Kategori: Psikoloji

  • Aile ve Çift Terapisi

    Aile ve Çift Terapisi

    Ortak bir tema çerçevesinde bir araya gelen kişilere uygulanan bir model olmakla birlikte, ortak temalara örnek olarak uçuş korkusu, alkol ve madde bağımlılığı, yas, cinsel istismar, panik problemleri, sosyal kaygı, utangaçlık gibi konular gösterilebilir. Terapist, danışanların hepsinin birbirlerinden destek alarak sorunlarını azaltmalarını ve davranışlarını şekillendirmelerini sağlar. Grup terapisi, küçük gruplar halinde uygulanır ve konular; danışanların içlerinde bulundukları durum ve onların geçmişte yaşadıkları, şahit oldukları ve etkilendikleri olaylar üzerinde terapistlerin yönlendirmeleri ile konuşmalarından oluşur.

    Grup terapisinde paylaşım yapmak esastır. Kişiler, ortak sorunlar çerçevesinde birbirlerine destek olarak, sorunlarına yönelik çözümleri birlikte oluşturup yaşamlarına geçirirler. Grup terapisi sosyal bir ortam içerisinde danışanların sorunlarını incelemelerini, ve kişisel yaşam içerisinde karşılaşılan sorunlar, ve kaygılar üzerine anında geri bildirim almalarını sağlar. Gruptaki danışanlar, kendi sorunlarını güvenli ve gizli bir ortamda paylaşarak ve başkalarıyla empati kurup onların sorunlarına yardımcı olmaya çalışarak grup terapisinden fayda sağlarlar.

    Profesyonel bir terapistin gözlemciliği altında küçük bir grup danışanın buluşup kendilerine ve birbirlerine yardım etmelerini öngörerek özellikle yalnızlık, depresyon ve kaygı gibi konularda danışanlara yardımcı olur. Terapi için geldiğinizde, terapistiniz ve siz beraberce sorununuzun sebeplerini incelersiniz. Böylece, sorununuzu daha iyi anlama yoluna girer ve durumu değiştirip sorunu giderecek seçenekleri kendiniz yaratırsınız.

    Grubun toplantılarında, bireyler birbirleriyle özgürce konuşmaya teşvik edilirler. Bu konuşmaları gerektiğinde profesyonel bir terapist yönlendirir. Grup terapisi bazen bireysel terapi ile birlikte uygulanır. Böyle durumlarda bu kombinasyonun kişilere farklı kazanımlar sağladığı düşünülür. Bireyler, grup terapinin yardımıyla yalnız olmadığını, benzer sorunları olan kimselerle sorunlarını paylaşabilir olduğunu görür, kendilerini anlayacak insanlarla beraber olabileceğinizi hissedersiniz.

    Kulanıldığı alanlar: Kişiler arası ilişkiler, depresyon, kaygı, önemli hastalıklar, yakın birini kaybetme, bağımlılıklar ve davranışsal sorunlar. Genellikle grupları oluşturanlar, birbirlerinden bir şeyler öğrenebilecek insanlardır. 

  • Rüyalar

    Rüyalar

    Rüyaların çoğu hatırlanamaz ve küçük parçaların dışında unutulur. Ancak rüyadan uyandığımız andaki ruh hali bütün gün sürebilir. Tarihe baktığımızda ise imparatorlar, savaşçılar gibi bazı kişilerin rüyalara dayanarak büyük işlere kalkıştıkları söylenebilir. Bunların temelinde rüyanın gelecekten haber içeren bir mesaj olduğunu düşüncesi yatar. Psikoloji bilimine göre ise rüyalar geçmiş ve şimdinin izlerini taşır.

    Rüyayı genellikle görsel imaj olarak yaşarız; düşüncelerle iç içe geçmiş duygular da olabilir, diğer duyular da bir şeyler algılayabilir. Ama çoğunlukla görsellik ön planda yer alır. Rüyaları açıklamanın zorluğu kısmen de olsa bu görsel imajları kelimelerle ifade etme gereğinden kaynaklanır. Bu yüzden rüyayı gören genelde resmini çizmenin anlatmaktan daha kolay olduğunu düşünebilir.

    Rüyaların bazıları çok kısadır ve sadece bir veya birkaç görüntüden, tek bir düşünceden, hatta tek bir kelimeden oluşurken diğerleri içerik açısından oldukça zengin ve bir roman gibi uzun olabilir. Bazı rüyalar uyanık yaşamdaki kadar açık ve netken bazıları ise bulanıktır. Rüyalar tamamen anlamlı, tutarlı hatta fantastik ölçüde güzel olabileceği gibi karışık ve çılgınca olabilir. Ayrıca ağlatacak kadar acı verici, uyandıracak kadar kaygılı, şaşırtıcı ya da neşeli gibi duyguların açık olduğu rüyalar olabileceği gibi hiçbir duygu yaratmayanları da vardır.

