Kategori: Psikoloji

  • Elalem Ne Der? Korkusu

    Elalem Ne Der? Korkusu

    Aman bu saatte tek başına dışarı çıkma ‘elalem ne der?’

    Bu elbiseyi mi giyeceksin ‘elalem ne der’?

    Erkek adam böyle mi yapar sonra ‘elalem ne der?’

    Bak elalemin çocuğuna sen daha otur.

    Bir elalemdir tutturmuş gidiyoruz. Hep bir şeyler söylüyor. Eleştiriyor. Hiç susmuyor. Toplumumuzun kronikleşmiş bireyi ‘elalem’. Yukarıdaki cümleleri ve daha nicelerini duymayan yoktur aramızda. Hep bir elalem konuşuyor,bizi ayıplıyor ve biz utanıyoruz. Sonra da o elaleme göre davranışlarımızı,söylemlerimizi düzenliyoruz.

    Ama Neden ?

    İşin gerçeği elalem dediğimiz şey aslında toplum,çevre, sosyal grup. Her toplumun kendisine göre normları,kuralları,inançları,yaşam biçimi vardır. Sosyal varlık olan biz insanlarda Abraham Maslow’un tabiriyle ait olma gereksinimi içerisindeyiz dolayısıyla toplumla iç içe olma durumundayız.  Bu ihtiyacın karşılanması için de zaman zaman ve belkide çoğunlukla başkalarını mutlu ederek bir topluluğa dahil olabileceğimizi düşünüyoruz. Çünkü insanlara yadırgayacakları duyguları yaşatırsak bizden uzaklaşacakları gibi çokta gerçekçi olmayan bir inancın peşine düşüyoruz.

        Aslına bakarsanız bu elalem dediğimiz şey her zaman çokta kötü bir şey değil. Bizlerin geçmişte yapmış olduğu hataları tekrarlamasını engelliyor. Sonuçta elalem’in bir kural ve çerçevesi var ki çoğu zaman fayda sağlar çünkü toplumun ihtiyaçları doğrultusunda gelişmiştir bu kurallar. Ancak bu elalem’in ne diyeceği korkusu zihnimizi bulandırmaya, içimizi daraltmaya başlıyorsa burada bir problem var demektir. Çünkü bu korku yükseldiği zaman kendimizi elaleme muhtaç ve güvensiz hissediyoruz. Böylece ya başkalarına göre yaşamaya başlıyoruz ya da insanlardan uzaklaşıyoruz. Sonuç olarak kendimize olan saygımızı kaybediyoruz ve sosyal olarak yabancılaşarak ötekileşiyoruz.

        Benim Elalem korkum var mı ?

       Yapmak istemediğin şeyleri yapıyor ve bu yüzden içerleniyorsan, ne istediğini bilmiyorsan ya da hiç bu konu üzerine düşünmediysen, gerçekten inanadığın şeyleri ifade etmekten korkuyor/çekiniyorsan, insanlardan kaçınıyor veya hoşlanmadığın insanlarla vakit geçirmek durumunda kalıyorsan, karar almakta zorlanıyorsan, sürekli insanların senin yanında üzgün sıkılmış olduklarını hayal ediyorsan ELALEM  NE DER? korkusu yaşıyorsun demektir.

       İyi haber şu ki bu korkuyu yaşıyor olmanın tek sorumlusu sen değilsin. Çocuklarını; böyle davranırsan kimse seni sevmez, bak falancanın kızı şurayı kazanmış sen daha otur, hiçbir şeyi beceremezsin, cahilsin vs… gibi öz güven kırıcı söylemlerle yetiştiren aileler bu durumun paydaşı. Kötü haber bu durumu sürdürüyor ve çözmüyor oluşun seni bu paydaşa ortak yapıyor.

       Peki bu durumdan nasıl kurtulabilirim ?

       Öncelikle diğer merkezci olmaktan vazgeçmelisin. Merkeze kendini almalısın. Bunu başardığında insanlar seni sen olduğun için kabullenmiş olacak, onlara göre yaşamış olduğun için değil. Bunun bir diğer avantajı da hata yaptığında  durumu kabullenmek senin için daha kolay olacak çünkü bu senin kendi tercihinle yapmış olduğun bir hata. Oysaki başkalarına uyum sağlamak için yapacağın bir hatayı kabullenmek bu kadar kolay değildir. Çünkü başkaları için hata yaptığında keşke der, pişmanlık duyarsın ama kendi hataların sana büyümeyi öğretir. Başkalarını daha kolay affetmeni sağlar. Bazen yaptığın hatalar başkaları tarafından yanlış anlaşılabilinir. Eğer hata kendi şahsi hatan ise iyi niyetini kalben hisseder, iç huzura daha kolay kavuşabilirsin. Zihinsel olarak daha rahatlarsın ve elalem ne der diye kaygılanmaktansa kendine odaklanırsın.

      Diğer merkezli olmanın getirdiği bir diğer sonuç ise sen başkaları için ne kadar iyi olursan ol, ne kadar çaba harcarsan harca seni olumsuz söylemlerle yargılayabilirler ve herşeyi yapmış olmana rağmen nerede hata yaptığını düşünür durursun. Yeri gelir kendini kullanılmış  ve değersiz hissedersiniz. Aslında problem insanlarda değildir. senin onlarla seni sevsinler, yargılamasınlar diye kendinden ödün verdiğin bir ilişki kurmuş olman problem. Oysaki kendini merkeze alsan sen sen olduğun için yanında olan insanlarla ağı oluşturmuş olsan, vermiş oldukların ve çabaların seni mutlu ederdi. Kendin mutlu olduğun için çabalardın başkalarını mutlu etme gayesiyle değil. Ve kimseden bir beklentiniz olmayacağı için elalem ne der diye bir kaygın olmazdı.

        Zihnini elalem ne der sorusundan uzaklaştırmak istediğinde kendini bir eyleme dökebilir ve odağına eylemi alabilirsin. Bu eylemin bir hedefi olursa diğerlerine odaklanmaktansa hedefine odaklanabilirsin. Bu bir kurs olabilir, bir başarı hedefi olabilir, sana katkı sağlayacak ve seni geliştirecek sonunda da mutlu edecek her şey olabilir. Kendini bir şekilde hayatın akışına bırakman lazım, başkalarının yargılarına değil.

      İyi yönlerinin farkında olan, güçlü yanlarını bilen ve güvenebileceğiniz insanlarla beraber olun. Sevildiğin ve desteklendiğin ortamlarda , arkadaş grupları içerisinde olmayı tercih et.

