiliriz. Tanıdığımız, tanımadığımız herkesle iletişim kurabiliriz. Sosyal iletişim siteleri üzerinden hem uzakta hem yakında olan sevdiklerimizle bağlantıda kalabiliriz. İş ilişkilerimizi sürdürebiliriz. Ortak ilgi alanlarına sahip olduğumuz kişilerle tanışabiliriz. Bir gruba ait olma ihtiyacımızı karşılayabiliriz.

    İnternet sunduğu tüm bu olanaklar sebebiyle hayatımızın vazgeçilmez bir parçası haline gelmiştir. Ancak doğru kullanılmadığında hayatımızı zorlaştıran bir faktöre de dönüşebilir. Problemli internet kullanımı olarak da tanımlanan internet bağımlılığı son yıllarda gittikçe artmaktadır. Ülkemizde ruh ve sinir hastalıkları hastanelerinde internet bağımlılığı poliklinikleri açılmaya başlamıştır. Peki internet kullanımında hangi noktada sınırı aşıyoruz? İnternet bağımlılığı nedir?

    İnternet bağımlılığı, bilinenin aksine internette geçirilen süreye bağlı değildir. İş sebebiyle uzun saatler internette bulunması gereken çalışanlar vardır. Ödev yapmak için saatlerce internette araştırma yapan öğrenciler vardır. Bu bireylere başka hiçbir faktöre bakmadan internet bağımlısı diyemeyiz. İnternet bağımlılığının belirleyicisi, akademik, mesleki ve sosyal işlevselliğin bozulmasıdır. Problemli internet kullanımı nedeniyle akademik başarı düşerse, mesleki performans azalırsa ve sosyal ilişkilerde kopma gerçekleşirse internet bağımlılığından söz edebiliriz. Gerçek yaşamdan kopup sanal dünyada yaşamaya başlandığında ise tehlike sinyalleri çalıyor demektir.

    İnternet bağımlılığı kriterleri nelerdir?

    Akademik, mesleki ve sosyal işlevselliğin bozulması

    İnternet kullanımının gittikçe artması

    İnternete bağlı değilken internette yapılan aktivitelerin hayalinin kurulması

    İnternette planlanandan fazla zaman geçirilmesi

    İnternet dışı uğraşlara ilginin azalması

    İnternet kullanımını kontrol etmede başarısız girişimler

    İnternetten uzak kalındığında öfke, gerginlik, mutsuzluk hissetme

    İnternet bağımlılığını önlemek için internetten kaçınmak yerine interneti kontrollü kullanmayı öğrenmelisiniz. Sosyal ilişkilerinizi geliştirmeli, internet dışı aktivitelerinizi çeşitlendirmelisiniz. İşiniz olmadığı zamanlarda bilgisayarınızı ve tabletinizi kapatmalısınız. Çocuklarınızın problemli internet kullanımını önlemek için de katı sınırlar koymak yerine destekleyici denetleme yöntemlerini kullanmalı, aile içi ilişkilerinizi geliştirmeli ve çocuklarınızı sosyal aktivitelere yönlendirmelisiniz. Depresyon, Sosyal Fobi, Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu, Alkol ve Madde Bağımlılığı gibi birçok psikiyatrik bozuklukla ilişkili olan internet bağımlılığını tedavi etmek için ise bir uzmandan destek almalısınız.

    İnterneti kullanın, ancak hayatınızı ele geçirmesine izin vermeyin!

  • Sınav Kaygısı

    Sınav Kaygısı

    Sınavlar günümüz hayatının vazgeçilmez parçaları. Hangi okulda okuyacağımız, hangi işte çalışacağımız TEOG, YGS, LYS, KPSS ve daha pek çok sınavla belirleniyor. Akademik ve mesleki geleceğimizi belirleyen bu sınavlar hiç kuşkusuz yüksek kaygıya neden olabiliyor. Orta düzeyde sınav kaygısı öğrencileri çalışmaya teşvik edip performanslarını arttıracağından gereklidir. Ancak yüksek düzeyde sınav kaygısı öğrencilerin okul başarılarının, ders çalışma isteklerinin ve özgüvenlerinin düşmesine yol açacağından kontrol altına alınmalıdır. Sınav kaygısı, değerlendirilme ve başarısızlık ile ilişkili birtakım bilişsel, fizyolojik ve davranışsal tepkiler bütünüdür.

