Kategori: Psikoloji

  • Kadınlarda Orgazm Bozukluğu

    Kadınlarda Orgazm Bozukluğu

    Kadınlarda orgazm, cinsel hazzın tepe noktasıdır. Klitoris ve vajinada bulunan sinir uçlarının beyinle etkileşimi sonrasında, vajinada ritmik atmalarla beraber tüm bedende hissedilen, kısa süreli bir deneyimdir. Yeterli fiziksel ve psikolojik cinsel uyarılma gerçekleşmesine rağmen orgazm yaşanamıyorsa o zaman orgazm bozukluğundan söz edebiliriz.

    NEDENLER

    Önsevişme süresinin, uyarılmanın kısa ve/veya yetersiz olması: Orgazmı zorlaştıran önemli bir unsurdur. Orgazm için gerekli uyarının niteliği ve miktarı kadından kadına değişir. Çoğu kadın orgazm olabilmek için klitorise yapılacak uyarıya da ihtiyaç duyar. Klitorisin uyarılmasına ihtiyaç duymaksızın orgazm olabilen kadın sayısı azdır.
    Cinsel bilgi eksikliği: Kadın genital bölgesine ilişkin bilgi eksikliğinin bulunması önemli bir faktördür. Örneğin klitorisin ne olduğu ve işlevi hakkında bilgi bulunmuyorsa, cinsel anatomiye ait temel bilgiler eksikse orgazm da zorlaşabilir.
    Cinsel iletişimde eksiklik: Cinselliğe dair açık bir iletişimin olmaması, kadının haz aldığı uyarılma biçimini açıkça ifade edememesi vb. gibi faktörler orgazmı da güçleştirir.
    Erkekte erken boşalmanın bulunması: Erkek, boşalmasını denetlemede güçlük çekiyor ve erken boşalıyorsa kadında uyarılma bulunmasına rağmen, cinsel birleşme yoluyla orgazm olması da güçleşir.
    İlişkideki duygusal sorunlar, güven eksikliği: Özellikle kadınlar için cinsel yaşam, duygusal yaşamdan bağımsız değerlendirilemez. Partnerleriyle yaşadıkları çatışmalar, uzlaşmazlıklar, güven sorunları kendisini cinsellikte de gösterebilir. Mutsuzlukların hakim olduğu bir ilişkide cinsel yaşama ait işlevler de bozulabilir.
    Kişinin kontrolü bırakamaması: Hayatlarının çeşitli alanlarında kontrolü bırakamayan bazı kadınlar, cinsel yaşamda da benzeri bir tutum içinde olabilirler. Orgazm, kontrolün bir anlık da olsa kaybedildiği bir deneyim olduğu için kontrolü bırakamayan kadınlar bu noktada da zorlanabilir.
    Geçmişte yaşanan cinsel travma: Daha önce yaşanmış cinsel travmalar yetişkinlikte partnerle cinsel yakınlığı zorlaştırabilir.
    Psikiyatrik bozukluklar: Depresyon, Kaygı bozuklukları gibi bazı bozukluklar cinsel yaşamı da etkileyebilir. Örneğin depresyondaki bir kişi yaşama dair genel bir isteksizlik yaşayacağından, cinsel yaşamın değişik kısımları bu durumdan etkilenebilir. Yine yoğun kaygı yaşayan bir kadın zihinsel olarak yoğun olacağından, kendisini rahat bırakabilmesi, ana odaklanabilmesi da güçleşebilir.

  • Her Aldatma Yaşanan Evlilik Bitmeli Mi?

    Her Aldatma Yaşanan Evlilik Bitmeli Mi?

    Aldatılma kuşkusuz bir evlilik için en zorlayıcı, acı veren, kriz yaratan durumlardan biridir. Aldatılan kişi önce yoğun bir şok duygusu yaşar, zihninde ruhunda derin bir yaralanma hisseder. Güven duygusu tamamen zedelenir. En yakını, hayatını paylaştığı kişi ona ihanet etmiştir. Hem öfkelidir, hem üzüntülü, hem kederlidir.

    Bozulan güven duygusunu yeniden inşa etmek bir ilişkideki en zor durumlardan biridir. Kırılan güven duygusunun sonrasında, çiftin paylaşımları, iletişimi cinsel yaşamı zarar görür. Evlilik belki aldatılan kişi için artık anlamsız gelmeye başlar. Peki, aldatılmak her koşulda ve durumda evliliğin sona ermesini mi gerektirir? Bir çift/evlilik terapisti olarak bu soruya “hayır” cevabını vermek isterim. Kendi terapi ofisimde tanık olduğum bir çok durum, eğer eşler arasında sevgi tamamen bitmemişse, çiftin ele ele verip, emek göstererek eskisinden daha güçlü ve samimi bir ilişki düzeyine geçebildiğini gösteriyor. Bu noktada, her aldatan kişi aynı amaçla ve motivasyonla aldatıyor diyemeyiz. Aldatmaya yol açan bir çok faktörden söz edilebilir.

