Kategori: Psikoloji

  • “Olasılıkları Yaşamak”

    “Olasılıkları Yaşamak”

    “Dün yoğun göğüs ağrısı, çarpıntı ve nefes darlığı oldu, 30 dakika sürdü, çok korktum, kalp krizi geçirdiğimi sandım” şeklinde geçirdiği panik atağını tarif eden panik bozukluk hastasında veya “çoluk çocuğum aç ve açıkta kalacak, yiyecek kuru ekmeğe muhtaç kalacağız” diyerek ağlayan ileri yaş depresyon hastasında ortak özellik, farkında olmadan ve hastalıklarına bağlı olarak en kötü olasılıkları düşünmeleridir. Bu örneklerde hastaların, olasılıkların en kötüsünü düşünmelerinde bir gerekçe vardır: var olan hastalıkları. Terapi sürecinde farkındalık geliştirilerek bu olumsuz düşünme tarzı ile hasta yüzleştirilir.

    Hastalık öyküsü olmayan bireylerde de en kötü olasılığı düşünüp bu olasılığa göre yaşama olur mu? “Muhtemelen bu işi yapamayacağım”, “bu sınavı kazanmam imkansız”, “bu çocuk adam olmaz”, “her an bir felaket yaşayabilirim ve çok acizim”, prospektüs bilgisi ile nadiren görülen bir yan etkiyi dikkate alarak “bu ilaç bana dokundu, zarar verdi”… gibi düşünceler, en olumsuz olasılığı tek gerçekmiş gibi görüp hareket eden bireylerin kendine has düşüncelerdir. Gerçekte ise “kişi bu işi yapabilecek düzeydedir”, “sınavı kazanması için yeterli bilgiye sahiptir”, “çocuğu adam gibi adam olacaktır”, “yaşanabilecek bir felaket durumu için eğitim görmek ve tedbir almak yeterlidir” ve “her ilacın yan etkisi olabilir, prospektüse göre değil doktorumun verdiği bilgiye göre hareket etmem gereklidir”.

    Hekim, hastasını muayene ettiğinde bir ön tanı koyar ve ayırıcı tanıda olabilecek en kötü hastalığı da düşünür. Ateşli çocuk için öncelikle enfeksiyon hastalıkları düşünür ama tetkiklerinde bir olumsuzluk görürse “bir kanser vakası olabilir mi?” düşüncesi ile ileri tetkikler isteyebilir. Şayet hekim en kötü olasılığı düşünerek en son yapılacak tetkikleri ve tedavileri baştan yaparsa hem hastasına hem de devletine maddi ve manevi ek yük getirir. Göğüs ağrısı olan hastaya ilk görüşte “senin ki psikolojik, panik atak geçiriyorsun” demek ne kadar hatalı ise EKG gibi ön değerlendirme tetkiklerini yapmadan hastaya direk anjiografi yapmak da o kadar uygunsuzdur.

    Marifet, en kötü olasılığı düşünerek tedbir almak ama daha önce olumlu olasılıkları düşünerek hareket etmektir.

  • Çocukluk Hatıraları İle Barışık Olmak

    Çocukluk Hatıraları İle Barışık Olmak

    Olumsuz çocukluk hatıralarımızın etkisinden kurtulmanın yolu, onları unutmak olabilir mi? Kişi beyin travması, Alzheimer hastalığı (demans-bunama) gibi beyinde yıkıcı etkisi olan bir rahatsızlık geçirmedikçe çocukluk hatıralarını unutması imkânsızdır. Dolayısıyla “doktorum, beynimin silinmesini sağlayın ki her şeyi unutayım!” beklentisi gerçekçi bir istek olamaz.

    Unutmak yerine hatıralarımızla barışık olmamız ve yeri geldiğinde mizahi yaklaşımla onlarla yüzleşebilmemiz mümkün müdür? Sağlıklı bireyler bu soruya yaşantılarıyla “evet” diyorlar. Kişi hatıralarından dolayı ıstırap yaşadığında, kendisine şu soruyu sorarak kendinde farkındalık geliştirebilir ise rahat bir nefes alabilir: “bugün yaşadığım olaya bağlı huzursuzum, acaba yaşadığım olayı değerlendirirken mevcut yaşıma göre mi düşünüp tepki veriyorum? Yoksa çocukluk veya ergenlik dönemimdeki gibi mi düşünüp tepki veriyorum?”.

