Kategori: Psikoloji

  • Duygusal Yeme Bozukluğu

    Duygusal Yeme Bozukluğu

    ‘Sürekli bir şeyler yemeye ihtiyacım var. Tok olduğumu hissediyorum ama yine de yiyorum. Hiç doyma hissi yok bende.’ gibi cümleler kuruyorsanız duygusal yeme bozukluğunuz olabilir.

    İhtiyacınız olan duygusal boşlukları yemeyle dolduruyorsanız; yani çevreden görmeyi istediğiniz ilgi ve alakayı göremeyip sonrasında kendinizi yemeğe veriyorsanız; kilolu olmayı sevmediğiniz halde diyet uygulayabilecekken bunu devam ettirmede güçlük yaşıyorsanız duygusal yeme bozukluğunuz olabilir.

    Hastalığın isminden de anlaşıldığı üzere özetle duygu değişimlerinin sonucunun yemekle sonlanması diyebiliriz. Bu hem olumlu hem de olumsuz duygular sonucunda gerçekleşebilmektedir. Öyleki moralinizin bozuk olduğu zamanlarda o duygusal boşluğu yemek yemeyle dolduruyor ve üzüntü duyduğunuz şeyin acısını bedeninizden çıkarıyor da olabilirsiniz ya da çok mutluyken ve kutlamalar yapıyorken olumlu duygularla yeme eylemini sanki bir ödülmüş gibi birleştirerek yemek yiyor olabilirsiniz. Bu iki durumda da sonuç suçluluk duygusu ile sonuçlanmaktadır ve suçluluk duygusunu bastırmak adına tekrar yeme isteği uyanıp kişi kendini tekrar yemek yerken bulmaktadır. Sonrasında da yine pişmanlık hissetmekte, kişi yemekte bulmaya çalıştığı mutluluk yerine mutsuz olmakta ve bu döngü aynı şekilde bir çıkmaz gibi devam etmektedir. Sonuç ise; alınan kilolar, mutsuz ve özgüvensiz bir kişi, beğenmediğiniz bir vücut, bozulmuş diyetler, başarısızlık ve kendinize dair içinizdeki yüksek sesli suçlamalar.

    Kendinizle ilgili asıl keşfetmeni gereken şey kendinizi bir anda yemeğin içinde bulduğunuz anın öncesinde ne düşündüğünüz ve ne hissettiğinizdir. Çünkü o düşünce ve duygular sizi bir sonraki aşamaya yani yeme davranışına sevk etmektedir. Diyet uygulamada zorluk çekenler ve sürekli diyete başlayıp, sonra diyet bozanlar adına; diyetinizi bozduğunuz anları yazmanız sonrasında dönüp okuduğunuzda nerelerde hata yaptığınızı anlamanıza neden olacak ve aynı hatayı yapmamaya çalışmanızı sağlayacaktır. Bir diğer önemli nokta ise; yemeği neyin yerine koyduğunuzdur. Örneğin; ilişkinizden ayrıldınız ve sevdiğiniz kadın yerine mi yemek yiyorsunuz, yoksa annenizle kavga ettiniz ve annenize karşı verdiğiniz olumsuz tepkiler mi yiyecek konumunu alıyor ya da kötü bir cinsel hayatınız mevcut siz de cinsellik yerine mi yemeği koyuyorsunuz? gibi durumlara kendinize karşı objektif ve gözlemci olmak bir şeylerin farkındalığına varmanızı sağlayabilir.

    Her şeyden önce bir şeyleri başaracağınıza inancınızın olması gerekmektedir. Bir şeyleri tamamen istemeden ve üzerine gitmeden aşmanız da mümkün olmayacaktır. Hiç kolay bir süreç değil, ancak asıl olan rutine oturmuş yeme davranışınızı neyin yerine koyduğunuzu keşfetmektir. Bunun sonrasında ise ihtiyacınız olan şeye ulaşmanızdaki engelleri çalışmak ya da niçin ona ulaşmayı tercih etmediğinizi bulmak olmalıdır. Eğer süreci tek başınıza yönetmekte zorlanıyorsanız ve sosyal desteğe ihtiyaç duyuyorsanız psikoterapi desteği almanız da fayda vardır. Bu konuda destek almak; ihtiyaç duyduğunuz asıl meselenin ne olduğunun cevabına ulaşmak adına faydalı olacaktır.

  • Çocuklarda Teknoloji Bağımlılığı

    Çocuklarda Teknoloji Bağımlılığı

    Eskiden oyun oynamak için çocukların ihtiyacı olan basit nesnelerdi. Dönen, birleştirilebilen veya renkli sade eşyalar oyunun içeriğine göre sembolleştirilirdi. Oyunların çoğunluğu için ise herhangi bir şeye bile gerek yoktu. Kuralları koyan ve değiştiren çocuklardı. Eğer oyun oynamak için bir eve ihtiyacımız varsa, “Burası evmiş.” gibi bir varsayım hayal gücümüzün harekete geçmesine yeterliydi. Gerçekten ihtiyacımız olan tek şey, oyun arkadaşlarıydı. Endüstrinin gelişimiyle oyuncakların sayısı ve vasfı da arttı. 80 ve 90’ların çocukları hayal güçlerine yardımcı olan oyuncaklarla tanıştı. İlk dönem oyun konsolları da, oyun oynamanın şeklinde değişiklikler meydana getirse de, doğasına zarar verecek etkilere sahip değildi. Gelişim psikologlarına göre gerçek dünyaya ait ve yarı teknolojik bu oyunlar sağlıklı gelişim için gerekli olan sosyal etkileşimi, yaratıcılığı, hayal gücünü ve gerçek dünyayla, doğayla olan bağımızı sağlıyordu. 10-15 yıl gibi kısa bir sürede iPadler, akıllı telefonlar ve Xboxlar, “elektronik kokain”, “dijital eroin” olarak anılmaya başladı.

