Kategori: Psikoloji

  • Sen Yeter Ki Öğret Bana, Anne!

    Sen Yeter Ki Öğret Bana, Anne!

    Pestalozzi’nin dediği gibi “bir çocuğun eğitimi bir çiçeğin eğitimi gibidir.” İlgi özen beceri isteyen bir iş sadece kurallara yöntemlere dayanmıyor, kitaplarda öğrenilmiyor, özveri istiyor. Beni bir düşünsenize yetişkinler yani bir çiçeği☺, önce toprağı kazır tohum ekersiniz. Çiçek açması için uygun koşulların sağlanması gerekir. Zamanında sular gübrelerseniz çiçek açar. Çok dokunup örselenirse de, bir köşede bırakılıp unutulursa da bir çiçek kurur. Ben de bir çiçek gibiyim, her şeyi kararınca ben de isterim.

    Kardeşimle bir oyuncağı paylaşamayıp kavga etmeye başladığımızda sen geldin, bana her şeyi öğretmek isteyen ancak uygulamada zaman zaman yetersiz kalan ah benim güzel annem güzel babam. İşte sen, o an geldiğinde yüzün birkaç gün önce yemeği ocakta unuttuğunda çok sinirlenip söylenirken bana gösterdiğin tencerenin dibi gibi kapkara, ellerin bu yüz ifadesini takındığında hep olduğu gibi sadece şişman parmağın yanındaki havada diğerleri sımsıkı kapanmış, sesinse yağmurlu havalarda çıkan o korkunç ses gibi, son kulağıma gelen sesse genelde “yeter artık gidin odalarınıza!”

    Sana cevap verdiğimde daha da kızgın olabiliyor, bazen bana ceza verebiliyorsun.Yemek yemediğimde ceza, akıllı durmadığımda ceza, ilacımı almadığımda ceza, derslerimi yapmadığımda ceza, sizinle görüşlerimiz ayrıldığında ceza… oysa ben bir canlıydım belki bunu unutmuştunuz. 5 yıllık hayatımda bu sözcüğü ilk ne zaman duyduğumu hatırlamıyorum ama hep bir yerler de vardı. Bu davranış şekline otoriter-cezacı anne baba tutumu dendiğini çook ilerde öğrenecektim.

    Otoriter anne-baba tutumlarında;anne babanın, kısıtlayıcı ve cezalandırıcı bir yol izlediği, çocuklarını kendi kurallarına uymaları ve saygılı olmaları konusunda uyardıkları görülür. Bu tutum, yetersiz sosyal gelişimin nedenidir. Böyle bir ortamda tartışmaya yer yoktur. Ana-baba düşüncesini, “Bunu sadece benim söylediğim şekilde yapacaksın, o kadar. Ben anneyim / babayım, sen ise çocuksun” cümlesiyle sınırlar ve istediklerinin yapılması için çocuğu zorlar. Çocuğun istek ve gereksinimlerini dikkate almaz. Anne baba olay yerine sinirli gelmekte ve bir savcı gibi ayrıntıları inceleyip haklıyı haksızı ayırt etmek için uğraş vermektedir.

    Paylaşılmayan oyuncak ve kardeşlerin tartışması yerini anne babanın öfkesine bırakır. Kardeş kavgası ikinci plana düşer, sorun oyuncağın paylaşılmaması değil birbirlerine edilen hakaretler saygısızca sarfedilen sözcükler olur. Anne baba -ilk kim almıştı? –biriniz bana yalan söylüyor –cezalısınız defolun odalarınıza gibi çözümden uzak ifadeler derin yaralar bırakacaktır.. Anne baba otoritesiyle problemi çözmüştür ancak çocuk ne öğrenmiştir?

    Evet istenmeyen davranış durmuştur, kavga sona ermiştir ancak çocuk problem çözme becerisini, sorumluluk bilincini öğrenememiştir. Çünkü tüm kararları anne baba vermiş, çocuk problem çözme süreci dışında bırakılmıştır. Anne babanın aşırı disiplini, baskısı altında olan çocuk sessiz çekingen küskün bir kişilik yapısına sahip olurken, sevgiyi esirgeyerek denetlemenin egemen olduğu ailelerdeki çocuklar ise kaygılı isyankar olabilmektedir.