    En yaygınları şu şekildedir:
    • Duygusal faktörler
    • Fiziksel faktörler

    Duygusal faktörler
    Aldatan kişi sıklıkla şu cümleleri kurar:
    “Çok yalnız hissediyorum”
    “Eşim beni hiç anlamıyor”
    “Eşim benimle ilgilenmiyor”
    “Eşimle hiçbir şey paylaşmıyoruz”
    Bu duygular ve düşünceler bir süre sonra uzaklığa yol açıp, içsel bir öfke doğurabiliyor ve kişinin bu ihtiyaçlarını başkasından karşılamasına yol açabiliyor. Kişi çoğunlukla kendisi de farkında olmaz öfkesinin, üzüntüsünün, birikmiş hayal kırıklıklarının onu başkasına yönelttiğinin. Hatta, sıklıkla bu yeni kişiye aşık olduğunu bile hissedebilir ancak bu kişi aslında sadece onun çok zamandır ihmal edilmiş sevilme, kabul görme ihtiyaçlarını karşılayan bir figürdür.

    Fiziksel faktörler
    Bazen uzun süreli beraberliklerde şöyle bir yanılgı oluyor. Yıllar geçse de, cinsel çekimin, heyecanın, alınan hazzın aynı kalacağına dair bir inanç. İlk etaptaki o yüksek duygular birlikte zaman geçirdikçe, süre ilerledikçe yatışır. Bu, duyguların tamamen bitmesi anlamına gelmez, sadece yoğunluk azalır. Eğer evlilik hayatı rutin bir şekilde gidiyorsa, iki taraf da, nasıl olsa evliyiz, beraberiz diye cinsel yaşamlarını da rutin bir biçime sokmuşlarsa, cinsel yaşam da monoton algılanır. Bu da bazen (çoğunlukla da erkeklerin) evlilik dışı beraberliklere yönelmesine yol açar. Oysa ki, eğer eşler kendi aralarında cinsel yaşamlarını açık bir şekilde konuşabilseler, heyecanı aktif tutmanın yollarını düşünüp, ilişkilerine yenilikler katsalar doyumlu bir cinsel yaşamları süreğen biçimde olabilir. Bu bağlamda, açık iletişimin önemi yine karşımıza çıkıyor. Konu ne olursa olsun eşler evlilik yaşamlarında her zaman kendilerine arada sırada dönüp, “mutsuz olduğum şeyler var mı, ihtiyaçlarım neler” sorularını sormalı ve partnerlerine dönük beklentileri, istekleri varsa onla paylaşmalıdır. “Söylersem kızar mı, bozulur mu, ayıp olur mu” şeklinde düşünmek ve beklentilerini, ihtiyaçlarını içine atmak, o ilişki için olumsuz sonuçlar doğuracaktır.

  • Sosyal Kaygı Terapisi

    Sosyal Kaygı Terapisi

    Sosyal kaygı nedir?
    Bazı durumlarda bir parça gergin, heyecanlı hissetmek normaldir. Örneğin, önemli bir sunum yapmadan önce bir parça heyecan sizi canlı tutar, performansınızı olumlu etkiler. Ancak, sosyal kaygı yaşayan bir kişi için gündelik hayatın gerektirdiği iletişim ve etkileşimler önemli ölçüde kaygı, korku ve utanma duygularına neden olur. Herkesin onu değerlendireceğine, yargılayacağına, eleştireceğine dair yoğun ve güçlü bir inanç geliştirmiştir. Bu inanç onu sosyal kaçınmalara iter ve hayatını bloke eder.

    Sosyal Kaygı tedavisi
    Sosyal kaygı tedavisinde en etkili terapi yöntemi bilişsel davranışçı yöntemidir. Ben de danışanlarıma bu yönteme ait tekniklerle yardımcı oluyorum. Bu yöntemin ana hedefi sosyal kaygıyı ortaya çıkaran, tetikleyen faktörleri tespit edip, kaygısıyla düşünsel ve davranışsal olarak baş etmesini sağlamaktır. Bunu açmak gerekirse, tedavi iki koldan ilerler:
    1- Kişide kaygı yaratan durumlar neyse onları objektif biçimde algılamasını sağlayarak yeni bir düşünme şeklini yerleştirmek,
    2- Kişinin davranışlarını bu yeni düşünce sistemine uygun hale getirmek.

    Sosyal kaygı terapisi bir nevi “öğrenme” sürecidir. Kaygıyla baş etmenin uygun yollarını öğrenip uyguladıkça beyine gönderilen sinyaller de değişir. Beyin yavaş yavaş bu değişimi algılar ve kişide sosyal kaygı belirtileri kaybolmaya başlar. Tabii ki, burada asıl önemli nokta, kaygı yaratan durum/durumlarla ilgili gerekli adımları süreğen ve tutarlı biçimde atmaktır. Eğer bu gerçekleşirse, kalıcı bir değişim olacak ve kişiyi engelleyen koşullar tamamen ortadan kalkacaktır.

