Kategori: Psikoloji

  • Kısa Kısa Bilgiler

    Kısa Kısa Bilgiler

    Başlık: Duygularımı aynalar mısın anne?

    İnsan denilen varlık doğum anından itibaren yaşadıklarını duygularıyla besleyip onlardan tad almaya ve anlamaya çalışmaktadır. Buda bir çocuğun yetişkin olduğunda yaşadığı duygu durum içeren konulara karşı nasıl davranması gerektiğini öğretmektedir. Anne babaların kendi duygularını çocuklarına yansıtıyor olmaları malesef çocukların ne hissettiklerini keşfetmelerine izin vermemektedir. Ve çocuklar, kendi duygularını atlayıp, onların duygularını aynalamaya başlamaktadırlar. Bu durumun yetişkin olduklarında hayatlarını sekteye uğratmamak adına yapılabilecek davranış şekli: Köpek havlamasından korkan çocuğa. Korkucak bir şey yok yerine. Bu bir köpek havlamasıydı korkmuş olabilirsin ama ben yanındayım diye belirterek güven vericek şekilde duygusunu aynalama çalışmaktır.

    Başlık: Çocuğumu terk mi ediyorum?

    Çocukların anaokuluna başlamaları ve uyum süreci, gerek çocuk gerekse aileler için oldukça önemli bir sorundur. Anne çocuğundan ilk kez ayrılır ve “Çocuğumu terk mi ediyorum?” diye suçluluk duygusuna kapılır. Oysaki bu düşünce çocuğun okula uyum sürecini daha da zorlaştırır. Çocuklarını anaokuluna başlatacak ailelerin tavırlarıyla kendilerini bu duruma hazırlamaları gerekmektedir. Çocuk okula başladığında tutarlı olunması ve kurallardan taviz vermeyen bir ebeveyn görüntüsü çizilmesi gerekmektedir. Unutulmamalı ki çocuğun bu ilk eğitim başlangıcı ilerleyen dönemlerde de hep zihninde yer edecektir.

    Başlık: Çocuğum yabancı yaşıtlarına karşı neden tepkisiz?

    Anne-Babalar çocuklarının genellikle gördükleri kişiler dışında ki insanlarla ya da yaşıtlarıyla karşılaştıklarında çoğunlukla geri çekilme davranışı gösterdiklerini belirtmektedirler. Halbuki bu durum yeni nesil ailelerin korumacılığından kaynaklı geldiğinin farkında olmaları gerekmektedir. Yetişkin kontrolünün baskın olduğu ortamlarda büyüyen çocuklar ilk defa gördükleri yaşıtlarına karşı ani bir iletişim içine girememektedirler. Bu durumda yapılması gereken kısa aralıklarla ebeveyn kontrolünde yaşıtlarıyla kaynaşabileceği sağlıklı oyun ortamlarında sık sık götürülmesidir.

    Başlık: ÇOCUK ÖĞRETMENİNE AŞIK OLDUĞUNDA NELER YAPILMALI?

    Çocukların 3-6 yaş döneminde ebeveynlerinden aldığı iletişimin de etkisiyle anne ve babasına duyulan beğeni duygularını aynı yaklaşımla karşılaştıkları bir öğretmen hayatlarına girdiğinde aynı yönelim öğretmene karşı da gelişebilmektedir.

    Ya da ebeveynlerinde göremediği ilgiyi öğretmeninde deneyimlediğinde öğretmenine karşı daha duygusal hisler besleyebilmektedir. Burada önemli olan çocuk için bu sürecin geçici olduğunun bilinmesi ve ona anne-babanın davranışlarıyla verdiği mesajı sağlıklı bir tutumla çocuğa iletilmesidir.

  • Korkmuyorum Ki

    Korkmuyorum Ki

    İnsanoğlunun tabiatı gereği hem yetişkinlik hem de çocukluk dönemlerimizde ihtiyaç olan ve bireyin kendi güvenliğini sağlama amaçlı olarak doğuştan gelen bir duygudur. Korkunun hiç olmaması kişinin başına gelebilecek zarar ve risklere karşı meyilli bir hal almasına sebep olurken, korkunun yaşamı çekilmez kılacak derecede olması da eşdeğer şekilde zarar verici boyutta olmaktadır.

    Bireyin bebeklikten itibaren yaşadığı travma kaza ve hastalıklar da ilerleyen yaşlarda nedensiz gibi görünen ancak arka planda geçmişe ait izler içeren korkulara neden olabilir. Çocukların okul öncesinde belirgin korkular yaşaması doğaldır. Bu dönemde çocuklar: karanlıktan, yalnız kalmaktan, yükseklikten, farklı tür canlılardan, yabancılardan korkabilir.

    Yetişkinler olarak çocuklarımızda nükseden korkulara karşı genellikle baskılayıcı ve korkuyu daha da artırıcı yöntemlere başvurmaktayız. Halbuki çocukların korkuları ile alay edilmemeli ve tam tersine korkularını paylaşabilmesi için ortam sağlanmalıdır. Bunda korkacak ne var ki, erkek adam korkmaz, kaç yaşına geldin gibi ifadelerle ne yazık ki baskı ve alay sonucu geçti gibi gözüken korkular çocuklarımızda şekil değiştirerek alt ıslatma, deri koparma, tik, kaygı gibi rahatsızlıklara yol açmaktadır.

    Bazen de ebeveynler çocuğa korkuyu öğretebilir. Bu gibi durumla ailenin tutumu çok önemlidir. Ailenin maruz kaldığı deneyimlerde anne babanın verdiği reaksiyon da çocuğun vereceği tepkiyi etkiler. Köpekle ilgili herhangi bir olumsuz tecrübesi olmayan çocuğun, annesinin köpeğe karşı gösterdiği korku dolu tepkisinden sonra korkmaya başlaması buna örnek olarak verilebilir. Ayrıca ebeveyn ve çocuk arasında disiplin sorunu yaşandığında bırakıp giderim annesiz kalırsın, sokağa çıkma araba çarpar gibi ifadeler ya da ebeveynin kendi korkularını çocuğuna hissettirmesi olmayan korkuların çocukta meydana çıkmasına sebep olabilir ve malesef ki ortaya çıkan bu korkuların da geçmesi ayları alabilmektedir.

    Bunların yanı sıra fazla korumacı, yaşına uygun sorumlulukların verilmediği ailelerde de çocuklar yeni deneyimler sırasında yoğun korku yaşarlar ve aile bireylerinden ayrılmakta zorlanırlar. Yaşına uygun sorumluluklar verilerek, cesaretlendirilen ve aile bireylerinin de problem çözme becerilerine sahip olan ailelerde ise çocukları yeni deneyimler sırasında korku yerine merak duygusu taşırlar.

    Çocukların farklı zamanlarda değişik tür korkuları yaşamaları doğaldır. Önemli olan yaşanılan korkuların kronik hale gelmemesi için ebeveynin bazı hususlara dikkat ederek görmezden gelmemesidir:

    • Korkunun asıl sebebini bulmak korkunun kaybolmasında en önemli etkendir.

    • Çocuğunuz anlatmak istemiyorsa ona resim yaptırarak duygularını ifade etmesine yardımcı olabilirsiniz.

    • Karanlık korkusu, kabus gece korkuları gibi durumlarda uyuma esnasında ona eşlik etmek, hafif tonda müzik açmak, kısık bir gece lambası ya da koridor ışığı ile destek olmak sürecin daha çabuk atlatılmasın fayda sağlayacaktır.

    • Çocuklarınızın bazı korkuları televizyon kaynaklı olabilir bu nedenle onların izleyecekleri programlara ve programların sürelerine dikkat etmeliyiz.

    • Korkulan nesnelerin veya hayallerin komik tarafları bulunarak rahatlaması sağlanabilir.

    Rüyasında görüp korktuğu şeyi çizerek üstüne komik figürler (bıyık, gözlük…) yapabilir ve birlikte gülebilirsiniz.

    • Koruyucu yaklaşım azaltılarak daha fazla sosyal ortama girmesine ve yeni tecrübeler edinmesine fırsat vermek de olası korkularını azaltacaktır.

    • Odasına karşı bir korku antipati oluştuysa odanın şeklini değiştirmek de faydalı olacaktır.

    • Korkuları çok çabuk kaybolmayabilir. Bu süreç oldukça uzun sürebilir ama önemli olan sonuç; kısa zamanda kaybolmuş korkular değil, tamamen kaybolmuş korkulardır.

