Kategori: Psikoloji

  • Kardeş Kıskançlığı

    Kardeş Kıskançlığı

    Kıskançlık duygusu, genellikle sevilen bir bireyin diğerleriyle paylaşılamaması durumunda ortaya çıkar. Kardeş kıskançlığı ise; yeni gelen kardeşi, diğer çocuğun kabullenmesi zor olduğu için normal bir durumdur. Çocuğun, yeni gelen kardeşi kabullenebilmesi, çocuğun yaşı, ailenin tutumu ve çocuğun kişilik yapısıyla doğru orantılıdır. Bu durumu tamamen önlemek ne yazık ki mümkün değildir. Aradaki bu kıskançlığın yaşanması normal ve sağlıklı bir süreçtir. Fakat kıskançlık aşırıya kaçıyorsa burada bir problem var diyebiliriz. Kardeşler arası dengenin kurulması konusunda en büyük görev ise ailelerindir.

    Kardeş kıskançlığını en aza indirmek için neler yapabiliriz?

    • Çocuğun hayatında çok fazla değişiklik yapmayın. Bebek geldikten sonra aile, aynı yaşamına devam etmeye özen göstermelidir. Örneğin, bebek gelmeden önce aile haftasonları birlikte zaman geçiriyorsa, bebek geldikten sonra da yanlarında bebek olmadan bunu yapmaya devam etmeliler. Çocuk, bebeğin gelişiyle odasını kaybetmek zorunda kalıyorsa, anne-babayla uyuyorken “Sen artık odana geçiyorsun, bebeğin bizimle yatması gerekiyor.” Deniyorsa, sorumluluk alma konusunda zorlanan anne, bebeğin gelişiyle diğer kardeşi anaokuluna veriyorsa, bu durum çocuğun hayatını olumsuz yönde etkilemekte ve kardeşini kıskanmasına yol açmaktadır. Çünkü bu durum çocuğu, kaybettiği her şeyin sorumlusu olarak kardeşi görmeye itecektir.

    • Yapılacak tüm değişiklikleri bebek gelmeden önce yapın. Çocuğun odasının değişmesi gerekecekse, sizinle uyuyorsa ve bebekten sonra kendi odasına geçmesi gerekecekse tüm bunlar mutlaka bebek doğmadan 4-5 ay önce yapılmaya başlanmalı. Tüm bu değişiklikleri bebek geldikten sonra yapmak, çocuğa artık istenilmediğini, kardeşi yüzünden ikinci plana atılmak zorunda kaldığını düşündürecektir.

    • Bebeğin gelişini çocuğa anlayabileceği ve yaşına uygun bir şekilde açıklayın. Çok küçük çocukların henüz soyut düşünme kabiliyetleri gelişmemiş olduğundan durumun yaşa uygun ve anlayabileceği şekilde açıklanması çok önemlidir.

    • Küçük çocuklara bu konuyla alakalı hikayeler anlatmak süreci kolaylaştıracaktır. Hikaye, aileye yeni bir kardeşin katılmasıyla alakalı olabilir. Aile sevgisi, kardeş sevgisi, aileye yeni üyenin katılması konulu olabilecek bu hikayeler, yeni bir kardeşin gelişinin çok güzel bir şey olduğu mesajını verebilir. Anlatacağınız hikayede, kardeş geldikten sonra onun hayatında değişecek ve hoşuna gidecek şeylerden bahsedin. Örneğin; “Kardeşin geldikten sonra artık yalnız kalmayacaksın.”, “Kardeşin biraz büyüdükten sonra birlikte istediğiniz oyunu oynayabileceksiniz.” Bu hikayede çocuk bir kahramandır ve kardeşi olacağı için kendini kahraman gibi hissedecektir. Hikayede çocuk, kardeşini çok seven, onun sorumlulukları konusunda anne-babasına destek olan ve bu yüzden de takdir edilen bir abla/ağabey olmalıdır. Hikayenin ana amacı ise; gelecek kardeşin onun için iyi bir şey olduğu mesajının verilmesidir.

    • Bebeğin doğduğu ilk ayların çok önemli olması, ve onunla yoğun bir şekilde ilgilenilmesi gerekmesinin yanı sıra büyük kardeşin ilgisiz bırakılmaması oldukça önemlidir.

    • Kardeşine yardım etmesi konusunda sorumluluklar verin. Bebeklerin özelliklerini, yardıma muhtaç olduklarını anlatın. Hatta çocuğa kendi bebeklik fotoğraflarını gösterip öyle bir bebekken nelere ihtiyacı olduğunu açıklayın. Bu konularda kendisinden destek isteyerek gerçekleştirdiği konularda kendisini takdir ederek, kendisini iyi hissetmesini sağlayın.

    • Sevginizden bir şey kaybetmediğinizi gösterin. Kardeşler arası kıyastan uzak durun. “Sen çok yaramaz bir çocuksun. Ben artık kardeşinin annesi/babası olacağım.” , “Sen böyle davranmaya devam edersen ben kardeşini daha fazla seveceğim.” , “Tamam sen istemezsen ben de kardeşine vereyim.” Gibi kıyas içeren cümlelerden uzak durun. Kardeşini kıskanmasın diye söylenen, “Sen bizim ilk çocuğumuzsun, ne olursun olsun seni ondan daha çok seviyoruz.” Gibi kurulan cümleler çocukta iyi duygular uyandırdığı sanılırken aksine üstün gibi gözükse de yine de kendini kardeşiyle bir kıyas içinde hissetmesine sebep olur.

    • Çocuğunuzu şımartmamaya özen gösterin. Aileler genellikle, “Yeni bir kardeş geldiği için kızım/oğlum üzülecek.” Diye düşünüp gösterilmesi gereken ilgiyi abartabiliyorlar. Bu şekilde yetişen çocuklar sınır tanımıyor, doyumsuz ve hiçbir şeyden mutlu olmayan çocuklar olarak büyüyorlar. Aynı zamanda verilen mesaj ise; “Sana bir kardeş yaptığımız için kendimizi suçlu hissediyor, vicdan azabı çekiyoruz. Bu yüzden de seni mutlu etmeye ekstra özen gösteriyoruz.” Oluyor. Fakat yeni bir kardeş yapmak doğal bir süreçtir ve ailenin kendisini suçlu hissetmesine gerek yoktur.

    Bu süreçteki en önemli faktörlerden biri ailenin güçlü olması ve aradaki dengeyi kurmasıdır. Yaşanılan aksi durumlar için ise bir uzmandan yardım alabilirsiniz.

