Kategori: Psikoloji

  • Depresyonda Mıyım?

    Depresyonda Mıyım?

    Gündelik kullanımda birisi depresyonda olduğunu söylediğinde genellikle söylemek istediği kendisini son zamanlarda mutsuz hissettiğidir aslında. Psikolojideki kimi kavramların gündelik dilde yanlış kullanımlarına sıklıkla rastlıyoruz. Depresyon ve depresyonda olmak, depresyona girmek de bunlar arasında sayılabilir.

    Kendisini mutsuz hisseden birisi depresyonda mıdır? Bu soruya evet yanıtı da vermek mümkün ancak genel olarak söylemek gerekirse depresyon eşittir kendisini mutsuz ya da üzüntülü hissetme hali değildir. Bir kimseye depresyon tanısının konulabilmesi için başka bir takım kriterler de gerekmektedir. Yani özetle kendimizi üzgün hissettiğimiz zamanlarda depresyonda olduğumuz söylenemez. Ancak mutsuzluk hali de depresyonun en önemli belirtilerinden birisidir. 

    Her şeyden önce depresyon psikolojik bir bozukluktur. Mutsuzluk ya da üzüntü hali ise herkesin zaman zaman hissedebileceği doğal duygu durumları arasındadır. Bir kimsenin depresyonda olduğunu ya da depresyona girdiğini söyleyebilmemiz için bu mutsuzluk halinin özellikle son bir haftadır yoğun bir şekilde devam etmesi gerekmektedir. Arada bir yaşanan mutsuzluklar doğal duygu durum değişimidir ve depresyon olarak kabul edilmez ya da en azından tek başına yeterli bir kriter olmaz. Ancak bu durumda olan bir insanın da depresyon başlangıcında olduğunda şüphe de edilebilir. En doğrusu bir uzmana başvurarak ayrıntılı bir değerlendirmeden geçmek olacaktır.

    Bir kimsenin depresyonda olduğunu söylemek için çeşitli kriterler olduğunu belirmiştim. Buna göre, depresyonda olan bir insan, özellikle son bir hafta süresince:

    • Genel ve yoğun bir mutsuzluk ve üzüntü hali içindedir,

    • Eskiden keyif aldığı şeylerden artık keyif almamaya başlar,

    • Hareketi ve enerjisi azalır,

    • Genel bir başarısızlık hissi içerisindedir,

    • Kendisini suçlama eğilimindedir,

    • Cezalandırıldığını düşünür,

    • Kendisine karşı genel ya da özel bir memnuniyetsizliği vardır,

    • Başka insanlarla konuşma ve görüşme konusunda isteksizdir,

    • Karar vermekte güçlük çeker,

    • Olumsuz bir beden imgesine sahip olmaya başlar (kendisini çirkin bulabilir),

    • Uykusunda bozulmalar olur. Her zamankinden daha az ya da daha çok uyumaya başlar, sabahları dinlenmiş olarak uyanmaz,

    • İştah kaybı yaşar,

    • Sağlığıyla ilgili endişeler taşımaya başlar,

    • Cinselliğe olan ilgisinde azalma olmaya başlar,

    • Kendini öldürme düşünceleri ya da isteği görülebilir. 

    Depresyonun genel belirtileri bu şekildedir ancak bu belirtilerin tamamının bir kimsede bulunması gerekmez. Bunlardan 4-5 tanesinin kendinizde olduğunu düşünüyorsanız depresyonda olma olasılığınız yüksektir ve bir uzmana başvurarak tedavi sürecine girmenizde yarar vardır. Ayrıca bu belirtilerin yoğunluğunun da farklı olacağını belirtmeliyim. Depresyon genellikle şiddetine göre hafif, orta ve ağır olarak üç alt başlıkta değerlendirilir. Sahip olunan belirtilerin sayısına ve şiddetine göre konulacak teşhis değişecektir. 

    Peki depresyon nasıl tedavi edilir?

    Hemen her psikolojik bozuklukta olduğu gibi depresyonun tedavisi de uzun sayılabilecek bir süreç gerektirir. Günümüzde depresyonun tedavisinde kullanılan bir yöntem psikoterapi yaklaşımı Bilişsel – Davranışçı Terapidir. Araştırmalara göre BDT yaklaşımıyla depresyon tedavisinde seanslar haftada bir olmak üzere, ortalama 3 ay içerisinde sonuç alınmaya başlanır ve yine ortalama 6 ay içerisinde de iyileşme gerçekleşir ve tekrarlanma oranı da oldukça düşüktür. Ancak bu sürenin kişiden kişiye, durumdan duruma ve belirtilerin şiddetine göre de değişiklik gösterdiğini bilmeniz gerekir. 

     

    Depresyon hafife alınmaması gereken önemli bir bozukluktur. Bireyin yaşam kalitesini önemli ölçüde düşürür. Depresyon geçiren insanlar büyük acılar çekebilirler. Sadece kendilerini değil, çevrelerindeki insanları da yıpratabilirler. Bu nedenle depresyonun özellikle erken aşamada fark edilip tedavi edilmesi son derece önemlidir. Psikolojik bozukluklar arasında depresyon en ölümcül bozukluklardan birisi olarak kabul edilmektedir. Ağır depresyon yaşayan bireylerde intihar eğilimi görülebilmekte ve maalesef kimi depresyon hastaları yaşamlarına son verebilmektedir. 

    Ama özellikle toplumumuzda depresyon yaşayan kimseler yardım almakta isteksiz olmaktadır. Depresyonda olan bireyde zaten genel bir başarısızlık hissi ve kendine güven düşüklüğü de olmaktadır bu da yardıma başvurmayı geciktirmekte, yardımla iyileşebileceğine olan inancı zayıflatmaktadır. 

    Bir de insanımızda uzman yardımı almanın bir güçsüzlük, zayıflık göstergesi olduğuna dair yanlış bir kanı da bulunmakta. Buna göre bir insan sorunlarını kendisi çözerse güçlüdür, yardım isteyen insan zayıf, güçsüz bir insandır. Sorunların çözümünü zamana bırakmak gerekir. Bunun için yardım almak gereksizdir gibi hatalı inanç ve düşünceleri sıklıkla görmekteyiz.

    Aslında tam tersi söz konusudur. Yardıma talep eden insan güçlüdür ya da en azından güçlü olmak yolunda adım atmaktadır. Çünkü kendisinin ve potansiyelinin farkındadır. Olumlu yönlerinin olduğu kadar olumsuz yönlerinin de farkındadır ve sorunlarını çözmek için bir uzmandan yardım istemekten çekinmez. Daha da güçlü bir insan olmak, sorunlarının üstesinden gelmek için bir sürece girmeye hazırdır. 

  • İnsanda Cinsel Tepkiler

    İnsanda Cinsel Tepkiler

    Cinsel bir uyarımla karşılaşıldığında insan bedeninde gerçekleşen deneyimlere “cinsel tepkiler” adı verilmektedir. İnsanın cinsel tepkilerini açıklayan en geçerli model Masters ve Johnson tarafından açıklanan 4 aşamalı modeldir. Buna göre insanın verdiği cinsel tepkiler 4 aşamada gerçekleşmektedir. Bunlar:

    1. Uyarılma aşaması

    2. Plato aşaması

    3. Orgazm

    4. Çözülme aşaması.

    Şimdi her bir aşamada kadında ve erkekte neler olup bittiğini inceleyelim.

    1. Uyarılma aşaması:

    Bedenin ilk cinsel uyarılma belirtilerini gösterdiği aşamadır. Kan akışı cinsel organ bölgesine doğru yoğunlaşır ve cinsel organlarda değişimler başlar.