    Çocuğumuz kitap okumak, arkadaşlarıyla birlikte futbol, basketbol, misket, saklambaç veya lego oynamaktan heyecanlanırken, özellikle Minecraft, Counter Strike, League of Legends, Dota gibi oyunların başından kalkmaz oldu. Bu sandığımız kadar kötü bir şey mi yoksa yalnızca yeni bir oyun çağına mı giriyoruz?

    İlkokul öncesinde veya bazen konuşmayı bile öğrenmemiş çocuklarımızın eline teknolojik aletler veriyoruz. Çocuklarımız ilk önce başka şeylerle ilgilenmeyi bırakıyor. Yalnızca tek bir oyuna odaklanıyor. Oyunlarda gerçek hayatta rastlamadığı şiddet öğelerine maruz kalıyor. Kendisini ve evreni keşfetme yolu kıyamet sonrası bir dünyada canavarları öldüren bir karakter üzerinden ya da en kısa sürede en çok adamı öldüren bir terörist üzerinden gerçekleşiyor. Oyunu elinden almak isterseniz öfke nöbetleri geçiriyor. Ebeveynlerine karşı çirkin kelimelere hatta şiddete başvurabiliyor. iPad elinde değilken hiçbir şeyle ilgilenmeden, dalgın, cansız ve sıkılgan bir şekilde çevresini izliyor. Bir gün size oynadığı oyunu rüyasında veya gözlerini kapattığında gördüğünü söyleyebilir. Geceleri yatağında, gözleri kan çanağı ve transa girmiş bir şekilde onu ekrana bakarken bulabilirsiniz.

    Bu yeni bir oyun çağı değil, sandığımızdan da kötü bir uyuşturucuyla karşı karşıyayız. Beyin görüntüleme teknikleri ışığında anlıyoruz ki, bu aletler kokain ve eroin gibi uyuşturucularla aynı bölgeleri etkiliyor. Yürütücü işlev ve dürtü kontrollerinin gerçekleştiği frontal korteksle, dopamin gibi iyi hissetmemizi sağlayan nörotransmitterler dijital uyuşturucaların etkisi altında. Beyindeki bu değişimler, çocukların okumaktan, bilimle ve doğayla ilgilenmekten, spor yapmaktan aldığı zevki yok ediyor. Dolayısıyla arkadaşlarıyla beraber olmak da onlar için çekici bir şey olmaktan çıkıyor.

    Ekrana bakmanın depresif duyguları arttırdığına, kaygı ve agresyonu perçinlediğine dair araştırmalar mevcut. Çocuklar gerçeklikle bağını kaybederek psikotik semptomlar da gösterebiliyor. Bağımlılık çalışan uzmanlar, meth ve kokain gibi ağır maddelerin tedavisinin, oyun ve sosyal medya bağımlılarından daha kolay gerçekleştiğini söylemektedir. Tedaviye başlamadan önce, ekran vasıtasıyla aşırı uyarılmış sinir sisteminin detoks yapması gerekir. Ağır vakalarda televizyondan bile ayrı kalmalıdır. Bu süreç 4-6 hafta arasında sürecektir. Uyuşturucu bağımlısı bir kişi, bu maddelere maruz kalmadan günlü hayatını geçirebilirken, ekrana ve teknolojiye denk gelmeden yaşamak bir hayli zordur.

    Çocuklar tam bağımlı olmadan onları başka şeylere yönlendirmemiz gerekmektedir. 12 yaşına kadar iPad ve bilgisayar kullanmamasına çalışmalıyız. Ekrana bakmadan oynana oyunları beraber oynarak, onlardan nasıl zevk alınacağını öğretmeli, arkadaşlarıyla ve dünyayla organik bir ilişkinin nasıl kurulacağını onlara tattırmalıyız. En önemlisi ise çocukları yalnız bırakmamak. Teknolojiye yönelen çocuklar, genelde yalnız bırakılan ve izole edilmiş çocuklardan meydana gelmekte.

  • Çocuklarda Kıyaslanmanın Etkisi

    Çocuklarda Kıyaslanmanın Etkisi

    Anne ve baba, çocuğunun geri kalmaması ve her yönden başarılı bir hayat yaşaması için çevresinde ondan daha başarılı bir çocuğu örnek göstererek kıyaslamaya ve ona özendirmeye çalışır. Bu tamamen iyi niyetli olsa da, sıklıkla kıyaslamaya maruz kalmak yetişkinliğimizi de etkileyecek ciddi sorunlara yol açar.

    Bebeklik döneminde boy ve kilosu kıyaslanır. Okul döneminde ise genellikle derslerdeki başarısı, düzenli olup olmadığı ya da uyku düzeni gibi sosyal davranışlar kıyaslanır. Kendisinden daha başarılı bir çocukla kıyaslandığına tanık olan çocuk nasıl hisseder? Öncelikle kendini yetersiz hissedecektir. Kendini yetersiz hisseden çocuğun özgüveni sarsılabilir. Bu ilk tepkiler zincir halinde başka olumsuz davranışlara ve duygulara yol açmaktadır.

    Ebeveynlerin bu davranışı çocuğun arkadaşlarına olan bakışını etkiler. Yeni sosyalleşmeye başlayan, arkadaşlarıyla ilişkilerini geliştirmeye çabalayan çocuğunuzun elinden ilk önce bu sevgiyi alırsınız. Kıyaslandığı çocuklar da arkadaşları olduğu için, onlara duyduğu mahcubiyet, çocuğunuzu sosyalleşmekten korkar bir hale getirebilir. Arkadaşlarından uzaklaştıkça mutsuzlaşır, onları kıskanmaya başlar. Kendisinde bir eksikliğin olduğuna inanan çocuk önce kendisine sonra ailesine karşı öfkelenir, küser, hırçınlaşır. Uyumsuzluk ve saldırganlık gösterir. Ya da bu tepkilerini de saklayarak içe kapanık, çekingen ve özsaygı düşük bir birey olarak büyür. Çocuğunuzun kötü davranışlara odaklanarak, örnek davranışı başka bir çocuk üzerinden göstermeniz hiçbir zaman çocuğunuzun onu edinmesine yol açmayacaktır, açsa dahil bu davranış da kıyaslanmanın baskısıyla meydana gelir.