  • Özgüven Gelişimi

    Özgüven Gelişimi

    Özgüven, kısaca kendimize verdiğimiz önem olarak tanımlanmaktadır. Bu özellik bizde doğuştan yoktur ancak geliştirilebilir niteliktedir. Bu konuda ailenin etkisi oldukça büyüktür. Anne-babanın desteğiyle çocuğun özgüven gelişimine de katkı sağlanabilir. Sevgi dolu yetişen bir çocukla, sevgisiz ve ilgisiz büyüyen bir çocuk arasında özgüven gelişimi konusunda büyük farklar vardır. Aile; sevgi, ilgi, destek konularında gerekli özveriyi sağlarsa çocuğun özgüven gelişimi sağlıklı bir şekilde ilerler. Özgüven, aynı zamanda çocukların başarılı bireyler olabilmesinde de en büyük etkilerden biridir. Kendine güvenen kişilerin başarma konusunda gereksiz kaygıları yoktur. Bu sebeple daha yaratıcı, daha girişken kişiler olmakla birlikte başarısızlık konusunda karamsar fikirlerden uzaktırlar.

    Özgüven gelişimi nasıl desteklenmelidir?

    -Kendini değerli hissetmeli

    Çocuğun özgüveninin gelişmesi için kendini iyi hissetmesi ve kendiyle barışık olması önemlidir. Çocuğa değer vererek ve gelişimine destek sağlayarak kendilerini iyi hissetmelerini, böylelikle de kendileriyle barışık olmalarını sağlayabiliriz

    -Çocuktan beklentiler yaşına uygun olmalı

    Ailelerin çocuktan beklentilerinin yaşına uygun olması oldukça önemlidir. Bu beklentilerin çocuğun yaşının altında olması ya da hiç olmaması, çocuğun kendini geliştirmesi konusunda desteklenmemiş olduğunu gösterir. Böylelikle çocuk beklentilerin karşılanması konusunda ailenin ona güvenmediği hissine kapılır, kendini değersiz ve yetersiz hisseder.

    Yaşının üzerindeki beklentiler de çocuğu olumsuz etkilemektedir. Çocuktan yapabileceğinden fazlasını beklemek onu zora sokar. Kendisinden beklenilenin üstesinden gelemediğinde hevesi ve motivasyonu düşer, yetersizlik hissine kapılır.

    -Huzur ve güven olmalı

    Yetiştiği ortamın huzurlu ve güvenli olması, bir birey olduğunun ve ona değer verildiğinin farkında olması, duygu ve düşüncelerine önem verilmesi, yönlendirmenin ve desteğin verildiği bir ortam olması, kabul görmesi ve hislerinin tanınması çocuğun özgüven gelişimine katkı sağlamaktadır.

    -Örnek olunmalı

    Anne-baba çocuğa davranışlarıyla örnek olmalıdır. Özgüveni tam olan aileler bunu da çocuklarına yansıtır. Hatalarını, eksik yönlerini çocuğa itiraf etmekten kaçınmamalılar. Özgüven, aynı zamanda eksikliklere, başarısızlıklarla barışık olup onlara da sahip çıkmaktır. Pozitif yaklaşmak çocuğa da güven vermektedir. Anne-baba çocuğuna güvenirse çocukta kendine güvenir ve daha cesaretli olur. Bu konuda başka çocuklarla kıyaslama yapmak çocuğu olumsuz etkilemektedir. Her çocuğun farklı yetenekleri, farklı gelişim özellikleri, farklı karakterleri vardır. Aynı kefeye sokmaya çalışmak, aynı beklentiye girmek başaramadığı noktalarda çocuğu karamsarlığa, içe kapanıklığa iter.

    -Karar vermeleri için fırsat verilmeli

    Anne-babalar çocuklara karar vermeleri, kendilerine küçük hedefler koymaları ve bu hedeflere ulaşmaları konusunda destek vermelidir. Kendi seçimlerini yapmaları ve bunları yaşamaları konusunda fırsat verilmelidir.

    -Sorumluluk almalı

    Gerekli yerlerde, gerekli yönlendirmelerle birlikte çocuklara sorumluluk almaları konusunda destek verilmelidir. Çocuğun aldığı zor sorumluluklarda ya da ona verilen zor görevlerde anne-babanın desteğini almak da çocuğa iyi gelecektir. Çocuk sorumluluk konusunda ilk olarak yönlendirilmeli, destek verilmeli, zorlandığı noktalarda bunun açıklaması yapılmalı ve destek yavaş yavaş azaltılmalıdır.

    -Suçlanmamalı ve karakteri eleştirilmemeli

    Yaptığı yanlışlar ve başarısızlıklar konusunda onu suçlayıp, eleştirmek vazgeçmesine sebep olurken, açıklayıcı konuşmalar yaptığımızda durumu anlayamaya ve çaba harcamaya teşvik etmiş oluruz.

  • Anne Baba Tutumlarının Çocuk Üzerindeki Etkisi

    Anne Baba Tutumlarının Çocuk Üzerindeki Etkisi

    Her ne kadar kişilik gelişiminin insanın hayatı boyunca devam ettiği gerçeği bilinse de kişilik gelişiminin ve yapılanmasının temelleri ilk 5-6 yılda atılmaktadır. Çocuğun uyumlu ve dengeli olabilmesi, tamamıyla gelişim basamaklarının doğru ve başarılı bir şekilde aşılmasına bağlıdır. Bu basamakların başarılı bir şekilde aşılmasında en büyük görev ise anne-babanındır.

    Anne-babalarımız için çocuklarına sevgiyi tutarlı, sürekli ve dengeli bir biçimde vermeleri, çocuğun yaşamını sürdürebilmesi için gerekli besini vermeleri kadar önemlidir.

    Yapılan araştırmalara baktığımızda; günümüz koşullarında çalışan annelerin artmış olması, çocukların ihmal edileceği, gelişiminin geri kalacağı gibi korkular yaratsa da, kişilik özelliklerinde, ilgi alanlarının gelişiminde, özerklik ve özgüven oluşumunda annesi çalışan çocuklarla çalışmayan çocuklar arasında fark gözlenmemiştir. Çocukları etkileyen şey annenin çalışması değil, anneyle arada kurulan ilişkinin niteliği, sürekliliği ve güvene dayalı olup olmadığıdır.

    Araştırma sonuçları babalarıyla güvenli bir ilişki kuran çocukların daha sosyal, akademik olarak daha başarılı, kendilerine daha güvenli çocuklar olduklarını göstermektedir (Yörükoğlu, 1996)

    Aile bireyleri, çocuklarınmodel alarak öğrendiğini unutmamalıdır. Bu yüzden söylenilenlerden çok yapılanlar önemlidir. Örneğin; ebeveynin sigara içerken; sigaranın ne kadar zararlı olduğu ve içilmemesi gerektiğini anlatması çocukta istenilen etkiyi yaratmayacaktır.