    Otoriter cezacı bir aile ortamında yetiştirilen çocuklarda, anne-babaya sevgisizlik, insanlarla sağlıklı ilişkiler kurmama, kavgacı ve geçimsiz olma, duygularına hakim olamama, alınganlık, birden parlayıverme, güvensizlik, yersiz korku ve kaygılar gibi özelliklere rastlanabilmektedir.

    Siz cezacı otoriter anne baba tutumuna mı sahipsiniz düşünedururken ben isteklerimi sıralamaya başlayayım size,

    Anne baba,

    -Tüm haklarımı elimden alıp ceza vermek yerine bana problem çözme becerisi kazanmam için fırsat ver, kendi problemimi çözmemi öğret bana

    -Hoşunuza giden şeyler yaptığımda değil beni bir işte başarısız olduğumda da sevdiğinizi gösterin, koşulsuz sevgiyi öğret bana

    -Sorumluluk almama izin ver, ilerde bir ailenin sorumluluğunu almayı öğret bana

    -Yüksek sesin tehlike olmadığını öğret bana,

    – Karşıdakini dinlemenin birey olmak olduğunu, benim bir canlı olduğumu öğret bana

    Sen yeter ki öğret bana, ben hazırım benzemeye sana…

  • Çocukta Depresyon

    Çocukta Depresyon

    Günlük hayatımız bir koşturmaca. Doğumla başlıyor bu koşturmaca önce emekleme sonra yürüme sonra kaybolan o nesneyi bulma çabaları sonra küçük bedenime ağır gelen okul, sabahın erken saati uyanmak zorunda kalmak hem de henüz onbeş aylıkken sonra öğrenmem gereken onca şey sonra sınavlar sonra arkadaşlarımla sosyalleşme zamanı sonra üniversite tantanası sonra iş sonra eş sonra çocuk sonra onu büyütme çabası sonra sonra sonra… bu sonranın bir sonu yok.

    Tüm bunları yaşarken hep birileriyleyiz peki o zaman neden yalnız hissediyoruz?   Şimdilerde birde “evrenden isteyin sahip olun” adlı kitaplar bu kadar kolaysa isteyeyim. Hepimiz daha fazlasına sahip olmak için mi gece gündüz çalışıyoruz? “Bir ev alalım”la başlayan serüven “bir de arabamız olsun”, “aman yan komşunun yazlığı var bak ödedi bitti bizim niye olmasın?”, “yeni bir telefon çıkmış Kamil gördün mü?” İle devam ediyor. Sahip olunca mutlu olunuyor mu bilmem ancak “acının kaynağı istemektir” diyor Buda. Dünyanın en güzel evine, en güzel arabasına sahibiz, bu kez kendimizi mutsuz etmek için ne söylerdik?

    Unutmayalım ki sahip olduklarımız bize mutluluğu garantilemiyor. Dünyanın bir ucundaki insanlarla konuşuyoruz weble ama yanıbaşımızdaki iş arkadaşımıza nasılsın diye sormayı akıl edemiyoruz. Tv karşısındayız ve karşımızda bizi oyalayan binlerce program, yan odadaki çocuğunuzun yaşamına bu kadar yakın değilsiniz.

    Evet teknoloji toplumsal kimliği yaralarken, toplumu oluşturan biz bireyleri yabancılaştırıp, yalnızlaştırıyor. Geriye toplumun hastalığı diye elimizdeki reçeteye tanı olarak girilen depresyon ve tedavisindeki ilaç listeleri kalıyor. Depresyon, şarkıda olduğu gibi “unutuldum,aldatıldım, yalnızım” ile açıklanıyor. Vücudu, düşünceleri ve duyguları etkileyen kişinin beslenmesinden, uyku düzenine, arkadaş ilişkilerinden, iş hayatına etki alanı geniş bir rahatsızlık. Depresyon; kişin günlük hayat etkinliklerinin bozulması, isteksizlik, değersizlik, pişmanlık halidir.