      Yapacağın bir davranışta kaygın yine çok artıyorsa ‘ en kötü ne olabilir ki?’ sorusunu kendine sor. Çekindiğin kişilerle konuş , fikirlerini al ve kendi isteğin doğrultusunda değerlendir.

      Kendinle içsel konuşmalar yap. ‘Tam olarak ne istiyorum?’ sorusuna cevap ver. Kararlarını kendi isteklerin doğrultusunda al.

      Ne yazık ki insanların ağzı torba değil ki büzesin. Bu nedenle senin için neyin önemli olduğunu bul. İnsanların bu durum üzerine neler diyebileceğini,yapabileceğini listele ve kendini bunlara hazırla.

    Bir başkasının senin hakkındaki görüşleri senin gerçeğin olmak zorunda değil (Les Brown)

    Unutma…

  • Duygu ve Düşüncelerin Kontrolü Mümkün Müdür?

    Duygu ve Düşüncelerin Kontrolü Mümkün Müdür?

    “En çok hangi duygunuzu/hissinizi kontrol etmek isterdiniz?” sorusunu birçok platformda, denk geldiğim sohbetlerde sormaya gayret ettim. Genellikle “nerden çıktı bu soru şimdi?” farkındalığı ile birlikte, “hüzün”, “ağlamaklı olmak”, “duygusallık”, “öfke”, ”sabırsızlık” ve benzeri duygu ve düşüncelerin “değiştirilmek” ve “kontrol edilmek” istendiğine dair geri bildirimler aldım. Amacım bir kamuoyu oluşturmak ve o doğrultuda yazımın son şeklini vermekti. Bu yüzden gizlilik ilkemiz temeline dayanan ve samimiyetle cevaplayan herkese buradan tekrar teşekkür ediyorum.

    Kontrol, kendi içinde bir bütünlüğü koruyan ve sınırları belirleyen bir denetleme yeteneği olarak özetlenebilir. Çevremizde (dış dünyada) olan biten birçok olay kendi kontrol kümemiz içinde ise direkt veya dolaylı olarak müdahale edebilir onu “kontrolümüz altında” yeni bir forma kavuşturabiliriz. Sevmediğimiz bir programı kapatmak gibi. Hoşumuza giden bir şarkıyı dinlemek gibi. İstediğimiz yemeği sipariş etmek gibi.

    Size şu haberi verebilirim ki çevremizde bize istediğimiz planlamalarda, hayatımızı düzenlemede, geçmiş, günümüz ve geleceğe yönelik kararlar almakta işimize yarayan yönetici pozisyonunda bulunduran bu kontrol yeteneği maalesef düşünceler ve duygular üstünde o kadar da işe yaramıyor. Araştırmalar gösteriyor ki insan beyni günde 20.000 ile 80.000 arası düşünce ve buna bağlı yine binlerce duygu üretiyor, işliyor ve geri plana itiyor.

    Peki nasıl oluyor da bu kadar çok düşünceden sadece bazılarını bu akışta “durdurup” sözde “kontrol” etmeye”, “başa çıkmaya”, “düşünmemeye”, “halletmeye” çalışıyoruz. Tabi bu “durdurmaya” veya “hızlıca göndermeye” çalıştığımız şeylerin birçok ekole göre bizimle bir bağlantısı var. Ek olarak yine bu olan bitenin son dönem terapilerde birçok açıklaması var. Bunlardan bazılarına değinecek olursak.

    *Kişinin kendine sınırlı özgürlük tanıması.

    *Kontrol etmekten başka bir yol ve yöntemi bilmiyor olması.

    *”Mutluluk” haricinde başka bir duygunun ve düşüncenin varlığını “olağandışı” kabul etmesi.

    *”Düşünmemeye çalışmak”, ”kabullenmemek” yaşanan sorunları ortadan kaldırır yanılgısı.

    Tabi bunlar sadece birkaç tanesi.

    Minik bir not: Yanlış anlaşılma olmasın, olan biten her şeyi kontrol edemiyor değiliz. Ancak sadece bir kısmını kontrol edebiliyoruz ve bunu da doğru noktalarda uygularsak yaşanan şeylerin daha anlamlı ve renkli kılınması çok daha mümkün görünüyor.

  • Ana Baba Çocuk İletişimi

    Ana Baba Çocuk İletişimi

    Sahip olduklarınızdan 1oo yıl sonra yani büyük ihtimalle öldüğümüzde hangisi sizin için hala önemli olacak. Banka hesabınızdaki paranın miktarı ya da gayrimenkulleriniz elbiseleriniz zevkleriniz, kederleriniz…Ve çocuklarınız. Evet, bunlardan sadece geride bıraktıklarınızdan sadece çocuklarımızı hala önemsiyor olacağız. Onların sağlık mutluluk ve başarıları adeta bizi temsil etme yönlerini önemseriz. Onlar bizim hem dünyadaki bağımız hem de eserimiz. Adeta buradan giderken bıraktığımız en hoş sedadır. Bu yüzden çocuklarımıza gerçek değeri verebilmeliyiz.

    İnsanlar acaba neden çocuk sahibi olmak isterler? Herhangi bir sağlık sorunu yaşayan bazı kişiler, olağanüstü çabalara girip neden mutlaka anne ya da babalık duygusunu yaşamak ister? “Yıllar sonra yaşlandığımızda bize bakarlar” cevabı hiç de yeterli ve inandırıcı değildir. Bizi anne ya da baba olmaya iten çok daha büyük bir dürtü olmalı. Muhtemelen genetik bir baskıdır bu. Yani bu açıdan bakıldığında yetişkinler, aslında çocuklarına muhtaçtır. Fakat ne oluyor da, çocukları büyüdükçe bazı yetişkinler, bu şansı kendilerine veren evlâtlarına karşı sertleşebiliyorlar? Oysa o bebek sayesinde aileleri şenlenmedi mi? Nineler, dedeler, komşular, hep birlikte dünyaya gelen bu yavruyu bağırlarına basmadılar mı? Bebek büyüdükçe aslında ana babalar da büyürler, olgunlaşırlar. Çocukları için mallarını, mülklerini, hatta canlarını veren ana babaları hep duyduk, gördük. Bununla birlikte babaya göre annenin yeri daha başkadır. Çünkü bebeği dünyaya getiren odur. O mucize sütü mukaddes bedenlerinde oluşturan, bebeklerini besleyen yine onlardır. Babalara gelince… Yapılan araştırmalara göre, babaların sevgi ile temas ettikleri çocukların zekâ düzeyleri daha yüksek çıkmış. Yani ana babalar, iki kanatlı bir kuş gibidirler. Mutlu ve başarılı bir gelecek için her iki kanadın da görevlerini yeterli biçimde yapması gerekir. Annenin ya da babanın gereğinden fazla yük taşıması, sorumluluk alması, diğerinin görevlerini yeterince yapamayacağından, çocuk için kuşkusuz olumsuz sonuçlar doğuracaktır.

