Kategori: Psikoloji

  • Bonzai

    Bonzai

    21 Ağustos 2014 tarihinde gün boyu süren, Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi konferans salonunda yapılan “Her Yönüyle Bonzai Sempozyumu”, bonzai konusunda zengin ve güncel bilgilere ulaşmamızı sağladı. Konunun uzmanları (Sağlık Bakanlığı, TUBİM, Yeşilay, Emniyet Müdürlüğü Narkotik Şubesi, Adli Tıp Kurumu yetkilileri, Adli Tıp, Kardiyoloji, Acil Tıp, Psikiyatri öğretim üyeleri ve AMATEM-ÇEMATEM’de görevli psikiyatri uzmanları) tarafından 4 ayrı panelde bonzai konusu sosyopolitik stratejiler, narkotik, klinik aciller ve bağımlılık yönünden değerlendirildi. 2011 yılından beri yasal düzenleme ile kontrol altına alınmaya çalışılan, popüler olduğu kadar son yıllarda oldukça tehlike arz eden bonzai hakkında sempozyumdan not defterime kaydettiğim bilgileri aşağıda sizlerle paylaşırken bu sempozyumu tertip eden ve bizleri bilgilendiren tüm uzmanları kutluyor ve teşekkürlerimi bildiriyorum.

    * Sentetik kannabinoid türevi uyuşturucuların prototipi olan bonzai, gençlerimizin masumlaştırarak söylediği gibi “esrar taklidi” değil, pek çok toksik kimyasal maddenin bitkilere püskürtülmesi ile sunuma hazırlanan ve eroin gibi etki eden, ölümcül sonuçlara neden olabilen bir maddedir.

    * Kullanılan bitkiler: ada çayı, yavşan otu, damiana çayı, salvia divinarium bitkisi. Bitkiler hem hazırlamada kullanılıyor hem de sahte bir masumiyet sağlanıyor (bitkisel ürün).

    * İlk zamanlar banyo tuzu, bitki gübresi, koku giderici, tütsü, havuz temizleyicisi şeklinde satışa sunulmuş.

    * Bonzai, K2, Jamaika, Rüya, Bombay mavisi, Boncuk, Spice şeklinde pek çok sokak ismi var.

    * 1994’de masum ilaç araştırmalarının ürünü olarak bulunan, 2000’de işlevsellik kazanan, 2004’de masum bitkisel ürünmüş gibi kötü amaçlarla ilk satışı yapılan, 2009’da Avrupa’da ve 2011’de ülkemizde yasaklanan bir maddedir.

    * ABD’de okul araştırmalarında esrardan sonra 2. sırada tüketimi olan, ülkemizde ise denetimli serbestlikten faydalanan hastalarda son 2 ayda rutin idrarda bakılmasından sonra %14.9 ile esrardan daha çok kullanıldığı tespit edilen bir maddedir.

    * Bonzai öncesi % 99.3 esrar kullanımı var (hiçbir uyuşturucu masum değil, “ne olacak ot değil mi?” dememeli!!!)

    * Genellikler gençlerde, esrar kullanıcılarında ve (yasaklanmadan önce) yeni madde kullanımı meraklılarında/bitkisel ürün kullananlarda (Çin menşeili, reklam edilen ürünler) kullanma riski fazla.

    * % 91 oranında gençler arkadaşı sayesinde bonzai ile tanışıyorlar (“benim çocuğum içmesin de arkadaşları ne yaparsa yapsın” yaklaşımı yanlış, toplumumuzdaki tüm çocukları, kendi çocuğumuz gibi görme hassasiyetine sahip olmak gerekiyor!!!).

    * Beraberinde diğer uyuşturucu maddelerin de kullanımı yaygın.

    * En fazla etkilenen yaş grubu ergenler: 2013’de başlama yaşı 13.75’e kadar düşmüş.

