Kategori: Psikoloji

  • Sigara Bağımlılığı

    Sigara Bağımlılığı

    Günümüzde yoğun olarak görülen bağımlılık tütün ve sigara olarak karşımıza çıkmaktadır. Öyleki tüketimi artık çok doğal bir ihtiyaç gibi karşılanmakta ve bilinçlendirme çalışmalarına dair algı bile yeterli olmamaktadır. Çünkü kişiler kulaklarını tıkamaktadırlar.

    Tütün dumanında bulunan diğer bazı zararlı maddeler:

    • Boya sökücü ASETON

    • Akü yapımında kullanılan KADMİYUM

    • Roket yakıtında bulunan METANOL

    • Çakmak gazı BÜTAN

    • Temizlik maddesi AMONYAK

    • Fare zehiri ARSENİK

    • Öldürücü zehirler SİYANÜR ve NAFTALİN

        Sigara içilmesinin vücuttaki zararlı etkileri göz ardı edilmemelidir. Akciğerlere zarar vermekte ve etkileri; öksürük, balgam, nefes darlığı, kanser olarak ortaya çıkmaktadır. Kalbe zararı ise; damarlarda tıkanma ve kalp krizi olarak karşımıza çıkmaktadır. Ağza ve boğaza da zarar vermekte ve etkileri; tat almama, ağız kokusu, dişlerde sararma, boğaz kanseri, boğaz iltihabı olarak karşımıza çıkmaktadır. Burna zararı ise; koku almada azalmadır. Sindirim sistemini de olumsuz yönde etkilemektedir. Mide kanseri ve mide ülseri bunun göstergesidir. Kemiklere zararı ise; kemiklerde erime olarak karşımıza çıkmaktadır. Damarları da olumsuz yönde etkilemektedir. Damarlarda tıkanma sık rastlanılan sonuçlardan biridir. Cilde de zararı vardır. Ciltte kırışıklıklar oluşturmaktadır. Ellerde ise; parmaklarda sararma görülmektedir. Üreme sistemimize olan olumsuz etkisi ise fazlası ile yansımaktadır; kanser, çocuk sahibi olamama, çocuk düşürme, sağlıksız bebek doğurma, cinsel güç kaybı. Beyinde ise; felç, zihinsel-bedensel yorgunluk hissi olarak etki olmaktadır.

    Sigara; akciğer kanseri ölümlerinin % 90’ından, tüm kanser ölümlerinin % 30’undan, bronşit      ölümlerinin % 75’inden, kalp krizi ölümlerinin % 25’inden sorumludur.

    Akciğer kanseri, kanser ölümlerinin birinci sırasında yer almaktadır. Akciğer kanserinin % 90 nedeni sigaradır. Ülkemizde her yıl 40 bin kişide akciğer kanseri tespit edilmektedir. Sigara, nefes borularını ve akciğerleri çalışamaz hale gelecek şekilde hasara uğratır.

    Yaşamınızı nefes darlığı içinde, oksijen tüpüne bağımlı ve yatağa bağlı olarak tamamlamak ister misiniz? Eminim ki kimsenin cevabı evet olmayacaktır. Ancak içilen her sigaranın, insan yaşamını 5 dakika kısalttığını biliyorken niçin hala devam etmekteyiz? Erken yaşta sigaraya başlayanların ömrü ortalama 20-25 yıl azalmaktadır.

    Sigara içenler bir tek kendilerine değil, aynı zamanda çevreye de zarar vermektedirler. Her şeyden önce; bulundukları çevrenin havasını kirletirler, çevrelerindeki insanların pasif sigara içmelerine neden olurlar, ev ve orman yangınlarına neden olurlar.

    Peki pasif sigara içmek ne demektir? Başkalarının sigara dumanını solumaktır. Bu tanım o kadar da zararlı gelmiyor sanki ancak birçoğumuz bize verdiği zararın farkında değiliz.Aslında pasif sigara içiciler de sigara bağımlıları kadar zarar görürler. Pasif sigara içimi; akciğer kanserine, kalp hastalıklarına, çocuklarda akciğer ve solunum yolu hastalıklarına neden olur.

    Sigara içenlerin çoğunluğu sigaraya 20 yaşından önce başlarlar. Başlama yaşı genellikle 13-14 yaşlarıdır. Sigara firmaları bugünün sağlıklı gençlerini

    yarının sigaraya bağımlı devamlı müşterisi yapmak isterler.

    Özellikle gençlerin sigaraya başlama nedenleri ise; özenti, gösteriş, kendini ispatlama, arkadaş baskısı, arkadaşlar arasında yer edinme, otoriteye (ebeveyn, okul idaresi) karşı gelme olarak karşımıza çıkmaktadır.

    Sigara içenlerin çoğu sigaraya başladıkları için pişmandır. Sigara içenlerin % 70’i sigarayı bırakmak ister. Ancak bunu çok bir oranı başarabilir. Sigaraya bağlanmak çok kolay, bırakmak ise zordur.

    Gelişmiş batı ülkelerinde sigara içenlerin sayısı azaldıkca, sigara şirketleri az gelişmiş olan ülkelerde reklam ve tanıtım kampanyaları yapmaktadırlar. Gelişmiş ülkelerde sigara salgını azalmaktadır. Buna karşılık gelişmekte olan ülkelerde salgın hızla artmaktadır.

    Dünya Sağlık Örgütü’ne göre; dünyada en büyük sağlık sorunu sigaradır. Önlenebilir en önemli hastalık ve ölüm etkeni sigaradır.

    Sigarayı bırakmak kolay değildir ama mümkündür. Sigarayı bırakmaya karar verirseniz; kalbiniz ve akciğerleriniz daha iyi çalışacak, kanınız vücuda daha iyi oksijen taşıyacak, hastalanma riskiniz azalacak, daha uzun yaşayacaksınız.

    Sigara Bırakmanın Sağlık Üzerine Olan Olumlu Etkileri

    20 dak:    Kan basıncı, nabız ve ateş normale döner.

    8 saat:         Kandaki oksijen düzeyi normale döner.

    24 saat:         Kalp krizi riski azalır.

    48 saat:         Sinir uçlarından rejenerasyon başlar.

    72 saat:         Solunum fonksiyonları düzelmeye başlar.

    2 hafta-3 ay:   Dolaşım düzelir, akciğer fonksiyonları %30 artar.

    1-9 ay:         Akciğerin temizleme kabiliyeti artarak enfeksiyon riski azalır.

    5 yıl:         AC kanserinden olan ölümler %50 azalır, kalp krizi riski hiç içmeyenlerin düzeyine iner.

    10 yıl:     AC kanseri ve diğer organ kanserleri yakalanma riski azalır.

     

    “SİGARAYA HAYIR” demek için sebepler

    Gelişmiş ülkelerde gençler sigara içmiyor, sigara nefesin, saçın, elbiselerin kötü kokmasına neden oluyor, sigara parmakları ve dişleri sarartıyor, çevredeki insanların ve özellikle çocukların sağlığını bozuyor, sigara spor yapmaya engel oluyor, sigara içmek ve hastalıklarını tedavi etmek için çok para harcanıyor, sigara akciğeri, kalbi ve bütün vücudu harap ediyor, sigara kanser yapıyor.

