Kategori: Psikoloji

  • Panik Atak

    Panik Atak

    Dsm 5’ e göre dakikalar içinde doruğa ulaşan ve o sırada aşağıdaki belirtilerde 4 ünün ya da daha çoğunun ortaya çıktığı, birden yoğun korku ya da yoğun bir içsel sıkıntının bastırdığı bir durumdur. Böyle bir durum kişinin dingin ya da kaygılı olduğu bir durumda birden bastırabilir.

    1.Çarpıntı, kalbin küt küt atması ya da kalp hızının artması.

    2. Terleme

    3.Titreme ya da sarsılma

    4.Soluğun daraldığı ya da boğuluyor gibi olma duyumu.

    5. Soluğun tıkandığı duyumu

    6. Göğüs ağrısı ya da göğüste sıkışma

    7.Bulantı ya da karın ağrısı

    8.Baş dönmesi, ayakta duramama, sersemlik ya da bayılacak gibi olma duyumu

    9. Titreme, üşüme, ürperme ya da ateş basması duyumu

    10.Uyuşmalar(duyumsuzluk ya da karıncalanma duyumları)

    11.Gerçek dışılık(derealizasyon: çevreyi olduğundan farklı algılama ya da depersonalizasyon: kendini vücudunu olduğundan farklı algılama)

    12.Denetimini yitirme ya da çıldırma korkusu

    13.Ölüm korkusu

    Yine DSM-5 e göre kültüre özgü belirtiler (örn. Kulak çınlaması, boyun ağrısı, baş ağrısı, denetim dışı çığlık atma ya da ağlama görülebilir. Bu belirtiler gereken 4 belirtiden biri sayılmamalıdır.

    Panik atak tek başına bir hastalık değildir başka hastalıklara bağlı olarak gelişir. Örneğin kişinin sosyal fobisi vardır ve sosyal ortamlara girdiğinde, bir performans sergileyeceğinde panik atak yaşayabilir.

  • Sınav Kaygımı “Bilişsel Terapi Yöntemleri” ile Nasıl Yenebilirim?

    Sınav Kaygımı “Bilişsel Terapi Yöntemleri” ile Nasıl Yenebilirim?

    Sınav kaygısı, öğrenilen bilgilerin sınav esnasında etkili bir biçimde kullanılmasını engelleyen, dolayısıyla başarının düşmesine neden olan bir kaygıdır. Sınav anında hissedilebileceği gibi haftalar, hatta aylar öncesinde de hissedilebilir.

    Peki, bu kaygı kendini nasıl gösteriyor? Ve sınav kaygısı yaşadığımızın işaretleri neler?

    Sınavı düşündüğünüz anda elleriniz titriyor, kalp atışlarınız hızlanıyor, nefes alış veriş sıklığınız artıyorsa kaygılarınız devrede demektir. Ya da o an yaptığınız herhangi bir şeye odaklanmakta problem yaşıyor, sınav anında okuduğunuz soruyu anlamakta zorlanıyorsanız veya da bir konuya çalışırken dikkatinizi toplamakta güçlük çekiyorsanız, siz de sınav kaygı kaygısı yaşıyor olabilirsiniz.

    Hepimiz kaygı doğuracak durumla ya da olayla karşılaştığımızda doğal olarak kaygımızı azaltmaya yönelik davranışlarda bulunuruz. Yani o duygudan kaçarız ya da o duyguyla savaşırız. Söz konusu kişinin eğitim hayatını ve daha sonraki hayatını etkileyen sınavlar olunca kişinin kaygılanmaması beklenemez. Bunun yanında eğer çok yüksek kaygı ve heyecan hissedince istediğimiz performansı gösterme şansımız da düşüyor.

    İyi de hiç kaygılanmamamız mı gerekiyor? Elbette hayır! Hatta kaygı işe yarayan bir duygudur. Bizi harekete geçirir, sınav konularına çalışıp yüksek notlar almamızı sağlar. Eğer hiç kaygı hissetmiyorsak endişelenmiyorsak, harekete geçmek çok da olası değildir. Kaygılanınca harekete geçme isteği duyarız ve harekete geçeriz. Yani kaygılanmak sağlıklıdır. O halde ne olduğunda kaygı duygusu bizim için problem haline geliyor?

    Kaygı performansımızı aşağı çekmeye başladığında, yani kaygıdan dolayı çok iyi hazırlandığımız bir sınavdan düşük puan aldığımızda diyebiliriz. Çalışmaya ara verip kendimiz rahatlatmaya yönelik yaptığımız etkinliklerde eğer kaygı peşimizi bırakmıyorsa aklınız yine çalışacağınız konularda kalıyorsa burada da yine kaygı artık bizim için bir yardımcı bir eleman değil, bizi tökezleten bir duygu konumuna geçiyor demektir. Başka bir örnek vermek gerekirse, yüksek kaygı hissedip sınav yerini terk etme. Kişi bu davranışı rahatlamak için yapar fakat onun için işlevsel yani yararlı değildir. Kaygı duygusunun yaptığı bir hareket vardır. Kaygı önce yavaşa yavaş yükselişe geçer pik yapar ve daha sonrasında eğer yaptığınız her neyse devam eder ve ortamı terk etmezseniz düşüşe geçer.

    Hepimiz bir olay karşısında bir duygu geliştiririz, bu duygular da bizi çok doğal olarak bir takım davranışlara sevk eder. Bu süreç tüm insanlar için aynı şekilde işler. Yani yaşadığımız olay/olayla ilgili duygularımız ve olay anında sergilediğimiz davranışlarımız biz farkında olmasak bile bir zincir halindedir, birbiriyle bağlantılıdır.

    Örneğin bir sınava girdiniz diyelim, bu yaşanılan bir olaydır, bu olayı yaşarken duygu olarak kaygı ve huzursuzluk hissettiğinizi fark edebilirsiniz, bu kaygı ve huzursuzluk duyguları rahatsız edicidir, kimse kaygılı ve huzursuz hissetmek istemez dolayısıyla bu duygulardan kurtulmak için kendimizi rahatlatmak için su içebiliriz soruları tekrarlayarak okuyabiliriz, derin nefes alabiliriz bunlar da sergilediğimiz bir davranışlardır, yani bir olay karşısında bir duygu geliştirir ve daha sonrasında da bu duyguyla bağlantılı olarak bir vücut tepkisi ve davranış geliştiririz.

    Ya kötü not alırsam şeklinde düşüncesi olan birinin o an mutlu hissetmesi mümkün olabilir mi sizce? Bu düşünce çok doğal olarak bizi kaygıya götürecektir ve kaygı duygusu da kendiliğinden fizyolojik olarak otomatikman kalp atışları nefes alma sıklığını artıracaktır buna bağlı olarak soruları okurken güçlük çekeriz, hatırlama problemleri yaşarız ve bu tabloda yüksek puan alma şansınız hayal olur. Bir nevi zincirleme kaza oluyor diyebiliriz.

    Kaygının hiç olmaması sınav maratonu yoluna çıkmamızı engeller, çok yüksek kaygı ise bizi frenler.

    Özetle kaygılarımız, ne dostumuz ne de düşmanımız. Kaygıyı akıllıca yönetebildiğimiz sürece aşamayacağımız engel yoktur!