    • Ve en önemlisi de korkularından ötürü çocuklarımızı asla utandırılmamalıyız.

  • Kardeş Kıskançlığı

    Kardeş Kıskançlığı

    Sizce ‘’Kardeş kıskançlığı kötü bir duygu mu?’’

    Genel olarak ebeveynler; Evet kardeş kıskançlığı kötü bir duygudur’’ diyebiliyorlar.

    Bu durumda bu konuyu çocuklardan çok aileler için ele almamız gerektiğini düşünüyorum.

    Çünkü kardeş kıskançlığı yaratılışımız gereği doğal bir duygu olup bazı insanlarda az bazı insanlarda çok şeklinde herkes de bulunmaktadır.

    Kardeş kıskançlığının kötü bir duygu olduğunu düşünüp, bunu da çocuğunuza hissettirip aynı zamanda diyaloglarınıza da ‘’iyi çocuklar kardeşlerini kıskanmaz’’ derseniz; bu duyguyu yaşayan çocuğun bu duyguyla baş etmesini daha da zorlaştırmış olursunuz.

    Bu durumda da çocuk kendi kabuğuna çekildiğinde ‘’kardeşimi kıskanıyorum, o zaman ben iyi bir çocuk değilim’’ diye düşünür. Kendisini suçlu ve kötü hisseder.

    Eve yeni gelen bireye karşılık; her çocuk anne ve babanın sevgisini sorgular. Eskisi gibi sevildiğinden emin olmak ister.

    Yeni gelenin o sevgiyi alacağını ve artık onun o kadar sevilmeyeceğini düşünmeye başlar. Tabi anne ve babanın, aile büyüklerinin çelişen tutumları ve sözleriyle de çocuktaki bu korku daha da artar.

    Bu süreçte çocuk zaten çelişkili duygular içindedir; ona yönelteceğiniz ‘’Benim oğlum/kızım kardeşini çok sevdi’’. ‘’Benim oğlum/kızım kardeşini hiç kıskanmadı’’. ‘’Sen artık büyüdün abla/abi oldun’’ gibi cümleler hisleriyle örtüşmediği için kıskançlık duygusunu beslemekten ve içindeki kuşkularını artırmaktan başka bir işe yaramayacaktır.

    KARDEŞ KISKANÇLIĞI

    Kardeş kıskançlığı doğamız gereği var olan; ebeveynler tarafından kabul gördüğü ve çocuğun ifade etmesine izin verildiği zaman kolaylıkla baş edebileceği, sonuçları itibariyle faydalı bir duygudur.

    Çocuklar kardeş kıskançlığı yardımıyla duygularını kontrol etmeyi, öfkesini yenmeyi ve uzlaşmayı öğrenir.

    • Ebeveynlere kardeş kıskançlığı yaşayan çocuklar için diyalog:

    • Anne: ‘’Söyle bakalım, benim güzel kızım/oğlum hangimizi daha çok seviyorsun; Babanı mı, Beni mi?’’

    • Ayşe hiç düşünmeden : ‘’ikinizi de çok seviyorum’’ dedi.

    • Anne: ’Bana olan sevgin, Babana olan sevgini azaltıyor mu?’’

    • Ayşe: ‘’hayır.’’

    • Anne: ‘Başka kimleri seviyorsun?’

    • Ayşe:Dedemi,babaannemi,anneannemi,halamı,teyzemi,keremi,zeynebi,arkadaşlarımı,öğretmenimi..’’

    • Anne: ‘’Onları severken bize olan sevgin azalıyor mu?’’

    • Ayşe biraz düşündükten sonra : ‘’Hayır azalmıyor’’ dedi.

    • Anne: Büyüklerimiz der ki : ‘’Sevinç ve sevgi paylaştıkça artar, üzüntü ve acı paylaştıkça azalır.’’

    ‘’O zaman şöyle diyebilirmiyiz: Anne ve Babanın sevgisi bütün çocuklara yeter.’’

    (Şimdi sizde çocuklarınızın düşüncelerini öğrenmek için aynı diyaloğu oluşturabilirsiniz.)

    Kardeşler birbirlerini kıskandığı gibi, yetişkin insanlar da birbirini kıskanabilir. Aynı işyerinde çalışan iki çalışanda birbirini kıskanabilir.

    Kıskançlık duygusu her insan da vardır. Bazı insanlar, kıskançlık duygusunu kontrol altına tutmayı ve yönetmeyi bilmedikleri için, kıskandığı insana kin duyar, elinden geldiğince ona zarar vermeye çalışır; böylece kıskançlık duygusuna yenik düşer.’’

    Bu durumu daha yeni yeşermiş bir tohumken çocuklarda: ‘’Sen iyi bir çocuksun, kıskançlık duygusuyla baş edebilirsin:’’ şeklinde öğrenmelerini sağlayabiliriz.

    Kardeş kavgaları çoğunlukla, ebeveynlerin hatalı tutumundan kaynaklanır. Anne ve Baba tarafından eleştirilen çocuk, buna kardeşinin sebep olduğunu düşünür ve ona kızgınlık duyar.’’

    Anne ve Babanın kardeşleri kıyaslaması hem kardeşler arası kıskançlığı artıracak hem de anne-babanın bu hatalı tutumu çocukları ebeveynlerine karşıda hırslandıracaktır.

    Kardeşlerden biri diğerine göre daha fazla hareket halindeyse; ailenin ikisi için koyduğu ‘’uslu durun, söz dinleyin komutunu sakin olan çocuk yerine getirebilirken; hareketli olan çocuk bu komutlara uyamayacak ve aynı zamanda komutlara yapısal olarak uyan kardeşine de kinlenecektir.

    İki ve daha fazla çocuğun olduğu evlerde az veya çok kardeş kavgaları ve çatışmalarının olması doğaldır. Çocuklar aynı anneyi, aynı babayı, aynı evi, aynı eşyayı ve aynı odayı paylaştıkları sürece tartışmak, bağrışmak ve kavga etmek gayet doğaldır. Önemli olan bu tepkilerin şiddete dönüşmemesidir.

    ANNE VE BABALAR KARDEŞ KAVGALARINI ÖNLEYEBİLİR Mİ?

    Kardeş kavgalarında anne-babaların dikkat etmesi gereken ilk nokta: anne- babaların kardeş kavgalarında hakem rolü almamalarıdır.

    • Haksızlık yapan çocuğa yaptığınız açıklamanın doğruluğunu kabullendirmek zordur. Anne-Baba ne kadar adil olmaya çalışsa da çocuklardan biri kayrıldığını düşünerek anne-babanın kararını kabullenmeyecektir.

    Anne-baba kardeş kavgalarına karıştığı zaman çocuklar birbirini suçlayarak haklı olduklarını kanıtlamaya çalışırken anne-babayı da kavganın içine çekecektir.

    • Anne-Baba ‘’kim başlattı?’’ şeklinde, kardeş kavgalarına karışmamalıdır. Ne kadar sorgulanırsa sorgulansın çoğu zaman bu sorunun doğru yanıtını alamayacaklardır.

    Çünkü çocuklar kendilerini savunmak adına, kavgaya başlama nedeninin biri diğeri olduğunu söyleyecek ve böylece itirazlar, tartışmalar ve atışmalar birbiri ardına devam edecektir.

    • Büyük çocukların kardeşi baskısı altına aldığı düşünülerek küçüğü koruma altına alınmamalıdır. Çünkü ailenin desteğini, sürekli hisseden küçük çocuk büyük çocukla uzlaşma yoluna gitmekten hep kaçınacaktır. İlerleyen dönemlerde de bu durum en ufak anlaşmazlıklar da yükselen bağırmalar, sonu kesilmeyen şikayetler şeklinde Anne-Babaya yöneltilerek büyük çocuğu zor durumda bırakmaya başlayacaktır.

    Bu döngünün ulaştığı yerde büyük çocuğun Anne-Baba desteğini gören küçük kardeşten nefret etmesine sebep olacaktır.

    • Fiziksel şiddet ve yaralanma gerçekleşmediği müddetçe oluşan her kavgaya Anne ve Babalar soğukkanlı bir tavırla yaklaşmalıdırlar.

    Böylece küçük çocuk Anne-Babadan ekstre bir güç almadığı için mecburen büyükle anlaşma yoluna gidecek; ve kavgalar büyük oranda azalacaktır.