    ÇOCUK VE ERGENLERDE DEPRESYONUN NEDENLERİ

    1. Anne babadan birinin ölümü ya da çocuğun anne babadan uzun süre ayrı kalması ( Bu süre çocuğun yaşına göre değişir.)

    2. Çocuk ve ailesi arasında sevgi ve ilgiyi engelleyici durumlar,

    3. Çocuğa ölümcül ya da kronik hastalık tanısı koyulması ve hastalık süreci,

    4. Fiziksel, cinsel istismara maruz kalma gibi travmatik yaşantılar,

    5. Aile içi şiddet,

    6. Anne- babanın boşanması,

    7. Aileye yeni bebeğin katılması,

    8. Ev ve okul değiştirmeye bağlı çevre değişiklikleri vs.

    Çocukta depresyon belirtileri nelerdir?

    1. Aşırı hareketlilik ve hırçınlık,

    2. Çevreye ve kendine zarar verme,

    3. İçe kapanma ve aşırı sessizlik,

    4. Kompulsif( tekrarlayıcı niteliği olan ve durdurulamayan) masturbasyon,

    5. Duygusal tutarsızlık ve anlık değişiklikler,

    6. Uyku ve yeme bozukluğu,

    7. Parmak emme, altını ıslatma ve kakasını kaçırma gibi daha küçük yaşlara gerileme,

    Ebeveyn çocuğa nasıl davranmalı?

    Tedavinin her aşamasında çocukla birlikte olunması, çocuğa karşı sabırlı, anlayışlı ve duyarlı olunması, Çocuğa sevildiğinin ve değerli olduğunun hissettirilmesi, çocuğu bir birey olarak kabul etmeleri, onun düşüncelerine önem verilmeli ve aile bunu çocuğa hissettirmeli, onu korumaya çalışırken yapabileceği şeyleri kendisinin yapmasına izin verilmeli ve depresyonun tedavi edilebileceğinin unutulmaması gerekmektedir.

    Anne babanın depresyona karşı kendini koruması dediğimizde ise aklıma ilk gelen yabancılaştığımız bu toplumda televizyonu, bilgisayarı, telefonları, ıpadları kenara atıp keyif aldığınız yaşıtlarınızla bol sohbet, istemenin sonu olmadığını ve mutluluğu garantilemediğini hatırlayıp spora veya resme ve ya başka bir özel ilgi alanınız varsa ona yönelip arınma, en yakınınız ailenizle kısa da olsa keyifli vakit geçirebileceğiniz etkinlikler önerebilirim.

    Hepinize bol sohbetli günler…

  • Beslenme ve Yeme Sorunları

    Beslenme ve Yeme Sorunları

    Çocuklarda besin reddetme ya da seçici davranma gibi yeme sorunları büyük ölçüde psikolojik nedenlerle ortaya çıkar. Beslenme çocuk ve ebeveynler arasındaki iletişimi belirtmenin en iyi yoludur ve besin reddi ebeveynlerle karşı kullanılan en güçlü silahtır.

    Israrcı bir şekilde bir yiyeceğe düşkünlük veya yiyecekleri reddetme okul öncesi dönemde görülen yaygın sorunların başında gelir. Normal gelişimin bir parçası olduğu ve aslında bu davranışın çocuğun bağımsızlığının ifadesi olduğu da unutulmamalıdır.

    Anne baba olarak özenerek hazırlanan yemekler tabakta, tüm meyveler karıştırılarak hazırlanan vitamin kaynağı meyve suları bardakta kaldığında yaşanan düş kırıklığı karşısında sabırla durabilme becerisi, öfkeyi kontrol edebilme becerisi kazanmalıyız

    Hazırlanan yemekler tabakta kalıyorsa ne yapmalı nasıl yapmalıyız?

    Öncelikle istediğimiz her konuda olduğu gibi bu konuda da çocukla inatlaşmaya girmemek gerekmektedir. Anne olarak duygusal davranabilir ve ısrarcı olabiliriz ancak bu çocuğun yemek yemeyi doğal bir ihtiyaç olarak görmekten uzaklaşmasına sebep olacak ve anne çocuk ilişkisini zor bir yola sokacaktır.

    1. İnatlaşmak yerine yemeğin doğal bir ihtiyaç olduğunu ona konuşmalarımız ve davranışlarımızla göstermek.