    Örnek üzerinden anlatmaya çalışırsam, tanımadığı kişilerin de yer aldığı 6-7 kişilik bir grup içinde “ya yanlış bir şey söylersem, herkes benle dalga geçebilir”, “herkes bana bakıyor ve inceliyor” gibi kaygılı düşünceleri olan birisinin düşüncelerini ve bakış açısını nötr ve objektif noktaya almak tedavinin birinci koludur. İkinci kolu ise kişiyi bu durumlarla yavaş yavaş, aşamalı bir şekilde yüzleştirmek ve adım atmasını sağlamaktır. Terapist olarak bizim rolümüz kişiyi aşırı zorlamak değil, onun hızında, onla mutabık kalarak tedavi planı oluşturmak, süreç boyunca destekleyici bir tutum içinde olmaktır. Bir yol arkadaşı gibi..

    Bu sıkıntıyı yaşayan kişi sizseniz, tünelin ucunda ışık olduğunu bilin, ancak sihirli bir değneğin olmadığını da. Sosyal kaygı sizi hayattan, yapmak istediklerinizden alıkoyar, özgürce yaşamanızın, cesur adımlar atmanızın önünü keser. Ne yaparsanız yapın, hep üstünüzde taşıdığınız bir yük gibidir. Bu nedenle, net bir karar verip, sosyal kaygıyla baş etmeyi hayatınızın baş gündemi olarak belirlerseniz ve terapistinizle adım adım ilerlerseniz, her gelişiminiz için kendinizi tebrik edip, kendinize yapıcı bir dost gibi yaklaşırsanız hayatı her yönüyle duyumsayıp, hayatınızda yepyeni bir sayfa açabilirsiniz. Kendi gerçek potansiyelinizi içsel engeller olmaksızın yaşamak size çok daha doyumlu bir yaşam getirecektir.

  • EMDR Terapisi Nedir?

    EMDR Terapisi Nedir?

    Eye Movement Desensitization and Reprocessing (EMDR) diye bilinen ve Türkçe’ye Göz Hareketleriyle Duyarsızlaştırma ve Yeniden İşleme olarak geçen EMDR terapisi ilk zamanlarda sadece psikolojik travmaların tedavisinde kullanılsa da bugün birçok psikolojik rahatsızlığın tedavisinde kullanılmaktadır ve kliniksel olarak olumlu etkileri gözlenmektedir.

    EMDR terapisi sırasında beyinde çift taraflı uyarım göz hareketleri, sesler veya bedende yapılan ufak dokunuşlarla sağlanır. Çift yönlü uyarım ile danışan geçmişindeki anılara, o anıların tetikleyicilerine ve gelecekte yaşamak istediği pozitif inançlara gider.

    Travmatik veya çok fazla olumsuz yaşam olayları yaşandığında anı kaydetme sistemi bozulmaktadır. Bu sebeple yeni bilgi işlenerek mevcut anı ağına entegre olamaz. Yaşanan olumsuz deneyimi anlamlandırabilmek için anı ağlarındaki işlevsel bilgilerle bağlantı kurulamadığından akıl sağlığına uygun çıkarımlar yapılamaz. Duygular, düşünceler, imgeler, sesler, beden duyumları travmatik anının yaşandığı andaki haliyle depolanır. Bu sebeple güncel olarak yaşanan bazı durumlar bu izole kalmış anıları tetiklerse, kişi o anının bir kısmını ya da bütününü yeniden yaşar gibi etkilenir. Kişinin kendisi ile ilgili olumsuz inançları (örn: Ben aptalım, değersizim), olumsuz duygusal tepkileri (başaramamaktan korkma, yalnız kalmaktan korkma vb.) ve olumsuz bedensel tepkileri (sınavdan önceki gece karın ağrısı, panik atak, evden dışarı çıkmama) esasen problemin kendisi değil, bugünkü yansımalarıdır. Bu olumsuz inanç ve duygulara yol açan sağlıklı olarak işlenmemiş anılar şimdiki zamandaki olaylar tarafından tetiklenmektedir.

    EMDR, bunun gibi izole anıların işlenmesini sağlayan fizyolojik temelli bir terapi tekniğidir. Beynin olay anında yapamadığı işlemi yapmasını sağlar. Beyinde takılı kalmış anı ile diğer anı ağları arasında ilişki kurulması, öğrenmenin gerçekleştirilerek bilginin adaptif bir şekilde kaydedilmesi mümkün olur. Mevcut anı artık danışanı rahatsız etmez ve anıyı yeni ve sağlıklı bir perspektiften görmeye başlar.

    EMDR Ne Kadar Sürer?

    • EMDR kısa süreli terapi ekolleri arasında yer alır.

    • Net süre danışandan danışana değişebilir.

    • Yaşam koşulları, travmaların sayısı, kişilik örüntüsü vb. etkenler süreyi etkileyecektir.

    EMDR’nin Etkinliği

    Birçok kontrollü araştırma sonucunda EMDR’nin danışanların çoğunluğunun travma sonrası stres semptomlarını etkili bir biçimde azalttığı veya yok ettiği, genellikle psikolojik sorunları ile bağlantılı olan semptomlarda da (kaygı gibi) azalma sağladığı görülmüştür.