    Peki neden rüya görürüz? Bilinçdışımızda, daha çok kullanılan adıyla bilinçaltımızda, farkında olmadığımız duygu ve düşünceler vardır. Bu milyonlarca duygu ve düşünce hiçbir zaman tam olarak uyum içinde değildir. Her zaman ortaya çıkmanın bir yolunu ararlar. Bilincimiz de zihnimizi rahatlatmak ve bu duygu ve düşüncelerin kısmen de olsa ortaya çıkıp uzlaşı sağlaması için rüyaları yaratır. Ancak direnç mekanizması bu duygu ve düşüncelerin rüyalarda apaçık bir şekilde ortaya çıkmasına izin vermez. Çünkü bunlar, kişinin uyanı yaşamda kabul etmeyeceği duygu ve düşünceler olabilir. Bu durumda kişide kaygı oluşturabilir; bu nedenle zihin sansür uygular. Bu sansür sonucu temeldeki duygu ve düşünceler rüyada çarpıtmaya uğrar, değişir ve olduğundan farklı bir şekilde ortaya çıkar. Ya da rüya tamamen anlamsız hâle getirilir ve biz uyanınca hiçbir anlam veremeyiz.

    Her rüya, gören kişiye özgüdür. Bu durumda rüyalar, gören kişinin ürünü ve sözleridir. Ancak bu sözler doğrudan anlaşılır değildir. Bu sözleri anlaşılır kılmak, altında yatan duygu ve düşünceleri açığa çıkarmak için rüya yorumu yapılır. Rüyayı gören, rüyasının ne anlama geldiğini bilir; ancak sadece bildiğini bilmez ve bu nedenle bilmediğini sanır. Bu noktada psikoterapist, kişinin rüyasını keşfetmesine yardım eder. Uygulanan sansür nedeniyle sembolik anlam taşıyan rüyalar, psikoterapist ve rüyayı gören kişinin birlikte çalışması ile yorumlanabilir. Peki buna neden ihtiyaç duyarız?

    Bunun sebebi rüyalarda ortaya çıkan bazı düşünce ve duygular diğerlerine göre daha yoğundur. Bunlar kişiye rüyalar aracılığı ile baskı kurar. Kişi bunları keşfettiğinde onları bilinçdışından bilinç seviyesine taşımış olur ve artık ne ile mücadele edeceğinin farkındadır. Psikoterapi ile bu duygu ve düşünceler üzerinde seanslarda çalışılır. Amaç bu baskı kuran, rahatsızlık yaratan duygular ve düşüncelerin etkisinin azaltılması ya da yok edilmesidir. Bu sayede kişinin, farkında olmadan kendisine uyguladığı baskı azalır ve daha iyi bir yaşam sürmesinin yolu açılır. Ancak kişiye baskı yaratan bu duygu ve düşünceler keşfedildiğinde kişi onları konuşmaktan kaçınabilir; bu gayet doğaldır. Psikoterapist, bu konuda anlayış göstererek kişinin konuşmak istemediği bir konu hakkında baskı yapmaz. Hepsi sürece yayılır ve kişi bu konuları konuşmak istediğinde psikoterapist her zamanki gibi üstüne düşeni yapar.

    Psikoterapi ile kendi rüyalarını yorumlamayı öğrenen kişi zamanla, belli bir noktadan sonra rüyalarını tek başına da yorumlayabilir. Bu durumda kendisini keşfetmesi ve daha iyi tanıması için oldukça önemli bir yetenek kazanmış olur. Sonuç olarak da yaşamını daha iyi bir hâle getirebilir.

  • Ödül Mü, Ceza Mı?

    Ödül Mü, Ceza Mı?

    1970’lerde yapılan bir deneyde üniversite öğrencileri iki gruba ayrılıyor ve iki gruba da legolar veriliyor. İlk gruba legolarla oluşturdukları her anlamlı şekil için ödül olarak para verilirken ikinci gruba hiçbir şey verilmiyor. Öğrenciler legolarla uğraşırken süre tutuluyor. Beklenildiği gibi ödül alan grubun daha fazla vakit harcadığı saptanıyor.

    Deneyin ikinci kısmında öğrenciler başka bir odaya alınıyor ve onlara tekrar legolar veriliyor. Birinci kısımdan farklı olarak odaya ayrıca farklı nesneler ve dergiler de koyuluyor. İsterlerse legolarla oynayabilecekleri, sıkılırlarsa da dergileri okuyabilecekleri söyleniyor. Ancak bu kez her iki gruba da ödül vaadi yok. Bu sefer sonuçlar beklenenin tam tersi çıkıyor: ilk kısımda ödül alan grup legolarla daha az oynarken, hiç ödül almayan grup çok daha uzun oynuyor.