    • Sınav öncesinde veya sınav sırasında korku ve gerginlik içindeyseniz,

    • Sınavları, öğrendiğiniz bilgileri ölçme aracı değil de kişiliğinizin değerini belirleme aracı olarak görüyorsanız,

    • Sınavlarla ilgili endişe verici, olumsuz düşünceleriniz aklınızı sürekli meşgul ediyorsa,

    Örneğin; 

    • Sınavdan düşük bir puan alacağım.

    • Sınavı kazanamayacağım.

    • Ailemin emeklerini boşa çıkaracağım.

    • Ailemi, öğretmenlerimi hayal kırıklığına uğratacağım.

    • Konuları yetiştiremeyeceğim.

    • Sınavda bildiğim her şeyi unutacağım.

    • Sınavda zamanım yetmeyecek.

    • Ya kaydırırsam?

    • Başaramazsam mahvolurum.

    • Sınavı geçemezsem rezil olurum.

    • Ya bilmediğim yerden soru gelirse?

     

    • Sınava hazırlanırken veya sınav sırasında dikkatinizi toparlayamıyorsanız,

    • Sınav sırasında öğrendiğiniz bilgileri hatırlamakta güçlük çekiyorsanız,

    • Sınav öncesinde veya sınav sırasında bedeninizde sıkıntı verici değişiklikler oluyorsa, 

    Örneğin; 

    • Kalp atış hızında artış

    • Nabız artışı

    • Kas gerginliği

    • Vücut ısısında artış

    • Terleme

    • Mide ağrısı

    • Baş ağrısı

    • Titreme

    • Mide bulantısı

    • Solunum güçlüğü

     

    • Etkili ders çalışma becerilerine sahip olmadığınızdan sınava yeterli düzeyde hazırlanamıyorsanız,

    • Ders çalışmayı sürekli erteliyorsanız,

    • Sınavları bitirmekte sıkıntı yaşıyorsanız,

    • Olası başarısızlık durumlarından kaçıyor veya kaçma isteği yaşıyorsanız, 

     

    SINAV KAYGISI YAŞIYOR OLABİLİRSİNİZ!

    Sınav kaygısıyla başa çıkmak amacıyla bilimsel olarak etkisi kanıtlanmış yöntemleri içeren bireysel veya grup psikoterapi çalışmalarına katılabilirsiniz. Etkili yöntemler: 

    • Gerçekçi ve rasyonel olmayan düşünceleri yeniden yapılandırma çalışmaları

    • Dikkat toplama eğitimi

    • Gevşeme egzersizleri 

    • Zihinde canlandırma çalışmaları

    • Zaman yönetimi eğitimi

    • Etkili ders çalışma becerileri eğitimi

    Sınava girecek öğrenciler;

    • Sınav dönemi bir maratondur. Bu maratonda zaman zaman başarınız düşebilir. Endişelenmeyin. Performansınızı düşüren faktörleri belirlemeye ve çözüm üretmeye çalışın.

    • Her sınav yeni bir deneyimdir. Sınavlara geçmiş başarısızlıklarınızı düşünerek değil başarılarınızı düşünerek girin.

    • Sınavlara olumlu ancak gerçekçi bir bakış açısı geliştirin. 

    • Endişelendiğinizde derin diyafram nefesleri alıp vererek bedeninizi gevşetmeye çalışın. Beden ve zihin birbiriyle bağlantılı olduğu için bedeninizi gevşetirseniz zihniniz de rahatlayacaktır.

    • Verimli ders çalışın. Konu ve tekrar eksiğiniz olmasın. Bol soru çözüp antrenman yapın. Unutmayın ki iyi bir sporcu olsanız da yeterli düzeyde antrenman yapmadan bu maratonu tamamlayamazsınız.

    • Kendinize gerçekçi, somut ve ölçülebilir hedefler belirleyin. Hedeflerinize ne kadar yaklaştığınızı sık sık değerlendirin.

    • Ders çalışmayı ertelemeyin. Erteledikçe çalışmanız gereken konular birikecek ve hedeflerinize giden yolda size engel olacaktır. 

    • Etkili bir zaman planlaması yapın.

    • Ailelerinizden, öğretmenlerinizden ve uzmanlardan destek alın. 

    Ebeveynler;

    • Çocuğunuzun ilgi ve yetenekleri doğrultusunda gerçekçi beklentiler şekillendirin.

    • Çocuğunuzu başkalarıyla kıyaslamayın.

