Kategori: Psikoloji

  • Narsisizm Kavramı Nedir?

    Narsisizm Kavramı Nedir?

    Narsisizm kavramı psikoanalitik lügata ilk olarak Sadger sayesinde girmiştir. 1898 yılında Havelock Ellis’in “Narcissus-like” terimini kullanmasıyla psikoloji literatürü içerisindeki yerini almaya başlamıştır. Narsisizm kavramı, Yunan mitolojisindeki Narcissus’dan gelmektedir(Serbest, Aydoğan, 2016). Narsisizm; cinsel heyecanlarda kendini kaybetme, kişinin kendi bedenine aşık olması ve neredeyse tümüyle bu halle ilgili olma durumunu betimlemekteydi. 1899’da Nacke, Ellis’in makalesinin Almanca bir özetini yazdı ve bu özet içinde, kişinin kendi vücuduna cinsel bir objeymiş gibi davrandığı, cinsel bozukluğa işaret eden “Narcissismus” terimini kullandı (Timuroğlu, İşcan, 2008). 

    Temelini klinik kuramlardan alan narsisizm kavramı Freud’un ilgisini çekmiştir. Bunun sonucunda Freud ilk kez 1910 yılında Cinsellik üzerine Üç makale yayımlamış ve narsisizm teriminede bu üç makalesinde değinmiştir. Dört yıl sonra psikoanalitik teoriye büyük katkısı bulunan “on Narcissism; An Introduction” yazısını yayımlamıştır. Freud’a göre narsisizm; cinsel gelişimin bir dönemi olarak ele alınmıştır. Narsisizmden kişilik tipi olarak bahsetmesi ise 1931 yılında yayımladığı bir yazısında görülür (Timuroğlu, İşcan, 2008). Son yıllarda narsisizm kavramı sosyal psikologlarında dikkatini çekmiş ve birçok sosyal araştırmaya konu olmuştur. Yapılan araştırmalar erkek ve kadınların diğer insanlarla kurdukları ilişki içerisinde, benliklerini yüceltmeye çalıştıklarını göstermektedirler. Bu amaçla ilişkilerinde olumsuz yanlarını gizlemeye çalışırken, olumlu özelliklerine vurgu yaparlar. Çok sayıda araştırma olumlu yanılsamaların, ilişki uyumunu yordadığını desteklemiştir. Araştırmanın bulguları hem erkeklerin hem de kadınların sahip oldukları zihinsel yeteneklerini abarttıklarını; sadece erkeklerin kadınlara göre fiziksel çekiciliklerini abarttıklarına dikkat çekmiştir (Bozkuş, Araz, 2015).

    Narsisizmin en belirgin özelliği; self’in (gerçek dünya da varolan diğer varlıklardan ayrı olarak yaşanan, algılanan ruhsal ve fiziksel, bütün bir bireyi kapsar-benlik) abartılı bir şekilde öne çıkarılması ve diğer bireylere duyulan ilginin azalmasıdır (Evren, 2012). Narsisizm, kısaca kendini aşırı beğenen, kibirli başkaları üzerinde otorite kuran, teşhirciliğe meyilli, kendini eşsiz ve diğer insanlardan üstün gören bireysel özellikleri ifade etmektedir. Psikologlar narsistik kişileri kendilerini dünyanın merkezinde gören, eleştiriye tahammül edemeyen, çevresindeki insanlara değer vermeyen, bulunduğu çevrede dikkat çekmeye çalışan, kendisine hayranlık duyulmasını isteyen kişiler olarak tanımlamaktadırlar (Serbest, Aydoğan, 2016). Sosyal psikoloji ve kişilik psikolojisi perspektifinden narsisizm, patolojik olması gerekmeyen kişilik özellikleriyle tanımlanmaktadır (Bozkuş, Araz, 2015). Bilimsel olarak araştırıldığında narsisizmin; patolojik (hastalık) olarak araştırılmasının yanında, normal narsisizmden de bahsedildiği görülmektedir. Her birey belirli bir dereceye kadar kendisine âşıktır ve bu konuda, diğer kişilerin kendisine hak vermesini bekler. Ancak benliğe duyulan ilgi ve verilen değerin, psikiyatrik tedavi gerektirecek şekilde yoğunlaşması, bir kişilik bozukluğu olarak patolojik narsisizmi ortaya çıkarmaktadır (Evren, 2012). 

  • Neden Bir Futbolcuya Fırça Uzatır Neden Mayoyla Sahaya Atlarız?

    Neden Bir Futbolcuya Fırça Uzatır Neden Mayoyla Sahaya Atlarız?

    Bu devirde insan ruhunu anlama çabası bir çeşit “saatleri ayarlama enstitüsü” mesaisine dönüşüyor. İşinizi ne kadar ciddiye alırsanız alın uğraşınız çoğunlukla çağ dışı kalıyor.

    İnsana dair temel bilgi, kuram ve bilimsel veriler elbette var ama siz bir fikri ortaya atarken gelen yeni bir güncelleme bilgiyi olmasa da onun sunumunu, çerçevesini değiştiriyor. Bu nedenle çağ hızla akıp geçerken, saniye farkıyla gündem dışı, saat farkıyla oyun dışı kalabilirsiniz. Bu çağ tam da bu nedenle oldukça hüzünlü. Hem gözünüzü kulağınızı açık tutmak, hem de insana dair olanı anlamlandırabilmek için ele aldığınız noktaya odaklanmak zorundasınız. Son dönem sosyal medyasında öne çıkan, gündem sarsan olaylar bana bunu düşündürüyor. İnsana dair inançlarımız değişmese de fikirleriniz güncelleniyor. Bu akışa izin vermek gerekiyor.

    Kullanım alanını bir yana bırakarak diplomatik bir krize neden olan fırçayla başlayalım. Diplomatik düzeyde veya kitleler üzerindeki etkisi açısından işin boyutunu bir kenara bırakalım. Ünlü milli futbolcu Emre Belözoğlu fırça uzatma motivasyonunun ardındaki süreçlere odaklanalım. Bu olay etki alanı açısından çok sıra dışı görünebilir ama aslında değil. İçinde bulunduğumuz dönem aslında hepimize birilerine fırça, sopa hatta pala sallama olanağı veriyor. Kendi sosyal medya hesaplarımızda hemen her gün birilerine giydiriyor, birilerini soyuyor, canımız istediğinde de merhamet gösteriyoruz. Ama elbette bizim dışavurumlarımız olayın simge biçiminde küçültülmüş hâli. Bu adam belki akşamdan çantasına fırçayı attı. Gece riskli bir şey yapacak olmanın verdiği gerginlikle uyumaya çalıştı ve ertesi gün er meydanına çıktı. Ya da belki son anda lavaboda buldu, muziplik olsun dedi ve ortama çomağını soktu. Bunu bilemiyoruz ama bildiğimiz bu kişinin kilitli hesaplardan atılan paylaşımlardan daha göze görünür, dişe dokunur bir eylem ortaya koyması. Bu bir tür teşhircilik. Görünür olma isteği, birileri tarafından onaylanırken birilerinin zehirli oklarına hedef olarak dikkat çekme arzusu. Bu noktada belirtmek istediğim şey şu. Bir anda hayatımıza giren bu adamın sahip olduğu büyüklenmeci, teşhirci hal sadece ona özgü değil, insan doğasının bir parçası. Biz hepimiz gelişirken dönemsel olarak belli yaş dönemlerinde bu büyüklenmeci teşhirci halleri yaşıyoruz. Ama kuramsal olarak bu ihtiyaçlarımız tutarlı bir şekilde karşılanırsa sağlıklı ve bütün bir kendilik geliştiriyor ve yetişkin hayatlarımıza bu düzeyde taşımıyoruz. Herkesin ruhsal gelişiminin ideal ölçüde tamamlanmadığı düşünülerse neden sizin değil de bu adamın tam ekran bir şova gereksinim duyduğu anlaşılabilir.