    Bir başka deney de çocuklarla yapılıyor. Anaokulu çocukları üç gruba ayrılıyor ve onlara renkli boya kalemleri verilip bir resmi çizmeleri isteniyor. Birinci gruba boyama yaptıklarında ödül verileceği söyleniyor. İkinci gruba hiçbir şey söylenmiyor ancak boyama bittiğinde sürpriz olarak ödül veriliyor. Üçüncü gruba ise hiçbir şey verilmiyor. Beklenildiği gibi ödül alan çocuklar resimle daha çok uğraşıyor.

    İki hafta sonra bu çocuklara serbest zaman veriliyor ve önlerine boya kalemleri ve farklı oyuncaklar konuluyor. Ancak bu kez hiçbir gruba ödül yok. Sonuç olarak ilk kısımda ödül alan her iki grup da boyamaya pek ilgi göstermezken ödül almayan üçüncü grup aynı heyecanla boyama yapıyor.

        O zaman bilim dünyasını sarsan bu araştırmalar gösteriyor ki çocuk ödül aldığı zaman o işe daha çok ilgi gösteriyor ve daha çok vakit harcıyor. Üstelik ödül almak çocuktaki motivasyon ve heyecanı üst seviyeye çıkarıyor. Ancak ödül ortadan kalkınca çocuk ilgisini kaybedip o işi bırakıyor. Çünkü işle ilgilenmek için sahip olduğu iç motivasyonun yerine bir dış motivasyon (ödül) geçiyor. Bu nedenle iç motivasyonu neredeyse yok oluyor. Ödül ortadan kalktığında dış motivasyonu da olmayacağı için, çocuğun o işi yapmak için herhangi bir motivasyonu kalmıyor. İlginç olan şu ki, ödül davranıştan önce de vaat edilse, davranıştan sonra sürpriz olarak da verilse sonuç değişmiyor.

        Peki bu durumu yaşamımızda nasıl kullanabiliriz? Bir anne işten eve geldiğinde çocuğunun evin içinde koşturup halıları oynatıp katlamasından rahatsızlık duyuyor. Ancak çocuğuna kızmak ya da ceza vermek istemiyor. Bu yüzden bir teklifle bulunuyor: çocuğunun akşamları oynarken halıları oynatıp katlamasını takdir ettiğini, bu yüzden ona ona 1 lira vereceğini söylüyor. Çocuk zaten oynamak ve dağıtmaktan keyif alıyorken bir de üzerine para alacak olması onu motive ediyor. Çocuk birkaç gün oynayıp para almaya devam ediyor. Sonra anne çocuğuna artık 50 kuruş verebileceğini söylüyor. Çocuk çok istemese de bunu kabul ediyor. Birkaç gün daha geçtikten sonra anne artık para veremeyeceğini söylüyor ve çocuk koşturup halıların yerini oynatmaktan vazgeçiyor.

        Son olarak, bazen ebeveynler çocuklarına sınıfı geçmeleri halinde telefon alacakları vaadinde bulunurlar. Ancak burada da ders çalışma konusunda içsel motivasyon yok edilip yerine telefon konulur. Bu durumda çocuk, sonraki yıllarda sınıfı geçmek için sürekli bir ödül bekler. Eğer sınıfı geçmesinden bağımsız olarak telefon alırsanız bu hediye olur. Ancak burada yapılacak en doğru şey, çocuğun kendi harçlığını biriktirerek telefonunu almasıdır. Aldığı harçlık buna imkân vermediğinde, telefona ayıracağınız bütçeyi çocuğunuzun harçlığına küçük miktarlar halinde ekleyebilirsiniz. Böylece çocuk emek vermeyi öğrenir.

  • Duygusal Zeka

    Duygusal Zeka

    Duygu, bir his ve bu hisse özgü belirli düşünceler, psikolojik ve biyolojik haller ve bir dizi hareket eğilimidir. Duygular iki amaca sahiptir: İlki, kişinin harekete geçmesi için enerji sağlamalarıdır. İkincisi ise kişinin kendi ihtiyaçlarını karşılayabilmesi için çevreyi manipüle edebilmesi ya da bu ihtiyaçları karşılayacak uygun davranışları yapabilmesi için yönlendirmeleridir. Genellikle temel duygular öfke, üzüntü, korku, mutluluk, sevgi, şaşkınlık, iğrenme, utanma şeklindedir. Bu duygular yüzümüzde tek tek görülebildiği gibi, bazen birkaçı birlikte de ortaya çıkabilir. Duygular kişisel kararlar almada oldukça önemli bir etkiye sahiptir. Meslek seçimi, yaşanacak yer, evlenilecek kişi seçimi vb. pek çok karar sadece mantıkla alınmaz.

    Duygusal zekâ tanımı 5 ana başlıkta değerlendirilir:

    1. Duygularının farkında olma: İçgörü kazanabilmek ve kendini anlayabilmek için duyguların her an farkında olmak oldukça önemlidir. Duygularını tanıyan kişiler, ruh hallerinin farkındadırlar, kişisel karar gerektiren konularda daha sağlıklı kararlar verebilir ve hayata olumlu bir gözle bakabilirler. 

