Kategori: Psikoloji

  • Psikodramanın Büyülü Dünyası

    Psikodramanın Büyülü Dünyası

    Son dönemde sıkça karşımıza çıkan bir psikolojik tedavi yöntemi: Psikodrama

    Sözlük anlamına baktığımızda karşımıza, ‘Tiyatroyu psikolojik tedavide kullanan bir tekniktir. Jacob Levy Moreno tarafından, 20. yüzyılın başlarında geliştirilmiştir.’ ifadeleri çıkıyor.

    Kendi içinde büyülü bir dünyası olan psikodrama metodununu Uzman Psikolog Yeliz Yılmaz’a sorduk. Yılmaz, Bilişsel Davranışsal Terapi eğitimi ardından tanıştığı psikodrama ile hayatında farklı bir döneme geçtiğini söyledi.

    Psikodrama ile insanların varolan sorunlarına farklı yaklaştıklarını belirten Yılmaz, ‘Öncelikle sorunun kaynağına inip bu duruma nasıl gelinmiş ve nasıl bu durumu değiştirebiliriz onu hedefliyoruz. Yaşanılan durumu kendi sahnemizde canlandırıyoruz. Bu sahnede dün, bugün ve yarını yeniden gözden geçirme imkanı sunuyoruz.’ ifadelerini kullandı.

    • Sizi tanıyabilir miyiz?

    Merhabalar ben Yeliz Yılmaz. Atılım Üniversitesi Psikoloji lisans bölümü, Ufuk Üniversitesi Genel Psikoloji (Sosyal, Gelişim) yüksek lisansı mezunuyum. Meslekte 6.yılım.

    • İlk olarak çalışmalarınızdan bahseder misiniz?

    Lisans eğitimimi bitirdiğimde özel eğitim merkezinde çalışmaya başladım. Meslektaşlarım çok iyi bilirler ki, teorik eğitim ve uygulama arasında bocalamayan meslek elemanı yoktur. Ancak ben bu süreci daha az sancılı geçirdim. Lisans eğitimimi birçok özel kurumda gönüllü staj yaparak geçirdim. Bu nedenle mezun olduğumda uygulama alanına daha kolay adapte olabildim.

    Özel eğitim merkezinde çalışırken özel öğrenme güçlüğü, otizm ve Serebral Palsi tanısı almış çocuk ve yetişkinlerle çalışma imkanı buldum. Bu süreçte çok fazla şey öğrendim diyebilirim. Ve bu vesile ile terapi eğitimlerime başladım. Öncelikle Bilişsel Davranışsal Terapi (BDT) eğitimimi tamamladım. Sonrasında psikodrama ile tanıştım. Psikodramanın büyüsü ile hayatımda farklı bir döneme geçtim diyebilirim. Şu anda 3 yıllık psikodrama yardımcı terapist eğitimimi tamamladım ve yardımcı terapist olarak çalışmalarıma devam ediyorum. Bunun yanı sıra EMDR terapisi ve Şema terapisi eğitimlerini alarak uygulayıcısı oldum. Danışanlarıma yetkin olduğum bütün yöntemleri kullanarak danışmanlık hizmeti vermekteyim.

    • Psikodramanın büyülü dünyasından bahsettiniz, psikodrama nedir?

    Psikodrama 1920’lerde Moreno’nun geliştirdiği, tiyatro tekniklerini ruh sağlığı hizmetleriyle birleştiren doğaçlama ve yaratıcılık üzerine kurulu bir psikoterapi metodudur. Psikodrama kendimizi tanımayı, kendimize ve durumlara dışarıdan bakabilmeyi, problem çözme ve baş etme gücümüzü arttıran eylem, spontanlık ve yaratıcılık üzerine kurulmuş bir paylaşım yöntemidir.

    • Psikodrama bir tedavi yöntemi midir? Hangi alanlarda kullanılabilir?

    Psikodrama çalışmaları her alanda kullanılmaktadır. İnsanların duygu ve düşüncelerini eylem halinde ifade edebildikleri bir tedavi yöntemidir.

    Psikodrama ile insanların varolan sorunlarına farklı yaklaşıyoruz. Öncelikle sorunun kaynağına inip bu duruma nasıl gelinmiş ve nasıl bu durumu değiştirebiliriz onu hedefliyoruz. Yaşanılan durumu kendi sahnemizde canlandırıyoruz. Bu sahnede dün, bugün ve yarını yeniden gözden geçirme imkanı sunuyoruz.

    • Psikodramayı tercih etmenizin nedeni nedir?

    Psikodramayı günlük hayatımda bile kullanıyorum. Şu anda grup terapisinde yaygın kullanımı olsa da ben bireysel terapilerimde de birçok tekniğini kullanıyorum. Büyülü bir dünyası var psikodramanın. İçine girdiğiniz andan itibaren farkındalığınızı arttırıp sizi daha doğru ve olumlu düşünmeye yönlendiriyor. Ben tek bir terapi tekniği kullanmak yerine uygun danışana uygun yöntemi seçme taraftarıyım. Bu nedenle psikodramanın yanı sıra EMDR, BDT ve Şema terapiyi de sıklıkla kullanıyorum.

    • Peki daha çok hangi alanlarda çalışıyorsunuz?

    Yüksek lisansım ve sonrasındaki terapi eğitimlerim klinik ve gelişim psikolojisi alanında devam etti. Sıklıkla çocuk ve yetişkinlerle çalışmaktayım. Aynı zamanda anne-baba eğitimleri, iletişim becerileri ve kişisel gelişim seminerleri de vermekteyim. Bu eğitimlerde de psikodrama tekniklerini kullanıyorum.

    • Hep merak edilen ve eminim ki çok sık sorulan bir soru ile devam etmek isterim. Meslek hayatınızda karşılaştınız ilginç bir anınız var mı?

    Evet çok fazla var hem de. Beni en çok etkileyen bir anımı paylaşmak isterim. Özel eğitim merkezinde çalıştığım yıllarda ağır engelli tanısı almış 27 yaşında bir kadın danışanım vardı. Danışanım zihinsel kapasitesi nedeniyle sadece 3 kelime kullanabiliyordu. “Anne, yok ve gidek “ Bu kelimeler dışında bildiği ve anlayabildiği kelimeler olmadığı düşünülüyordu. Yaklaşık 5 ay beraber çalıştık.

    Onun beni anlamadığı benim ise onu anlamaya çalıştığım seansların birinde masal kitabı okumaya karar verdim. Kitap arasından en sevdiğim masalı seçerek artık her seansta aynı masalı okumaya başladım. Bir süre sonra aralarda duraklayarak tepkilerini ölçmeye başladım. Masal boyunca konuşmadığını sadece durduğumda normalden daha hızlı ve yüksek sesle “anne,yok, gidek” kelimelerini tekrarladığına şahit oldum. Aslında ‘devam et’ demek istiyordu. Devam et kelimesini söylemese de devam etmemi istediğini bana anlatabildiği düzeyde gösterdi. O gün benim için inanılmazdı, azimle başarıya ulaşabilmenin en güzel kanıtıydı.

  • Çocuk Cinayetlerinin Altında Ne Var?

    Çocuk Cinayetlerinin Altında Ne Var?

    İstanbul Fatih’te bir babanın 9 yaşındaki oğlunu öldürmesi ardından benzer bir haber Adıyaman’dan geldi. Adıyaman’da Z.S isimli anne tedavi altında olan 4 yaşındaki kızını boğmaya çalışarak, küçük kızın beyin ölümüne sebep oldu.

    Yaşanan son olay çocuk cinayetlerini yeniden gündeme getirdi. Peki son zamanlarda sıkça karşımıza çıkan bu dehşetin altında ne yatıyor? Çocuk katili olan anne ve babalar cinayeti hangi psikoloji içinde işliyor?

    Çocuk katili olan anne babaların analizini yapabilir misiniz?