    * Ergenlerde ortaya çıkan olumsuz sonuçlar: ders başarısında düşme, okulu bırakma, aile ile çatışma, arkadaş çevresini değiştirme, davranış bozuklukları, ergenlik döneminde olması gereken eğitimlerin (empati, insani ilişkiler, sosyalleşme vs.) geri kalması, kendine zarar verme, bonzai psikozu, intihar (20-30 kat artıyor), şiddete eğilim (12-16 kat artıyor), bulaşıcı hastalıkların (hepatit vs) artması.

    * Narkotik yönünden madde kullanımı oranları yıllar içinde artmış, 2013 verilerine göre 70 ilimizde sentetik kannabinoid yakalanması olmuş (geçmiş yıllarda il sayısı çok daha az iken yaygınlaşmış) ve yakalanan vakaların sayısı 2012’ye göre 2.28 kat artış göstermiş. Türkiye madde yakalanmasında dünya birincisi olmasına rağmen madde kullanımı ülkemizde azalmıyormuş.

    * Ulaşılabilirlik kolay ve maliyet çok düşük, gram fiyatı ortalama 50 TL, “cigaralık” olarak tek içimlik satışlarda 3-7 TL maliyet var. Bu durum da tüketim yaşının düşmesine, okul önlerinde satılmasına neden oluyor.

    * 1 kg. hammaddeden 200.000 paket bonzai üretilebiliyor, kar payı çok yüksek.

    * İnternet üzerinden satış yapılması çok fazla, ilgili sitelere sınır konulsa da hemen pek çok yenisi açılıyor.

    * Madde kullanımı kendisini hep yeniliyor, 300’den fazla uyuşturucu madde var. Sentetik kannabionidlerde ise 105 farklı çeşit var. Bu nedenle yasal sınırlamalar koymakta zorlanılıyor, yeni bir form ile yasal yasaklamalar delinebiliyor.

    * “Bugünün kullanıcısı yarının satıcısı” ilkesi var ve kullanım yaşı düştükçe satıcıların yaşı da düşüyor.

    * 2013 verilerine göre 232 kişide direkt madde bağlantılı ölüm olmuş (geçen yıla göre 2 kat fazla).

    * 10-19 yaş aralığı madde bağlantılı ölümlerde geçen yıllara göre artış var.

    * Dolaylı madde bağlantılı ölümler (kaza, intihar, cinayet, yaralama vs.) 2013’de bir önceki yıla göre 3 kat artmış.

    * Bonzai çoklu karışım olduğu için daha ölümcül oluyor (satıcılar pek çok maddeyi maliyeti düşürmek için karıştırıyor ve bu karıştırma işleminde bir standart ölçü veya kural yok).

    * Bonzai kullanımında ortaya çıkan bozukluklar:

    – kalp-damar sistemi bozuklukları: hipertansiyon, taşikardi, göğüs ağrısı, ritim bozuklukları, kalp krizi, ani ölüm

    – Hiperglisemi, asidoz

    – Böbrek yetmezliği

    – Epileptik atak (sara nöbeti)

    – Denge bozukluğu

    – Psikiyatrik bozukluklar: hezeyan, hallüsinasyon, ajitasyon, anksiyete, depresyon, konfüzyon, psikoz atakları

    * Bonzai bağımlılığı ciddi bir halk sağlığı sorunu ve genç nüfusu etkilemekte. Tolerans hızla gelişiyor (bağımlılık riski fazla).

    * Kolay uygulanabilmesi, ulaşılabilirliğinin fazla olması, ucuz olması ve etkisinin fazla olması nedenleri ile “biyolojik bir silah” olduğu söylenebilir mi? (bir biyolojik silah kadar tehlikeli!)

    * Ne yapmalı?

    – Önlemede yapılacaklar:

    1- Gençlerin eğitimi: aile ilişkileri, okul ve gece hayatı, sosyal medya etkileşimleri

    2- Bitkisel ürünlerin denetimi

    3- Yeni testlerin kullanımı (tespit, tarama)

    4- Reklamın önlenmesi (özellikle internette)

    5- Yasal düzenlemeler

    6- Sosyal hizmetler

    7- Medyanın desteği

    8- Psikolojik destekler

    – Akut dönem ve idame tedavisi önemli. Semptomatik ve destek tedavileri ön planda. Bu arada sağlık personeline şiddet nedeni olmasına dikkat etmek gerekiyor.