    Çocukluk hatıralarımızı çağrıştıran her güncel olay karşısında çocukluk ve ergenlik dönem düşüncelerimizle değil, mevcut yaşımıza uygun düşüncelerimizle hareket edebilir isek mutlu bir birey olarak hatıralarımızla barışık kalabiliriz.

  • Çoban

    Çoban

    Sorumluluk aldınız ve bireysel/“ben merkezli” yaşamınız yerine evlilik kurumunu/“biz olmayı” tercih ettiniz. Bir sonraki aşamada birçok özgürlüklerinizden vazgeçtiniz ve anne/baba olmayı istediniz: bir idiniz iki oldunuz, iki idiniz üç/dört… oldunuz. Ömür takviminde ilerledikçe size emanet edilen figürler (eşiniz, çocuğunuz, aileniz, çalışanlarınız, temsil ettikleriniz…) arttıkça sorumluluklarınız arttı.

    Eş bir emanettir. Eşini yok sayarak “ben ne dersem o olur” tarzı yaklaşımlar sergilemek, evlilik kurumunun ruhuna aykırıdır. Eşine karşı aile içi şiddet uygulayan, zulmeden ve ona gereken değeri vermeyen kişinin durumu ne acıdır: bu olumsuz davranışlar bumerang gibidir, döner yapan kişiye zarar verir.

    Anne/baba, çocuğu ergenlik dönemine kavuşana ve bu badireli dönemi atlatana kadar ondan sorumludur. Doğumundan beri masum olan çocuğu, ergenlik sonrası şiddete eğilimli oluyorsa, çalıyorsa, yalan söylüyorsa, insanların yaka silktiği bir kişi oluyorsa, tecavüz ediyorsa ve adam öldürüyorsa… anne/babanın kara kara düşünmeleri gerekir ki kendi günahları ile yüzleşebilsinler. “Rüzgâr eken fırtına biçer”: eşini döven babanın çocuğu, minibüsündeki masuma tecavüz eder, bıçaklar, yakar. Sonuçta o çocuğun babası, fırlattığı bumeranga hedef olur da her iki dünyada bedbaht olur.

    İşveren çalışanlarından ve seçimle bir yerlere gelmiş yönetici de temsil ettiği insanlardan sorumludur. Kişi var olduğu günlerde saltanat sürer, yok olduğunda ise vermekte zorlanacağı hesaplarla baş başa kalır da ona kimsecikler yardımcı olamaz.

    Unutmamalı ki, “hepiniz çobansınız ve hepiniz elinin altındakilerden sorumlusunuz”.

  • “Çetrefilli Bir Konu: Bilmeden Bilmek”

    “Çetrefilli Bir Konu: Bilmeden Bilmek”

    Uzmanlık eğitimi aldığım dönemde, üzerimde emeği çok olan hocam: “yeri gelecek hastanın hem doktoru hem de avukatı gibi olacaksın, mağduriyetinin önüne geçeceksin ve haklarını koruyacaksın” demişti. Bu söz kulağıma küpe oldu.

    Hastalık bir özürdür ve hastanın bireysel tercihi değildir (“benim tercihim değil” yazısını okuyabilirsiniz). Bu nedenle hastaya “ruhsat” tanınır, sorumlu tutulmaz ve gerektiğinde raporlarla (istirahat, özür, maluliyet, iş göremez, vasi raporları gibi) koruma altına alınır.

    Mide kanaması geçiren hastayı, melanaya (kanlı dışkılama) bağlı olarak tüm acil servisi berbat kokuttuğu için suçlayamazsınız. Evde bakım verilen ve yataktan kalkmaya imkânı olmayan felçli hastayı, altını batırdığı için ayıplayamazsınız. Genellikle tıbbi (organik) hastalıkları olanlar daha şanslıdır ve hakları korunur.

    Psikiyatri hastaları, bu konuda bahtsızdırlar. Çoğunlukla damgalanırlar (“damgalanma (stigma)” yazısında tartışıldı). Dini ve hukuki boyutta da yaftalanırlar ve mağdur olurlar. Psikiyatrik hastalıklar üzerinde bazı tıp dışı uzmanlar (yönetici, hukukçu, ilahiyatçı, öğretmen…), cömertçe değerlendirmeler yaparlar (“rol karmaşası” yazısı gözden geçirilebilir).