  • Sınav Kaygısı

    Sınav Kaygısı

    Sınav kaygısı ne yazık ki başarımızın önüne bir engel olarak çıkabiliyor. Eğer sınav kaygısı yaşıyorsanız farkında olmadan yaptığınız fakat kaygınızı artıran davranışlarınız olabilir. Kaygılandığımızda kendimizi sakinleştirmeye çalışırız. Çünkü kaygı ve huzursuzluk duyguları bizi olumsuz etkiler ve rahatlayabilmek için bazı davranışlarda bulunuruz.

    Hangi davranışlarımız kaygımızı artırabilir?

    Kimimiz kaygılandığında kendi kendine olumlu cümleler kurar yani telkin verir. Kimimiz su içer bir şeyler yer ve böylece rahatlatır kendini imiz ise kaygılandığında sakinleşebilmek adına bulunduğu ortamı terk eder. Kişi kendi düşüncelerinden dolayı kaygı yaşıyorsa düşüncelerinden kaçmak ve rahatlamak için dikkatini başka şeylere yöneltir. Bu saydığımız davranışlar kişinin kaygısını azaltır kişi kendini o an için daha dingin ve huzurlu hisseder.

    Örneğin hissedilen kaygının da etkisiyle sürekli ve mola vermeden çalışmak kişiyi rahatlatabilir huzurlu hissettirebilir. Bu örnek verdiğimiz davranışlar çok anlamlı davranışlardır nihayetinde biziz rahatlatırlar. Bu davranışlar kaygımızı azaltır azaltmasına fakat kısa süreliğine azaltır. Psikoloji biliminde bu davranışlarımıza verilen isim kaçma ve kaçınma davranışlarıdır. Kaygı duygusundan kurtulmak için yaptıklarımız kaygımızı artırabilir.

    Kaçma ve kaçınma davranışı ne demek?

    Kaygı hissettiğimizde tekrar dingin huzurlu hissetmek adına otomatik olarak yapma ihtiyacı duyduğumuz davranışlarımızdır. Mesela bize kaygı veren yerlere gitmeyi tercih etmeyiz, bu bir kaçınma davranışıdır. Sınav anında aşırı heyecanlanıp sınavı terk etmek bir kaçma davranışıdır, sonraki sınava hiç girmemek ise bir kaçınma davranışıdır.

    Kaygı duygusundan kaçmaya çalıştığımızda ne olur?

    Kaygılandığımızda doğal olarak kaçma ihtiyacı duyarız. Örneğin bir köpek bizi kovalamaya başlarsa korkup kaçarız kaygı hissettiğimizde de o duygudan kaçmaya başlarız yani kaçma ve kaçınma davranışlarına koşarız fakat maalesef ki kaçma kaçınma davranışları bizi anlık olarak rahatlatsa da uzun vadede kaygıyı artırır. Kaygıyı azaltmak için kendine olumlu telkinler vermek bir şeyler yiyerek rahatlamay çalışmak sınav ortamını terk etmek kaygıyı ilerde daha da büyük hissetmemize neden olacaktır. Bu bahsettiğimiz davranışlar kısa vadede sizi rahatlatsa da uzun vadede kaygınızı artırabilir.

    Kaçma ve kaçınma davranışları nasıl oluyor da kaygıyı artırıyor?

    Kaçma ve kaçınma davranışlarımız ile kaygı duygumuz arasında kısır bir döngü oluşabilir. Yani kaygı duyduğumuz herhangi bir şey yaşadığımızda kaçarsak eğer kaygımız daha da artacaktır ve kısır bir döngüye hapsolabiliriz.

    Kaçınma kaçma davranışlarımız artıkça kaygı artar, kaygının artmasıyla kaçma kaçınma davranışlarımız da artacaktır çünkü kendimizi o an rahatlatmak isteriz , çift yönlü etkileşim vardır. Kaygımızı anlık rahatlatmak için ne kadar çok kaçınma davranışları sergilersek uzun vadede kaygılar daha büyüyecektir. Yani bir nevi kaçma kaçınma davranışlarımız bizim zararlı başa çıkma yöntemlerimizdir. Kendimizce bulduğumuz kaygıyla başa çıkma yöntemlerimizdir fakat yararlı değildirler.

    Kaygıdan kaçma ve kaçınma davranışlarımı nasıl fark edebilirim?

    Kaçma kaçınma davranışlarımızı fark edebilmemiz için önce hangi davranışlarda bulunduğumuzu fark etmeliyiz. Kaygı duygusunu hissettiğiniz anda kendi davranışlarınıza bakın neler yapıyorsunuz? 3. Bir göz gibi kendinize tepeden bakmayı deneyebilirsiz ve ya kendinize sorabilirsiniz şu an hangi davranışlarda bulunuyorum. Bununla alakalı olarak davranış kayıt formu doldurmak sizin hangi davranışlarda bulunduğunuzu fark etmeniz için faydalı bir egzersiz olacak.

    Kaçma ve kaçınma davranışları kaygıyı daha da artırıyorsa bunun yerine ne yapmalıyız?

    Kaygılarımızla yüz yüze gelmemiz ve böylece kaygılarımıza karşı duyarsızlaşmamız işe yarayabilir. Kaygılardan anlık olarak kurtulmaya çalışmak bataklıkta çırpınmaya benzer. Bataklıkta hayatta kalmanın yolu hareket etmeden öylece hareketsizce durabilmektir. Çırpınır ve kurtulmaya çalışırsanız bataklık sizi kendine doğru çekecektir. Aynı şeklide denizlerde çeken akıntıya kapıldığınızda hayattan kalabilmenin yolu akıntıya karşı yüzmemektir akıntıya kendinizi bırakın akıntı yönünde yüzün bir süre sonra akıntının gücü azalır ve akıntı zayıfladığında yanlara doğru yüzerek kurtulabilirsiniz.

  • Sosyal Fobi Nedir? Nasıl Tedavi Edilir?

    Sosyal Fobi Nedir? Nasıl Tedavi Edilir?

    Amerikan Psikiyatri birliği tarafından yayımlanan Ruhsal bozuklukların tanısal ve istatiksel el
    kitabına (DSM-5) göre sosyal fobi kişinin başkalarınca değerlendirilebilecek olduğu toplumsal
    durumlarda belirgin bir korku veya kaygı duyması durumudur. Mesela karşılıklı konuşma,
    tanımadık insanlarla iletişime geçme, gözlenme(yemek yerken ya da bir şeyler içerken) ve
    başkalarının önünde bir eylem gerçekleştirme(topluluk önünde konuşma yapma) gibi
    durumlarda kaygılanılır. Kişi olumsuz değerlendirilecek biçimde davranmaktan ya da kaygı
    duyduğunun başkalarınca anlaşılacağından korkar. Küçük düşeceğinden endişelenir.
    Bahsettiğimiz bu toplumsal durumlar hemen hemen her zaman kaygı doğurur. Dolayısıyla bu
    toplumsal olaylardan kaçınılır ya da yoğun korku ve kaygı ile buna katlanılır. Bu durum altı
    aydan fazla sürer. Bu yaşanılan korku ve kaygı kişinin hayatını olumsuz yönde etkiler ve
    toplumsal, iş ya da başka önemli yaşam alanlarında işlevsel bir düşüşe neden olur. Yani
    kişinin kaygılarından dolayı ilişkileri bozulabilir işteki ya da okuldaki başarısı düşebilir.
    Toplu yerlerde olmak korkutucu gelir. Eğer bu tür ortamlara girmeleri gerekirse de yanlarında
    birini götürmeleri olasıdır. Sosyal fobisi olan bireyler kaygılarının belli olacağından
    başkalarının bu durumu fark edeceğinden endişe ederler. Bu durumlarda kendisi dışındaki
    kişilerin ne yaptıklarını kontrol etmezler yanı antenleri içe dönüktür dış dünyayı kontrol
    etmeyi ihmal ederler. Yüzleri kızarır, kalp atışları artar, baş ağrısı çekerler hatta bu durum
    panik atak geçirmelerine de neden olabilir. Performans sergileyecekleri esnada kaygılarını
    yatıştırmak için göz temasından kaçınırlar, su içebilirler ve sakinleştirici kullanabilirler, bu
    davranışları gerçekleştirmelerindeki asıl hedef rahat olabilmek kaygıyı aşağı çekebilmektir
    fakat ne yazık ki bu rahatlamak için yapılan davranışlar kar topunun daha da büyümesine
    sebebiyet verir, kişi yağmurdan kaçayım derken doluya tutulur ve kaygısı bu bahsettiğimiz
    davranışlarından dolayı daha da artar.