    EMDR birçok uluslararası sağlık ve devlet kurumu tarafından etkili bulunmaktadır. Bunlardan bazıları:

    • Dünya Sağlık Teşkilatı (WHO, World Health Organization)

    • Amerikan Psikiyatri Birliği (American Psychiatric Association)

    • Uluslararası Travmatik Stres Çalışmaları Birliği (International Society for Traumatic Stress Studies)

    • Amerika Savaş Gazileri Bakanlığı (U.S. Department of Veterans Affairs)

    • Amerika Savunma Bakanlığı (U. S. Department of Defense)

    • Birleşik Krallık Sağlık Bakanlığı (United Kingdom Department of Health)

    • Ulusal İsrail Akıl Sağlığı Kurulu (Israeli National Council for Mental Health)

    EMDR’nin Kullanım Alanları

    EMDR’ye göre psikolojik ve/veya psikosomatik rahatsızlıkların birçoğunun doğru işlenmemiş anılara bağlı olması, klinik uygulama alanını giderek genişletmiş, bir çok sorunun etkili ve hızlı bir şekilde tedavisinin sağlandığı görülmüştür.

    • Kişilik Bozuklukları

    • Panik Bozukluğu

    • Kaygı Bozuklukları

    • Depresyon

    • Komplike Yas

    • Disosiyasyon

    • Rahatsız Edici Anılar

    • Fobiler

    • Ağrı Rahatsızlıkları

    • Yeme Bozuklukları

    • Performans Kaygısı

    • Stres Kontrolü

    • Bağımlılıklar

    • Cinsel ve/veya Fiziksel Taciz

    • Beden Algısı Bozuklukları

    • Cinsel İşlev Bozuklukları

    • Davranım Bozuklukları ve Özgüven Sorunları

    • Migren ve Fantom Ağrı

    • Kompleks Travma

    EMDR terapisi ile geçmişte yaşadığımız olumsuz deneyimlerin esiri olmaksızın içinde bulunduğunuz anı ve geleceği daha sağlıklı yaşamak mümkün.

  • Boşanmanın Çocuklarda Görülen Olası Etkileri

    Boşanmanın Çocuklarda Görülen Olası Etkileri

    Çocuklarda anne ve baba ayrılığına bağlı olarak ortaya çıkan ruhsal belirtiler çok çeşitlidir. Huysuzluk, hırçınlık, tedirginlik ve saldırgan davranışlar en sık gözlenen belirtilerdir. Uyumsuzluk belirtileri; çocuğun yaşına, boşanmadan öncesi örselenmesine ve boşanma sonrası dönemde, anne ve baba ilişkilerinin niteliğine gore değişir. Bu belirtilerin kalıcı olup olmaması da yine pek çok çeşitli etkenlere bağlıdır (Yörükoğlu,1998).

    Çocuklar yaşa, cinsiyete, eğitim durumu, kişiliğine göre boşanmaya farklı tepkiler vermektedir. Çocukların verdiği olumsuz tepkileri özetleyecek olursak:

    • Suçluluk: Özellikle küçük çocuklarda yaptığı yaramazlıktan dolayı bu his oluşmaktadır. Çocuk ebeveynlerinin boşanmasından kendini sorumlu hissedip, suçluluk hissetmektedir.

    • Korku: Eksilen sevgi ve güven bağı sonucu, çocuklarda yanında olduğu ebeveynin de gitmesine dair terk edilme korkusu yeşermektedir. Bununla birlikte çocukların ekonomik olarak yiyecek, kıyafet, okul masraflarına dair korkuları olduğu da çokça görülmektedir.

    • Öfke: Çocukların verdiği tepkiler cinsiyetine göre değişmektedir. Özellikle erkek çocuklarda anne babalarının boşanması sonrasında saldırgan davranışların olduğu gözlemlenmiştir. Bu saldırganlık, öğretmenlerine,arkadaşlarına hatta kimi zaman ailesine de karşı gözlemlenmiştir.

    • Üzüntü: Boşanma sonrasında yeterli tepkiyi sözel olarak veremeyen çocuklarda içekapanıklık, tepkisizlik, odasına kapanma halinde üzüntü görüldüğü gibi sık sık ağlama da karşılaştığımız durumlardan biridir.

    • Yalnızlık: Aileden bir kişinin eksilmesiyle günlük yaşam biçimindeki değişiklikler kimi zaman çocukların kendilerini yalnız hissetmesine yol açmaktadır.

    • Okul Başarısı: Kimi ailelerde boşanma sonrasında çocukların ders başarısında da düşüş gözlemlenmiştir.

    • Fiziksel Sorunlar: Yaşadıkları strese bağlı olarak mide, baş, göğüs ağrıları çocuklarda gözlemlenmiştir. Yapılan araştırmalara göre bu çocuklarda astım olma riski iki katına çıkmıştır.

    • Yemek Sorunları: Yaşanılan stresli durum sonrasında çocuklarda aşırı yeme isteği ya da iştahsızlık görülebilir. Özellikle kız çocuklardan yemekten kaçınma ya da yediğini kusma gibi davranışlara tanık olabiliriz.