    Şiddete maruz kalanların ve şiddete tanıklık edenlerin şiddet gösterme eğilimlerinin daha yüksek olduğunu düşünüyoruz. Şiddet uygulamanın bireysel nedenlerine de bakmamız gerekir. Şiddete meyilli kişilerin aşırı kontrolcü, empati kuramayan, dürtü kontrolü bulunmayan, kuşkucu, aşırı tepki gösteren, ego zayıflığı bulunan veya anti-sosyal kişilik bozukluğu olan bireyler olduğunu araştırmalar göstermektedir.

    Anne ve babalar çocuklarını nasıl öldürebiliyor ya da nasıl bir ruh hali içerisinde bu yolu denemeye karar veriyor?

    Bu soruya birden fazla cevap vermek mümkün. İlki annenin toplumdan dışlanma korkusu olabilir. Özellikle gayri resmi birliktelik sonucu olan çocukların (tecavüz, istenmeyen gebelik vb.) çocuk yaşta anne olan ve bakım verme becerisi bulunmayan anneler, toplum tarafından dışlanacağını düşünerek bu yola başvurabiliyor.

    Bir diğer neden ise çocuğa bakacak maddi durumun olmaması. Özellikle baba tarafından kabul edilmeyen gebeliklerde veya babanın ilişkisini bitirmek istemesi sonucunda annelerin bu yola başvurduğunu görebiliyoruz.

    Tabi ki bu durumun altında yatan psikolojik nedenleri de göz ardı edemeyiz. Özellikle ergenlik çağı ve beliren yetişkinlik döneminde yaşanılan hamileliklerde annenin psikolojik iyilik durumuna bakılmalı. Çocukluğundan itibaren şiddet mağduru olan annenin, istenmeyen veya hazır bulunuşluğu tamamlanmamış gebelik sürecine başlaması ruhsal durumunu olumsuz etkilemektedir.

    Bir insanı çocuk katili olmaya iten ne olabilir?

    Gelişim bebeklikten başlayıp ölüme kadar devam eden bir süreçtir. Bu süreçte özellikle ilk çocukluk, erken çocukluk ve ergenlik döneminin bireyin yetişkinlik dönemindeki davranışlarında önemli etkileri olduğunu düşünüyoruz. Olumsuz yaşam deneyimlerine, aile içi şiddete, ihmal ve istismara maruz kalan çocukların diğer çocuklara oranla yetişkin olduklarında şiddet meyilli, anti-sosyal davranış örüntüleri görülen veya psikiyatrik rahatsızlarının daha fazla ortaya çıkabileceğini söyleyebiliriz.

    Hamilelik süresi ve doğum sonrasında annelerle yapılan araştırmalarda ülkemizde doğum sonrası depresyonun (postpartum) yaygın olduğunu görüyoruz. Hamilelik öncesi ve sonrasında, çocuklu bir hayata başlangıç, bireyin yeterlilikleri, korkuları, kaygıları veya eksiklikleri konusunda mutlaka psikolojik destek almalarını öneriyoruz.

  • Yeme Bozuklukları

    Yeme Bozuklukları

    Günümüzde birçok insanın yeme alışkanlıklarından şikayet ettiğini hemen hemen her mecrada duymaktayız. “İştahıma engel olamıyorum, gece bile kalkıp yemek yiyorum”, “tok olsam bile sürekli yemek istiyorum”, “bir anda ne bulursam yiyorum, öyle ki yerken nefes dahi almıyorum, ama daha sonra pişman oluyorum” veya “kilo almaktan çok korkuyorum, genellikle çok az yemek yiyorum ve sürekli spor yapıyorum” gibi cümleleri danışanlarımdan sıkça duymaktayım. Modern toplumların ince bir bedene sahip olmanın önemini vurgulaması, basın-yayın organları ve sosyal medyanın etkisiyle bireylerin bedensel memnuniyetsizliklerinin arttığı düşünülmektedir. Sözü edilen güncel faktörlerin yanında yeme bozuklukları ne kadar bedensel rahatsızlıklar gibi görünseler de aslında ruhsal sorunların ortaya çıkardığı bedensel belirtileridir.

    Erkeklere kıyasla kadınlarda daha çok karşımıza çıkan yeme bozuklarının erkek/kadın oranı 1/10’dur. En çok karşılaşılan yeme bozukluklarından bazıları şöyledir;

    1. Anoreksiya Nervoza

    Genellikle ergenlik döneminde (14-15 yaşlarında) gençlerin bedenlerine karşı aşırı hoşnutsuzluğuyla ortaya çıkar. Kişiler kalori alımını aşırı denecek ölçüde kısıtlar, aşırı egzersize yönelebilir, kontrolsüzce laksatif (ishal yapıcı) ya da diüretik (su atıcı) kullanabilirler. Anoreksiya Nervoza tanısı alan bireylerde aşırı zayıf olma hali, kilo almadan aşırı derecede korkma, zayıf olma arzusu, beden algısında bozulma (aşırı zayıf olunsa da yeterince zayıf olduğunu düşünmeme), adetten kesilme gibi belirtiler ortaya çıkmaktadır.

    II. Bulimiya Nervoza

    Bulimiya nervozada da kişi zayıf bir bedene sahip olmayı amaçlamaktadır lakin anoreksiya nervozanın aşırı zayıf görüntüsünün aksine bulimik bireyler ya normal beden ağırlığında ya da hafif kiloludurlar. Genellikle 18-19 yaşlarında ortaya çıkar. Bulimiya nervoza genellikle bireylerin tıkanırcasına yemek yemesinin ardından (genellikle 1 saat kadar sürer) kendini kusturma döngüsüyle devam eder.

    III. Duygusal Yeme Bozukluğu

    Bireylerin hissettiği sevgisizlik, yalnızlık, stres gibi olumsuz duyguların yarattığı çökkünlüğü hafifletmek için aşırı yeme halinden kaynaklanabileceği gibi aşırı mutluluk, kutlama ya da ödül verme gibi pozitif duyguları perçinlemek amacıyla da aşırı yeme davranışı gösterebilmektedirler. Yeme krizinin arkasından gelen pişmanlık kişileri strese sokmaktadır ve bu da duygusal yeme döngüsünü devam ettirmektedir.

    Yeme Bozukluklarının Tedavisi

    Yeme bozuklukları psikiyatrik hastalıklar içinde en ölümcül olanlarıdır. Anoreksiya nervozalı hastalar, bulimiya nervozaya kıyasla daha çok risk altındadır, bu yüzden tedaviye başlanmakta geç kalınmamalıdır.

    Yeme bozukluklarının tedavisinde çeşitli tıbbi dallarla iş birliği yapılmasının yanında psikiyatrik tedavinin de önemli bir yeri vardır. Yazının başında da belirtmiş olduğum gibi ne kadar fiziksel belirtilerle ortaya çıksa da yeme bozuklukları aslında ruhsal kaynaklıdır. Bu nedenle psikoterapinin hem danışanın içgörüsünü arttırmada hem de tedavinin verimini arttırmadaki rolü çok önemlidir.

    Psikoterapi sürecinde sorunun kaynağını tespit etmek ve tedavi programını buna göre hazırlayarak doğru terapi ekolünü seçmek yeme bozukluklarının tedavisinde kritik öneme sahiptir.

  • Yaygın Anksiyete Bozukluğu (YAB) Nedir?

    Yaygın Anksiyete Bozukluğu (YAB) Nedir?

    “Kaygı”, “kaygılı olma hali” veya halk dilinde “evham yapmak” insana özgü ve günlük hayatımızda her birimizin deneyimlediği bir durumdur. Birçoğumuzun düşündüğünün aksine kaygı duymak başlı başına problemli bir durum değildir; aksine normal düzeyde duyulan kaygı bizleri olabilecek olumsuzluklara karşı önlem almaya iter ve bu sayede olabilecek tehlikelerin önüne geçilebilir.