    • Çocuğunuzun kişiliğini eleştirmeyin.

    • Çocuğunuza koşulsuz sevgi verin.

    • Çocuğunuzun akademik ve duygusal ihtiyaçlarını değerlendirin ve etkili yöntemlerle gidermeye çalışın.

    • Kendi kaygılarınızı kontrol altına alın.

    • Çocuğunuzun güçlü yanlarını destekleyin, hatırlatın. 

  • Çocuğunuzun İnce Motor Becerileri Geriden mi Geliyor?

    Çocuğunuzun İnce Motor Becerileri Geriden mi Geliyor?

    Günlük hayatta bazen beynimize karışık eylemler yapması için komut veririz. Bu eylemler beynimizde birden çok alanı ilgilendirir. Görme, nesneyi tutma, nesnenin ağırlığına göre kaldırıp kaldıramayacağımıza karar verme gibi bir sürü alanı aynı anda harekete geçiririz. Alanlar arasındaki koordineli çalışma sayesinde düzgün bir şekilde hareketimizi tamamlayabiliriz. Tüm bu kabiliyetlerimizi motor sistemi sayesinde yaparız. Motor sistemi ince ve kaba olmak üzere iki farklı gruba ayrılır. Kaba motor büyük kas grupları ile ilgilidir; koşma, yürüme, kafayı dik tutabilme vb. İnce motor ise küçük kas gruplarını kapsar yani el ve parmaklardaki küçük kasları çalıştırabilme kabiliyetiyle ilgilidir. Peki, ince motor dediğimiz küçük kas gruplarında bir problem olursa ne olur?

    Ellerimizin hayatımızdaki yeri oldukça önemlidir. Kendi kendimize iş yapabilme becerimizin büyük bir kısmını ellerimiz oluşturur. Bu nedenle çocukluktan beri gelen bu ince motor becerilerimiz ellerimiz sayesinde desteklenir. İnce motor sisteminde problem olan bir çocuk kalem tutmakta, yazı yazmakta, resim yapmakta kısacası ellerini ve parmaklarını koordineli bir şekilde kullanmakta zorlanır. Ayrıca kaba ince motor becerisi kaba motor becerisine göre çok daha yavaş kazanılır. Örneğin ince motor becerisi gelişmemiş bir çocuğa resim çizmesi için kağıt kalem verilirse çocuk hem sıkılır hem de bu becerisi gelişmediği için çok çabuk yorulur ve istenilen başarıyı gösteremez. Yaşıtlarına göre bu becerisi çok daha geriden gelir.

    Kendimizi bazen çocuğumuza kızar bir vaziyette buluyoruz. Sürahiden su öyle mi doldurulur? Her yer su oldu! Sonrasında çocuk kendini suçlu hissediyor. O anlık gösterdiğiniz öfkeden korkuyor ve kısaca karışık duygular içerisine itmiş oluyoruz çocuğunuzu. Bunları yaşamamak için öncelikle bizim sabırlı olmamız şart. Sonrasında yapacağımız çalışmalarla bu yeteneklerini geliştirebiliriz. Bunu yetenekleri geliştirirken de mümkün olduğunca çocuğumuza karşı olumsuz kelimeleri azaltmalıyız. Yapma yerine daha yapıcı cümlelerle “Başka bir şey yapalım mı?” gibi cümlelerle destekleyebiliriz. Dikkatini başka yönlere çekebiliriz. Araştırmalar gösteriyor ki olumsuz cümleleri azalttığınızda bile söz dinlememe oranı ciddi anlamda azalıyor. Şimdi gelelim çocuklarımızla ne yapabiliriz? Birkaç teknikle çocuğun ince motor becerisi geliştirebilir.

    Masajla başlayabiliriz, kullanılmadığı için parmaklar zayıf olabilir. Bunun için de birkaç çeşit masajımız var!

    Ellerini avucunuzun içine alıp parmak uçlarına masaj yapmakla başlayabilirsiniz. Daha sonra avuç içlerine nazik hareketlerle ve en son tekrar parmaklara baskı kuvvet uygulayarak bitirebilirsiniz. Hatta bu masajı buzla da yapabilirsiniz biraz daha canlandıracaktır.

    Uzun çizgi çektirebilirsiniz. Birkaç kez denediğinizde gittikçe daha güzelini çizecektir. Doğru şekilde, abartmadan motive etmek önemlidir. Çocuğunuzun yapamadığı şeylere bile yapmış gibi tepki verirseniz çocuk yapamadığını bilir ve onu mutlu etmek için söylediğinizi anlar. 