    Sigarayı Bırakmak için; önümüzdeki 2 ile 4 hafta arasındaki bir günü, sigarayı bırakma günü seçin. Bu sizin hayatınızın en önemli günüdür. Sonra; bırakma nedenlerinizi bir kâğıda yazın. Bunun bir kopyasını her gün görebileceğiniz bir yere (örneğin; buzdolabının üzerine) asın. Örneğin; sağlığım için, kötü kokmamak için, tasarruf etmek ve çocuğuma iyi model olmak için sigarayı bıraktım. Sonra; daha önce sigarayı bırakmayı denediğiniz zamanları gözden geçirin. Neyin işe yaradığını ve neyin yaramadığını düşünün. Sonra; kendinizi ödüllendirin. Sigarayı bırakmak zor bir iş olabilir. Sigarayı bırakmayı bir şeyi terk etmek olarak algılamayın. Öncelikle daha sağlıklı olmak için bir adım olarak düşünün. Sonra; harcamadığınız parayla kendiniz, aileniz ve özellikle çocuklarınız için özel bir şeyler alın, evinizdekileri, özelikle çocuklarınızı, size bırakma konusunda yardımcı olmaları için teşvik edin.

    Sigara içmenin yerine geçebilecek ve daha sağlıklı olan şu işleri yapmayı deneyin: Ellerinizi meşgul etmek için; resim çizin, yazı yazın, gazete okuyun, örgü örün, bulmaca çözün, en  önemlisi spora başlayın. Sonra; sabah kalktığınızda; dişlerinizi fırçalayın, ağzınızı yıkayın, kahvaltıdan hemen sonra tekrar dişlerinizi fırçalayın. Yemeklerden sonra; dişlerinizi fırçalayın, sigara içmeyen bir arkadaşınızı arayın. Sonra; alkollü içecekler veya yağlı yiyeceklerden uzak durun. Sakız çiğneyin, bolca su için, akşam yemeklerinden sonra size sigarayı hatırlatan kahve yerine meyve çayı için.

    Psikolojik destek ve teşvik alın. Bu sayede; sigarayı bırakmanızdaki engeller üzerine çalışılabilir ve motive edici çalışmalarla kolaylıkla ilerleyebilirsiniz.

    Stres ve şiddetli sigara içme isteği hissettiğinizde; bulunduğunuz mekândan başka bir mekâna geçin, soğuk sıvı yani su, süt, soda, ayran için. Bu sıkıntının süresi en fazla 5-6 dakikadır; bu süreyi saatinize bakarak veya geri sayarak atlatabilirsiniz.

    İlk gün önlemleri olarak;Evinizdeki bütün sigaralardan kurtulun. Küllük, çakmak ve kibritlerinizden kurtulun. Elbiselerinizin ceplerinde, dolaplarda ya da arabanızda sigara arayın ve onları da çöpe atın. İş yerinizdeki bütün sigaralardan, kül tablalarından ve çakmaklarınızdan kurtulduğunuzdan emin olun.

    Kendinize iyi davranın. Beğendiğiniz bir yemek yiyin. Bir film seyredin. Uzun bir duş alın. Kafanızı sigaradan uzaklaştıracak şeyler yapın. Arkadaşlarınıza, ailenize ve iş arkadaşlarınıza sigarayı bıraktığınızı söyleyin. Sigarayı bırakma nedenlerinizi tekrar düşünün. Sigarayı bırakmanıza kim yardım edecek? Sigarayı bırakmakla kendinizi nasıl ödüllendireceksiniz? Sigara içmek yerine ne yapacaksınız?

    Sigaradaki   nikotin, eroin   ve kokain gibi  bağımlılık yapıcıdır.   Sigarayı bıraktıktan sonraki ilk bir kaç hafta en zor zamanlardır. Vücudunuzda nikotin eksikliği  ortaya çıkar. Bu durumda konsantre olun. Kısa bir süre sonra sigara içmiyor olacaksınız.

    Sigara içmediğiniz için başarınızı kutlayın. Her bir hafta, bir ay veya bir yıllık dönemlerde; başarınız için bir takvim ve tablo tutun. Arada bir bıraktığınız için mutlu olduğunuzu anlatan yeni sebepler yazın. Sigara için harcamadığınız parayı biriktirerek hep almak istediğiniz bir şey alın.

    Sigarayı bıraktığınızda kısa dönemde; artık etrafınızdakileri rahatsız etmeyeceksiniz. Sigarayı  bıraktıktan 2 saat sonra nikotin vücudunuzu terk etmeye başlar. 6 saat sonra kalp atış hızı ve kan basıncı düşmeye başlar. 12 saat sonra sigara dumanından kaynaklanan zehirli karbonmonoksit kan  dolaşımınızdan temizlenir ve ciğerlerinizin daha iyi çalışmasını sağlar.

    Sigarayı bıraktığınızda uzun dönemde ise; 2 gün sonra tat ve koku duyularınız keskinleşir. 2-12  hafta içinde kan dolaşımı iyileşir. Bu da yürüme, koşma gibi fiziksel aktiviteleri kolaylaştırır. 3-9 hafta sonra öksürme, nefes darlığı, hırıltı gibi problemler azalır ve akciğerleriniz güçlenir.

    Sigaranızın    dumanıyla, arkadaşlarınızın,    ailenizin ve özellikle çocuklarınızın   grip, soğuk algınlığı ve astıma yakalanmasına, kalp  ve akciğer hastalıklarına yakalanma riskinin artmasına neden olmayacaksınız. 5 yıl içinde kalp krizi riski yarı yarıya azalır. 10 yıl sonra akciğer kanseri riski yarıya inerken kalp krizi riski, hiç sigara içmemiş bir kişinin riskiyle aynı orana düşer.

    Yoksunluk belirtileri birkaç saatte başlar,  2-3 günde en yüksek düzeye ulaşarak genellikle 3-4 haftada sona erer.

    Sigarasız bir dünya diliyorum. Önce kendini ve sonrasında sevdiklerinizin iyiliği için..

  • Sanal Uyuşturucu = FOMO

    Sanal Uyuşturucu = FOMO

    Yaşamımızın her anında aktif olarak yer alan en büyük durumlardan biri hatta en büyüğü olarak ‘sosyal medya’ karşımıza çıkmaktadır. Sosyal medyadaki bilgi akışı çılgınlığı o kadar yoğundur ki bu bir süre sonrasında sürekli takipte kalınması gereken bir olgu olmaktadır.

    FOMO; açılımı; ‘fear of missing out’ yani gündemi-gelişmeleri kaçırma korkusu ve bununla bağlantılı olarak elinde sürekli akıllı telefonlar olan, uykusuz ve işlevselliğini yitirmeye başlayan bir kuşaktan bahsedilebilir. Bu korkunun oluşmasındaki neden kontrol gücünü elden kaybedeceğim düşüncesi ile bağlantılıdır. Her an, her şeyden haberdar olmak isteyen kişi; rutin yapması gereken işlere kendini vermekte zorlanır çünkü gündem bir yandan onun kontrolü dışında akmaktadır ve o takip edememektedir. Bununla bağlantılı olarak ‘nomofobi’ diye adlandırılan telefona bağımlılık durumu ortaya çıkar.

    Sosyal medyada yer almamak ve yer alınca da istenilen miktarda beğeni ve yorum almamak kişide kendisinin ‘onaylanmayan ve beğenilmeyen kimse’ olduğu düşüncesini uyandırmaktadır. Bu da bireyin özgüveninde düşüş gerçekleşmesine yol açmaktadır.