    Kleptomani (çalma hastalığı-bir tür dürtü kontrol bozukluğu) hastasının çalması ile sağlıklı bireyin yaptığı hırsızlığı aynı kefeye koyamazsınız. Hukuki boyutta hastanın alacağı cezada, özrüne (hastalığına) binaen indirim yapılır. Bir hukukçunun “hastalığın arkasına sığınıyorlar, gereken cezayı almıyorlar” diye serzenişte bulunması çok da insaflı olmaz.

    Depresyon nedeniyle birkaç yıldır tedavi gören ve intihar ederek ölen emekli bir öğretmenin arkasından “iman zayıflığı varmış, dindar bir kişi intihar etmez, intihar haramdır” yorumunu yapan ve depresyon hastalığı hakkında hiçbir malumatı olmayan ilahiyatçı bir kişi ile nasıl tartışılabilir? Hastalık özrünü (akli melekeler sağlıklı düzeyde değil iken) dikkate almadan hastayı, herhangi bir intihar olayı ile aynı düzlemde değerlendirmek ne kadar insani olabilir? (Ateş düştüğü yeri yakıyor, “damdan düşmeden” hastaya karşı empati yapılamıyor. Maalesef, kaderin cilvesine bakın ki daha sonra bu kişinin depresyon nedeniyle tedavi gördüğünü arkadaşımdan işittim. Umarım depresyonu yaşayan bir kişi olarak, artık hastalığı sadece “dini zayıflık” şeklinde yorumlamıyordur).

    Panik atak yaşayan hastayı “tevekkülsüz olmak”, OKB (obsesif kompulsif bozukluk) hastasını takıntıları nedeniyle “şeytanın etkisinde kalmak”, depresyon hastasını “şükürsüz olmak”… şeklinde damgalayan kişiler, maalesef “bilmeden bilmek” yanlışlığı ile hem hastanın hakkına girmektedirler (zira bazı hastalar bu nedenle mustarip olmaktadırlar ve hastalıkları olumsuz yönde etkilenmektedir) hem de hastalara verilen ruhsatların (özel hakların) kullanılmasını engellemektedirler.

  • Yeni Öğretim Dönemi ve Okulların Açılması

    Yeni Öğretim Dönemi ve Okulların Açılması

    Önümüzdeki hafta yeni eğitim dönemi başlayacak. Bu hafta içinde pek çok hazırlıklar yapılacak ve kırtasiye malzemeleri, okul gereçleri, kıyafetler alınacak. Pek çok ailede, ama özellikle de çocuklarda tatlı bir heyecan olacak.

    Bu tekrarlayan bir süreçtir ve her yıl bu konuda birçok yazı kaleme alınır. Genelde haklı olarak çocukların penceresinden bakılır ve söz sahibi olanlar da çocuk-ergen psikiyatri uzmanlarıdır. Uzman arkadaşlar oldukça faydalı bilgileri bizlerle paylaşırlar (çocuğun ayrılık kaygısı, okula uyumu, nasıl yaklaşım sergilenmeli? gibi).

    Bir erişkin psikiyatristi olarak okul hayatını yetişkin bireylerin (anne ve baba) penceresinden ele almam daha uygun olacaktır. Bu yönüyle hem bir hekim hem de bir baba olarak düşüncelerimi sizlerle paylaşmak isterim.

    * Başa kakmayınız!