    • Uyku Sorunları: Boşanan ebeveynlerin çocuklarında aşırı uyuma isteği olabileceği gibi kendi yataklarında yatmama isteği, uyuyamama, kabus görerek uyanma gibi birtakım problemler yaşanılabilir.

    Anne ve babalar, eş olarak birlikteliklerine son vermek istediklerinde ebeveynliği devam eder. Boşanma gerçekleşse de ebeveynlik devam edecek; kişiler çocukları için görüşmeye, birlikte vakit geçirmeye devam edecektir. Diyebiliriz ki, boşanma sonrasında da aile hala içinde anne, baba ve çocuğun yer aldığı ailedir çünkü anne ve babanın çocuklarına karşı hem duygusal hem maddi sorumlulukları devam etmektedir. Çocukların sevgi ve güven bağları içinde yaşamını idame ettirebilmeleri için aile kavramının iş birliği halinde devam etmesi gerekmektedir.

    Her bireyin kendine has mizacı olduğunu kabul edersek, her çocuğun boşanmaya vereceği tepkinin de birbirinden farklı olacağını önceden bilmemiz gerekmektedir. Çocukların verdiği bu tepkileri, yordadığı düşünce yapılarını ve hissettiği duygularını, son yıllarda etkinliğinin kanıtlandığı bilişsel davrançı terapi ekolüyle çözümleyebilir ve çocuklarla bu durum hakkındaki bilişsel yetersizlikleri üzerine çalışılarak düşünce yapıları değiştirilerek, sağlıklı bir düzen değişimi sağlanabilir.

  • Boşanma Kararı Çocuklara Nasıl Anlatılmalı

    Boşanma Kararı Çocuklara Nasıl Anlatılmalı

    Farklı sebeplerle bir araya gelen aile üyeleri zamanla aralarında anlaşmazlıklar, uyuşmazlıklar yaşayabilirler. Sorunlu devam eden bir evlilik için kimi zaman en iyi çözüm o evliliği sonlandırmaktır. Ebeveynlerin yaşadığı ayrılık sonrası çocuk veya çocuklar anne babanın birlikte göstereceği sevgi, ilgi, paylaşım ve dayanışma içindeki iletişim kurabilme becerilerinden yoksun kalacaktır.

    Boşanma kararı almış ebeveynlerin bu kararını uygularken çocuklarının ruh ve beden sağlığını düşünmeleri gerekir. Bu kararı almadan önce çocukların anne ve babalarının tartışmalarından uzak olması yapılması gereken ilk aşamadır. Çocuklar mümkün olduğunca tartışmalardan uzak tutulduktan sonra sırada boşanma kararının çocuklara bildirilmesi gelmektedir. Çocuklara boşanma kararını anne ve baba birlikte, eşit konuşma hakkı alarak vermelidir. Çocuklarla bu konuşmayı yaparken öncelik, çocukların önceki yaşamının değişmeyeceğine dair sevgi ve güven bağlarının kurulmasıdır. Hayatlarında bir değişikliğinin olmayacağına, çocuğunun velayetinin hangi ebeveyninde olursa olsun diğer ebeveynine istediği zaman ulaşabileceğine, çocuğun ebeveynleriyle birlikte sağlıklı vakit geçirileceğine dair güven çerçevesinin içine çocuklar alınmalıdır. Çocukların verdiği tepkilere göre konuşma gidişatı izlenmelidir. Çocukların yaşı, gelişim seviyesi, o yaşa gelinceye dek yaşadıkları, içinde bulunduğu kişilik durumuna göre ayrılık nedenleri anlatılmalıdır fakat yine de çocuğa tüm bu bilgilendirme yaparken çocuğun kaldıramayacağı, sindiremeyeceği fazla bilgilendirmelerden uzak durulmalıdır. Çocukların soracakları sorulara dürüstçe cevaplar verilmeli, soruların cevapları sonraya bırakılmamalı veya çocuklar “şimdilik cevaplar”dan uzak tutulmalıdır. Çocukların bir kısmı bu konuşmadan sonra anne ve babasının kendisinin yüzünden ayrıldığını düşünüp yaptığı yaramazlıklara ve sorumluluklara yönelik davranış değişikliğinde bulunabilir, bir kısmı da anne ve babasını yeniden barıştırmaya yönelik girişimlerde bulunabilir.

    Boşanma sonrası düzen değişikliği yaşayan çocuklar ebeveynlerinden duygusal destek beklemektedir ama özellikle boşanmanın ilk evrelerinde ebeveynler de yaşanılan bu sürece dair adaptasyon aşamasında olduğu için çocuklarda yoksunluk görülebilir. Sevgi, güven eksikliği yaşayan bu çocuklar ebeveynlerinden alamadığı yardımı arkadaşlarından, akrabalarından, öğretmenlerinden almaya çalışır. Bilinçli anne babalar boşanma kararı almadan önce bu durumu psikologlarla görüşüp ne yapılacağına dair fikir alıp çocuğunun yardım almasını sağlayarak bu dönemi atlatmasını sağlarlar. Eğer çocuk bu aşamada psikolog desteği alıyorsa boşanma sürecinde yaşanması olası sıkıntılardan daha kolay aşımı söz konusu olacaktır.