        Kadında: İlk uyarılma belirtileri vajinada görülmektedir. Kan akışının artmasıyla vajina duvarları kalınlaşır ve rengi koyulaşır. Islanma, diğer adıyla lubrikasyon meydana gelir. Böylelikle vajina cinsel ilişkiye hazır hale gelmeye başlar. Vajinanın ilk üçte birlik kısmı hafifçe uzar ve genişler. Uterus yani rahim yukarı doğru çıkmaya başlar. Kadının cinsel organ bölgesinde bulunan büyük ve küçük dudaklar şişmeye ve hafifçe açılmaya başlar. Meme uçları sertleşir ve dikleşir. Aynı şekilde klitoris de sertleşmeye başlar. Boyunda, memelerde ve karın bölgesindeki deride kızarıklıklar görülmeye başlar. Kalp atışı artar, kan basıncı yükselir.

    Erkekte: Kan akışının cinsel bölgeye yoğunlaşmasıyla penis erekte olur yani sertleşir ve dikleşir. Penisin içinden geçen ve idrarla meniyi (sperm hücrelerini içinde barındıran beyaz renkli sıvı) taşıyan üretra adındaki kanalın çapı iki katına çıkar. Testisleri içinde barındıran ve skrotum adı verilen torba benzeri yapının dokusu incelir ve testisler yukarı doğru çıkar. Kadınlardaki kadar sık olmasa da meme ucunun sertleşmesi cinsel kızarmalar erkekler de görülebilir. Cowper bezi adındaki bir yapıdan renksiz bir sıvı salgılanır. Bu sıvıya halk arasında “zevk sıvısı” da denilmektedir. Bu sıvı üretrayı nötralize eder, Ph dengesini düzenler ve böylelikle spermlerin sağlıklı bir şekilde üretra içerisinden geçmesini sağlar. Kaslar gerilir, nabız ve solunum artar, tansiyon yükselir. 

    2. Plato aşaması:

    Uyarılmanın en üst düzeye ulaştığı aşamadır. 

        Kadında: Vajinanın ilk üçte birlik kısmı iyice kanla dolar ve şişer. İçteki üçte ikilik kısım da uzar ve genişler. Küçük dudaklar dışarı doğru çıkmaya başlar. Memeler hafifçe büyür. Cinsel kızarıklıklar omuzlara, sırta ve kalçalara doğru yayılmaya başlar. Kaslar gerilir, solunum, nabız ve tansiyon artmaya devam eder. 

        Erkekte: Peniste herhangi bir değişme olmaz, sertliğini korur. Penisin baş kısmı şişer ve morumsu bir renk alır. Testisler yaklaşık %50 oranında büyürler ve yukarı doğru çıkarlar. Daha fazla Cowper salgısı üretilir. Erkek orgazma doğru yaklaştıkça ellerde kavrama benzeri kasılmalar görülebilir. Nabız, tansiyon ve solunum artmaya devam eder. 

    3. Orgazm:

    Cinsel uyarılmanın yüksek bir zevk alma duygusu ile birlikte boşalım gerçekleştirdiği aşamadır. Oldukça zevk veren ve yoğun bir deneyimdir. 

        Kadında: Nabız tepe noktasına ulaşır. Klitoris oldukça duyarlı hale gelir, kızarır ve şişer, dışarı doğru çıkar. Bir çok kadın alt pelvik bölgede zonklama hisseder. Vajinanın ilk üçte birlik kısmında ve anüste kasılmalar meydana gelir. Uterus (rahim) dalgalanma benzeri bir hareketle kasılır. Tüm vücutta kasılmalar ve istemsiz hareketler meydana gelir. Orgazm sırasında kadın güçlükle solur, çığlık atabilir, inleyebilir, birtakım kelimeleri haykırabilir. 

        Erkekte: Erkeklerde orgazmla birlikte ejakülasyon (boşalma) meydana gelir. Hatta erkekler boşalmadan hemen önce boşalmanın geliyor olduğuna dair bir his yaşarlar. Buna “ejakülasyonun kaçınılmazlığı” adı verilir. Bu his gerçekleştiğinde erkek artık orgazmın durdurulamayacağını anlar. Özellikle erken boşalma tedavisinde bu hissin farkına varılmasını öğrenmek büyük önem taşır. Orgazmın en önemli kısmı ejakülasyon yani meninin boşaltılmasıdır. Penisin altındaki ve anüsteki kaslar ritmik bir şekilde kasılarak meninin dışarı atılmasını sağlar. Bu kasların denetiminin öğrenilmesi de erken boşalma tedavisinde önemli bir noktadır. Testisler iyice yukarı doğru çıkarlar. Şiddetli kas kasılmaları yaşanır ve erkeğin bel hareketleri sertleşir. Beden arkaya doğru kıvrılır. Erkekler de orgazm sırasında inleyebilir, bağırabilir haykırabilirler. Yüzleri buruşuk bir hal alır. Nabız, solunum ve tansiyon tepe değerlere ulaşır, terleme görülür. 

    4. Çözülme aşaması:

    Bedenin cinsel uyarılmadan önceki durumuna döndüğü aşamadır. 

    Kadında: Beden hızlı bir şekilde uyarılmadan önceki konumuna döner. Kan akışı cinsel bölgeyi terk etmeye başlar böylelikle vajina ve klitoris eski hallerine dönerler. Aynı şekilde büyük ve küçük dudaklar da şişkinliklerini kaybeder. Uterus aşağı doğru inerek her zamanki konumunu alır. Memeler küçülür, meme uçları sertliğini yitirir. Cinsel kızarıklıklar ortadan kalkar. Solunum, nabız ve tansiyon normal seviyeye geriler. Bedende terleme görülür ve kaslar gevşer. Bir uyuşukluk ve uyku hali ortaya çıkabilir. Erkeklerin aksine kadınlar, çözülme aşamasında çoklu orgazm yaşayabilirler. Yani art arda orgazm olabilirler. 

    Erkekte: Orgazmdan hemen sonra ereksiyonun yarısı kaybolur. Geri kalan kısmı biraz daha devam eder. Ancak yürümek ve idrar yapmak ereksiyon kaybını hızlandırabilir. Üretranın çapı eskiye döner. Kan akışının azalmasıyla skrotum (testisleri taşıyan torba) gevşer, testisler de eski yerlerine dönerler. Meme uçları sertliğini yitirir, cinsel kızarıklıklar kaybolur. Kaslar gevşer ve bir uyku hali ortaya çıkar. Hatta kimi erkekler uykuya dalabilir. Bedende bir terleme görülebilir, nabız, solunum ve tansiyon normal seviyeye geriler. Erkekler kadınların aksine çoklu orgazm yaşayamazlar. Erkeğin yeniden bir cinsel ilişkiye hazır hale gelebilmesi için belirli bir süre geçmesi gerekir. Bu süreye “refrakter dönem” adı verilir.

  • Erken Boşalma Nedir?

    Erken Boşalma Nedir?

    Erkeklerin cinsel yaşamlarında karşılaştıkları en önemli sorunlardan birisi de erken boşalma ya da “prematür ejakülasyon”dur. Hatta bu sorun, erkeklerin hekimlere ya da psikoterapistlere başvurma nedenleri arasında başlarda gelmektedir. Bu sorunu yaşayan erkeklerin yaşam kaliteleri de olumsuz etkilenmekte, evlilikleri ya da ilişkileri de sıkıntıya girmektedir. Ancak, birçok erkek bu sorunun varlığını kabul etmek istemez ve yardım almayı reddeder. Halbuki doğru yardımla rahatlıkla çözümlenebilecek bir sorundur bu.