    “Sürekli kötü bir şey olacakmış gibi geliyor, bu ihtimali düşünmeden duramıyorum”, “Çocuğumu hiç bir yere yollamak istemiyorum, her an başına bir şey gelebilir, haberlerde neler görüyoruz”, “Geceleri ‘acaba eve hırsız girer mi ya da biri eve girip eşimi, beni veya çocuklarımı öldürür mü’ diye ödüm kopuyor, bunları düşünmekten uyuyamıyorum” gibi cümleler Yaygın Ankisyete Bozukluğunun (YAB) varlığıyla ilgili ipucu verebilecek en tipik ifadelerdir.

    Yukarıdaki örnek ifadelerden de anlaşılacağı gibi YAB’ın tanımı “gerçekte bir tehdit ya da durum olmamasına karşın aşırı bir endişe halinde olma” durumudur. Aşırı kaygılı olma durumu kişinin gündelik hayatını olumsuz etkiler, günlük işlevini kısıtlar, yaşam kalitesini düşürür, akut ya da kronik hastalıklara sebebiyet verebilir. Uyku düzeninin bozulması, bununla beraber gelen yorgunluk hissi, baş ağrısı, kas ağrıları, dikkatini toparlayamama, en ufak uyarana karşı dahi aşırı irkilme tepkisi, kalp atış hızında artma, terleme, vücut ısısında değişme vb. belirtilere YAB halinde sıkça rastlanır.

    YAB aslında oldukça sık rastlanılan bir durumdur; her 100 kişiden 5 ya da 6 kişide YAB vardır. Yaş alımıyla beraber kaygıya karşı olan duyarlılık artar. Bu nedenledir ki yaş alındıkça bireyler olaylara karşı geçmiş zamana göre daha yoğun kaygı yaşarlar.

    YAB’ın Ortaya Çıkma Sebepleri

    YAB temellerini erken çocukluk döneminde maruz kalınan olumsuz yaşam olaylarından ve stresten alır. İlk işaretleriniyse ergenlik döneminde ve genç yetişkinlik döneminde vermeye başlar. Stresli dönemler baş gösterdikçe YAB belirtileri alevlenir, stresin azaldığı dönemlerde ise belirtiler hafifleyebilir. Genetik ve biyolojik etkenler hastalığın ortaya çıkmasında etkili faktörlerdir.

    YAB Tedavisi

    YAB tedavi edilebilmektedir. İyi bir psikiyatrik değerlendirmenin ardından uygun terapi ekolünün seçilmesiyle (Bilişsel Davranışçı Terapi, EMDR, Şema Terapi vb.) danışanların bir çoğu psikoterapiden fayda görmektedir.

  • Çocuk ve Ergenlerde Yeme Bozukluğu

    Çocuk ve Ergenlerde Yeme Bozukluğu

    Anoreksiya Nervosa, bir yeme bozukluğudur. Bir çok kişinin ilk dikkatini çeken şey bu tür rahatsızlığı olan gençlerin, genellikle genç kızların gittikçe az yemek yemesi, yeme alışkanlıklarını değiştirmesi veya kilo kaybetmesidir. Fakat Anoreksiya Nervosa yemeyle ilgili sıradan bir problem olmaktan öte, ciddi bir hastalıktır. Bulimia Nervosa da yemeyle ilgili, daha çok çocukluk dönemini aşmış genç kızlarda görülen bir başka problemdir. Bu durumdaki genç kızların kilosu çok fazla değişmeyebilir fakat yemek yeme alışkanlıkları normal değildir. Aynı gün içinde diyet yapabilirler, içebilirler ve kusabilirler. Aynı zamanda öğün yememe veya aşırı diyet yapma gibi davranışlarda görülür. Zararlı yeme alışkanlıkları veya aşırı derecede egzersiz yapma artık genç erkeklerde de daha sık görülmektedir. Fakat yeme bozuklukları kızlarda daha yaygın bir rahatsızlık olduğu için biz bu bilgilendirmede Anoreksiya Nervosa ve genç kızlarımız konusunu ele alacağız.

    Neden yemek yemeyle ilgili bozukluklar tehlikelidir?

    Aşırı derecede, Anoreksiya Nervosa şiddetli açlığın yol açacağı aynı fiziksel sonuçlara neden olur. Kilo kaybıyla birlikte kaslarda erime ve organlarda, örneğin kalpte, hasar meydana gelir. Kilo kaybı adet kanamalarının kesilmesine ki, bu durum ilerde kısırlığa yol açabilir veya Osteoporosis (zayıf ve kolay kırılan kemikler) kemik erimesine neden olabilir. Belki de en can sıkıcı olanı Anoreksiya Nervosa’nın bu genç kızların üzerindeki duygusal ve sosyal etkileridir. Birçoğu eskiden yaptığı şeyleri yapmayı istemez, aşırı hoş ya da mükemmel olma çabasıyla kaygılanır, kederli ve bunalımlı olurlar. Bir kısmı eğitimlerinden uzak kalır veya okulla ilgili saplantı geliştirirler.

    Çocuklarımızı yeme bozukluğundan korumak için neler yapabiliriz?

    Ailemizin, etrafındaki dünyayı kontrol etmek zordur. Genç çocuklarımız bir çok değişik ve karışık mesajlarla karşı karşıyadırlar. Okulda sağlıklı beslenmeye teşvik edilen gençler, aynı zamanda hazır yiyecek reklamlarından da etkilenirler. Gençlerin örnek aldığı meşhur kişilerin hemen hemen hepsi zayıf ve görünüşleriyle değerlendirilen kişilerdir. Yapabileceğimiz en yararlı şeylerden birisi, kendi yeme ve diyet alışkanlıklarımızı, başkalarının fiziksel görünüşlerine dair konuşma şeklimizi dikkat ve kontrol etmektir. Sürekli olarak kendi fiziksel görüntümüzü veya çocuklarımızın dış görünüşlerini eleştirmek onlara kötü örnek olur ve onları yanlış diyet uygulamalarına teşvik ederek ciddi bir yeme probleminin ortaya çıkmasına sebep olabilir.

    Çocuğumuzun yeme bozukluğu olduğunu nasıl anlayabiliriz?

    Yeme bozukluğunun birçok erken uyarı belirtileri vardır: • Çocukların ve gençlerin diyet yapıp yapmadıklarına bakmak önemlidir. Bir çok doktor gençlerin kilo kaybetmek için sıkı diyet yapmasının tehlikeli olduğuna işaret eder. Gençler için sağlıklı beslenme ve düzenli egzersiz yapmak daha iyidir. • Bazen kız çocukları yeme bozukluğunu yavaş yavaş geliştirir, önce makul yemeye çalışmakla başlayan bu problem, gittikçe daha çok gıda çeşidinden özellikle süt, tereyağı gibi yiyeceklerden kaçınmaya dönüşebilir. • Eğer kızınızın yemeklerden sonra kustuğundan şüpheleniyorsanız. • Diğer uyarıcı işaretler de arka arkaya ve gizli yapılan eksersizler veya kilo kaybını gizlemek için giyilen bol giyecekler de olabilir.

    Çocuklarımızla endişelerimiz hakkında nasıl konuşabiliriz?

    Genellikle, çocuklarımıza yumuşak bir şekilde yaklaşmak ve de onların sağlıklarına ve yeme alışkanlıklarına ilişkin endişelerimiz olduğunu belirtmek iyidir. Bunlar, örneğin yorgun görünmeleri veya hep birlikte yediğimiz öğünlerden kaçınmaları gibi dikkatimizi çeken şeyler olabilir. Bu yaklaşım genellikle, onlara doğrudan aşırı derecede zayıfladıklarını düşündüğümüzü söylemekten daha iyidir. Sadece kilo ile ilgili konuşmak, doğru kilonun ne olması gerektiği gibi bir tartışmaya dönüşebilir. Kilo meselesi aynı zamanda zor bir konudur, çünkü genellikle daha zayıf göründüğümüzde övgü alırız. Bu da sağlıklı bir kiloya erişildiğinde bile diyeti durdurmayı güçleştirir.