    İnsan ruhu üzerine tekrar düşünmemizi –uyaran- sağlayan bir başka olaysa Şampiyonlar Ligi Finali’nde Tottenham-Liverpool maçının ilk yarısında mayosuyla sahaya atlayan Kinsey Wolanski isimli kadın. Wolanski bu eylemi ortaya koyduktan sonra on binlerce takipçi edindiği gibi bu olayın bir iş bulmasına olanak verdiğini söylüyor. Yani ortada bu kez daha belirgin bir ikincil kazanç var. Anlık veya planlı olması fark etmez, “Ben buradayım, milyarlarca insandan farklıyım, beni görün, benimle heyecanlanın” diyen kadın işi bir adım öne taşıyor. Çünkü teşhirciliğin, göz hapsinin, gözler önünde olmanın çok prim yaptığı bir çağ bu çağ. Bu full ekran görsel malzemeyi sadece milyonlarca ekrana taşımıyor aynı zaman da nemalanıyor. Bu hesabını kitabını yaptığı bir şey miydi bilemeyiz ama şunu biliyoruz ki bir davranışa neden olan düşünsel süreçler ve karar verme mekanizmaları arzu ve ihtiyaçlarımızdan etkilenecektir. Bu çerçevede selfie çılgınlığı dediğimiz durumu düşünelim. Çok selfie çekip sosyal medyada yayınlamanın bir ruhsal bozukluk olduğuna dair kuvvetli bir inanç var. Ben ise bir tanı kategorisi gibi yaklaşmaktan ziyade şu ana kadar bahsetmeye çalıştığım kendilik süreçleriyle çok ilgili olduğunu düşünürüm. Peki, selfie paylaşmak sadece bir arzu ve ihtiyacın dışavurumu mudur yoksa kişi bu şekilde ikincil kazançlar da elde eder mi? Ben kesinlikle evet diyorum. Bu illaki maddi bir kazanç olmak zorunda değil. Görüşmediği sosyal ağına ben buradayım demek için, bugün modum düşük beni anlayın demek için, maddi koşullarım böyle statümü bu doğrultuda tanımlayın demek için… Kısacası ortamına ve bağlamına göre görünür olmak için bile teşhircilik arzularının ötesinde bir bilişsel süreç gerekiyor.

    Son olarak da zaten “görünür” olanın dışavurum örneği: Sevgili Melek Mosso’nun “açın, açılın” çıkışı. Bunu da büyüklenmeci bir kendilik veya teşhircilik sınıfına sokmak sanatçının davranışını onaylamadığım anlamına gelmiyor. Ama içerik olarak şu ana kadar konuştuklarımızı çok güzel tamamlayarak bir de önemli ilave yapıyor. Şöyle ki, Melek Mosso’nun kadın giyim kuşamı konusunda fikrini öğrenemeyebilirdik eğer ifade etmeseydi. Ama etti ve bu teşhirci olmasa da bir dışavurum. Bir fikrin, inancın dışavurumu herkesi mutlu etmese de şu anki kadar çalkantı yaratmazdı. Ama işin içinde bir röportaj değil bir sahne şovu var, net hatta olukça sivri bir çıkış var. Bu noktada sanatçının amacı sadece fikrini ifşa etmek değil. İhtiyaç duyduğu kendini ifade etmekten ötesi. Benim anladığım kadarıyla o diyor ki: bu toplumsal mesele benim de meselem ve benim bunu en göze çarpan şekilde ifade etme arzum var. Tam da burada daha önceki örneklerde bahsettiğimiz ikincil kazanç durumuyla karşı karşıyayız. Melek Mosso bir sanatçı olarak teşhirciliği kitleleri reste davet için kullanıyor. Kendi adıma kitleleri etkileme kapasitesine sahip kişilerin göze gelmeyi göze alarak görünür olmalarını ve göze batmalarını olgunlaşmış bir kendilikle bağdaştırabiliyorum. Çünkü teşhir edilende bütünsel bir kendiliğe ait bir politik duruş var.

    Burada ele aldığımız tüm örnekler için büyüklenmeci, teşhirci bir arzunun altını çizdik. Ama bu söylediğimiz gibi hepimizin içinde dönem dönem yükselebilen görülme, fark edilme, onaylanma ihtiyaçlarımızla aynı yelpazede. Yanılmıyorsam yine çok yakın dönemde genç bir kadın yarı çıplak bir vaziyette partneriyle bir fotoğraf yayınlamıştı. Belki bu genç kadın daha önce tek tük selfie paylaşmış, göz önünde olmayı çok da arzulamayan bir kişi olarak anlık ve dürtüsel bir ihtiyaçla da mahremini teşhir etmiş olabilir. Kısacası teşhir edilen ve teşhir eden olmak arasında çok kalın bir çizgi yok. İnsanların aynalanma ihtiyaçlarını karşılarken aslında biz de aynalanıyoruz. Bu süreç tek taraflı değil. Bu çağ göz gezdirmeyi, göz süzmeyi, göz hapsine almayı besleyen bir çağ. Bu nedenle insan ruhunu anlama çabamızda bireye indirgenmiş tanısal veya klinik betimlemelerden öteye gitmek gerekiyor.

    Çünkü işin içinde sadece teşhircinin psikopatolojisi değil, bunun arkasındaki gelişimsel süreçler, sosyo-kültürel etkiler ve ihtiyaçlar var. Aynı şekilde gösterilene kafasını çevirmediği müdettçe görenin de aynı süreçleri var. Üstüne üstlük gösteren ve gören arasındaki ilişkiyi belirleyen sosyopolitik dinamikler var (bkz:fırça). Bu nedenle psikolojiyle ilgilenen insanlar olarak istemesek de bir noktada gündeme dâhil oluyor ve fırsat buldukça da güncellemelerimizi bunun gibi köşe yazılarıyla aktarmaya çalışıyoruz.

  • Neden Delirmedik?

    Neden Delirmedik?

    Son çeyrek asırda içinde yaşadığımız ülkeye dair her şey aslında “delirmemiz” için oldukça elverişli bir zemindi. Sayısız toplumsal kırılmaya, travmatik toplumsal olaylara ve günlük hayatımızı birebir etkileyen onlarca duruma maruz kaldık.

    Güvenlik duygumuz azaldı, hayata, insana ve topluma dair temel inançlarımız çatırdadı ve defalarca baş edilmesi zor hayat olaylarıyla baş başa kaldık. Bu olaylar içinde katliama dönüşen patlamalar, taciz, tecavüz, cinayet öyküleri, psikolojik şiddete dönüşen ötekileştirmeler, “darbe”ler, adalet kıyımları var. Tüm bunlar olurken en yaygın inançlardan biri toplum olarak “delirdiğimiz” yönündeydi. Çünkü yığınlar halinde hastanelere, tıp merkezlerine taşınıyor, kutularca antidepresan alıyorduk. Bireysel cinnetler, intiharlar ve hatta “Palu Ailesi” gibi tüyler ürpertici deformasyonlar birer birer gözler önüne seriliyordu. Gerçekten de delirdiğimize dair inançlarda bir haklılık payı var. Elimizde son on yıllar için toplumsal düzeyde ruh sağlığı sorunlarını araştıran uzun dönemli izlem çalışmaları olsa (ki yapılmakta) ruh sağlığımızdaki bozulmanın objektif kanıtlarını masaya yatırabiliriz. Ancak ben bu yazıda nasıl delirdiğimizi değil bunca toplumsal olaya rağmen nasıl delirmediğimizi anlatmaya çalışacağım. Delirmediğimize nasıl kanaat getirdin diye soran olursa referansım toplumun bireyler veya gruplar düzeyinde hali hazırda verebildiği sağlıklı reflekslerdir. Tamamen hastalanmış bir toplumda bir Gezi Direnişi ortaya çıkması, İBB Başkanlık seçimlerinde yaşanan adaletsizliğe yüzbinlerce kişilik bir fark oluşturacak şekilde toplumsal bir yanıt verilmesi, sivil toplum kuruluşları gibi görece küçük ama etkin grupların Barış Akademisyenleri ile ilgili davada olduğu gibi kararlı ve destekleyici süreçleri vb. Bu verdiğim örneklerin hepsi farklı düzlemlerde yer alsa da ortak noktada hepsi bir “canlılık” ifade ediyor. Maalesef bu ruhsal/toplumsal canlılık toplumun genelini yansıtmıyor. Çoğunlukta bir ölgünlük, vazgeçmişlik ve üzerine ölü toprağı serpilmiş gibi bir ruh hali var. Ama ben bu noktada sağ kalan, diri ve canlı kalan, istikrar gösteren, sebat eden, direnen yanlarımıza odaklanmak istiyorum. Nasıl delirmedik?