    Önce erkekteki boşalma mekanizmasını incelemekte yarar var. Bir kere erkekte orgazm ve boşalma (ejakülasyon) ayrı birer olgudur ancak nadir birkaç istisna dışında bu iki olgu aynı anda gerçekleştiğinden genellikle bu iki kavram birbirlerinin yerine kullanılırlar. Orgazm, cinsel gerilim ve uyarımın yoğun bir şekilde devam etmesinden sonra kısa süreli ve yoğun bir zevk duygusuyla belirli bir yaşantıdır. Boşalma ise meni ya da semen adı verilen, içinde sperm hücrelerini barındıran beyazımsı renkteki sıvının, penisin içerisinden geçen ve üretra adı verilen kanal aracılığıyla dışarı atılmasıdır. Dediğim gibi sıklıkla bu iki durum aynı anda gerçekleşir ancak kimi zaman (ki bu oldukça nadir görülür) orgazm olmadan boşalma ya da boşalma olmadan orgazm gerçekleşebilir. 

    Erkek cinsel olarak uyarılmaya başladığında erkeğin cinsel organlarında bir takım mekanizmalar çalışmaya başlar. Testislerde (halk arasındaki adıyla hayalar. Ama yumurtalık değil. Yumurtalık kadınlarda yer alır. Erkekte yumurtalık yoktur) üretilen sperm hücreleri bir keseciğe gelirler. Burada, meni ile birleşir ve orgazm anında üretra aracılığıyla dışarı atılırlar. Bunu da sağlayan penisin dip kısmında ve anüs çevresinde bulunan kaslardır. Bu kaslar ritmik bir şekilde kasılarak meninin ve spermin dışarı atılmasını sağlarlar. 

    Peki erken boşalma nedir? Öncelikle bunun belirli bir süresini tanımlamak güçtür. Şu kadar sürenin altında olursa erken boşalma söz konusudur demeyi pek tercih etmiyoruz. Genel olarak kabul gören görüşlere göre erkeğin boşalmasını kontrol edememesi, cinsel ilişkinin her iki kişinin de doyuma ulaşmasına kadar sürmemesi ya da erkeğin bunu sürdürememesi durumu erken boşalma olarak adlandırılır. 

    Yani buradaki iki anahtar nokta erkeğin kendisini kontrol edememesi ve kadının orgazma ulaşmasını bekleyememesidir. Yani burada “süre” göreli bir değişkendir. Yukarıda mekanizmadan bahsederken belirttiğim gibi erkeğin boşalmasını sağlayan kas grupları bulunmaktadır. Bu kaslar üzerinde erkek kontrol sahibi olabilir. Bu şekilde boşalmasını da kontrol edebilir.

    Erken boşalmanın nedenleri genellikle psikolojik kaynaklıdır. Özellikle erkeğin geçmiş cinsel deneyimleri bu durumu ortaya çıkarabilir. Geçmişte yaşanan olumsuz ve travmatik cinsel deneyimler, erkeğin kendisini çeşitli nedenlerle çabuk boşalmaya şartlaması (örneğin yakalanma tehlikesinin olduğu ortamlarda sık yapılan mastürbasyonlar) bu durumun nedenleri arasında sayılabilir. 

    Bu sorunun çözümü için profesyonel yardım almaktan çekinmeyiniz. Sorununuzu ne kadar erken çözerseniz, cinsel yaşamınız da o kadar doyurucu olacaktır. 

  • Cinsel Eğitimin Önemi

    Cinsel Eğitimin Önemi

    Hemen tüm bilim insanının üzerinde uzlaştığı bir noktadır ki cinsellik insanın en temel ihtiyaçlarından birisidir. Hayatın temelinde yer almaktadır ancak özellikle tutucu toplumlarda cinselliğin konuşulması, tartışılması en zor konulardan biri olduğu da açıktır. Böyle toplumlarda yaşayanlar kimi zaman cinsellik hiç yokmuş gibi davranmayı tercih edebiliyorlar. Bu durum hem insanların gündelik yaşamında hem de eğitim içerisinde net bir şekilde gözlenebiliyor.

    Cinsel eğitim söz konusu olduğunda tutucu toplumlardaki zorluklar daha da belirgin hale gelmektedir. Cinsel eğitim günümüzde ABD, Avustralya ve AB ülkelerinde yaygın bir şekilde verilmektedir. Ancak halkının çoğunluğu Müslüman olan ülkelerdeki okullarda cinsel eğitim ya da buna benzer bir eğitim uygulaması ya hiç yoktur ya da yeterli düzey ve içerikte değildir. 

    Birçok İslam ülkesinde olduğu gibi insanlarının büyük çoğunluğu Müslüman olan Türkiye’de de okullarda bir cinsel eğitim dersi bulunmamaktadır. Türkiye’de de cinsel eğitim konusu tabu konular arasında yer almaktadır. Türkiye’deki cinsel eğitim çalışmaları hiç bir zaman örgün eğitim içerisinde bir ders olarak kendisine bir yer edinememiştir. Yapılan çalışmaların daha çok farklı kurumların gerçekleştirdiği proje çalışmaları şeklinde olduğu görülmektedir. 

    Türkiye’de ilk cinsel eğitim uygulamasına 1974 yılında rastlamaktayız. Bu uygulama Türkiye Aile Planlaması Derneği tarafından yerel eğitim etkinlikleri şeklinde gerçekleştirilmiştir. 1993 – 1998 yılları arasında Milli Eğitim Bakanlığı ve SANİPAK adındaki özel bir firma işbirliği ile “Değişim: Genç Kızlığa İlk Adım” başlıklı ve kapsamlı bir proje gerçekleştirilmiştir. Bu proje kapsamında sadece 13 – 15 arasındaki 2.140.000 kız öğrenciye ulaşılmış ve cinsel sağlıkla ilgili kısa süreli bir eğitim verilmiştir. 1999 – 2003 yılları arasında PROCTER & GAMBLE ve TOPRAK HOLDİNG firmalarının da katılımıyla proje tekrarlanmış ve erkek öğrencileri de kapsayacak şekilde genişletilerek Ergenlik Dönemi Değişim Projesi adını almıştır. Bu çalışmada da daha çok cinsel sağlık bilgisi ve ergenlik döneminde yaşanan fiziksel değişimler üzerinde durulmuştur.

    Türkiye’de bu çalışmaların dışında küçük çaplı kimi çalışmalar da çeşitli dernek ve kurumlar tarafından zaman zaman yürütülmektedir. Ancak yapılan çalışmaların sadece ergenlikteki fiziksel değişimler ve CYBH ile sınırlı kaldığı görülmekte ve AB ülkelerinde uygulanan kapsamlı cinsel eğitim uygulamalarından da oldukça uzak  bir konumda olmaktadır. 

    Genel olarak ailelerin tutumuna bakıldığında tutuculuğun ağır bastığını söyleyebiliriz. Türkiye’deki ailelerin cinsel eğitimle ilgili temel kaygılarının çocuklarının cinsel eğitim almaları durumunda cinsel deneyimleri daha erken yaşlarda yaşamaları olduğu görülmektedir. Ancak aileler çocuklarının cinsel eğitim almalarına karşı değiller. Bu eğitimin okullarda verilmesini uygun buluyorlar ama içerik konusunda kendilerine danışılmasını, eğitimin içeriğinin toplumsal değerlere uygun bir şekilde verilmesinin gerekliliğini vurguluyorlar. Eğitimin içerisinde yer almasını istedikleri konularsa daha çok aile ve ailenin görevleri ile ebeveyn sorumluluklarından oluşuyor. 

    Aileler bu endişelerinde haklılar mı? Yani gerçekten de cinsel eğitim dersi verilmesi bireylerin cinsel deneyim ya da cinsel ilişki yaşama yaşını daha öne çekiyor mu? Araştırmalar net bir şekilde bunun aksinin geçerli olduğunu gösteriyor. Cinsel eğitim dersi almış olanlar almamış olanlara oranla cinsel deneyimlerini daha ileriki yaşlarda yaşıyorlar. Hatta cinsel eğitimin erken yaşlarda verilmesinin bile olumsuz bir etkide bulunmadığını görüyoruz.