    Aile bireyleri çocuğun da bir birey olduğunu unutmamalı, ona da söz hakkı verip, fikirlerini öğrenmelidir. Çocuğa karşı uygulanan her tutumun çocuğun kişiliği üzerinde oldukça etkili olduğu unutulmamalıdır. Her ailenin kendine göre uyguladığı bir çok tutum vardır. Bunlar;

    Aşırı Koruyucu Tutum

    Aşırı koruyucu tutum, ailenin çocuğu gereğinden fazla koruması, üzerine gereğinden fazla düşmesi olarak tanımlanmaktadır. Genellikle geç kavuşulmuş çocuklarda, tek kız ya da tek erkek çocuklarda ve ilk çocuklarda görülmektedir. Bu tür çocuklarda kendi kararlarını verme ve kendi sorumluluğunu alma konusunda sıkıntılar görülür çünkü çocuk ailesi tarafından korunmaya, kollanmaya ve ihtiyaçlarının giderilmesine alışmıştır. Çocuğun tehlikelerle karşılaşmasına izin vermediği için yenetekleri ve sorunla başa çıkma becerileri gelişmez. Unutulmamalıdır ki, yemeğini kendi yiyebildiği halde çocuğu beslemek, çantasını taşıyabildiği halde elinden almak, odasını ve oyuncaklarını toplamak bir sevgi göstergesi değil, çocuğun gelişimine ve sorumluluk alma bilincine bir engeldir. Günlük yaşamdaki değişiklikleri kaygı ve tehdit olarak algılar hayatları boyunca bir koruyucuya ihtiyaç duyarlar.

    Dengesiz Tutum

    Dengesiz tutum evde disiplinin olmaması değil, verilen tepkiler arasındaki kararsızlıktır. Ebeveyn aşırı hoşgörülü tavırla sert, cezalandırıcı tavır arasında gidip gelmektedir. Bu durum çocukta bir karmaşaya yol açarak hangi tutum ve davranışın ne zaman istenmediğini, nerde ne yapıp, ne yapmaması gerektiğini kestiremez. Bu durum ebeveynin zaman zaman değişen tutumu olabildiği gibi anne ve babanın birbirinden farklı tutumları olarak da görülebilir. Ebeveynler kimi zaman normal olarak karşıladıkları bir durumu kimi zaman cezalandırabilirler. Bu durum genellikle ebeveynin ruh hali ve psikolojisiyle alakalıdır. Aileler yorgun ya da sinirli olduklarında daha tahammülsüz olup genellikle normal olarak algıladıkları bir davranışı bile yapılmaması gereken bir tutum olarak algılayıp cezalandırabilirler. Bu gibi tutarsız tutumla büyüyen çocuklar gelecek yaşantılarında; tutarsız ve güvensiz kişiler olup, değer yargıları konusunda kararlı olamazlar. Dengesiz ilişkiler yaşar, karar vermede güçlük çekerler.

    Otoriter Tutum

    Bu tutumu sergileyen ebeveynlerde çocuğun üzerinde ki baskı oldukça yoğundur. Çocuğun hata yapmasına izin verilmez. Toplum tarafından doğru ve iyi sayılan davranışların sergilenmesi, tüm çevrenin takdirini kazanması beklenir. Bu aileler sevgilerini fazla göstermezler. Yalnızca takdir edilen, onay görülen ve istenilen davranış sergilendiğinde sevgi gösterilir. Bu aileler çoğu zaman çocuklarıyla fikir alışverişinde bulunmazlar. Onların ne istediği ya da ne düşündüğü önemsizdir. Aile, taleplerinin koşulsuz kabulünü bekler. Sosyal ilişkiler boyutuna baktığımızda ise anne-baba, çocuklarının yalnızca kendilerinin seçtiği ve onay verdiği kişilerle arkadaşlık etmesine izin verir. Çocuğun hangi yemeği yiyeceği ve o yemekten ne kadar yiyeceğine anne-baba karar verir. Hiçbir arkadaşının evine gitmesine izin vermemekle beraber çocuğun hayatını plan, program ve aşırı düzene oturtma taraftarıdırlar. Bu tutum sergileyen ebeveynlerin çocukları devamlı eleştiriye maruz kaldıkları için ileride aşağılık kompleksi yaşamaya yatkın bireyler haline gelebilirler. Zamanla bu durum saldırganlığa dönüşebileceği gibi baskı ve aşırı disiplin çocuktaki kendini kabul ettirmeyi zorlaştırmakla beraber uyumsuzluk gibi sonuçlar doğurur. Araştırmalara baktığımızda bu tutumla büyüyen çocuklarda yüksek öfke düzeyine rastlanmıştır.

    Aşırı hoşgörülü Tutum

    Bu tutum daha çok çocuğu kırmamak üzmemek için her isteğinin yapıldığı, çocuğa çok fazla özgürlük verilen, hiç kontrol etmemeyi hatta bazen ihmale kadar varan hoşgörüyü gösteren tutumdur. Bu çocukların aşırı hareket ve davranış serbestliği vardır. Yemek yeme, uyku saatleri ve dışarı çıkma gibi konulardaki kararı çocuk verir. Çocuğun istek ve talepleri koşulsuz şartsız kabul edilir.Hiç sınır koyulmayan çocuklarda da neyin doğru neyin yanlış olduğu bilinmediği için çocuklar ait olmayı hissedemezler, benmerkezcidirler, asi ve saldırgan davranışlar gözlenebildiği gibi sınırları olmadığı için iş birliği de yapamazlar. Sosyalleşme ve ikili ilişkiler konusunda başarısızdırlar. En büyük sıkıntıyı okula başladıklarında kurallarla karşılaştıklarında yaşarlar. Doğduklarından beri istediklerine kolaylıkla ulaştıkları için doyumsuz çocuklar haline gelmektedirler.