    Bireysel düzeyde insanın varlığını ve birliğini koruması için sağlıklı bir kendiliğe ihtiyacı var. Yaşadığımız travmatik deneyimler, olumsuz yaşam olayları, stresler bizi örseleyebiliyor hatta belli bir noktada kırılmalara yol açabiliyor. Ancak insan canlısı doğuştan itibaren olmasa da gelişim sürecinde yaşadığı koşullarla başa çıkabilme adına donanım kazanıyor. Yaşadığımız olaylara verdiğimiz tepkilerimiz büyük oranda anne/bakım veren tarafından şekillenmeye başlıyor. Temelde tüm baş etme mekanizmalarımız bilinçli ve ilerlemeci bir şekilde gelişen etkin mekanizmalar değil. Freudyen anlamda kullandığımız savunma mekanizmalarımız çoğu zaman bilinç düzeyinden uzak, istemsiz ve tamamen bireyin içinde bulunduğu denge durumunu korumak yönünde. Sigmund Freud tarafından önerilen ve sonra kızı Anna Freud tarafından sınıflandırılmaya çalışılan savunma mekanizmaları yüzyıldır geçerliliğini korumakta. Oysa uluslararası psikoloji camiası daha yeni yeni savunma mekanizmalarına kişilik psikolojisi ve sosyal psikoloji gibi alanlarda yer vermeye başlıyor. Özetle bu çalışmalarda deniyor ki biz sadece bilinçli ve kontrollü bir şekilde hayatla baş eden canlılar değiliz. Freud tarafından ortaya konan inkâr, bastırma, yansıtma, karşıt tepki oluşturma, yüceltme, gerileme, mantığa bürüme, yer değiştirme vb. sadece bireysel düzeydeki sorunlarla başa çıkarken kullandığımız mekanizmalar değil. Toplumsal anlamda da egoyu tehdit edici bir olay yaşandığında savunma mekanizmaları devreye giriyor. Örneğin bu hafta 2 Temmuz Sivas Katliamı anmasında çeyrek asırlık yaramız yeniden kanadı. Unutursak kalbimiz kurusun denir ama bu olay memleketteki bir yığın insan tarafından asla unutulmadığı gibi isyanı hep içten içe besledi. Yani en azından bir grup için “bastırılmış” olduğunu söylemek mümkün değil. Katliamı yaratanların yanında olan ve bu kıyımdaki adaleti sağlamayanlar için ise “inkâr” devreye girdi. Aslında bu ülkenin kanlı tarihinin en büyük yapı taşı “inkâr” mekanizması. Biz naifçe soruyoruz bazen bu insanlar yatağa başlarını nasıl rahat koyup uyuyabiliyorlar diye. Çok farklı bir düzlemde de olsa bu hafta davası görülen Çorlu Tren Kazası’nın kurbanların ailelerinin tepkilerinde “erk sahiplerinin” inkârı vardı. Belki de diyebiliriz ki biz inkâr edemediğimiz için bu kadar acı çekiyoruz. Ama şunu biliyoruz ki inkâr mekanizması bastırmayla birlikte hiyerarşik anlamda en ilkel mekanizmalar. Baş edemeyeceğini düşündüğün şeyi gizler, bastırır, böler, çarparsın. Daha yüksek düzeyde bir ego gücü isteyen şey onu tanımlamak, kabul etmek ve elinde o acıyla ne yapabileceğine bakmaktır. Aslında Gezi Direnişi ve teknolojik gelişmelere paralel bir şekilde sosyal medyanın hayatımızın içine daha çok girmesi vesilesiyle bahsettiğimiz savunma mekanizmaları içinde en az yükü olan diyebileceğimiz “yüceltme” devreye girdi. Anlamlandıramadığımız toplumsal acıları mizah ve sanatla aşmaya çalıştık. Bazı zamanlarda bu mizah kullanımının bayağılaşabildiğini, bir nevi “gerileme” mekanizmasına dönüştüğünü düşünsem de genele baktığımda işe yaradığını görüyorum. Bir başka kişi çıkıp ülkede mizah mı kaldı sanat mı kaldı, tüm cephelerde çepeçevre kuşatıldık diyebilir. Buna da hak vermemem mümkün değil. Ama önemli olan nokta şu ki; içinde yaşadığımız baskı, adaletsizlik, talan, zulüm bir dönüşümü zorunlu kılıyor. Olduğumuz şeyden, algıladığımız şeyden başka bir duygu durumuna geçebilmemiz şart. Bunu da mizah ve sanat sağlıyor şu an için. Daha bilinçli, daha kontrollü, daha özgür iradeye dair baş etme yöntemleri geliştirene kadar –ki sanırım bunun için daha var- bunlara tutunabiliriz.

    Senelerdir sevgili Zeynep Altıok ve Eren Aysan’ı izlerim. Sürekli empati kurup duygusunu anlamaya çalışırım, toplumdaki tüm kurbanlara, yakınlarına ve Oğuz Arda Sel’in annesine yaptığım gibi. Böyle biriyle empati kurduğunuzda yaşadığınız iç sızısına katlanamamak, bastırma veya inkar mekanizmasını devreye sokmak çok kolay. Ben bakamıyorum, hemen kapatıp kaçıyorum diyenleri çok duyuyorum. Emin olun ki bu savunma mekanizması size ruhsal sıkıntılardan azat etmiyor. Toplum olarak yaşadığımız tüm travmalar toplumsal belleğe istemsizce de olsa kaydoluyor. Hayatımızın bir yerinde kaynağı belirsiz bir kaygı olarak çıkıveriyor. Yüzleşmek lazım, anlamak lazım, doğrulmak ve üretmek lazım. Bunları yapabildiğimiz oranda delirmeden kalabildik.

    Seneler önce bir psikoloji kongresinde “travma sonrası büyüme” anlatan birini dinlemiş ve çok şaşırmıştım. Aradan geçen 20 yılda hep toplumsal hem de klinik anlamda bunun sayısız örneğine şahit oldum. Klişe bir bakışla bizi öldürmeyen şey bizi güçlendirebiliyor. Diyebilirsiniz ki bir enkazın ortasında kalmış son kaleyi mi görüyorsun (bu kadar deliren arasından sağ kalanları mı görüyorsun), evet bence böyle. Çünkü iyiliğe, adalete, barışa, canlılığa, sağlığa doğru her mücadele tek bir sağlam kaleden başlar.

  • Bana Bir Milat Gerek

    Bana Bir Milat Gerek

    Hayatın ortasında tıkanıp kalmışsın. Oysa hayat devam ediyor. Bütün ezberlerin, inançların ve umutların tükenmiş. Bir adım sonrasını düşünmekten korkuyorsun. Oysa camı açıp baktığında hayat tüm hızıyla devam ediyor. Merak ediyorsun acaba bu çaresizliği yaşayan sadece sen misin? Merakla insanların yüzüne bakıyorsun acının izlerini görmek için. Oysa ne kadar da rahat ve gamsızlar. Belli ki dünyanın tüm yükünü göğüsleyen, tüm acısını hisseden sensin. O an için buna yürekten inanıyor iyice çaresiz hissediyorsun. Bu böyle olmayacak diyorsun; bana bir milat gerek. Yeniden başlamak…

    Her şeyden sıyrılmak; korkular, kaygılar, imkânsızlıklar. Peki, bu mümkün mü? Kişinin tüm kaynaklarının tükendiğini hissettiği anda yeniden ayağa kalkması ne kadar olası? İşte geçen gün uzun bir dönem birlikte çalıştığım bir danışanımdan gelen bir mail ile tüm bunları yeniden sorgulamaya başladım. Danışanım bana yıllarca süren psikolojik, sosyal ve maddi zorluklardan sıyrılmak için seanslarımızın etkisiyle neler yaptığını anlatıyordu. Meslek hayatımda yaşadığım en yoğun şükran anlarından biriydi, birinin hayatına dokunmanın, onu değişime ve hatta bir dönüşüme iten bir noktada yanında bulunmuş olmanın minneti. Danışanımın “kurtuluş” öyküsünü mahremiyeti açısından paylaşmam mümkün değil elbette. Ama biliyorum ki bu kıyasıya mücadele içeren yaşam öykülerinden çok var. Senelerdir atanmayı beklerken insanlık dışı koşullarda hizmet sektöründe ter döken bir işçi de olabilirsiniz, maddi hiçbir zorluk olmadığı halde çözümsüz bir hastalığa yakalanan birisinin bakım veren eşi de. Çok erken yaşta büyük kayıplar yaşamış, ailesiz, yersiz yurtsuz kalmış biri de olabilirsiniz, kalabalık bir aile içinde sürekli hor görülen ve sömürüldüğünü hisseden biri de. Hayallerini, idealize ettiklerini gerçekleştirememiş sanat düşkünü biri olup çağrı merkezinde çalışmak zorunda bırakılmış da olabilirsiniz, doktor olmak için yanıp tutuşmuş ancak çalıştığınız koşullarda mesleki tükenmişlik yaşayan biri de. Hikâyeler farklılaşır, insana dair yorgunluk ve çaresizlik maalesef baki kalır.

    Danışanların birçoğu bize geldiklerinde yaşadığı zorluklara kendi yöntemleriyle uzun bir süre direnmeye çalıştıklarını ve son çareyi profesyonel destek almakta bulduklarını ifade ederler. Ben de bu çabalarının çok anlaşılır ve hatta gerekli olduğunu düşünürüm. Tükenene kadar beklemek değildir doğru bulduğum, denemiş, yanılmış ve bir çıkış noktasına olan ihtiyacını kesinleştirmiş olmaktır. Gerçekçi olarak bakmak gerekirse psikoterapi desteği almak ülkemiz için- ve hatta pek çok ülke için- çok kolay erişilebilir bir şey değil. Elbette en çok maddi yönünü kastediyorum. Çünkü haftalık görüşmelerle süren bir psikoterapinin maliyeti asgari ücrete yaklaşan miktarları bulabiliyor. Hatta kişinin maddi anlamda bir güçlüğü olmasa da böyle bir bütçe ayırmak lüks gibi gelebiliyor. Aslında kişinin yaşadığı problemlerin mesleki, sosyal ve ailevi süreçler açısından maliyeti çok daha fazla oluyor. Fakat hayatın yükü altında ezilmiş depresif hisseden birinin bu muhakemeyi yapabilmesi çok kolay değil. Bu bana anlaşılır geliyor. Popüler psikolojiyle fazla ilgili kişilerin biraz da karşısındaki ruh sağlığı uzmanını yüceltircesine “Aslında bu ülkede herkesin terapiye ihtiyacı var” demesiyle öyle sık karşılaşıyorum ki. Meslektaşlarımı kızdırmak pahasına ben bu önermeye hiç katılmıyorum. Eğer kişinin sorunları onun yaşamsal işlevselliğini bozmuyorsa, kendisi ve diğerleri için bir tehdit oluşturmuyorsa herkes terapi almak zorunda değildir (klinik bir tanı alabilecek durumları dışarıda bırakarak). Psikoterapi, kişinin gelişimsel öyküsünün, ego gücünün, bilişsel mekanizmalarının, sosyal destek ağlarının sağlıklı işlemediği noktalarda elzemdir.