    Cinsel eğitimle ilgili çalışmalara bakıldığında cinsel eğitimin Türkiye gibi ülkelerde kesinlikle bir gereksinim olduğu görülmektedir. Ergenler ve gençler de cinsel eğitime gereksinim duyduklarını belirtmekteler  Cinsel eğitimin verilmesi bireylerin cinsel konularla ilgili bilgilerini artırmakta (özellikle kendi bedenleri ile ilgili farkındalıkları artmaktadır), korunma ve doğum kontrol yöntemlerinin kullanılmasını artırmakta, bireylerin cinsel yaşamlarının daha doyurucu hale gelmesini sağlamakta ve bireylerin özgüvenlerini artırmakta, kadınlara yönelik tutumları olumlu yönde değiştirmekte, baskın ataerkil anlayışı azaltmaktadır.

    Cinsel eğitimin ilk basamağının ailede başladığı da önemli bir gerçekliktir. Bu bağlamda ailelerin de kendilerini geliştirmeleri oldukça önemli bir gerekliliktir. Hiç merak etmeyin; çocuğunuz belli bir yaşa geldiğinde (ortalama olarak 3 – 4 yaş civarı) sizden cinsel eğitim talep edecek. En basitinden o malum soruları soracak: Ben nasıl oldum? Düğün fotoğraflarınızda ben niye yokum? Balayına giderken beni kime bırakmıştınız? Kardeşim annemin karnına nasıl girdi? 

    Bu gibi sorulara hazır mısınız? Böyle sorularla karşılaştığınızda ne yapmanız gerektiğini biliyor musunuz? Bu sorulara yanıtınız hayır ise işe koyulmanın vakti gelmiş demektir. Üstelik bunun için bir çocuk sahibi olmayı beklemeniz de gerekmez. Hem kendiniz için, hem de çocuğunuza vereceğiniz cinsel eğitimin sağlıklı olması için kendinizi bu yönden donatmanızda yarar var. Bunun için hazırlanmış kitapları okuyabilir ya da bir cinsel terapistten ya da danışmandan yardım alabilirsiniz. 

  • Kilonun Psikolojimize Etkileri

    Kilonun Psikolojimize Etkileri

    Uzun zamandır önemle üzerinde durulan konulardan biri de fazla kilolardır. Fazla kilo ister psikolojik ister fizyolojik kökenli olsun insanlar üzerinde duygudurum değişikliklerine de yol açar.

    Fazla kilolu kişilerin yaşadığı psikolojik zorlanmalar nelerdir? Öncelikle diğer insanların tepkileri acımasız olabiliyor. Bir tanıdıkla karşılaşıldığında ilk söylenen şeyin “Aa kilo mu aldın?” ya da “Şu kilolarından kurtulmalısın” gibi cümleler olması, beğenilen istenen bir kıyafetin uygun/büyük bedeninin olmaması veya giyildiğinde o bedende düzgün durmaması; sonuç olarak hüsranla biten alışveriş maceraları, insanların küçümser/alaycı bakışları, sürekli kilo verme yönünde tavsiyelerde bulunulması (şu diyeti yap, şu uzman git vs) okul, iş gibi sosyal ortamlarda dışlanma, alay edilme, aileden eşten gelen kilo ver baskısı, rahat hareket edememenin/ bedensel kısıtlanmanın yarattığı olumsuz duygular… Bunların beraberinde getirdiği özgüvende düşüş, kendini çirkin, yetersiz hissetme, insanlardan uzaklaşma, iş-okul performansında düşüş, evden çıkmak istememe, eş ile ilişkilerin bozulması, fazla kilonun beraberinde getirdiği fiziksel hastalıklarla baş etme, yemek yedikten sonra yaşanan pişmanlık ve kendine duyduğu öfke, kaygı, depresyon gibi psikolojik hastalıklara yol açar.

    Kilo problemi fizyolojik bir sorunun neticesinde oluştuysa (tiroid, diyabet vb.) bu durumlara çaresizlik duygusu da eşlik eder. Fazla yemek yemek ya da hareketsiz olmayla bağlantılı olmayan kilo problemi diğer insanların fizyolojik sorunu bilmeyip onu çok yemek yiyen ve hareketsiz biri olarak nitelendirmeleri daha da üzücü ve yıpratıcı olur. 

    Bunun dışında yemek yemenin psikolojik bir boyutu da var. Yemek yemek fiziksel bir iştir ancak aynı zamanda duygusaldır da. Bazı kişiler yemek yedikçe mutlu olduklarını söylerler. Stresli zamanlarında yemek yemeye yönelirler, iştahları artar. Yemek yemek aslında altında yatan problemlerin baskılanmasını barındırır. Stresörlerle baş edemeyen kişilerde yemek yiyerek rahatlama, kaçma kaçınma davranışı olarak yemek yemeyi kullanma ve bazı yüksek kalorili yiyeceklerin mutluluk verici hormonların salgılanmasını arttırması gibi nedenler de bireyin hızlı kilo artışına sebep olmaktadır. Bazı kişiler duygusal ve psikolojik bazı doyumsuzluklarını farkında olmadan fiziksel doygunlukla giderebilmektedir. Yapılan araştırmaların sonucunda kilo problemi yaşayan kişilerin,    çocukluklarında stresle baş etme şekli olarak yemeyi öğrendikleri ,daha pasif kaldıkları, bağımlılığa yatkın oldukları (kişi-yiyecek vb), çoğunlukla anne sütü alma döneminin ortalamadan sapma gösterdiği bulunmuştur. Ayrıca annenin çocuğa sürekli yemek yedirmesi, zorla yedirmesi, yüksek kalorili yiyeceklerle beslemesi de ileride çocuğun kilo problem yaşamasında etkendir.

    Bu kişiler diyet yaptıklarında depresif duygu duruma girerler. Kendilerini mutsuz, gergin hissederler. Bu kişiler kilo verme sürecinde veya yemek yemeyi durduramama durumunda psikolojik destek de almalıdır. Aksi taktirde kilo verseler bile kalıcı olmayacak bir süre sonra eski yemek düzenlerine geri dönüp kiloyu geriye alacaklardır. 

    Yediği şeylerin kilo aldırdığına, kilo veremeyeceğine inanan, bunu sürekli dile getiren kişiler zihinlerine bunu yerleştirdikleri için daha kolay kilo alır ve çok daha zor kilo verirler.

    Güzel ve yakışıklı olmak için kilolu olmamak hatta zayıf olmak gereklidir gibi bir algı oluşturulmuş durumdadır. Bu nedenle kilo vermek sağlık için olmaktan ziyade güzel görünmek için yapılan bir şey haline geldi. Takıntılı şekilde kalori ve gram hesaplarının yapılması, denenen tehlikeli yöntemler (ilaç vb kullanma) uygun olmayan yanlış diyet uygulamaları ve anoreksiya nervoza ve bulimia nervoza gibi ölümle sonuçlanması muhtemel psikopatolojilere yakalanma oranları arttı. Kilo vermek isteyen ya da kilo vermesi gereken kişilerin birçoğu bunun kısa sürede ve zorlanmadan olmasını istemektedir. Ancak böyle bir şey mümkün değildir.

    Anoreksiya nervoza bir yeme bozukluğudur. Katı diyetlerle, yemek yemeyi çok azaltarak, ağır/yoğun spor programlarıyla kilo verirler ancak kilo verilişi kontrolden çıkar ve beden algıları bozulur. Çok kilo vermelerine rağmen, kendilerini kilolu görürler, çok zayıfladın artık dur uyarısı alırlar ama hiç bu uyarıları dikkate almazlar, yoğun bir kilo alma kaygısı yaşamaktadırlar. Çok kilo kaybetme ve gerekli besinlerin alınmaması sonucunda tüm organlarda problemler baş göstermeye başlar. Anoreksiya nervozanın tedavisine zamanında başlanmazsa, ölümle sonuçlanır. 