    İhmalkar Tutum

    Bu tutumu sergileyen aileler genellikle çocuklarını denetlemezler, onların sorumluluklarını almazlar, hastalıklarıyla yeterince ilgilenmez, yol göstermezler, ilgi ve sevgiden mahrum bırakırlar, beslenme ve eğitimlerine önem vermezler. Çocuk aileyi rahatsız etmediği sürece çocukla alakalı bir gündem yoktur, ancak çocuk aileyi rahatsız ederse ailenin gündemine gelebilir. Bu tutum genellikle çocuklu, kalabalık ailelerde; anne-baba olmanın gerektirdiği sorumlulukları tam olarak benimseyemeyen ya da genellikle ben-merkezci tutum sergileyen ailelerde görülmektedir. Bu tutumla büyüyen çocuklar yaşamları boyunca ilgiden yoksun kaldıklarından ötürü dikkat çekmek için çevreye zarar verebilirler. Aileleyle kuramadığı sözlü iletişimden ötürü, dil-bilişsel gelişiminde gerilik, geç konuşma ya da konuşma bozuklukları görülebilir. Gelecek hedeflerinden yoksun kişiler olarak, anlık doyum için uğraşırlar. Genellikle sosyalleşemeyerek içe dönük kişiler haline gelirler.

    Demokratik Tutum
    Bu tutumu sergileyen aileler, genellikle çocuklarını destekler, aynı zamanda onlara sınırlama da getirirler. Onlar istek ve taleplerini dinlerken aynı zamanda onlara kurallar koyarak bu kurallara uyumu da beklerler. Karşılıklı sözlü iletişim kuvvetlidir. Bu ailelerde çocuk da bireydir ve söz hakkı vardır. Çocuğun hakları daima göz önündedir. Çocuğun karar vermesine izin verilerek sorumluluk alması konusunda teşvik edilir. Bu ailelerde çocuklarının bağımsız birer birey olması öncelik konusudur. Çocuk sevgi ve saygıyla büyür ve bunu göstermeyi öğrenir. Susmaya değil, konuşmaya, hakkını arayıp, istek ve taleplerini dile getirmeye teşvik edilir. Çocuğa yol gösterilir ancak, alabileceği kararlar konusundaki sorumluluk ona verilir. Bu tutumla büyüyen çocuklar, yardımsever, arkadaş canlısı, sosyal, karşısındakinin haklarına saygı duyan ve onların gereksinimlerine duyarlı, düşüncelerini rahatlıkla dile getirebilen, özgüvenli, sorumluluklarının bilincinde bireyler haline gelirler.

  • Panik Atak

    Panik Atak

    Kişi kendini tehlikede hissettiği bir durumla karşı karşıya kaldığında, kontrol edemediği tepkiler verir.Kalp atışlarında hızlanma olur, terler, titremeye başlar, nefes almada zorlanır, kendini bu tehlikeden uzaklaştırmak ister. Ancak çoğu zaman kişiyi tehlikeye sokacak bir sebep yoktur. Beklenmedik bir anda ortaya çıkabilen ve kişiyi çaresiz bırakan bu korku durumu “panik atağı” olarak adlandırılır.

    Aniden ortaya çıkan;

    • Çarpıntı, kalp atımının hızlanması

    • Terleme

    • Titreme ya da sarsılma

    • Nefes alamama, boğuluyormuş hissi

    • Soluğun kesilmesi

    • Göğüs ağrısı ya da göğüste sıkışma

    • Baş dönmesi, sersemlik hissi, düşecekmiş ya da bayılacakmış gibi olma

    • Benliğinden ayrılmış hissi

    • Denetimini yitirme ya da çıldırma korkusu

    • Ölüm korkusu

    • Uyuşma ya da karıncalanma duyumları

    • Üşüme, ürperme ya da ateş basmaları

    Panik atağı belirtileridir.

    Bu belirtileri yaşayan kişi, bir bakıma kendisini ölüm tehdidi ile karşı karşıya kalmış hisseder. Çarpıntı sırasında kalp krizi geçirdiğini, baş dönmesi sırasında beyin kanaması geçirdiğini düşünerek acil servise başvurabilir. Yapılan tetkiklerde herhangi bir bulgu saptanmaz ve kişi psikiyatri uzmanına yönlendirilir.

    Panik atağına kapalı alan, karanlık, kalabalık gibi belirli durumlar eşlik edebilir. Panik atağı olan kişiler, kendilerini tehdit altında hissettiği bu durumlardan kaçınırlar. Örneğin; kalabalık alışveriş merkezlerine girmezler, asansöre binmezler. Hastalanma korkusu ile yalnız kalmamaya özen gösterirler. Odakları tamamen bedenlerinin tehdide verdiği tepki ve bundan kaçınmadadır.

    Nedenleri;

    Boşanma, şiddete maruz kalma, cinsel istismar, kaza, ayrılık, çocukluk çağında anne babanın ayrılığı gibi yaşanan travmatik olaylar panik atağın sebebi olabilir. Panik Atağı toplumda % 3 oranında ve çoğunlukla kadınlarda görülür.

    Tedavi;

    Panik atağı psikoterapi ve ilaç desteği ile tedavi edilebilen bir hastalıktır. İlaç tedavisi belirtilerin şiddetini ve etkililiğini azaltacak, hastanın psikoterapiye uyumunu kolaylaştıracaktır. Birçok hastanın endişelendiğinin aksine psikiyatri uzmanı kontrolünde alınan ilaçlar alışkanlık yapmayacaktır. Terapide sabırlı ve yardımcı olmak önemlidir. Kişi hastalığın üstesinden gelmek için çaba göstermelidir. Ortalama 10 dk süren ataklar sırasında, tehdit gördüğü durumdan kaçmamalı, kalp atışını yavaşlatacak şekilde nefes almalı, ortamı terk etmemeli, acil servise koşmamalıdır. Tedavi sırasında kademeli olarak kaçtığı ortamlarla karşı karşıya kalacağı durumlara direnç göstermemelidir. Tedavide kişinin yaşadığı belirtiler kontrol altına alınmaya ve aşamalı olarak korkularının üstesinden gelmesini sağlamak amaçlanır.

  • Bahar Sendromu

    Bahar Sendromu

    Kışın karanlık, kasvetli, soğuk havaları yerini ılık, yağışlı havalara bırakıyor. Bahar geliyor, güneşin ısıttığı, aydınlık günler kapıları açıyoruz. İnsana aşkı hatırlatan, kuş cıvıltıları, portakal çiçeği kokulu günler kapıda.. Sayısız pozitif terim kullanılabilir ki bahar için, bu yüzden bahar ve depresyonun birlikte kullanılması şaşırtıcı oluyor. Bahar havası bazen fena çarpabiliyor.

    Değişen iklimle birlikte insanların duygu durumlarında da değişiklikler olabilir. Halsizlik, bitkinlik, çöküntü hissi veren, bahar yorgunluğu olarak bildiğimiz geçici mevsimsel depresyon bu zamanlarda oluyor

    Çevre ve iklim değişikliği organizmayı fizyolojik ve psikolojik yönden etkilemesiyle oluşan belirtilerin oluşturduğu tablo bahar yorgunluğu olarak adlandırılır.