    * Multidisipliner (dahiliye, kardioloji, nöroloji, psikiyatri vs.) yaklaşım gerekli.

    – Toplum temelli mücadele merkezleri önemli: tedaviye ulaşım, tedavide süreklilik, yerel güçlerin işbirliği ve iletişimi, çevresel faktörlerle mücadele gerekli.

    – Türkiye’de 26 adet AMATEM (alkol ve madde bağımlılığı araştırma tedavi ve eğitim merkezi) ve 3 adet ÇEMATEM (çocuk ve ergen için) mevcut, sayılarını artırılması gerekiyor.

  • Biriktirelim Ama Vermesini de Verelim

    Biriktirelim Ama Vermesini de Verelim

    İsmini aldığım Hasan dedem (aslında babamın dedesi idi ve biz torun çocukları, kendisine “Kar Dede” derdik), İstiklal Harbi gazisiydi. Harp yıllarında millet olarak herkes, açlık ve yoksullukla imtihan olmuştu. Bu nedenle rahmetli, oldukça tutumlu biriydi. Onun kuşağı, yarını düşünerek israftan uzak dururdu, dökülen ekmek kırıntısına hürmet ederdi.

    Sonraki nesiller de yokluğu gördü: karne ile ekmek aldı, bereket olsa da yarın için tedbir amaçlı “biriktirme” eylemini yaptı.

    Hâsılı millet olarak, geçirilen zor dönemlerin etkilerine ve var olan kültüre bağlı olarak, farkında olmadan bir sonraki kuşaklar (çocuklar, torunlar) hep düşünüldü. “Biriktirme” davranışı olmazsa olmazımız oldu. “Nelik, nitelik” yaklaşımı ile her zaman bir köşede, bir şeyler saklandı.

    Çağımızda biriktirmenin dozunu kaçıran, yedi sülalesine yetecek kadar biriktiren insanlar türedi (biriktirme konusunda aşırıya kaçıldı). Sonuç, var olan sosyal ve ekonomik dengeler olumsuz etkilendi, insani olan paylaşmalar kısmen unutuldu.

    Ne diyelim! Tedbirli ve tutumlu olmak iyidir, ihtiyaç kadar bir kenarda biriktirmek faydalı olabilir, ancak dengeleri bozacak kadar biriktirme yapmak sağlıklı değildir, toplumsal olarak her birimizi olumsuz etkiler. “Biriktirelim ama vermesini de bilelim” ki hassas dengeler korunabilsin.

  • Bireysel Mahremiyet

    Bireysel Mahremiyet

    Asistanlık dönemimde, bir doktor arkadaşımın yaptığı tespit hoşuma gitmişti: “en çok manik atak (bipolar bozukluk hastalığında görülen atak tiplerinden biri) geçirmekten korkuyorum. Zira ne kadar gizli-saklın varsa ortaya dökülüyor, bireysel mahremiyetin kalmıyor”.

    Manik atak geçiren hastada, hastalık öncesi ve hastalığın akut dönemi arasında bariz farklar ortaya çıkabilir: çok uslu olan kişi, oldukça öfkeli ve saldırgan hale gelebilir. Öncesinde tutumlu iken hastalık döneminde çok para harcayabilir. Geçmişte edepli ve efendi olan birisini küfürler ederken, cinsel içerikli şakalar ve uygunsuz hareketler yaparken görebilirsiniz.

    Dramatik hikâyeler dinleyebilirsiniz. Son 3 aydır eşinin kendisini aldattığını öğrenen bir kadın danışanımın verdiği öykü şu şekilde idi: “eşi çok sakin, sadık ve evine düşkün bir insan iken garip bir şekilde değişkenlik göstermişti. Hayat kadınları ile günü birlik ilişkiler kuruyor, pahalı hediyeler alıyor, hiç kullanmadığı halde sigara ve alkol kullanıyor, ele avuca sığmaz şekilde hareket ediyor ve sürekli konuşuyordu. Hatta evlilik dışı yaptığı tüm eylemleri kendisi gelip eşine anlatıyordu”. Tipik bir manik atak öyküsünü, kadıncağız ağlayarak anlatıyordu.