  • Sosyal Fobi (SF) Nedir?

    Sosyal Fobi (SF) Nedir?

    Günlük hayatımızın büyük bir kısmını insan ilişkileri oluşturmaktadır. Gerek iş hayatımızda, gerek eğitim hayatımızda, gerek insan ilişkilerimizde sorun yaşamamak adına efektif bir sosyal etkileşimde bulunabilmek en önemli kriterlerden biridir.

    Sosyal Fobi (SF) ilk başlarda çekingen olma haliyle karıştırılsa da ilerleyen zamanlarda bundan daha fazlası olduğu kişilerin kendisi ve yakınlarınca fark edilir. SF’nin en göze çarpan belirtileri şunlardır;

    • Topluluğa girmekten kaçınma,

    • Aşırı boyutlara ulaşan değerlendirilme kaygısı,

    • Performans gerektiren durumlarda (topluluk önünde konuşma, sunum yapma, derste söz almamak vb.) aşırı zorlanma (kaygı, bulantı, terleme vb.) ve bu durumlardan mümkün olduğunca kaçınma,

    • Tanımadıkları insanların olduğu ortamlarda yer almaktan, yeni insanlarla tanışmaktan, parti ve eğlence ortamlarında bulunmaktan aşırı korku duyma,

    • Satın alınan bir ürünü iade etmede veya ısrarcı davranışlara karşı direnç göstermekte zorlanmak,

    • Topluluk önünde yemek yeme ve kalabalık bir ortamda çalışmaktan kaygı duymak,

    • Sosyal ilişkilerde problem yaşamak.

    SF’de kişiler değerlendirilme kaygılarının aşırı ve gereksiz boyutta olduğunu fark etseler de kaçınmalarına engel olamazlar. SF sonucu ortaya çıkan kaçınmalar ne kadar kişileri anlık olarak rahatlatsa da uzun vadede bir çok probleme sebep olur. Örneğin, iş hayatında gerçekte olanın daha altında performans gösterme, karşı cinsle iletişim kurmada zorlanma, yalnızlık çekmek SF sebep olduğu başlıca problemlerdir. Ayrıca, SF’nin getirdiği olumsuzluklar bireylerde depresyonun ortaya çıkmasına da sıkça sebebiyet vermektedir.

    SF’nin Sebepleri

    Geçmişteki olumsuz yaşantılar: Farkında olmasak da deneyimlediğimiz olumsuz yaşam olayları gelecekteki düşüncelerimizi ve davranışlarımızı etkiler. Gerek çocuklukta gerek ergenlik yıllarında yapılan rencide edici eleştiriler yahut negatif değerlendirmeler bizleri aynı olumsuz deneyimleri tekrar yaşamamak için benzer durumlardan kaçınmaya itebilir. Bu kaçınmalar zamanla korkuyu ve kaygıyı arttırır ve SF döngüsünü (sosyal ortamlardan çekinme- kaçınma- sosyal ortamlardan korkma) ortaya çıkartır.

    Erken Dönem Uyumsuz Şemalar: Şemalar için en basit anlamıyla, geçmiş yaşantılarımız sonucu ortaya çıkan zihinsel yapılardır (Şemalar hakkında daha detaylı bilgi edinmek için Şema Terapi başlıklı yazıma bakabilirsiniz). Yüksek standartlar, yetersiz özdenetim ve kusurluluk şemaları ile SF arasında ilişki olduğu bilinmektedir.

    Olumsuz Düşünceler: SF görülen bireylerde genellikle sosyal ortamlarla ya da durumlarla ilgili negatif inançlar ve düşünceler mevcuttur. “Herkesin alay konusu olacağım”, “aptal gibi görüneceğim”, “benden asla hoşlanmayacaklar”, “herkes kaygımı yüzümden anlayacak” gibi düşünceler SF görülen bireylerin kafalarını sürekli meşgul eder. Ayrıca, “asla hata yapmamalıyım”, “herkesin onayını almalıyım”, “sevilebilir olmam için her şeyi en iyi şekilde yapmam gerekir” gibi inançlar da SF’de oldukça yaygındır.

    Genetik Faktörler: SF tanılı bireylerin genellikle ailelerinde ve akrabalarında çekingen, sessiz ya da SF tanısı alan bireyler görülmektedir.

    SF Tedavisi

    SF tanılı bireyler genellikle tedaviye gelmeye karşı isteksiz olabiliyorlar ama bilinmelidir ki psikoterapi ile SF belirtileri kontrol altına alınabilmekte ve bireyler günlük işlevselliklerini arttırarak kaliteli bir hayat sürebilmektedirler. Bilişsel Davranışçı Terapi, Şema Terapi, EMDR ve Diyalektik Davranışçı Terapi gibi terapi ekolleriyle SF’nizin kontrol altına alınmasına yardımcı olur. Gerekli seans sayısı rahatsızlığın şiddetine göre değişmekte olup detaylı bilgi için bir psikolog ile görüşmenizde fayda vardır. Her ruh sağlığı bozukluğunda olduğu gibi SF’de de iyileşmenin ilk adımı tedavi için istekli olmaktır.