    İnsan sosyal bir canlıdır. Yapılan araştırmalara göre araştırma gereği başkalarıyla iletişimi
    kesilen kişilerde bir süre sonra halüsinasyonlar ve birbirinden şüphelenme gibi belirtiler
    ortaya çıkıyor. Başkalarıyla iletişimi minimuma indirmek araştırmaların da desteklediği gibi
    sağlıksızdır. Sosyal fobik kişi eğer başkalarıyla iletişimini kaygılarından dolayı keserse ruhsal
    sağlıklarının olumsuz yönde etkileneceği aşikardır.
    Sosyal fobi nasıl tedavi edilir? Ilaçsız bu hastalığı yenmek mümkün müdür?
    Sosyal fobisi olan bireylere ilaç tedavisi ve psikoterapi tedavisi uygulanır. İlaç tedavisi olarak
    bilhassa serotonin sisteminde etkili olan ilaçlar tercih edilir. Hastalar genelde ilaçların
    bağımlılık yapmasından korkarlar fakat ilaçlar bağımlılık yapmaz. Ilaçsız yani terapi yoluyla
    bu hastalığı yenmek de mümkün. Sosyal fobide uygulanan ve hızlı sonuçlar alınan terapi
    ekolü Bilişsel ve Davranışçı Terapidir. Bilişsel terapide kaygı içerikli duygular ve bu kaygıya
    karşı oluşan bedensel duyumlar (kalp atışlarının hızlanması, yüz kızarması) ve kaygı
    yaşanılan durumlarda kişinin zihninden hangi düşüncelerin geçtiği tespit edilir. Örnek vermek
    gerekirse sosyal fobisi olan bireyler onlara olumlu bir şey denmediği sürece kendisi
    hakkında olumsuz düşünüldüğünü varsayar. Bu kişiler iltifatları ciddiye almazlar sadece
    kendileri mutlu olsun diye söylenmiş beyaz yalanlar olarak algılarlar. Tüm gözler onun
    üzerinde ve bir hata yaptığında tüm gözlerin bunu görüp onun hakkında olumsuz düşüncelere
    sahip olacaklarını düşünürler .

    Sosyal fobisi olan bireylerin genellikle akıllarından geçen cümleler şu şekildedir: ‘’aklıma
    konuşacak bir şey gelmeyecek.’’ ‘’Aptalca bir şey söyleyeceğim.’’ ‘’Yüzüm kızaracak.’’
    ‘’Aptal olduğumu düşünecekler.’’ ‘’Donup kalacağım.’’ Sıkıcı olacağım, benden
    sıkılacaklar.’’ Bu örnekler bireylerin kafalarında aniden oluşan düşünceler olduğundan dolayı
    bu düşüncelere otomatik düşünceler diyoruz. Bu düşüncelerle baş etmek için ara inanç
    dediğimiz düşünceler de oluşur. Örnek vermek gerekirse ‘’Sessiz olursam sıkıcı olduğum
    ortaya çıkar.’’ ‘’ Zekice konuşmalıyım.’’ ‘’Mükemmel olmazsam beni istemez ve
    sevmezler.’’ ‘’Zayıf yönlerimi göstermemeliyim.’’ ‘’Benden hoşlanmadığına göre bende
    eksik bir şeyler olmalı.’’ ‘’ Kaygılı olduğumu anlamamalılar.’’ ‘’iyi bir izlenim
    bırakmalıyım.’’ ‘’Herkesin onayını almalıyım.’’ Bu düşünceler zaman geçtikçe kemikleşebilir
    ve kişi şu düşüncelerine köklü bir şekilde inanabilir: ‘’Aptalım.’’ ‘’Çirkinim.’’ ‘’Yetersizim.’’
    ‘’Zayıfım.’’
    Kaygı sadece kaygılanılan durumda yaşanmaz ,kaygı doğuran durum öncesinde de kişi çoktan
    kaygılanmaya başlar. Ve kaygı doğuran durum sonrasında da kaygı bir süre devam eder.

    Danışana bu yasadıklarıyla ilgili olarak başa çıkma stratejileri öğretilir. Davranışsal terapi
    kısmında yapılanlar ise şunlardır, model olma, korkularıyla aşamalı olarak yüz yüze gelme,
    rol oynama, gevşeme eğitimi, sosyal beceri eğitimi yöntemleri vardır. Sosyal fobisi olan
    bireylerin terapi sırasında eskisine oranla daha iyi olduklarını şuradan anlarız: ‘’Olumsuz
    değerlendirmeleri azalmıştır.’’ Bu kişilerle korktukları resim üzerine provalar yapılmalıdır ki
    kişi kaygıya karşı duyarsizlassin. Örneğin iş görüşmesine gitmekten çekinen bir danışana
    olabilecek en kötü senaryo yazılır ve bu senaryo terapist ve danışan tarafından oynanır. Bir
    nevi danışan iş görüşmesine hazırlanır.
    Sosyal fobinin tedavisinde Sosyal Beceri Eğitimini gerekebilir.

    1.Sosyal beceri yetersizlikleri
     Beceri yetersizliği
     Performans yetersizliği
     Kendini kontrol yetersizliği
     Beceriyi ortaya koyma yetersizliği
    2.İlişki başlatma ve sürdürme
    3.Grupla bir işi yürütme becerileri
    4.Duygulara yönelik beceriler
    5.Saldırgan davranışlarla baş etme
    6.Stres yaratan durumlarla başa çıkma

    7.Model gösterme
    8.Rol playing
    Başarılı akran etkileşimi için belirli sosyal beceriler gerekli olmaktadır. Bu beceriler; selam
    verme, akran etkinliklerine katılmak için yapılan davetleri kabul etme ve bu etkinliklere davet
    etme, soru sorma, başkaları tarafından sorulan sorulara cevap verme ve bir konuşmayı
    sürdürme gibi becerilerdir.
    Sosyal beceriler öğretiminde aşağıda yer alan farklı yöntemler kullanılmaktadır. Rol Oynama
    Yöntemi Gösteri ( Demonstrasyon )Yöntemi Model Olma (Modelling) Yöntemi Coaching
    Yöntemi Doğrudan Öğretim Yöntemi Bilişsel Süreç Yaklaşımı Bilişsel Sosyal Öğrenme
    Yöntemi Akran Destekli Öğrenme Drama Sanat Terapi İşbirliğine Dayalı Öğrenme Yöntemi
    Sosyal beceri eğitimi verilmesi bu bireyler için faydalı olacaktır.(kendini tanıtma, iletişim içi
    uygun konu seçme, aktif dinleme, kendini açma, sosyal aktivite başlatma sürdürme,girişkenlik
    eğitimi(rol play), aykırı düşünceyi dile getirme, kalabalık önünde konuşma)