    Bulimia nervoza da bir yeme bozukluğudur. Anoreksiya nervozaya benzer. Aradaki fark:  Yeme nöbetlerinin olmasıdır. Kontrolsüzce, kısa sürede, yalnızken, çok miktarda, kalorisi yüksek yiyecekler tüketirler. Bu tıkanırcasına yeme sonrasında kendinden tiksinme, utanç gibi duygular yaşarlar ve yediklerini kusarak çıkarmak, kurtulmak yoluna giderler.

    Yeme bozuklukları toplumda manken hastalığı olarak anılmaktaydı. Dış görünüşün çok önemli olduğu mesleklere sahip genç bayanlarda görüldüğü belirtilirdi. Ancak artık her meslekte, hem kadınlarda daha az olmakla birlikte hem de erkeklerde görülmektedir. Ergenlik ve yetişkinliğin başlangıç dönemleri kritik dönemlerdir.

    Kısaca; yemek yemek, kilolu olmak ve kilo verme süreci psikolojik örüntülere sahiptir. Yemek yerken hissettiklerimiz, hangi duyguyla nasıl yemek yediğimiz, yemeğe yüklediğimiz anlam, kilolu isek yaşadığımız zorluklar, kilo verme sürecine girdiğimizde sahip olduğumuz duygu ve düşünceler,  kilo verilemiyorsa nedeninin ne olduğu konularında farkındalık kazanmak oldukça önemlidir. 

    Kilo konusunda uzmanlardan yardım alınmalı, psikolojik boyutu da görmezden gelinmemelidir.

  • Kaygılarımız

    Kaygılarımız

    Hayatımıza yön veren, biri de kaygılarımızdır. Her birimizin kaygıları farklıdır ama hemen hemen hepimizin kaygısı vardır. Bazılarımızda gelecek kaygısı: Acaba okulu bitirince iş bulabilecek miyim? Bulamazsam ne olur, ne yaparım, biterim, mahvolurum. Bazılarımızda okul/iş ile ilgili kaygılar: Sınav ya da toplantı iyi geçecek mi ya geçmezse nasıl telafi edeceğim. Bazılarımızda sağlığımızla ilgili kaygılar: Başım çok ağrıyor ve geçmiyor acaba kötü bir şey mi var, beynimde bir şey olabilir mi ya varsa? Birini kaybetme kaygısı: Annemi aradım telefonu açmadı. Neden açmadı acaba. Kötü bir şey mi oldu ki. Onsuz nasıl yaşarım? Tabii ki kaygı listesini çok daha uzatabiliriz.

    Bu örneklerin hepsinin temeli kaygıdır. Dikkat ettiyseniz hep olumsuz düşüncelerin üşüşmesi, en kötüyü düşünme vardır. Olmazsa, yapmazsa, olduysa; yani “–se ve –sa” lar. Farazi bir durum üzerinde durma. İşte bu nedenle kaygı ve korku farklı şeylerdir. Korkuda gerçek bir durum vardır. Örneğin genel anlamda ya araba çarparsa diye düşünmek ve çekinmek kaygıdır. Ancak üzerinize doğru gelen bir araba gördüğünüzde yaşadığınız korkudur. Ortada gerçek bir tehlike vardır, paniğe kapılmak çok normaldir. Kalabalık ortamlarda nefes alamıyorum diyen kişiler görmüş ya da duymuşsunuzdur. Bu kişiler kaygı düzeyleri yoğun olduğunda toplu taşıma aracı kullanamazlar, evden çıkmak bile istemezler. Aslında insanlar gerçekte onun nefes almasını engelleyecek bir şey yapmıyordur. Sınav kaygısı özellikle üniversite ve işle ilgili önemli sınavlarda yaşanan bir durumdur. Sınav kaygısını belli bir düzeyde yaşan kişi sınava hazırlanır, motive olur ve sonunda da başarılı olur. Örneğin “Aman ne olacak yaparım ben, geçerim ben, yapamasam ne olacak ki boş ver” diyen kişi sınava hazırlanmak için bir çaba harcar mı? Yoğun sınav kaygısı yaşan kişi ise kaygı nedeniyle çalıştığında bir şey anlamayabilir, sınav öncesinde ve sırasında bayılma gibi psikolojik kökenli bedensel bir problem yaşayabilir, hatırlamada, doğru okuma ve doğru işaretlemede, dikkatini toplamada sıkıntılar yaşayabilir. Kısacası aslında yoğun kaygısı yüzünden başarısız olur.

    Kaygı beyinde ve bedende değişiklikler yaratır. Çünkü kaygı düşüncesi beyinde gerçek tehlike gibi algılanır. Beyinde kişiyi koruma amaçlı bedenin çalışma şeklini değiştirir:Kalp atışının hızlanması, nefes alış verişin hızlanması, terleme, ateş basması, titreme, üşüme, kaslarda gerginlik, uyuşma/karıncalanmalar, ağız kuruluğu,, karıncalaşma, baş dönmesi, ağrılar, yüz kızarması, göğsün sıkışması, mide bulantısı, ellerin soğuması şeklinde kendini gösterir.  

    Kaygısız insanlar toplumda kimi zaman imrenilen, kimi zaman eleştirilen, duruma göre olumlu ve olumsuz bir özellik olarak değerlendirilen kişilerdir. Sayıları da çok azdır.  Günümüz yaşamının içinde kaygılar yaşamak bir düzeye kadar normaldir. Kaygı normal düzeyde olduğunda bize bir şeyleri başarmamızda, hayatta kalmamızda, kendimizi koruyabilmemizde, yardımcı ve gereklidir. 

    Fakat kaygı sizi ele geçirirse yaşamınızı ve bedensel sağlığınızı çok olumsuz yönde etkileyen psikolojik bir rahatsızlık halini alır. Kaygı bozukluğu diğer adıyla anksiyete bozukluğu tedavi gerektiren bir hastalıktır ve çeşitleri mevcuttur. Kaygı bozukluğuna sahip kişilerde kaygının yanında karamsarlık, heyecan, gerginlik, çaresizlik, yetersizlik, sinirlilik, umutsuzluk hisleri de vardır. Kaygı yaratan durumlardan sürekli kaçınma ihtiyacı duyarlar ve yaşamlarını buna göre düzenlerler. Örneğin kapalı alan kaygısı yaşayan kişiler asansör kullanamazlar ve çok yüksek katlara bile merdivenle çıkarlar. Merdivenle çıkamayacak durumda olanlar ya hiç gitmezler ya da tanıdık bir kişi ile zar zor asansöre binerler. Sağlıkla ilgili kaygı duyan kişiler, hastalanmamak için sürekli ve birçok doktora giderler. Hastalandıkları zaman ise öleceklerini düşünür ve büyük panik yaşarlar. 

    Şunları da belirtmek gerekir ki fobiler de kaygı bozukluğudur. Uçak fobisi olduğu için uzun kara ulaşımı yapmak zorunda kalan kişiler, uçak ya düşerse der. Uçağın düşme ihtimali ile karayolu kazalarının ihtimali karşılaştırıldığında, uçağın düşme ihtimali düşük kalır. Yılan fobisi olan kişiler yılanı televizyonda dahi görmeye, resmine bakmaya dayanamaz. Bu kişilerin çok büyük çoğunluğu hayatında gerçek bir yılanla hiç karşılaşmamıştır, karşılaşma ihtimali de yüksek değildir. Yaşama etkisine baktığımızda her fobinin ki tabii ki aynı değildir. Örneğin, “Klostrofobi” dediğimiz kapalı alan kaygısı, Ofidiyofobi dediğimiz yılan fobisine göre yaşamı daha fazla etkiler. Bir diğer üzerinde durulması gereken nokta da toplumumuzda adı sık anılır hale gelen “Panik Atak” kavramıdır. Panik Atak herhangi bir neden yokken ani şekilde ortaya çıkan nefes alamıyormuş/boğuluyormuş, kalp krizi geçiriyormuş, ölüyormuş, aklını kaybediyormuş olarak tabir edilen gerçeklikten kopma hislerinin eşlik ettiği durumdur. Bir kaygı bozukluğudur ve kişileri oldukça olumsuz etkiler. Panik atak geçirmek kişileri hem korkutur hem bedeni yorar hem de bir daha olmasından ya da dışarıdayken, işteyken vb. olmasından kaygı duyarlar. Bu nedenlerle, işten ayrılmak zorunda kalan, yalnız kalamayan, günlük işlerini yerine getiremeyen kişiler vardır. Tedavi edilmeyen kaygı bozukluğu fiziksel/bedensel sağlığı da bozacaktır. 