    Çocuğu olsun ya da olmasın, bir kadının gerçekten anne olup olmadığını anlamanın belki de en kolay yolu, bir başkasının çocuğunun bakımını yapıp yapamadığına bakmaktır. Annelik dürtüsü, kadınlarda çok kuvvetli bir motivasyon kaynağıdır.

    DOĞURMAK MI, BÜYÜTMEK Mİ?

    Çok eski zamanlarda, Kafkasya’da bir ayaklanma olur ve kral öldürülür. Kraliçe ise güç bela kaçar ve canını kurtarır. Ancak valizlerini hazırlama telaşına kendini fazla kaptırmış olan kraliçe, henüz bebek olan oğlunu sarayın odalarının birinde unutmuştur. Bu sırada hizmetçilerden biri, bebeği orada bırakıp ölüme terk etmektense, kendi hayatını riske atarak çocuğu alır ve saraydan kaçırır.

    Hizmetçi, yıllarca yoksul bir hayat yaşasa da bebeği büyütür. Yaklaşık on yıl sonra iktidar yeniden değişir ve eski iktidar yanlılarına af çıkar. Bunu fırsat bilen eski kraliçe ülkesine geri döner. Ve hizmetçisini bulup oğlunu, aslında ülkenin yeni veliahdını ister. Hizmetçisi ise artık onu kendi çocuğu olarak gördüğü için vermez. Sonunda mahkemelik olurlar.

    Açılan dava görüşülürken yargıç her iki kadını da haklı bulur. Çünkü biri çocuğun dünyaya gelmesini, diğeri de bakımını sağlamıştır. Yani her iki tarafın da çocuk üstünde hakları vardır.

    Sonunda yargıç, veliahdın gerçek annesinin anlaşılabilmesi için küçük bir oyun oynamaya karar verir. Duruşma salonun ortasına bir metre çapında bir daire çizer ve çocuğu tam ortasına getirtir. Her iki annenin de çocuğun bir kolunu tutmasını sağlar. Oyun çok basittir. Başla, komutuyla anneler çocuğu kollarından, kendi taraflarına doğru çekmeye çalışacaklardır.

    Kadınlar, çocuğu kazanabilmek için kuvvetle çekerler; ancak eski kraliçe çocuğu kendi tarafına çekmeyi başarır. Hizmetçi bir şans daha ister; fakat yine kaybeder. Eski kraliçe oyunu kazandığı için çok mutludur. Hizmetçi ise yargıca seslenir:

    -Ama çocuğumun canı yanıyor. O yüzden bırakıyorum.

    Yargıç zaten bu oyunu bilinçli olarak oynatmıştır. Bu yüzden çocuğu yeniden hizmetçiye, yani gerçek annesine verir.

  • Ailede Mutluluk

    Ailede Mutluluk

    Aile insanı, toplumu ve devleti güçlü ve huzurlu kılan en temel kurumsal yapıdır. “ Bir kralda olsa mutlu insan evinde mutlu olandır” sözünden de anlaşılacağı gibi aile dünyadaki cennetimiz diyebileceğimiz huzur yuvalarıdır. Ancak bütün insanlar ve aileleri için maalesef bu durum oluşmamıştır. Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre boşanma oranı aile içi şiddet ve şiddetli geçimsizlik sonucu oluşan istenmeyen olaylar oldukça yaygınlaşmıştır.

    Sağlıklı iletişim kuramayan, kişilik ve ruh sağlığını koruyamayan bireylerin evlerinde huzurlu olmaları ve huzur dağıtmaları mümkün mü? Medya, kültürel yozlaşma, maddi değerlerin egemenliği gibi unsurlar paylaşma, dayanışma, fedakârlık ve saygı gibi manevi değerleri yok etmeye başlamış ancak zengin mutsuz insanların sayısı artmıştır. Günümüzde insanlar artık “bir kilim yeter” sözünü farklı manada algılamaktadır. Bir fincan kahvenin hatırı bir saat bile süremez olmuştur.

    Kendi içimize dönüp baktığımızda her ailede bir depresyon vakası, aşırı öfke ve saldırganlık, içe kapanma gibi duygusal ve davranışsal bozukluklara rastlamak mümkündür. Kim huzur dolu sağlıklı, neşeli bir aile yaşamı olsun istemez ki? Belki birçoğumuzun dertli olduğu bir konudur bu. Ancak yaşadığımız sorunları nasıl çözebileceğimizi bilemeyiz. Sorunlara doğru teşhisi koyabilsek bile çözümle ilgili teknik üretemeyiz ya da gerekli desteği ailemizden bulamayız.

    Bir ailede iletişim olmazsa olmaz bir unsurdur. Eğer aile bireyleri birbirini anlamıyorsa, ailede saygı ve fedakârlık oluşmamışsa herkes sadece kendini haklı görüp karşıdakini saldırgan bir tavırla eleştiriyorsa o ailede mutluluk olması beklenebilir mi? Bu durumda hemen bu becerileri kazanmalı ailemizi güçlü kılacak, huzur getirecek değerleri oluşturmalıyız. Eğer bu konuda etkin olamıyorsak ya da yetersiz kalıyorsak mutlaka bir psikolojik danışmandan yardım alarak aile içinde yaşadığımız problemlere son verebilmeliyiz. Hatta bir aile belirli zamanlarda psikolojik danışmanla görüşerek psikolojik destek alamadır. Uzman yardımı almayı bir utanç kaynağı olarak görmek oldukça yanlış bir tutum olmakla birlikte tam tersine bir dâhiliye uzmanımızla nasıl görüşebiliyorsak bir ruh sağlığı uzmanı ile de görüşebilmeliyiz. Gelişen kültürle birlikte “psikolojik danışmana sadece deliler gider” gibi yanlış yargılar da silinmiştir.