  • Şema Kavramı

    Şema Kavramı

    Yaşadığımız olaylar ve durumlar karşısında her birimiz farklı bir takım tepkiler veririz. Tepkilerimiz, davranışlarımız, düşüncelerimiz kimi kişilerce onay görse de bazılarını şaşırtabilir ya da doğru bulunmayabilir. Farklı bireyler birebir aynı olayı yaşasalar dahi hissettikleri, düşündükleri, davranışları ve beden duyumları hiçbir zaman birbirleriyle aynı olmaz.

    Çocukluktan itibaren yaşanan olumlu ya da olumsuz olaylar şema denilen zihin kalıplarını oluşturur. Kendilik algımız, öteki algımız ve başarı algımız çocukluğumuzdan itibaren edindiğimiz intibalarla şekillenir ve zaman geçtikçe de kalıplaşır.

    Şemaların oluşumunda 3 temel faktör rol oynar;

    • Temel ihtiyaçların karşılanmaması

    • Çocukluk ve ergenlik döneminde temel ihtiyaçların giderilememesi -ki bu durum daha sonra yetişkinlik döneminde de temel ihtiyaçların giderilememesine sebep olacaktır-

    • İyi olan şeylerin kişiye abartılı oranda sunulması.

    İnsanın içinde bulunduğu kişilere ve durumlara karşı çok sayıda şeması olabilir. Şemaların bazıları hayatımız olumlu yönde etkilerken bazıları olumsuz yönde etkiler ve bizlerin kontrol alması gereken şemalar hayatımızı olumsuz etkileyen şemalardır.

    Şema terapi, Jeffrey Young tarafından Bilişsel-Davranışçı Terapi yaklaşımı içerisinde kendine has bir okul olarak geliştirilmiştir.

    Şema terapinin tanımı Young’a göre şöyle yapılabilir:

    “Değiştirilmesi zor, çocukluk ve ergenlik döneminde belirgin kökenleri bulunan psikolojik rahatsızlıklar (borderline kişilik bozukluğu gibi) için tasarlanmış, bilişsel, davranışçı, kişiler-arası ve yaşantısal teknikleri birleştiren, bütünleştirici bir teori ve tedavi yaklaşımı.”

    18 tane temel şema vardır ve Young bunları Erken Dönem Uyumsuz Şemalar olarak isimlendirilmiştir. Bunlar;

    1- Terk Edilme Şeması

    2- Kuşkuculuk Şeması

    3- Duygusal Yoksunluk Şeması

    4- Kusurluluk Şeması

    5- Sosyal İzolasyon Şeması

    6- Bağımlılık Şeması

    7- Dayanıksızlık Şeması

    8- Yapışıklık Şeması

    9- Başarısızlık Şeması

    10- Onay Arayıcılık Şeması

    11- Boyun Eğicilik Şeması

    12- Kendini Feda Etme Şeması

    13- Haklılık Şeması

    14- Yetersiz Özdenetim Şeması

    15- Yüksek Standartlar Şeması

    16- Karamsarlık Şeması

    17- Duyguları Bastırma Şeması

    18- Cezalandırıcılık Şeması

    Şema konusunu anlatırken Şema kimyası kavramına değinmek gerekir. Şema kimyası, ilişkilerinizde hayatınıza aldığınız insanları var olan şemalarınıza göre belirlemeniz anlamına gelmektedir. Örneğin kusurluluk şeması olan bireyler kendilerini değersiz hisseder, başkalarının kendisini değersizleştirecek davranışlarına izin verebilir. Sosyal ortamlardan insanların kendilerindeki kusuru fark etmemesi için uzak durabilirler. Fakat bu bireyler aynı zamanda partner seçerken kendilerini duygusal ya da cinsel olarak istismar eden kişilere yönelebilirler. Kendilerini aşağılayan veya saldırgan davranan bir partner seçiminde bulunabilirler.

    Ya da terk edilme şeması olan bireyler kendilerini terk etme ihtimali bulunan ya da terk edilmiş hissettirecek bireylerle ilişki içine girmeye daha meyillidirler.

    Her birimizde her bir şema bulunabilir, önemli olan bu şemaların hayatımız ne ölçüde ve ne yönde etkilediğidir. Şema terapi ile çocukluğumuzdan beri kalıplaşan ve değiştirilmesi çok da kolay olmayan şemalardan işlevsiz olanların tespit edilerek daha olumlu ve işlevsel hale getirmek amaçlanmaktadır. Ayrıca şema terapiye neredeyse bütün ruh sağlığı sorunlarının tedavisinde kullanabilmekteyiz.

    Şimdi hayatınızın kontrolünü elinize alma ve olumlu bir değişiklik yapma zamanı.

  • Terapi Nedir?

    Terapi Nedir?