    Zaman zaman ebeveynler kardeşlerin ufak itişmelerini ve söz dalaşmalarını görmezden gelmeli; kendi kendilerine orta yolu bulmaları beklenmelidir.

    Ne zaman ki bu davranışlar fiziksel şiddet ve küfür gibi bir boyuta ulaşır, işte o zaman müdahale edilmeli ve devamına izin verilmemelidir.

    Bu durumda da haklı-haksız kavramını değerlendirmek yerine gelinen nokta baz alınmalıdır. Kardeşler ayrı odalara yönlendirilmeli ve gelinen noktanın nedenlerini düşünmeleri istenmelidir.

    Olası bir itiraz içinde açıklama olarak; ‘’Konu kimin haklı kimin haksız olduğu değil; konu kavga esnasında kullandığınız kelimeler ve davranışlardır. Bunun için sizi ayrı odalara gönderip konuyla ilgili nedenleri düşünmenizi istiyorum’’ şeklinde söylenmelidir.

    • Kardeş kavgalarının en aza indirgemenin bir yolu; küçük yaştan itibaren onlara paylaşmayı ve yardımlaşmayı öğretmektir. Kardeşi, oyun arkadaşı, yaşıtlarıyla vakit geçirebileceği ortamı olmayan, her günü yetişkinlerle geçiren bir çocuk paylaşmayı ve yardımlaşmayı öğrenememektedir.

    Ancak küçük yaşta yaşıtlarıyla iletişime geçen çocuk yardımlaşma ve paylaşmayı öğreneceğinden bir kardeşi olduğu zaman onu daha kolay kabullenecektir.

    Bazen kardeşlerin arasındaki tartışma konuşularak çözülemez ve çözüm yolu için Anne-Babayı tercih edebilirler. Bu durumda Anne-Baba, tarafsız ve soğukkanlı bir şekilde iki tarafı da dinleyerek, bazı ufak dokunuşlarla çözümü onlara buldurmalıdır.

    Ebeveynler bazen farketmeden, kavgayı önlemek için çocukları birbirleriyle kıyaslar. ‘’Neden söz dinlemiyorsun?’’, ‘’Neden uslu durmuyorsun?’’, ‘’Neden kardeşin gibi uysal değilsin?’’, ’’Neden kendini sevdirmiyorsun?’’ gibi… cümleler kurulduğunda yaramaz kardeşte uysal kardeşe kin duymaya başlar.

    Eleştirilen çocuk, kardeşi yüzünden sevilmediğini düşünmeye başlar. Kendisi Anne-Babanın favori çocuğu olmadığını düşünerek kardeşe karşı olumsuz duygular beslemeye başlar.

    • Unutmamalıyız ki şiddet öğrenilen bir davranıştır. Aile içerisinde her yanlış davranışı cezalandırılan, dayağa ve sözel şiddete maruz bırakılan çocuk, kardeşiyle ve çevresiyle anlaşamadığı zaman, isteklerini kabullendirmek adına şiddet kullanmaya ve kavga çıkarmaya daha meyilli olur.

    Ayrıca kardeş kavgaları sanıldığı kadar kötü değildir. Ebeveynlerin ve aile büyüklerinin tarafsız davranması, doğru yönlendirmesi ve rehberlik etmesi durumunda kardeş kavgalarının çocukları sosyal yönden geliştirilmesi ve olgunlaştırılması dolayısıyla yararlı olduğunu bile söyleyebiliriz.

    Kavga esnasında kıskançlık ve kızgınlık duygularını kontrol etmeyi, çatışmaları şiddet yoluyla değil konuşarak çözmeyi öğrenirler.

    EVE GELEN YENİ KARDEŞ

    İlk çocuk için eve gelen yeni çocuğu kabullenmek pekte kolay değildir. İlk günlerde ilgili davransa bile, bebeğe aile büyüklerinden gelen ilgiyi görünce kıskanmaya başlayacaktır ki buda normal kabul edilmektedir.

    Bu dönemi, ilk çocuğun rahat atlatabilmesi için önceden bir konuşma yapmak ve bu duruma hazırlamak her iki tarafa da iyi gelecektir.

    Eve bebek geldiği zaman, ev ortamının değişeceğini, bebeğe de bir oda ayrılacağını yada aynı odayı paylaşmaları gerekebileceğini, eve sık sık misafir gelebileceğini, bebeğin ihtiyaçlarını yerine getirmek için annenin ona zaman ayırmak zorunda kalacağı gibi..önden verilen bazı bilgiler gerçekleştiğinde özdeşim kurmasını sağlayacaktır. Ek olarak aynı süreçleri onun zamanında da yaşandığı, zamanla her şeyin düzene gireceği de söylenmelidir.

    Bebeğin eve geldiği gün abi/abla çok sevinmiş gözükebilir. Bunlar daha çok yapay sevinçlerdir. İlk günlerde kıskanç bir çocuk gibi davranmak, Anne ve Babanın onayından geçemeyeceği için o güveni ve sevgiyi kaybetmemek adına genelde seviyormuşçasına rol yapabilirler; çünkü ondan böyle davranması beklenmektedir.

    Ancak Anne-Babanın tutumu burada önemli bir rol oynamaktadır. Olumsuz tutumlara maruz kalan çocuğa kıskançlık duygusu ağır gelmeye başlar ve bir müddet sonra taşıyamaz olur.

    Kıskançlık belirtileri çocuktan çocuğa da farketmektedir. Bazı çocuklar kıskandığını net bir şekilde ifade edemez ve bu durum içine kapanmasına neden olur. Bu süreçte çocuk kendi benliğine karşı açma ve üzüntü duymaya başlar. Bununla birlikte yemekten kesilme ve kilo kaybı da görülür.

    Yeni gelen kardeşe daha fazla zaman ayrılıyor, benimleyse eskisi kadar ilgilenilmiyor düşüncesiyle anneye kin duyma ve ondan uzaklaşma başlar

    Bazı çocuklarda da; huysuzlanma, hırçınlık, kapris ve saldırgan davranışlar çıkar ortaya. Evden kaçmakla, okula gitmemekle ya da oğlunuz/kızınız olmayacağım diye tehditler başlayabilir.

    Bazı çocuklar ise kıskançlığını tamamen dışa vurmak ister. Anne-Babanın ilgisini bebeğin üzerinden kendi üzerine çekmek ister ve açıkça türlü türlü tehditlerde bulunur.

    Sonucunda ceza alma ve dayak yiyeceğini bilmesine rağmen yaramazlığını yapar, söz dinlemez.

    Sen büyüdün; yemeğini kendin yiyebiliyorsun, tuvalete kendin gidebiliyorsun. Kardeşinse daha çok ufak, bunları tek başına yapamaz-yardımımıza ihtiyacı var gibi açıklamalar onu tatmin etmez hatta bazen ters bile tepebilir.

    Kendisinden olgun davranışlar bekleyen ailesini birden bebeklik çağına dönüş davranışlarıyla da şaşırtır ve kızdırır.

    Kıskanan çocuğa kulak vermek, duygularını, rahatça dillendirmesini sağlamak, yaşadığı bu duyguları eleştirmemek, nasihat tarzında veya küçüğü savunucu şekilde cümleler kullanmadan onu dinlemek ciddi anlamda rahatlatacaktır.

    Sağlıklı, mutlu ve huzurlu çocukların yetişmesi dileğiyle.

  • Çocukların Karakteri Doğum Sırasına Göre Nasıl Değişiklik Gösterir?

    Çocukların Karakteri Doğum Sırasına Göre Nasıl Değişiklik Gösterir?

    Çocukların karakterleri sadece DNA yapısına göre değişiklik göstermemekle birlikte Ailenin çocukla iletişimi, ona davranışı ve Ailedeki doğum sırasının, çocukların kişiliklerini de etkileği söylenmektedir.

    Bu görüşün doğruluğunu Psikoloji de ‘kardeş kuramı’ nı ortaya çıkaran Psikolog Alfred Adler’e göre ‘Ailede kaçıncı çocuk olarak doğduğunuz karakterinizi belirleme de kayda değer önem taşır’ sözünde de görmekteyiz.

    Doğum sırası kişilik oluşumunu etkileyen tek şey olmasa da Adler, doğum sırasının, bireyin mizacını etkilediğini söyler. Peki ilk çocuk, ortanca çocuk, ailenin en küçük çocuğu, tek çocuk veya ikiz olmak kişinin geleceğini nasıl şekillendiriyor?