    “FOMO tedavi edilmesi gereken bir rahatsızlık mıdır?” sorunu sıklıkla duymaktayım. Eğer yaşamınızda sosyal medya çok önemli bir rol oynuyorsa, uzak kaldığınızda kriz halinde hemen sosyal medya hesaplarınıza koşmak istiyorsanız yani yoksunluk belirtisi gösteriyorsanız, ona kavuştuğunuzda rahatlama hissi yaşıyorsanız ve sosyal medya hesaplarınızdan uzak kaldığınızda mutsuz oluyorsanız; bu tedavi edilmesi gereken bir rahatsızlık durumuna ulaşmış demektir. Çünkü yaşam kalitenizde ciddi anlamda tahribata yol açmaktadır.

    FOMO en çok Z kuşağı bireylerde yani 15-35 yaş arası “internet çağı çocuğu” diyebileceklerimizde görülmektedir. Özellikle de erkeklerde daha belirgin olarak ortaya çıkmaktadır.

    Daha çok bilgisayar başında çalışan bireylerde FOMO görülmektedir. Sosyal medya sayesinde sosyalleşen kişilerde de FOMO ortaya çıkmaktadır. Sosyal medya ortadan kalktığında yalnızlaşan ve mutsuz kişilerdir.

    Aile içerisinde de arkadaş çevresinde de yüz yüze yani gerçek olan ilişkileri zedelemektedir. Çünkü herkes elinde telefonuyla gerçek yaşamdan koparak, “sosyal engelli” bireylere dönüşmeye başlamaktadırlar.

    Peki yaşamımızda hiç mi yer almayacak? Tabiiki hayır. Ancak asıl olan şey tüm yaşamımızı sarıp sarmalayan bir amaç olması yerine araç olması gerekmektedir.

    Bundan kurtulmak ilk aşamada zorlu olacaktır; bireysel olarak baş edemiyorsanız; artık yaşam kalitenizde düşüş; ilişkilerinizde bozulmalar ve işlevsellikte sorunlar yaşıyorsanız mutlaka bir uzmandan destek almanızı öneririm.

  • Psikolog Psikiyatr Ayrımı

    Psikolog Psikiyatr Ayrımı

    Kafaların fazlası ile karıştığı bir konu; çokça kez duyuyorum ki psikolog ne iş, psikiyatrist ne iş yapıyor? Kime başvurmak gerekiyor; terapi alınca ne olacak ki ilaç değil mi asıl çözüm gibi. Bununla ilgili ayrıntılı şekilde ele almak gerektiğini düşünüyorum.

    Psikiyatrist; tıp fakültesi üzerine 4 sene psikiyatri ihtisası yapan, ilaç yazma yetkisi bulunan doktordur. Tanı ve teşhis koyabilmektedir. Hastane yatışı gereken; ağır patolojisi olan hastalarla ilgilenir. Kendilerinden destek alan kişiler ”hasta” olarak tanımlanmaktadır.

    Klinik psikolog; 4 yıllık hazırlıkla birlikte 5 yıllık psikoloji lisansı okuyup, sonrasında iki sene klinik psikoloji üzerine master/yüksek lisans yapan ve bunun yanı sıra bir kaç tane daha master düzeyinde terapi eğitimleri alan ve eğitim süreçlerinin hiçbir zaman için bitmeyeceği; terapistlerdir. Psikoterapi uygularlar ve terapisti oldukları kişiye ”danışan” denir.

    Psikolog ve Psikiyatristin Uygulama Farklılıkları Nelerdir?

    Bu ikisi ruh sağlığı çalışanları olsa da hem bağlantılıdır, hem de net çizgilerle ayırmak gerekir. Psikiyatrisler duygusal ve davranışsal sorunların fiziksel kökenli olduğundan yola çıkarken; psikologlar sıkıntı, zorluk, işlevsel olmayan düşünce nedenlerini arayarak kökenin psikolojik olduğu kanısındadırlar. Bu nedenle psikiyatristler ilaçla tedavi yolunda ilerlerken yani tedavi için hangi ilacın uygun olduğunu tespit etmeye çalışırken; psikologlar da kişi için uygun terapi yöntemini bulurlar ve kişinin baş etmesi adına; çalışmalar uygularlar. Ancak unutulmamalıdır ki ilaç çözüm olmamaktadır. Çünkü ilaç kişinin kaygısını bastırmasını sağlayabilir belki; ancak terapi ile kişi kendisinde kaygı yaratan durumları keşfeder ve bununla baş etmek ve çözüm üretmek adına neler yapacağı üzerine gider.

    Psikologlar ve psikiyatristler genellikle el ele çalışırlar ve çalışmalıdırlar. Acil durumlarda genellikle psikiyatriye yönlendirilir. Zaten psikologlarda ihtiyaç görürlerse psikiyatriste yönlendirme yapmaktadırlar.

    Önemli olan bir nokta ise; terapinin alternatifinin ilaç olmadığıdır. Bilinçsiz ilaç kullanımı; beynin yapısında ciddi bozulmalara yol açmaktadır. Uzman seçimine dikkat etmek gereklidir. Özellikle uzmanların geçmişini; aldıkları eğitimleri vs. araştırmadan hizmet almamalısınız. Eğer bir psikiyatrist 5 dk’da yüzünüze bakmadan ilaç yazıp, sizi gönderiyorsa; iyi bir uzman değildir ya da bir psikolog oturup kendi sıkıntılarını size anlatıyorsa; iyi bir psikolog değildir. Bu nedenle mutlaka uzmanların geçmişini araştırmak gereklidir. Psikologların da psikiyatristlerinde amacı aynıdır; insana yardım etmek. Bir diğer ortak amaçları ise; ilaca ve terapiye bağımlı olmadan kişinin sorunları ile kendi baş etmesini sağlamaktır.

    Psikoterapide Neler Yapılmaktadır?

    Birçok kişinin merak ettiği ise; psikoterapide neler yapıldığıdır. Dışarıdan bakıldığında; ilaç yok, ameliyat yok, sırf iletişim kurarak çare bulmak nasıl mümkün olur?; çoğu terapi almamış kişide bu konu soru işaretidir.

    Psikoterapide; danışan kişi şikayetlerini, sıkıntılarını, değiştirmek istediklerini, terapiden beklentilerini paylaşır.

    Danışan planlar yapıp, buna ulaşmak adına küçük hedefler belirler. Kişi etkin ve aktiftir. Bu aktif terapiye katılım sürecinde; kişi kendi terapisti olmayı öğrenir. Sonrasında baş edecek güce sahip olduğunda; kendi yol haritasına hakim olduğu için terapi sonlandırılır.

    Psikoterapi kişiye nasıl fayda sağlar?

    Kişi psikoterapiyle birlikte işlevsel yollar öğrenir. Sıkıntının ne olduğunu, neyin tetiklediğini keşfedip, değişikleri fark etmesi sağlanır.

    Bir diğer merak edilen konu ise psikoterapinin ne kadar süreceğidir. Çünkü kişi düzenli olarak; zaman, bütçe ve emek harcamaktadır; bu da doğal olarak ne kadar süreceği merakını uyandırmaktadır. Bunu il seansta söylemek zordur ve doğru değildir. Genelde 1 yıldan kısa sürmektedir. Kronik bir durum olduğunda ya da değişmesi güç düşünce ve davranış alışkanlıkları olduğunda ise 1-2 yıldan da uzun sürebilmektedir.