    Yaşamın zorlukları karşısında demir gibi durmak zorunda değiliz. Eğilip bükülebiliriz. Bu ruhsal esneklik maalesef doğumla birlikte paket program içinde gelmiyor. Başta anneyle kurulan özel ilişki ve sonra dahil olan üçüncülerin yarattıkları ilişkisel ağ içinde öğreniliyor. 30 yaşına gelmiş ancak bu mekanizmaların hiçbirini geliştirmemiş, her yaşam olayında elinden balonu alınmış çocuk gibi hissedebiliriz. Bu noktada şu farkındalık önemli; beni bugüne kadar getiren değerler, doğrular, mekanizmalar artık çalışmıyor. Belli ki güncellenmesi gereken bir şeyler var; hayat bana değiş diyor, bu böyle gitmiyor. Oysa ben kendime, diğerlerine, hayata kızmaktan başka bir şey yapamıyorum. Kimseden destek alamıyorum, kimseyi kendime yakın hissetmiyorum, korkuyorum. İçimden bir ses beni azarlıyor: Kim sana hayatın adil olduğunu söyledi ve kim sana gül bahçesi vaat etti? Yaşamın bizim hazlarımız ve arzularımız doğrultusunda kurgulanmış güvenli bir zemin olmadığı kesin. Yetişkin hayatı ana kucağı da değil. Bizi zorlayan, aşındıran, yıldıran bir yapı. Ancak bizim bu kontrolsüz gerçeklik içinde bir şansımız var. O şans da kendilik değerimizi ağırlığınca hissedebilmek. Yıllar boyu değer görmemiş, anlaşılmamış, omuz bulamamış olabiliriz. Bu telafi edilemeyecek bir şey de olabilir. Yani biz kendimizi güçlendirsek de yeni bir yaşam olayında bu değersizlik tekrar tekrar ortaya çıkabilir. Savaşması ve uzlaşması çok zor bir gerçeklik bu. Baş etmenin en etkin yollarından biri de içimiz her boşalıp kimsesizleştiğimizde yaşama, yaşama ait olana tutunmak.

    Freud yaşamın mihenk taşları sevmek ve çalışmaktır der. Başlangıçta bahsettiğim danışanımın bir hiçliğin içinden çıkabilip yeni bir hayat kurgulamaya girişmesindeki güç buradan geliyordu. Yaşama değil ama kendine inanmak. Önüne çıkan engeller karşısında yüzleşmeyi ve bebek adımlarıyla ilerlemeyi bilmek. Hisseden, seven, üreten bir insan olmak için çabalamak. Yılgınlığın içindeki kişi büyük bir şevkle değişimi başlatmaz.

    Yerinden kalkmak bile o kadar imkânsızdır ki üstünde o yükle. Bu noktada onunla gerçek bir ilişki kuran bir kişi – ki terapide iyileştiren ilişkidir- terapisti de olsa, dostu da, ana babası da, iş arkadaşı ve hatta hayatına anlık giren bir yabancı da onun kendilik değerini filizlendirebilir. Bu sadece bir başlangıç olsa da dirilmenin yapı taşıdır. Sonrası ise üretimdir, çünkü üretim aktarımdır. Resimle, müzikle, sanatla uğraşmak, bir yabancı dil kursuna gitmek, gönüllü çalışmak üretime sevk eder örneğin. Üretilen ve tekrar üretilen aslında kendiliktir. Önemsiz gibi görünen eylemlerin ardında aslında temas vardır. Hayatın içinde yorgun düşmüşken en son arzulanan şey temas gibi gelebilir. Oysa yaşama dair olanı yine yaşam telafi eder. Ailemiz, dostlarımız, sosyal ağlarımız, meslektaşlarımız çoğu zaman içimizdeki kopukluğu fark etmeyeceklerdir. Kimse bilmese de o kopuklukları onarmak ve tekrar bağlanmak mümkün. Değişmek için, zenginleşmek için, üretmek, inanmak ve yol almak için. Yeni bir milat için…

  • Kuşatılmış Annelik

    Kuşatılmış Annelik

    Anneler artık değişmeli. Daha doğrusu anneleri kuşatan, bir güç ve etki alanı uğruna ömürleri yakan eril anlayış, düzen değişmeli. Annelik denen kutsal olmasa da çok değerli şeyin çocukla başbaşa, rekabet etmeden, anı ve ortaklığı sindirerek yaşanabileceği psikolojik alanlar tanınmalı kadınlara.

    Yakın dönemde, zaman zaman öne sürülen bir düşünce yeniden gündeme geldi: Anne-babalık için ehliyet sahibi olunmalı düşüncesi. Aslında bu düşünce bu topluma dair sancıları gören, duyan ve hisseden “okumuş” kesim için yeni değil. Siz de dost meclislerinde konuşulan toplumsal sorunların birey ve aile düzeyinde analiz edildiğine denk gelmişsinizdir. Burada kast edilen sanırım şu: etrafımız sahtekar, yalancı,fiziksel ve cinsel şiddet eğilimli bireylerle dolu. Bu kişileri neticede bir anne ve baba yetiştiriyor. Bu insanlar ne yapıyor, ne yediriyor, ne içiriyor, ne öğretiyor ki söz konusu insanlar tüm toplum için bir tehdit haline geliyor. Bir iftiracının, bir tacizcinin, bir canlı bombanın anne ve babası diğerlerinden farklı mı? Gerçekten de “bilinçli” ve “ehil” ebeveynlere sahip olursa her çocuk pırlanta gibi mi büyür?Bunu ön görmek çok mümkün değil. Biliyoruz ki kişilerin ruhsal ve sosyal anlamda sağlıklı olmalarının tek koşulu maalesef sadece yeterli ve etkin ebeveynlik tarzı değil. Psikolojik bilimler alanında insan gelişimi bir gen-çevre etkileşiminin ürünü olarak görünüyor. Bu demek oluyor ki biz bir genetik alt yapıyla doğuyoruz, bakım verenler tarafından yetiştiriliyor ve eğitim hayatıyla beraber başlayan süreçte çevrenin etkilerine maruz kalarak gelişiyoruz. Bu çok faktörlü açıklamanın amacı anne, baba ve geniş olarak ailenin rolünü küçümsemek değil. Tam tersine ne kadar kilit bir noktada olduğuna dair elimizde çok veri var. Ancak benim bu yazıda bu geniş konu içinde vurgulamak istediğim “annelik” ve anneliğin içinde yaşanılan kültür ve çağ tarafından nasıl şekillendirildiği. Belki bu bakış açısı insanları “anne babalık ehliyeti” vurgusuna getiren süreçleri kültür düzeyinde değerlendirmemize olanak sağlar.

    Anneliğin “kadınlığın” çok ötesinde bir anlam taşıdığı, hatta kutsandığı bir kültürde yaşıyoruz. Kadının tüm varlığı içinde taşıdığı özelliklerden sadece biri olabilecek doğurganlık tüm kadınlık anlayışının önüne geçiyor. Evlenmek ve doğurmak zorunda olmadığını haykıran kadınlar susturulup sindirilmeye çalışılıyor. Oysa her kadın anne olmak zorunda değildir ve kimlikleri arasına annelik kimliğini istememek de en doğal haktır. Buraya kadar bir sorun yok ancak biliyoruz ki kadınların ezici bir çoğunluğu için bu red mümkün değil. Biz elindeki oyuncak bebeğini bırakarak zorla evlendirilmiş çocuk gelinlerin vatanıyız. Kadınlar biz önce kadınız diyemeyecek kadar yoğun fiziksel ve cinsel travmalarla sindiriliyor. Gerçeklik bu iken konu aşırı kutsanmış bir annelik farkındalığından, zorunlu anneliklere doğru kayıyor. Benim gibi ruh sağlığı alanında çalışan veya işi ya da hayatı gereği toplumun her kesimine hakim kişiler olarak biliyoruz ki bu “zorunlu” anneler çoğunlukla mutsuz, depresif ve tükenmiş. Annelikle beraber tamamen süt makinası gibi görülenler, evde öfke patlamaları yaşayıp çocuğunu hırpaladığı için vicdan azabı çekenler, kayınvalidesi, kayınpederi, kayınpederi tarafından dövülenler, aşırı ve kurgu kıskançlıklarla eziyet edilenler, kendine ait harçlığı bırak evin hiçbir ihtiyacını karşılayacak meteliği olmadan seneler geçirenler. Kısacası baktığımız noktadan “annelik” ne kadar kutsansa da kadınlar için insanca bir yaşamın kapısını açmıyor. Koca izin vermiyor, ata izin vermiyor, erk izin vermiyor, devlet izin vermiyor.