    Keyifli okumalar..

    • İLK ÇOCUKSANIZ…

    Ailenin ilk çocuğu mükemmeliyetçilik eğiliminde oluyor. Bunun sebebi ise tecrübesiz olan anne ve babanın çocuklarını en doğru şekilde yetiştirmek istemesi. Sonuç olarak bu mükemmeliyetçilik bir müddet sonra çocuğa da geçiyor.

    Kardeşi doğana kadar anne ve babasının sevgisinin hepsini almaktadır. Bu yüzden kardeşi doğunca ‘tahtını yitirmiş kral’ gibi hissetmeye başlarlar. Tekrar o sevgiyi kazanma çabaları sonucunda diğer kişilerin sevgileri olmaksızın bağımsız ayakta kalmayı öğrenirler. Daha sonraki yaşamlarında da tutucu, güç yönelimli ve lider özelliklere sahip olabilirler.

    • ORTANCA ÇOCUKSANIZ…

    Ortanca çocuklar dünyaya geldiklerinde hazırda sorumluluğu üstlenmiş büyük bir kardeş vardır. Bu yüzden ortanca çocuklara aileler daha az sinirli ve daha hoşgörülü davranmaktadırlar.

    Anne ve babasının sevgisini doğduğu andan başlayarak büyük çocukla paylaşır. Bu da ikinci çocuğun daha sosyal olmasını sağlar.

    İlk çocuklara oranla, ortancalar pek de mükemmeliyetçi olmamakla beraber daha çok aile içindeki yerlerini belirginleştirmek ve aile bireylerine kendilerini kabul ettirmek için çabalamaktadırlar.

    Kolay adapte olan, yaratıcı ve beceriklidirler. Ayrıca doğumundan başlayarak bir rakiple karşı karşıya kalması sonucu yarışmacı ve hırslı olma eğilimindedirler.

    • AİLENİN EN KÜÇÜĞÜYSENİZ…

    Ailedeki en son çocuk rahatlık açısından en şanslı olandır. Sadece anne babanın değil tüm aile üyelerinin sevgisini alarak şımartılır. Önündeki kardeşlerini gözlemleyerek onları daha güçlü görüp yarışamayacağını düşünür ve bağımsızlık eksikliği-güçlü yetersizlik gibi duygular hissedebilir.

    En son doğan çocuk bütün dikkatleri üzerine çekmeye çalışan, ailenin en sevimlisi rolünü üstlenendir. İnsanların dikkatini çekmek ve sempatilerini kazanmayı severler.

    Ailenin en küçüğü diğer kardeşlere göre daha özgür ruhlu olur. Macerayı severler ve hayatın akışından keyif almayı en çok bu çocuklar bilir. Pek çok uyarıcıyla karşı karşıya kalması ve rekabetle başa çıkması sonucu kendini evdeki diğer çocuklara karşı çok iyi geliştirir.

    Son doğan çocukların karşılaştığı en büyük sorun yaptıklarının özel olmadığını düşünmeleridir. Çünkü ilk çocuk yüzmeyi öğrendiğinde bu aile için büyük bir olaydır fakat sıra son çocuğa geldiğinde kimse ilk çocuktaki kadar heyecanlanmayabilir.

    • TEK ÇOCUKSANIZ…

    Tek çocuklar genelde ailenin ilk çocuğunun yaşadığı deneyimleri yaşar. İlk çocuktan farkı, ilgi ve alakayı bölüşmek zorunda kaldıkları başka bir kardeşlerinin olmamasıdır. Böylelikle ailenin tüm desteğini alabilirler. Tek çocuk, yetişkinlerle ve yaşlı insanlarla iyi anlaşır. Bu durum mükemmeliyetçiliği ve başarılı olma hırsını tetikler. Eleştirildiklerinde çok hassas olabilirler.

    Tek çocuklar tabi ki de tüm dikkatleri üzerine çekmeye bayılırlar. Yaptıklarının onaylanmasını isterler. Detaylara odaklanmayı severler. Rahatlarına düşkündürler. Bu özellikler sebebiyle hayatta büyük başarılara imza atsalar da, kendilerini mutlu etmekle ilgili zaman zaman sıkıntı yaşayabilirler.

    Rekabet içinde olacağı bir kardeşe sahip olmadığı için ve anne tarafından genelde şımartılmaya daha meyilli oldukları için babayla rekabete girebilmektedirler. Bunun oluşmaması için anne ve babanın işbirliğiyle çocuğa yaklaşmalıdır. Anne ve babadan ilgiye alışık olan çocuk bağımlılık ve benmerkezcilik gibi yaşam tarzları benimseyebilir. İleriki dönemlerde yaşıtlarıyla sorun yaşadıkları da sık sık görülebilir.

    • İKİZ İSENİZ ..

    İkizlerde genelde biri diğerinden daha baskın olan bir çocuk vardır ve ilk doğan gibi davranmaktadır. Bu durumun zaman zaman istisnaları vardır. Buna rağmen İkizler genelde birbirinden güç alır ve bu birlikten güç ve özgüven doğar. Fakat yalnız kalma ve tek vakit geçirmeyle ilgili sorun yaşayabilirler. Ne senle nede sensiz deyimi tam olarak onlar için söylenmiştir. Topluluk içinde onay ve destek arayan bir profil çizebilirler. Rekabete doğum anından itibaren alışıklardır. Çünkü hayata gözlerini açtıkları andan itibaren rakipleri vardır. İkizlerden biri evlendiğinde ya da evden uzaklaşma durumlarında diğer çocukta ayrılık kaygısına ve depresyona neden olabilir.

    Fakat bu sonuçların her zaman kesin verilere sahip olmadığını kabul etmek zorundayız. Çünkü araştırmalar etnik köken, eğitim, ailenin ekonomik durumu ve aile içerisindeki ilişkiler gibi önemli sosyal faktörleri göz önüne almamaktadır. Doğum sırası bireyin kişiliği veya zekası üzerinde belli etkilere sahip olduğu gibi ailedeki çocuk-ebeveyn ilişkisinin ve çocuğun yetiştirilme tarzının da bu çocukların karakterleri üzerindeki daha önemli faktörler olduğu bilinmelidir.

    Şunu unutmayın ki, en büyük çocuklar, ortanca, son doğan ve ya ikiz çocuklar arasında karakter olarak büyük farklar olabilir.

    Aynı zamanda evlat edinilen çocuklarda, çocuğu dünyaya getiren anne ve baba değil, onu evlat edinen anne ve babanın, çocuğa sundukları kardeş ya da aile ortamının davranışları ve çocuğun kişisel özelliklerinin oturmasında çok daha etkilidir

  • Gerçek Kendilikten Sahte Kendiliğe Benim Yalnızlığım İnsanlarla Dolu

    Gerçek Kendilikten Sahte Kendiliğe Benim Yalnızlığım İnsanlarla Dolu

    ”Gittikçe kendi dünyalarımıza hapsoluyoruz. Hayat zamanla yavanlaşıyor, tatminsizlikle doluyor. Gelecekte psikolojik destek talep edecek kişilerin en yaygın sebebi de bu tatminsizlik, bu varoluşsal mesele olacağa benziyor.”
    (BÜMED Dergi Mayıs-Haziran 2018)

    ‘Bağlanma’ günümüzün belki de en güncel, üzerine en çok konuşulan ve eğitimler verilen konularından biri. İnsan yavrusu bir ötekine bağlanmaya hazır geliyor hayata. Kendiliğimizin oluşumu bir ötekiyle ilişki içinde gerçekleşiyor. İnsan ötekinin bakışıyla kendini görmeye, dokunuşu ile kendini hissetmeye ve ötekinin sevgisiyle kendini sevmeye muhtaç doğuyor. Ötekinin aynasında kendimizi seyrederek, aynalanarak ‘ben’ hissini oluşturuyoruz. Bu yaşamın ilk yıllarında kurulan ilk ilişki ile başlıyor. Çocuğun varlığını seyredeceği ilk ayna, yani deneyimlediği ilk ilişki, ebeveynle kurulan ilişkidir. Başka bir değişle ebeveynle kurulan ilişkiden ona yansıyan duygular benliğin temelini atar. Bazı çekirdek duyguları içimize yerleştirir. Sevilen biri miyim sevilmeyen mi, var mıyım, varlığım değerli mi yoksa değersiz miyim, yeterli miyim yetersiz mi. Tüm bunlar ilk ilişkimizde bize yansıtılanlarla şekillenir. Durumun çarpıcılığını vurgulamak için şöyle ifade etmek yerinde olacak, ötekiyle ilişkide olmak psikolojik yapının oksijeni gibidir. Görüldüğünü ve sevildiğini hissedemeyen bir kişi oksijensiz kalmış gibidir.