  • Panik Atak

    Panik Atak

    Özetle şiddetli korku ve endişe nöbeti olarak tanımlanabilir. Aniden ve beklenmedik bir ortamdayken başlayabilir. Hızlıca belirtiler tepe noktaya ulaşır. Bunun ortaya çıkması 10dakika ya da daha kısa sürede gerçekleşebilir. Panik atak süresi ortalama olarak 10-15dk sürerken; bazen 1 saatten uzun sürerken bazen de 1-2 dakika sürebilir. Araştırmalara göre %75 oranında kadınlarda  %25 oranında erkeklerde görülmektedir. Ancak yapılan çalışmalar eski tarihlere dayanmaktadır; literetürdeki çalışmaları tekrar güncellemekte fayda vardır. Çünkü; başvurular düşünüldüğünde bu oran hemen hemen eşit görülmektedir.

    Panik olmak ve panik atak yaşamak birbirinden farklıdır. Panik; herkesin yaşayabileceği bir durum olarak karşımıza çıkmaktadır. Şiddetli bir olay yaşayınca ya da tehdit algılayınca panik olunması çok doğaldır. Hatta olunmuyorsa bir sorun olabilir. Panik atakta ise; panik olmaktan farklı olarak herhangi bir tehdit ya da şiddetli bir olay olmadan aniden çıkar. Burada kişi yoğun endişe yaşamaz. Ayrıca kalp krizi geçiriyormuş gibi fiziksel şikayetler de vardır.

    Genel olarak panik atağın belirtilerine bakıldığında ise; belirtiler iki grup şeklinde ele alınabilir. Fiziksel ve zihinsel belirtiler olarak; iki gruba ayrılabilir. Fiziksel gruba belirtiler olarak; nefes darlığı, kalp çarpıntısı, soluğun kesilmesi, göğüs ağrısı, titreme, terleme, baş dönmesi, bulantı, üşüme ateş basması, karın ağrısı, el veya ayakta uyuşma olarak ele alınabilir. Zihinsel belirtiler ise; kişi çevresine ve kendine yabancılaşma, kontrol kaybı hissetme, ölüm korkusu gibi belirtilerle karşılaşılmaktadır. Eğer bu belirtilerden 4 tanesi görülüyorsa; panik atak şüphesi vardır.

    Sebeplerini de incelerken 3 başlık altında toplayabiliriz; fiziksel, genetik ve hayattaki değişimler olarak. İlk sebep grubu olan fiziksel hastalıklara bakıldığında; örneğin; kişide kansızlık, tiroid hastalıkları, kan şekeri düşmesi, şeker hastalığı ya da yüksek tansiyon varsa panik atak tetiklenebilir.

    İkinci sebep grubu olan genetik faktörlere bakıldığında ise; beyin kimyasında gerçekleşen değişimler, travmalar ve sağlıkla ilgili akut durumlar neden olabilir. Üçüncü sebep grubu olan hayattaki değimlerin nasıl tetiklendiğine bakıldığında ise; yaşanılan ayrlıklar, iş değişikliği, ani taşınmalar, ölümler panik atağı tetikleyici olabilir. Panik atak insan hayatını olumsuz yönde etkilemektedir. İşlevselliği ciddi ölçüde düşürür, kişinin aklı sürekli ”ne zaman atak yaşayacağım, ya atak yaşarsam” gibi işlevsiz düşüncelerde olduğundan, kişi odaklanmada sorun yaşar.

    Panik atak; kalp krizi, depresyon, emboli ile karıştırılabilir. Bu nedenle hekimin dikkatli olması önemlidir. Panik atak tedavisi için; mutlaka bilişsel davranışçı terapi uygulayan bir klinik psikologtan terapi desteği alınması gerekmektedir. Zaten gittiğiniz psikolog; ataklarınızı çok yoğun bulursa ve bu; terapi desteği almanıza engel oluyorsa o zaman bir psikiyatri uzmanına da yönlendirme yapıyor olacaktır.

    Ancak asıl amacın ilaçsız bir şekilde kişinin kendisinin kontrol sağlaması gerektiği unutulmamalıdır.

  • Özgüven Eksikliği

    Özgüven Eksikliği

    Özgüven; yeteneklerimiz ve kişiliğimiz hakkında gerçekçi bir düşünceye sahip olmaktır. Bu gerçekçiliğin yanı sıra olumlu bir düşünceye de sahip olmalıdır. Bu gerçekçiliğin yanı sıra olumlu bir düşünceye de sahip olmasıdır. Özgüven eksikliği ise; kişinin bunlardan şüphe duymasıdır. Yani kişi kendi yeteneklerinin ve kişiliğinin farkında olmayıp;bunlara dair olumsuz bir düşünceye sahip olmaktır.

    Şüphe duymadaki sebep birçok olabilir. Bunlardan biri güven eksikliğidir ve kişi bu nedenle kendi üzerine olumlu düşünmez. Bir diğer unsur; sevilme ihtiyacıdır ve sevildiğini hissetmemektir. Zaten özgüven sorunu yaşayan kişi ne kadar ilgi görürse görsün ona yetmeyecektir ve sevilmediğini düşünecektir. Kişinin pasif olması ve boyun eğmesi gibi unsurlar, hatta her şeye uyum sağlaması ve hiç itiraz etmemesi de eklenebilir. Yalnız kalmaktan çekindiği için o gruba uyum sağlar. Kişi kendisinden şüphe duyduğunda eleştiriyi çok ciddiye almaktadır; aşağılık duygusu baskın  gelmektedir.

    Bir diğer önemli şey ise; özgüven eksikliğinin depresyon ile karıştırılmamasıdır çünkü depresif bir durumda olur kişi, içine kapanır, evinden çıkmak zor gelir. Ancak bunu ayırt etmek çok önemlidir. Özgüven sorunu yaşayan kişi de kendisini ortaya koymaktan çekinir ve bu depresyon ile karıştırılıp; antidepresan kullanmaya kadar giden yanlış bir tedavi olabilir.

    Özgüven eksikliğinin oluşum nedeni nedir? Ne olur da kişi kendisini keşfetmekten ya da sergilemekten uzak kalır? Bu problemin oluşması geçmişe dayanıyor olabilir; aşırı koruyucu ve otoriter bir anne/baba var ise ve çocukluğunuzda bu ebeveynlerden birisi ya da her ikisi tarafından baskı gördüyseniz ya da birey yerine koyulmadıysanız; ”sen sus çocuksun ne anlayacaksın?” gibi cümlelerle aşağılandıysanız bu özgüven eksikliğine yol açan büyük bir etken olabilir(Tabi bu eleştiri hiçbir zaman tek seferle sınırlı kalmıyor ise yani süreklilik arz ediyorsa.).

    Bir başka açıdan bakıldığında; aşırı koruyucu ve zorlayıcı anne/baba varsa; bu sefer de hata yapmanıza ya da sorumluluk almanıza hiç olanak tanımadığından birey olarak kendinizi ortaya koymanız ya da riskli durumlar karşısında karar verme mekanizmanızın gelişmesi mümkün olmaz. Bu seferde sizin yerinize sürekli hareket eden birisi olduğundan yetişkin olduğunuzda ve kendinizle kaldığınızda özgüven sorunu yaşayabilrsiniz.