    Sert bir hamurdan mercimek kadar verip çok güzel toplar yapmasını isteyebilirsiniz. Her parmakta sırayla küçük toplar yapmak önemli. Sonrasında eşit silindirler yapmasını isteyebiliriz. İlk başta yapamasa da cesaretlendirmek önemli. Tekrar edildikçe gelişmeyecek yetenek yok. Tabi ki her çocuğun heykeltıraş olmasını bekleyemeyiz ama normal bir seviyeye her çocuk çıkabilir.

    Bu sefer daha eğlenceli ama biraz da ortalığın batabileceği bir etkinlik anlatayım. Tıraş köpüğünü bir masaya sıkıyoruz ve elleriyle harfler yazmasını, dilerseniz basit şekiller çıkartmasını isteyebilirsiniz. Temizlerken onun da eline bir bez verip beraber temizlemenizi tavsiye ediyoruz.

    Evinizde org veya piyano varsa bu etkinliği yapabilirsiniz. İstediğimiz piyanonun tuşlarına düzgün basması ve sesi düzgün çıkartmaya çalışması. Tuşlara tam basmasını söyleyip, seslerin düzgün çıkmasının gerektiğini ona göre çalmasını söyleyebiliriz.

    Çocuğunuzla beraberken onun dünyasına girebilmek, hem çocuk hem de ebeveyn için inanılmaz bir şey. Burada da çocuğunuza havada veya masada hayalindeki karakterleri çizerek göstermesini isteyebilirsiniz. Mutlaka arada somut cisimlerden de çizmesini isteyip kendini zorlamasını sağlayabilirsiniz. Havaya harf bile yazabilir. Tamamen size kalmış. Hedefimiz çok aşırı zorlamak değil. Fakat çok kolay da olmamalı az da olsa biraz zorlanmak insanın hayatı boyunca öğrenmek için karşılaşması gereken bir durum.

    Her gün yaptığımız rutinde aslında çocuğumuza verebileceğimiz bir sürü iş var. Bunlar; ekmek kesmek, limon, sebze, meyve kesmek. Kontrollü bir şekilde yapıldığında çok faydalı. Düşünsenize çocuğunuzun kestiği malzemeleri yiyecek masadakiler. Hem özgüveni, hem de motor becerileri açısından çok güzel bir etkinlik.

    Mutfakta bir sürü işi olan anneler için küçük yardımcılarını hatırlatmakta fayda var. Tabak dizmek gibi basit görünen bir etkinlik bile minik eller için çok güzel faydalar sağlıyor. Beraber mutfakta yapılan bu tabak dizmeler ince motor becerilerini geliştirecektir. Renklerine göre ayrı koyabilirsiniz, sayabilirsiniz. Tamamen size kalmış.

    Hamur işleri yaparken, yanınızda çocuğunuzu da bulundurmanız da fayda var. Beraber yapmak veya ondan farklı şekiller istemek. Hatta mutfak için ona küçük bir önlük bile alabilirsiniz. Kız, erkek fark etmez. Bu tarz etkinliklerde hem üstü pislenmez, hem daha çok heves eder.

    Yumurta veya kek çırparken onun çırpmasını isteyebiliriz. Ortamı önceden ayarlayıp birazcık dökülse de, dökme gibi olumsuz bir cümle kullanmadan bu işi tamamlamak da ebeveynlerin görevi olsun.

    Makasla kağıt veya hamur kesmek. En güzel ince motor becerilerini geliştirme yolu makasla çalışmaktır. Makasla resimleri düzgün kesmekten tutun da basit bir dikdörtgen bile kestirip boyatabilirsiniz. Kendi çizdiği resimlerdeki karakterleri ona kestirip çıkarttırabilirsiniz. Origami dediğimiz kağıt katlama sanatının da hem çocuğunuzla ilişkiniz açısından hem de el becerileri açısından çok katkısı olacaktır.

    Burada anlattığımız etkinliklerle sınırlı değil tabi ki, gerisini anne- babaların hayal gücüne bırakıyorum. Bunları çoğaltabilirsiniz, geliştirebilirsiniz. Ama şunu hiç aklımızdan çıkartmamalıyız. Bir çocuğu en iyi etkinliklere gönderseniz, en iyi eğitimi verseniz de anne- babasıyla yaptığı etkinliklerden duygusal ve fiziksel açıdan gördüğü yarardan daha fazlasını başka bir yerde göremez. Sevgi, sabır, ilgi ama dozunda ne az ne fazla!