    Kıyaslama çocuğun geleceği için onarılamaz hasarlara yol açabilir. Çocuğunuz “Beni anlamıyorlar.” diye düşünürse tüm hayatını toplumla uyuşmaz bir halde geçirebilir. Ne kadar istese de hiçbir zaman başarılı ya da herkes tarafından kabul gören birisi olamayacaktır. Yaşamın bir kıyas olduğunu öğrenmiştir. Karşılaştığı her kişiye ya kendinden daha üstün ya da daha aşağı olarak bakacaktır. Eğer içine düştüğü ruh hali onu anne-babasını cezalandırmaya itmediyse onları tatmin etmek için çabalar ve kendi hikayesinden kopar. Sırf onay görmek için yaşayarak kendisini sanal bir dünyanın içine hapsedebilir. Kendisini hiç olmadığı biri gibi göstermeye çalışır. Bu çaba ona da kendisinin kim olduğunu unutturabilir ve yalnız insanlara verdiği izlenimler üzerinden kendi karakterini tanımlama hatasına düşebilir. Zaten ne kadar iyi olursa olsun, kıyaslama yaptığı sürece ondan daha iyi birilerinin olduğunu düşünecektir ve bu içinden çıkılamaz bir mutsuzluk hali yaratır.

    Kıyaslama doğru yapıldığında ise çocuğunuzun kabiliyetlerinin gelişmesine yol açabilir. Bunun için ilk önce herkesin tek ve biricik olduğunu kabul etmeniz, çocuğunuza da özel olduğunu ve ona vereceğiniz sevginin başarısına veya herhangi bir şarta bağlı olmadığını göstermeniz gerekmektedir. Herkes arasında bireysel farklılıklar bulunur. Her çocuğun geliştirilmesi gereken özel yetenekleri vardır. Çocukluk döneminde görülen başarısızlığın da gelecekte devam edeceğine dair bir kaide yoktur. Çocuğunuzun belirli bir yeteneği veya kabiliyeti yoksa bile disiplinli çalışma ve tutkuyla yapamayacağı şey yoktur.

    Her halükadarda çocuklarınızı kimseyle kıyaslamamanız gerekir. Çocuk ancak kendisiyle kıyaslanır. Para kazanmak, ün ve itibar sağlamak ya da bireysel bir haz uğruna gösterilen çaba sonucu elde edilen başarı klasmanında karşılaştırma yapmak zaten çocuğun hayata dair bakışını sakatlayacaktır. Halbuki herkes tek ve biriciktir. Onun başkaları tarafından belirlenen değerler ve anlamları elde etmeye çalışmaktan çok kendine özgü bir hayat yaşaması gerektiğini ve önemli olanın bildiklerine ve tecrübelerine her gün bir yenisini daha eklemenin asıl önemli olduğunu ona öğretmelisiniz.

  • Çocuğum Okula Başlıyor Ne Yapmalıyım?

    Çocuğum Okula Başlıyor Ne Yapmalıyım?

    Hem çocuk hem de anne-baba için değişik bir süreç olan okula başlama sürecinde özellikle
    ebeveynlerin bu konuda çocuklarına destek olmaları gerekmektedir.

    Okul çocuklarımızın sağlıklı gelişimi için çok büyük adımlardan olması nedeniyle bu dönemde dikkat edilmesi gereklidir. Çünkü çocuğun okula başlaması demek özerkliğini de ilan ettiği anlamına gelmektedir.

    Önemli olan ilk adım çocuğunuza okulla ilgili ayrıntılı bilgi vermektir. Kayıt döneminde çocuğunuzun yanınızda olması, okulu gezip görmesi ve sevmesi çok önemlidir. Birlikte kayıt olduktan sonra ise okul için alışverişi de birlikte yapmak, ona alınacak şeyler açısından seçenekler sunmak, okula karşı yumuşak adım atmaktır. Tüm bunların dışında çocuğunuzu ayrıntılı bilgilendirmek gerekmektedir; okulun nasıl bir ortam olduğundan, vaktinin çoğunun okulda geçeceğinden ve okul sonrasında da okula dair bazı uygulamalar yapmak gerekliliğinden, yaşıtlarının da orada olacağından vb. bilgi vermek gerekmektedir. Çocuğunuza mutlaka okula gitmenin değerli olduğu olumlu bir tutumla yansıtılmalıdır. Bu sayede çocuğunuz zaten okulun ilk gününü hevesle bekliyor olacaktır. Anne-baba kendi keyifli okul anılarından örnekler vererek çocuklarını teşvik edebilirler.

    Okula başlayan çocuk oyun yaşamından vazgeçecekmiş izlenimi yansıtılmamalıdır; unutulmamalıdır ki oyun çağındaki çocuk eğitimi oyunlarla alıyor olacaktır. Bu nedenle evde de çocuklarınızı bu şekilde desteklemeniz hem eğitimi açısından bir bütün olacaktır, hem de okulu onu oyundan uzaklaştıran bir alan gibi görmeyecektir.

    Okul kesinlikle bir ceza unsuru olarak kullanılmamalıdır. Örneğin; ‘Yaramazlık yaptın, hiç sözümü dinlemiyorsun seni öğretmenine söyleyeceğim.’ ya da ‘Bu yemeği yemiyor musun! Tamam, o zaman doğru okula gidiyorsun.’ gibi okula gitmek sanki çocuğa verilen bir cezaymış gibi yansıtılmamalıdır.