    Özgüven arttırmak için neler yapmak gerekir? Öncelikle bireysel değerlendirme yapmak çok önemli. Ben kimim, değerlerim, yeteneklerim, tercihlerin neler gibi; kişinin kendisinin farkında olması ile başlaması gerekir.Bir diğer önemli ama zor olan kısım risk almaktır; yani kendiniz olmaya daha doğrusu kendimizi ortaya koyarken çekindiğimiz durumların üzerine gitmeli yani risk almalısınız.

    İç muhasebe yapmak da, bir diğer önemli etken. Kişi kendisinin farkına varmaya çalışırken ya da bir durumla karşılaştığında vazgeçmeye çok meyilli olacaktır.

    Ancak önemli olan neye eğilimi olduğundan; kendini nasıl hissettiğidir. Bir diğer önemli madde de özeleştiri yapmak ama burada özeleştiri derken bahsettiğim olumsuz şeyler değil bir tek kimseye bağlı olmadan kendi yaşamınız üzerinde aldığınız kararlar ve koyduğunuz hedefler. Kendini sevmek ve kendini, yeteneklerini tanımak da diğer değindiğim maddeler kadar önemli. Çünkü kişi kendini severse ve bilerek ilerlerse attığı adımlar daha sağlıklı olacaktır.

    Belli bir hedef koymak da bir diğer basamaktır. Eğer hedef belirlemezseniz; o zaman havada kalacaktır atacağınız adımlar! Hedef belirlerken somut hedefler koymaya dikkat etmelisiniz ki kendinize çok yüklenmeyin. Aynı zamanda iç sesiniz; kendinizi eleştirel ve olumsuz olduğu için olumlu düşünce kısmını da geliştirmek gerekir. Bir diğer madde ise sağlam ve sonsuz iletişim kurmaya çalışmak; yani bir şeyleri kendi üzerine almak ya da kurmak yerine iletişim kurmayı denemek çok önemlidir.

    Tabi şunu da hatırlatmam gerekir ki; bu yazdıklarım çok genel şeyler ve baktınız ki bu gibi sorunlarla karşılaşıyorsunuz;işin içinden çıkamıyorsunuz ve yaşam kalitenizi olumsuz yönde etkiliyor o zaman bir uzman desteği almakta fayda var.

  • Obezite Cerrahisi ve Çapraz Bağımlılık

    Obezite Cerrahisi ve Çapraz Bağımlılık

    Obezite cerrahisi kararı verilmeden önce, obezite rahatsızlığı olan kişi birçok tahlil sürecinden geçmektedir. Bunlardan biri de psikolojik kontroldür. Psikolojik kontrol yapılırken hastada asıl önem verdiğimiz konu; yemeğe nasıl bir anlam yüklediğidir yani yemek kişi için ne anlam ifade etmektedir. Yemek birey için yaşamak adına bir araç mıdır yoksa yaşam amacıdır ve kişi yemekle arasında ciddi bir bağ kurup aslında yemeğe bağımlı hale mi gelmiştir?     

        Çapraz bağımlılık; dürtüsel bir davranışın yerini diğer bir dürtüsel davranışın almasıdır. Bariatrik cerrahi sonrası ortaya çıkabilen bağımlılık geçişi ise; dürtüsel yeme davranışının yerini bir diğer bağımlılık türüne bırakmasıyla meydana gelir. Bunlar; alkol, sigara, kahve ve  ağrı kesici olabileceği gibi kumar, alışveriş, cinsellik, egzersiz veya dini ritüeller gibi davranışsal bağımlılıklar da olabilir.

        Bariatrik cerrahi sonrasında, hastanın yemekle olan ilişkisi değişmeye başlar. Önceleri rahatlamak ve dikkat dağıtmak için, ödül veya kaçış olarak yemeğe başvursa da, ameliyat yemekle hazzı birleştirme kalktığından, bu boşluğun yerini başka bir davranış veya maddeyle doldurmaya yönelir. Rakamlar, operasyon sonrasında %5 ile %30 arasında çapraz bağımlılık vakalarının ortaya çıktığını göstermektedir.

        Çapraz bağımlılık için risk oluşturan bazı faktörler bulunur. Hastanın operasyondan önce alkol veya ağrı kesici bağımlılığı bulunması, ailesinde madde kullanımının olup olmaması, çocukluk travması, depresyon veya anksiyete problemi yaşayıp yaşamadığı, kendini toplumdan izole etmeye yatkın olması ve duygusal deneyimlerden sakınma davranışı göstermesi, operasyon sonrasında geliştirilen çapraz bağımlılığın işaretlerindendir. Bunun için de ameliyat kararı verilmeden önce, obezite hastası mutlaka ayrıntılı tetkiklerden geçirilmelidir. Bu bağlamda dikkat edilecek şey, başvurduğu hekimin mutlaka bir ekiple çalışmasıdır.

        Bağımlılık sürecinin nasıl işlediğini anlamak için beyin görüntüleme yöntemlerine başvurduğumuzda, ödül hissiyle ilişkili bölgelerde bulunan dopamin adlı nörotransmitter miktarında azalma olduğunu görürüz. Bu bulgu; alkol, sigara veya uyuşturucu gibi maddelere bağımlılıkta geçerli olduğu gibi yeme bağımlılığında da aynı prensiple işler. Bunun yanısıra yeme bağımlılığı olan kişilere bakıldığında vücut kitle indeksi arttıkça dopamin seviyesinin azaldığı ortaya çıkmıştır. Yeme bağımlılığını incelemek üzere hayvanlar kullanıldığında, aşırı yağ ve şekerli gıdayla beslenmeleri sonrasında kısa zamanda fazla yiyecek tüketmeye ve yoksunluk belirtileri göstermeye başlamışlardır.  

        Yeme bağımlılığı ve diğer bağımlılıkların çalışma prensipleri arasındaki bu benzerlik çapraz bağımlılığın meydana gelmesinde büyük önem taşır. Kişi, düşük olan dopamine seviyesinden dolayı olumsuz duygular hisseder. Bu anormal düşüklük, hastayı bu hisleri tolere etme konusunda zorlar. Ancak dopamini arttırmanın birçok yolu vardır. Bu yönlendirmelerde doğru çalışan bir ekiple ilerlemek her zaman için tercih edilmelidir.

        Çapraz bağımlılıkta yemek yerine koyulan bir diğer unsur ise; şans oyunlarıdır. Kumara olan yatkınlık yemekle birlikte bastırılırken, obezite ameliyatı sonrasında, obezite rahatsızlığı yaşayanların yemek unsuru yerine kumar ve şans oyunlarını koydukları görülmektedir.

        Bağımlılık geliştiren hastaların başka bir ortak tarafı da stres oluşturan durumlardan kaçmak için bunu bir strateji olarak kullanmalarıdır. Sıkıntı ve zorluğa karşı savaşma kabiliyeti düşük olan kişilerin çapraz bağımlılığa yöneldiği görülmüştür.

        Bariatrik cerrahi sonrası ortaya çıkan çapraz bağımlılık hastanın tek sorunu değildir. Bununla birlikte, insomnia, depresyon ve anksiyete ortaya çıkabilir. Ülser, yüksek kan basıncı, vitamin eksikliği ve tekrar kilo alımı gibi problemler yaşayabilir. Yeme bağımlılığı bulunan kişinin bariatrik cerrahi öncesi ve sonrası bir psikoloğa danışması da bu sebeplerden dolayı önemlidir.