    Bazı insanlar mutsuzluğu alışkanlık haline getirmişçesine aile içi iletişim sorunlarını umursamaz hatta hiç bir zaman çözülemeyeceğine inanır. Bu inanış gerçekten de sorunun kangren olmasına sebep olur. Bu tutum akıllıca değildir. Çünkü bu dünyada sadece bir defa yaşama şansına sahip olan bizler kesinlikle sağlıklı hayat yaşamayı ve mutlu olmayı hak ediyoruz. Bunu da her şartta başarabiliriz. Yeter ki buna inanlım ve kendimizi daha da güzelleştirmek adına değişmeye cesaretli olalım. Aile cennetlerinde dolu dolu ve paylaştıkça çoğalan mutluluklar yaşamanız dileğiyle…

  • Mücadele Ruhu

    Mücadele Ruhu

    Dünyanın en üstün zekâ potansiyeli sizde olsun. Her türlü maddi imkânınız, en kaliteli eğitim olanaklarınız, mükemmel desteği olan aileniz ve size sunulmuş eşsiz fırsatlar… Böyle bir durumda kesinlikle her şeyi başarabileceğinizi mi sanıyorsunuz? Bence bu durumda en kesin başarı: Hiçbir Şey! Hayatta size sunulan fırsatlardan elinizdeki kozları ortaya koymadan sonuç elde etmeniz nasıl mümkün olabilir.

    “Dünyanın en büyük potansiyeli mücadele ruhudur.”

    Başarılı insanlar yukarıda bahsettiğimiz imkânların kaçına sahiptiler. Kimi fakir kimi öksüz kimi okulsuz birçok efsane isim bugün tarihe geçerek adını asla unutturmuyor ve bize elde ettiği başarılarla ilham veriyor. Sokak lambasında ders çalışan ömrü sefaletle geçmiş, simit satarak okul kitaplarını alan büyük insanlar. Hiçbir imkâna gerek yok demiyorum. Eğer mücadeleci özelliğiniz yoksa zaten hiçbir imkânınızı kullanamazsınız; balon gibi her an sönmeye hazır küçük başarılarınız olur. En küçük zorlukta pes edersiniz. Engelsiz başarı elde edilemez ama sizde engelleri aşma gücü olmadığından uzun vadede asla başarılı olamazsınız.

    Mücadele ruhu taşımayan insanların ortak özellikleri;

    • Başarısızlıklarını bahanelere ve çevresel faktörlere bağlarlar.
    • Gelecekle ilgili hedefleri yoktur sadece rahat edebilecekleri bir yaşamın hayali vardır.
    • Kısa yoldan kazanç sağlamının yollarının ararlar.
    • Küçük veya geçmiş bir başarısını büyüterek anlatırlar.
    • İçinde bulundukları kötü durumundan ötürü başkalarını suçlarlar.
    • Genellikle asalak olarak mücadele eden insanların ürettiklerinden beslenerek yaşarlar. Böylece giderek alıcı olmaya alışarak bencilleşirler.
    • Çok sık bunalıma girerler.
    • Tesadüfî ve şansa bağlı yani emek göstermeye ve mücadeleye dayanmayan başarılara odaklanırlar.

    Ne var ki hiçbir başarı tesadüfî değildir ve şansla elde edilen kazanca başarı denilemez. Hiçbir milli piyango talihlisi hatırlanmaz ve lezzetli bir yaşam sürdüremez. Çünkü hak edilerek emek sonucunda terle elde edilmeyen bir kazanç insanı tatmin etmez. Bu da gösteriyor ki insanın doğuştan getirdiği önemli bir özellik mücadele etme özelliğidir: İlkel zamanlarda yabani hayvanlarla ve vahşi doğayla baş etmek zorunda kalan insan bugünde yaşamını devam ettirmek için stres, mesai, proje, terör, psikolojik savaş, ergenlik sorunları gibi alanlarda donanımlı olmak zorunda kalmıştır. Peki, mücadele ruhu kazanmış bir insanın genel özelikleri nelerdir?

    Mücadele ruhu olanların ortak özellikleri;

    • Her şeyden önce vizyon sahibidir, dünyada işgal ettiği statünün farkındadır.
    • Kendisini tatmin edecek bir hedefi vardır. Davranışlarında ve sözlerinde bu hedefin kokusunu alırsınız.
    • Hedefini gerçekleştirecek bir enerjisi ve motivasyonu vardır.
    • Engeller ve olumsuzluklar karşısında ümitsizliğe düşmez, yeniden ayağa kalkarak mücadeleye devam eder.
    • Başarısızlıkları tecrübe olarak nitelendirir.
    • Ertelemek ve vazgeçmekten asla hoşlanmaz.
    • Hedefine ilerlerken bir sorunla karşılaşırsa günah keçisi aramak yerine yoluna devam etme yolları arar.

    Dış faktörler ve rehavet onun odak noktası olan hedefine ulaşma azminden vazgeçiremez.

  • Başarıya İnanmak

    Başarıya İnanmak

    Eğer yenildiğini sanıyorsan yenilmişsindir.

    Girişmeye cesaretin yoksa girişemezsin.

    Başarmak ister ama başaramayacağını sanırsan,

    Hiç şüphen olmasın başaramazsın!

    Harpte muharebeleri kazananlar,

    Her zaman daha güçlüler veya daha hızlı koşanlar değildir.

    Er veya geç başarmış bir kimse,

    Başaracağına inanmış bir kimsedir.