    2. Duygularla başa çıkabilmek: Kendini yatıştırma, yoğun kaygılardan uzaklaşabilme gibi becerileri kapsar. Bu yeteneği zayıf olan kişiler sürekli huzursuzlukla mücadele ederken, kuvvetli olanlar ise hayatın tatsız sürprizleri ve olumsuzluklarıyla karşılaştıktan sonra kendilerini daha kolay toparlayabilmektedirler. 

    3. Kendini motive etmek: İnsanın kendini motive edebilmesi için öncelikle duygularını bir amaç etrafında toplayabilmesi gerekir. Duygusal özdenetim yani doyumu erteleyebilme ve fevri davranışları engelleyebilme başarının altında yatan oldukça önemli bir özelliktir. Kendini motive edebilme yeteneğine sahip kişiler yaptıkları şeylerde çok daha üretken ve etkili olurlar. 

    4. Başkalarının duygularını fark etmek: Empatik kişiler başkalarının neye ihtiyacı olduğunu, ne istediğini gösteren ipuçlarına karşı daha hassastır. Empati, bir kişinin kendisini karşısındakinin yerine koyarak olaylara onun bakış açısıyla bakması, o kişinin duygularını ve düşüncelerini doğru olarak anlaması ve bu durumu ona yüz ifadesi, beden dili ya da sözel ifade olarak iletmesidir. 

    5. İlişkileri yürütebilmek: Duygusal zekanın bir diğer özelliği de diğer insanlarla olan ilişkileri yürütebilmektir. Bu beceriler popüler olmanın, liderliğin, kişilerarası etkililiğin altında yatan unsurlardır.

    Duygusal zekanın gelişmesi açısından üzerinde durulan en önemli faktörler yaş, aile ortamı ve cinsiyettir:

    Yaş: Duygusal zekanın gelişmesi açısından ele alınan faktörlerden ilki yaştır. Duygusal zekâ bebeklikten itibaren gelişmeye başlar. Duygusal yüz ifadelerini tanıma becerisinin, okul öncesi ve ilkokul yıllarında hızlı bir gelişme gösterdiği de birçok araştırmada kanıtlanmıştır.

    Aile ortamı: Aile yaşamı, duygusal derslerin verildiği ilk okuldur. Bu duygusal dersler sadece ebeveynlerin çocuklarına doğrudan söyledikleri ve yaptıkları ile değil, kendi duygularını ifade etme ve aralarındaki etkileşim modeliyle de verilir.

    Cinsiyet: Aileler kız ve erkek çocuklarını farklı duygusal yaklaşımlarla eğitmektedirler. Anne ve babaların kız ve erkek bebeklerini severken çıkardıkları sesler ve kullandıkları kelimeler farklılık gösterir. Kızlara ve erkeklere duygularla baş etme konusunda verilen dersler de çok farklıdır. Bir çalışmada anne babaların duygularını (öfke hariç) kızlarıyla oğullarından daha çok konuştuklarını bulunmuştur. Erkek çocuklarla ise genellikle öfke duygularının neden ve sonuçları hakkında konuşulmaktadır. Aynı yazarlar kızların dil yetisinin erkeklerden daha erken geliştiğini ve bunun kızların duygularını açıklamak ve başkalarının duygularını anlamakta daha çabuk ustalaşmalarına yol açtığını ifade etmişlerdir. Duygularını ifade etmek için teşvik görmeyen erkek çocuklar ise hem kendi hem de başkalarının duygularını anlamada zorluk çekmektedirler. Duygusal gelişimle ilgili bu cinsiyet farklılıkları çocukların arkadaş seçimini de etkilemektedir. 3 yaşındaki çocukların %50’sinin en iyi arkadaşı karşı cinsten olurken, 5 yaşında bu oran %20 ye düşer. 7 yaşında hemen hiçbir çocuğun en iyi arkadaşı karşı cinsten değildir.

    Duygusal zekâ tüm yaşamı etkilemektedir. Duygusal zekâsı yüksek olan bireyler, eşlerinin duygularını daha hızlı ve doğru bir şekilde fark eder ve bunu ifade ederse sağlıklı bir iletişim kurma ve problemleri çözme olasılığı artar. Aynı şekilde çocuğunun duygularını daha doğru tanımlayacağı için buna uygun bir geribildirim vererek ilişkinin sağlıklı bir seviyede kalmasını sağlayabilir. Aynı durum sosyal ve iş yaşamında da geçerlidir. Örneğin; empati kurma becerisi yüksek olan kişilerin, iş birliği ve liderlik konularında daha avantajlı olduğu yapılan araştırmalarda kanıtlanmıştır.