    Doktor arkadaşımın tespiti doğru idi. Manik atak geçirdiğinizde, bilinçdışı bastırılmış ne kadar dürtünüz (ve dürtülere eşlik eden, yüzleşmekten korktuğunuz bireysel mahrem gerçekleriniz) varsa ortaya çıkıyordu.

    Şu bir hakikattir ki başarılması en zor olan aktivitelerden biri, kişinin kendisi ile yüzleşmesidir.

  • Benim Tercihim Değil

    Benim Tercihim Değil

    Bazen hasta yakınları (ve bazen de hastalar), hastalığı “bireysel tercih” gibi algılarlar ve derler ki: “kendi kendini hasta yaptı”, “hastalığı bile bile ortaya çıkardı”, “kendisi istediği için hasta oldu”…

    Hâlbuki gerçekte, bazı tercihleri yapmak elimizde değildir: anne/babamızı, doğacak evladımızı, cinsiyetimizi, ırkımızı, tenimizin rengini, genetik yapımızı, kısmetimizi, ölüm saatimizi… tercih etme lüksümüz yoktur. “Olacak ile öleceğe çare yoktur” ifadesi bu durumu çok güzel özetler. Biz istediğimiz kadar gayret etsek de bazen dilediğimiz sonuçlara ulaşamayabiliriz, bunun en iyi örneği “vermeyince Mabud, neylesin Sultan Mahmud” sözünün öyküsüdür (internetten okuyabilirsiniz).

    Muhtemelen elimizde olmayan tercihler üzerinde söz sahibi olunabilseydi; ensest mağduru olan genç kız, o sapık babanın evladı olmak istemezdi. Zulmüne maruz kaldığı için sakatlanan anne, o zalim evladı doğurmazdı. Cinsiyet/ten rengi/ırk ayrımcılığının sonucu olan şiddete maruz kalmamak için kişiler, alternatif değişimler isteyebilirdi. Ölüm saatini ertelemek için tüm imkânlar seferber edilirdi.

    Diğerleri gibi hastalıklar için de “benim tercihim değil” diyebilen hasta, doğruyu söylemektedir. Bu nedenle o hasta, hastalığından dolayı sorumlu tutulamaz.

    Hastasının durumuna empati yapamayan ve onun halinden anlayamayan hasta yakınının olumsuz ifadeleri ne kadar insani olabilir ki?

  • Ben Özelim

    Ben Özelim

    Sağlıklı düzeyde bir bireyin, kendisinin “özel” olduğunu düşünmesi oldukça güzeldir ve kendisi ile barışık olduğunun göstergesidir. Gerçekten de her insan evladının, bilhassa çocukluk döneminde “masum, saf ve özel” olduğu kabul edilir.

    “Ben özelim!” düşüncesi, abartılı olursa (aşırı değer verilmiş fikir-over valued idea) kişide hatalı algı ve değerlendirmelere neden olabilir. “Öğretmenim bana âşık, bana tebessüm ediyor, geçenlerde sınıfta “siz benim için kıymetlisiniz” dedi, muhtemelen beni kastetti” inancına sahip öğrencinin gözden kaçırdığı gerçeklik: aslında öğretmenin tüm öğrencelerine güler yüzlü olduğu ve hepsine değer verdiğidir. Öğretmenin davranışı, kişiye özel değildir ve mesleğinin gereği bir güzel davranış örneğidir.

    Aynı hatalı değerlendirmede bir sonraki durak “saplantı” haline gelmesidir, öğrenci dersini dinlemez de sürekli öğretmeni ile ilgili kendi kurgularını düşünmeye başlar. Son durak, “erotomanik hezeyan (paranoya, sanrı)” boyutudur ve hastalıklı bir düşünce düzeyine geçilir (hezeyan değiştirilmeyen düşüncedir, erotomanik tipi: karşısındaki kişinin kendine âşık olduğu hezeyanı).