    Bağlanmaya ihtiyacımız var. Önce bağlanacağız, sonra bireyleşeceğiz. Birilerinin bizim için orada olacağına inanacağız, güvenle bağlandığımız, duygusal olarak beslendiğimiz bir sağlam limanımız olacak. Sonra bu limandan denize açılacağız, keşfe çıkacağız, bağımsızlığımızı tadacağız. Limanın orda olduğunu içsel olarak bilmenin rahatlığı ile kendimizi deneyime bırakabileceğiz. Güvendiğimiz bir ötekine bağlanmadan özerk olunamadığını anlatan bu kuramlar bu denli popülerken, ilişki kurma şekillerimizin tam tersine evrilmesi oldukça düşündürücü. Başta bu zıtlık trajikomik görünse de, belki de durum oldukça anlamlı. İlişkilerde yalnızlaşıyoruz. Daha kendi dünyamızda, daha paylaşımsız, limansız, gerçek duyguların daha az varolduğu, kendi başımızın çaresine baktığımız ilişkiler artıyor. Bencil demeyeceğim, çünkü yaygın yaşandığını düşündüğüm bu ilişkileri bencil olduğumuz için seçtiğimizi düşünmüyorum. Aksine bu habitatta bir şekilde nasıl varolunacaksa, nasıl az zedesiz yola devam edebilirsek onu yapmayı öğreniyoruz sanki. Bencilleşmekten ziyade, yalnızlaşmaya uyum gösteriyor gibiyiz. Belki tam da bu yüzden ‘Bağlanma’dan, yakın ilişkinin öneminden ve iç dünyamıza etkilerinden konuşmaya bu denli çok ihtiyaç hissediyoruz.

    Bir şeyler bizi beslemiyor. Çünkü bu yalnızlaşma varoluşumuzla uyumlu değil. Bağlanmak ve yakın ilişki iki önemli duygusal ihtiyaç. Gerçek duygularımızın ve kimliğimizin öteki tarafından görüldüğü, fark edildiği ve bilindiği bir ilişki. Bir ötekine muhtaç ve bağlanmaya programlı bir şekilde doğan bir insan yavrusunun giderek ilişkisizliğin daha da yükseldiği bir toplumun içine yolculuk yaptığını görüyoruz. Bunu düşündüğümde bir balığın karaya vurduğu ve çırpındığı bir görüntü çağrışıyor zihnimde. O denli varoluşu dışında, o denli zorlayıcı. İçinde bulunduğumuz zamanda insan deneyimini o balığa benzetiyorum ve gelecekte de bunun artacağını düşünüyorum. İlişkiler ilişkisiz bir hale geliyor. Ruhumuzun oksijeniydi ya ilişkide olmak, oksijensiz kalıyoruz. Oksijensiz kaldıkça enerjimiz de tükeniyor. Az oksijenle devam etmeye çalışıyoruz ve bunun normal olduğunu düşünüyoruz. O denli normalleştiriyoruz ki enerjisizliğin, tükenmişliğin nedenini anlamak da zorlanıyoruz. Duygusal bağlanma ve paylaşımların giderek azaldığı, kendi dünyasına çekilmiş bireylerden oluşmaya başlıyoruz. Ne kendimize dokunduruyoruz, ne kimseye dokunabiliyoruz. Bağ kurmak, bağlanmak ürkütüyor. Bağ kurmak aşırı beklenti yüklü algılanıyor, belki engelleyici deneyimleniyor. Gerçek duyguları ortaya çıkarmak ve paylaşmanın var olmadığı ilişkiler çoğalacak gibi duruyor.

    Peki nasıl olacak bu ilişkiler? İnsanları ne bir araya getirecek?

    Burada sahte kendilik ve gerçek kendilik kavramlarından bahsetmek istiyorum. Sahte kendilik, dış odaklı ve sonuç odaklı bir yapıdır. İçinden ve özünden gelen merak ve hevesler doğrultusunda hayatı deneyimlemektense, ona dış dünyadan onay veya alkış getirip getirmeyeceği üzerinden hayatını sürdürür. Tercihleri ve ilişkileri buna hizmet eder. Gerçek kendilik dediğimiz yapı ise daha iç odaklı bir sistemdir. Gerçek duygularını yaşar, gerçek isteklerinin peşinden gider. Yaşamı bitiş çizgisine doğru koştuğumuz bir maraton olarak değil, gerçek kendini yeşerten bir deneyim olarak görür. Sonuç odaklı değil, deneyim odaklıdır. Sahte kendiliği sahte yapan kişinin kendi özünden uzak yaşamasıdır. Kişi toplumda kabul gören şekle evrilir. Gerçek kendini keşfe çıkamamıştır. Çünkü bu keşfe güvenle çıkmasını sağlayacak, ihtiyacı olduğunda sığınabileceği bir limana hiç sahip olmamıştır. Böyle olunca da toplumun mutlu olacağını söylediği ve yapmasını beklediği şeylerin peşinden gider. Belirli şeylere sahip olmayı, belirli meslekler edinmeyi, belirli statüye gelmeyi, belirli kişiler tanımayı, belirli ortamlarda bulunmayı amaç edinir. Özünden uzak yaşayan kişinin ilişkileri, kurduğu iletişim de özden uzak olacaktır. Sahte kendiliklerin çok olduğu bir ortamda gerçek duygulara temas eden gerçek dialoglardan bahsetmek mümkün olmaz. Kişi maskeli baloda gibidir. Bu kavramlar yardımıyla değerlendirdiğimde, sahte kendiliklerin arttığı bir gelecek bizi bekliyor diye düşünüyorum. Bu da ilişki kurma şekillerimizin daha sonuç odaklı, daha materyalist bir temele dayalı olacağına işaret ediyor. İnsanlar, aslında bugün de gördüğümüz gibi, ilişkilere daha çok kazanım odaklı bakacaklar. Bir diğer noktaysa yük getirmemesi beklenti içermemesi olacak. Burada teknoloji ve tüketim kültürü gibi pek çok makro etki toplumun onayını neyin aldığını belirliyor.

    Ebeveynler çocuklarına iyi imkanlar sağlayabilme kaygısı ile, duygularına temas etmeyi ve onu gerçek kendiliğini keşfe cesaretlendirmeyi kaçırabiliyorlar. Kimse onlara bunu yapmadığı için bunu nasıl yapacaklarını bilemiyorlar. Kendi duygularına temas edilmemiş, yakın ilişkilerinde anlaşılmış hissedemeyen ebeveynlerin, yani gerçek kendilikleri desteklenmemiş ebeveynlerin çocuklarına bu duyguyu verememesi gayet doğal ve anlaşılır. Tam da burada bize gelecekte durumun nasıl görüneceğini işaret eden kısır döngü başlıyor. Çocukluğunda bunu alamamış bireyler için duyguları görmeyen, uzak ve temassız ilişkiler, gerçek meraklardan doğmayan iletişimler ’doğal’ ve ’alışılmış’ hale geliyor. Çünkü kişi ilk ilişkisinde deneyimlediği neyse, bunu yetişkinliğinde tekrar etme ve benzer ilişkiler kurma eğiliminde oluyor. Sahte kendilik olağanlaşıyor.

    Sahte kendiliğe sahte denmesi, öze uzak olmasındandır demiştik. İçsel ihtiyaçlarımızın duyulmadığı bir ortamda içsel ihtiyaçlarımızı duymayı öğrenemeyiz. İçsel meraklarımızın yüreklendirilmediği bir ortamda onların peşinden gidemeyiz. Böylesi bir yaşam ise zamanla bir yavanlık bir tatminsizlik biriktirir. Sebebini net anlayamasa da ‘bir şeyler tam değil’ der kişi, ‘tatmin hissetmiyorum’. Gelecekte psikolojik destek talep eden kişilerin en çok başvurma sebebinin bu olacağına inanıyorum. Varoluşsal meseleler psikolojik destek taleplerinin çoğunluğunu oluşturucak. Varoluşsal derken anlatmak istediğim benliğine ve yaşama anlam verememe ve dindirilemeyen bir tatminsizlik hissi. Bu bir kehanetten çok, aslında halihazırda başlamış bir sürecin durum tespiti gibi. Bunun da giderek artacağını düşünüyorum. Gerçek kendiliği ile özünden gelen meraklarını ve heveslerini deneyimleyemeyen, gerçek duygularını çıkartamayan, bu duyguları paylaşarak ötekinin şefkatinde iyileşmeyi hiç deneyimlemeyen, ailesinde veya yetişkinliğinde şefkat veren koşulsuz seven bir öteki bulamayan bir bireyin hissetmekte çok da haklı olduğu bir duygu olacak bu anlamsızlık ve tatminsizlik.