    Yüksek duygusal zekaya sahip olmak ya da empati yapabilmek karşımızdaki kişinin duygularını anlayıp aynısını hissetmek ya da o kişinin duygularını doğru kabul etmek değildir. Doğru kabul etsek de etmesek de karşımızdaki kişinin duygusunu, sözel olarak ifade etmese dahi anlamak ve buna uygun bir geribildirim vermektir. Vereceğimiz geri bildirim karşımızdaki kişiyi memnun etmeyip onda başka bir duygunun ortaya çıkmasına neden olabilir. Yeni duyguyu da anlayıp uygun geribildirim vermek yüksek duygusal zekanın işareti olabilir.

  • Çocuklar Neden Uyumak İstemez?

    Çocuklar Neden Uyumak İstemez?

    Ebeveynler, sağlıklı bir gelişim için çocuklarının her akşam aynı ve geç olmayan bir saatte uyumasını ister. Ancak çocuklar bazen bir türlü uyumaz. Peki bir çocuk neden uyumak istemez?

    • Bunun ilk sebebi çocuğun enerjisi ile ilgilidir. Hepimiz biliriz ki çocuklar çok enerjiktir. Eğer bu enerjilerini gün içerisinde yeteri kadar harcamazlarsa uyumak istemezler.

    • Ebeveynleri ile yeteri kadar ilişki kuramamış çocuk uyumak istemeyebilir. Bu durum geçirilen zamandan çok yoğunlukla ilgilidir. Tüm gün anne babasıyla vakit geçirmiş bir çocuk yeterli yakınlık ve ilişkiyi kuramamış olabilir. Bu nedenle ilişki kurmak istediği için uyumak istemez.

    • Bir çocuk kaygılıysa, odasında tek olduğu için ya da tek olmasa da ebeveynlerinin yanında olmamasından dolayı güvende hissetmediği için uyumak istemez.

    • Uyuyunca, ebeveynlerinin onsuz eğleneceklerini ya da diğer kardeşleriyle güzel vakit geçireceğini düşünen çocuklar uyumaz.

    • Kaygılandığı şeyler varsa, uykuya kadar geçen sürede kendi iç dünyasıyla baş başa kalacağı için uyumak istemez.

    Bu noktada ebeveynler, eğer çocukları vaktinde uyursa onları parka götüreceklerini söyleyerek pazarlık yapmaya çalışırlar. İyi niyetli bir yaklaşım da olsa oldukça yanlıştır. Çünkü böyle davranarak ebeveynler, benimle zaman geçirmek istiyorsan önce bunu hak etmelisin mesajı verirler. Ek olarak bir ödül vaadi de olduğu için, sorunu anlamak yerine çocuk korkularıyla yalnız bırakılmış olur.

    Bu nedenlerle ödül vaadiyle iş yaptırmak yerine empati kurarak çocuğun asıl ihtiyacını anlamak gerekir. Hem sorun çözülür hem de çocukla ilişki daha sağlıklı gelişir.

    Çocuklar neden küfreder?

        Bazen çocuklarını küfrettiğine şahit oluruz. Bu durum yalnızca birkaç kez olabileceği gibi birçok kez de yaşanabilir. Çocukların küfretmesinden çok küfür öğrenmiş olmasına şaşırırız. Ancak günümüzde televizyon, tablet gibi araçların zararlı içeriklerinden çocuklarımızı sakınmamız oldukça zordur. Ayrıca bunlardan koruyabilsek bile akranları ya da çevredeki yetişkinlerden öğrenebilirler.

        Birkaç kez küfreden çocuğa bunun doğru olmadığını anlatan geri bildirimler verir. Hatta bunun yetmediğini düşünürsek ödül de veririz. Ancak ödüller sonlandıktan sonra tekrar küfür ettiği görülür. Bazen hiç ödüle başvurmadığımız halde dahi çocuk küfretmeye devam edip bunu sürekli hâle getirebilir. Peki neden? Bunun en temel nedeni çocuğun duygularını ifade edememesidir. Üzüldüğünü, korktuğunu sözlere dökemeyen çocuk bu duygularını bastırır ancak yine de bir şekilde ifade etmek ister; bunun için de küfrü kullanır. Duygularını ifade edememesinin sebebi yeterli kelime dağarcığına sahip olmaması değildir. Duygularını ifade ettiğinde yargılanacağını, kötü bir tepki alacağını düşünür. Bu nedenle ödül vererek davranışı bastırmak yerine çocuğa duygusunu ifade etmesini öğretmek gerekir. Ödül ancak geçici bir çözüm olabilir.