    Sosyal fobinin tipleri nelerdir? Ne sıklıkta görülür? Başlangıç yaşı kaçtır?
    Sosyal fobinin türleri, yaygın ve yaygın olmayan olmak üzere ikiye ayrılır. Kaygı bir çok
    toplumsal durumlarda görülüyorsa yaygın tiptir, bazı durumlarda yaşanıyorsa (Başkalarının
    önünde yemek yemek, konuşma yapmak) yaygın olmayan tiptir. Yaşam boyu görülme oranı
    % 2-13 arasındadır. Türkiye’de yapılan bir araştırmada üniversite öğrencilerinin %24’ün de
    sosyal fobi tespit edilmiştir.10-17 yaşlarında ortaya çıkar, yaygın tip sosyal fobi ise daha
    erken yaşta ortaya çıkabilmektedir.

    Sosyal fobi başkalarından da öğrenilebiliyor. Başkalarının deneyimlerinden de sosyal fobi
    geliştirebiliyoruz. Üniversite Öğrencilerinde Sosyal Fobinin Yaygınlığı ve Sosyal Fobinin
    Yaşam Kalitesi, Akademik Başarı ve Kimlik Oluşumu Üzerine Etkileri üzerine yapılan bir
    araştırmada sosyal fobiklerin %73.7’si özgül sosyal fobi alt tipinde olduğu belirlenmiş ve
    sosyal fobi gelişmesi açısından görece risk altında olan kadınlar, uzun süre köyde/kasabada
    yaşayanlar, ailede psikiyatrik hastalık öyküsü olanlar ve sosyoekonomik seviyesi düşük
    olanlar daha dikkatle izlenerek topluma kazandırılmalıdır sonucu ortaya konmuştur.
    Araştırmalara yansıyan ile gerçekte olanın farklı olduğunu tahmin ediyoruz. Bu noktayı
    kültürel bağlamda değerlendirmek gerekiyor, araştırmalara göre kliniklere sosyal fobi
    problemiyle başvuran erkek danışan daha fazladır, fakat ataerkil yapı gereği erkek bireylerden
    toplumun beklentisi ile kadın bireylerden beklenti arasındaki fark itibariyle kliniklere
    başvuran erkek danışanlarımızın daha fazla olduğunu düşünüyoruz yani kliniklere başvuru
    sayısı olarak erkek bireyler kadın bireylere göre daha fazla fakat kadın bireylerin sosyal fobi
    problemi yaşamalarına rağmen kliniklere başvurmadıklarını düşünüyoruz

  • Yaygın Kaygı Bozukluğu

    DSM-5 e göre bir kişiye yaygın kaygı teşhis konabilmesi için en az altı aylık bir sürenin çoğu gününde bir takım olaylar ya da etkinliklerle alakalı olarak aşırı kaygı ya da kaygılı bir beklenti vardır. Ve kişi bu kaygısını kontrol etmekte zorlanır. Bu bahsettiğimiz kaygıya aşağıdakilerden üçü ya da daha fazlası eşilk eder

    1. Dinginleşememe(huzursuzluk)gergin yani sürekli diken üstünde hissetme

    2.Kolay yorulma

    3.Odaklanmada güçlük çekme ya da zihin boşalması

    4.Kolay kızma

    5.Kas gerginliği

    6.Uyku bozuklukları(uykuya dalmakta zorlanma, uykuyu sürdürmekte güçlük çekme, doyurucu olmayan bir uyku uyuma)

    Bu kaygı, kuruntu ve bedensel belirtiler klinik olarak belirgin bir probleme ya da toplumsal, işle alakalı alanlarda ya da insanlar için önemli diğer yaşam alanlarımızda (mesela aile, arkadaşlık ilişkilerimiz gibi) işlevsellikte düşmeye neden olur. Yani bu bahsettiğimiz alanlarda kişi problemler yaşamaya başlar.

    Kaygılanma Sürecinin Dört Öğesi

    Kaygılanma için tetikleyici bir olay olması gerekir. Yani yaşanılan olay kaygılanma sürecini başlatır. Bu olay karşısında aklımızdan biz farkında olsak da olmasak da bir fikir bir yorum geçer. Mesela bir sınava girdiğinizi düşünün ve sınavdan birkaç gün sonra aklınıza ya sınavdan kalırsam şeklinde bir düşünce geldiğini varsayalım. Bu düşünce sizde mutluluk yaratır mı? Sanırım hayır. Peki hangi duyguyu yaratacaktır? Muhtemelen o an gelecekte olma olasılığı olan bir durum için kaygı hissedeceğizdir ve bu çok doğaldır. Tüm insanlarda aynı duygu oluşacaktır eğer bu sınavı önemsiyorlarsa tabii. Tüm insanlarda kaygı oluşuyorsa kaygı hastalarını hasta yapan nedir? Kaygılanma seviyesi. Aradaki fark bu. Hepimiz kaygılanırız ama ne zamanki kaygılarımız bizim hayatımızı olumsuz yönde etkilemeye başladı o zaman patolojikjeşme başlıyor demektir. Sınavdan ya kalırsam düşüncesi sizin vücudunuzda kasılmalar yaratacak, hızlı nefes alıp vermenizden dolayı başınızı döndürecek kadar problem yaratıyorsa artık ortada çözülmesi gereken bir sorun var demektir. Kaygılanma bedensel duyumlarda da kendini gösterecektir. Kaygılanınca doğal olarak kalp atışlarınız hızlanır ve aynı zamanda nefes alıp verme yine artacaktır. Bunların sonunda bir davranış gerçekleştiririz yani bir tepki veririz. Kimimiz bu düşünceden kurtulmak için başka bir şey ile ilgilenir kimimiz üstündeki o gerginliği atmak için su içer kimimiz daha sonuçlar açıklanmadı şeklinde düşünebilir. Kaygı duygusunun başlaması için tetikleyici herhangi bir şey olmalıdır. Örneğin yolda arabayla giderken hafif bir kavisi görmeyip hızlıca geçtiğinizde o an için ne kadar dikkatsiz olduğunuzu düşüp kaygılanabilirsiniz. Hatta dikkatsizliğiniz yüzünden birine çarpacağınızı bile saniyeler içinde beyninizden bu imge gelip geçebilir. Ya da başınızın ağrıması bile tetikleyici olabilir ve siz birden baş ağrısının bir hastalığa işaret ettiğini düşünmeye başlayabilirsiniz. Kaygılandıran tetikleyici herhangi bir şey olduğunda zihnimize zarar göreceğimize ya da hoşumuza gitmeyecek herhangi bir şeyin olacağına dair düşünceler üşüşmeye başlar. Özetle bir kaygılanma sürecini başlatan tetikleyici olaydır. Olay yoksa düşünce ya da duygu veyahut davranış yani olaya verilen tepki gerçekleşmeyecektir. Olay karşında bir fikir gelişir sonrasında ise duygu ve ardından davranışsal tepkiler gelir. Buna bilişsel davranışçı terapide ABCD döngüsü denir. ABCD döngüsünde her bir öğe arasında çift taraflı bir etkileşim vardır.