    Elbette, bu bahsettiklerimden ayrılan, bu tablonun dışında kalacak bağ kuran, yaşama anlam veren ve gerçek kendiliğini deneyimleyen insanlar da olacak. Gerçek kendiliğini arayan, bulmaya uğraşan pek çok kişi var ve olacak. Bu grup belki zorlanacak, belki sıkça anlaşılmayacak, belki romantik bulunacak. Benzer bağlar kurabilen kişilerle karşılaşmayı umacak. Ancak çoğunluk olarak baktığımızda ilişkiler bu yöne evrilecek diye düşünüyorum.

    Psikolojik destek ihtiyacının bu anlamda artacağına inanıyorum. Ancak buradaki psikolojik destek ihtiyacının merkezinde, kişinin kabul edildiği ve duygularını rahatça paylaşabildiği bir ilişkiye olan ihtiyacı olacağını düşünüyorum. Yaşam içerisinde ilişkilerde bunu bulamayan bireyler için bu ilişkiyi satın almak ihtiyacı muhtemelen artacak. Yakın ilişkilerinde gitgide yalnızlaşan, iç dünyasını eşiyle, arkadaşıyla, evladıyla konuşamayan bireyin psikolojik desteğe ihtiyacı büyüyecek. Kimsenin kimseye güvenli bir liman olamadığı, liman ihtiyacının kendisini belki zayıflık gören bir insan temassızlığı bizi bekliyor. Daha kendi dünyasında, daha yüzeysel, daha duvarlı ve az temas eden insan iletişimleri.

    *Franz Kafka

  • Ergenlik Döneminde Gençlerle Nasıl İletişim Kurmalı?

    Ergenlik Döneminde Gençlerle Nasıl İletişim Kurmalı?

    Ergenlik dönemi oldukça hızlı bir değişim ve dönüşüm sürecidir. 0-6 yaş döneminde temeli atılmış olan kişilik, en az o dönemdeki kadar hızlı ikinci bir gelişim evresine girmiştir; Ergenlik. 0-6 döneminde karşılaştığımız anne-baba tutumları kişiliğimizin temellerini atar. Ergenlik döneminde ise 0-6 yaş döneminde ekilmiş olan tohumların büyüyüp serpildiğini ve bir kişilik şeklini aldığını görürüz. Dönemin doğası gereği bu dönemdeki genç, kimlik oluşturma ve arayış içerisindedir ve kendini kanıtlama ihtiyacı içine girer. Ebeveynlerden bağımsız bir kişilik ile birey olmayı deneyimlemeye çalışır. Erken çocukluk deneyimlerine ve ebeveyn tutumlarına bağlı olarak bu bireyleşme ve kimlik oluşturma süreci daha uyumlu ve iletişime açık bir şekilde geçirilebileceği gibi; iletişime kapalı, tepkili bir hal de alabilir.

    Bu dönemde gencin kendi kimliğini kanıtlamaya çalışması, fikrinin ve duruşununun altını çizme ihtiyacı ve arkadaş ortamına yönelerek orada farkedilen olmak istemesi oldukça doğal ve sürecin bir parçasıdır.

    Ebeveynler ergenlik dönemindeki çocuklar ile iletişim kurmakta zorlandıklarından, onlara ulaşamadıklarından sıkça şikayet ederler ya da genci suçlar, davranışlarını anlamsız bulurlar. Pek çok genç de bu dönemde ebeveynlerinin kendisini anlamadığından bahseder ve onlardan uzaklaşır.

    Peki daha sıcak, daha sakin, köprüleri yakmadan sağlam tutacak ya da ergenlik dönemine dek kurulamamış ise köprüleri inşa etmeye yarayacak iletişim yolları nelerdir?

    Onun ilgi alanları ile ilgilenin, merak duyun.

    İnşaa etmeye çalıştığı kimliğini ilk siz tanıyın. Böylece pek çok yeni sohbet konunuz olacaktır. Onun size bir şeyler öğretmesine izin verin! Keyif aldığı şeyleri, vaktini ayırdığı alanları, etkinlikleri ondan dinleyin.

    Suçlayıcı ve eleştirel mesaj vermekten kaçının.

    Niyetiniz bu olmasa dahi, sözleriniz ona ne mesaj veriyor buna odaklanın. Devamlı suçlamak, karşı tarafı kendini savunmak zorunda bırakacaktır. Yeni inşaa etmeye başladığı kimliğini yıkılmaktan korumak için size gardını alacaktır. Bunun yerine ona size yanıt verebileceği, kendini anlatabileceği sorular sorun.

    Aşağılayıcı ve küçümseyici tavrı bırakın.

    Onun becerilerini, kendi başına yapabileceklerini küçümsemek yerine bu alanlarda onu destekleyin. Size ihtiyaç duyduğu zaman geldiğinde, kendisi size yönelecektir.

    Doğal davranmaya çalışın.

    Ne kendinizi arkadaşları gibi ergen ve onun yaşıtı gibi davranmaya zorlayın ne de aşırı otoriter olmaya.

    İletişimde dürüst ve açık olun.

    Sorun ne ise geçiştirmeden, adını koyarak onunla konuşun.

    Konuşma isteği ondan geldiğinde, ertelemeyin ya da geçiştirmeyin.

    Gerçekten onu dinleyin ve ona zaman ayırın. Göz kontağı kurun. Konuşma isteği ondan geldiğinde iletişim daha kolay olacaktır.

    Kendine özel bir alanı olmasına izin verin.

    Bu alan fiziksel olduğu kadar psikolojik de olmalı. Her şeyi bilmeye çalışmayın. Özel alanına saygı duyun.

    Ondan istedikleriniz ve ona tepkilerinizde tutarlı olun.

    Tutarsız tepkiler çocuğunuza zarar verir, sizi anlayamaz ve neyle karşılaşacağını bilemediğinden kendini korumak için kendini kapatır.

  • Nasıl Bir Ebeveynsiniz?

    Nasıl Bir Ebeveynsiniz?

    Ebeveyn tarzlarına dört grupta bakabiliriz. Bu dört grup, ebeveynlerin çocuklarının disiplin, yakınlık, iletişim ve bakım ihtiyaçları, başka bir deyişle hem fizyolojik hem psikolojik ihtiyaçları karşısında nasıl bir tutum sergilediği üzerinden değerlendirilir.

    Otoriter Ebeveynler

    Otoriter ebeveynlerin, çocukları ile ilişkilerinde kural koyma ve kontrol etme davranışı baskındır. Katı kurallar koyarlar ve bu kurallara uyulması konusunda baskıcıdırlar. Hataya tahammülleri düşüktür. Çocukların bu kuralları sorgulamasına, sorular sormasına tahammülleri yoktur. Mükemmeliyetçidirler, çocuk için yüksek standartları vardır. Çocuğun yakınlık, sıcaklık, desteklenme ihtiyacını karşılamada eksiktir. Bu ebeveynlerin çocuklarında özgüvensizlik, sosyal ortamlarda çekingenlik, kendini rahat ortaya koyamama, yetersizlik duygusu, yüksek düzeyde kaygı ağırlıkla görülür.

    İhmal Eden Ebeveynler

    Bu ebeveyn tipi çocuklarının ne disiplin ve kontrol, ne de sıcaklık ve yakınlık ihtiyacını karşılar. Çocuğun psikolojik ihtiyaçlarına oldukça ilgisizdir. Çocuğun sadece fiziksel ihtiyaçlarını karşılar, çocuk duygusal gelişim açısından tek başınadır. Çocuklarının ne yaptıkları ya da duyguları hakkında pek bilgileri olmaz. Çocuğun hayatı üzerinde kural ve denetim pek yoktur. Bu tip ebeveynlerin çocuklarında gelişimsel açıdan durum oldukça olumsuzdur. Çocukların özgüven yönünden oldukça zayıf oldukları gözlenir. Hayatlarında pek çok alanda kendilerini gösteremez, başarısız olurlar. Mutsuzluk, yalnızlık ve değersizlik duygularını ağırlıkta yaşarlar.