    “İşyerimde herkes bana değer veriyor, hep benden yardım istiyorlar,  bensiz bir şeyler yapamayacaklarını düşünüyorum” diyen işçinin işyerinde, aslında tüm çalışanlar karşılıklı birbirlerine değer vermektedirler, ekip çalışması içinde birbirlerinden yardım istemektedirler. İşçinin düşüncesinde, sağlıklı düzeyden hastalıklı boyuta doğru gidişte önce “bensiz burası batar, bana muhtaçlar” abartılı düşüncesi, sonra da megalomani hezeyanı (grandiyözite tipi: büyüklük hezeyanı) görülür ve kişi “burada çalışan tüm insanları ben doyuruyorum, aslında devlet başkanı olacak biriyim” demeye başlar.

    “Doktor bana karşı çok sertti, kesin benden kıllandı, beni sevmedi” düşüncesindeki hastanın farkında olmadığı gerçek: doktorun her bir hastasına karşı mesafeli ve otoriter bir yapıda olduğudur. Sonuçta sadece o hastaya karşı spesifik bir yaklaşım yoktur. Şayet bu süreçte kişi, düşüncesine değer vermenin dozunu artırırsa, önce “bu doktorun eline düşersem bana zarar verebilir” şeklinde abartılı düşünceye ve sonrasında da persekütif hezeyan (perseküsyon tipi: zarar görme hezeyanı) düzeyinde hastalıklı düşünceye ulaşır.

    Günlük yaşamda ölçülü olmak ve “ben özelim!” derken de realiteden uzaklaşmamak (kendimize “karşılaştığım davranış sadece bana karşı mı? Herkese karşı mı?” sorusunu sorabiliriz), sağlıklı düzeyde kalmamıza vesile olacaktır.

  • Ben Ne Yapabilirim?

    Ben Ne Yapabilirim?

    “Artık canıma tak etti, imkânım olsa boşanacağım, her gün eşimi onu aldatmadığıma ikna etmekten yoruldum. Tüm iddialarına gerekli ispatlanabilir cevapları vermeme rağmen önce ikna oluyor gibi olsa da kısa süre sonra kaldığı yerden beni suçlamaya devam ediyor. Bir telefon gelse, kapı çalsa, akrabadan birisi bir olay anlatsa hemen benim onu aldattığımın göstergesi olarak algılıyor ve beni hesaba çekmeye başlıyor, hiç yapamazsa laf sokuşturuyor. Bazen şiddete eğilimi olup vurmaya kalkışıyor. Akıl sır erdiremedim, nasıl olur da bu şekilde bağlantılar kurup bana iftira atıyor. O kadar bu konuyu tartıştık, sonuç kocaman bir sıfır. Bir de farkında olmadan eşime akıl verip, yangına körükle giden diğer insanlar (annesi, kardeşi, arkadaşı) var, akıllarınca benim böyle bir şey yapmayacağımı söylüyorlar, sonra da eşime hak veren konuşmalar yapıyorlar. Çok bunaldım, ben ne yapabilirim?”.

    “Onun her dediğine dikkat ediyorum, evden çıkmıyorum, perdeler kapalı oturuyorum, evime misafir kabul etmiyorum. Amcamın yüzüne bakmadan konuşuyorum, gülmeyi bırakın o kadar düşük ses tonuyla konuşuyorum ki söylediklerim duyulmuyor. Sırf gönlü olsun diye telefonla konuşmuyorum, kapı çalsa bakmıyorum. Sonuçta hiçbir şey değişmiyor, hala onu ayakta uyuttuğumu ve başka insanlarla onu aldattığımı iddia ediyor, beni ikrar etmeye zorluyor. “Tamam, haklısın” desem kurtulacak mıyım? Hayır. Muhtemelen uyguladığı şiddeti daha artıracak ve ölümüm çare olacak. Ben bittim”.