    Kaygılar arka planda, yaşanmış bir olayı, zihin tarafından yanlış ya da olumsuz kodlanmış bir durum/nesne vs. yi barındırır. Beynin nörokimyasallarında (hormonlar) bozulma meydana gelmiş olabilir. Yoğun stres yaşamak da psikolojik olarak etkisini kaygılar ile gösterebilir.

    Kaygı yoğun olarak kendini hissettirdiği durumlarda nefes egzersizleri yapmak, başka bir şeye yoğunlaşmaya çalışmak, geçecek diye düşünmek iyi gelecektir. Ancak bunlar o anlık yani geçici çözümlerdir. Kaygı bozukluğu kendiliğinden geçen bir durum değildir. Mutlaka uzmanlardan (psikiyatrist ve psikolog) yardım alınmalıdır. Tedavisinde ilaç ve psikoterapi etkili olmaktadır.

  • Sosyal Medya İletişimimizi Nasıl Etkiliyor?

    Sosyal Medya İletişimimizi Nasıl Etkiliyor?

    İletişim bilindiği üzere göndericiden alıcıya doğru bilgi, duygu ve düşüncenin paylaşımı olarak bilinen bir süreçtir. İletişim sayesinde insanlar çevresinde meydana gelen olaylardan haberdar olurlar.

    Son yıllarda teknolojik gelişmeler sayesinde insanlar sosyal medya ortamlarını daha fazla kullanmaya başlamışlardır. Sosyal medya bireylerin çevresiyle kurduğu yeni iletişim teknolojilerinden birisidir.

    İnternetin etkin şekilde kullanılmasıyla çeşitli araçlarla gerçekleştirilen (bilgisayar, telefon) iletişim, sanal iletişimdir. Bu araçları iletişimde kolay ve rahat bir şekilde kısa sürede yanıt almak ve birçok ağın birbiriyle birleşimi sonucu evrensel iletişimin oluşması için kullanırız. Bu şekilde sosyal medya her yaştan ve her kültürden insanların talep ve ihtiyaçlarını karşılamaktadır. Bu sayede insanlar arasındaki engellerde kaybolmaya başlamıştır. Kişiler artık sosyal medyada fikirlerini paylaşmakta ve bu fikirleri tartışabilmektedir. Yeni fikirler ortaya koyarak, kişisel bilgilerini paylaşabilmekte, alışveriş yapabilmekte, fotoğraf ve video yükleyebilmekte ve iş bulup iş imkanı sunabilmektedir. Kısaca gerçek hayatı sanal ortamda yaşayabilmektedirler.

    Bu şekilde sosyal medya kullanımıyla yeni iletişim kalıpları oluşmaktadır. Teknolojinin hızla gelişmesi ile birlikte toplumun kültürel özellikleri de değişebilmektedir. Sosyal medyada sosyal kimlikten bağımsız bir iletişim vardır. Yani genelde insanlar kendi eğitim durumlarında, gelir seviyesine uygun çevresindeki insanlarla iletişim kurar. Fakat sosyal medyada ekonomik durum, eğitim seviyesi, dil, din ayrımı olmaksızın iletişim kurulur. Farklı düşüncedeki birçok insan bir araya gelerek tartışma ortamı oluşturabilir. Facebook, instagram, twitter gibi çeşitli ağlar ve bloglar sayesinde bilgi alışverişi eskiye oranla daha hızlı olmaktadır. İnternet ortamında genelde konuşma yerine yazı dili kullanılmaktadır. Bu da sanal ortamda farklı bir iletişim tarzı meydana getirmiştir diyebiliriz.

    Sosyal medyanın tüm bu iletişimi kolaylaştıran olumlu taraflarının yanı sıra internet kullanımı sırasında kişinin karşı karşıya kalabileceği tehlikeler ve tehditler de vardır. Farkında olmadan suç örgütleri ve kötü niyetli insanlar haberleşme yapabilmekte, şiddet, öfke, düşmanlık, pornografik öğeler ve yasa dışı içerik ile karşı karşıya kalınabilir. İnternetin çok hızlı gelişmesi denetimden uzak olmasına neden olur.

    Sosyal medya ruh sağlığımızı da önemli ölçüde etkilemektedir. Artık bireyler sosyalleşmek için buluşup birlikte vakit geçirmek yerine sosyal medyada sohbet etmeyi tercih ediyor. Bu sanal gerçeklik kişilere sınırsız özgürlük alanı sunarken aynı zamanda kişilerin kendilerini, duygularını ifade etmelerini ve ilişkilerini en aza indirgemesine neden oluyor.

    Gerçeklik ve sanal gerçeklik arasındaki sınırları çizemezsek bu kimlik bunalımına ve depresyona da yol açar. Sosyal medyada geçirdiğimiz zamanı kontrol ederek, bu alışkanlığın bağımlılığa dönüşmemesine dikkat etmeliyiz.

  • Terk Edilme Şeması Nedir?

    Terk Edilme Şeması Nedir?

    İlişkilerimiz hayatımızda çok önemli bir yeri kapsar ve bu alanda bir sıkıntı yaşadığımızda genel olarak kendimizi pek de iyi hissetmeyiz. Bu yazımızda ilişkilerin bitmesine sebep olan terk edilme şeması üzerinde duracağız. Terk edilme şemasının etkilerini daha çok romantik ilişkilerimizde fark etmekle birlikte, bu şemanın şiddeti arkadaşlık ilişkilerimizi de etkiler.

    Terk Edilme Şeması Olan Bireylerin Düşünce Yapıları

    Terk edilme şeması olan kişiler her ilişkinin bir gün biteceğine dair bir düşünceye sahiptirler. Yaşadığımız ilişkide partnerimiz bizim ona değer verdiğimiz gibi bize değer verse de bu şemaya sahip olan kişiler böyle düşünmezler. Bu nedenle ilişkinin herhangi bir durumda bitebileceğine dair inançları yüksektir. Bir problem yaşandığında partnerlerinin kolaylıkla ilişkiyi bitirebileceğine dair bir inanca sahiptirler. Her ilişkide bir takım problemler yaşansa da terk edilme şeması olan kişiler için problem yaşanması; ilişkinin bir daha eskisi gibi olamayacağına, bozulduğuna, devam etmeyeceğine dair bir sinyal olarak kabul edilir. Aslında bu şemaya sahip kişilerin zihni sürekli olarak ilişkiyi bitirebilecek durumlarla meşguldür. Biteceğini düşündüğünüz bir ilişkide kendiniz gibi davranmak ve duygusal anlamda karşı tarafa yatırım yapmak oldukça zordur. Sevdiğiniz birini kaybetme düşüncesi ise doğal olarak kaygı yaratır. Her insanın kaygı ile baş etmeye yöntemleri ise farklıdır. Bu nedenle her terk edilme korkusu yaşan kişi aynı şekilde davranmaz.

    Terk Edilme Şeması Olan Bireylerin Kaçınma Yöntemleri

    Terk edilme kaygısıyla baş edebilmek için bireyler bazen kaçmayı denerler. İlişkilerden uzak durarak, herhangi bir ilişki yaşamayarak kendilerini korumaya çalışabilirler. Hatta biten bir ilişkinin ardından “Gitmesi iyi oldu, kendimi çok iyi hissediyorum,” diye düşünerek kendilerini rahatlatabilirler. Her iki durum da terk edilme şemasından kaçarak baş ettiklerini gösterir.