    Çocuklarımızın iyi bir eğitim alması ve toplumumuza faydalı bir birey olması hepimizin ortak dileğidir. Bu nedenle anne ve baba, çocuğunun eğitimini asli bir görev olarak kabul ederler ve maddi-manevi pek çok zorluğa göğüs gererler. Bazen anne ve baba kendi asli görevlerini yaptıkları halde sanki çocuğa himmet etmişler gibi bilerek veya bilmeyerek başa kalkarlar ki bu davranışları hatalıdır, sonucu kötüdür. Çocuk kendisi için değil de anne ve babasını memnun etmek, onların gözüne girebilmek için gayret eder ve uzun soluklu olmayan bir eğitim süreci yaşadıktan sonra ideali olmayan bir birey olarak eğitimini yarıda bırakır. Eğitim hayatı ömür boyu süren bir süreç olmalı iken diploma almadan veya aldıktan hemen sonra sonlanır. Aileler çocuklarına “eğitim sürecin senin kendini geliştirme adına ömür boyu sürdürmen gereken ve ideallerine ulaşmak için temel şart kabul etmen gereken bir süreçtir ve lütfen bu süreci yaşarken bizi değil kendini düşünerek gayret et” diyebilmelidirler. Kesinlikle başa kakma yaklaşımından (“yemedim içmedim seni okuttum, senin için ortamdan yarıldım” gibi söylemlerden) uzak durmalıdırlar. Unutmamalıdır ki hiçbir çocuk, anne ve babasına “ben okula gideyim mi? Okulum devlet okulu mu, özel okul mu olsun? Özel ders aldırır mısınız?” gibi soruları sormaz, anne ve baba kendileri inisiyatif kullanırlar ve kararlar verirler, bu nedenle çocuğu minnet altında bırakmaları uygun olmaz.

    * Rol model olunuz!

    Toplumun çekirdeğini aile kurumu oluşturur, aile bireyleri sağlıklı ise sağlıklı bir toplumdan bahsedilebilir. Benzer şekilde anne ve baba sağlıklı bireyler ise çocukta sağlıklı bir birey olarak hayata başlar. Anne ve baba rol modeldir. Bu bağlamda anne ve babanın rol model olarak kötü bir model olması ve sonrasında da çocuktan başarı ve gayret beklemesi abestir. Toplumumuzda kitap okuma alışkanlığının olmamasının temel nedeni evde kitap okumayarak çocuklarına kötü rol model olan anne ve babadır. TV seyreden, telefon veya bilgisayarı ile oynayan anne ve babanın çocuğundan ders çalışmasını beklemesi ve başaralı bir birey olmasını istemesi ne kadar mantıklı olabilir? Söz var, eylem yoksa (anne ve baba “ders çalış” deyip kendisi bir satır okumuyorsa) sözün ne anlamı kalır? Anne ve baba, lütfen çocuğunuza güzel bir rol model olunuz.

    * “Aman okuyup da ne olacak?” düşüncesi ile hareket etmeyiniz!

    Fazlaca rahat düşünen ve hareket eden anne ve baba, asli görevleri olan çocuğunun eğitimi konusunda yetersiz kalabilirler. Toplum adına disipline olmamış, eğitilmemiş, üretken olmayan bireyler yetiştirmiş olabilirler. “Çocuğum üzülmesin, daha sonra halleder, hocaları idare ediversin, zaten bu bilgiler hayatında ne işine yarayacak” gibi ifadeleri kullanan anne ve baba, çocuğuna faydadan çok zarar verirler de yaşlar ilerledikçe dizlerini döverler. Gelecekte “nerede yanlış yaptık? dememek için anne ve baba, lütfen çocuğunuzun mevcut yaşına uygun eğitim, öğretim ve terbiyeyi vaktinde veriniz.

    * Dozu kaçırmayınız!

    “Benim evladım en iyi ve en başarılı öğrenci olmalı, nasıl olurda 100 değil de 95 alır? o soruyu nasıl yanlış yapar? Verilen emeğe karşılık nasıl kazanamaz?” ifadeleri siz de varsa biliniz ki mükemmelliyetçi bir anne veya babasınız ve çocuğunuzu fazla olan ilginiz, beklentiniz ile boğmak üzeresiniz. Çocuğundan önce ödevleri yapan, verilen vazifelerde çocuğuna inisiyatif kullandırmayan, sorumluluk vermeyen anne ve baba çocuğunu geleceğe nasıl hazırlayabilir? Çocuk anne ve babasına yaslanmadan nasıl ayakları üzerinde durabilir? Koruyucu ve kollayıcı anne ve baba olmanın dozunu kaçırıp da çocuğunuzu gerçek hayatta var olamadan yok etmeyiniz.

    * İhtiyaçları iyi belirleyiniz!