    B(düşünce) ya sınavdan kalırsam- sınavdan kötü not alacağım

    ;

    A (olay) sınava girmek C(duygu) kaygı

    D(davranışlar) kalp atışlarının hızlanması, sakinleşmek için su içmek

    Tedavi

    Kaygı problemi yaşayan bireylerin yukarıdaki 4 süreçten geçtiğini anlattık. ABCD sürecinde neler olduğundan yola çıkarsanız sizce bu süreçte nereye müdahale edilirse kaygı problemi yaşayan bireyler için bir umut doğacaktır? A (olay)ya müdahale olabilir mi? Sınava girmezseniz bir sonuç beklemeyeceğinizden kaygı da yaşamazsınız ya da ya kalırsam düşüncesi aklınıza gelmez böylelikle. Ama o sınava girmemiz gerekiyorsa sanırım buraya müdahale şansımız yoktur. Diğer kısımlara baktığımızda, düşünce duygu ve davranış kısımlarına müdahale edilebilir mi? Evet, düşünceler duygular davranışlar değiştirilebilir esnetilebilir çünkü hepsi öğrenilmişlerdir ve bu da onları değiştirilmeye açık hale getirir. Düşünceler esnetilebilirse duygular da bundan etkilenecektir ve davranışlarımız da. Hintli pasifist siyasetçi Gandhi bir sözünde, düşüncelerimize dikkat etmemiz gerektiğini çünkü bunun duygularımıza dönüşeceğine aynı şekilde duygularımıza da dikkat etmemiz gerektiğini bunun da davranışlara dönüşeceğine ve davranışları etkileyebileceğine değinir.

    Düşüncelere, duygulara, davranışlara nasıl müdahale edeceğiz? Öncesinde ne oldu da kaygılanmaya başladınız bunu bulmalısınız. Sizi ne tetikledi? Ve o anda aklınızdan ne geçti? Aklınızdan ne geçtiği çok önemlidir çünkü düşünceler üzerinde çalıştıktan sonra düşüncelerinizde esneme olacaktır ya da düşünceleriniz değişecektir. Düşünceler üzerinde neden duruyoruz? Çünkü düşünce duygu davranış birbiri ile bağlantılıdır birindeki değişim diğerlerini etkileyecektir. Bunu örümcek ağındaki bir yerin diğer tüm yerlerle bağlantılı olması dolayısıyla tek bir noktadaki hareketin her yerden algılanması gibi düşünebiliriz. Düşünceye yönelik bir takım sorular vardır. Aklınızdan geçen düşünce size ne veriyor ve sizden ne çalıyor? Korktuğunuz durumun oma olasılığı ne? Bu düşünceyi hangi kanıtlar destekleyebilir hangi kanıtlar desteklemez? Şeklindeki sorularla düşünceleriniz üzerine konuşulur yani düşünceleriniz hipotez gibi ele alınır yani yüzde yüz doğru gibi kabul edilmez. Bu sizin düşünceleriniz yanlış biz bunları düzelteceğiz demek mi? Tabi ki hayır. Varsayalım ki düşünceniz doğru. O zaman bununla nasıl başa çıkabileceğiniz ya da farklı neler yapılabileceği üzerinde sizinle bir çalışma yapıyoruz.

    Davranışlar kısmına nasıl bir müdahale yapılıyor? Davranışlar olay düşünce duygular silsilesinden sonra yaptığımız eylemlerdir. Örneğin kalbimizin hızlı bir şekilde atması fizyolojik bir duyumdur vücudunuzun gerilmesi hatta gerginlikten dolayı olan uyuşmalar ellerin ayakların içe dönmesi. Bunları davranışlarımız kategorisinde değerlendiririz. Bunlar için gevşeme egzersizlerinin nasıl yapılacağı üzerinde bilgilendirme yapılmalıdır.

    Savaşıyor musunuz yoksa kaçıyor musunuz?

    Kaygılanmamak için yaptığınız bir takım davranışlarınız var mı? Örneğin kaygılanmamak için dikkatinizi dağıtmak adına başka işlere koyulmak, yer değiştirmek. Kaygılandıktan sonra kaygı tepkilerinizin bitmesi için kendinizce yaptığınız davranışlarınız var mı? Örneğin dışarı çıkıp ortam değiştirmek, su içmek, bacaklarınız titriyorsa bunu bastırmak için yürümeye başlamak. Bunlar sorunlu davranışı devam ettiren ama kaygı problemi yaşayan bireylerin farkında olmadan yaptıkları hatalardandır. Peki bu davranışlar nasıl oluyor da kaygı sorunu yaşayan bireylerin sorunlarının sürüp gitmesine neden oluyor? İsterse çalışabilecek olan gençten bir dilenci düşünün her gün sabah yanından geçerken ona para veriyorsunuz diye düşünelim. Bu durumda dilenci çalışmayı tercih eder mi ? Edebilir ama yüksek ihtimalle etmeyecektir. Sizin kaygılanmayayım diye yaptıklarınız da kaygılandıktan sonra rahatlamak için yaptıklarınız da dilenciye verdiğiniz paraya benzer. Dilenciye para verirseniz dilenmeye devam edecektir. Yani kaygılanmaktan kaçarsanız ya da kaygılandıktan sonra rahatlamaya çalışır kaygılarınızla yüz yüze gelemezseniz kaygılarınız sizin için sadece duygu değil sorun olarak kalacaktır. Bunun davranış bilimlerindeki açıklaması ise şu şekildedir: İstenilmeyen uyarıcı(bacakların titremesi) ortamdan çıkarıldığında( bacakların titremesini bastırmak için yürümek) yapılan davranışın(kaygı yaratan bir düşüncenin akla gelmesi) ortaya çıkma ihtimali artar. Özetle kaygıyı gidermek için yaptıklarınız ters tepmektedir, tekrar tekrar kaygılanmanıza neden olmaktadır.

  • Bilişsel Çarpıtmalar

    Bilişsel Çarpıtmalar

    Düşünceler, inançlar öğrenilmiştir. Öğrenilmiş şeylerin hepsinin doğru olma ihtimali nedir? Yanlış ya da doğru olabilirler. Bu öğrendiğimiz düşünce ve inançları değiştirmemiz gerekebilir. Öğrenilmiş olduklarına göre değişme ihtimalleri de söz konusudur diyebiliriz.

    1. Ya hep ya hiç şeklinde düşünme: İki farklı kategoriden bir tanesi üzerine düşünme.

    Örnek: tüm sınavlardan başarılı değilsem, tamamen başarısız biriyimdir.

    1. Felaketleştirme(falcılık): Olası sonuçları dikkate almadan geleceği olumsuz görme:

    Örnek: hep üzüntülü hissedeceğim, hiçbir işi beceremeyeceğim.

    1. Yaptıklarını değersiz bulmak: Başardığı şeyleri değersizleştirmek.

    Örnek: ‘’Bu ödevi iyi yaptım ama bu beni başarılı yetenekli olduğumu göstermez, sadece şanslıydım.’’

    1. Duygusal muhakeme: Düşünceden ziyade ne hissettiğini dikkate alma, önemseme.

    Örnek: Okulda birçok şeyi doğru yaptığımı hissediyorum ama yine de kendimi başarısız hissediyorum.