    Hal böyleyken bu “kuşatılmış annelik” içinde çocuklar yetişiyor. Çocuğun en temel ihtiyacı sadece beslenmek değil farkedilmek, yanıt ve tepki verilmek, anlaşılmak ve aynalanmak iken çocuk sert bir duvara tosluyor. Kucak var ama sıcaklık yok, yüz var ama ifade yok, koruyup kollama var ama sahiplenmek yok. Sorduğunuzda “Türk Annesi” çok fedakar, hep çocukları için çırpınıyor. Yemiyor yediriyor, içmiyor içiriyor. Ama “anneniz sizi anlar mıydı, tanır mıydı, sevgisini, şefkatini gösterir miydi?” diye sorduğunuzda uzun bir suskunluk. Susuyoruz çünkü o yoksunluğun dili yok. Orada yitirilen şeyin ikamesi yok. Annenin attığı tokadın- kelimenin tüm anlamlarıyla- telafisi yok. Bu kültürde en doğal gelişimsel ihtiyaçlar horgörülür. Aile yaşar çocuk içinde haspel kader büyür. Bu kaostan kurtulmanın tek yolu annenin dizleridir ama ona da baş koyacak cesareti bulmak yılları gerektirir. Bu nedenle bu toplumda anne olmak da zordur, evlat olmak da. Anne uzak, mesafeli, kendine odaklı ve sert de olsa zordur, koruyucu, kollayıcı, kuralcı ve müdahaleci olsa da.

    Toplumda iilklerimize işleyecek kadar derin yaşadığımız ama adını koyup konumlandırmakta güçlük çektiğimiz bir durum var; eril anneler. Literatürde bu şekilde anıldığını sanmıyorum ama mesleki ve bireysel deneyimlerimden sonra ben bu anneleri böyle algılıyorum. Sanırım bunların stereotipi ismini bile şu an hatırlamadığım bir programdaki “Semra Hanım”dı. Aslında hepimize çok tanıdıktı. Söylenen, manipule eden, alt üst eden, ezen ve hiçleştiren anne. Oğluna, karısına, bazen kocasına ve bilhassa ve tercihen gelinine dünyayı zindan etme üzerine kurulu bir eril kurgu. Sayıca ne kadar fazla olduklarını tahmin edebiliyor musunuz bilmiyorum, ama bana güvenin çoklar. En basit düzeyde gelinlerinin buzdolabında bıraktıkları salçadan, oğluyla gelinin birlikte olma sıklıklarına, torununun zıbınından damadının telefona bakmasına varan bir repertuarda işlev görüyorlar. Genellikle bu eril iktidar oğlan çocuğa ve eşine kurulsa da kız çocukta da rastlanıyor. Benim eril olarak andığım annelerin oğlan çocukla beraber sahip olmadıkları “fallusu” yakaldıkları ve beklenileceği şekilde bir ömür bu erki ellerinden bırakmadıkları bir psikoloji bilgisi. Ama maalesef biz daha fazlasını biliyoruz. Bu gücün şiddete varan manipulasyonlar için kullanıldığına şahit oluyoruz. Söylerken bile utansam da gelinleri dövmesi için oğullarını ve aile üyelerini kışkırtan kadınlar var. Bu insanlar da anne. Onlar da belki bir kız çocuğu olarak tüm manevi/maddi yatırımın oğlan kardeşlere yapıldığı bir aileden geliyorlar. Sonuçta bu eril annelerin ihtiyaçlarını da motivasyonlarnı da anlamak önemli olabilir. Ama bu annelerin pasif-agresif, büyüklenmeci, müdahaleci halleriyle empati kurmak zor olabiliyor. Özellikle bu tarzın madurları olan çocuklar ve eşleriyle çalıştıkça.

    Bu bahsettiğim anne tipinden çok farklı olarak algıladığımız oysa benim çok benzer dinamikler gördüğüm başka annelik tarzları da var. Büyükşehirlerde yaşayan, iyi eğitim görmüş, sosyoekonomik olarak kendini güçlü hisseden, daha eşit evlilikler yaptığına inanan kadınlar. Bu annelerin en belirginleri sosyal medyada “influencer” anne olarak anılıyorlar. Etki yaratıyorlar kısacası. Binlerce anneyi mükemmel anneliğe çağırıyorlar. Çocuk nasıl beslenir, nasıl uyutulur, bir soru sorunca nasıl cevap verilir. Bu ve bunun gibi yüzlerce “annelik ipucunu” sağlıyorlar. Şimdi diyeceksiniz ki bu annelerin ailevi veya sosyal anlamda zararları ne? Öncelikle bu mükemmel anneliğin peşinde koşma akımı bir çok hatayla kol kola geliyor. Gelişim psikolojisine dair kuram ve çalışmalar gösteriyor ki çocuğun ihtiyacı mükemmel annelik değil “yeterince iyi anneliktir”. Annelikte birçok nedenden kaynaklanan hatalar vardır ve çocuğun ruhsallığı açısından bu kırılmalar gereklidir. Örneğin bir anne çocuğunu diğer odadan takip ettiği megafonu kapalı unutabilir ve çocuk her ağlamasında “anne” denen kişinin hemen yanıt veremeyeceğini deneyimleyebilir. Oysa yeni moda süper annelik anlayışı buna olanak vermiyor. Hep yanında olmak, hep toplamak, hep müdahil olmak ihtiyacında. Bu korumacılık öyle bir noktaya geliyor ki çocuk daha okul çağlarına bile gelmeden kendi çocuğunun hakkını korumak adına daha sütten yeni kesilmiş başka bir çocuğa veya ebeveynlerine müdahalede bulunabiliyor. Daha sonraki yıllarda iyice ayyuka çıkan veliler ve çocuklar arasındaki aslında çok doğal olan süreçleri bombalayan ve “en kıymetli, en farklı, en yetenekli, en özel” çocuk benim çocuğum noktasına varan “veli terörü” işte böyle filizleniyor. Sonuç mu? Ortada kendini hep ayrıcalıklı hisseden, ötekileri hep rakip ve tehdit algılayan, derin ilişkiler kuramayan yalnız ve içe dönük çocuklar…

    Peki anneler bunu neden yapıyor? Hangi anne çocuğuna zarar vermek ister ki? Kadınların amacı elbette bu değil ama onlar “kuşatılmış anneler”. Modern çağın çılgınlığında asırlardır kaybedilmiş değerlerini tekrar kazanmaya çalışıyorlar. Bunun için de sıradan olmaya, pasif kalmaya, herşeyi doğal akışına bırakmaya katlanamıyorlar. O yüzden erkek çocukları fiziksel olarak vasat buldukları bir kadınla geldikleri zaman onları oğullarına layık görmeyip reddediyorlar. Yine bu yüzden kaydırak sırasında beklerken öne atılıp çocuklarının sırasını alan 3 yaşındaki çocuğa veya annesine haddini bildirecek kadar insancıllıktan uzaklaşıyorlar. Kısacası eski geleneksel annelik tarzları şu çağdaki annelik anlayışından çok farklı değil. Amaç hep o kaybolmuş kimliği geri kazanmak. Kadınlar çocuk da yapsınlar kariyer de. Ancak anne-çocuk ilişkisi bir savunma alanına döndüğü anda hatlar karışıyor. Ortada annesinin dizinin dibinde olmasına karşın dizine hasret kalan mağdur çocuklarla doluyor. Anneler artık değişmeli. Daha doğrusu anneleri kuşatan, bir güç ve etki alanı uğruna ömürleri yakan eril anlayış, düzen değişmeli. Annelik denen kutsal olmasa da çok değerli şeyin çocukla başbaşa, rekabet etmeden, anı ve ortaklığı sindirerek yaşanabileceği psikolojik alanlar tanınmalı kadınlara. Böyle bakıldığında “annelik ehliyeti” okullarda zeka testi uygulanması önerisinden çok farklı değil. Bu bakış olabildiğince faşizan ve ancak distopik romanların konusu olabilecek bir durum. Tek ihtiyacımız anlayan, saran, sarmalayan annemizle başbaşa kalmak…

  • Öfkemi Kontrol Edemiyorum

    Öfkemi Kontrol Edemiyorum

    Öfkeyi serbest bırakmaya niyet etme ve bunu başarabilmek sağlıklı ruh haline sahip olmaya giden yolda ilk adımdır. Bize hep duygularımızı bastırmamız öğretildi, öfke duygusu da buna dahil. Ağladıysak sus ağlama, sinirlendiysek çocuklar sinirlenmez çok ayıp dendi.