    İhtiyaç denilince babanın aklına maddi konular ön planda gelir: “yediği önünde yemediği arkasında, her şeyini aldık, harçlığı cebinde, daha ne yapabilirim?”. Anne için ise ön planda gelen konular çocuğun tüm işlerinin halledilmesidir: “saçımı süpürge yaptım, her şeyini ben yapıyorum, odasını bile ben temizliyorum, elini sıcak sudan soğuk suya sokturmadım”. Gerçekten ihtiyaçlar bunlar mıdır? Duygusal paylaşımlar, zamanın paylaşımı, dertleşme, hayat yolunda mihmandar olma, tecrübe paylaşımı, kendini ifade etmesine müsaade etme, anlaşılma, saygı gösterme, değer verme, sevgiyi beraber yaşama ve daha nice ihtiyaçlar anne ve babalar tarafından gün içinde karşılanmalıdır. Akşamları aile toplantısı yaparak geçirilecek zaman dilimleri bu ihtiyaçları karşılamak için uygundur. Anne ve baba otorite figürü olarak değil de iki arkadaş gibi çocukları ile konuşabilmelidir.

    * Ben de bir zamanlar çocuktum!

    Empati yapmayı bizim en kıymetli varlığımız olan çocuğumuzdan esirgememeliyiz. Bir zamanlar biz de çocuktuk ve hatalı anne ve baba davranışlarından olumsuz etkilenmiştik. Bugün roller değişti ve anne-baba olduk. “Ben çocuğuma şu davranışı asla yapmayacağım, su sözü söylemeyeceğim” diyerek beynimize not düştüğümüz ifadeleri hatırlamamız için tam zamanı. Lütfen hatırlayınız ve sözünüzde durunuz.

    Uzun yazı yazmak marifet olsaydı daha çok yazılacak tavsiye bulabilirdik. Ancak marifet olan hem okunan hem de okunduğu gibi uygulamaya konulabilen tavsiyelerde bulunmaktır. Pazartesi okullar açılıyor ve benden bu kadar: lütfen okuduklarınızı düşününüz ve eyleme dönüştürünüz. Kalın sağlıcakla.

  • Cenaze

    Cenaze

    Babaannemi, rahmetli dedemin yanına defnettik. 21 yıl aradan sonra gelen, geç kalmış bir buluşmaydı. Sağ olsunlar, akraba/eş-dost/tanıdıklar kabristanda yanımızda idiler. İnsan, özel günlerde yakınlarından manevi destek bekliyor.

    Babaannem, Selanik göçmeni bir ailenin üyesi idi: yeşil gözlü, sarışın ve beyaz tenliydi. Otoriter bir kadındı. Son 3 yılını bunama hastası olarak yaşadı, günler geçtikçe çocuklaştı. Her ikisi de 65 yaş üstü olan iki gelini (annem ve teyzem), dönüşümlü olarak ona baktılar (kültürümüze uygun olarak). Gelinlerine göre yaşça daha genç olan iki kızından biri rahatsızdı ve bakım veremezdi. Diğer kızı ise sorumluluk almadı ve taşın altına el koymayı reddetti (Bu nedenle babam ile halam arasında tatsızlıklar yaşandı. Hayatımda ilk kez bir akrabam, benim için değer ifade etmemeye başladı. Annesine sahip çıkmayan bir evlada nasıl değer verilebilirdi?).

    O gün, “timsah gözyaşları dökmenin” ne olduğunu gözlemledim. Yaşarken yanında olma, ölüsü defnedilirken de canla başla mezarına toprak at! Ne anlamı var?

    Çoğu kimse gibi ben de babaannemin ölümüne üzülmedim. O, kendi kuşağının sülalemizdeki son temsilcisi olarak imtihanını tamamlamıştı. Evet, mahzunlaşmıştık. Muhtemelen ölümün bize de yakın olduğunu bilmemizdi, bizi mahzunlaştıran.

    Babaannemin ölüm yaşının 93 olduğunu öğrenen arkadaşlarının, esprili şekilde enişteme “metin ol” demeleri, çok daha samimi bir yaklaşımdı.

  • “Ne Verdim ki Ne İstiyorum?”

    “Ne Verdim ki Ne İstiyorum?”

    Evlilik hayatında eşinizle çatışmalar yaşıyor musunuz? Annelik/babalık görevlerini yaparken çocuğunuzla anlaşamıyor musunuz? İş yerinde hakkınızın yendiğini düşünüyor ve huzursuz oluyor musunuz? Öğretmen olarak öğrencilerinizin veya doktor olarak hastalarınızın size gerekli saygıyı göstermediğini düşünüyor musunuz?…

    İlişkilerimizde sorunlarla karşılaştığımızda ilk aklımıza gelen karşı tarafın kusurlarıdır, hemen muhatabımızın olumsuzluklarına odaklanırız. Çoğu zaman özeleştirimizi yapmadan savunma veya saldırma pozisyonuna geçeriz. Alevli dönem yatıştıktan sonra kendimizi sorgularız ve kalbimiz mutmain olmaz da pişman oluruz.