  • Motivasyon

    Motivasyon

    Hayatımıza dair her ne var ise içten gelen bir istek ile ona yönelik bir harekete geçeriz. Bizi harekete geçiren ve hareketi sürdürmemizi sağlayan itici güç motivasyon olarak tanımlanmaktadır. Herhangi bir şeyi istemek içten gelen bir arzu ile mümkündür dolayısıyla arzuladığımız şeyler noktasında eyleme geçeriz. Motivasyon bireylerin harekete geçme noktasında bir şeyi arzulamaları ile ilişkilidir. Motivasyon konusuna değinildiğinde Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinden söz etmek gerekmektedir. Maslow, hiyerarşi tablosunda en altta fizyolojik ihtiyaçlar ve güvenlik ihtiyacı bulunmaktadır. Bunlar kişinin temel ihtiyaçları olan barınma, yemek ve korunmadır. Sonraki aşamalarda ise ait olma ile sevgi ve değer görme vardır. Bireyler tüm bu ihtiyaçlarını karşıladıklarında kendilerini gerçekleştirme evresine ulaşırlar. Kendini gerçekleştiren bireyler ise kişisel tatmin ve bireylerin sahip oldukları potansiyeli ortaya koymaları anlamını taşımaktadır. Maslow’a göre bireyler bu evrelerdeki ihtiyaçlarını ile tamamlamadan bir sonraki evreye geçiş sağlayamaz. Dolayısyla bireylerin motivasyonu tüm bu evrelerdeki ihtiyaçların giderilmesine bağlıdır. 

    Motivasyon kavramı daha çok insan davranışlarında gözlemlenmektedir.

    Motivasyon için bireylerde olması gereken özellikler ise özgüven, inanmak ve gizli yetenekleri ortaya çıkarmaktır.

    Motivasyon süreci ise;

    1 ·İhtiyaç doğrultusunda davranış tetiklenir ve kişi kendisine bir takım hadefler (Fizyolojik veya psikolojik) koyar.

    2 · Hedefe yönelik davranışlarda bulunurlar. Amaç zihinde oluşturulan düşünce ve hedeflere ulaşmaktır. (Fiziksel olarak, çünkü bir kuvvet ve güç harcamak zorundasınız.)
    3 · Hedeflere ulaşılır.(Gereksinimlerin Karşılanması Dengenin Bozulması) ama burda olay bitmez, çünkü davranışın sürdürülmesi gerekir.

    Son olarak, motivasyon bireylerin ihtiyaçlarını gidermek amacıyla öğrenme ve harekete geçme isteğidir. Gelin bir de motivasyonu yüksek olan bireylerin özelliklerine değinelim.

    Bu bireyler;

    Düşüncelerini harekete geçirirler.

    • Kendilerine ve başkalarına güvenirler.

    • Yaptıkları işten zevk alırlar.

    • Zamanı son derece verimli kullanır.

    • Girişimcililik yanları yüksektir.

  • Yeni Bir Dönem Başlarken

    Yeni Bir Dönem Başlarken

    Bu hafta itibariyle yeni eğitim öğretim hayatına girmiş bulunuyoruz. Bu yeni dönemin herkes için hayırlı ve verimli geçmesini umuyorum.

    Uzun süren yaz tatilinin ardından tempolu bir döneme başlamak pek kolay olmuyor. Bir an evvel iş ve okul hayatına uyum sağlamak gerekiyor. Belki ufak motivasyonlar, kısa vadeli ve uzun vadeli planlar, hedefler uyum için ısınma egzersizleri olabilir. 

    Yenilik ve başlangıçlar ayı olan Eylül, eğitim hayatının da başladığı aydır. Kimisi bu ayda yeni başlıyor, kimisi de yeniden başlıyor…

    Değinmek istediğim ve son zamanlarda gözlemlediğim birkaç noktayı sizlere de aktarmak istedim.

    Ailelerin, özellikle annelerin, çocukların sabah uyanabilmeleriyle, ödevleriyle ve beslenmeleri gibi problemlerle epey meşgul olduklarını görüyorum, hatta bazılarının başı dertte bile diyebiliriz.