    Kışın kasvetinin ve soğuk havanın yerini sıcak havanın alması ile havadaki negatif iyonların artışı ile insan biyoritmi olumsuz etkilenir. İnsan vücudu baharın düzensiz ısı artışına uyum sağlamakta güçlük çekebilir. Vücudun hormonal dengesini bozan beslenmedeki yetersizlik, uyku dezensizliği, kansızlık sonucu bahar yorgunluğu ortaya çıkabilir.

    Bahar Sendromu/Bahar Yorgunluğu Belirtileri

    • Sürekli halsizlik, yorgunluk, bitkinlik

    • Kas ağrıları

    • Uykusuzluk, sürekli uyuma isteği

    • Gerginlik hissi

    • Hakaret etme isteksizliği, enerji eksikliği

    • Çalışamama, konsantre olamama

    • İşe, okula geç kalma, sık izin isteme

    • Mutsuzluk, isteksizlik

    • Baş ağrıları

    • Alerjik reaksiyonlar

    Devam eden yorgunluk hali fizyolojik tepki olabileceği gibi bazı hastalıkların da habercisi olabilir. Bahar yorgunluğu belirtileri kronik yorgunluk sendromu, fibromiyalji, kansızlık ve bazı bağışıklık sistemi hastalıkları ile hipotiroidi gibi bazı endokrin hastalıkların belirtilerine benzerlik gösterebilir.

    Bahar sendromu geçici bir duygu durum değişikliğidir ve günlük yaşamı etkilemez. Eğer uzun sürer ve günlük aktiviteleri engelleyecek duruma gelirse diğer hastalıklar araştırılmalıdır.

    Neler Yapılmalı?

    • Beslenmeye dikkat etmeli; bol su ve taze meyve, sebze tüketilmeli

    • Uyku düzenini özen gösterilmeli

    Bahar sendromu belirtileri uzun ve ağır seyrederse, herhangi bir hastalık bulgusuna rastlanmadıysa psikolojik destek alınabilir.

  • Depresyon

    Kişinin duygu, düşünce ve davranışlarını olumsuz olarak etkileyen, yaşamını ve fiziksel sağlığını bozan bir duygu durum bozukluğu, çökkünlük halidir.

    Depresyon yaygınlığı, kişisel ve toplumsal maliyetleri göz önünde bulundurulduğunda ciddi bir halk sorunudur.

    Sağlıklı bireyler, bazı olaylar karşısında sıkıntı, üzüntü gibi depresif duygular ile tepki verirler. İstenmeyen durumlar karşısında yaşanan depresif duygular her birey için yaşamın normal bir parçasıdır. Bu olağan duygu değişimlerini depresyondan ayıran ise yaşanan çökkünlük, keyifsizlik halinin süresi ve şiddetidir.

    Depresyondaki kişiler hayatlarını yeterince kaliteli yaşayamaz, işlerini ve aile ilişkilerini sürdürmede çoğunlukla problemleri olur. Yoğun bir psikolojik rahatsızlık içindelerdir. Yaşanan sosyal ilişkilerdeki sorunlar depresyondaki kişinin kendini toplumdan çekmesine ve yalnız yaşamasına sebep olabilir.

    Depresyonun Belirtileri;

    En az iki hafta devam eden

    • Hoş olmayan duygu durum

    • Hayattan zevk alamama, genel isteksizlik hali

    • Mutsuzluk, umutsuzluk, karamsarlık ve gerginlik hali

    • İştahsızlık ya da aşırı yeme isteği ile oluşan kilo değişiklikleri

    • Uykusuzluk ya da aşırı uyku hali ( uykuya dalmada güçlük, sık uyku bölünmesi, niteliksiz uyku)

    • Değersizlik ve suçluluk duyguları (kendini başarısız bulma, hiçbir işe yaramama hissi)

    • Halsizlik, yorgunluk ve güçsüzlük hissi

    • Düşünmede, odaklanmada ve karar vermede güçlük çekme

    • Hareketlerde, düşüncelerde ve karar vermede yavaşlama

    • Enerji düzeyinde azalma

    • Yineleyen ölüm ya da intihar düşünceleri, planları, girişimleri

    Ayrıca;

    • Gerginlik, sıkıntı ve huzursuzluk hali, kapalı yerlerde daralma ve aynı yerde uzun süre kalamama

    • Kontrolsüz öfke patlamaları

    • Cinsel isteksizlik

    • Psikosomatik

    yakınmalar eşlik edebilir.

    Depresyonun Nedenleri

    Yalnızlık, sosyal desteklerin yetersizliği, iş hayatındaki problemler, başarısızlık, mali sorunlar, ilişki problemleri, ailede depresyon öyküsü (genetik), travmalar, alkol ve uyuşturucu bağımlılığı depresyona yol açabilir. Ayrıca kronik ya da ölümle sonuçlanan hastalığı olanlarda depresyon görülme olasılığı yüksektir

    Yaşanan uyku problemleri depresyondan kaynaklı olabileceği gibi depresyonun sebebi de olabilir. Araştırmalarda uzun süren uykusuzluğun depresyona yol açabileceğine dair bulgular ortaya çıkmıştır. Bu sebeple uyku düzenini sağlama tedavinin temel amaçlarından biridir.

    Yani depresyon, biyolojik, psikolojik, sosyal faktörlerin birleşimi sonucu gelişir.

    Depresyondaki Bireylerin Düşünce Kalıpları

    • “Yetersiz biriyim hiçbir şeyi doğru yapamam”

    • “Baş edemem, üstesinden gelemem”

    • “Hiçbir zaman daha iyi olamayacağım”

    • “Her şey benim hatalarımın sonucu”

    Her insanın hayatın belli bir döneminde depresyona girme olasılığı vardır. Bunun bir güçsüzlük göstergesi olmadığı bilinmeli ve destek almaktan kaçınmamalıdır. Depresyon tedavi edilebilen bir rahatsızlıktır. İlaç tedavisi tek başına yaşanan problemleri çözmeyi sağlamayacaktır. Depresyon tekrarlayabilen bir rahatsızlık olduğu için; psikoterapide depresyonun tekrar ortaya çıkmasını engelleyecek başa çıkma yöntemlerinin hastaya öğretilmesi amaçlanır.

  • Erken Boşalma

    Erken Boşalma

    Erkekler arasında en sık rastlanan, her dört erkekten birinin karşı karşıya kaldığı cinsel problemdir, erken boşalma. Erken boşalma kişinin kontrolsüz olarak, kendisinin ve partnerinin arzu ettiğinden daha önce boşalmasıdır.