    Çocuklarımızın yardıma ihtiyacı olduğunda biz yardımcı olamıyorsak neler yapabiliriz?

    Eğer bizi iyi bilen bir aile doktorumuz varsa, durumu onunla tartışmak en iyi yoldur. Aileler de doktorla görüşmeli ve çocuklarıyla ilgili endişelerini dile getirmelidir fakat yeme bozukluğu olan genç kızında doktorla yalnız görüşebileceği zamana ihtiyacı vardır. Doktor kızınızı muayene etmek ve bazı kan testleri yapmak isteyecektir. Eğer kızınız, kendisi sağlığının riskte olduğunun farkına varırsa, bu diyeti durdurması için yeterli olabilir. Eğer bu yeterli olmazsa kızınızın psikolojik danışmanlığa ihtiyacı olabilir.

    Eğer kızımız yardımı reddederse neler yapabiliriz?

    Yeme bozukluğu çok ciddi olabilir ve zaman zaman hayati tehlike taşıyabilir. Kızımızı yardım için birisini görmeye teşvik etmek çok önemlidir. Bu dışarıdan destek bulmak anlamına gelebilir. Bu konuda tüm ailenin desteği çok önemlidir. Eğer aile çocuğu yardım alması konusunda ikna edemezse, bu konuda okulun psikolojik danışmanı veya yakın aile dostu gibi başka kişilerin yardımını isteyebiliriz. Davranışlarını görmemezlikten gelerek veya yardım almamak için sizinle tartışmasına izin vererek çocuğunuzu mutlu etmeye çalışmayınız. Çünkü yeme bozukluğu gittikçe şiddetleneceğinden tedavisi daha da zorlaşır.

    Yardım için neler yapılabilir?

    Birçok sağlık görevlisi yeme bozukluğu olan gençleri hastaneye yatırmadan tedavi eder ki bu tedavi biçimine outpatients denir. Bu tedavi biçimi en çok, erkek ve kız kardeşler de dahil olmak üzere tüm aile, tedaviye katılıp yardımcı olurlarsa başarılı olur. Bu tür tedavi kiloyu ve fiziksel sağlığı gözetim altında tutmayı içerir.

    Eğer kızınız fiziksel olarak, iyi durumda değilse veya uygulanan tedavi bir işe yaramıyorsa hastaneye yatırmak gerekebilir. Bu durumda genç şahıs aşırı derecede açlıktan dolayı mantıklı düşünemeyecek durumda olabilir. Bu da onlarla konuşabilmeyi zorlaştırır. Eğer kızımız açlıktan ölme tehlikesiyle karşı karşıya ise bizim tam iznimiz olmadan da hastaneye kaldırılabilir.

    Aileler olarak tedaviyi nasıl destekleyebiliriz?

    Aileler için, tedavi altındaki kızlarını desteklemek moral bozucu olabilir. Bu durumdaki kızlar için normal hatta güvenli bir kiloya erişme düşüncesi bile çok sinir bozucudur. Bizler de, uygulanan tedavinin hayat kurtarıcı olduğunu bildiğimiz halde zaman zaman çocuklarımızla birlikte tepki gösterebiliriz. Bu durumda sağlık görevlileriyle düzenli aile toplantıları yaparak gelişmelerden haberdar olmak önemlidir. Kızımızın başlangıçta tedaviyi kabul etmekte zorluk çekebileceğine hazırlıklı olmamız gerekir. Bu durum özellikle hastaneye, yatırılan çocuklarda daha yaygındır. Kızımızın, hastane personeli veya uygulanan tedaviye ilişkin bir sürü şikayeti olduğuna şahit olabilir veya yeteri kadar psikolojik danışmanlık almadığı konusunda endişeler geliştirebiliriz. Bunun nedeni, çocuğun tekrar beslenme döneminin ilk aşamasında yoğun psikolojik danışmanlığın çok fazla bir işe yaramamasıdır. Görevliler zamanının çoğunu hastaya tedaviyi anlatmakla ve hastayı tanımaya çalışmakla geçirecektir. Bireysel psikolojik danışmanlık, hasta fiziksel olarak iyileştikçe daha faydalı olacaktır.

    İyileşme

    Genç bir bayan yeme bozukluğu geliştirdikten sonra, özellikle hastaneye yatırılması gerekecek kadar şiddetli durumda ise, hastanın iyileşmesi oldukça zaman alabilir. İlk aşama sağlıklı bir kiloya tekrar ulaşmaktır. Bu başarıldıktan sonra, hala hastanın normal kiloda mutlu olmasını sağlayabilmek için uzun süreli bir çalışmaya gerek vardır. Yeme bozukluğuyla birlikte depresyon, tekrarlanan kaygılar veya mükemmel olmaya çalışmak gibi başka sorunlarda gündemde olabilir. Tamamen iyileşme üç yıldan beş yıla kadar sürebilir. Problemin erken farkına varma, harekete geçme ve tedavinin aile tarafından desteklenmesi daha iyi sonuç alınmasını kolaylaştırır.

    Yeme ve diyet yapma problemi, gençler özellikle genç bayanlar arasında daha yaygındır ve şiddetli yeme bozukluğunun hayati tehlikesi ve tehlikeli sonuçları vardır. Bizler aileler olarak kızlarımıza, onların yemek yeme alışkanlıklarının farkında olarak ve eğer bir problem varsa, erken yardım sağlayarak yardımcı olabiliriz. Aynı zamanda kendimizin de gıdalara, diyete ve insanların dış görünüşüne ilişkin tutumlarımız konusunda dikkatli olmamız gerekir.

  • Anksiyete & Panik Atak Krizi Sırasında Ne Yapılmalı?

    Anksiyete & Panik Atak Krizi Sırasında Ne Yapılmalı?

    1. Anksiyete krizinin başladığını hissettiğinizde 3-3- 3 kuralını uygulayın.

    Etrafınıza bakın ve gördüğünüz üç şeyin ismini söyleyin. Ardından duyduğunuz üç sesi söyleyin. Son olarak vücudunuzdaki üç bölümü; bileklerinizi, parmaklarınızı ve kolunuzu oynatın. Bir anksiyete krizinin başladığını hissettiğiniz anda bu kuralı uygulamanız zihninizde ışık hızıyla dönen kaygılı düşüncelerden kurtulmanıza ve sakinleşmenize yardımcı olacaktır.

    2. Ayağa kalkın ve vücudunuzu dik tutun.

    Kaygılı ya da korkmuş olduğumuz zamanlarda bilinç altından gelen bir motivasyonla öne eğilerek kalbimizin ve akciğerlerimizin bulunduğu vücudumuzun üst kısmını korumaya çalışırız. Bu doğal reaksiyona anlık bir çözüm olarak omuzlarınızı geriye atın ve vücudunuz dik bir şekilde ayağa kalkın. Böylece vücudunuza her şeyin normal olduğu mesajını vererek sakinleşmenize yardımcı olabilirsiniz.

    3. İçinde bulunduğunuz an’a odaklanın.

    Anksiyete geleceğe odaklı bir zihin durumudur. Biraz sonra olacaklar hakkında kaygılanmak yerine kendinizi şu an’a odaklayın. Kendinize “Şu anda tam olarak ne oluyor?”, “Güvende miyim?”, “Şu anda yapmam gereken bir şey var mı?” diye sorun. Kaygılanmanıza neden olacak bir şey olmadığını kendinize bilinçli olarak hatırlatın. Gerekirse günün farklı bir saatinde kaygılarınızı yeniden değerlendirmek için kendinizden bir “randevu” alın. Böylece aklınızda dolaşan, olma ihtimali uzak senaryoları belirli bir saat dilimine yönlendirip sakin bir şekilde gününüze devam edebilirsiniz.