    Aşırı İzin Verici Ebeveynler

    Çocukları ile bu tarzda ilişki kuran ebeveynler, ilişkilerinde sıcak ve arkadaş gibidirler ancak çocuğun ihtiyacı olan kontrol, denetim ve kılavuzluğu veremezler. Genellikle çocuğa karşı yumuşaktırlar. Çocuklarının, bir arkadaşıyla konuşur gibi kendilerine açılmasını teşvik ederler; ancak çocuktaki yanlış davranışları düzeltmek adına müdahil olmazlar. Çocukları sınırsız bir özgürlükle karşı karşıya kalır. Bu ebeveyn tipi ile etkileşen çocuk ileride otorite ile sorunlar yaşayabilir ve bir takım davranış bozuklukları göstebilir.

    Demokratik Ebeveynler

    Demokratik ebeveynler, çocuğu sıcaklık ve yakınlık bakımından doyururken aynı zamanda da onun gelişimi için kurallar koyar ve ona kılavuzluk eder. Çocuğa kuralların sebeplerini açıklar, çocuğun bunları sorgulamasına izin verir. Kurallar konusunda daha esnektir ve kuralları koyarken çocuğun kendini nasıl hissedeceğini hesaba katar. Çocuk kurallara uymadığında sakin, hoşgörülü davranır. Doğru davranış için destekleyici ve yüreklendiricidir. Bu tarzla büyüyen çocuklar daha mutlu ve huzurludur. Kendilerini ifade ederken rahattırlar. Kendi kararlarını vermede ve kendileri için riskli olanı değerlendirmede başarılıdırlar.

    Elbette, ebeveynler bu kategorilerden sadece birine düşmeyebilir, bu kategoriler ebeveynlerin ağırlıklı eğilimlerini ele almaktadır. Ebeveynler duruma ve zamana göre bu özellikleri farklı derecelerde gösteriyor olabilirler.

    Çocuk için kural koymak ona baskı uygulamak, onu esir almak anlamına gelmediği gibi; ona özgürlükler vermek ve seçme şansı tanımak da onu kuralsız bırakmak, ona sınırsız bir özgürlük vermek demek değildir. Belirli kurallar ve sınırlar çerçevesinde, çocuk özgür olduğunu, seçimler yapabileceğini ve bu seçimlerinin destekleneceğini bilmeye ihtiyaç duyar. Kurallar da çocuğun kendini güvende hissetmesi için gereklidir; ancak onun varlığını yok edici, onu aşırı sınırlandıran tutum, özgüven gelişimine ve bireyleşmeye ciddi zararlar verir.

    Çocuğun ihtiyaçlarına dengeli bir şekilde cevap verebilmek, eşzamanlı hem disiplin sağlayıp hem özgürlük ve seçme şansı verebilmek kulağa zor ve ulaşılması güç bir denge gibi gelebilir. Ancak bu imkansız değildir! İmkansız olmadığı gibi bu denge, çocuğun sağlıklı bir kişilik geliştirebilmesi, özgüvenli, kendini ifade edebilen, sorumluluk alabilen bir yetişkin olabilmesi için vazgeçilmezdir.

  • Panik Atak

    Panik Atak

    Beklenmedik bir yerde ortaya çıkabilen yoğun kaygı, bunaltı, korku, sıkıntı ile görülebilen nöbetlerdir. İçinizde ani yükselen endişe hissiyle birlikte içeride ya da dışarıda, gerçekte ya da zihinde var olan bir tehtit ya da tehtite karşın vücudunuzda bir sistemin aktive olması ve bu aktif olmuş sistemin belirtilerini yaşamanızdır. İçeride ya da dışarıda, zihinde ya da gerçekte, çünkü zihin içeride olan ile dışarıda olanı ayırt edemez. Panik atağın bir çekirdek düşüncesi vardır. Her panik ataklının zihninde düşündüğü bir senaryo vardır. Kimisi işini, eşini, annesini, sevdiklerini kaybetmekten korkar başına bir şey geleceğinden korkar. İşte bu düşüncelere çekirdek düşünce deriz. Bu çekirdek düşünceyle ilgili kafasında bir senaryo oluşturur. Tabii ki bu senaryo mutlu biten bir senaryo değildir. Olumsuz ve sonu iyi bitmeyen bir senaryodur. Bu senaryoyu tekrar tekrar çevirdiğiniz zaman zihin bunu gerçek olarak algılar. Yani üzerinize bir araba geliyor olabilir. Bu sinir sistemi için bir tehlikedir. Veyahutta zihninizde üzerinize hızla bir arabanın geldiğini düşünebilirsiniz. Bu sizin için bir tehdittir. Kalp krizi geçireceğini, düşüp bayılacağını, kontrolü kaybedeceğini, kötü bir şeyler olabileceğini düşünür. Bayılma kolay kolay görülmez. Fiziksel bir rahatsızlık değildir. Tamamen psikolojik bir rahatsızlıktır. Bu duruma bağlı olarakta çoğu kez dışarı çıkmaktan kaçınma davranışları sergiler. Buna bağlı olarak yaşadığın bir çok olaya karşın ön yargı geliştirir. Nedenine gelince ise başına ansızın bir felaket geleceği düşüncesi, bir kazaya kurban gidebileceği, kalp krizi geçirebileceği, düşüp bayılabileceğini düşünür. Bundan dolayıda sürekli yanında birilerinin olmasını ister. Başına bir olay gelirse onu kurtarabileceğine inanır. Hatta bu küçük bir çocuk bile olabilecektir.

    Başlıca belirtilerine gelirsek: kalp çarpıntısı, göğüs bölgesinde baskı ve sıkışma hissi, nefes alışverişinde düzensizlik yani yaa hızlı nefes alma yada nefes almakta zorluk hissi, kalp krizi geçiriyormuş hissi, midede yanma ve kramp oluşma, karın bölgesinde ağrı ve şişkinlik hissi, kontrolü kaybetme yani dünyanın sonu geliyormuş gibi hissetme, ani bir şey olacakmış gibi sebepsiz yere görülebilen korku belirtileri, ölecekmiş gibi hissetme yada ölümcül bir hastalığa kapılacakmış gibi korkuya kapılma duyguları, el ve ayaklarda istem dışı boşalmalar, hissizlik duygusu, karıncalanma, uyuşma olayı, terleme ve buna bağlı olarak üşüme, ani baş dönmesi, bayılma hissine kapılma, kendini sanki farklı bir ortamdaymış gibi hissetme duygusu.

    Sizde de bu ve buna benzer belirtiler görülüyorsa panik atak sorunu yaşıyorsunuz diyebiliriz.

    Panik atak nasıl ortaya çıkar?

    Aynen sizlerde olduğu gibi hayatınızda önemli bir dönüm noktası oluşmuştur. Ailenizden uzak bir yere gidersiniz, yeni bir ortama karşı adaptasyon süreci yaşarsınız, güven kaybı, çevre kaybı yani önemli bir kayıp duygusu ortaya çıkar ve işte bu durum sizde panik atağı ortaya çıkartır. Hayatınızda yaşamış olduğunuz maddi kayıplar, iflas olayı, eş kaybı, iş kaybı, şehir değiştirme, askere gitmek vb… hayatınızda önemli bir değişimden sonra hayatınıza çıkar gelir. Panik atak sorunu hayatınıza girdiği andan itibaren diğer psikolojik sorunlar için verimli bir zemin oluşturur. 6 ay ile 12 ay arasında tedavi edilmediği taktirde üzerine farklı psikolojik sorunlar oluşturur. Genellikle anksiyete, depresyon vb…

    Panik atak tedavi edilebilir mi?