    Eğer öfkeni doğru yerde doğru şekli ile ifade etmeyi öğrenmezsen alakasız ve belki de çok ufak bir durumda yoğun patlamalar yaşayabilirsin. Dışarıdan şeker gibi tatlı görünürsün, herkesi memnun etmeye çalışan insansındır. Ama içten içe kendini yersin. Kendi kredinden kendi enerji depondan harcarsın.Dahası öfkeni hastalığa dönüştürebilirsin. Çünkü insan hazmedemediği ve boşaltamadığı duyguları bedenselleştirir.

    Hayatında alma verme dengesi var mı bu da çok önemli. Kendi ihtiyacını erteleyip başkalarının ihtiyaçlarını odak noktana koyarsan zamanla içten içe öfkelenirsin.  Ve bu öfkeyi uyuşturmak için kendini alkole, sigaraya, yemeğe, alışverişe vs. verebilirsin. Öfkeni serbest bırakmaya başladıkça bunlara olan bağımlılıkların azalır. Öfkeyi içinde tutmak fazla enerji gerektirir. Bu nedenle öfkeli kişilerin genel yaşam enerjileri düşüktür. Onlar hep bitkindirler, canları bir şey yapmak istemez, organik bir sebep olmamasına rağmen yataktan çıkmak istemezler. Bazen dışarıdan baktığımızda depresyon semptomları gösterirler. 

    Önce bu öfkeyi kimden miras aldın yani kimden modelledin buna bak. Kimden aldıysan onunla ayrışma çalış ve bunu kendi  zihnine sık sık duyur; ’’ Babam başka biri, ben başka biriyim. Bu nedenle babam gibi öfkeli olmak zorunda değilim, çünkü o başka biri ben başka biriyim. Babamdan aldığım öfkeyi bırakmaya niyet ediyorum’’

    Kimseden modellemediysen ve tamamen sana ait olduğunu düşünüyorsan da o öfkeyi boşaltmaya niyet et ve bunu kendine duyurarak  başla; Kime öfkeli olduğunu bul ve ‘’Şu an eşime öfkemi boşaltmaya niyet ediyorum’’ Yastıklara bağır, duvarları yumrukla, sesli sesli ağla, bir kum torbası bul, onu yumrukla, evde öfken boşalana kadar kendine öfke boşaltma seansları yap  ve o öfkeyi boşalt… 

  • Uçuş Fobisi

    Uçuş Fobisi

    Uçuş fobisi özgül fobilerden biridir. Yani bazı durumlara (kapalı alan, açık alan, sosyal ortam, hastalık vb.) veya nesnelere (yılan, asansör, iğne, köpek gibi binlerce nesne) karşı duyulan, aslında kişinin kendisine de mantıksız gelen aşırı korku hallerinden biridir. Endüstrileşmiş ülkelerde görülme oranı %10 ile %40 arasında değişebilir. Aslında uçak yolculuğu yapan bireylerin neredeyse %95’i hafif de olsa korku duyabilir, yalnızca %5’lik bir grup bu eylemden keyif alır. 

    Uçuş fobisi farklı şiddetlerde deneyimlenebilir. Uçağa binmesi mümkün olmayan ya da aşırı derecede rahatsızlık duyanlar için “fobik” diyebiliriz. Daha hafif bir şekilde tedirginlik yaşamak ise “uçuş gerginliği” olarak adlandırılabilir. Fobisi olan biri uçağa binmek zorunda kaldığında çok yoğun bir kaygı ile birlikte kalp çarpıntısı, nefes almada güçlük, ölüm ya da kontrolünü yitirme korkusu, bedeni kontrol etmede güçlük gibi çeşitli bedensel belirtiler yaşayabilir. 

    Uçuş fobisi de tüm fobiler gibi bilinçdışı mekanizmalar üzerinden ortaya çıkarlar. Bilinçdışımız; otomatik öğrenmeler, bu öğrenmelere karşı geliştirdiğimiz refleks yanıtlar, kas hafızası ve koşullanmalarımıza eşlik eden duygusal kodlarla ilişkilidir. Dolayısıyla çocukluk dönemimizde çok aktiftir ve bu işlevler oldukça kalıcı şekilde programlanır. Anatomik olarak ise alt beyinde lokalize olduğunu söyleyebiliriz. Bilinçli işlevlerimiz (mantık, muhakeme, konuşma, soyut ve analitik düşünce gibi) ise üst beyin (korteks) ile ilgilidir. Alt beyin ve üst beyin arasında var olduğunu kabul ettiğimiz kategorik duvar fobilerin mantık yürütme ile çözülememesine neden olur. Yani uçuş fobisi olan bir kişinin uçakların en güvenli ulaşım aracı olduğunu bilmesi, etrafındakilerin sürekli ona uçuş yapmakta korkacak bir şey olmadığını telkin etmesi, tavsiyelerde bulunması bu yüzden işe yaramaz. 

             Peki nasıl oluyor da bazıları kendini hatırladığından beri uçuştan korkuyor da bazıları rahatsızlık duymuyor? Ya da yıllar boyunca yüzlerce uçuş yapmış birisi bir gün uçağa binemez oluyor? Bu noktada gerginlik ve duyarlılık kavramlarından bahsetmemiz gerekiyor. Çocukluktan itibaren bilinçdışında kuvvetli bir şekilde oluşan programlar aslında kaybolmazlar. Sevdiğimiz, hoşlanmadığımız, korktuğumuz her şey zamanla sadece söner. Fakat gelecekte bazı koşullar altında yeniden gündeme gelebilir. Bu koşullar kişilerin gerginlik seviyeleri ile ilişkilidir. Hayatta beklenmedik durumlarla karşılaşmak, problemlerin üst üste gelmesi, ardından pek çok yeni sorumluluk getiren önemli dönüm noktaları (evlenmek, çocuk sahibi olmak, iş yerinde terfi almak vb.), gücümüzün sınırlarını fazlasıyla zorlamak gerginliğimizi artırır. Gerginliğimizin artması da zamanla sönmüş olan bilinçdışı programlarımıza, korku kodlarımıza yeniden duyarlılaşmamıza neden olur. Bu nedenle uçuş fobisini korkaklık ya da cesaretsizlikle açıklayamayız, tıpkı bir besin alerjisi gibi olduğunu söylemek daha doğru olur. Alerji yapan besin maddesi yerine eski korkularımıza duyarlı hale gelmişizdir sadece.  

  • Soru ve Yanıtlarla Vajinismus

    Soru ve Yanıtlarla Vajinismus

    Vajinismus nedir?

    Vajinismus kadınlarda görülen, çoğunlukla psikolojik temelli bir cinsel bozukluktur. Cinsel ağrı bozuklukları kapsamında yer alır. Ancak ağrılı cinsel ilişki (disparoni) ile karıştırılmamalıdır. Disparonide, cinsel ilişki sırasında acı çekilmesi söz konusudur ancak vajinismusta vajinadaki kasların istemsiz bir şekilde kasılması, bu nedenle cinsel ilişkinin nerdeyse olanaksız hale gelmesi, penisin ya da benzer bir şeyin içeri sokulmaya çalışılması durumunda da bu kasılmalardan dolayı ağrı meydana gelmesi söz konusudur.

    Vajina, kadın cinsel organlarından birisidir. Yaklaşık 10 cm derinliğinde, kaslardan oluşan tüp benzeri bir yapıdır. Ancak içerisine penis girdiğinde daha da uzar. Cinsel ilişki dışında genellikle kapalı bir yapıdadır ancak elastiktir. Böylelikle içerisine bir giriş olduğunda genişler. Ayrıca, vajina duvarları cinsel uyarılmanın gerçekleşmesi ile birlikte bir takım sıvıların salgılanmasıyla kaygan bir hal alır, böylelikle herhangi bir ağrı ya da tahriş olmadan cinsel ilişki gerçekleşebilir.

    Vajinanın ilk üçte birlik kısmı cinsel olarak uyarılmaya açıktır. Daha derinleri ise genellikle hissizdir. Yani, daha derinlerin uyarılması kadına cinsel açıdan kayda değer bir haz vermez. Bu da demektir ki penisin boyutu ya da uzunluğu cinsel haz için önemli değildir. Ama bu tabi ki başka bir yazının konusu.

    Kadınlar vajinalarının özellikle ilk üçte birlik kısmında yer alan kasları üzerinde önemli ölçüde denetim sahibidirler. Hatta daha derinlerde yer alan kas grupları üzerinde de kısmı bir denetimleri bulunmaktadır. Bu kaslar ve kas kontrolü kadın orgazmı için de oldukça önemlidir. Kadınlar, vajinadaki kaslarını ve anüs kaslarını birlikte kontrol ederek orgazma ulaşmayı kolaylaştırabilirler. Nitekim, orgazm güçlüğünün tedavisinde odak noktası olan konulardan birisi de bu denetimin öğrenilmesidir.