    Bazı çocukların okula başlaması ile kardeş sahibi oldukları zaman denk gelebilir. Bu dönemin bu yaştaki her çocuk için aynı olduğu, okula başlama yaşının önceden belli olduğu ve bunun kardeşinin doğması ile bir ilgisi olmadığı net ve anlaşılır bir biçimde ifade edilmelidir. Çünkü çocuğunuz bunu yanlış anlayabilir; kardeşinin doğması ile onu evden uzaklaştırdığınızı, ona verecek ilginin azalması nedeniyle onu daha az görmek istediğinizi, kardeşini daha çok sevdiğinizi vb. düşünebilir. Yeni bir yere uyum sağlamanın kolay bir süreç olmadığı unutulmamalıdır. Çocuğunuzun zorlandığı zamanlarda onu motive edecek, güçlendirecek şeyler söyleyerek desteklemeniz gerekmektedir.

    Öğretmeniyle iletişiminiz de bu noktada çok önemlidir; hem okula başlamadan önce hem de okula başladıktan sonra; öğretmeniyle aktif iletişim kurulması gerekmektedir. Okula uyum sağlamakta ciddi sorunlar yaşanıyorsa; aşırı derecede huysuzluk, ağlama, inatçılık, karın ağrısı, ishal, kusma gibi ailenin günlük rutinini bozacak ölçüde şikayetler varsa bir psikolog desteği almak faydalı olacaktır. Okula başladıktan sonra; çocuğunuzun uyku ve yemek saatleri okula göre ayarlanmalıdır. Çünkü rutini düzene oturmayan bir çocuk okula yorgun, uykusunu alamamış ve dinlenmemiş giderse; zamanla gitme isteği azalacaktır.

    Tüm bu önemli noktaların yanı sıra en başta ailelere diyeceğim şey; bu süreçte sabretmek gerekmektedir. Biz yetişkinlerde dahi yeni bir ortama uyum sağlamak ne kadar güçken; çocuklarınızın ilk defa hiç görmedikleri bir ortama uyum sağlamaları için biraz daha fazla zamana ihtiyaçlarının olması doğal bir süreçtir.

  • Ergenlikle İlgili Sorunlar

    Ergenlikle İlgili Sorunlar

    Ergenlik dönemindeki gencin hem vücudunda hem de düşünce ve duygularında değişimler olmaya başlamasıyla birlikte, bunlarla baş edemediğinde birçok psikolojik sorunla karşı karşıya kalmaktadır.

    Bunlar; Ergenlerde Obsesif-Kompulsif Bozukluk (Takıntılar), depresyon, yeme bozuklukları(anoreksiya nervoza ve bulimia nervosa), davranış bozukluğu, karşı olma ya da karşıt gelme bozukluğu, ergenlerde mevsim değişikliklerine bağlı ruhsal değişiklikler, ergenlerde öfke kontrol problemi, intihar, ergenlerde obsesif-kompulsif bozukluk (takıntılar).

    Burada bahsi geçin problemlerin bir ya da birkaçını çocuğunuzda görüyorsanız çok geç olmadan yardım almanızı öneririz. Ergenlik dönemi birçok davranışın oturduğu, ergenin kişilik yapısının oturduğu bir dönemdir. Bu dönemde karşılaştığımız psikolojik problemler karşısında dikkatli olmamız gerekir.

    Ergenlerde Depresyon Nedir?

    Çocukluk dönemine nazaran ergenlik döneminde depresyon daha çok görülmektedir. Aile içi sorunlar, düşük benlik algısı, başarıya dair sıkıntılar, duygu ve düşüncelerdeki yoğunluklar gençleri etkilemektedir. Ergenlikte depresyon; belirli olaylara bağlı olarak ortaya çıkmaktadır ve kısa süreli görülmektedir. Gençler kendilerini üzgün hissederler.

    Ancak ciddi bir sorun olarak ergenlerde depresyon 15 günden uzun sürüyorsa; kişi kendisini değersiz buluyor, suçluyor, ümitsizse ve intihar düşünceleri, uyku ve iştah sorunları yaşıyorsa, bunun psikolojik bir sorun noktasına taşındığı dikkatinde olunmalıdır.

    Ergenlik hem o dönemde olan gençler adına hem de aile adına zor bir dönemdir. Ancak ailenin vereceği sevgi ve sahiplenmeyle, iyi iletişim ile de rahatlıkla aşılacak ve ilerlenecek bir dönemdir.

    Ergenlerde Karşı Olmak ya da Karşıt Gelme Bozukluğu

    Bu dönemde; ergenlik dönemindeki gençler özellikle ailelerine karşı, kendilerine söylenenleri yapmama hatta tam tersini yapma şeklinde davranışlar göstermektedir. Sanki bir başkaldırıda bulunuyor gibi; gençler kendi yararına olduğunu bilseler dahi tam tersini yapma eğilimi gösterirler.

    Tüm bunlara çok da olumsuz bakmamak gerekir. Çünkü bu dönemi yaşayan gençler özerkliğini ilan etmeye başlamış demektir. Aileler olarak da; çocuklarınızın kendisini ifade eden, kendisine güvenen ve kendi sorumluluklarını alan bireyler olmalarını hedeflemektesinizdir.

    Ancak aile içerisindeki iletişimi ve paylaşımı geliştirdiğinizde, ergenlik döneminde olan bireylerde karşı olma ya da karşıt gelmede azalmalar olduğunu fark edeceksinizdir.

    Ergenlerde Yeme Bozuklukları

    Anoreksiya Nervoza

    Özellikle son dönemde artışta olan reklamlar ve görüntü takıntıları sonrasında kız çocuklarında erkeklere oranlara daha çok görülmektedir. Ekranların aktarmış olduğu; daha ince olmanın daha güzellik, beğeni ve onaylanma algısı yaratması ile birlikte; özellikle ergenlik dönemindeki gençlerde de sıfır beden olma takıntısı şeklinde ortaya çıkmaktadır. Gerek diyet kısıtlaması uygulayanlar, gerekse aşırı yeme atakları olanlar zayıf kalmaya aşırı gayret gösterir karbonhidrat ve yağ içeren yiyeceklerden kaçınırlar.