    Elbette yaşamış olduğumuz her sorunun tedavi edilebileceği gibi panik atak sorununun da tedavisi mümkün olmaktadır. Öncelikle kişinin tedavi olma konusunda karar vermesi ve uygun bir tedavi sürecini belirlemesi gerekecektir. Panik atak bir önyargı durumudur. Kişinin bakış açısını değiştirdiğiniz takdirde kesinlikle tedavide gerçekleşmiş olacaktır. Bunu şöyle bir örnekle açıklamak gerekirse: evimize, arabamıza, işyerimize hırsıza karşı önlem olsun diye alarm taktırırız. Var sayalım bir an alarm çalmaya başladı ve biz alarmı duyar duymaz yaptığımız ilk şey yaa bu alarmın sesi ne kadar kötü çıkıyor deyip hemen alarmı susturmaya çalışırız ve o alarma karşı bir ön yargı geliştiririz. Aslında öten alarm dışarıdan bir istenmeyen birisinin geldiğini haber verirken biz bunu düşünmeyerek alarmın sesine odaklanıp onu susturmaya çalışırız. Yine başka bir örnekle açıklamak gerekirse: Yılan dediğimizde ilk aklımıza gelen düşünce ayyyyy ne kadar soğuk bir hayvan deriz ve yılana karşı bir önyargı geliştiririz. Ancak uzak doğuda yılan oynatarak geçimini temin eden insanlarda mevcut bulunmaktadır. Bizde yılan soğuk bir hayvan önyargısı mevcutken o bölgedeki insanlar için bir geçim aracıdır. İşte panik atağı oluşturan bu ve buna benzer ön yargılarımızı değiştirdiğimiz andan itibaren panik atak sorunundan tamamen kurtulmuş oluruz.

  • Sigara Bağımlılığı Hayatınızı Ele Geçirmesin!

    Sigara Bağımlılığı Hayatınızı Ele Geçirmesin!

    Sigaraya Başlama Nedenleri

    Sigara bağımlılığı nedenleri bakımından son derece önemli ruhsal-toplumsal sorunlar arasında yer almaktadır. Her deneyen dört kişiden üçü sigara tiryakisi olmaktadır. Sigara içenlerin; duygusal açıdan yetersizlik, kısa yoldan hazza ulaşma, gerçeklerden kaçma, otoriteye karşı çıkma, tehlike arama, aşırı tutku, başkalarına benzeme gibi özellikleri olduğu görülmektedir.

    Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre sigaraya başlama 14 yaşa kadar gerilemiştir. Düzenli günlük içicilik ise 15-16 yaşlar arasında en üst düzeye çıkmaktadır. Bu durum sigara bağımlılığının ne oranda hayatımızı ele geçirdiğinin göstergesidir.

    Sigaranın Sağlık Üzerindeki Etkileri

    Dünya Sağlık Örgütü, sigaranın dünyada en hızlı yayılan ve en uzun süreli salgını olduğunu ifade etmektedir. Dünya genelindeki bağımlılık yapıcı maddeler arasında sigara ilk sırada yer almaktadır.

    Sigara kullanımı dünya genelinde son derece ciddi sağlık sorunlarına yol açmakta olup pek çok organ ve sistem üzerinde etkisini göstermektedir. Sigara; akciğerler hastalıkları, kalp-damar hastalıkları, deri ve zührevi hastalıkları, diş hastalıkları, mide-bağırsak hastalıkları, üreme ile ilgili hastalıklar ve çeşitli kanser tiplerine davetiye çıkarması bakımından ciddi bir sağlık tehdidi yaratmaktadır.

    Akciğer Üzerindeki Başlıca Risk Faktörleri

    • KOAH – Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı

    • Amfizem

    • Akciğer kanseri

    • Astım

    • Pnömoni

    Kalp-Damar Hastalıkları Üzerindeki Başlıca Risk Faktörleri

    • Kalp krizi

    • KAH – Koroner Arter Hastalığına

    • Ateroskleroz

    • Koroner spazm

    • Total kolesterol düzeyinde artış

    • HDL kolesterol düzeyinde azalma

    • Hipertansiyon

    • İnme/felç riskinde artış

    • Efor kapasitesinde azalma

    Deri ve Zührevi Hastalıkları Üzerindeki Başlıca Etkileri

    • Kırışıklıkların artması

    • Yaraların iyileşme süresinin uzaması

    • Erken yaşlanma

    • Beyaz saçlarda sararma

    • Sedefin daha sık alevlenmesine

    • Akne sıklığının artmasına

    • Siyah nokta artmasına

    Diş Hastalıkları Üzerindeki Başlıca Risk Faktörleri

    • Periodontitis

    • Çürük

    • Diş taşı

    Mide-Bağırsak Hastalıkları Üzerindeki Başlıca Risk Faktörleri

    • Ülser

    • Mide asidinde artış

    • Mide kanseri

    • Kalın Bağırsak Kanseri

    • Kolit

    Üreme Üzerindeki Başlıca Risk Faktörleri

    • Kısırlık,

    • Dış gebelik riski

    • Erken doğum

    • Düşük doğum ağırlığı

    • Gebelikte suyunun erken gelmesi

    • Ölü bebek doğumu

    • Gebelik zehirlenmesi riski

    Sigara Bağımlılığı

    Sigara Bağımlılığı en önemli halk sağlığı sorunlarından birisidir. Araştırmalar, dünya genelinde her 10 saniyede bir kişinin tütün ve tütün ürünleri dolayısıyla yaşamını kaybettiği sergilemiştir. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre ise her 10 erişkinden birisi tütün ürünleri kullanımına bağlı sağlık sorunlarından dolayı yaşama veda etmektedir. Çeşitli sağlık sorunlarına yol açan sigaraya bağlı olarak dünya genelinde her yıl 5 milyonun üzerinde insan hayatını kaybetmektedir. Bu derece büyük sağlık sorunlarına yol açan sigara ayrıca sosyal hayatımızı da ele geçirmektedir. Sosyal amaçlı bir yere gidileceği zaman sigara kullanılan mekânlar ile sınırlı kalmak özgürlüğü kısıtlamakta ve hayatı yönlendirmektedir. Ayrıca, insanlar arası ilişkileri de yönetmektedir. Stresli yaşam olayları olduğunda sigara kullanımına sığınmak ise o problemin çözümü için yapılması gerekenleri görünmez kılabilmektedir. Sağlıklı yaşam ve sağlıklı nesiller için sigara bağımlılığı hayatınızı ele geçirmesi!

  • Obsesif Kompülsif Bozukluk (OKB)

    Obsesif Kompülsif Bozukluk (OKB)

    Obsesif Kompülsif Bozukluk, ABD’ de yapılan araştırmalara göre 3.3 milyon yetişkini ve 1 milyon çocuk ve genci etkilemektedir. Rahatsızlık ilk olarak çocuklukta, gençlikte ve genç erişkinlikte ortaya çıkar. Her sosyoekonomik düzeyde bulunan kadın ve erkeklerde eşit oranda görülür.

    OKB tanısını bir ruh sağlığı çalışanı hastanın belirtilerini değerlendirerek koyar. OKB kendi kendine geçmediği gibi eğer tedavi edilmez ise zaman içinde daha ciddi bir duruma bürünebilir, bu yüzden tedavi edilmesi önemlidir. Psikoterapi almak tedavi edici niteliktedir ama daha ağır durumlarda psikoterapi ile kombine bir şekilde ilaç tadavisi almak hastalığın seyrini olumlu yönde etkiler.

    Bir kişide obsesyonlar ve kompülsiyonlar aynı anda olabileceği gibi sadece obsesyon ya da sadece kompülsiyon şeklindede görülebilir.

    Obsesyonlar düşüncelerdir, kompülsiyonlar da davranışlardır. Bu sebepten takıntılı bir düşünce sonrası (obsesyon) bu durumdan kurtulmak için yaptığımız davranışlar (kompülsiyon) sıklıkla birlikte görülür.

    Temizlik, cinsellik, saldırganlık ve din temalı olan OKB’ler en yaygın görünenlerdir ancak her hastanın tam ayrıntılı OKB içeriği birbirinden farklılık gösterir. Bu sebepten her bir danışan için özgün bir çalışma programı terapist ya da terapi ekibi tarafından özenle hazırlanır. Örneğin; herkesin vücut ölçüleri ve giyim zevki birbirinden farklılık gösterir ve bir terziye gittiğinizde sizin vücut ölçülerinize göre ve zevkinize göre özel bir elbise diker. O elbise size özeldir ve başkasının üstüne uygun olmaz. Psikoterapi de aynı bu şekilde kişiye özel olarak danışanla birlikte şekillendirilir.

    OKB olan kişiler takıntılarını ve davranışlarını saçma veya manasız olarak tanımlarlar, fakat bunu bilmelerine rağmen kendilerini durduramazlar. Bu ve bunun gibi bazı karakteristik özellikler OKB’ de sıklıkla karşılaştığımız durumlardır.