    4. Derin nefes alıp verin.

    Derin nefes alıp vermek sakinleşmenize yardımcı olur. Farklı egzersizlerde olduğu gibi belirli bir sayıda nefes alıp vermeye odaklanarak kaygılanmanıza gerek yok, alıp verdiğiniz nefeslerin derin ve eşit olması yeterli. Böylece sakinleşerek yeniden odaklanmayı sağlayabilirsiniz.

    5. Yaşadıklarınızı yeniden isimlendirin.

    Panik ataklar, kendinizi sanki bir kalp krizi geçiriyormuşsunuz, ölecekmişsiniz gibi hissetmenize neden olabilir. Böyle anlarda kendinize yaşadığınız şeyin bir panik atak olduğunu, bunun aslında zararsız ve geçici bir durum olduğunu ve yapmanız gereken hiçbir şey olmadığını hatırlatın. Yaşadığınız fiziksel belirtilerin yaklaşan ölümün habercisi değil, sizi hayatta tutan savaş & kaç mekanizmasının belirtileri olduğunu tekrarlayın.

    6. Düşüncelerinizin doğruluğunu yeniden kontrol edin.

    Anksiyete yaşayan kişiler genellikle olabilecek en kötü olasılığa odaklandıkları için kendilerini muazzam bir kaygı içinde bulurlar. Bu düşüncelerinizin ne kadar gerçekçi olduğunu yeniden değerlendirin. Örneğin iş yerinde yapmanız gereken bir sunum sizde anksiyeteye neden oluyorsa başarısız olacağınızı değil bu sunuma hazırlıklı olduğunuzu, bazı şeyler kötü gitse de sonunda başarılı olacağınızı düşünün. Korkularınızı yeniden değerlendirmek beyninizi kaygı verici düşüncelere karşı eğitebilmenize yardımcı olur.

    7. Kendinizi meşgul edin.

    Ayağa kalkın, küçük bir yürüyüşe çıkın ya da o anda dikkatinizi dağıtmanızı sağlayacak fiziksel bir şey ile meşgul olun. Zihninizi öğrendiği kaygılı düşünce kalıplardan uzaklaştırmanız kontrolü yeniden elinize almanızı sağlayacaktır.

    8. Krizin başlayacağını hissettiğiniz anda şekerden uzak durun.

    Her ne kadar stresli olduğumuz zamanlarda bir parça çikolataya uzanmak birçoğumuzun aklına gelen ilk şey olsa da araştırmalar fazla şeker tüketiminin anksiyeteyi kötü etkilediğini gösteriyor. Bir anksiyete atağının başladığını hissettiğiniz zamanlarda şekerli gıdalara yönelmek yerine bir bardak su için ya da protein oranı yüksek besinler tüketin. Proteinli besinlerin sindirimi daha yavaş olacağı için vücudunuz buradan gelen enerjiyi kendisini toplarken kullanabilecektir.

    9. Yakınlarınızı arayarak ikinci bir fikir alın.

    Yakın bir arkadaşınızı ya da ailenizden birini arayarak aklınızdan geçen kaygılı düşünceleri onlarla da paylaşın. Düşüncelerinizi sesli bir şekilde başka birine söylemeniz, bu düşüncelere sizin de yeni bir bakış açısıyla bakmanıza yardımcı olacaktır.

    10. Komik bir video seyredin.

    Araştırmalar, gülmenin psikolojik ve fiziksel sağlığımız için birçok pozitif etkisinin yanında anksiyeteyi azaltmakta da etkili olduğunu gösteriyor. Anksiyete atağının başladığını hissettiğiniz zamanlarda dikkatinizi kaygılı düşüncelerden komik bir videoyla uzaklaştırmak hem rahatlamanıza hem de gülümsemenize yardımcı olacaktır.

    Anksiyeteye bağlı psikolojik sorunlar yaşayan kişiler için anlık çözümlerin yanında içinde bulundukları durumu yönetmelerini kolaylaştıracak psikolojik destek gibi daha uzun soluklu çözümler oldukça önemlidir.

  • Korkular

    Korkular

    Bilinmeyen şeyler korkutucudur. Özellikle anne babadan ayrı kalmak küçük yaşlarda çocukta korku yaratır. Anne babalar bilmeyerek çocuklarında korkular oluştururlar. Anne çocuğunun yaramazlık yapmasını engellemek için “yaramazlık yaparsan bırakır giderim”, “seni dilenciye veririm” şeklinde korkutmaya çalışır. Çocuklar için en dayanılmaz korku anne babadan ayrı kalmaktır. 4 ile 6 yaş arasında korkular çok fazladır.

    Çocuklar anne babalarının veya büyüklerinin uslu dursunlar diye uydurdukları şeylerin gerçek olduğuna inanırlar. Büyükler korkuyu bir disiplin aracı olarak kullanmaktadırlar. Anne baba¬lar veya büyükler yaramazlık yapan, uyumayan çocuğu “öcü gelir” diye korkuturlar. Ancak bu kolay bir yoldur. Çünkü bunu duyan çocuğun hemen sesi kesilmektedir. Hatta korkutmanın dövmekten daha fazla yaptırım gücü vardır. Özellikle doktorla korkutulan çocuklar hastalandıklarında anne baba çok zorlanır. Yemeğini yemeyen çocuğa “şimdi ilaç veririm” şeklinde yapılan korkutma ise ilaç alması gerektiğinde aşılmaz sorunlar yaratır. Örneğin, iğneci veya hemşireyle korkutulan çocuklar aşı olacaklarında çok korkarlar, tepki gösterirler. Bir başka sorun yaratan korku da sünnetçi korkusudur.

    En küçük şeyden korkan, paniğe kapılan, kendine güvenini kaybeden anne babaların çocukları da onlara benzerler. Anne bazen çocukların peşinde “aman düşecek”, “hastalanacak”, “dayak yiyecek” şeklinde düşüncelerle çocuğu kısıtlar, engeller, aşırı koruyucu, kollayıcı tutuma girer. Çocuğu çevrenin, insanların tehlikeli olduğuna inandırır. Çocuk fazla korunduğu için beceriksiz ve pısırık hale gelir.

    Bazen de korkutma Tanrı’yı işin içine karıştırarak olur: “Tanrı seni cezalandıracak” gibi sözler, çocuk Tann’yı kafasında nasıl canlandıracağını bilmediği için, onda daha fazla korku geliştirir.

    Bir de duruma bağlı olan korkular vardır. Örneğin eve hırsız girmesi, çocuğun kaza geçirmesi gibi durumlar, çocukta korku durumları ortaya çıkarır. Böyle durumlarda çocuğun korkusu dinlenilmeli, ciddiye alınmalıdır. Annenin aşırı koruyucu ve kollayıcı tutumundan vazgeçebilmesi için bir çocuk psikoloğundan yardım alınmalıdır.

    GECE KORKULARI

    4-6 yaşları arasında çocuklar korkulu rüyalar görürler. Bu gibi durumlarda çocuk anne babanın odasına gelir ve onlarla yatmak ister. Bu durumda çocuğu azarlamak, kızmak sakıncalıdır. Çocuğu alıp odasına götürmek ve dalıncaya kadar birlikte kalmak onu sakinleştirmeye çalışmak gördüklerinin gerçek olmadığını anlatmak uygun olacaktır.

    Çocuk anne babanın cinsel ilişkisine tanık olmuş ise, bunu annesinin saldırıya uğraması şeklinde yorumlayabilir. Bu olaydan dolayı ya annesini korumak için ya da bu olayın yeniden olmaması için annesiyle yatmak ister. Uykuya dalmak istemez ya da anne babanın büyük kavgalarına şahit olmuş çocukta “eğer uyursam yine kavga ederler, ben önleyemem” şeklinde bir düşünce gelişir. Böyle durumlarda çocuğa kızmamak uykuya dalıncaya kadar yanında yatmak, sakin ve sevecen davranmak uygundur.