    Yine bu şemaya sahip kişiler ilişkileri bitmesin diye aşırı uğraşabilirler. Birlikte zaman geçirmedikleri durumlarda aşırı kaygılı olabilir ve partnerlerini hiç yalnız bırakmak istemeyebilirler. Birlikte oldukları kişiyi sürekli kendileriyle yeterince ilgilenmediği ve sonunda onu terk edeceği üzerine suçlayabilirler. Bu ve buna benzer davranışlar farkında olmadan ilişkide bir güven problemi olduğunu karşı tarafa hissettirir. Bu durum partnerin kendisini ispatlamaktan yorulması, ilişkide güven bağını hissedememesi vb sebeplerle ilişkiyi sonlandırmasına sebep olabilir. Sonuç olarak terk edilme şeması olan kişi farkında olmadan korktuğu şeyi “terk edilme”yi başına getirmiş olur.

    Terk edilme şeması olan kişiler gerçekten terk etme potansiyeli olan insanlarla birlikte olabilirler. Bu şemaya sahip kişilere dengesiz aşk ilişkileri daha çekici gelebilir. Bağlanma sorunu olan kişilerle ya da evli kişilerle birlikte olabilirler.

    Her üç durumda terk edilme düşüncesinde ne kadar haklı olduklarını düşünmelerine ve bu düşünceye daha da bağlanmalarına neden olur. Bu nedenle bu şemaya sahip olan kişiler ilişkilerindeki en ufak bir bozulmayı, sıkıntıyı aşırı yoğun duygusal hisler içinde yaşayarak deneyimlerler. İlişkileri çok çok nadir olarak sakin ve tutarlı ilerler.

    Kısaca özetlersek…

    O halde basit bir ifade ile ilişkinizde terk edilme korkusu yaşıyorsanız, ilişkinizin devamlılığı ile ilgili sürekli bir kaygınız varsa, ya da hep sizi terk etme potansiyeli olan kişilerle birlikte oluyorsanız terk edilme şemanız vardır diyebiliriz.

    Eğer şemanız çok kuvvetliyse, iyi ilişkiler kuramadığınızı düşünüyorsanız; bir psikoterapi sürecine başlayarak bu şemanın hayatınız üzerindeki olumsuz etkilerinden kurtulabilirsiniz.

  • Terk Edilme Şemasının Kökenleri: “İlişkilerim Neden Sürmüyor?”

    Terk Edilme Şemasının Kökenleri: “İlişkilerim Neden Sürmüyor?”

    Terk edilme şeması en erken oluşan şemalardan biridir. Çocukken hepimiz güvenli ve tutarlı bir ortama ihtiyaç duyarız. Güvenli ortam, ihtiyaçlarımızın karşılandığı bir ortamı gerektirir. Yeni doğmuş bir bebek için temel ihtiyaç bakımını sağlayacak, güveneceği ve bağ kurabileceği birinin olmasıdır. Böylece temel güven duygusu gelişir. Bebek kendisine bakan kişiye bağlanır, sevgi hisseder. Bu duygu karşılıklı olur, bakım veren kişi de bebeğiyle bir sevgi bağı kurar. Sonraki dönemde başka bir ihtiyaç daha ortaya çıkar bebek büyükçe kendine yetebileceğini göstermek ister ve saygı duyulma ihtiyacını gösterir. Bu iç ihtiyaç düzgün bir şekilde karşılanan birey, ilerleyen dönemlerde herhangi bir problem yaşamadan hayatını devam ettiren bir yetişkin haline gelecektir.

    Terk Edilme Şemasının Çocukluk Dönemindeki Sebepleri Nelerdir?

    Büyüme aşaması hem bakım veren hem de bakım alan için çeşitli zorlukları içinde barındırır. Sonuçta hayat şartları, yaşanılan olaylar, bakım veren kişinin geçmişten getirdiği tatsız deneyimleri gibi durumlar çocuğun bu temel ihtiyaçlarının karşılanmasında kimi zaman yetersiz kalınmasına neden olur. Çocukluk çağının temel ihtiyaçları karşılanmadığında ise çocuk bu ihtiyacı tolere edebilmek için bazı baş etme yolları geliştirir ve çocukken geliştirdiği bu yollar büyüyünce de devam ederek bireyin hayatında sorun çıkarmaya başlar.

    Eğer çocukken öfkenin bol olduğu, çatışmalar sonrasında uzun süre küslüklerin olduğu bir ortamda yetiştiyseniz, ebeveynlerinizden erken yaşta ayrılmak durumunda kaldıysanız (travmatik bir boşanma, uzun süreli ayrılıklar) ya da bir kayıp söz konusu ise (ebeveyn kaybı) bu şemanın sizde oluşma olasılığı artar. Bunun nedeni çocukken de zorlandığınız durumlarla ilgili önlem almaya ihtiyaç duymanızdır. Hatta bir yetişkine göre buna daha fazla ihtiyaç duyarsınız.

    Terk edilme şemasının gelişmesindeki en temel neden erken yaşta ebeveyn kaybıdır. Erken yaş dönemi çocuğun ebeveynlerine en çok ihtiyaç duyduğu dönem olduğu için ebeveynin yokluğunda çocuk kendini güvende hissedemez. İlişkilerin bitebilmesine karşı bir hassasiyet, yakınlarının onu bir gün terk edeceğine dair bir inanç geliştirebilir (bunun sonucunda önceki yazımdaki savunma tepkilerini sergileyecektir). Bazen ise ebeveynler hayattadır ancak yoğunlukları ya da temas kurmadaki yetersizlikleri sebebiyle çocukla yeterince vakit geçiremezler ve çocuğun ihtiyaçlarını fark edemezler. Bu durumda da çocuk kendini güvende hissedemez. Çocuğa bakım veren kişinin sabit olmadığı, bakıcıların sürekli değiştiği durumlarda da benzer bir durum söz konusudur. Çocuk bağ kurduğu kişinin sürekli gittiğini ve her ilişkinin sonlandığını deneyimler ve güvende hissedemez. Bir çocuk yeterince korunup kollanmadığı bir ortamda yetişmişse, yeterince huzurlu bir ortam içinde büyümemişse, ebeveynleri çocuğa tutarlı davranmamışsa ilişkilerin bir gün biteceğine dair bir düşünce geliştirmesi çok muhtemeldir.

    Ebeveynlerin aşırı korumacı davrandığı durumlar da terk edilme şemasının gelişmesinde etkilidir. Aşırı korumacı ailelerin çocuklarında “hayatla tek başıma baş edemem” düşüncesi gelişmeye başlar. Yetişkinlikte bu kişiler partnerleri olmadan yaşayamayacaklarını düşündüklerinden aşırı bir terk edilme kaygısı yaşayabilirler.

    Terk edilme şemasının gelişimine sebep olan bir diğer etken çocuğun sürekli devam eden tartışmaların bulunduğu bir ortamda yetişmesidir. Çocuklar için ebeveynlerinin kavga etmesi ailelerini kaybedeceklerini, ailelerinin dağılacakları korkusunu yaratır. Her çocukta var olan ebeveynlerini kaybetme korkusu, yetişkinliğe taşınmış olur.

    Terk edilme şeması geliştirme sebebinin sadece anne baba tutumlarıyla açıklanması yanlış olur.

    Genetik faktörler de bu şemanın oluşumunda önemli rol oynar. Doğum sırasında her bebeğin anne karnından ayrılırken farklı reaksiyonlar verdiği bilinmektedir. Doğum sonrasında bazı bebeklerin ayrılıklara daha hassas tepkiler verebilmektedir. Ancak genetik yatkınlığı olmasına rağmen, güvenli ve tutarlı bir ortamda büyüyen çocuk bu şemayı geliştirmeyebilir. Benzer bir şekilde, bu şemaya genetik yatkınlığı olmayan bir çocuk, tutarsız ve bol kayıpların olduğu bir ortamda yetiştiyse bu şemayı geliştirebilir.