        Hastanın hayatı için büyük önem taşıyan yemek yemenin yerini maddesel veya davranışsal bağımlılıkların doldurmasını engellemek yeterli olmayabilir. Bu büyük boşluğu, kişinin kendisiyle ve toplumla barışmasına ön ayak olacak alışkanlıkların alması gerekmektedir. Egzersiz, dopamin salınımına olan etkisiyle de ödül yerine geçebilecek önemli yollardan biridir.  Gönüllülük esasına dayanan kuruluşlarda çalışmak, hastanın hem kendini değerli hissetmesine hem de sosyal ilişkilerini geliştirmesine yarayabilir. Bu örnekler, kişinin o dönem yaşadığı ruhsal duruma ve çevresel faktörlere göre geliştirilip değiştirilebilir. Çapraz bağımlılığın ilk 2 yıl ortaya çıktığı gözönünde bulundurulduğunda; terapistin bu dönemde önemli bir ilerleme kaydedip, 2 yıl sonrasında belirli aralıklarla danışanla görüşmeye devam etmesi obezite cerrahisi olmuş birey için daha sağlıklı ve yaşam kaliteleri artmış bir hayat sürmelerini sağlamaktadır.

    Unutmayın; yaşam karar ya da seçimlere dayanır. Kendiniz ve sevdikleriniz için ilk adımı atın ve psikoloğunuzdan destek alın.

  • Öğrenilmiş Çaresizlik

    Öğrenilmiş Çaresizlik

    Çocuğunuza ”yapamadın-yine başaramadın” demek ya da sürekli onun yanında olup, onun yerine bir

    şeyleri yapmak çocuğunuzu öğrenilmiş çaresizliğe itebilir. Bunu yapmadan öce tekrar düşünün derim.

    Öğrenilmiş çaresizlik nedir?

    Kişi eğer çok sayıda başarısızlık yaşadıysa; tekrar denese de; nasılsa olayların onun kontrolünde

    olmadığından; o konuda asla başarıya ulaşamayacağını düşünerek adım atmamasıdır. Bu karamı Seligman literatürüne kazandırmıştır.  Seligman; öğrenilmiş çaresizliği şöyle ifade eder; insanların kontrolünün dışında olan olumsuz durumlarla karşılaşması sonucunda ortaya çıkan çaresizlik duygusu ve motivasyon eksikliği.

    Gerçek çaresizlik mi öğrenilmiş çaresizlik mi?

    Çaresiz kalınan durumlar olması olağandır. Belli konularda çözüm üretmek güçtür ya da çözümü yoktur ve kişi çaresiz kalabilir. Ancak öğrenilmiş çaresizlikte; gerçekten çaresiz olmadığımız halde çaresiz olduğumuzu zannederek, çözebileceğimiz sorunu da motivasyon eksikliği ve öğrenilmiş çaresizlik nedeniyle çözmek için bir şey yapmayarak,baştan kabullenmektir.

    Öğrenilmiş çaresizlik nasıl anlaşılır?

    Kişi yaşamaya karşı heveslerini kaybetmeye başlar. Sadece mecburi olduğu için o işleri yapmaya devam eder. Örneğin; geçim sağlayabilmesi için gibi. Bu da ciddi anlamda yaratıcılığı ve verimliliği engeller.

    Düşünme ve algı yetilerinde zayıflama olur. Arzu ettikleri şeye ulaşmanın kendi elinde olmadığını düşünen kişi; yaşama karşı bir şeyleri istemeyi de bırakır. Bununla bağlantılı olarak da kendi seçimleri değersiz gelmeye başlar ve özgüvenlerinde zayıflama olur. Acıyı kabullenmeye başlarlar hem fizyolojik, hem psikolojik acıdan bahsediyorum. Örneğin; iş yerinde patronu tarafından mobinge maruz kalan birisinin, bununla baş edemeyeceğini düşünüp, bunu kabullenmesi gibi.

    Öğrenilmiş çaresizliğin nedenleri nelerdir?

    Sürekli aşağılanmaya ya da hor görülmeye maruz kalmış olabilir. İnsanlara güvenini kaybetmiştir.

    Olumsuz çevre koşulları buna neden olabilir. Örneğin; maddi durumu düşük birisinin otobüse binmek

    zorunda olması ve o otobüsün sürekli saatinde gelmemesi nedeniyle kişinin işe geç kalması gibi. Oysa

    kişi zamanında evden çıksada, mevcut zorlu koşullar nedeniyle işyerine geç kalmakta ve sorumsuz olması ile suçlanmaktadır. Kişde bir süre sonra bunu kabul edecektir.Eğer kişi aynı veya farklı durumlarda başarısızlıkla karşılaştıysa ya da başkalarının olumsuz yaşam deneyimlerini dinleyip etkilenmiş veya deneyimlenmiş ise bunlar öğrenilmiş çaresizliğe neden olabilir.Kişinin kendi psikolojik sorunları ya da kendisine veya çevresine karşı olan güven sorunları varsa öğrenilmiş çaresizlik yaşayabilir. Stresli bir iş ortamı; baskın anne-baba tutumu; kişinin sosyal ortamdaki hareketsizliği de önemli etkenlerdir.

    Öğrenilmiş çaresizlikle baş etmek adına ne yapılmalıdır?

    ”Yine yapamadın” vb. gibi suçlayıcı ve yapıcı olmayan eleştiriler yapılmamalıdır. Kişiye boyunu aşan

    görevler verilmemelidir. Çünkü kişi bu verilen görevleri zaten yapmaya yetişemeyeceğinden iyice

    motivasyonu bozulacaktır. Bunun yerine kişinin seviyesine uygun aşamalı ödevler verilmelidir. Böylece motive olması adına, kendisini başarılı hissedecektir. Anne-babanın iyi bir rol modeli olması çok önemlidir. Çünkü ebeveynler de bu karamsarlığı yaşar ve problem odaklı ilerlerse, çocuklar da onları rol modeli alacaklardır. Kişinin başarıları takdir edilmelidir, hatalar kabul edilip ve doğrular sakince gösterilip ilerlenirse aşama kaydedilecektir. Anne-baba birbirini eleştirmemelidir; sürekli tartışma içeren bir ortam olmamalıdır. Böyle bir ortamda yetişen ve yaşayan kişi kendisini mutsuz hissedecektir ve yaratıcılığı kısıtlanacaktır.

    En önemli noktalardan biri de; siz ya da çevrenizde birisinin öğrenilmiş çaresizlik yaşadığını düşünüyorsanız, o zaman mutlaka bir psikoterapi desteği alınması gerektiği unutulmamalıdır.

  • Obsesif-Kompülsif Bozukluk ve Takıntı Hastalığı

    Obsesif-Kompülsif Bozukluk ve Takıntı Hastalığı

    Obsesif-Kompülsif Bozukluk, bir diğer adıyla saplantı hastalığı, kişiye stres yaratan fikir, düşünce, görüntü veya korkuların tekrarlanmasıyla bunları ortadan kaldırmak amacıyla girişilen yineleyici davranışlardan meydana gelen bir ruh hastalığıdır. Bu kişilerin tecrübe ettikleri hal günlük hayat içerisinde birçok insanın duyduğu endişe, korku ve takıntıdan farklıdır. Obsesyon ve kompülsiyonların kişinin günlük hayatını yaşanmaz kılması, aile fertlerine ve yakın çevresine arzu ettiği ilgiyi gösteremez hale gelmesi, dolayısıyla zamanının ciddi bir kısmını bu yinelenen fikir ve davranışların işgal etmesi obsesif-kompülsif bozukluk olarak değerlendirilir.