    “Anlattıkları akla ziyan, nasıl bir hayal gücüdür bu? Olmayacak varsayımlarda bulunuyor, kurguluyor sonra da ispata uğraşıyor. Sadece bana yapıyor, başkalarının yanında hiç renk vermiyor. Tüm garezi bana, hasta olduğuna inanmıyorum, çok zeki ve akıllı”.

    “Ben ne yapabilirim?” sorusuna cevaplar:

    • Öncelikle kabul etmeniz gereken eşinizin bir sağlık sorunu var ve onun psikiyatrik yardım alması gerekiyor. Her ne kadar zeki ve akıllı olsa da düşünce yapısında bozulma var ve hezeyan dediğimiz düşünce yapısı eşinizin bireysel tercihi değil. Diğer taraftan eşinizin bu olumsuz durum karşısında farkındalığı yok, kendisinin “ben hastayım, hatalı düşünüyorum” diyerek tedavi olmayı kabullenmesini beklemek hata olur. Hasta yakını olarak sizin onu psikiyatri hekimine ulaştırmanız gerekiyor, “nasıl onu tedaviye yönlendirebilirim?” sorusunu bir hekime sorup yardım alabilirsiniz.
    • Onun aldatma hakkındaki söylemlerini kabul etmek ne kadar hatalı ise onunla zıtlaşıp her seferinde kendinizi savunmak da o kadar hatalıdır. Doğru bildiklerinizi söylemeniz, doğru ve net bir duruş sergilemeniz yeterlidir, dediklerinizi ispata uğraşmanız ve onun söylediklerini çürütmeye çalışmanız ters tepebilir.
    • “Kol kırılır yen içinde kalır” şeklinde olaya yaklaşmak, sineye çekmek, kabullenmek şiddete eğilimi artırabilir.
    • Çözümlenmesi gereken öncelikle bir sağlık sorunudur, karşınızdaki kişi sanki sağlıklı düşünebilen bir bireymiş gibi davranmak ve “bana kasten yapıyor” diye düşünmek sizi, onu ve süreci daha kötü hale getirebilir.
    • Beyaz yalanlardan uzak durmak gerekir, “5 dakikadan geliyorum, arkadaşım falancaya uğrayacağım” gibi söylenip de yapılmayan tüm sözler eşiniz tarafından hızlıca araştırılacak ve aldattığınıza delil olarak aleyhinize kullanılacaktır.
    • Gizemli hareketlerden uzak durunuz; telefonunuzu ve belgelerinizi saklamak, dolaylı konuşmak, inatlaşmak, baştan savan cevaplar vermek gibi.
    • Yardım alabileceğiniz yakınlarınızı bilgilendiriniz ki onlar da yangına körükle gidip iyi niyetli ama hatalı konuşmalar yapmasınlar.
  • Ben Hasta Mıyım?

    Ben Hasta Mıyım?

    “5 gündür tadım yok, karamsarım, mutsuzum” şeklinde konuşan birisi gerçekten depresyonda mıdır? Elbette ki değil. Bir hastalıktan bahsedilebilmesi için gereken şartlardan bazıları şunlardır:

    * Yeterli süre devam eden (süreklilik olmalı: depresyon için en az 2 hafta), yeterli sayıda belirtiden oluşan bir klinik tablonun olması (depresyonda en az 5 belirtinin birlikte olması),

    * Bu sürecin öncesi ve sonrası arasında fark olması (daha önce sakin biriyken çabuk sinirlenmesi, konuşkan biriyken içe kapanık hale gelmesi vs.)

    * Hayatının birden fazla alanında (bireysel hayat, sosyal hayat, evlilik, iş hayatı, annelik-babalık-evlatlık görevleri, öğrencilik, dini hayat, cinsel hayat vs.) olumsuzlukların olması,

    * İç uyumunun bozulması (kendisi ile barışıklığın yok olması),

    * Kayıplarının olması (enerji, motivasyon, zihinsel yetiler, üretkenlik vs.).

    Bu liste uzatılabilir.