    OKUL KORKUSU

    Bu sorun, çocuk ilkokula başladığında ortaya çıkabileceği gibi okulun herhangi bir döneminde de görülebilir. Hatta yuvaya başlayan çocuklarda da görülür. Çocuk anneye âdeta yapışır, onu bir türlü bırakmak istemez, ağlar, annenin yanında kalmasını İstediğinden anne günlerce, sınıfta çocuğun yanında oturur.

    Ya da çocuk birden bire okula gitmek istemez; zorlanırsa, midesi bulanır, kusar, zorlamalara direnir. Yoldan veya okuldan döner gelir. Neşesizleşir, uykusu bozulur, iştahı kesilir. Ödevlere ilgisi kalmaz. Her sabah somatik bir belirti ortaya çıkartır. Örneğin, başı, karnı ağrır veya bulantısı olur, ateşi yükselir, hatta kusar. Evde rahattır. Ağır vakalarda ise çocuk evde bile huzursuzdur. Bunun kaynağı genellikle anneden ayrılma korkusudur. Okul korkusu görülen çocuklar genellikle uslu, sessiz, uyumlu, anneye aşırı bağımlıdırlar. Böyle durumlarda dayak ve korkutmalar sonuç vermez. Bu korku ortaokulda, lisede de görülebilir.

    Anne babalar okul korkusu gösteren çocuğu okuldan uzak tutmamalıdırlar. Evde kalış uzadıkça okula dönüş güçleşir. Anne baba kararlı ve tutarlı davranmaya çalışmalıdır. Öğretmene durum anlatılmalı, işbirliği sağlanmalıdır. Çocuk sınıfa girmese de okula gitmeli, bahçede dolaşmalıdır. Çocuğun korkusu ciddiye alınmalıdır. Okula götürülmesi çözümün yarısı demektir. Birkaç günde düzelmiyorsa, gecikmeden bir psikoloğa gidilmelidir

  • Sosyal Fobi (Sosyal Kaygı Bozukluğu)

    Sosyal Fobi (Sosyal Kaygı Bozukluğu)

    Tanımadık insanlarla karşılaştığı ya da başkalarının gözünün üzerinde olabileceği, bir ya da birden fazla toplumsal ya da bir eylemi gerçekleştirdiği durumdan belirgin ve sürekli bir korku duyma. Kişi, küçük duruma düşeceği ya da utanç duyacağı bir biçimde davranacağından korkar.

    Korkulan, toplumsal ya da bir eylemin gerçekleştirilmesi gereken durumla karşılaşma hemen her zaman kaygı tepkisi doğurur. Ancak, toplumsal ya da bir eylemin gerçekleştirilmesi gereken bir durumla karşılaşmaktan kaçınma korkma ya da bununla ilgili kaygılı beklenti kişinin olağan günlük işlerini, mesleki işlevselliğini ya da toplumsal yaşamını önemli ölçüde bozuyorsa ya da kişi fobisi olacağına ilişkin belirgin bir sıkıntı duyuyorsa böyle bir tanı konması uygun olur.

    Sosyal fobisi olan kişiler hata yapma, gülünç duruma düşme ya da kendilerine yakışmayacaklarını düşündükleri davranışları yapma korkusu içindedir. Sosyal faaliyetlerde arka plana itilmiş olmaktan, dostça olmayan bir şekilde kendilerine davranılmasından, aptalca görünmekten, kontrolü kaybetmekten, panik yaşamaktan, ne söyleyeceğini bilememekten ve bir de bunlara eşlik eden birçok fiziki belirtileri, yaşamaktan korkmaktadır.

    Fiziksel Belirtiler Nelerdir?

    Sosyal Fobisi olan kişiler korku duydukları toplumsal durumlarda hemen her zaman kaygı semptomları yaşarlar.

    Korkulan bu durumlarla karşılaşıldığında genellikle yüz kızarması olur. Yüz kızarması çok yakınılan ama kontrol edilemeyen bir belirtidir. Dışardan kolayca fark edildiği içinde rahatsızlık vericidir. Yüz kızarması dışında terleme, çarpıntı, göğüste sıkışma hissi, ses titremesi ve kısılması, ağız kuruması, mide rahatsızlıkları, sıcak ve soğuk basmaları, kaslarda gerginlik, düşünce akışında yavaşlama, başta ağırlık hissi ya da baş ağrısı oluşabilir.

    Sosyal Fobide Kaygı Oluşturan Durumlar Nelerdir?

    Sosyal fobik insanların korktukları durumlar iki ana gruba ayrılabilir. Bunlardan ilki sosyal etkileşim gerektiren durumlar, ikincisi ise sosyal performans gerektiren durumlardır.

    Sosyal etkileşim gerektiren durumları Sohbete katılma (özellikle de karşı cinsle )otorite olan kişilerle ilişkiler, parti ve eğlence gibi sosyal faaliyetlere katılım, başkalarının önünde yeme, içme, yazma,yardım isteme, yer veya adres sorma, yeni birileri ile tanışma, göz kontağı gerektiren durumlar, hakkını savunmayı gerektiren durumlar olarak sıralayabiliriz.

    Sosyal performans gerektiren durumlara bir topluluk önünde konuşma, konferans verme, sorulara cevap verme,bir enstrüman çalma spor yapma, genel tuvaletlerde başkalarının olduğu bir anda ihtiyacını giderme örnek olarak verilebilir.

    Sosyal Fobiyle Sosyal Heyecan Arasındaki Farklar Nelerdir?

    Ülkemizde sosyal fobi olmasa da topluluğa girme, toplulukta konuşma, özgürce davranabilme konularında çekingenlik oldukça sık görülen bir durumdur. Bunların büyük bir kısmı klinik düzeyde bir rahatsızlık olarak ele alınmayabilir. İnsanların bir iş yaparken, herhangi bir davranışta bulunurken, özellikle de birilerinin önünde kendilerini ortaya koymaya çalışırken belli bir heyecan duymaları olağan bir durumdur. Hatta böylesi bir heyecanın ilişkileri motive edici hazırlayıcı etkisi olduğundan, insanın daha iyiyi yapabilme isteğini arttırdığından söz edilebilir.

    Bir dereceye kadar sosyal ortamlardan çekinme doğal kabul edilmelidir. Çekingenlik ya da utangaçlık da kişiye ciddi bir yük korku getirmiyorsa problem olarak yer almaz. Temelinde başkaları tarafından gülünç bulunma, aşağılanma korkusu ile beslenen ve sonrasında izolasyona kadar götürebilecek olan sosyal fobiyi normal ve sağlıklı olduğunu düşündüğümüz sosyal heyecan ile karıştırmamak gerekir.

    Sosyal heyecanı sosyal fobiden ayıran en önemli özellik, bireyin topluluk önünde bir şeyler yapmaya devam ettikçe bu konuda deneyim kazandıkça sosyal heyecan azalırken, fobik durumlarda deneyim kazanmanın heyecan üzerinde etkili olmaması aksine kişilerin bu durumdan şiddetle kaçmaya çalışmalarıdır. Bu kaçınmanın da kişinin olağan günlük işlerini,mesleki ya da eğitimle ilgili işlevselliğini, toplumsal etkinliklerini ya da ilişkilerini önemli ölçüde bozmalıdır ya da kişi fobisi olacağına ilişkin belirgin bir sıkıntı duymalıdır.

    Sosyal Fobi Günlük Yaşamda Hangi Sorunlara Yol Açabilir?

    Sosyal fobisi olan kişiler, çoğu zaman sınav kaygıları ya da sınıf içi katılımdan kaçınmaları nedeniyle okulda yeterli bir başarı gösteremezler. Öğrenciler bildikleri halde parmak kaldıramaz, sözlülerde başarısız olurlar. Etkinliklere girmekten kaçınırlar.İş sahipleri gerekli atılımları yapamaz, çalışanlar kendilerini ortaya koyamaz,insiyatif kullanamaz, fikirler ileri süremez, iş değiştiremez, ulaşmaları gereken düzeylerden daha alt düzey işlere razı olup ilerleyemezler.