        Hastalık bir döngü etrafında vücuda gelir. Kişinin engel olmaktan aciz olduğu fikirler obsesyon olarak adlandırılır ve yinelenen bir stres kaynağına dönüşür. Bu süreçte, stresi bastırabilmek için bir kurtuluş yolu olarak gözüken ritüele benzer davranışlar, yani kompülsiyonlara başvurulur. Kompülsiyonlar kısa ve geçici rahatlamalar sağlasa da obsesyonların tekrar ortaya çıkmasını engelleyemez ve kişi içinden çıkılamaz bir döngünün içine hapsolur.

        Her 100 kişiden 3’ünde görülen Obsesif-Kompülsif Bozukluk; çocukluk, ergenlik ve yetişkinlikte ortaya çıktığı gibi, belirli bir sosyoekonomik kesime veya azınlığa özel değildir. Erkeklerde kadınlara oranla daha fazla rastlanır.

        Hastalığın döngüsel yapısı her toplum ve kültürde benzerlikler gösterse de kişinin saplantılı fikirleri ve korkularıyla, bunları dengelemek adına başvurduğu ritüel-vari davranışların sayısız çeşitliği bulunabilir. Bunlardan en sık görülen türleri bulaşma ve temizlik, kuşku ve kontrol, simetri ve düzen, dokunma ve sayma saplantılarıdır.

        Bulaşma ve temizlik: Kişinin bedenine, giysilerine, yaşadığı veya çalıştığı ortama kir, toz, mikrop gibi hijyen içermeyen maddelerin bulaşacağına dair takıntıları vardır. Bunun sonucunda vaktinin çoğunu bedenini ve çevresini aşırı temizlemeyle veya bulaşmanın gerçekleşmemesi için absürd çözümler düşünmeyle geçirir.

        Kuşku ve kontrol: Kuşku güçlü obsesyonlardan biridir. Kişi, kuşkusunu gidermeden günlük hayatına devam edemez. Kuşku genellikle güvenlik ile ilgili durumlarda ortaya çıkar. Prizden çekilmeyen ütü, gazı kesilmemiş ocak, kitlenmemiş kapılar hastanın zihninde dönüp durur. Bu obsesyonun karşısında, kontrol kompülsiyonu gelişir. Kuşku duyulan durumdan emin olabilmek adına sayısız kontrol gerçekleşir.

        Simetri ve düzen: En sık rastlanan obsesyonlardan olan simetri ihtiyacı sonucu kişi gördüğü her nesnenin nizamına dikkat eder. Yaşadığı evi bu takıntısına göre düzenlemiş olsa da, girdiği kamu binaları veya diğer evlerde kendine engel olması güçleşir. Simetrik gözükmesini istediği nesneler bir halının saçakları olabileceği gibi ulaşmaya çalıştığı düzen de yalnızca kendisi için anlam ifade eden bir doku içerebilir.

        Bunlar dışında cinsel ve dinsel içerikli obsesyonlar, biriktirme ve saklama, sayma ve dokunma kompülsiyonları da sıklıkla görülür.

        Obsesif-Kompülsif Bozukluk, ortaya çıkışı itibariyle tam olarak aydınlatılamasa da genetik sebepler, beyin fonksiyonları, geçmiş yaşantılar ve kişilik özelliklerinin etkili olduğu görülmüştür.

        Genetik Faktörler: Hormonal dengesizliğin ebeveynden aktarıldığına ve Obsesif-Kompülsif bozukluğa sahip danışanların anne-babalarında da bu semptomların görülmesine dair bulgular, OKB’nin genetik tarafına işaret eder.

    Beyin: Obsesif-Kompülsif Bozukluk, serotonin adı verilen hormonun seviyesindeki düşmeyle de açıklanabilir. Serotonin nöronlar arasında aldığı iletişim rolünün dışında, beynin bazı bölgelerinin işlevini de belirlediğinden, seviyesindeki anormal düşüşler OKB’ye yol açabilir.

        Travma: Danışanın çocukluğunda maruz kaldığı cinsel taciz, değerli bir yakını kaybetme veya doğal afet gibi olaylar, diğer çevresel faktörlerle birleşerek OKB’yi ortaya çıkarabilir.

        Kişilik Özellikleri: Mükemmelliyetçi, ayrıntılı düşünen, titiz ve kurallara bağlı kişilerde OKB görülme sıklığının daha fazla olduğu gözlemlenmiştir.

        Obsesif-Kompülsif Bozukluğun tedavisi kişinin hayatına devam edebilmesi için yüksek önem taşır. Bir uzmana başvurulmadan önce yaşanan süreçte ailenin ve arkadaşların tepkisi, hastanın tedaviye olan algısını değiştirebilir. Erken tedavi imkanı ve tedaviden alınacak geri dönüşün hızlanması buna bağlıdır. İlaç ve Bilişsel Davranışçı Terapi, OKB tedavisinde en iyi yöntemler olarak bilinir.   

        Bilişsel Davranışçı  Terapi uygulayan uzman, danışanın içinde hapsolduğu döngüyü kırmak için, kompülsiyonlara sebep olan obsesyonların önüne geçmeye çalışır. Kompülsiyonları engelleyerek, kişinin rahatsız olduğu düşüncelerle yüzleşmesini sağlar. Obsesyonları yinelenen davranışlarla zihninden atamayan kişi, bu fikirlerin içerdiği gerçeklik payını ve sorumluluk algısını yıkarak yerini sağlıklı düşüncelerin aldığı bir sürece girer. Bu nedenle mutlaka bir psikolog desteği almakta fayda vardır.

  • Mahremiyet

    Mahremiyet

    Çocuklarımızın gelişiminde en önemli olduğunu düşündüğüm konu olan; mahremiyet eğitimine değinmek istiyorum. Mahremiyet konusunu konuşurken bunların içerisine banyo ve tuvalet ihtiyaçlarına nasıl müdehale etmemiz gerektiği ve özel bölge konusunu da nasıl konuşacağımızı içeriyor olacak.

    Öncelikle bu konular söz konusu olduğunda ebeveynleri olarak sakin yaklaşmalıyız. Çünkü bu sefer çok büyük bir mesele haline gelip bu konular daha zor ve büyük gözükerek çocuğumuzun gözünde fobi oluşabilir. Çocuklarımıza vermemiz gereken güven duygusu çok önemlidir yani onların anne ve babam bu konuya gayet normal ve hakim bir biçimde yaklaşıyorlar şeklinde hissetmeleri gerekmektedir.