    Sonuçta “toplumda herkes hasta” düşüncesi objektif değildir. Bahsedilen şartların olup-olmadığını belirleme yetkisi hekimlerin kontrolünde olmalıdır ki uzman olmayan kişilerin yanlış tespitleri ile insanlarımız damgalanmasın!

  • Ben de Biliyorum Ama Yapamıyorum

    Ben de Biliyorum Ama Yapamıyorum

    Tespit edilen hatalı tutumlar için verilen tavsiyeler sonrası hasta, sıklıkla savunmaya geçer ve der ki “ben de biliyorum ama yapamıyorum”. “İlişkilerinizde sınır koymalısınız ve “hayır” diyebilmelisiniz” önerisinin karşılığında verilen tepki, “ben de “hayır” dememin gerektiğini biliyorum ama karşımdaki kişi kırılacak diye “hayır” diyemiyorum”. Gerçekten de pratik yaşamda uygulanmayan teorik bilginin önemi yoktur. Peki, hem bilmek hem de uygulamak mümkün müdür?

    Toplumumuzda, birbirine alternatif olarak kabul edilen iki tanımlama vardır: alaylı ve mektepli. Gerekli okul eğitimini görmeden kendini yetiştirmiş olan kişiye “alaylı” denir. Yine bir çeşit alaylı olan ve “arif” olarak tanımlanan kişi de okul yüzü görmediği halde hem çok anlayışlıdır hem de sezgilerinde zengindir. Hâsılı, “ben de biliyorum ama yapamıyorum” diyenlerdenseniz önünüzde iki yol olabilir.

    Ya “alaylı” olunuz ve bu çileli yolda, sorunlarınızı zamana bırakarak, sabırla çözümlere kavuşmaya çalışınız. Tabiri caizse yaş ilerledikçe pişiniz (tecrübe sahibi olunuz), 20 yaşında “hayır” diyemeyiniz, 65 yaşından sonra sizin “hayır” demenize gerek kalmadan, duruşunuz/bakışınız… ile karşınızdakiler tarafından anlaşılır olunuz. Bu uzun soluklu “pişme” döneminde kendinizden şikâyetçi olmayınız.

    Ya da “mektepli” olunuz ve teorik bilginin, nasıl pratik uygulamaya yansıtılabileceğini işin uzmanından öğreniniz. Terapistinize güveniniz, terapi sürecinizde sebat ediniz, verilen ödevleri/öğrendiğiniz teknikleri yerine getirmeye çalışınız, farkındalığınız arttıkça da kaçındıklarınızın üzerine gidiniz. Terapi, size verilen bir tür eğitimdir (iletişim, stres yönetimi, düşünce analizi vs.) ve diğer “mektepli” olduğumuz süreçler (mesleki eğitim, konservatuar hayatı vs.) gibi emek ister. “Bilmek ve yapmak” için emeğinizi esirgemeyiniz.

  • Bataklığı Kurutma Adına Neler Yapılabilir ?

    Bataklığı Kurutma Adına Neler Yapılabilir ?

    * “Anne ve baba olarak biz ne yapabiliriz? Oğlum ilaç kullanımını hep yarım bırakıyor. Eşi ve biz elimizden geleni yapıyoruz ama ne yazık ki tedavisini sürdürmekte yetersiz kalıyoruz”.

    * “Eşim ilacını içiyor ama hiçbir değişiklik yok. Eve kendini kapatıyor, kimseyle görüşmüyor, hiçbir şeyle meşgul olmuyor. O kadar söylüyorum, kendi hiç gayret etmiyor”.

    * “Annesi olarak onun yerine arkadaşları ile buluşması için bahaneler buluyorum. 35 yaşına geldi, kendisi ilişki ve iletişim kuramıyor. Ne yapacağımı bilemiyorum, çok üzülüyorum”.

    Hastalığın tedavi sürecinde doktorun, hasta yakınının ve en önemlisi hastanın yapması gerekenler vardır. Hasta, doktor ve hasta yakını uyumlu bir ekip olarak hareket etmelidir.