    Bebekken bizlere fazlasıyla ihtiyaç duyan çocuklarımız her yıl büyüdükçe bize olan ihtiyaçları ve bağımlılıkları azalmaktadır. Doğduğunda yemesi,  içmesi, giyinmesi, ağladığında sakinleşmesi, tuvalet ihtiyacı ve daha birçok ihtiyacını bakım veren kişi sayesinde giderebilmekteyken; 2 yaş itibariyle her yıl yeni beceriler ve sorumluluklar kazanırlar ve daha bağımsız hale gelirler. Daha doğrusu olması gereken, beklenen sağlıklı hal bu şekildedir. Aksi yaşandığında tıkanmalar, sorunlar hatta psikopatoloji bile yaşandığını görmekteyiz.

    Okul çağı, çocukların kendi kendine uyanma, hazırlanma, beslenmesini hazırlama, ödevlerini yapma, bakkala gitme, kırtasiyeye gitme, anahtar taşıma, boş zamanlarını programlama gibi becerileri kazandıran altın bir çağdır. Okul dönemi sadece çocuğu akademik hayata değil günlük hayata, yaşama da hazırlar. 

    “Çocuğum yeter ki ders çalışsın başka bir şey yapmasın” demek yanlış bir tutum. 

    Çocuklara bu dönemde destek olmak gerekir. Yeni kazanılan becerilerde desteğinizi ve şefkatinizi elbette esirgemeyeceksiniz. Fakat onların kazanmasını beklediğimiz şeyleri de sizler üstlenmeyeceksiniz. Onun ödevini yapmak, çantasını toplamak, odasını toplamak ve sabah uyandırmak vs. gibi görevler sizin sorumluluğunuz değil, ama sizin gözetiminizde çocuğun gerçekleştireceği sorumluluklardır.

    Oyun çağından okul çağına yeni geçmiş çocuklarınıza yol gösterici, model olacak şekilde, destekleyici, yüreklendirici ve kabul edici tutumla yaklaşılmalıdır. Örneğin, henüz sabah kendi başına erken uyanma becerisi olmayan bir çocuk için birlikte bir çalar saat alabilir, akşamları beraber kurabilirsiniz. Tabi bu çalar saatin neden gerekli olduğunu, ne işe yarayacağını açıklamalısınız. “ Sana sabahları daha rahat uyanabilmen için bir çalar saat alalım, böylece tam zamanında kalkarsın ve okuluna yetişirsin… Belki ilk başlarda bu sana zor gelebilir ama zamanla kolaylaşacağını göreceksin. Zaten ben sana yardımcı olacağım. Hiç merak etme… Hem senin büyüyüp geliştiğini buradan da anlayabileceğiz. Sen artık büyüyorsun ve daha fazla şeyi kendi başına yapmaya başlayacaksın… Eminim bu süreç hepimiz için de çok keyifli olacak…” gibi açıklamalar yapılmasını çok önemli buluyorum. 

    Böylece çocukların görevini üstlenen ebeveynler, özellikle anneler, çocukların gözünde- biliçdışında onları her sabah uyandıran, sıcak yataklarından koparan, kızan, asık suratlı veya bağıran kimseler olmaktan kurtulurlar.

    Tabii ki anneler de saat kurup kalkıyor olacaklar, fakat alarmla uyarılmış, uyanmış, güne başlamış çocuklarını kontrol etmek amaçlı, onlara günaydın demek için odalarına girmiş bulunacaklar. Bu ikisi arasında çok fark var. Birinde sorumluluk tamamen anneye ait ve çocukla cebelleşme, otorite- güç çekişmesi var; diğerinde ise sorumluluk çocuğa ait ve destekleyen, yönlendiren, ilgilenen, alaka gösteren bir anne tutumu var. 

     

    Çocuklara yeni bir beceri öğretirken mutlaka bu beceriyi tanıtın. Yapılması gerekenleri gösterin ve açıklayın. Ardından çocuğu başarılı olması için yönlendirin ve yardımcı olun. ( çalar saat örneğinde, evet saati kurma sırası sende…, hadi bakalım yarın tek başına yataktan kalkmayı deneyeceksin… gibi) Son olarak olumlu ifadelerle çocuğu yüreklendirdiğinizde artık becerinin kazanılmış olduğunu göreceksiniz. (işte oldu, artık kendi kendine uyanabiliyorsun, seninle gurur duyuyorum…, her geçen gün daha da büyüyorsun, yapabileceğini biliyordum… gibi) 

    Çocukların güvenlerini kırmamak ve destekleyici olabilmek için tüm bu diyalogların samimi, doğal ve içten bir şekilde gerçekleşmesine dikkat edilmelidir. Yapmacık ifadelerden ve abartılı söylemlerden kaçınılmalıdır.