  • Kalabalık ve Tenha

    Kalabalık ve Tenha

    New York’ta 1964 yılında Kitty Genovese adlı genç bir kadın bıçaklanarak öldürüldü. Saldırgan, pencerelerinden olayı izleyen otuz sekiz komşusunun gözleri önünde yarım saat içerisinde Genovese’ye sokak ortasında üç kez saldırdı. Ancak bu süre içerisinde otuz sekiz tanıktan hiçbirisi polise haber vermedi. Bu olay bir şok etkisi yarattı. Şehir yaşamının soğuk ve insani değerlere uzak etkilerinin bir ikonu olarak görüldü. New York Times gazetesi olaydan şöyle bahsetti:

    Hiç kimse Genovese saldırıya uğrarken otuz sekiz kişinin neden telefonu kaldırmadığını açıklayamaz, çünkü kendileri de açıklayamıyor. Fakat bu kayıtsızlığın büyük şehirlerin sorunlarından biri olduğu varsayılabilir. Eğer insanın etrafı milyonlar tarafından kuşatılmışsa onların sürekli olarak kendisini etkilemelerini önlemek neredeyse psikolojik bir ölüm kalım meselesidir ve bunu yapmanın tek yolu mümkün olduğunca bu insanlara aldırmamaktır. İnsanın komşusuna ve onun sorunlarına karşı kayıtsızlığı, diğer büyük kentlerde olduğu gibi New York’taki yaşamda da koşullandırılmış bir tepkidir.

    Makalede bahsedildiği gibi büyük şehirlerdeki yaşamın belirsizliği ve yabancılaşma insanları sert ve duygusuz yapar. Ancak bu durum daha karmaşıktır. Psikologlar bu konu hakkında bir dizi araştırma yapmaya karar verdiler ve bu sorunu seyirci kalma sorunu olarak adlandırdılar. Buldukları sonuç oldukça ilginçti; olaya kaç kişinin tanıklık ettiği, yardım davranışının öngörülmesinde öncelikli etken olmuştu.

    Örneğin deneylerin birinde, bir öğrenciden bulunduğu odada epilepsi krizi geçiriyormuş gibi yapması istendi. Bitişikteki odada sesleri duyan sadece bir kişi olduğunda o kişinin yardıma koşma olasılığı %85 oluyordu. Ama denekler epilepsi nöbetini duyan dört kişi daha olduğunu düşündüklerinde sadece %31 oranında yardıma geldiler. Başka bir deneyde bir kapının altından duman sızdığını gören insanların yalnız oldukları olayı bildirme oranı %75 çıktı. Ancak grup halinde gördüklerinde oran %38’de kaldı. İnsanlar grup halindeyken eyleme geçme sorumluluğu kendi aralarında dağılmış oluyordu. Başka birinin durumu bildireceğini ya da hiç kimseye eyleme geçmediği için görünürdeki sorunun aslında bir sorun olmadığını düşünmeye başlıyorlardı.

    Buradan yola çıkılarak Genovese cinayetinde tanıkların polise haber vermemelerinin sebebinin, tanıkların her birisinin çok fazla tanık olduğunu düşünmesi olduğu söylenebilir. Diğer herhangi bir tanığın mutlaka polise bildirecek olmasına dair bu düşünce, saldırganın bulunamamasına neden olmuştur.

  • Bireysel Terapi

    Bireysel Terapi

    Psikoterapi genel olarak çocuk-ergen, yetişkin ve çift-aile olmak üzere 3 alt dala ayrılır. Bireysel terapi, yetişkin alt dalına karşılık gelir. Bireysel terapide yalnızca danışan ve terapist görüşme yapar ve süreç bu şekilde ilerler. Seanslar süresince odak noktası yalnızca danışanın anlattıkları olur; onun duyguları, düşünceleri ve yaşantısı ele alınır; mevcut problemi yaratan çatışmalara odaklanılır. Bu nedenle görüşmeler dışında danışanın yaşamı ile ilgili araştırma yapmak, bilgi toplamaya çalışmak asla söz konusu olamaz.

    Peki danışanın bir yakını ya da arkadaşı terapisti arayıp bilgi almak isterse ne olur? Bazı durumlarda bireyler çocuğu, eşi, partneri, ebeveyni ya da yakın arkadaşı için çok korumacı davranmak isteyebilir. Tamamen iyi niyetli olarak sürecin iyi gidip gitmediğini merak edebilir. Ancak hangi durum olursa olsun, terapist, danışanı ile ilgili en ufak bir bilgi dahi vermez. Hatta kendini danışanın yakını olarak tanıtan kişiye, bahsettiği isimde bir danışanı olup olmadığı hakkında dahi bilgi vermez. Eğer bilgi almaya çalışan kişi bunda ısrarcı olursa terapist bu kısa görüşmeyi derhal sonlandırır.