    Evlilikte, çocuk yetiştirirken ve iş hayatında gerilimin yoğun olduğu dönemlerde ilk önce kendimize şu soruyu sormalıyız: “ne verdim ki ne istiyorum?”. “Evliliğimin huzuru için emek harcadım mı?”, “eşimi anlamak için ben ne yaptım?”, “çocuğuma güzel örnek oldum mu?”, “evladımı hayata hazırlarken ben gereken çabayı gösterdim mi?”, “işimde aldığım ücreti hak ettim mi?”, “öğrencime/hastama karşı gerekli saygıyı gösterdim mi?”…

    Şayet benzer sorulara olumlu cevaplar verebilir isek, bir sonraki aşamada muhatabımızla yapacağımız durum değerlendirmesinde hem daha kendinden emin oluruz hem de sağlıklı düzeyde tartıştığımız için pişmanlıklar yaşamayız.

  • “Canım Çıkacaktı”

    “Canım Çıkacaktı”

    * “Gece yarısı uyandım ki kan ter içindeyim, nefesim durmak üzere. Kalbim çıkacak gibi atıyor, kulaklarım uğulduyor, kıpırdayamıyorum. Allah’ım ölüyorum. Sesimi eşime duyurmaya çalışıyorum, ama ne mümkün. 10 dakika sonra kısmen toparlanıyorum ve cama koşuyorum. Camdan buz gibi hava yüzüme çarpıyor da bir miktar nefes alabiliyorum. Ne oldu bana? O günden beri gece uyumamak için yatak odamdan uzak duruyorum, ancak televizyonun karşısında sabaha karşı sızıp kalıyorum. Hayatım alt üst oldu, ne yapabilirim?”

    * “Bu aralar sıkı perhizdeydim, bir taraftan da yoğun spor yapıyordum. O gün de koştum, diğer günlerden farklı olarak çarpıntım giderek arttı, göğsüm sıkıştı. Canım çıkacaktı! Baş dönmesi ile birlikte bir anda ben ben olmaktan çıktım, çevremi farklı algıladım, dengemi yitirdim. Başıma üşüşen insanların sesini duysam da cevap verecek takatim yoktu. Ambulansla acil servise ulaştırıldım. Kalp krizi düşünülüp kardiyoloji değerlendirdi. Sonra da tetkiklerimin sonuçlarının iyi olduğu söylendi ve psikiyatriye başvurmam önerildi”.

    * “Arkadaşlarla eğlenceli bir akşam geçiriyorduk, çay, kahve, sigara ve sohbet gırla gidiyordu. Bir ara ağzım kurudu, lokmam boğazıma takıldı, boğuluyordum. Sıcak bastı, bulantım oldu. Çıldıracak gibi oldum. Yoğun bir korku başladı, ölüyordum. Kısa sürede ne oldu da bunları yaşadım? Hiçbir şey anlamadım. Acile götürüldüm, orada doktor bazı tetkikleri yaptı ve senin bir şeyin yok deyip beni evime gönderdi”.

    * “Yaşadığımı bir ben bilirim, ölmüş kadar oldum, sonra da bir şey yokmuş gibi davranıp beni psikiyatriye gönderdiler, kötü bir durumum var ama benden ya gizliyorlar ya da bilemediler. Bir görseydiniz o gün kontrolümü kaybettim, az kalsın hayatım ellerimin arasından kayıp gidecekti. Bana ne oldu?”

    Benzer hikâyeleri olan insanların “ne oldu?” sorusuna verilecek cevap şudur: “ilk panik atağınızı yaşamışsınız”.

  • Can

    Can

    Yakartop, çocukluğumuzun unutulmaz oyunlarındandı. Ne büyük haz alırdık ortada iken topu tuttuğumuzda, can kazanırdık, her can kazandığımızda oyunda kalış süremiz uzardı. Maalesef gerçek hayatta can kazanmak, ömrü uzatmak mümkün değil. Kedi için söylenen “dokuz canlı olma” özelliği de insan için geçerli değil.