    Ben asla başaramam diyerek başarılı olmuş kaç insan gördünüz? İnanmak öyle bir güçtür ki dünyanın en büyük zaferlerine kaynaklık etmiştir. 300 spartalının binlerce Pers askerine kafa tutuşunda, 300 Medine’li müslümanın 1000 Mekkeli kureyş askeriyle mücadelesinde Japonya’ nın atom bombasının ardından yeniden dirilişinde ve Almanların iki dünya harbinin en büyük hezimetini yaşan bir ulus olmasına rağmen mucizevî bir şekilde kısa sürede dünya devlerinin arasında yerini almasında inancın müthiş esrarını ve gücünü görürsünüz. Kendi ecdadımızı tek başına milli kahramanımız Seyit Onbaşı özetler. Yarı baygın bir insan nasıl bir güçle ayağa kalkıp 276 kiloyu ilk ve son kez kaldırıp hiçbir mühendislik becerisine de sahip olmadan OCEAN’ın kucağına gönderir. İnancın eşsiz tezahüründen başka nedir bu? Elleri ve ayakları olmayan bir gencin olimpiyat rekorları kırmasını, gözleri doğuştan görmeyen bir öğrencinin Hukuk Fakültesini nasıl kazandığını mı merak ediyorsunuz? O zaman kendinize dönüp inanmanın nasıl efsaneler oluşturduğunu deneyin. Bilimsel araştırmalar insan beyninin sınırlarının tahminimizin de ötesinde işlevi olduğunu gösteriyor. ABD’de Nick isimli bir idam mahkûmuna buz odasında dondurularak öldürüleceği haber verilerek odaya alınır. Sıcaklığın 30 derece olduğu, her on dakikada bir gonk sesi verilerek 10 derece düşürüleceğini haber verirler. Çaresiz ölümü bekleyen idam mahkûmu birinci gonk sesinde çok etkilenmez. İkincisinde sıcaklık 10 dereceye düşmüştür ve yavaş yavaş üşümeye başlar. Üçüncü gonk sesinde titremeye ve acı çekmeye başlar. Dördüncüsünde sıcaklık -10 derecedir ve iyice acıları artar. Bir süre sonra beşinci gonk sesi verilir. Artık mahkûm acıları hissetmemeye başlamıştır ve uykusu gelmeye başlamıştır. Altıncı gonk sesini çekildiği bir köşede duyan mahkûmu biraz sonra içeri giren bilim adamları ölmüş olarak bulurlar. Bilim adamları insan beyninin gerçekten inandığı zaman neleri yapabildiğini ispatlamış oldular. O buz odasında sıcaklık bir derece bile düşürülmemişti. Mahkum infazın olacağına mahkeme kararından ötürü o kadar inanmıştı ki kendi kendini dondurarak öldürdü. Aynı inancın etkisini sıcaklığı +25 olan bir fırında kapalı kalınca yanarak ölen bir işçide görebilirsiniz. Köy sakinleri yağmur duasına çıkmışlardı. Bütün köy ahalisi toplandı. İçlerinden sadece birinde şemsiye vardı. İşte o adam edilecek duanın kabul olacağına tek gerçek inanandı. Madem bu kadar güçlü olan inanma duygusu başarmak için çok mu önemliydi? Evet! Sınav hazırlığındaki bir öğrencinin en güçlü yakıtı inançtır. Bütün hedefe dönük aksiyonların temelidir bu. Kendinize inancınızı kontrol edin. Yeterince inanmıyorsanız yani şüpheleriniz, ciddi korkularınız ve isteksizlik varsa asla işin başına varmayın. Önce İNANÇ! Bunu çözmeden başladığınız her iş yarım kalmaya adaydır. Gerçekten inanıyorsanız hayatın size sunmuş olduğu şampiyonluk fırsatını avuçlarınıza yaklaştırdınız demektir. Geri kalanı aslında bundan daha kolay.  Yolunuz açık olsun!

  • Hedef

    Hedef

    “Hedefsiz bir insanın varlığından şüphe ederim”

    Hz. Mevlana

    Vurulması gereken koordinatları bilmeyen savaş uçağı pilotu, ders çalışmaya otururken yarın hangi sınavın olduğunu bilmeyen öğrenci, tarlaya ekim için geldiğinde çuvallarda hangi mahsulü taşıdığını bilmeyen çiftçi, tatile çıktığında nereye gideceğini hiç düşünmediğinden terminalde şaşakalan bir çift. Ne kadar saçma görünüyor değimli? Olur mu öyle şey? Bu insanların her biri önceden bu bilgilere erişip hazırlanırlar. Yani hedeflerini belirlerler; yoksa hedef belirlemeden bir işe girişmek, çabalamak ne kadar ahmakça diyebilirsiniz. Doğru! Aslında birçok davranışımızı seçtiğimiz hedefler doğrultusunda gerçekleştiririz. Ancak bunların çoğu kısa vadeli, çabuk zevke dönüşebilen, zorlayıcı olmayan ve aşırı mücadele gerektirmeyen hedeflerdir. Ne var ki insanoğlu küçük hedeflere ulaşmaktan çok mutlu olmaz. Kitabımızın başında bahsettiğimiz temel ihtiyaçları karşılamayı arzular. Bu bir yaratılış özelliği ve işe yarmayan olmak insanı ne kadar umursamaz görünse de mutsuz eder. Bu yüzden gerçekten bir gayesi olmayan ve üretemeyen ve başarılı olamayanlar sanki bütün bunlar oluyormuş gibi yalan söylerler ya da küçük başarılarını abartarak aynı potaya gelmek isterler. Güçlü bir ihtiyaç varlığını ispatlamak.

    Cansız varlıklara dikkat edin! Atom çekirdeği etrafında dönen elektronlar canlı karıncalardan bile daha dinamiktir. Evrende cansız olduğunu bildiğimiz nice gezegen yıldız ve galaksi milimetrik hesaplarla yörüngesinde koşturup durmaktadır. Ya canlılar! Ağustos böceğinin hikâyesi sadece bir hikâye. Yazın tembellik ettiği ve kışın karıncaya muhtaç olduğu sadece insanoğluna bir benzetme. Hiçbir hayvan eğer insanoğlu müdahale etmezse, başka bir hayvana dilencilik etmez. Çünkü onun genetiğindeki hassas programları, yani içgüdüleri bütün yolları tarif eder ve mücadeleyi asla bırakmazlar. Yeryüzündeki dilencilik sadece insanların uğraştığı bir iştir. Keşke böyle bir uğraşı hiç olmasa. En ufak mikroorganizmalardan en devasa yaratıklara kadar yaşayan tüm canlılar şaşmaz bir hedefin peşinde koşarlar. Asla vazgeçmezler ve mutlaka kendi alanlarında sayısız başarılar elde ederler. Bununla birlikte onlardan çok daha muhteşem yeteneklerle donatılmış ve hiçbirinin sahip olmadığı zekâsı sayesinde sürekli gelişebilen tek varlık olan insan, neden çok daha mücadeleci ve başarılı olamasın. Bunun için bir kez daha nereye gittiğinizi ve neden gittiğinizi düşünün!

    Bu ihtiyaçlar her zaman bedensel olmayabilir; psikolojikte olabilir. Mesela insanlar genellikle kendilerini seven insanlarla birlikte olurlar. Siz hiç ‘benden nefret eden insanlarla birlikte yaşamayı çok severim’ diyen birini duydunuz mu? Burada sevilme ihtiyacını karşılamak amaçtır. İyi bir sanatkâr olmayı arzulayan sanatçı eserlerini insanların beğenmesini ve takdir edilmesini bekler. Takdir de bir ihtiyaçtır. Küçücük bir çocuk bile çekyata çıkmayı başardığında arkasına dönüp bakar; kutlasınlar, takdir etsinler diye. İnsanlar neden bu kadar çok koltuk kavgası yapıyorlar dersiniz. Statü ve saygınlık kazanmak da bir ihtiyaçtır. Üniversite sınavına hazırlanan bir öğrenci sevdiği bir mesleği hedef edinmiş Tıp seçmiştir. Aslında örtülü amacı da doktorluk mesleğinin saygınlığıdır.