    Boşalma; Vajinaya girişten hemen önce,

    Vajinaya girer girmez,

    Vajinaya girişten birkaç dakika sonra,

    Vajinaya girdikten sonra süreye bakılmaksızın istem dışı, yani kontrolsüz olur.

    Erken boşalma kontrol edilemediği takdirde kişinin ve partnerinin cinsellikten alacağı hazzı ve mutluluğu ortadan kaldırır.

    Erken boşalma çoğunlukla genç erkeklerde görülür. Aktif cinsel hayatı yeni başlayan erkek, boşalma refleksini kontrol etmeyi bilmez, ancak ve ancak zamanla ve deneyimle kontrol etmeyi öğrenir. Diğer yandan, gençlik dönemindeki tecrübesizliği atmasına rağmen, erken boşalma sorunu yaşamaya devam eden çok sayıda erkek de vardır.

    Erken boşalmaya neden olan çok çeşitli faktörler vardır: Cinsel deneyimsizlik, kaygılı kişilik yapısı, kadınlara yönelik öfke, acelecilik, cinsel aktivite sırasında yakalanma korkusu, toplumda cinsel ilişkiye girmek için uygun olmayan ortamlar, genelevde cinsel ilişki erken boşalma nedenlerinin en önemlileridir. Tüm bu nedenler kişinin boşalma refleksini kontrol edememesi ve dolayısıyla erken boşalma sorunu ile sonuçlanır.

    Erken boşalma tedavisinde amaç kişiye boşalmayı kontrol etmeyi öğretmektir. Ancak, erken boşalması olan erkekler gerçek tedavi aşamasına gelene kadar, kendilerince erken boşalmanın üstesinden gelmeye çalışırlar. Cinsel ilişki sırasında düşüncelerini cinsel ilişkiden ve hazdan uzaklaştırarak boşalmayı geciktirmeyi amaçlarlar, ancak erken boşalmanın önüne geçemedikleri gibi cinsel ilişkiden de hiçbir haz alamazlar. Yine, erken boşalmanın üstesinden gelmek için kullanılan krem ve spreyler penisin duyarlılığını yitirmesine yol açar, yani alınan zevki azaltır ve bu sayede boşalma geciktirilmiş olur. Ama kişi yine cinsel haz alamaz.

    Tek başına ilaç tedavisi de erken boşalmada geçici olarak çözüm oluşturur. İlacın bırakılmasıyla beraber problem tekrarlar. Bu nedenle, eğer ilaç tedavisi kullanılıyorsa, mutlaka cinsel terapi ile düzelme kalıcı hale getirilmelidir.

    Cinsel terapide kişinin cinsel hazza odaklanması ve aldığı zevki bastırmaması amaçlanır. Cinsel terapide kişi uygun yöntem ve tekniklerle boşalmayı kontrol etmeyi öğrenir. Yani “Dur yeniden başla” ya da “Sıkma Egzersizi” gibi egzersizlerle boşalma refleksi üzerinde denetimi sağlar. Önemli olan kişinin ne kadar sürede boşaldığı değil, denetimli boşalmasıdır. Kontrolü elinde tutmasıdır.

    Erken boşalma tedavisinde erkeğin cinsel partnerinin de rolü büyüktür. Tedavi boyunca cinsel partner destekleyici, anlayışlı ve cesaretlendirici bir yaklaşım göstermelidir. Suçlayıcı, öfkeli, aşağılayıcı tutumlar erkeğin kendine güveninin azalmasına ve performans kaygısının artmasına sebep olur. Her ilişki öncesinde ve sırasında yaşanan partnerini tatmin etme kaygısı, boşalma refleksi üzerinde denetim sağlanamamasına, dolayısıyla sorunun şiddetlenmesine neden olur.

    Sonuç olarak; erken boşalma sorununun erkekler arasında sanıldığından çok daha yaygın olduğunu, hem erkeğin hem de kadının cinsel doyuma ulaşmasını engellediğini, bazen evlilikleri ya da birliktelikleri tehdit ettiğini, tedavisinin zor olmadığını ve bu sorunu yaşayan kişilerin “Cinsel Terapi” almak için bir ruh sağlığı profesyoneli ile görüşmelerinin gerektiğini kolaylıkla söyleyebiliriz.

  • Hipokondriyazis

    Hipokondriyazis

    Hipokondriyazis, kişinin fiziksel semptomlarının gerçekçi olmayan bir biçimde veya hatalı/çarpıtılmış yorumlamasına bağlı olarak, kendisinin ciddi bir hastalığı olduğu ya da olacağına dair korku ve aşırı zihinsel uğraşması olarak tanımlanan psikiyatrik bir bozukluktur. Hastalık Hastalığı olarak da adlandırılır.

    Tüm tıbbi değerlendirmelere ve doktorlar tarafından verilen güvencelere rağmen kaygı sürmeye devam eder. Kişisel, sosyal ve mesleki alanlarda işlevsizlik söz konusu olur.

    Hastalık hastalığı psikiyatrik bir bozukluktur ancak, bu hastalığa sahip bireyler öncelikle yaşadığını düşündüğü semptomları ilgilendiren bölümlere giderler. Yani psikolojik destek almaya en son gelirler veya hiç gelmezler. Çünkü ciddi bir hastalığı olmadığını kabullenemezler. Yaptırdıkları tetkikler negatif çıktığında kısa bir süre rahatlama yaşarlar ancak sonra yeniden ilgili bölümlere giderler ve tetkikleri yeniden yaptırırlar. Doktorların anlamadıklarını ve doğru muayene edemediklerini düşünürlerse ilgili başka bir doktora gider ve uygulamaları tekrarlarlar.

    Kişi, bedensel işlevlerle (çarpıntı, terleme gibi); önemsiz görülen bedensel sorunlarla (küçük yaralar, ara sıra öksürük) veya değişken beden algılarıyla (kalbin yorulması gibi) ilgili olan bu belirtileri varlığından kuşkulandığı hastalığın işaretleri olarak algılar ve yorumlar. Hastalık kaygısı tek bir organ veya hastalıkla ilgili ya da aynı anda ve değişik zamanlarda farklı organ ve hastalıklar ile ilgili olabilir (kanser ve kalp hastası gibi).

    Hipokondriyak hastalarda sağlık ve hastalıkla ilgili hatalı ve çarpıtılmış düşünceler ön plandadır.

    Bu yanlış inanışlar aşağıdaki gibidir;

    • “Bedensel belirtiler her zaman bir hastalık habercisidir.”