    İş kayıpları ve okul başarıları azalır üniversiteyi bırakmak durumunda kalabilirler. İşsiz kalmak sık görülen bir durumdur. Bazıları karşı cins ile ilişkilerinde benzer durumlar yaşadıklarından kendi başlarına arkadaş sahibi olamaz, bekar kalabilirler. Bulundukları ve yetiştikleri ortamı değiştirmek istemez, yakın aile dışındaki kişiler haricindekiler ile iletişimlerini sınırlarlar.

    Sosyal Fobide Kaçınma Davranışını Belirleyen Olumsuz Düşünceler Nelerdir?

    Bunlar,

    1. Kişinin iç diyaloğunda yer alan kendini küçümseyen ve aşağılayan ifadeler

    2. Kişisel performansı değerlendirmede mükemmeliyetçi beklentiler

    3. Kişisel performansı değerlendirmede sadece olumsuz örneklere odaklanma

    4. Sosyal başarı ve başarısızlıklarının nedenlerini belirlemede patolojik bir örüntü geliştirme. Negatif sosyal durumları (beceriksizlik, zayıflık, vs.) pozitif sosyal durumları (şans,kader,diğerlerinin olumlu tutumu,vs.)

    Sosyal Fobinin Tedavisi Var mıdır?

    Bu kişilerin doğasında var olan utangaçlık ve olumsuz değerlendirileceklerine dair korkuları yardım istemelerini zorlaştırır. Bir başka engelleyici faktör ise, sosyal fobiklerin bu belirtilerinin bir rahatsızlık olduğunu fark etmemeleri ve değişmez kişilik özellikleri şeklinde algılamalarıdır. Ayrıca somatik belirtileri nedeniyle diğer tıp birimlerine başvurmaları psikolojik yardıma ulaşamama veya gecikme gibi sonuçlar doğurmaktadır.

    Sosyal fobi tedaviye oldukça iyi cevap veren bir rahatsızlıktır. Tedavi sürecinde ilaç ve psikososyal tedavi yaklaşımları ayrı veya birlikte kullanılabilir.

    Psikolojik tedavi yaklaşımında ağırlıklı olarak bilişsel-davranışsal psikoterapiler, sosyal beceri eğitimleri, gevşeme egzersizleri, bireysel ve sosyal etkinlik tedavileri uygulanabilmektedir. Psikolojik tedavilerle bireyler olumsuz düşünce ve davranış kalıplarını tanıyabilmekte, önyargıları ile kendilerine yönelik olumsuz tutumlarını değiştirerek, daha gerçekçe beklenti ve davranış kalıpları oluşturabilmekte, başa çıkma stratejileri geliştirebilmekte, eksik olan becerileri kazanmakta ve iletişim güçlerini arttırmaktadır.

    “Cesaret korkusuzluk değil, korkuya rağmen korkulan şeyin üzerine gidebilme

    gücüdür”

    Toplum sizi içinde görmek için bekliyor, neden hala bir kenarda oturup yaşamın yanınızdan akıp geçmesine izin veriyorsunuz.

  • Çocuklarda Kaygı Nedenleri

    Çocuklarda Kaygı Nedenleri

    Erişkinlerdeki nevrotik davranışların kökeninin ‘çocukluk kaygıları’nda yattığı, en azından bir bölümünün böyle olduğu, kabul edilen bir gerçektir.

    Karen Horney, ‘çocukluk döneminin kaygıları’nın büyük ölçüde anne-baba tutumlarından kaynaklandığını belirtmektedir.

    ‘Kaygı’yı, ‘yapmak istediklerimizle koşullar arasındaki çatışma’dan, ‘dışa vurmak istediklerimizle bunu yapmamak arasındaki çatışmadan’, bir değer grubu arasındaki çatışmadan doğan ‘kaynağı belirsiz sıkıntılı durum ve tutukluk’ diye tanımlayabiliriz. O zaman da bu çatışmaların bizi etkilediği dönemlere ve durumlara bakmamız gerekmektedir.

    Karen Horney, bu durumu şöyle açıklıyor:

    “Çok sayıda nevrotik insanın çocukluk öykülerini incelerken hepsinde de ortak bölenin, farklı bileşenler içinde aşağıdaki özellikleri gösteren bir çevre olduğunu buldum.

    Değişmeyen temel düşman, gerçek bir canayakınlık ve sevecenlik yokluğudur. Bir çocuk sık sık yaralayıcı (travmatik) olarak değerlendirilen – aniden sütten kesme, ara sıra dövme, cinsel deneyimler gibi- bir çok şeye dayanabilir, ancak içten içe sevildiğini ve istendiğini hissettiği sürece. Bir çocuğun sevginin gerçek olmadığını açıkça hissettiğini ve uydurma gösterilerle aptal yerine konamayacağını söylemeye gerek yok. Çocuğun yeterli sıcaklık ve sevecenlik alamamasının ana nedeni, annenin ve babanın kendi nevrozları yüzünden bunu verme yetisinden yoksun olmalarında yatmaktadır. Kendi deneyimlerime göre ‘temel içtenlik yokluğu’ çoğu kez kamufle edilir ve aileler çocuk için en iyisini istediklerini öne sürerler. Eğitim kurumları ve ‘ideal’ bir annenin aşırı vesveseli ya da aşırı özverili tutumu, gelecekteki derin güvensizlik duygularının köşetaşını büyük ölçüde oluşturan bir ortama katkıda bulunan temel etkenlerdir.

    Ayrıca, anne-babaların tarafında, çocukta düşmanlık yaratmaktan başka işe yaramayan çeşitli eylemler ya da tutumlar buluruz: Öteki kardeşlerin yeğlenmesi, haksız azarlamalar, aşırı bir ilgiyle küçümseyici reddetme arasındaki önceden kestirilmesi olanaksız değişmeler (tutarsızlık), yerine getirilmeyen vaatler ve bir o kadar önemlisi, çocuğun ihtiyacına yönelik geçici düşüncesizlikten çoğu kez en mantıklı arzularına ısrarlı bir biçimde karşı olmaya, örneğin arkadaşlıklarını bozmaya, bağımsız düşünce çabasını alay konusu etmeye, kendi arayışı içinde sanatsal, atletik ya da mekanik ilgisini yok etmeye dek her türden derece değişmesi gösteren tutumlar. Bütün bunlar, anne-babaların amaçlı olmasa bile sonuç açısından çocuğun iradesini kırma anlamına gelen tutumlardır.

    Çocukluk dönemlerinin kaygıları arasında ‘çocuk cinselliğine yönelik yasaklayıcı tutumun’ özel bir önemi olduğunu belirten Karen Horney, çocuklarda çaresizlik, korku, sevgisiz bırakılma ve suçluluk duyguları yaratmanın onları ilerde etkileyeceğini belirtiyor.

    Peki, çocuklar hiçbir isteklerinde engellenmemeli mi? Onlara doğru/yanlış tutumları nasıl öğretebileceğiz?

    Karen Horney şunu belirtiyor : “Gözlemler, yetişkinler kadar çocukların da büyük ve çok sayıda yoksunluğu, bunların haklı, doğru, gerekli ya da amaçlı olduğuna inanmaları koşuluyla kabul edebileceklerini her türlü kuşkudan uzak bir biçimde gözler önüne sermiştir. Örneğin anne-baba temizlik konusunda kesin bir baskı uygulamaz ve açık ya da gizli bir acımasızlıkla çocuğu zorlamazlarsa çocuk temizlik eğitiminden rahatsız olmaz.