    “Büyük adamların amaçları, diğerlerinin yalnızca istekleri vardır.” DÜNYA ATASÖZÜ

    Bir düşüncenin hedefe dönüşmesi için şu aşamalardan geçmesi gerekir:

    1. İhtiyaç hissetme ve İhtiyaçlarının farkında olma.
    2. Pragmatist hayal kurma
    3. Arzulama
    4. Sistematik ve bilinçli hedef koyma

    “Güçlü kararlar, güçlü arzuların ürünüdür.”

    Hayallerimiz ihtiyaç ve beklenti zeminine oturduktan sonra o hayalimizi ne kadar istediğimiz çok çok önemli. Onun için yüzlerce yarışçıdan bir şampiyon çıkıyor. Milyonların içinden bir başbakan seçiliyor. Hiç biri şansım yaver gitti demez, çünkü ateşli sıtma gibi iliklerine işleyen arzuları ve boylarını aşan terlerine vefasızlık etmek istemezler. Üniversite iki milyona yakın adaydan istenen bölümlere ilk 50 bin’i girebiliyor. Buda milyonu aşkın insanı geride bırakacak performans gerektiriyor. Gerçekten böyle bir sınavı kazanmak çok zor. Tabi ki istediği bedellerde var. Bedelini ödeyenler zafer kazanabilir.  Türk insanının bağımsızlık zaferinin bedelini düşünürseniz, Balkan, Rus, 1. Dünya ve Kurtuluş savaşlarını dâhil edersek milyonların kanını görürsünüz. Öksüz kalmış, eşini kaybetmiş, açlık ve sefalete düşmüş, yurtları işgal edilip esir alınmış, malı ve namusuna kast edilmiş milyonları görürsünüz. Peki, bizim bedelimiz nedir? Bu sınavı kazanmak için canımızdan, sağlımızdan, mutluluğumuzdan mı o9lacağız? Hayır. Hiç de kendimizi yıpratacak, kalıcı hasarlar meydana getirecek kayıplarımız olmayacak. Sadece zevklerimizi, eğlencelerimizi, boş vakitlerimizi, sosyal aktivitelimizden bir kısmını düzenleyeceğiz. Birazcık kısabiliriz, erteleyebiliriz, robotlaşmadan ama işimizin farkında olarak düzenleyeceğiz. Bir de başarının diğer gereksinimleri olan öğrenme teknikleri ve donanımları kazanancağız. Ve sonuçta ömrümüzün sonuna kadar başarmış bir insanın özgüveniyle ve kendimizin şampiyonu olarak yaşayacağız. Hayal ettiğimiz hayatı hedefleştirmiş ve sonunda elde etmiş olacağız. Ne dersiniz? Hayallerimiz sadece hayal olarak mı kalsın, yoksa onları hedef yapıp koşalım mı peşinde, ona kavuşana dek?

    İnsanların büyük bir kısmının başarı düzeyleri kapasitelerinin altındadır. Potansiyeli performansa dönüştürmenin ilk adımı kapasitemizi keşfederek ona uygun bir hedef geliştirmektir. Hedeflerini belirleyen insanlar bazen sadece ilgi duyduğu bir alana odaklanıyor. Bazıları aslında sevmediği bir noktayı sırf prestijinden ötürü hedef seçiyor. Hedefsiz insanların tamamı, hedefi olanlarında doğru niteliklere göre seçim yapamayanları başarısız olur.  Yunus Emre’nin yüzlerce yıl önce dediği gibi insan önce kendini bilmeli, kendini tanımalıdır.  Potansiyelini bilmeyen öğrenciler genelde daha küçük hedefler koyarak riske girmemiş olurlar. Bazıları da çok üstünde hedef belirleyerek çok çalışmak zorunda kalır yinede istediği başarıyı elde edemez. Bu sefer de he çok enerji sarf eder hem de özgüveni gittikçe düşer. Çok emek harcamasına rağmen başarıya ulaşamaz. Gardner’in çoklu zekâ kuramına göre en az sekiz zekâ alanında değerlendirilen zekânın birde zihin sel performans derecesi düşünüldüğünde beynin anlaşılmasının hem çok gerekli hem de biraz zor olduğu anlaşılıyor. Bir insanın matematiksel zekâ alanı çok gelişmişken sözel becerisi daha az gelişmiş olsun. Bu öğrencinin ben edebiyat alnını çok seviyorum diyerek bu yönde çalışması sadece ilgisine göre hedef koyduğunu gösterir. Bu seferde hem mevcut gelişmiş zekâ alanını kullanamamış olur, hem de diğer alanın da yer tutabilmek için çok fazla gayret sarf etmek zorunda kalır. Yinede çok iyi bir edebiyatçı olacaktır diyemeyiz. Tabi ki bir alanda çok emek harcayan birisi belli noktalara gelebilir ve hatta başarılı da olabilir. Burada asıl anlatılmak istenen zihinsel enerjinin tasarruflu kullanımı ve daha üstün başarılara daha kısa sürede ve daha sağlıklı ulaşabilmektir. Yoksa insanları yetenekleriyle sınırlandırmak gayesi güdemeyiz. Ancak şu da var ki zaten doğuştan belli genetik sınırlamaların varlığı da reddedilemez bir gerçek. Buna rağmen yetenekler geliştirilebilir, zayıf alanları güçlendirilebilir.

    HEDEF SEÇİMİNDE DİKKAT EDİLECEK HUSUSLAR:

    1. Mesleğe dönük hedef seçilmesi
    2. Mantıkla açıklanabilir olması
    3. Ulaşılabilir olması
    4. Motive edici olması
    5. İhtiyaç ve beklentileri karşılaması
    6. Kesin ve net olması
    7. Ölçülebilir olması
    8. Belirli bir zaman dilimine göre ayarlanmış olması ve birimlere bölünmesi
    1. Faydalı olma amacı güdülmesi

    Fatih’in yastığındaki İstanbul krokisi gibi hedefinizi sık sık seyredin. Ona ulaştığımız anı hayal edin sıkça. Sevinicinizi, coşkunuzu, yakınlarınızın mutluluğunu hayal edin. Özellikle ders çalışmak istemediğiniz zamanlarda ve de yatağınıza uzandığınızda…

  • Yemekten Sonra Diyet Yapsam

    Yemekten Sonra Diyet Yapsam

    Merhabalar. Yeme davranışı bir ihtiyaç mı tercih mi yoksa bağımlılık mı? Bu soruların cevaplarını arayarak başlamak istiyorum. Diyet yapmakta zorlanan danışanlarımdan duyduğum ilginç cümleleri paylaşmak istiyorum. “Tam diyete başlıyorum, acayip acıkıyorum. Canım sıkılınca acıkıyorum. Moralim bozulunca midem kazınıyor, Stresliysem yerim. Mutlu olduğumda iştahım açılıyor. Karnımı doyurunca diyet yapsam olur mu? Mutfakta beni çeken bir şey var. Özellikle de geceleri.