    1. Etiketleme: Etraflıca düşünmeden yani birçok açıdan değerlendirme yapmadan etiket yapıştırmak.

    Örnek: ‘’İşe yaramaz biriyim.’’ ‘’Değersiz biriyim.’’ ‘’Aptalın biriyim.’’

    1. Büyültme ve küçültme: Kendinizi, başka birini ya da bir durumu değerlendirirken olumsuz yanını büyütür, olumlu yanını küçültürsünüz.

    Örnek: Yüksek notlar benim zeki olduğumu göstermez.

    1. Zihinsel filtre: Resmin tamamını görmek yerine olumsuz bir detayı mercek altına almak.

    Örnek: Birçok yüksek notu olan öğrencinin bir iki tane düşük not aldığında kendisinin başarısız olduğunu düşünmesi.

    1. Akıl okuma: Başkalarının aklından ne geçtiğinin tahmin etmek ve kendi tahminlerine inanmak.

    Örnek: Bir arkadaşınızın size açıkça aptal demediği halde sizin hakkınızda aptalın teki diye düşündüğünü düşünmek. Yani elde somut bir veri yokken böyle düşündüğünden emin olmanız.

    1. Aşırı genelleme: yaşanan bir olaydurum sonrasında benzeri her durumolay için aynını düşünmek.

    Örnek: Sevgilisinden ayrılan bir bireyin tüm insanlar için güvenilmez şeklinde düşünmesi.

    1. Gereklilik, zorunluluk ifadeleri:

    Örnek: Her zaman en iyisini yapmalıyım.

  • Sınav Kaygısı ve Faktörleri

    Sınav Kaygısı ve Faktörleri

    Hepinizin malumu sınav tarihleri yavaş yavaş yaklaşıyor. Birçok aile dönemin başından beri hatta belki de evvelki yıllardan beri bu sınav veya sınavlar için çeşitli hazırlıklara girişti. Bu hazırlıklar bazen sağlıklı bir formda olup sınava girecek kişinin performansı yükselttiği gibi bazen de sağlıksız bir formda olup çatışma, kavga, hatta küslüğe kadar giden bir sürecin kaynağı oldu. Aslında tek bir ortak nokta vardı, o da aileler ve öğrenciler olmak üzere herkesin sınavın başarılı geçmesi için sarf ettiği çabaydı. Bu noktada, bu yazımda çocukları sınava hazırlanırken onlarla beraber benzer duyguları yaşayan ebeveynlere kaygının ve sınav kaygısının psikolojik öğelerinden ve hangi kaygının nasıl değerlendirilmesi gerektiğinden bahsetmek istiyorum.

    Eğitim bilimlerinde ve ruh sağlığı bilimlerinde birçok kaynak sınav, sınanma, denenme gibi kavramları bir arada değerlendirir ve buna bağlı olarak oluşan kaygının doğallığı üstünde durur. Çünkü bu kaygı, hedef belirlemede ve bir güzergâh oluşturmada itici bir güç konumunda olup istediğimiz noktaya geldikçe de yerini doyum ve tatmine bırakarak bizi ödüllendiren bir deneyimdir. Nihayetinde sonuçları hayatımızı bir şekilde etkileyecek bir yapıda kaygı oluşturmamız aslında son derece olağandır. Tabi bu kaygının gerçekçi sınırlar içinde kalmasında fayda vardır. Örneğin, hâlihazırda başarılı birisinin kendisini başarısız olarak değerlendirmesi ile çalışılması gerekmektedir. Aksi takdirde mevcut çalışma düzeni bozulabilir ve değerlendirmede yaşanan uca kayma, olumsuz psikolojik sonuçlara yol açabilir.

    Bir diğer kaygılanma şekli ise daha çok çevresel kaynağa sahiptir. Bununla ilgili en sık karşılaşılan durumlardan bazıları “Eğer kötü geçerse anneme, babama ne diyeceğim?”, “A kişisi beni geçerse?”, “Okulumdakilere ne diyeceğim?” şeklinde kaygının dile dökülüşüdür. Burada bahsedilen kaygı kişiyi sınav başarısının nedenlerinden uzaklaştırdığı gibi sınav sonucunun nasıl açıklanacağı veya daha açık bir ifade ile sınav sonucunun nasıl “aklanacağı” ile ilgili arayışlara sokar. Peki bu tarz bir kaygı nasıl oluşur? Araştırmalar gösteriyor ki bu tarz kaygının oluşmasında belirli ortak faktörler şunlardır:

    • Yüksek başarı beklentisi

    • Kaygılı aile yapısı

    • Olumlu özelliklerden çok olumsuza vurgu yapan çevre

    • Sınavın sonucunun ödül – ceza şeklinde değerlendirilmesi

    • Amaçsız bir şekilde sınava girme

    • Sınavın araç değil amaç konumunu alması

    • Sınava katılacak kişinin sınırlarının yıpratıcı şekilde zorlanması

    • Sınavda başarı = hayatın her alanında başarı anlayışına sahip olunmasıdır.

    Bu bağlamda bu faktörlerin aile/çevre açısından ve sınava girecek kişi tarafından değerlendirilip revize edilmesi bu tip bir kaygının azalmasını sağlayabilir. Eğer ki bu kaygının devamlı ve başa çıkılamaz bir boyutta olduğunu düşünüyorsanız en yakın ruh sağlığı profesyonelinden destek almanızı öneririm.

    2018 yılında sınava girecek kişilerin sınavlarının diledikleri gibi geçmesini temenni ederim.

  • Cinsel İstismar!

    Cinsel İstismar!

    Dünya Sağlık Örgütü çocuk istismarını, “Çocuğun sağlığını, fiziksel ve psikososyal gelişimini olumsuz etkileyen, bir yetişkin, toplum ya da devlet tarafından bilerek ya da bilmeyerek uygulanan tüm davranışlar çocuğa kötü muameledir.” şeklinde tanımlar. Çocuk istismarının birçok boyutları vardır, fiziksel istismar, cinsel istismar, duygusal istismar ve ihmaldir. Cinsel istismar, çocuk istismarı tipleri içerisinde saptanması en zor olanıdır. Cinsel istismarın yaygınlığı konusunda bildirilen oranlar büyük farklılıklar göstermektedir. Gerçek yaygınlığın kadınlar için %12-17, erkekler için %5-8 olduğu düşünülmektedir.

    Cinsel istismar, kişinin kendi isteği dışında cinsel eyleme maruz kalmasıdır. Çocukların psikolojik, sosyal ve bilişsel gelişimini etkileyen cinsel istismar, her yaşta, her sosyoekonomik düzeyde, her bölgede ve her türlü etnik grupta ve kültürde yaşanabilen evrensel bir sorundur.

    Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) 2015 verilerinde suç mağduru çocuk sayısının yılda 122 bini geçtiği, bunların %10 oranında cinsel suçlar olduğu bildirilmektedir. Adalet Bakanlığı’nın 2015 verilerine göre, yılda ortalama 8 bin çocuğun cinsel olarak istismar edildiği belirtilmektedir. Türkiye’de kadınların %9’u 15 yaşından önce cinsel istismara maruz kalmıştır. Çocukluk çağı cinsel istismarı kentsel yerleşim alanlarında kırsal bölgelere göre üç kat daha sıktır. İstismarcıların %96’sı erkek ve %80’i de çocuğun tanıdığı birisidir. 18 yaşından önce evlenen kadınların %19’u, 18 yaşından sonra evlenen kadınların %10’u cinsel şiddete maruz kalmıştır. Cinsel istismarın %70’i 2-10 yaş arası çocuklarda görülmektedir.