    Çocuklara yaşlarına ve gelişimlerine göre verilen her bir sorumluluk onları güçlendirecek ve özgüvenlerine olumlu katkı sağlayacaktır. 

     

    Değinmek istediğim bir diğer mesele okullar açılırken bazı ebeveynlerin çok  fazla şikayetlenmesi meselesi.

    “Eyvah okul başlıyor! Ne yapacağız? Yine bir sürü ödev…, sabah erken kalkmak işkence…, zaten kahvaltıda da bir şey yemiyor… gibi söylemlerin dile getirilmesi.

    Bu tarz söylemlerde bulunan ebeveynler mutlaka kendi okul çağlarını hatırlamalı. Okul, ders, öğretmen vs. ‘nin ebeveynlerin kendi çocukluk travmalarını tetikliyor olabileceği akılda tutulmalıdır.

    “Kaygı Bulaşıcıdır?” yazımda da bahsetmiştim. Bazen ebeveynler olarak kendi kaygılarımızı çocuklarımıza bulaştırırız. Henüz okula yeni başlayacak ve okulla alakalı bir fikri olmayan çocuk için oldukça korkutucu bir durum ve bu tarz söylemlere maruz kaldıkça çocuk otomatik olarak kaygı ve korku yüklenecektir. 

    Tabi sizin içinde geçmişin hoş olmayan anılarıyla yaşamak zor olmalı. Böyle bir durumda bireysel olarak psikoterapi sürecinizden geçmenizi öneririm.

    Ebeveynlerin şikayetlenmesine sebep olabilecek bir diğer husus bu döneme kadar çocuğuna alması gereken sorumlulukları aldırmamış, kendilerine bağımlı bir çocuk yetiştirmiş olmaları olabilir. Bunu aynı zamanda çocuğu okula hazır hissetmemeleri ve de bu zamana kadar bunun için bir ön hazırlık yapmamaları olarak düşünmekte mümkün. Çocuğu oyun çağından okul çağına geçişe duygusal olarak, sosyal olarak, fiziksel olarak veya akademik olarak yetersiz bulmak gibi.

    Böyle bir durum olduğunda bir an evvel sorunu belirleyip ona göre hareket etmek gerekiyor. Sorunu belirlemede ve sizi yönlendirmesi için çocuğun öğretmeninden, okulun rehberlik servisinden, gerekirse bir çocuk psikoterapistinden yardım isteyebilirsiniz. 

    Her geçen gün aradaki boşluk büyüyecek, bu da telafiyi güçleştirecektir.

    Sevgi ve sağlıcakla…

  • Cinayete Tanık Olmak Bir Çocuğun Psikolojisini Nasıl Etkiler?

    Cinayete Tanık Olmak Bir Çocuğun Psikolojisini Nasıl Etkiler?

    Cinayeti izleyen bir çocuğun duygusu dehşet, korku, suçluluk, utanç ve çaresizlik olur. Bir çocuk böyle bir sahneye maruz kaldığında ilk duygusu dehşet olur. Dehşete kapılan çocuğun davranışıysa donmadır. Çocuk bu görüntüyü izlerken donar ve bütün olan biteni hafızasının derinliklerine hiç silinmeyecek bir şekilde kaydeder.

    Cinayete kurban giden kişinin çocuğun annesi, katilin ise babası olması çocuktaki travmayı hangi boyutlara taşır?

    Çocuğun maruz kaldığı görüntünün annesine ve babasına ait olması ise çocuğun içinde parçalanma duygusu yaratır. Sanki çocuğun bütün ruhu ve bedeni toz bulutu kadar ince milyonlarca parçaya ayrılmış gibi hisseder. Yok olmuş gibi hisseder.

    Bir çocuğun ailesi onun dünyasıdır. Aile çocuğun güvende hissettiği, dışardan gelecek herhangi bir tehlikeye karşı emniyette olduğu yerdir. Hal böyleyken en büyük tehdit ve tehlikenin ailesinden geldiğine tanık olan çocuğun dünyaya olan güven duygusu ciddi biçimde zarar görür. Bu çocuk için dünya artık güvensiz , insanlar da tehlikelidir. Her an zarar göreceğine dair derin bir şüpheyle yaşar kalan hayatını.