    Bireysel terapide, terapisti ilgilendiren konular, danışanın yaşamında gerçekleşen olayların tam olarak ne olduğunu araştırmak değildir. Terapist bir dedektif gibi davranmaz. Bir olaydaki herkesin duygu ve düşüncesini öğrenme ve doğru veya yanlış olduğuna dair bir karar verme asla bireysel terapide yer almaz. Terapist gerçekleşen ve seansa taşınan olaylarda yalnızca danışanın duygu ve düşüncelerine odaklanır. Bunlarda da asla yargılayıcı olmamak kaydı ile danışanda olumsuz duygu ve düşüncelere, yine danışan ile birlikte ve onu zorlamadan odaklanır. Bireysel terapi süreci yalnızca bir kişiye özel bir alandır.

    Danışanın eşi, partneri, arkadaşı gibi yakın çevresinden biri aynı terapiste gitmek isterse ne olur? Üstelik bu durumu doğrudan danışanın kendisi de talep edebilir. Ancak danışan bu durumu istese dahi, bireysel terapi bir çevreden yalnızca bir kişiye yapılır. Çünkü zaman içerisinde danışan, kendisine ait olan bu özel alandan uzaklaşmış hissedebilir veya farkında olmadan paylaştıklarının, aynı terapiste gelen diğer arkadaşı/eşi vb. tarafından öğrenilebileceğine dair gizli bir endişeye kapılabilir. Bu durumda yapılabilecek en iyi şey, terapi almak isteyen diğer kişiyi başka bir uzmana yönlendirmektir.

  • Terapinin Gizliliği

    Terapinin Gizliliği

    Psikoterapi, terapist ve danışan arasında özel bir alandır. Terapiye gelen kişi, daha önce kimseyle paylaşmadığı duygu, düşünce ve durumları terapisti ile paylaşmak ister. Ancak daha önce hiç tanımadığı bir kişiye iç dünyasını açmak pek kolay olmayabilir. İlk defa gördüğü, haftanın sadece belli saatlerinde bir araya geldiği kişiye özel yaşamını açabilmesi için bir güven duyması gerekir. Bu güvenin oluşması için zamana ihtiyaç duyabilir.

    Bu durum oldukça olağandır. Tahmin edildiğinden daha çok kişide görülebilir. Bu nedenle terapistin, danışanın özel bilgilerine dair nasıl sorumlulukları olduğunu anlatmak faydalı olacaktır.

    Terapide konuşulan her şey yalnızca terapist ve danışan arasında kalır. Dışarıda herhangi bir kişi, kurum ya da platformda paylaşılması söz konusu değildir. Yalnızca danışanın kendisi ya da bir başkasına zarar verme ihtimali varsa yetkili kurumlara bildirmek gerekebilir. Ancak böyle bir durumda danışandan gizli olarak bildirme gibi bir durum olmaz; öncesinde mutlaka danışana bilgi verilir. Böyle bir yükümlülüğün olması, danışanın zarar verme ihtimaline neden olan konuları konuşmaya engel değildir. Her şey ilk olarak düşüncede başladığı için eyleme kadar geçen süreçte gerçekleşme ihtimali oldukça azalır. Bu nedenle danışan böyle düşüncelere sahipse bunları terapide konuşmak danışan için hem rahatlatıcı olur hem de nasıl baş edebileceğini öğrenir.

    Terapist ve danışan bir sosyal ortamda karşılaşırsa ne olur? Gizlilik gereği terapist sosyal yaşamda danışanla doğrudan iletişim kurmak için adım atmaz. Çünkü danışan, terapiye gittiğini yakın çevresiyle paylaşmamış olabilir. Bu nedenle terapist ilk adımı atarsa özel yaşamı ihlal etmiş olur. Ancak danışandan selam verme, diyalog kurma gibi bir adım gelirse terapist buna uygun bir geribildirim verebilir. Bu durum da olabilecek en kısa sürede gerçekleşir. Sonrasında terapistin danışanıyla sosyal yaşamdaki gibi bir diyalog sürdürmesi, bir şeyler içmesi, vakit geçirmesi, arkadaşlık kurması gibi bir durum söz konusu değildir. Tüm bunlar danışanın gizliliğini korumak için yapılır.

  • Depresyon

    Depresyon

    Derin üzüntü veya zevk alamama, depresyonun başlıca belirtileridir. Birey, kendi kendini suçlayan düşüncelere sahip olabilir. Ya da kusurları ve eksiklikleri üzerine odaklanabilirler. Genel olarak bir değersizlik hissi eşlik edebilir. Depresyondaki bir bireyde bu özelliklerin hepsi görülebileceği gibi yalnızca birkaçı da görülebilir. Bazı durumlarda ise birey iş ya da sosyal yaşamına çok fazla vakit ayırıp odaklanarak bu duygu ve düşünceleri görmezlikten gelmeye çalışabilir.

    Depresyonu olan insanların bazıları aşırı yorgunluk hisseder, zor uykuya dalar ve sık sık uyanır. Ya da bazen gün boyunca uyuma görülür. Ayrıca iştah azalması ve cinsel isteksizlik sık karşılaşılan durumlardır. Sosyal ortamlardan geri çekilme, yalnız vakit geçirme gibi durumlar da yaygındır.