    Cinsel istismarın sık görüldüğü ailelerde genel olarak şu patolojiler bulunmaktadır. Boşanma, şiddet, alkol ve madde kullanımı, cinsel sorunlar, sosyal izolasyon, baskın ve koşulsuz söz tutma isteyen ana baba modeli, rol çatışması.

    Cinsel istismara uğramış çocuklarda kaygı bozuklukları kısa, uyku bozuklukları, kabuslar, fobiler, bedensel yakınmalar ve korku tepkileri gözlenebilir. Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu, ikincil enürezis daha sık ortaya çıkmaktadır. Yüksek oranda depresyon gözlenmekte ve istismara uğrayan kişinin benlik saygısı ciddi hasara uğramaktadır. İntihar düşünceleri ve girişimleri sık görülebilir. Kişiler arası ilişki kurma ve sosyal ilişkileri sürdürme becerisi olumsuz olarak etkilenebilir. Cinsel istismar öyküsü olan çocukların daha fazla cinsel saldırıda bulunduğu bildirilmektedir.

    Çocuk ve ergen cinsel istismarı ileriki yaşantısında çeşitli sorunlara yol açabilmektedir. Çocukluk döneminde cinsel istismara uğramış olmanın, erişkin dönemde sigara, alkol, madde kötüye kullanımı, yeme bozukluğu, intihar girişimi, major depresyon, anksiyete bozuklukları ve diğer ruhsal hastalıkların sıklığını arttırdığı gösterilmiştir. Ayrıca erişkin dönemdeki sınır kişilik bozukluğu, çocuklukta yaşanan cinsel istismar öyküsü ile ilişkilendirilmiştir. Cinsel istismar mağduru çocukların erişkin dönemde yakın ilişkilerinde de sorunlar yaşadığı belirtilmektedir.

    Çocuğun bakımıyla doğrudan ilgilenen babaların daha az istismar uyguladıkları saptanmıştır. Ayrıca cinsel istismara uğrama riskini, çocuk ve gencin zihinsel ve bedensel engelli olması ya da şizofreni, bipolar bozukluk, dürtü denetim bozukluğu, dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu gibi psikiyatrik bozukluklarının olması gibi faktörler artırır. Bu gibi durumlarda, çocuklar maruz kaldıkları durumun kötülüğünü değerlendiremeyebilirler.

    İstismarcı özellikleri:

    İstismarcıların özelliklerine bakılacak olursak, istismarcılar genellikle erkektir, olayların % 5-15’sinde ise kadındır. Kadınların istismarı genellikle erkek çocuğa yöneliktir. Erkeklere yapılan istismarların % 20’den fazlası kadındır. Kadın suçlular genellikle bekardır. Klinik olmayan çalışmalara göre, tanıdık birisi ya da bir yabancı tarafından aile dışı istismar, çocuk ve erişkin arası cinsel temas vakalarının % 30-50’sini oluşturur.

    İstismarcıda gözlenen başlıca kişilik özellikleri; aile içi ve sosyal iletişimi sınırlı, içe kapanık kişilik, eşi ya da ailesiyle sıcak ilişki kuramayan kişilik, psikoseksüel ve sosyal açıdan olgunlaşmamış, kendi çocukları ile birlikte başka çocukları da istismar eden pedofilik kişilik olarak saptanmıştır. İstismarcıların birçoğu çocukluklarında ya cinsel istismara uğramışlardır ya da ailede şiddet olgusu vardır. Cinsel istismarcı birey, genelde düşük eğitim ve sosyoekonomik düzeye sahiptir. İstismarcı bireyin doyumu erteleme kapasitesi azdır ve engellenmeye karşı toleransı düşüktür. Çoğu zaman emosyonel gelişim geriliği nedeniyle gerçekçi yaklaşımlarda bulunamaz. Empati duyguları ya yoktur ya da sınırlıdır. Düşük özsaygısını ve suçluluk hissini bastırıp karşıt tepki kurarak saldırgan davranış şeklinde çocuğa yansıtma eğilimi içerisindedir. Karşılanmamış doyum nedeni ile anksiyete yaşar ve bu enerjiyi çevresine saldırganlık şeklinde aktarır. Çocukluk döneminde özdeşleşeceği birisinin olmaması, sosyal komponentler açısından patolojik bir aile yapısına sahip olması, destek sistemlerinden yoksun bir birey olması, istismarcı bireyin diğer özellikleri arasında sayılabilir.

  • Anksiyete Bozukluğu ve İşlevsiz Baş Etme Stratejileri

    Anksiyete Bozukluğu ve İşlevsiz Baş Etme Stratejileri

    Anksiyete bozukluğu, günlük yaşamda stres algısına karşı aşırı duyarlılık, stresi tolere etmede güçlük, tehlike şiddetini olduğundan fazla hissetme, ani ya da aşırı reaksiyon verme ve bunun sonucunda stresle baş edebilmek için sıklıkla işlevsel olmayan savunma mekanizmalarına başvurup geçici bir rahatlama arayışına girilmesi sürecinin kronikleşmiş halidir. Anksiyete bozukluğu yaşayan kişi, yaşamının pek çok alanında sorunlarla baş etmede zorluk yaşar. Kaçınma davranışları ve olumsuz tepkileri nedeniyle sosyal yaşam, akademik hayat, aile içi ilişkiler, iş hayatı gibi alanlarda kayıplara uğraması kaçınılmazdır.

    Panik bozukluk şikayeti olan biri panik atak geçirebileceğini düşündüğü yerlerden kendisini korumak için uzak durma eğilimi gösterirken, bu yerlere yalnız başına gitmeyip sürekli bir başkasının desteğini talep ederek kaygısını yatıştırmaya çalışabilir.

    Sosyal fobi rahatsızlığı olan biri başkaları tarafından inceleneceğini düşündüğü ortamlarda yoğun kaygı yaşarken, utanmak ve rezil olmamak adına diyalog kurmada, yakın ilişkilerde, sosyal ortamlarda, sunum yapmak gibi odak noktası olmasını gerektiren faaliyetlerde kaçınma davranışı göstererek geçici olarak rahatlasa da yaşamını büyük ölçüde kısıtlar, kendini çok yüksek standartlarla değerlendirdiği için kendinden memnun olmaz, mükemmeliyetçi davranır ve kendisini beğenmeyerek haksızlık eder.

    Yaygın anksiyete bozukluğu tanısı almış biri ise belirsiz durumlarla baş etmede çok zorlanır, aklına gelen bir dürtü, bir olay, bir düşünce, gözünün önünde canlanan bir resim ile birlikte tetiklenerek saniyeler içerisinde felaket senaryoları üreterek bunun yoğun stresini yaşayabilir; dahası hayatının pek çok alanında ciddi sıkıntı yaşar.