    Bu hastalığın oluşumunda gelişimsel aile dinamikleri ve biyolojik faktörler önemli rol oynar.

    Bu kişilerin ergenlik dönemi sorunlarıyla baş edebilmede yetersiz oldukları, sosyal çevrede ince olmak önemliyse kendilik değeri ve başarının kriteri olarak anoreksiya nervoza geliştiği ileri sürülmektedir.

    Ergenlerde Bulimia Nervosa

    Bulumia nervosa, (kusma hastalığı) bir abur cubur seansından sonra, yani fazla yemekten sonra, kişinin istemediği fazla kalorilerden kurtulmak için kusma yolunu seçtiği bir hastalıktır. AAncak bir kerede 1000 kaloriden 10 000 kaloriye kadar çıkabilir. Bu kalorilerden kurtulmak için hasta ya kusar ya da laksatif kullanır. Bir de, zayıflama hapları alma, aşırı egzersiz yapma ve bu yüzden aşırı yorgun düşme gibi yolları seçenler de vardır.

    Bulumikler kendilerinin güvenli bir ortamda yaşamadıklarını düşünürler. Yaptıkları her şeyi başkalarını rahat ettirmek için yaparlar ve duygularını sürekli saklarlar. Yemek, bu kişilerin tek güven kaynağıdır. Ayrıca kusma işlemi burada tıpkı ağlama, bağırma ya da öfke duyma gibi, bir tür duyguların dışavurumu olarak da algılanabilir.

    Ergenlerde Mevsim Değişikliklerine Bağlı Ruhsal Değişiklikler

    Mevsim değişikliklerinde, özellikle bahar ayları zamanlarında bazı bireylerde olduğu gibi ergenlerde de, ruhsal bakımdan olumsuz etkilenmeler söz konusudur.

    Ergenlerde Öfke Kontrol Problemi

    Ergenlikte şiddetten hoşlanma ve saldırganca davranma görülebilir. Öfkesini sağlıklı bir şekilde dile getiremeyen ergen, bunu farklı yollarla ifade etmekte; bağırmakta, saldırmakta ya da hakaret etmektedir. Burada nerede zorlandığını, neyi ifade etmeye çalıştığını anlamak çok önemlidir.

    Ergenlerde İntihar

    İntihar, kişinin kendi özbenliğinden bunalmakla birlikte, kendi yaşamına son vermesidir. Ergenlik döneminde karakterin oluşmasındaki zorluklarla birlikte bu durum ortaya çıkmaktadır.

    İntihar riskinin yüksek olabileceğini gösteren durumlar şöyledir:

    • Depresyonda olan bir hastada ağır bunaltı, umutsuzluk, çaresizlik, suçluluk duygularının olması,

    • Daha önce başarısız olan intihar girişimlerinin olması,

    • Hastanın ölmek isteğini belirtmesi,

    • Alkol bağımlılarında iş yitimi, aileden ayrılma ve yalnızlık durumları,

    Ergenlerde Obsesif-Kompulsif Bozukluk (Takıntılar)

    Obsesyon (saplantı) irade dışı gelen, bireyi tedirgin eden,benliğe yabancı,bilinçli çaba ile kovulamayan,yineleyen düşüncelerdir. Kompulsiyon (zorlantı) ise çoğu kez saplantılı düşünceleri kovmak için yapılan,istenç dışı yinelenen hareketlerdir.

    Bu tür gençlerin konuşmaları düzgün ve aşırı kibardır. En küçük bir eksiklik bırakmama çabası yüzünden ayrıntılara çok fazla girerler. Düzenli ve çok titizdirler. Belli bir süre sonra bu titizlik dağınıklığa dönebilir.

    Genç saplantılardan oldukça fazla rahatsız olur. Çünkü gencin aklı sürekli bu düşüncelere takılır. Düşüncelerden kurtulmak için sürekli bir takım hareketleri yineler. Bunlar arasında ayıp ve günah şeylerin her akıla geldiği korkusu ve bunun için bir takım hareketleri yineleme sık görülür. Genç bunların anlamsız ve saçma olduğunu bilir ama içinden bunu yapmak için adeta birinin zorladığını düşünür.

  • Boşanıyoruz Peki Çocuğumuz?

    Boşanıyoruz Peki Çocuğumuz?

    Huzursuz birlikteliği sonlandırma kararı verdiniz. Sırf çocuk için ilişkiyi sürdürmek gibi bir hataya kapılmayıp; çocuğunuzun/çocuklarınızın sırtına bu sorumluluğu yüklemeyip; mümkün olduğunca yansıtmadan ilişkinizi sonlandırdınız.

    Peki şidmi çocuğunuza ne yapmalısınız? Zarar görmemesi için herşeyi yapmaya hazırız. Çevrede her zaman boşanmanın olumsuz yanlarına değinilir; oysa çocuğunuzun huzurlu olmayan, sürekli fiziksel ya da psikolojik şiddetin olduğu bir evde yetişmesi ona çok büyük bir zarar.

    Çocuğunuz ve kendiniz için bu kararları verirken, boşanmış ailelerin çocukları için olumlu özellikleri düşünmekte fayda var. Kafanız karışmış olabilir; boşanmış ve anne babası ile zaman geçiremyen bir çocuk ne ölçüde ailesiyle verimli zaman geçirebilir ki diye? Oysa siz ona huzurlu bir ortam sunma kararı verdiniz. Unutmayın anne-baba ne kadar mutsuzsa çocuk da o ölçüde mutsuz olur.

    Ancak boşanmış aile çocuklarının olumlu yönlerine ve çocuk için avantajlarına bakıldığında, doğru bir karar verdiğinizi görüyor olacaksınız. Çocuğunuza bunu bahsederken; mutsuz olduğunuz karı-koca ilişkinizin bitmesinin onun anne-babası olmaktan vazgeçtiğiniz anlamına gelmediğini açıklamakla başlamak gerekiyor.