    Ancak vajinismusu olan kadınlarda, üçte birlik kısımda yer alan yani girişe yakın olan kaslar istemsiz bir şekilde kasılarak vajina girişini kapatırlar. Bu da ağrıya neden olur ve cinsel birleşmeyi olanaksız hale getirir. Bu durum genellikle penis vajinaya girmek üzere iken gerçekleşir. Ancak, jinekolojik bir muayenede dahi, hekim vajinayı parmaklarıyla uyardığında aynı kasılma geçekleşmektedir.

    Vajinusmustan şüphelenildiğinde nereye başvurmalı?

    Diğer psikolojik temelli bedensel bozukluklarda olduğu gibi vajinismus durumunda da ilk olarak ilgili uzman hekime başvurulmalıdır. Burada söz konusu hekim kadın doğum uzmanı ya da diğer adıyla jinekolog olacaktır. Öncelikle ortada fiziksel bir durum ya da enfeksiyon olup olmadığının saptanması gerekmektedir. Ayrıca vajinusmusla karıştırılan başka bir takım durumlar da söz konusu olabilir ve hasta yaşadığı durumu ayırt edemiyor olabilir.

    Örneğin kimi mantar enfeksiyonlarında da ağrı ya da kasılma gerçekleşebilmektedir. Ortada bir cinsel uyarılma bozukluğu da söz konusu olabilir. Söz gelimi, cinsel uyarılma esnasında vajina yeterince ıslanmıyor olabilir, bu nedenle de cinsel ilişkide ağrı gerçekleşiyor olabilir. Bu nedenle önce hastanın şikayetinin bu ve bunun gibi durumlardan kaynaklanıp kaynaklanmadığı iyi bir muayene ile saptanmalıdır. 

    Yaşanılan durumun vajinismus olduğundan emin olduktan sonra ise cinsel terapiler konusunda eğitimli ve deneyimli bir psikoterapistten yardım alınmalıdır.

    Bu konuda yapılan temel hatalardan birisi de yardım arayışını geciktirmektir. Vajinismus yaşayan kadınlar genellikle oldukça uzun zaman sonra profesyonellere başvurmaktadırlar. Bunun çeşitli nedenleri olabilmektedir ama genel olarak toplumumuzda cinsel sorunlarla ilgili genel olarak böyle bir durumun olduğunu biliyoruz.

    Vajinismusun nedenleri nelerdir?

     Tahmin edeceğiniz üzere vajinismusun çok çeşitli nedenleri olabilir. En sık görülen nedenler şu şekildedir:

    • Olumsuz cinsel deneyimler,

    • Geçmişteki bir cinsel taciz ya da tecavüz girişimi,

    • Yetersiz cinsel bilgiler,

    • Cinsellikle ilgili yoğun kaygı ve korkular. Örneğin ilk gece korkusu ya da canım acıyacak endişesi,

    • Hamilelik korkusu,

    • Cinsel yolla bulaşan hastalıklara yönelik yoğun bir korku,

    • Bekarete yüklenen abartılı ve takıntılı önem,

    • Cinsellikle ilgili yanlış bilgiler ve inançlar vb…

    Vajinismus sonradan da ortaya çıkabilir mi?

    Evet. Genellikle vajinismus ilk cinsel ilişki girişiminde ortaya çıkar. En yaygın şekli de budur. Yani vajinismus şikayetiyle uzmanlara başvurun kadınlar genellikle henüz hiç cinsel ilişki (daha doğrusu penetrasyon yani penisin vajinaya girmesi durumunu) yaşamamış olan kadınlardır. Ancak, belirli bir süre sorunsuz bir cinsel yaşantı sürdükten sonra hastalık, cinsel saldırı, psikolojik travma, doğum gibi yaşantılardan sonra vajinismus sonradan da ortaya çıkabilmektedir. 

    Vajinismusun tedavisi mümkün müdür?

    Evet. Günümüzde vajinismus birtakım psikoterapi teknikleri ve süreçleriyle giderilebilmektedir. Eğer vajinismusun travmatik bir yaşantıdan kaynaklandığı saptanırsa buna yönelik olarak daha özel teknik ve yaklaşımlar da uygulanabilmektedir. Örneğin, travmatik kökenli bozukluklarda oldukça etkili olan EMDR (Göz hareketleriyle duyarsızlaştırma ve yeniden işleme) tedavisi uygulanabilir.

    Tedavinin süresi ise kişiden kişiye değişebilmektedir. Bu süre 2-3 ay arasında olabileceği gibi kimi durumlarda kısa bir bilgilendirme dahi etkili olabilmektedir. Genel olarak cinsel sorunların en önemli nedenlerinden birisinin cinsel bilgisizlik olduğu düşünüldüğünde, yaşanan birçok sorunun tedavisi cinsel eğitim olabilmektedir. 

  • Tuvalet Eğitimi Nasıl Verilmeli?

    Tuvalet Eğitimi Nasıl Verilmeli?

    Bir çocuğa tuvalet alışkanlığı kazandırmak anne – babalığın en zorlu süreçlerinden birisidir. Zor olduğu kadar da sabır isteyen bir süreçtir. Kimi kuramcılar tuvalet eğitimine oldukça büyük önem atfetmişlerdir. Verilecek tuvalet eğitiminin çocuğun yaşamında oldukça derin izler bırakabildiğini iddia ederler. Örneğin Freud’a göre katı bir şekilde verilen tuvalet eğitimi çocuğun ilerde cimri, tutucu, aşırı titiz ve inatçı gibi karakter özellikleri geliştirmesine neden olmakta, aynı şekilde çok gevşek bir şekilde verilen tuvalet eğitimi de çocuğun ileriki yaşamında savurgan, dağınık, vurdumduymaz bir birey olmasına neden olmaktadır.

    Günümüzde tabii ki tuvalet eğitimine bu kadar katı bakmıyoruz ama verilen tuvalet eğitiminin çocuğun psikolojik özelliklerini etkilediği de muhakkak. 

    Peki tuvalet eğitimi kaç yaşında başlamalıdır? Öncelikle şunu belirtmeliyim ki bu çocuğun psikolojik gelişimine olduğu kadar fiziksel gelişimine de bağlı bir olgudur. Çocuğa tuvalet eğitimi verebilmemiz için öncelikle anüs kaslarının olgunlaşması yani yeterli düzeye erişmiş olması gerekmektedir. Yapılan araştırmalara göre çocuklar bu olgunluğa yaklaşık 18 ay yani 1,5 yaş civarında erişmektedirler. Yani bu aylardan önce verilecek tuvalet eğitimi bir işe yaramayacağı gibi çocukta fazladan utanç ve suçluluk duyguları oluşmasına neden olacaktır. 

    Bir anne – baba açısından çocuğun anüs kaslarının olgunlaşıp olgunlaşmadığını anlamanın doğrudan bir yolu yoktur. Düzenli olarak çocuğunuzu gören bir çocuk hekimi bunu daha iyi anlayabilir ve size bildirebilir. Ancak tuvalet eğitimine başlamak için kasların olgunlaşıp olgunlaşmadığını öğrenmek şart değildir. En güzeli 18 ayın biraz geçmesini beklemek ve daha sonra küçük adımlarla eğitime başlamaktır. 

    Her çocuk biriciktir. Her anne – çocuk, baba – çocuk ilişkisi de biriciktir. O nedenle tuvalet eğitiminde net bir reçete vermek olanaklı değil. Verilecek bir direktif bir çocukta çok işe yararken başka bir çocukta ters tepki verebilir. Ancak çok genel bir takım durumlardan söz etmek mümkündür. 

    Bir kere şunu bilmelisiniz ki çocuğunuz için dışkısını kontrol edebiliyor olmak muazzam bir duygudur. Çocuk kendi bedeninde ilk kez böyle büyük bir kontrol kazanmıştır. Bu bir anlamda çocuğun kazandığı ilk bağımsızlık duygularından birisidir. Bu onun için çok önemli bir kilometre taşıdır. Bu nedenle bunu yapabiliyor olmak çoğu çocuğa hem müthiş bir haz duygusu verir hem de onları heyecanlandırabilir hatta korkutabilir. 

    Bu nedenle çocuğunuza karşı sakinleştirici bir tavır takınmanız oldukça önemlidir. Sizin yanında olduğunuzu hissetmelidir. Onu asla zorlamamalı, utandırmamalı ve yapamadığı zaman da cezalandırmamalısınız. Bu gibi tutumlar çocuğunuzda şiddetli utanç duyguları gelişmesine yol açabilir. Bu da süreci uzatabilir hatta uzun yıllar boyunca bir takım davranış sorunlarını tetikleyebilir. Ona karşı kabul edici ve nazik davranmalısınız. 