    • Adet Öncesi Disforik Bozukluğu: Kadınlar, regl dönemlerinden birkaç gün önce, depresif ve kaygı semptomları yaşayabilir. Üzgün, stresli ve endişeli hissetme, yorgunluk, göğüslerde hassasiyet, kilo alımı ve şişkinlik görülebilir. Üreme dönemleri boyunca bu semptomlar her adet döngüsünde ortalama bir hafta görülür.

    • Kış Depresyonu (Mevsimsel Duygulanım Bozukluğu): Birey, birbirini izleyen iki kış mevsiminde depresyon yaşar ve yaz sezonunda depresyon görülmez.

    • Majör Depresif Bozukluk: Üzüntülü duygudurum veya her zamanki etkinliklerde ilgili zevk kaybı görülür. Çok fazla ya da az uyuma, kilo ya da iştahta değişim, enerji kaybı, değersiz ya da suçlu hissetme, odaklanma ve karar almada güçlük, ölüm ve özkıyım gibi düşünceleri gibi durumların hepsi ya da bir kısmı görülür. Belirtiler en az 2 hafta süreyle ve her gün, günün büyük bölümünde bulunur.

    • Süregiden Depresyon Bozukluğu (Distimi – Kronik Depresyon): En az 2 yıl olmak üzere yorgunluk, umutsuzluk, konsantrasyonda zorluk, iştah ve uyku ile ilgili problemler, olumsuz duygular görülür. Ancak birey bu durumun farkında olmayıp enerjilerinin çoğunu işlerine verebilirler. Birey, durumu majör depresyona dönüşene kadar tedaviye gitmeyebilir.

  • Anksiyete

    Anksiyete

    Kaygı, beklenen bir problem ile ilgili endişe duymadır; gelecekteki tehdit ile ilgilidir. Korku ise şu anki tehlikeye karşı bir tepkidir. Kaygı, anksiyete sözcüğünün dilimizdeki karşılığıdır.

    • Panik Atak: Aniden başlayan göğüs ağrısı, ürperme, sıcak basması, tıkanma, nefes darlığı, hızlı ve düzensiz kalp atışı, karıncalanma, uyuşma, aşırı terleme, mide bulantısı, baş dönmesi ve titreme gibi semptomlar ya da birkaçı görülür. Birey, gerçek dışı hissedebilir veya öleceğine dair bir korku yaşayabilir. Panik atak tek başına bir hastalık değil semptomdur.

    • Panik Bozukluk: Aniden ortaya çıkan panik ataklar sonucunda birey, tekrar panik atak yaşamaktan endişe duyar ve atakları tetiklemiş aktivitelerden, bir kere bile olsa, uzak durur ve panik atak yaşadığı yerlerden kaçınarak gelecekteki olası ataklardan kaçınır.

    • Agorafobi: Birey yalnız kaldığı ya da uzakta olduğunda aşırı kaygı yaşar. Düşüncelerinde kaçışın imkânsız olacağı veya yardım gelmeyeceğine dair bir korku vardır. Bu nedenle ya bu durumlardan kaçınır ya da güvendikleri birilerinin eşlik etmesini isterler. Hiçbiri etki etmezse yoğun kaygı yaşayarak duruma katlanırlar.

    • Özgül Fobi: Bu kişiler, özgül nesne veya durumlardan korkarlar. Hayvanlar, fırtınalar, yükseklik, kan, uçak, karanlık en sık görülen türlerdir.

    • Sosyal Kaygı Bozukluğu: Kalabalık önünde konuşmak ya da performans sergilemek, yemek yemek, yazı yazmak, biriyle konuşmak gibi başkalarının kişiyi yakından görebildiği durumlarda birey aşırı bir kaygı yaşar. Bu aktiviteler rezil olma veya sosyal red korkusunu tetiklediği için, kişi bu durumlardan kaçınır ya da yüksek bir kaygı yaşayarak duruma katlanır.

    • Yaygın Kaygı Bozukluğu: Sağlık, aile, maddiyat, okul, iş gibi pek çok farklı konu ile ilgili aşırı endişeler, kas gerilmesi, huzursuzluk, çabuk yorulma ve sinirlenme, dikkat ve uyku problemleri gibi fiziksel ve zihinsel şikayetler görülür. Bu neden kişi çoğu zaman gergin veya kaygılı hisseder.

    Ayrılma Kaygısı Bozukluğu: Kişi, ebeveynlerinden birine veya hayatlarındaki önemli bir insana bir şey olacağından korktuğu için yalnız kalmakta oldukça zorlanır. Ebeveynlerinin ya da kendisinin öleceği ya da kaybolacağını düşünür. Bu nedenle ayrılma düşüncesi kaygıya, kâbuslara ya da fiziksel şikayetlere yol açabilir.