    O halde bu şemanın oluşumunda hem genetik yapı hem çocukluk yaşantılarımız etkilidir diyebiliriz ama her iki durumda da ayrılığa verilen tepkiler çalışılarak kişi bu duygu durumundan kurtulabilir ve bu duygularla baş etmeyi öğrenebilir.

    Eğer şemanız çok kuvvetliyse, iyi ilişkiler kuramadığınızı düşünüyorsanız; bir psikoterapi sürecine başlayarak bu şemanın hayatınız üzerindeki olumsuz etkilerinden kurtulabilirsiniz.

  • Okul Öncesi Dönemde Israrcı Davranışlar

    Okul Öncesi Dönemde Israrcı Davranışlar

    Ailelerin bazı zamanlarda baş etmekte ve yönetmekte güçlük çektiği bazı durumlar, davranışlar yaşamın çeşitli alanlarında olabilmektedir. Özellikle okul öncesi dönemde psikososyal gelişim evreleri de incelendiğinde bazı yaşa özgü davranışlarla karşılaşmak mümkündür. 1,5 – 3 yaş aralığında bağımsızlığını kazanma adına, tek başına yapabildiği şeyleri gösterme, yardım istemeden bir şeyleri kendisi yapmak için uğraşma ve zorlanma gibi davranışlar ile karşılaşmak mümkündür. Çocuk bu esnada kendi bedenini ve hareketlerini kontrol etmekle ilgili çaba harcar. Yeni denemeler yapmak ister ve kendisi bunu başarabilmek istediği için sizin yardımınızı reddedebilir. Bu evrede yaşına uygun denemeler güvenli bir biçimde cesaretlendirilir ve çocuğa alan tanınırsa, bu durum ilerleyen yaşlarda da yeni deneyimlere karşı istekli olma konusunda olumlu katkılar sağlar. Aksi takdirde çocuk yetersiz hissedip kendi yapabileceklerinden şüphe duymaya başlayabilir. Yapacağı şeyle ilgili beklediği desteği görmedikçe de farklı duygu ifadeleri söz konusu olabilir. Bu sürecin akabinde, 3-6 yaş aralığında çocuk kendisinin bir birey olarak neler yapabileceği ile ilgili denemelere başlar. Merak ön plana çıkar. Bazı amaçlara, hedeflere ulaşmak için girişimlerde bulunur. Farklı rolleri anlamaya ve bu esnada canlandırmalar yaparak o rollere dair denemeler yapmayı sürdürür. Daha önceden tek başlarına yapamadıkları bazı şeyleri deneyip başardıklarında bunun hazzı ile kendilerine olan güvenleri de desteklenmiş olur. Örneğin, çocuk artık parka gittiğinde diğer çocuklar ile kendisi tanışma girişiminde bulunuyor. Bu durumu aile desteklerse sosyal beceri anlamında çocuk kendine güven kazanmış olacaktır. Hedefler ve amaçlar dahilinde girişkenlik desteklenmiş olacaktır. Ancak aile bunu engellerse, ‘parktaki diğer yabancı çocuklarla konuşma’ gibi bir tutum ile yaklaşırsa, utanç ya da suçluluk gibi duygular devreye girip girişimde bulunmaktan uzaklaşma söz konusu olabilmektedir. Dolayısıyla az önce bahsedilen iki evrede uygun bir biçimde çocuk desteklenip cesaretlendirilmediğinde ya da bazen yaşına uygun olmayan tehlikeli olabilecek şeyler yapmaya çalıştığında (ki bu bazen ilgi çekmek için de olabiliyor, iyi ayırt etmek uygun tepki belirlemek açısından önemli) engellenmiş hissederek kendinden şüphe ve suçluluk duyabilmektedir. Bazen de yapmaya çalıştıkları ile ilgili engellenmişlik durumunu aşmak, izin verilmeyen şeyi ısrarla denemek gibi zorlayıcı davranışlar süreçte gelişimsel olarak yaşanan durumun bir parçası halinde karşımıza çıkabiliyor.

    Ancak ısrar ederek bir şey istemek ya da istekleri zorla ısrar yoluyla kabul ettirmek bazı ailelerde süregiden bir örüntü halini alabiliyor. Burada ailenin bu isteklere kendi kuralları çerçevesinde tutarlı yanıt vermesi bu süreci en çok etkileyen faktörlerden birisidir. Çünkü belirsizlikler ortaya çıktıkça ailenin yönetmekte güçlük yaşadığı durumları çocuk fark ederek kendi isteklerini karşılamak amacı ile bunu fırsata çevirebiliyor. İsteklerinin bazı zamanlarda ısrar sonucu gerçekleşmiş olduğu verisine sarılarak ısrar sınırlarını zorlayabiliyor.

    Özellikle bu durum;

    *ebeveynlerin meşgul olduğu,

    *telefon görüşmesi yaptığı,

    *mail atmaları gerektiği, 

    *iş ile ilgili durumları organize etme çabası içinde olduğu, 

    *kalabalık bir ortamda bulunduğu,

    *evi düzenleme ya da 

    *misafir ağırlama ortamı gibi zamanlarda yoğunlukla ortaya çıkabilmektedir. 

    Az öncede bahsi geçtiği üzere çocuklar ebeveynlerinin hangi durumda zorlanıp pes ettiklerine dair fikir sahibi olurlar ve ona göre bir davranış seçerek, meşgul olunan durumlarda isteklerini ısrarla ortaya koyabilirler.

    Bu istekler bazen normalde o an izni olmayan ekstradan tv-tablet-telefon zamanı talebi olabilirken bazen de aile kurallarına göre o an izin verilmeyen başka durumlar da olabilmektedir.

    PEKİ, NE YAPMAK UYGUN OLUR?

    *Aile kurallarının önden belirlenip, gerekli olduğu durumda çocuğun yaşına uygun olarak resim ya da yazı yolu ile somutlaştırılabilir (gerekli durumlarda hatırlatma amaçlı kullanılabilir).

    *Sıkışık bir durumda sizden bir şey istediğinde kullanabilmek üzere bir simge, işaret ya da kelime belirleyerek o an kullanılabilir (böylelikle çocuk söylediklerinin duyulup dinlendiğini ancak bu istek için biraz beklemesi gerektiğini fark eder).

    *Karşılaşılan ısrar durumu ile ilgili yaşanan durumun ardından sakin ve iletişime açık bir biçimde çocuk ile konuşmak, duygu paylaşımı yapmak, kafasını karıştırmadan anlaşılır bir biçimde durumdaki sıkıntıyı açıklamak daha sonraki zamanlarda iletişim ve ilişkinize olumlu katkı sağlarken, yaşanan durumla ilgili ilerleyen zamanlar için bir strateji oluşturma şansı yakalayabilirsiniz.

    ** Unutulmamalıdır ki, bazı zamanlarda bu taleplere izin verip bazı zamanlarda vermemek bir tutarsızlık ifadesi olup, daha sonrasında ısrarın şiddetini arttırarak bazı zamanlarda elde ettiği şansı yakalamaya çalışabilir. Bu nedenle önceki yıldızları takip etmek çocuğun duygularını anlayıp uygun davranışsal çerçeveler sağlamak, isteklerini uygun zamanlarda ifade edebilmeleri için onlara alan tanımak baş etmeyi kolaylaştıracaktır. Bazı zamanlarda yaşları ya da içinde bulundukları çevre gereği kendilerini meşgul edemeyerek ısrarlı taleplere giren çocuklar için keyifli etkinlik planlaması yardımcı olacaktır.