    İlk başta mahremiyet alanı olarak tuvalet konusu ile başlıyor olacağız. Alıştırma süreci bazı çocuklarımızda çok kolay geçerken, bazı çocuklarımızda ciddi anlamda zorlayıcı geçmektedir. Bez bırakma sürecini aşan bazı çocukların bazıları tuvalette yalnız kalmak istememe ya annesini ya babasını ya da güven duyduğu birisini yanında isteme gibi davranışlar geliştirebilmektedirler. Bu noktada; tuvalete birlikte giriliyorsa ‘arkamı dönüp bekliyorum’ şeklinde söylem ve davranışlar ile özel ihtiyacına ve özel bölgesine saygı duyulmalıdır ve bunu çocuğunuzun da aynı şekilde yapması sağlanmalıdır. Tuvalete yalnız girmesi gerektiğinin bilincini kazandırılmalıdır ki başka birisiyle de tuvalete girilmez bilinci oluşsun. Bu sayede ileride birisi onun yanında üzerini çıkarmaya başlarsa bu çıplaklığın doğal olmadığını anlayacaktır. Ancak ailesi olarak da mahremiyet bölgeleri rahatlıkla müdehale edilebilecek organlar konumuna getirilirse o zaman çocuklar dışarıda güvenilmez kişilerden bir tehditle karşılaştıklarında bunların farkına varmayacaklardır. Bu bilinci kazandırmak adına önce aile içerisinde, sonrasında da okulöncesi eğitimle mahremiyet bilinci üzerine bilgilendirmeler ve ona uygun davranışlar geliştirmek gerekmektedir.

    Bir diğer önemli olan mahremiyet alanı ise banyodur. Birlikte banyo yaptırıldığını düşünürsek özel bölgelerinin tamamen kişiye özgü ve bireyin tamamen mahremiyeti olduğunu vurgulamak adına çocuklarımıza banyo yaptırırken iç çamaşırıyla birlikte banyo yaptırılabilir. Buradaki amaç çıplaklığın kişiye özgü olduğu bilincini kazandırmaktır ki başkasının yanında da çıplak olunabilir olgusu gelişmesin. Banyo alırken külot giydirilebilir; ‘bak özel bölgeni örtüyoruz; ben ya da baban bile olsa orası özel bölgen.’ gibi açıklayarak mahremiyet vurgulanabilir.

    Ailelerin arada kaldığı bir diğer konu ise özel bölge tanımının nasıl yapılacağıdır. Aslında tercih edilmesi gereken ve doğru olan tanım karmaşık soyut kavramlar kullanılmasının aksine tamamen soyut ve basit kavramlarla açıklanmasıdır. ‘Atletinin ve külodunun kapadığı bölgeler senin özel bölgelerin. Buraya istemediğin sürece kimse dokunamaz.’ gibi bir açıklama yapmak çocuklarımızın kafasındaki soru işaretlerini yok edecektir.

    Bir diğer önemli mahremiyet alanı ise çocuklarımızın üzerini değiştirirken gösterdiğimiz davranışlardır. Üzerini çıkarırken, giysisini değiştirirken vs. çocuklarımızdan izin almalıyız. Çünkü birisi onu yanına çağırıp ani olarak kıyafetlerini çıkarmaya kalkarsa; bunun yanlış bir şey olduğunu anlamalı ve buna dair tepki vermeli. Sert bir şekilde kesinlikle üzeri değiştirilmemeli. Aşama aşama sakin bir biçimde iletişim kurarak bu davranış sağlanmalıdır. Mümkün olduğunca da kendisinin yapılması için önce destekle sonrasında tek başına bu davranışı sergilemesi adına teşvik edilmelidir.

    Bahsetmiş olduğum mahremiyetle ilgili bu temel konular kesinlikle göz ardı edilmemeli ve ailedeki tüm bireylerin aynı davranış döngüsünde olmaları için bireyler birbirini bilgilendirmelidir. Çocuklarımız için aydınlık yarınlar adına hep birlikte el ele vererek sağlıklı gelişim göstermeleri adına çabalamaya devam etmeliyiz ki onlar da bu emeklerin meyvesi olarak sağlıklı şekilde ilerleme kaydedebilsinler.

  • Lohusalık Depresyonu

    Lohusalık Depresyonu

    Lohusalık depresyonu, doğumdan sonra ilk bir yıl içinde ortaya çıkan depresyon türüdür. Yeni sorumluluklarla karşılaşan, uykusuzluk ve yorgunlukla baş etmeye çalışan anne lohusa melankolisi dediğimiz bir ruh haline bürünebilir. Bu ruh hali 1 aylık süreyi aşarsa, lohusalık depresyonundan bahsedebiliriz. Hamilelik ve doğum kökenli bu depresyon sandığımızdan daha yoğun gözükmektedir. 10.000 yeni anneyi inceleyen bir çalışma görülme sıklığını 7’de 1 olarak bulgulamıştır. Lohusalık depresyonu yalnızca ilk bebeğini dünyaya getiren annelerde de gözükmez. Daha sonraki çocuklarda ortaya çıkabilir.

    BELİRTİLERİ

    Lohusalık depresyonunda anne depresif duygular taşır. Üzgün çaresiz ve bitkin hissedebilir. Kendini bir ebeveyn olarak göremediği, bebeğiyle ilişki kurmak istemediği veya onu yetiştirme sorumluluğunu alamadığı için kendini suçlu görebilir. İyi bir anne olamayacağına inanan kişi kaygılı hisseder ve bunu telafi etmek için de daha kötü kararlar verebilir. Ağlama nöbetleri şiddetini arttırabilir. Zaman zaman intihar düşüncesi anneyi ele geçirebilir. Lohusalık üzüntüsünde çökkün ruh haline karşı anne bebekle ilgilenmeye devam etse de lohusalık depresyonunda bebeğe karşı ilgisizlik ve hatta zarar verme korkusu bulunur.

    SEBEPLERİ

    Lohusalık depresyonu;

    • Doğum sırasında yüksek seviyede seyreden hormonların lohusa döneminde birden düşmesiyle

    • Annenin veya ailenin daha önce depresyon geçmişi varsa

    • Erken bir yaşta hamile kalındıysa

    • Plansız bir hamilelik yaşandıysa

    • Eş veya aile bebeğin bakımını paylaşmıyorsa

    • Annenin sigara, alkol ve uyuşturucu alışkanlığı varsa

    • Hamilelik ve lohusa döneminde zorluk yaşandıysa

    • Düşük gelir düzeyine sahip veya ekonomik durumu yetersiz ise ortaya çıkabilir.

    TEDAVİ

    Lohusalık depresyonu tıbbi yardımla atlatılabilen bir ruhsal bozukluktur.

    • Duygularınızı, düşüncelerinizi, davranışlarınızı, şu anki ve geçmişteki hayatınızın detaylarını bir psikoterapistle konuşarak da lohusalık depresyonu atlatılabilir.

    • Bilişsel Davranışçı Terapi, size zarar veren hislerinizi ve davranışlarınızı daha olumlularıyla değiştirmeyi hedefleyerek semptomları azaltabilir.

    • Kişilerarası Terapi de ilişkilerinizde ortaya çıkan sorunlara odaklanarak çözümler üreten başka bir tedavi yöntemidir.

    • Günlük egzersiz yapmak hormonal değişiminizi ve sosyal hayatınızı düzenlediği için psikoterapiyle birlikte denenebilir.

    • Gününüzü eğlenceli aktivitelerle doldurmak, meditasyon ve yoga gibi rahatlatıcı eylemlerde bulunmak da semptomları azaltıcı etkiler gösterebilir.

    • Lohusalık depresyonu geçiren anneler için belki de en etkili yollardan biri, sevdiği ve güvendiği insanların yanında bulunmaktır. Bebeğin bakımı konusunda kendini yalnız hissetmemek anneye çok yardımcı olur. Bir süre için bebekle olan ilgisi yalnızca emzirmeyle devam eder, kendine ve arkadaşlarına zaman ayırırsa depresif duygularda ve bebeğe karşı duyduğu suçluluk hissi azalabilir.