    Bir çocuk, genelde sevildiğinden emin olması ve cezanın haklı olduğuna ve onun yaralama ya da küçük düşürme amacıyla yapılmadığına inanması koşuluyla, ara sıra yapılan bir cezalandırmadan rahatsız olmayacaktır.

    Görüldüğü gibi, çocuğa karşı gösterilen tutumun biçiminden çok daha önemli olan , tutumun özüdür, amacıdır. Çocuğun, ona gösterilen yaklaşımın özünü ve amacını çok iyi anlayacağından kuşku duyulmamalıdır. Çünkü çocuklar, kendi duyguları ve sezgileriyle kendilerine gösterilen tutumun özündeki niyeti çok iyi anlayabilirler. Onun için de ‘ne yapıldığı’ndan çok ‘neden yapıldığı’ önem kazanmaktadır.

    Karen Horney, çocuklardaki, ‘kıskançlık’ uyandıran duyguların da kaygılarda önemli bir rol oynadığını belirtiyor. Kardeş kıskançlığı, yaşıtlar arası rekabetten doğan kıskançlık, anneyi ya da babayı kıskanma gibi kıskançlıklar da zamanında anlaşılması gereken duygulardır.

    Çocuğun ‘bağımlı’ olup olmaması ise ailelerin tutumuyla ilgilidir: “Bu, bütünüyle ailelerin çocuklarının eğitimiyle neye ulaşmaya çalıştıklarına bağlıdır ; yani eğitimin bir çocuğu güçlü, cesur, bağımsız, her türlü durumla başa çıkabilecek bir insan yapmak mı, yoksa çocuğa kol kanat germek, onu boyun eğmeci yapmak, yaşamı savsaklamasını sağlamak ya da onu yirmi yaşına kadar ya da daha uzun bir süre için çocuksulaştırmak, çocuk kalmasını sağlamak mı olduğuna bağlıdır.”

  • Öfke Kontrolü

    Öfke Kontrolü

    Öfke, insanların çatışmaları fark edip çözmelerine yardımcı olur ve görmezlikten gelinen farklılıkların kendini hissettirmesini sağlar. Öfkeli olmak ve bunu zaman zaman göstermek anormal değildir. Fakat, çok sık öfkelenen bir çocuğunuz varsa, 6 yaşından büyük olduğu halde düzenli olarak sinir krizleri geçiriyorsa ya da öfkesi fazlasıyla yoğun ve saldırgansa bu bölümü okuyun.

    Bebekler öfkelerini, ağlayarak, kollarını sallayarak, bacaklarıyla tekme atarak dile getirirler. 18 ay civarında çoğu çocuk öfkelenince sinir nöbetleri geçirir. Bu nöbetler ikinci yılın sonunda doruğa ulaşır, üçüncü yıldan sonra azalır. Bunun nedeni üç yaş civarında çocukların isteklerini elde etmede dilin daha etkili bir araç olduğunu fark etmeleridir.

    Okulda öfke, akademik güçlüklere yönelik bir tepki olabilir. Bazı çocukların toplumsal rollerini tanımlamak için kullandığı bir saldırganlık çeşidinin işareti de olabilir. Öfkeli tehdit ve meydan okumalar kimin daha çetin olduğunu belirlemeye yardım eder.

    Aynen yetişkinler gibi, kimi çocuklar da diğerlerinden daha kolay öfkelenirler. Yüksek düzeydeki buhar basıncını içinde taşıyan bir düdüklü tencere gibi olan bu çocukların patlaması için çok az bir provokasyon ya da zorlanma yetecektir. Kimi çocuklar ise henüz öfkelerini yönlendirmek için gerekli becerileri edinememiş olabilirler. Bazı çocukların öfkesi de yaşamlarındaki ciddi olaylara tepki olabilir.

    Her üç durumda da çocuğun, çocuğun niye öfkeli olduğunu bilmesinin yanı sıra, öfkesini uygun şekillerde nasıl yönlendireceğini de bilmesi gerekir. Bu yeteneğe sahip olmayan ya da öğrenmeyen çocuklar arkadaş edinmede güçlük çekebilir ve öbür çocukların kolayca kızdırıp ağlattığı hedefler haline gelebilir.

    Ne Zaman İlgilenilmeli?

    Eğer çocuk öfkesini başkalarına yönelik fiziksel saldırılara dönüşürse bunun üzerinde durulmalıdır. Ayrıca aşağıda sıralananlar çocuğa uyuyorsa dikkatli olunmalıdır.

    Sık sık öfkeleniyor, her gün sınıf arkadaşlarıyla tartışıyorsa;

    • Aynı yaştaki diğer çocuklara göre daha yoğun olarak öfkeleniyorsa, sık sık ağlayıp başkalarına vuruyorsa, yanlış yaptığında ya da zorlandığında kağıdı buruşturup atıyorsa.

    • Öğretmenin sakinleştirici çabalarına yanıt vermiyor veya bağırarak onu itiyorsa.

    • Yaşamın her alanında öfkelenecek bir şey buluyor ve belli bir kişi ya da olay nedeniyle değil, genel olarak kendini öfkeli hissediyorsa.

    • Olaylarla baş etme yöntemlerinde önemli değişiklikler görüyorsanız, örneğin daha önce hiç sıkılmadığı şeylere öfkelenmeye başlamışsa.

    Nasıl Yardım Edilebilir?

    Öfkesiyle baş edemeyen bir çocuğa yardım ederken ilk göreviniz, niye öfkeli olduğunu anlamak ve (bunun farkında değilse) onun da anlamasını sağlamaktır. Bu da dinlemeyi bilmek demektir. Öfkeli çocuklar açık, sakin, anlayışlı ve kendini anlayacak yetişkinlere ihtiyaç duyarlar. Onu öfkelendiği için azarlamanız veya kendinize kızmanız, öfkesini nasıl ifade edeceği ve nasıl sakin olacağı konusunda ona fikir vermez.

    Çocuğun sakin olduğu bir anda , onu neyin bu kadar öfkelendirdiğini sorarak, iç dünyasında hissettiği bir duygu veya kendisine söylenen bir şey ise (alay edilme gibi) bunu farketmesini sağlayarak öfkesinin kaynağına inebilirsiniz. Bazı çocuklar, özellikle ergenlik öfkeleri hakkında konuşmak istemeyebilirler. Bu durumda ne yapmaya çalıştığınızı açıklamak yerine uzman yardımı isteyiniz.

    Öfkeli bir çocukla çalışmanın asıl hedefi; kendi kırgınlık duygularına yada başkalarının sataşmalarına vereceği tepkilerde her zaman seçim şansının olduğunu ona göstermektir.Bağırmayı, vurmayı, öfke nöbetleri geçirmeyi seçebilir yada öğretmenine ve arkadaşına neler hissettiğini söylemeyi tercih edebilir. Bu konuda onu hangi eylemin iyi sonuç doğuracağını düşünmeye teşvik edin.

    Ayrıca, aşağıdaki davranışlarla öfkesini kontrol etme konusunda ona yardımcı olabilirsiniz;

    • Öfkeli olmadığı anlarda yada az da olsa sakin kalarak zor bir durumla başa çıktığında onu takdir edin.

    • Belli bir süre için öfkesini dışa vurmayacağı ya da anlaştığınız şekillerde dışa vuracağı konusunda anlaşma yapın.

    • Duygularını anlattığı bir günlük tutmasını önerin. Yazı yazmak zor geliyorsa resim de yapabilir. Kendisini öfkelendiren problemi, nasıl tepkide bulunduğunu, bu tepkinin ne gibi sonuçlar doğurduğunu ve problemi halletmek için iyi bir yol olup olmadığını, neyin daha iyi olabileceğini anlatmasını isteyin.

    • Siz de ondan beklediğiniz gibi davranın. Örneğin yaşadığınız bir çatışmayı çözmek için öfkenizi kelimelere dökebilir ve ona asıl sorunun öfke olmadığını, ifade edilme biçimi olduğunu gösterebilirsiniz.