    Aksine avantajlarına bakıldığında iki farklı odası olması; anne ve babayla birebirde daha dolu ve kaliteli zaman geçirecek olması; her şeyden önemlisi huzurlu bir ortamda yetişecek olmasıdır.

    Boşanmış aile çocukları diğer çocuklara göre çok daha çabuk bilinçlenir. Çünkü hayatta olumlu şeylerin olduğunu bildikleri kadar, olumsuz şeylerin de olabileceğinin farkındadırlar.

    Duygusal anlamda daha güçlü olurlar, çabuk olgunlaşıp ilişkilerdeki durumlara daha dikkatli yaklaşırlar.

    Insanları tanıma konusunda daha rahat ilerler ve doğru arkadaşlık kurmada; kimi yaşamlarına almayı isteyip, kimi istemediklerini seçmede daha başarılı olurlar.

    Ergenlikl döneminde bir çocuğunuz varsa ve depresyona girer diye endişeler yaşıyorsanız; ergenlik döneminde yaşanılan anne-baba boşanması nedeniyle yaşamı sorgulama yoğun olacağından; bu kişinin yaşama daha etraflıca bakmasını sağlayacaktır.

    Aynı zamanda boşanmış aile çocukları kendi ayakları üzerinde durmayı daha kolay öğrenmekte ya da öğrenmek durumunda kalmaktadır. Çünkü sürekli yardım eli beklemezler; yaşamda tutunmaları gerektiğinin farıkındadırlar.

    Sevdikleri insanlara kıymet verir ve destek olurken; evlenecekleri kişiyi seçmede çok dikkatli davranırlar. İleriye dönük bakmaları gelişmiştir. Bu sayede daha sağlam ilişkiler kurabilirler.

    Iş yaşamında daha hırslı olurlar; kimseye yaslanıp ilerlemek istemezler. Aksine kendi ayakları üzerinde durmak isterler.

    Çocuk sahibi olmaya karar vermeden önce de ayrıntılı bir düşünme sürecinden geçerler; “ona güzel bir hayat sunabilir mi; evliliği nasıl gidiyor gibi” tartmadan çocuk yapma kararı vermezler.

    Bu gibi etkenler açısından bakıldığında; huzursuz bir evde mutsuz çocuk yetiştirmek sizce ne kadar doğru?

  • Bebeklerde Uyku Problemleri

    Bebeklerde Uyku Problemleri

    Yeni doğan bebekler günde 14 ile 18 saat arasında uyuyabilir. Büyüdükçe bu süre azalmaya başlar. Ama en fazla uyuduğu dönemlerde bile uyku süresi 4 saati geçmez. Dolayısıyla ebeveynlerin sık sık uyanması gerekir. 1 yaşına basan çocuklar gece boyunca sakin ve düzenli bir uykuya sahip olsalar da %10 oranında uyku bozuklukları görülebilir. Bunların fizyolojik sebepli olanları vardır. Kulak enfeksiyonları, idrar yolu enfeksiyonları, mantarlar, süt alerjisi, nefes alıp vermede yaşanan zorluklar sonucunda uyku sorunları gözükebilir. Ama uyku bozukluklarının genelinde davranışsal faktörler bulunur.

    Bebeğinizin uykusunu düzene sokmak adına nelere dikkat etmek gerekir?

    Bebeğin biyolojik saati: Bebekler 12 haftaya kadar sağlıklı bir sirkadiyen saat kuramazlar. Gecenin uyumak ve gündüzün yaşamak için olduğunu farketmeyebilirler. Bunun için bebeğinizi sabah aynı saatlerde kaldırabilirsiniz. Gün içinde yapacağınız işleri beraber yapabilir, gitmeniz gereken yerlere beraber gidebilirsiniz ki bebeğiniz gün ışığının ne anlama geldiğini anlayabilsin. Geceleri yapay ışıklardan korumak da bir hayli önemlidir. Melatonin hormonunun doğru çalışması buna bağlıdır.

    Açlık: 3-6 aylık bebekler, 5-6 saat uyusa bile en az bir kere beslenme amacıyla uyanacaklardır. Bebeğinizi uyumadan hemen önce emzirebilirsiniz. Gece boyunca tok tutacak besinler verebilirsiniz. Bu size ve bebeğinize kesintiye uğramayan bir uyku düzeni sunacaktır.

    Yatmadan önce: Bebeğinizle yatmadan önce oynadığınız oyunlar, onların heyecanlarını arttırır. Eğer emeklemeyi veya konuşmayı yeni öğreniyorsa, yatmadan önce de bu denemelerine devam edecektir. Yeni araştırmalar, çok fazla ekrana bakan bebeklerin de onları canlı tutan sinir sistemlerini aktive ettiklerini bulgulamıştır. Dolayısıyla, uyku vaktinden 2-3 saat öncesine kadar, ortam sakinleştirilmeli, yapay ışıklar azaltılmalı, heyecan ve merak arttıran oyunlar oynanmamalıdır.

    Geri uyuma: Biz yetişkinler de geceleri birçok defa uyanıp tekrar uyuruz. Bu küçük uyanmaları hatırlamayız bile. Bebeğiniz de henüz bunu öğrenmemiş olabilir. Uyandığında sizi yanında göremeyince ayrılık anksiyetesi gösterebilir. Ama bazen bebeğiniz uykusunda yalnızca ses çıkarıyor veya ağlayıyordur. Eğer uyandıysa 1-2 dakika sonra uykuya dalabilir. Bebeğinizin uyandığından emin olmadan onu tekrar uyutmaya çalışırsanız aslında onu uyandıran siz olmuş olursunuz.

    Rahatlatma: Bebeğinizi yatıştırıp tekrar uyutmaya çalıştığınız zamanlarda yaptığınız şeyler, bebek için rahatlatıcı olmayabilir. Onunla konuşmak, renkli ve ilgi çekici nesneler kullanmak bebeğinizin uykusunu daha da açacaktır. Yatıştırmak için kullandığınız yöntemlerin gerçekten dinlendirici olup olmadığını kontrol etmelisiniz.