    • “İyi olduğunuzdan emin olabilirsiniz ama hasta olmadığınızdan emin olmazsınız”

    • “Doktorlar sık sık teşhis etmede hata yaparlar.”

    Hastalarda algıda seçicilik söz konusudur ve çevrelerinden, haberlerden, sosyal medyadan, doktorlardan kendi inanışlarını destekleyecek ifadeleri seçerler, böylece inanışlarını güçlendirirler. Kaygı düzeyleri giderek artar.

    Gerçekçi olmayan hastalığı ve bedensel semptomlarına olan aşırı ilgisi, sık hastane ziyaretleri günlük yaşamını, aile, iş, sosyal hayatını önemli ölçüde olumsuz etkileyebilir.

    Hipokondriyazisin görüşme sıklığının genel nüfusa oranı % 4 ile % 6 olarak belirtilmektedir. Görülme sıklığı kadın ve erkekte eşittir. Kişide hastalık hastalığı herhangi bir yaşta başlayabilir, ancak semptomlar çoğunlukla erişkinlik döneminde görülür. Hastalık aylarca hatta yıllarca sürebilir, alevlenme ve yatışma dönemleri gibi dalgalanmalar gösterir, aralarda tam düzelmeler olabilir.

    Hastalığa eşlik eden diğer bozukluklar depresyon ve anksiyete bozukluklarıdır.

    Bu hastalar ciddi bir hastalığı olmadığına ve düşüncelerinin gerçek dışı olduğunu çok zor kabul ederler. Psikolojik desteğe direnç gösterirler. Semptomlarını değerlendiren doktorları ile kurduğu güven ilişki ve doktoruna inanması, psikolojik destek almasını kolaylaştıracaktır.

    Geçmişe oranla günümüzde tedavi olabilen hastaların sayısı artmıştır. İlaç tedavisi ile birlikte Bilişsel tedavi yöntemi en fazla önerilen yöntemdir.

  • Vajinismus

    Vajinismus

    Erkek cinsel organının vajinaya girişi denendiğinde vajinanın dış üçte birini çevreleyen kaslarda sürekli biçimde istemsiz kasılmalar olması ve bu kasılmaların cinsel birleşmeyi olanaksız kılması ya da güçleştirmesidir. Söz konusu bu kasılmaları kadın kendi isteğiyle yapmaz, üzerinde kontrol sağlayamaz ve kendisi geçiremez. Diğer bir deyişle, vajinismus vajinanın girişindeki kasların kadının kontrolü dışında, istemsiz kasılmasıdır.

    Kasılma dışında başka belirtiler de var mıdır?
               Vajinismusta bazen bedenin çeşitli bölgelerinde kasılmalar görülebilir. Kadın bilinçsiz bacaklarını kapayabilir. Bazen korku, titreme, terleme, çarpıntı, bulantı, ağlama, nefes alamama gibi belirtiler de eşlik edebilir.

    Vajinismuslu kadınlarda görülen ortak inanışlar nelerdir?
               Vajinismuslu kadınları değerlendirdiğimizde benzer yanlış inanışlara sahip olduklarını söyleyebiliriz. Bunlar;

    • Vajinam çok dar, penis çok büyük vajinama giremez.

    • Vajinamın girişinde duvar gibi engel var.

    • Cinsel organım iğrenç ve utanç verici.

    • Kızlık zarım kalın, parçalanacak.

    • Vajinam parçalanır.

    • Vajinam çok kanar, çok acır.

    şeklinde sıralanabilir.

    Vajinismus sadece ilk gece mi ortaya çıkar?
               Çoğunlukla ilk cinsel birleşme sırasında istemsiz kasılmalar sonucu cinsel birleşmeye olanak vermeme ve bu durumu yineleme şeklinde görülür. Bu “primer (birincil) vajinismus”tur.
    Ancak daha önce cinsel birleşme yaşantısı olmuş ve sonrasında vajinismusu geliştirmiş kadınlarda “sekonder (ikincil) vajinismus” olarak adlandırılır. Yani vajinismus daha önce ilişkiye girmiş kadınlarda da ilerleyen süreçte görülebilir.

    Vajinismusun nedenleri nelerdir?

               Cinsellik konusunda yukarıda da saydığımız yanlış inanışlar ve tabular vajinismusun gelişmesinde büyük rol oynar. Cinselliği konuşmanın, merak etmenin, öğrenmenin -ne yazık ki- ahlaksızlık sayıldığı ülkemizde kadınlar bu konuyu öğrenmek için çaba göstermemektedir. Baskıcı aile ortamında yetişen ve cinsellikle ilgili yanlış inanışlarla büyüyen kadınların içselleştirdiği korkuların ve tabuların vajinismusa zemin hazırladığı söylenebilir. Bununla beraber vajinismuslu kadınların cinsel birleşme yaşayamamalarının altında yatan sebeplere
    baktığımızda; cinsel taciz, hamile kalma korkusu, lezbiyen cinsel eğilimler de karşımıza çıkabilir. Daha önce cinsel deneyimi olmasına rağmen sonradan vajinismus geliştirmiş kadınlarda ise yaşanmış kötü deneyimler (doğum, kürtaj, düşük, tecavüz, ağrılı cinsel ilişki, zorlu ameliyat ya da jinekolojik muayene gibi) neden olabilir.

    Vajinismusun tedavisi var mıdır?
    ​    Vajinismus tedaviye en iyi ve en kısa sürede yanıt veren bir cinsel işlev bozukluğudur. Dolayısıyla, vajinismusun tedavisi vardır.

    Vajinismus tedavisinde uygun olmayan yaklaşımlar nelerdir?
    • Kızlık zarının operasyon ile alınması kadının korkusunu yenmesine yardımcı olmaz.
    • Uyuşturucu pomat kullanımı cinsel birleşmeyi sağlamanın aksine kadında ve erkekte cinsel uyarılmayı engeller ve cinsel isteksizliğe, ereksiyon sorununa yol açabilir.

    • Alkol alımı yararsız bir yaklaşımdır. Alkol bilinçaltındaki kaygıların, korkuların yok olmasını sağlamaz.

    • Tek başına kaygı giderici, ağrı kesici ilaçların kullanımı, cinsel birleşmeden korkan ancak kasılmaları olmayan kişilerde geçici çözüm olabilir. Vajinismus vakalarında yararsız
    bir yaklaşımdır.

    • Tek başına hipnoterapi, hastanın bilinçli kontrolüne yardımcı olmayacağı için etkili değildir.