    Obsesif kompulsif bozukluk tanısı almış olan biri ise bir şeyleri biriktirmesi gerektiği hakkında, temizlik ya da kirin bulaşmasına yönelik, simetri ve düzen ile ilgili, cinsel ya da dini konulara ilişkin bellli konulara aşırı hassasiyet gösterebilir, bu konularda belli durumlar karşısında yaptığı yorumlar, belli konulara yüklediği anlamlar sebebiye maruz kaldığı anda kendisini rahatlatmak için belirlediği davranışları yapmak zorunda hisseder. Eğer kendisini rahatlatamaz ve belirlediği sayı ya da sırada rahatlatıcı davranışları uygulayamaz ise buna katastrofik bir yorum yapar ve büyük tehlike olarak algıladığından stresle baş edebilmek için mutlaka rahatlama davranışlarına başvurup anksiyetesini geçici olarak rahatlatmak ister.

    Örnek verdiğimiz tüm durumlar aslında kişinin yaptığı yorumla birlikte kendine has bir anlam kazanmaktadır. Ortak nokta kişinin tehlike olarak algıladığı durum karşısında kendi gücünü çok küçük tehlikeyi ise çok büyük görmesidir. Bu sebeple anksiyetesini yükselten durum ile mücadele etmenin en kolay yolu olarak belirlediği kaçınma stratejileriyle ömrünü sürdürür. Önemli olan kişinin nasıl da her seferinde kendi geliştirdiği stratejilere başvurarak geçici bir rahatlama sağladığı, anksiyetesini kısa süreli azalttığını görmesi, fakat kaygıyı arttıran durumla tekrar karşılaşıldığında kaygısının bu her seferinde çok daha fazla yükselmesine neden olduğunu görebilmesidir. Kaçınma davranışı yaptıkça kaygının bir sonraki seferde daha da artması kişinin kısır döngüsüdür. Kişinin kendisiyle ilgili farkındalık kazanması, bu kısır döngünün içinde yaşamaya devam ettiği sürece sıkıntılarından kurtulmasının daha da zorlaştığı, önemli olanın bu kısır döngüden doğru yollarla çıkacak stratejiler geliştirmek olduğu, kişinin yaşamının iplerini tekrardan eline alabilmesi için gereklidir.

    Psikoterapi süreci ise acıyla ve kaygıyla hatalı yollardan baş ettiğimiz bu kısır döngüyü tanımamızı, bunun etkilerini anlamamızı, alternatif ve işlevsel yollar geliştirerek acıyla baş etmede yeni perspektifler kazanmamızı, uyguladıkça yeni bir sistem ve farkındalık geliştirebilmemizi sağlamaktadır.

    İçinden hiç çıkamayacağımızı düşündüğümüz, kimsenin bizi anlamadığını hissettiğimiz, hiç bir şeyin düzelmeyeceğine inandığımız durumlar ile ilgili her zaman bir umut vardır. Yeter ki alternatif stratejilere ulaşamadığınızda en azından işin profesyönelinden yardım almayı denemek için kendinize bir şans verin.

  • Panik Atakta Bayılma ve Yardımsız Kalma Korkusu

    Panik Atakta Bayılma ve Yardımsız Kalma Korkusu

    Panik bozukluk tanısı olan kişilerden bir kısmı atak esnasında bayılacağı korkusunu yaşar. Belli ortam ve koşullarla karşılaşıldığında bayılıp kalma korkusuna eşlik eden, bayıldıktan sonra yardımsız kalma, insanların çiğneyip üzerinden geçmesi, fiziksel hasara uğrama, soyulma gibi çeşitli inanç ve felaket senaryolarından söz edilebilir. O halde öncelikle panik atak esnasında bayılma ihtimalinin ne kadar gerçekçi olduğu incelenmelidir.

    Bayılmaya neden olan etmenler, tansiyon düşüklüğüne dayalı bayılma, biyolojik ya da organik kökenli ani bayılmalar şeklinde ele alınabilir. Kansızlık, metabolik rahatsızlıklar, damarlardan salınan biyokimyasal faktörler gibi organik kökenli bayılmalarda kişi önceden bayılacakmış hissine ilişkin belirtiler yaşamadan ani bir bayılma yaşar, bilinci anlık olarak kapanır, bayılma esnasında olanları hatırlayamaz ve bu nedenle baştan tedbir almaya dahi vakit bulamaz. Kalp ve damarların yetersiz fonksiyonu sonucu tansiyon düştüğünde ise nabzın yavaşlamasıyla yeterli kan ve oksijenin beyne ulaşmaması bayılmaya neden olmaktadır.

    Bayılma riskini oluşturan bu unsurlar karşısında panik atak esnasında yaşanılan fiziksel belirtiler incelendiğinde farklı bir tablo karşımıza çıkmaktadır. Panik atakta solunumun hızlanması, kalpteki çarpıntıyla birlikte tansiyonun yükselmesi, titreme, terleme, uyuşma ve karıncalanmalar, baş dönmesi gibi belirtiler kişinin kendisini daha fazla ayakta duramayarak bayılacakmış gibi hissetmesine yol açar. Nitekim yıllarca bu korkuyu yaşayan kişilerin geçmişi incelendiğinde bu tablonun kişiyi bir kez dahi bayıltmamış olduğunu görebilmek mümkündür.

    Atak esnasında adrenalin salgılanması kişide uyarıcı etki yapar, yere düşme yaşanması gerçek bir bayılmanın aksine panik ataktağınki tehlikeli değil temkinlidir, kişi çevresinde olup biten karşısında cevap vermekte zorlansa dahi etrafındaki konuşmaları duyabilir. Yine bayılmanın aksine kişi kendisine verilen ağrılı uyaranlara tepki verebilir, epilepsi nöbetindeki dil ısırma benzeri durum görülmezken kişi dudaklarını, ellerini ya da başkalarını ısırabilir. Ayrıca epilepsi nöbetindeki bayılma süresine karşın panik atak atak 15-20 dakikadan başlayıp saatlerce uzayabilen bir durum olarak çok daha uzun sürebilmektedir.

    Dolayısıyla panik atağın vücutta yarattığı fizyolojik belirtiler kişiyi bayıltabilecek bir nitelik taşımazlar. Fakat kişinin panik atağını tetikleyen etkenin psiko-sosyolojik bir stres faktörü olduğu unutulmamalıdır. Konversiyon bozukluğu tanısının tabloya eşlik ettiği bazı insanlar, herhangi bir organik sorunları bulunmamalarına rağmen psikolojik bir stres yükü karşısında panik atak benzeri bir nöbet geçirerek bayılma tepkisiyle karşılık verirler.  Konversif kişiler içlerindeki sıkıntıyı somutlaştırıp dışsallaştırmada sorun yaşayarak bunu derinden hisseden, başkalarının olumsuz söz ve davranışlarından son derece etkilenip yoğun duygular yaşayan, arzu ve isteklerini kısıtlayarak başkalarının haline acıyıp ilgi göstermesine ihtiyaç duyan, psikolojik dayanıklılığı zayıf kişilerdir. Bu kişiler ailevi ve çevresel sorunlarla başa çıkmada zorlandıklarında bayılma ve kendinden geçme haliyle sorunlardan geçici şekilde uzaklaşarak aşırı yüklenerek zorlanan sitemi rahatlatan bir sigorta işleviyle kendilerini korumaya alırlar. Genellikle bu durum insanlarla bir aradayken gerçekleşir. Kişinin ihtiyaç duyduğu sevgi ve ilgiyi ancak bayılma ile alabildiğini öğrenmesi üzerine bilinçdışı olarak geliştirdiği bir sistemdir. Dolayısıyla bu durum ayrı bir tanı olarak sınıflandırılmaktadır ve panik atak tablosu ile karıştırılmamalıdır.