    Düzen: Bebeğinizin günün aynı saatinde uyanmalıdır. Bu bebeğin biyolojik saatini düzenleyebilmesi açısından çok önemlidir. Geceleri uyuma vaktininde belirli olması gerekmektedir. Çocuğunuz uyku vaktinin geldiğini anlamalıdır. Bunun için geceleri belirli rutinler oluşturmanız yararlı olur. Ilık bir duş, ninni söylemek ve rahatlatıcı oyunlar bebeğinize ve size yardımcı olabilir. Bu rutinleri gündüz vaktine de taşıyabilirsiniz. Böylece bebeğiniz gerekli ipuçlarını elde ederek ne zaman hangi davranışı göstermesi gerektiğini daha çabuk kavrayabilir. Eğer uyku düzeni bozulduysa, öğle uykusunun süresini arttırmalı ya da çok uyuduysa sabah daha erken bir saatte uyandırabilirsiniz.

    Belirli bir süre sonra çocuğunuzun kendi kendine uyuması için cesaretlendirmelisiniz. Düzenli ve dengeli bir yaşam, uyku problemlerini de çözecektir. Geceleri uyanan çocuğunuzun ayrılık anksiyetesi yaşamaması için yanında olduğunu gösterseniz de, konuşmamak, göz teması kurmamak ve fazla hareket etmemek onun daha hızlı uykuya dalmasını sağlayacaktır. Eğer bebeğinizi anlamsız saatlerde uyumaya zorlarsanız uykuya olan tavrını negatif şekilde değiştirebilirsiniz. Bu da ileride uykuya dalma problemleri ve başarısızlığın uyumayla özdeşleşmesi anlamına gelebilir.

  • Kaygı Bozukluğu

    Kaygı Bozukluğu

    Anksiyete (kaygı bozukluğu) ; genel olarak gelecekle alakalı olmaktadır. Kaygı ve endişe dozuna göre normal ya da anormal olarak kabul görmektedir. Dünya kontrol edemeyeceğimiz kadar büyüktür. Fakat bazı insanlar kontrol edebilmek isterler. Güçleri yetsin, elleri erişsin isterler. Bunu gerçekleştiremedikleri zaman da kaygılanmaya başlarlar.

    “Gelecek” kaygısı en temel kaygılardandır. Çünkü geleceği kontrol edemeyiz. Ya şu olursa ya bu olursa düşüncesiyle birey kaygı seviyesini yükseltmiş olur. Kaygının akılcı bir yanı yoktur. Yetiştirilme tarzı, güven duygusu, etrafta ne gördüğümüz, ebeveynlerle olan ilişkiler vb. gibi durumlar karşısında hayata bakış açımız değişir. Birey sadece kendi hayatını değil etrafındaki bireylerin de hayatlarına erişerek, rahatsız olmalarına sebep olurlar.

    Özellikle çocuk yetiştirilirken söylenilen sözler; “koşma düşersin.” “yapma bir yerini çarparsın.” gibi, daha küçük yaşlarda kaygı ile tanışma meydana gelir. Olumsuzlukların aşılandığı çocuk yaşlardan sonra yetişkinlikte, çocuk her yerden tehlike işaretleri alır. Kaygı bozukluğu tehlike işaretlerini daha çok gören insanlarda ortaya çıkmaktadır. Sonu olmayan kaygı bozukluğu yaşayan insanlara hayatlarını kendileri zorlaştırırlar.

    Örneklendirmek gerekirse; çok sevdiğiniz bir dostunuzu yıllardır görmüyorsunuz. Kendisi başka bir şehirde ikamet ediyor. Sizi davet etti ve uçakla gitmeniz gerekli. Uçağa bindiğinizde ne düşünürsünüz? İşte can alıcı soru bu. Genellikle iki tür cevap verilmektedir.

    1. Arkadaşıma ne alsam? Küçük bir hediye götürebilirim ya da uçaktan inince mi bir şeyler baksam? Beni kim karşılayacak? Bunca yıl sonra birbirimizi tanıyabilecek miyiz?

    2. Bu uçak acaba nasıl kalkış yapacak? Havada bir şey yaşamasak bari. Ya motora kuş kaçarsa. Sağ salim inebilecek miyiz?

    Ve daha bir çok şey..

    İşte bu verilen örnekteki 1. Durum herhangi bir kaygı yaşamayan ya da sağlıklı diye kabul ettiğimiz bireylerin yaşadığı durumdur. Öte yandan 2. Durum ise; kaygıyı yoğun yaşayan, hiç yoktan kendisini kaygı yoğunluğunun içine bırakması durumudur.

    Tabi ki her zaman tablo böyle olmayabilir. Bireyin geçmiş yaşantısına bağlı olarak da kaygılar yükselebilmektedir. Yapılabilecek en olumlu durum, bir uzmandan yardım almak ve sorunun ortadan kaldırılmasını sağlayabilmektir.

  • Alkol Toleransı

    Alkol Toleransı

    Tolerans kulağa hoş gelse de bağımlılık söz konusu olduğunda toleransın anlamı farklı. Alkol kullanıldığı zaman hem bedensel hem psikolojik sorunlar ortaya çıkar. Alkol kullanımıyla ortaya çıkan istenen ya da istenmeyen birtakım etkilere karşı yanıtın azalması durumuna alkol toleransı denir. Bir diğer değişle alkol kullanımında gün geçtikçe miktar artması alkol tolerans gelişimi olarak adlandırılabilir.