    Cinayete tanık olmak bir çocuğun geleceğini nasıl etkiler? Bu büyük travma sonrası büyüyen çocuğun psikolojisi nasıl olur?

    Çocuğun maruz kaldığı bu olayda etrafında varolan her şey çocuğun beynine travmatik anının hatırlatıcıları olarak kaydedilir. Annesinin ölüm anındaki çığlığı, odadaki eşyalar, babanın elindeki bıçak, içerdeki koku. Bu hatırlatıcılarla her temasında çocuk kaç yaşında olursa olsun dehşet anına geri döner. Dolayısıyla bu çocuk ilerleyen yaşlarında yaşadığı bu travmatik anının duygusuna sürekli maruz kalır.

    Cinayete tanık olan çocuk ilk aşamada travma anını sık sık rüyalarında kabus olarak görür. Bu kabuslar çocuğu dehşete düşürdüğü için uyumak istemez. Dolayısıyla bu çocuklarda en sık karşılaştığımız durum uyku problemleridir.Ayrıca geceleri altına kaçırma, tek başına uyuyamama, donukluk, etrafında olan bitene ilgisinin azalması, diğer çocuklar gibi oyun oynayamama, hep bir tehlike beklentisi bu çocuklarda sıkça karşılaştığımız diğer duygu durum bozukluklarıdır.

    Cinayete tanık olan çocuğun hissettiği bir diğer duygu ise suçluluk ve utançtır. Çocuk cinayeti herhangi bir şekilde önleyemediği için kendisini suçlu ve utanmış hisseder. 

    Böyle bir travma sonrası büyüyen çocuk yaşadığı acının bedelini ya kendisinden çıkarmaya çalışır ya da  etrafındaki insanlara ödetmeye çalışır. Kendisine zarar veren eş ya da sevgili bulabilir, babası gibi saldırgan bir partner bulma olasılığı çok yüksektir mesela. Ya da bu yaşadığı acının sorumluluğu diğer bütün insanlara yıkar. İçinde herkese karşı bitmeyen bir öfke, nefret ve kin besler. 

    Şayet cinayete maruz kalan çocuk erkek çocuğuysa ilerde yetişkin bir erkek olduğunda eşine ya sevgilisine şiddet gösterme eğilimi çok yüksektir. Babasının annesine yaptığı eziyetin aynısını erkek çocuğu da eşine yapar. 

    Travmayı en az hasarla atlatabilmesi ve normalleşme sürecine girebilmesi için cinayete tanık olmuş çocuğa yaklaşım nasıl olmalı, hem aile hem de devlet kurumlarına düşen görevler ve sorumluluklar nelerdir?

    Böyle bir travmaya maruz kalan çocuk için ilk olarak yapılacak şey yaşadığı bu travmayı hatırlatacak herhangi bir görsel ya da işitsel bir uyaranın bulunmadığı güvenli bir ortam sağlanmasıdır. Çocuğa bu süreçte televizyon izletilmemesi gerekir. 

    Çocuk ailede güvende hissettiği bir yetişkinin yanında kalabilir. Kendi doğal ortamından uzaklaştırılmaması uygundur. Yanında kaldığı yetişkinlerin ya da etrafındaki insanların bu olayla ilgili çocuğun yanında konuşması, çocuğa olayla ilgili sorular sorulması uygun değildir. Çocuk olayla ilgili herhangi bir şey sorarsa kısa ve net cevaplar verilmesi, çocuk olayla ilgili duygularını paylaştığında da dikkatlice ve sözünü kesmeden dinlenilmesi gerekir.

    Böyle bir travma yaşayan çocuk için hem annesinin yasını tamamlamasına hem de babasına olan öfkesini ifade etmesine olanak tanınmalıdır. 

    Bu süreçte psikolog desteği çok önemlidir. Uzman bir psikolog desteği yaşadığı travmayı sindirebilmesine olanak sağlar. Travmadan oluşabilecek kalıcı hasarların önüne geçer. 

    Toplum olarak bize düşen görev ise yaşanan bu gibi olayların videosunu izlememek, yakın çevremizdeki insanlara izlettirmemektir. Bu videolar insanların duyarsızlaşmasına yaşanan olayların normalize edilmesine sebep olmaktadır.