    Tek canımız var. Ne zaman, nerede, nasıl can vereceğimizi? bilmiyoruz. Bilme şansına sahip olduğumuz ve üzerinde düşünmemiz gereken tek soru var: ne için can vereceğiz? Canımızı feda ettiğimiz şey, her ne ise ona göre ya şerefle/övgüyle hatırlanıyoruz ya da bir hiç olup unutuluyoruz.

    Kutsallar için can verdiğimizde, tarihe adımız kazınıyor, şehitlik makamıyla ölümsüz oluyoruz. Davamız ve inançlarımız için can verirsek, aynı yola baş koyanlar tarafından unutulmuyor, yâd ediliyoruz. Doğum anında can veren bir anne veya evine helal lokma götürmek için çalışırken can veren bir baba isek hayırla hatırlanıyoruz. Vazifemiz başında, kendimizi topluma adayan ve gerçekten emek verip alın teri döken biri olarak can verirsek, toplum nezdinde sevilen, hürmet edilen biri olarak kalıyoruz. Her bir örnekteki kişilerin isimleri, bir sonraki kuşağa aktarılıyor ve dua kapıları onlar için hep açık kalıyor.

    Ya inandığı ile dertlenerek ya da “bana ne!” diyerek, ya hizmet vererek ya da suiistimal ederek, ya hak gözeterek ya da hak yiyerek, ya mazlum olarak ya da zulmederek, ya sevilerek ya da yaka silkilerek, ya dua alarak ya da bela okunarak, ya herkes tarafından örnek gösterilerek ya da kimsenin bilmediği bir hiç olarak… can verebiliriz.

    Tercih bizim!

  • “Bunamaktan Korkuyorum”

    “Bunamaktan Korkuyorum”

    * “Bugünlerde çok unutkanım, eskiden daha çabuk hatırlardım, şimdi zorlanıyorum”.

    * “Bana bir hâl oldu, telefon numaralarını hatırlayamıyorum”.

    * “Ne oldu bana? Okuduklarımı hatırlayamıyorum”.

    * “Zihnim karışık, çok zor hatırlıyorum”

    * “Yaşlanıyorum galiba, eşimin söylediklerini unutuyorum, geç de olsa sonra hatırlıyorum”.

    * “Söylenenleri hatırlamamam normal mi?”

    Görüşme esnasında bu cümleleri duyduğunuzda şu soruya muhatap olursunuz: “Bunamaktan korkuyorum, ben bunuyor muyum?”.

    Genelde bu sorunun sorulması sizi ayırıcı tanıda bunamayı (demans) düşünmekten alıkoyar, zira bu soruyu bunaması olan bir kişiden duyma şansınız yok gibidir. Bunama başlangıcı olan kişi bunamadığını göstermeye çalışır gibi her sorunuza cevap vermek için uğraşır ve unutkanlığını inkâr eder. Unuttuğunu unutur.

    Bellek (hafıza), soyut düşünme, yargılama gibi zihinsel faaliyetlerdeki ağırlaşan ve devamlılık arz eden yetersizlik durumuna bunama denir. Çok çeşitli etkenler bağlı olabilen, beynin işlevleri geniş bir alanda etkileyebilen bunama, hem bireye ve ailesine hem de topluma ağır yükler getirir.

    Çağımızda insan ömrünün uzamasına bağlı olarak bunama vakalarının görülme sıklığı artmaktadır. Ülkemizde kafa travmaları, beyin damar hastalıkları ve Alzheimer hastalığına bağlı bunamalar oldukça sık görülmektedir.

    Bunamadan dolayı bakıma muhtaç olan hasta kadar hasta yakını olmak da zordur. Uzun bakım süreçlerinde hasta yakınları tükenebilirler. Maraton koşmak gibi zor ve uzun olan bakım sürecini iyi yönetmek ve gerektiğinde yardımlaşmak uygun olur. “Tükendim, artık sabredemiyorum, çocuk gibi davranıyor, bazen bile bile eziyet ediyor”, “canıma tak etti, inadına yapıyor” gibi hatalı düşüncelere kapılmadan önce bunama hakkında bilgi sahibi olmak, araştırmak, gerekli eğitimler için yardım almak daha doğru olur.