    Evet, çocuk eğitimin ilk başlarında bocaladığında ceza ve baskı kullanmaktan kaçınmalıyız. Onun yerine ödüllendirme ise özellikle ilk başlarda kullanılmalıdır. Tuvaletini size söylediğinde, doğru yere yaptığında vs. onu uygun bir şekilde ödüllendirmeyi ihmal etmeyin. Bu ödüllendirmeyi hem sözel olarak yapın, hem de seveceği bir şeyi vererek yapın. Ancak davranış oturmaya başladığında, yani artık tuvaletini söyleme ve istenilen yer ve zamanda yapma davranışının sıklığı artmaya, istenmeyen davranışlar azalmaya başladığında ödüllendirmelerin sıklığını azaltın ve arasını açın. Farklı ödüller kullanmaya da özen gösterin. Sürekli olarak aynı ödülün kullanılması ödüle karşı alışmaya yol açacak bu da ödülün beklenen etkiyi vermemesine yol açacaktır. Böylelikle de kazanılan davranış istediğimiz kadar kalıcı olmayabilir. 

    Tuvalet eğitimini çocuğunuz için eğlenceli bir etkinliğe dönüştürmeyi de ihmal etmeyin. Bunu bir oyun gibi yapın. Burası sizin yaratıcılığınıza kalmış. Yukarıda da belirttiğim gibi dışkı denetimin kazanılması ve kas kontörlünün sağlanması çocuk için olağanüstü bir gelişmedir. Bu nedenle de çocuk kimi zaman dışkısına fazlaca bir değer atfedebilir. Bu durumu da aklınızda çıkarmamakta yarar var. Örneğin, sifonu çekerken birlikte dışkıya el sallamak, bay bay demek gibi biz yetişkenlere tuhaf gelebilecek davranışlar çocuk için tuvalet eğitimini daha kolaylaştırıcı ve keyifli bir hale dönüştürebilir. Unutmayın, çocukların dünyası bizden biraz farklıdır. O dünyaya uyum sağlamalı ve saygı göstermeliyiz. 

    Bir başka önemli nokta da şudur ki, çocuklar tuvalet davranışlarını yetişkinler üzerinde bir silah olarak kullanmaya kalkabilirler. Özellikle fazlaca baskıcı ve sabırsız davranırsanız, olumsuz tepkiler verirseniz bunun sizin için ne kadar rahatsız edici olduğunu sezerler. Örneğin, onlara kızdığınızda ya da istediklerini yapmadığınızda tuvalet yapma davranışını size karşı bir silah olarak kullanabilirler. Masanın altına, koltuk arkasına falan kakalarını yapıp sizi kızdırmak isteyebilirler. Tabi ki bu davranış çok da bilinçli bir şekilde kurgulanmış bir davranış değildir. Buna mahal vermemek için yukarıda belirttiğim noktalara dikkat etmek aslında yeterlidir. İstenmeyen şekilde ve yerde gerçekleşen bir tuvalet yapma davranışına olumsuz tepki vermez ancak olumlu davranışları da ödüllendirirseniz bu silahı onların elinden almış olursunuz.

    Tabii ki tuvalet eğitimi bu kadar ana hatlarıyla özetlenemeyecek kadar karmaşık bir süreçtir. Kimi durumlarda zorlandığınızı hissedebilirsiniz. Tam oldu derken birden başa dönüşler yaşayabilirsiniz. Öncelikle hemen bir yenilgi duygusu içerisine girmeyin. Gerekirse en baştan alın. Bir uzmandan yardım almayı da ihmal etmeyin.

  • Erkeklerde Sertleşme Bozukluğu

    Erkeklerde Sertleşme Bozukluğu

    Öncelikle bu durumun adı “iktidarsızlık” değil. Havalı ismi “erektil disfonksiyon”, Türkçesi “sertleşme bozukluğu”. Kimi kaynaklarda “sertleşme güçlüğü” diye de geçer. Ama kesinlikle bu bir iktidarsızlık değildir. Bunu bu şekilde tanımlamaktan vazgeçmek aslında oldukça önemli. İktidar, kelime anlamıyla “güç” demektir. Bir erkeğin gücünü belirleyen şey penisinin sertleşmesi değildir. Penisi sertleşmeyen bir erkek de gücünü yani iktidarını kaybetmez. Bu durumu böyle tanımlayıp, ereksiyona gereğinden fazla önem atfetmek aslında bunun başlı başına nedenlerinden birisidir.

    İşe önce penis denilen organı tanımakla başlayalım. Penis, erkek cinsel organlarından birisidir. Hatta erkek cinsel organı denilince ilk akla gelen organdır. Hem üreme açısından hem de erkeğin cinsel hazzı açısından son derece önemli bir organdır. Bir baş kısmından bir de gövdeden oluşur. Hem baş kısmında hem de gövdesinden bol miktarda haz veren sinir ucu barındırır. Erkeğin cinsel olarak en çok haz aldığı bölgesidir.

    Penisin içinden üretra adı verilen bir kanal geçer. Bu kanaldan hem idrar geçer, hem de boşalma sırasında içinde sperm hücrelerini barındıran, beyaz renkli bir sıvı olan meni (semen) geçer. Penisin içerisinde kemik yoktur. Penisin gövdesi süngerimsi bir yapıdadır. İşte ereksiyonu yani sertleşmeyi sağlayan bu süngerimsi yapıdır. Cinsel uyarılma esnasında kan akışı bu bölgeye doğru yoğunlaşır, süngerimsi yapının içi kanla dolar, böylelikle penis sertleşir ve dikleşir yani erekte olur.

    Görüldüğü gibi penisin ereksiyonu temelde fizyolojik bir olaydır. Ancak şunu unutmamak gerekir ki en önemli cinsel organımız beynimizdir. Cinsel uyarılmanın ve ereksiyonun gerçekleşmesi için illa ki fiziksel bir uyarım gerekmez. Yani penisin bir kadın tarafından doğrudan uyarılması şart değildir. Bir erkeğin cinsel fantezi kurması yani sadece cinselliği düşünmesi bile uyarımı ve erkeksiyonu sağlayabilir.

    Buradan da görüyoruz ki sertleşme aynı zamanda psikolojik bir olaydır. O zaman tüm bunlardan şu sonucu çıkarabiliriz: sertleşme bozukluğu fizyolojik kaynaklı olabileceği gibi psikolojik kaynaklı da olabilir. Hatta şunu biliyoruz ki, özellikle genç sayılabilecek yaşlarda (60’ın altı) görülen sertleşme bozukluklarının kaynağı çoğunlukla psikolojiktir. Özellikle performans kaygısı (Başarılı olabilecek miyim? Partnerimi yeterince tatmin edebilecek miyim? Gibi), yaşanan olumsuz deneyimler bu durumun önemli sebepleri arasındadır. 

    Bir kere şunu söylemeliyim ki, sağlıklı bir erkeğin arada sırada sertleşme güçlüğü yaşaması gayet olağandır. Eğer bu durumu deneyimlerseniz hemen paniğe kapılmayın, “Eyvah! Bende sertleşme bozukluğu var” diye düşünmeyin. Yaşadığınız şey geçici bir durum olabilir. Hatta, yaşanan olağan ve geçici bir sertleşme güçlüğü durumu diğer ilişkilerden önce “Acaba yine olacak mı?” gibisinden bir kaygı durumu ortaya çıkarır ve bu kaygı da sertleşme güçlüğünün yeniden yaşanmasına neden olabilir. Ancak bu durum süreklilik arz ediyorsa, her ilişkinizde bunu yaşıyorsanız o zaman bir çare aramanızda yarar var. 

    Peki sertleşme bozukluğu kendisini nasıl gösterir? Genelde bunun üç şekilde olduğunu görüyoruz. İlkinde sertleşme hiç olmaz. Cinsel uyarılma olmasına rağmen penis bu uyarılmaya yanıt vermez ve sertleşmez. İkincisinde ise başlangıçta sertleşme olur ancak bu durum cinsel ilişki süresince devam etmez. Ön sevişme sırasında ya da penis vajinanın içerisindeyken, orgazm gerçekleşmeden önce penis sertliğini kaybeder. Üçüncüsünde ise sertleşme az biraz gerçekleşir ancak bu sertleşme cinsel ilişkiyi sağlayacak düzeyde değildir.

    Eğer bu tür durumları sürekli bir şekilde yaşıyorsanız sertleşme bozukluğu söz konusu olabilir. Öncelikle bu durumu kabul ederek işe başlamak çok önemlidir. Bir kere bu durumu bir felaket olarak yorumlamamaya gayret edin. Bu durum her erkeğin yaşayabileceği bir durumdur. Merak etmeyin, iktidarınızı kaybetmediniz. İlk başta dediğim gibi, iktidar kelimesini kullanmaktan kaçınmak en doğrusu.

    İlk olarak gitmeniz gereken uzman bir üroloji uzmanı hekimdir. Önce fizyolojik tetkikler yapılmalıdır. Eğer sertleşme bozukluğunuzun altından fizyolojik bir neden çıkmazsa o zaman psikoterapi almanız yararınıza olacaktır. Özellikle Bilişsel – Davranışçı terapilerle sertleşme bozukluğu  giderilebilmektedir. Bunun için bir cinsel terapiste ya da psikoterapiste başvurmanız yeterlidir.