    Doktor süreci yönetir ve hem hasta hem de hasta yakınına sahip çıkar. Tedavileri (ilaç tedavisi, psikoterapi gibi) düzenler, eğitim verir ve gerekli tavsiyelerde bulunur.

    Hasta yakını, hastasına destek olurken ne “boş vermiş-lakayt” bir tutum sergilemeli ne de “aşırı koruyucu-kollayıcı” olmalıdır. Hastanın önüne geçen ve tüm sorumluluğu üstlenen hasta yakını, tedavi sürecini olumsuz etkileyebilir.

    En önemli faktör, hastanın kendisinin hastalığı konusunda bilinçlenmesi (farkındalık) ve tedavisine sahip çıkmasıdır. Hastalığının yönetimini kendisi üstlenen hasta, kendisini hastalık karşısında koruyabilir ve nükslerin önüne geçebilir.

    Kalp krizi geçirmiş bir hastanın 2. kez kalp krizi geçirmemesi için kendisinin hastalığını bilmesi (kalp krizinin nedenleri, belirtileri gibi), hastalık seyrinin nasıl olacağını (hangi durumlarda tekrarlayabilir?) ve yapılması gerekenlerin neler olduğunu (sigarayı bırakmak, tuzsuz yemek, fazla kilolardan kurtulmak gibi) öğrenmesi gerekir. Maalesef hastanın yerine doktorun tuzsuz yemesi, hasta yakınının sigarayı bırakması gibi anlamsız alternatif çözümler bulmak söz konusu değildir.

    Benzer durum psikiyatrik hastalıklar için de geçerlidir. Hastalığın akut/ilk dönemi atlatıldıktan (ilaç tedavisi ile hastalık baskılandıktan) sonra psikoterapi sürecinde farkındalığın artırılması ile yapılması gereken; hastanın önceki yaşam tarzının gözden geçirilmesi ve gerekli düzenlemelerin yapılmasıdır.

    Hastanın yaşamındaki başarıların artırılması ile özgüveninin oluşturulması, çevresel duyarlılığın azaltılması için sosyalleşme ve iletişimin artırılması, en önemlisi de kişilik özelliklerindeki katılıkların esnetilmesi ve düşüncelerini analiz etmesinin öğretilmesi bataklığı kurutma adına yapılabilecek düzenlemelerden bazıları olabilir.

  • Başarının Düşmanı Rehavet

    Başarının Düşmanı Rehavet

    Tatil dönüşü bir rehavet çöküyor, tekrar rutin hayata dönmek zor oluyor. Ne de olsa gevşemek güzel ama bir bedeli de var: gevşeme sonrası yeniden kendine çeki düzen vermek ve geçmiş tempoyu tekrar tutturmak için çaba sarf etmek gerekiyor.

    Çocuklarımız pek çok sınava var güçleri ile çalışıyorlar ve çalışmalarının karşılığını başarılı sonuçlar alarak görüyorlar. Daha sonra başarıyla gelen rehavet oluyor ve var olan çalışma performansları düşüyor. Tekrar motive olmak için hem belirli bir süreye hem de bir miktar teşvik edilmeye ihtiyaç duyuyorlar.

    İş hayatında belirli başarılara imza atan bir kişi, bazen ipin ucunu kaçırıyor, rehavete kapılıyor. Pek çok emek harcayarak geldiği noktadan, geriye doğru ivmelenen bir düşüş yaşıyor. Bu sürecin sonucunda kişide maddi/manevi yıkım ortaya çıkıyor.

    İlişkilerde yakalanan güzel bir seviyeden sonra eşlerde rehavet başlıyor, bu gevşeme gereğinden fazla olduğunda sorumluluklar ihmal ediliyor. Ödenen bedel, ilişkinin yozlaşması sonrası yaşanan ayrılık oluyor.

    Marifet, başarmanın yanı sıra başarının devam etmesini sağlamaktır. İnsani olarak, geçici süreyle bir miktar rehaveti yaşamak hepimizin hakkı olabilir, ancak dozunu kaçırmamak gerekir ki aleyhimize sonuçlar yaşamayalım ve var olan başarımızı yok etmeyelim.