    Biyolojik ihtiyaçlarımızın en öncelikli olanı beslenmedir. Peki yeme davranışı sadece karın doyurmak mıdır? Başka bir ihtiyacımızı da karşılıyor mu? Evet. Acıkmak, karnımızı doyurmak görsel zevkten başlar damak ve dilde devam eder, midenin dolgunluğunun ve kanımızın ideal değerlere ulaşmasına kadar devam eder. Bütün bu süreçlerde hem ihtiyaç var hem tercih var hem de bağımlılık var. İhtiyaç biyolojik bir süreçtir, doğaldır. Tercihler ve bağımlılık ise çoğu zaman doğal ve sağlıklı çizgiden sapmamıza neden olur. Örneğin Pazar kahvaltısı diye bir tören vardır kültürümüzde. Her şeyden iki üç çeşit olur mükellef sofralarda ve doyduktan sonra yemeye devam ederiz. Siz hiç obez olmuş bir aslan, zürafa gördünüz mü? Göremezsiniz. Çünkü diğer canlılar sadece ihtiyacı olan miktarı yiyor içgüdüsel olarak. Peki insanoğlu doyduktan sonra neden yemeye devam eder. Diyecekseniz ki gözü doymuyor. İşte bu kısmı psikolojik açlık. O asla doymaz. Mesele mide değil zihindir çünkü. Yedikçe kendini rahatlatır kaygıları hafifler kendini güven de hissettirir. Bi taraftan da kilo aldığı için rahatsızdır. Sonra İradesini kullanarak yemeyi kendine yasaklar. Yasaklayınca o içindeki doymayan psikolojik açlık onu sürekli ve daha çok dürter ve bir gün pes eder ve eskisine göre daha çok yiyerek kilo alır. Peki Diyeti bozanlar iradesi zayıf insanlar mıdır. Kesinlikle hayır. Onların iradeleri tam tersine çoğu insandan daha güçlüdür. Başka konularda neleri başardıklarını izleyin. Peki bu başarısızlık irade zayıflığından değilse neden kaynaklanıyor. İrade çatışması. Zihinlerinde asla bitmeyen irade çatışması. Şöyle düşünelim. Hani küçükken iki grup olup halat çekme yarışı oynardık. Hangi taraf daha çok çekerse o kazanırdı. İşte bu halat çekme düzeneğinin bir benzeri de zihnimizde kuruluyor. Bir taraf ye diye çekiştiriyor, diğer taraf yeme. İkisi arasında kalan insan yerken de rahat değil yemezkende.Çünkü Diğer taraf çekiştirmeye devam ediyor. Hiç rahat bırakmıyor. Ne kadar irade gücü ile dayanmaya çabalasak da mutlaka bir gün pes ederiz. Çünkü karşı tarafta azalmayan bir çekiştirme var. Kazanamadığınız bir yarışma yıllar sürerse pes etme eğilimimiz artar

    İRADE ÇATIŞMASI

    YE

    Zevkli

    Güçlü hissettirir

    Stresin azalır

    Mutlu olursun

    YEME

    Sağlığın bozulur

    Fit ve güzel olmazsın

    Özgüvenin azalır

    Mutsuz olursun

    Peki bu durumda ne yapmak lazımdır? Yememeye çalışırsak çatışma yaşarız. Bu irade çatışmasını sonlandırmanın yolu YE diyen tarafın çekiştirmesini durdurmaktır. Gerçekten fazla yemeye ihtiyacımız var mı. Yok. Gerçekten fazla yemek mutlu eder mi? Hayır. Gerçekten çok yemek yemek strese iyi gelirmi sorunlarımızı çözmemize yardım eder mi. Hayır. İşte böyle bize yemeyi emreden tarafı yok etmeliyiz. Tabiki rasyonel ispatlar sunarak zihinimizi ikna etmeliyiz. Yanlış inançları yok ederek yerine sağlıklı ve gerçekçi bilgiler koymalıyız. Bunu yaptıkça da zaten otomatik olarak ihtiyacımız kadar yeriz. Nerden biliriz ihtiyacımız olan miktarı. Tabiki bu bizim genetik kodlarımzıda hazır. Bunu sağladığımızda ne halat kalır ne çatışma ne de çekiştirme. Kolaylıklar dilerim. Hoşçakalın

  • Beslenme Psikolojisi

    Beslenme Psikolojisi

    Yeni yıla nasıl girmek istersiniz sorusuna insanların neredeyse yarısı ‘daha formda’ diye cevaplıyor. Anlıyorum ki fazla kilolarla çoğumuzun başı dertte. Televizyonlarda, sosyal medyada uzmanların sağlıklı beslenme ve kilo kontrolü uyarıları söz konusu oluyor. En temel fiziksel ihtiyacımız olan beslenme çoğu yönden gündemi meşgul eden bir konu haline geldi. Genetiği değiştirilmiş veya hormonlu gıdalar; şekere, yumurtaya, yağlara, ete, ekmeğe beslenme ve sağlık uzmanlarının farklı bakış açıları sürekli insanların zihnini meşgul ediyor. Kimileri uzmanların bilimsel yorumlarına kulak verip doğal organik ve sağlıklı beslenmenin yollarını arıyor kimileri de başını kuma gömerek “atın ölümü arpadan olsun” havasında mevcut alışkanlıklarını devam ettiriyor. Ben de beslenme kültürüne psikolojik açıdan yaklaşmak istedim. Belki de diyeceksiniz ki o kadar yoğun bilginin olduğu bir alanda kafamızı karıştırmaya kalkma sakın. Tam tersine zihnin daha net olması için işe yarayacak fikirler olacak emin olun.