    Vajinismus tedavisi nasıl yapılır?
    ​    Vajinismus hastalarında öncellikle amaç, kişilerdeki yanlış inanışların düzeltilmesi ve cinsellikle ilgili doğru bilgilerin verilmesidir.

    ​    Vajinismuslu kadınların tedaviye eşleriyle gelmesi tedavinin daha etkili olmasını sağlar. Sorun sadece kadının sorunu değildir. Ve eşinin desteğine, sevgisine ve ona güvenmeye ihtiyacı vardır.​ Aynı zamanda eşin ön sevişme ile güven vererek kadını cinsel
    ilişkiye hazırlaması gerekmektedir. Tedavi süresince gösterilen çabayı eşin desteklemesi ve pekiştirmesi en iyi sonuca ulaşmada etkili olacaktır.

    Vajinismus tedavisi için cinsel terapi gerekmektedir. Vajinismus, tedavisi çok uzun sürmeyen bazen 3-4 seansla çözümlene bilen ancak tek seansla çözümlenmeyen bir hastalıktır.

        Cinsel terapide, çoğunlukla partnerle birlikte haftada bir seans görüşme yapılır. Seanslar sırasında cinsel bilgi verilir. Tedavide etkili şekilde kullanılan birtakım egzersizler belirlenir, anlatılır ve sonraki seansta sonuçları değerlendirilmek üzere ödev olarak verilir. Vajinismus tedavisinde öncelikle cinsel birleşme yasağı konur ve tedavinin sonuna kadar bu kurala uyulması istenir. Aşamalı olarak adım adım ilerlenir. Tedavide karşılaşılan güçlükler, dirençler terapist yardımıyla aşılır. Tedavinin son aşamasında cinsel birleşme yasağı kaldırılır ve cinsel birleşmenin gerçekleşmesiyle tedavi başarılı şekilde sonlandırılır.

        Tedavi sırasında kullanılan egzersizler şunlardır:

    • Vajeni tanıma egzersizleri

    • Kendi kendine masaj yaparak hazza odaklanma egzersizleri

    • Kasların kontrol edilmesine yardımcı olmak amacıyla Kegel Egzersizi

    • Aşamalı genişletme egzersizleri

  • Nefes Teknikleri Nedir?

    Nefes Teknikleri Nedir?

    Değişik nefes alma şekilleri ile sempatik-parasempatik, asid-baz dengesi, beynin düzeyleri ve zihin dalgaları üzerinde farklı tesirler oluşturarak duygu, düşünce ve hareket bedenlerinde değişim, dönüşüm ve yenilenme oluşturan bir çalışma bütünlüğüdür.

    Burundan alınıp ağızdan verilen, ağızdan alınıp burundan verilen, sol burun kanalından alınıp sağ kanaldan verilen, sağdan alınıp soldan verilen, kısa ve uzun aralıklarla, değişik beklemelerle ve bunların binlerce varyasyonları ile belli sayı ve surelerde oluşturulan solunumlar beyin sistemini, kan kimyasını, sinir sistemini farklı şekillerde etkiler. Bu etkiyi kullanarak yetersiz solunumun yarattığı rahatsızlıkları için fayda sağlayabilirsiniz.

    Nefes Teknikleri ile dikkat, motivasyon, konsantrasyon, odaklanma, gevşeme, bırakma, izin verme, stres topraklanması oluşturabilirsiniz. Olaylar ve kişiler karşısında kendinizi kontrol edebilir, sinirlerinize hâkim olmayı öğrenebilir, irade, duygu, ego kontrolü kazanabilirsiniz. Diyafram kullanımı ile nefes almayı öğrenebilirsiniz.

    Yorulmadan, rahat, düzgün, doğru konuşma ve şarkı söylemeyi öğrenerek kendinizi iyi ifade etmeyi, duygu ve düşüncenizi en iyi şekilde diğerlerine aktarabilmeyi başarabilirsiniz. Kötü alışkanlıklarınızı, panik atak, anksiyete, depresyon, obsesyon, dikkat dağınıklığı, cinsel isteksizlik, ereksiyon zorluğu, öğrenme zorluğu, imtihan heyecanı, kekemelik, uyku apnesi, horlama, reflü, burun tıkanıklığı ve nefes darlığı gibi birçok rahatsızlığınız üzerinde nefesinizi etkin kullanabilrisiniz.

    Nefes egzersizlerinin birçok değişik çeşidi bulunmaktadır. Her bir nefes egzersizinin güçlü ve zayıf birçok farklı yan etkisi vardır. Amaca uygun kullanılmadığında ve tolerans sınırları içinde kullanılmadığında zarar vermekte mümkündür.

    Nefes egzersizleri yapmaya başladığımız zaman, yapılan egzersizlerin o andaki fiziksel, duygusal ve düşünsel durumumuza veya özel koşulumuza uygun olup olmadığını belirlemek çalışmanın sağlık emniyeti açısından son derece önemlidir. Nefesle çalışmayı öğrenmenin ve öğrendiğini uygulamanın birçok farklı yolu olabildiği için hangi zamanda, hangi durum karşısında, hangi çalışmayı, hangi miktarda yapmayı önceden belirlemek her zaman kolay olmayabilir.

    Nefesinizle bilinçsizce çalışmaya başlarsanız bilmediğiniz birçok etki size zarar verebilir. Canlı organizmalar kimyasal, fizyolojik, duygusal ve zihinsel denge durumunu sağlayan homeostaz denilen harika bir programa sahip olsalar da bilinçsizce yapılan nefes uygulamaları bu programı bozabilirler. Ortaya çıkan denge durumu, uzun vadede uygunluklar oluştursa da bedeninizin çalışma sistemleri özellikle nefesinizdeki bir değişiklikle, diğer potansiyellerinizde beklenmeyen değişiklikleri beraberinde getirebilirler. Dahası bizi etkileyen sadece egzersizlerin kendisi değildir. Egzersizleri yapma biçimimiz, özellikle çok fazla çaba ya da güç kullanırsak, kötü nefes alışkanlıkları yaratabilir ve önünde sonunda nefesimizi çalışmalara başlamadan önceki haline göre daha fazla kısıtlamış bulabiliriz.

    Hemen fayda verebilen birçok nefes egzersizi, farkındalıkla ve ustaca kullanılmazsa bazen uzun vadede sorunlara neden olabilir. Bu yüzden herhangi bir nefes çalışmasına katılmayı düşünen birinin, nefesle çalışmanın değişik yollarını, nefes ekollerini ve nefes eğitmenlerini incelemeden önce nefes konusunda araştırma yapmalı ve nefes prensipleri konusunda bilgi sahibi olmalıdırlar.