    Alkol toleransı bireyden bireye, cinsiyet ve ırka göre değişiklik gösterebilir. Eğer alkol bağımlılığı gelişirse, alkol toleransı 8-10 katına çıkabilir. Çok kısa sürede de gerçekleşeceği gibi çok uzun yıllarda da meydana gelebilir. Tolerans bu bakımdan çok kritiktir. İki bardak içilen içkinin verdiği hoşluğu kimi zaman sonra 6-7 içki içerek sağlayabilirler. Yani alınan alkolün iki katına çıkması durumu bizler için yeterlidir. Bu sayı 8-10 katı da bulabilir. Alkol tüketmenin sonucunda bireyde gözlemlenenler birçok değişkene bağlıdır. Bireyler çok değişik ölçülerde etkilenebilir. Bir bardakla sarhoş olmak ya da şişe şişe içip hiç etkilenmemek vs. gibi. Alkol toleransını etkileyenlerin başında, doğuştan gelen genetik yatkınlığın söz konusu olduğundan bahsedilmektedir. Aynı zamanda ırklarda hatırı sayılır yer tutmaktadır. Kuzey Amerika, kuzey Avrupa insanlarında alkol toleransının oldukça yüksek olduğu gözlemlenmiştir. Bunun tam tersi olarak da uzak doğu insanlarında, sarı ırkta alkol toleransının çok düşük olduğu tespit edilmiştir. Buna bağlı olarak alkole olan yatkınlık ve bağımlılık yoğun bir şekilde gözlemlenmiştir.

    Vücudun kitlesi yine alkol toleransını etkiler. Bu etkideki en önemli biyolojik etkense; alkol alındığında karaciğerde sindirime uğrar. Alkol dehidrogenaz (hücre içerisine yerleşmiş enzim) denilen bir enzim ile. Bu enzim insandan insana değişik düzeylerde olabilir ve bazı insanlar doğuştan olarak alkolü çok daha hızlı sindirmek gibi bir yeteneğe sahip olabilir. Bu gibi kişiler yüksek alkol tüketiminden olumsuz olarak etkilenmez ve alkole yatkın hale gelirler. Alkol tüketen bireylerde vücuttaki enzim kapasitesi yükseldikçe vücut daha fazla alkole ihtiyaç duymaktadır.

    Davranışta, duyguların ifade edilişinde, kişilik özelliklerine de bağlı olarak insanlar alkole karşı, etkisine karşı bir takım tutumlar sergilerler. Alkolle ilk karşılaşan gençler, yüksek sesle konuşmak, kontrolsüz davranışlar içerisine girebilir. Fakat alkol içtikçe, içilince neyle karşılaşacağını bilebilen insan bir süre sonra alkolün bu psikolojik davranışsal etkilerine de tolerans geliştirir. Yani aynı etkileri yakalayabilmek için daha fazla alkole yönelim gösterebilir.

    Alkol yüksek miktarlar da içildikçe riskler artmaktadır. Alkolün her şeye toleransı yoktur. Özellikle beyindeki nöronların etkilenmesi, bunama, nöropati (sinirlerdeki hastalıkları ifade eder) gibi alkol problemlerine tolerans gelişmez. Alkol toleransının yüksek olması alkol bağımlılığına yatkınlık göstergesidir.

  • Bahar Yorgunluğu

    Bahar Yorgunluğu

    Mevsim geçişlerinde etkili olan yorgunluk bahar keyfini gölgeliyor. Bahar yorgunluğundan korunmak ve daha zinde hissetmek için neler yapılmalı.

    Bahar geliyor ve doğa canlanıp renkleniyor. İnsan vücudu da bu değişikliğe uyum sağlamaya çalışıyor. Ancak bu geçiş her zaman kolay olmuyor. Uyku bozukluğu, stres, halsizlik, yorgunluk, bunlardan bir veya bir kaçını hissediyorsanız bahar yorgunluğu yaşıyor olabilirisiniz. Bahar yorgunluğu sadece enerjiyi düşürmüyor aynı zamanda kas ve eklemleri de etkiliyor. Özellikle baş, boyun, sırt ve belde ağrılara neden oluyor. Bu dönemde yapılan en büyük hata ağrı kesici kullanmaktır. Bahar aylarında ağrı ile ilgili problemler yaşandığında, bunun vücudun bir reaksiyon olduğunu unutmamak gereklidir. Ağrı kesiciler ise; bu reaksiyonu baskılamakta ve adaptasyon süresini uzatmaktadır. Bu da bireyin yaşadığı bahar yorgunluğunun daha uzun sürmesine sebebiyet verebilir. Bu nedenle bahar yorgunluğunda, ihtiyaç olmadığı ve çok şiddetli olmadığı sürece ilaç kullanılmamalıdır.

    Bahar yorgunluğunun en iyi ilacı sağlıklı beslenmekten geçmektedir. Gıdalardan alacağınız bol vitaminle bu ayları daha rahat atlatabilirsiniz. Daha zinde hissetmek için; vücudu susuz bırakmamalı, sebze ve meyve ağırlıklı beslenilmeli ve protein de ihmal edilmemelidir. Bahar yorgunluğunu kolay atlatmanın yolu yaşam tarzı değişikliğinden geçmektedir. Başlangıç için yapılabilecek şey ise hayatınıza hareket katmanızdır. Düzenli olarak her gün yapacağınız yarım saat ya da 45 dakikalık yürüyüşler bahar yorgunluğunun azalmasına ve bu sürecin atlatılmasına yardımcı olacaktır. Yorgunluk iki haftadan fazla sürerse bir hekime görünmenizde fayda vardır. Sürekli halsizlik durumu söz konusu ise; bunun altında yatan başka sağlık problemleri olabilir. Bunlar fizyolojik hastalıklar olacağı gibi bireyleri halsiz bırakabilecek hastalıklar olabilir.

    Fizyolojik rahatsızlıkların yanı sıra psikolojik açıdan da bireyler kendilerini itkin ve yataktan çıkmak istemeyen durumlar içerisinde bulabilir. Az evvelde sözü geçtiği gibi iki haftadan daha uzun süren yakınmalar söz konusuysa bir uzmana başvurmanız fayda sağlayacaktır.