    Terapinin kelime anlamı; bir tanıyı takiben, bir sağlık problemini iyileştirme denemesi olarak ele alınabilir. Bakım, terapi, tedavi ve müdahalekelimeleri aynı anlamsal alanda (semantic field) yer almaktadır vebağlama bağlı olarak eşanlamlı kelimeler şeklinde birbirlerinin yerine kullanılmaktadır. Ama söz konusu psikoterapi olduğunda bu anlamların hepsiyle oynamamız, dönüştürmemiz gerekir. Zira psikoterapi bakımdeğildir, farklı bir tedavi anlayışı vardır ve müdahalesi sıklıkla bilişseldir. O hâlde psikoterapi nedir?

    Psikoterapi; düzenli kişisel etkileşim üzerine kurulu, kişinin değişimine ve problemlerinin üstesinden gelmesine arzulanan yönde yardımcı olmak için psikolojik yöntemlerin kullanımıdır. Psikoterapi; bireyin iyi olma hâlini ve ruh sağlığını geliştirmeyi, zorlayıcı davranışlarını, inançlarını, kompülsiyonlarını, düşüncelerini ve en çok da duygularını çözümlemeyi ve yatıştırmayı ve kişisel ilişkilerini ve sosyal becerilerini geliştirmeyi hedefler.

    En temelde psikoterapi, bir ilişkilenme hâlidir. Dünyaya geldiğimiz andan itibaren bir ilişki kurma ihtiyacı içerisindeyiz ve terapi odasının gerçekliği de bu ihtiyaç üzerine inşa edilmektedir. Terapi odasında terapist ve danışan arasında kurulan ilişki, iletişimin tüm olanaklarını kullanır. Yalnız kelimeler, jest ve mimikler üzerinden inşa edilen bu ilişkide sağaltıcı olan bunların hiçbirisi değildir. Dile getirilemez olanın, gizli kalmış, saklanmış, karanlık yanımızın, terapistin tanıklığında vücut bulması, dışarıda kurduğumuz ilişkilere hiç benzemeyen bu karşılaşmanın tedavi edici yönünü oluşturur. Dolayısıyla psikoterapi; bir danışma, akıl verme/sorma, doğruyu bilme veya içimizdekileri dışarı atma ortamı değil, kişinin kendisine döndüğü, kendiliğini keşfettiği, ilişki kurmayı tecrübe ettiği ve arzusunu analiz ettiği eşsiz bir deneyimdir.

  • Çocuklarla Sağlıklı İletişim Nasıl Kurulur?

    Çocuklarla Sağlıklı İletişim Nasıl Kurulur?

    Uzman Psikolog Yeliz Yılmaz, çocuklarla sağlıklı iletişimin nasıl kurulacağı yönünde önemli bilgiler verdi.

    Bireyin dünyaya geldiği andan itibaren diğer insanlarla iletişim halde olduğunu ve bu iletişime hem sosyal hem de psikolojik açıdan ihtiyaç duyduğunu aktaran Yılmaz, bu nedenle çocuklarla kurulan iletişimin daha önemli olduğunu vurguladı. Yılmaz, “Bebeğin doğdu andan itibaren ilk sosyal çevresi ailesidir. Ebeveynlerin çocuğa yaklaşımı, çocuğun gelişimsel süreçlerini olumlu veya olumsuz etkileyebilir. Bebeğin anne ile kurduğu iletişimin çocuğun güven duygusunu etkilediği bilinmektedir.” ifadesini kullandı.

    ‘İLK KOŞUL ÇOCUĞUN FARK EDİLMESİ’

    Çocukla sağlıklı iletişim kurabilmenin ilk koşulunun çocuğun fark edilmesi olduğunu belirten Yılmaz, çocuğun özelliklerini, isteklerini, yapabildikleri veya yapamadıklarını, yaşının ona getirdiği kısıtlamaları bilerek ve farkına vararak çocukla iletişim kurulması gerektiğini söyledi.

    ‘SÜREKLİ KONUŞMAK DOĞRUYA GÖTÜRMEZ’

    Çocuklarla kurulan iletişim yöntemlerini konu alan araştırmalarda ebeveynlerin çocukları anlamak yerine sürekli konuşarak nasihat verdikleri sonucuna varıldığını kaydeden Yılmaz, “Sadece çocukla kurulan iletişimde değil, bütün kurulan iletişimlerde sürekli konuşmak bizi doğruya götürmeyecektik. Karşımızdaki birey hangi yaşta olursa olsun, önce dinlememiz ve onu anlamaya çalışmamız önemlidir. Dinleme davranışı etkili iletişimin en güzel başlangıcıdır.” şeklinde konuştu.

    ‘ÇOCUĞUN KENDİNİ KEŞFETMESİNİ SAĞLAYIN’

    “Çocuk her yetişkin gibi bir bireydir ve biriciktir.” diyen Yılmaz, şöyle devam etti: Anne ve babaların çocukları ile ilgili hayalleri ve beklentileri olması çok doğaldır. Ancak her birey kendine özgü özelliklere, yeteneklere ve ilgiye sahiptir. Çocuğumuzun bizimle aynı olduğunu veya aynı olması gerektiği varsayarsak çocuğumuzu görmezden gelmiş oluruz. Ebeveynlerin yapması gereken çocuğun kendisini keşfetmesine olanak sağlamaktır.