    Alışkanlıklarımızı yeniden gözden geçirmeye ne dersiniz. Acaba arkasında sadece basit tercihler mi yatıyor yoksa derin psikolojik bağlar mı var? Örneğin, kaç öğün besleniyoruz, en sevdiğimiz tatlar neler? En sevmediklerimiz neler? Midemiz doyduğu halde neden gözümüz doymaz? Gece kalkıp deli gibi tatlı krizi ile kendinizi mutfakta bulup yedikten sonra büyük bir günah işlemiş gibi hissedenlerden misiniz? Diyet yaparken iki katı açlık hissiyle verdiğiniz kilonun iki katını aldığınız oldu mu? Bu soruların cevapları bazıları biyolojik bazıları psikolojiktir. Bilincimizle farkında olmaya ve irademizi yönetmeye çalışıyoruz ama ne var ki asıl kahraman bilinç altımız. Duygu dünyamız, algılarımız ve tercihlerimizin gizli yönlendirici. Nasıl mı? Bunu bir örnek vaka ile açıklayalım. Yıllardır kilo verememekten şikayetçi olan kadın danışanım, gerçekten kilo vermek istiyorum ama zinhar veremiyorum demişti. Adeta bedeninin kilitli olduğunu kiloyu zoraki koruduğunu ifade etmişti. Tabi bu konuşmalar bilince ait. Ya bilinç altı ne diyor? Özel terapi teknikleriyle yaptığımız analizlerle ulaştığımız gerçekler hiç de kilo vermek taraftarı değildi. “Kilo verirsen harika görünümlü bir vücuda sahip olursun, o zaman da tıpkı 10 yıl öncesinde olduğu gibi tacize uğrarsın.” Diyordu. Ne kadar zıt cümleler fark ettiniz mi? Halbuki bana geldiğinde bunun tersini söylüyordu. Kendimden de bir örnek verebilirim. Şehir dışı eğitim gezilerimde misafir edildiğim kurumlarda evdekinin iki katı yemek yediğimi fark ettim. İhtiyacımdan çok fazla. Biraz kendimi analiz ettiğimde gizli bir kaygı duyduğumu anladım. Bu duygudan yola çıkarak hatırama ulaştım. Babam işi gereği sık sık şehir dışına çıkardı. Bazen beni de yanında götürürdü. Restoranda yemek yedirirken hep şöyle derdi. “ Oğlum burada iyice ye. Başka yemek yok uzun süre. Burası evimiz değil.” Ben de bu düşüceyle zorla yerdim hep. Ev dışında özellikle de şehir dışında olduğumda aynı duygu ve davranış nüksediyordu. Bunun gibi sayısız örnek anlatabilirim size. Ama bilinçaltımızın ne kadar etkili olduğunu anlamamız için yeterli sanırım. Peki bundan sonra ne yapmalıyız, nasıl davranmalıyız? Öncelikle bizi yönlendiren davranışların bilinçaltı kodlarını çözmeliyiz ki bu çok zor olabiliyor. Sonrasında sağlıksız olan ve geçmişteki olumsuz bir yaşantıya dayanan bu anıları olumlu kalıplarla yer değiştireceğiz. Bu şekilde işlerin ne kadar da kolay ve otamatik ilerlediğine şahit olacaksınız. Madem durum bundan ibaret. Bunu tek başımıza yapmamız mümkün müdür? Her zaman değil. Bu tür durumlarda ilgili bir terapistten yardım alabilirsiniz. Bu şekilde kendi kendimizi daha az kasar ve daha mutlu oluruz. Bir sonraki yazımda irade çatışması ve tat koşullamasından bahsetmek istiyorum. Şimdilik hoşçakalın sağlıkla kalın.

  • Asla Yemem Onu

    Asla Yemem Onu

    Her insanın sevdiği favori yemek tercihleri vardır. Bir de kaçındığı yemek istemediği hatta tiksindiği gıdalar olabilir. Bunlara damak tadı veya yeme zevki diyenler de var. Peki her bir insanın tercih ettiği vazgeçemediği veya uzak durduğu bu beslenme alışkanlıklarının zihindeki anlamı nedir?

    Garcia’nın araştırmaları ile tat koşullanmaları anlaşılmış olmakla birlikte bilimsel araştırmalar anne karnında damak zevkinin oluşmaya başladığını ortaya koymaktadır. Anadoluda yaygın kanaat 4. Aydan sonra bebeklerin dillerine bir gıdanın tattırılması gerektiği ile ilgilidir. Yaygın inanç, eğer sadece anne sütü ile beslenilirse ileriki yıllarda beslenme de çok fazla seçici ve tatlara karşı negatif tutum gelişebileceği endişesidir. Dikkat çekmek istediğim nokta gıdaların beynimizdeki anlamları ve bunların nereden kaynaklandığı. Mesela birisi bamyadan hiç hoşlanmaz diğeri bayılır tadına, bir diğeri de tiksinebilir. Kimisi fobi düzeyinde bir meyveden kaçarken bir diğerinin canı çeker hemen. Bir danışanımda tavuk etine karşı aşırı hassasiyet vardı. Bırakın onu yemeyi, adını duyduğunda bile midesi bulanıyordu. Anılarını incelediğimizde tavuk zehirlenmesi yaşadıktan sonra böyle bir duygu oluştuğunu fark etti. Demek ki mesele tercih veya damak zevki değil koşullanmalar. Eğer fiziksel veya zihinsel olarak acı hissettiğimiz tiksindiğimiz korktuğumuz vs. bir duygu / duyum yaşamışsak bu bizim için hayatımızın geri kalanında tutumuzu belirleyebiliyor. Bu tür durumlarda bir takım terapötik yöntemler kullanılarak olumsuz tat koşullanması olumlu koşullanmalara dönüşebilir. Bizim çok sevdiğimiz yemekler meyveler tatlılar vs. yine bir koşullamaya bağlı diyebiliriz. Çoğunlukla bilinen veya bilinmeyen pozitif anılara dayanır. Kimisi çok sevdiği öğretmeni sevdiği için karpuzu sevmiştir. Kimisi çok mutlu olduğu bir piknikten dolayı ızgaraları sever. Hiç hatırlanmayabilir çünkü defalarca tekrarlanan pozitif yaşantıların ilk başlangıcı nispeten unutulabilir.

    Diyeceğim odur ki yeme tercihlerimizde katı bir olumsuz duygumuz varsa aslında bu esneyebilir hatta tam tersi yönde değişebilir. Hocam yapma sen de. Pırasa, brokoli, karnabahar pirzola gibi zevkle yenir mi diyenleriniz varsa; ben öyle yiyenleri gördüm diyebilirim. Bunlardan birisi de benim. İyi haftalar diliyorum.