    2. Anne baba olarak model olmak. Yemek saatlerinde yemek masasında tüm aile bireylerinin yer alması, yemek konusunda babanın da annenin de seçici davranmaması,

    3. Yemek hazırlanmadan 15-20 dk öncesinde oyunla meşgul olan çocuğa hatırlatmada bulunmak. Bu yaş grubundaki bir çocuk için oyunu bırakmak zor olacaktır. Hatırlatma yapılamayan çocuk masaya geldiğinde mutsuz olacak ve yemeklerden tatmak istemeyecektir. Hatırlatma yaptığımızda “birazdan yemek yiyeceğiz” gibi onun, oyununu ona göre ayarlaması konusunda yardımcı olmuş olacak ve yemek masasında kendinizi rahatsız hatta suçlu hissetmemiş olacağız.

    Yemek öncesinde hatırlatmanızı yapmış olmanıza rağmen yemek masasına gelmeyen bir çocuğumuz varsa; inatlaşmamalıyız, geri kalan aile üyeleri yemeklerine başlayabilir ve çocuğun bu davranışı görmezden gelinir.

    Yemek masası dışında bir yerde yeme isteği ya da farklı yemek alternatifi sunmak çocuğun bu problemli davranışı pekiştirmesine ve sağlıksız beslenmesine sebep olmaktadır. Unutulmamalıdır ki yemek doğal bir ihtiyaçtır ve masada yenir.

    1. Yemek saatinde masaya oturmayan çocuk için yemek saati dışında istediği zaman yemek vermek sağlıklı olmayacaktır. Bunun yerine yemeklerimizi sadece yemek saatinde yiyoruz, yemek yerken seni de çağırmıştık, fakat gelmedin bu nedenle diğer yemek saatine kadar beklemelisin” şeklinde bir  cevap vermeniz yararlı olacaktır. Diğer öğün onun için çok güzel yemekler yapacağınızı belirtebilirsiniz. (alıştırma aşamasında)

    2. Çocuk için oyunun önemi çok büyük ve besin almasında da oyunlardan faydalanılabilir. Yapılan kurabiyelere gülen yüz, araba gibi şekiller verilerek isimler konulabilir.

    3. Yemek tabağına yemeği koymadan önce ne kadar istersin diye sormak. Yiyeceği miktarı kendi tercih etmiştir ve tabağından sorumlu olacaktır.

    4. Yemek sonrasında birlikte eğlenceli aktiviteler planlayabilir ve onu masada motive edebilirsiniz. Ancak yemeğini bitirirsen… ile başlayan ve maddi ödülle sonuçlanan davranışlardan kaçınınız çünkü yemek yemek normal bir davranıştır.

    5. Çocuğa sürekli yemeğini bitir gibi komutlar vermemelisiniz. Bu komutlar aracılığıyla çocukların ilgi ihtiyacına cevap vermiş oluruz, çocuk dikkatleri üzerine toplamayı başarmış olacaktır. Biz biliyoruz ki yemek yemek bir ihtiyaç ve normal bir davranış. Bu güne kadar kimse açlıktan ölmedi bu yüzden de uyarıya gerek yok.  

    6. Çocuğunuza yemek seçeneği sunun örneğin akşam bezelye mi, yoksa fasulyemi istediğini sorun böylece hem yemeği o seçmiş olur, yemeğin sebze olacağını da anlamış olacaktır.

    7. Mönüyü belirleme yetkisi size ait, sırf çocuğunuz sunduğunuz seçenekleri beğenmedi diye mönüyü değiştirmeyin. Ne kadar zor olsa da ileride yaşanacak yemek savaşlarının önüne geçmek için okul öncesi dönemde çocuğumuza sağlıklı yemek alışkanlıklarını kazandırmak çok önemli

  • Hamilelik Döneminde Bebeğimizle İletişim Kurmanın Yolları

    Hamilelik Döneminde Bebeğimizle İletişim Kurmanın Yolları

    Çocuklar ile doğru iletişim kurmanın sırlarını aslında çok uzaklarda aramamalıyız. İçimizdeki çocuğun sesini duyabilirsek eğer bize nerede doğru nerede yanlış yaptığımızı söyleyecektir. Tabi bunun dışında mutlaka emin olamadığımız, belki doğru yaptığımızı düşündüğümüz ama sonuçlarını düşünemediğimiz ya da bize geçmişte davranıldığı gibi otomatik davranışlar ya da söylemler geliştirdiğimiz olabiliyor. Belki de bu noktalara değinip ebevenler olarak bizlerin biraz daha farkındalık sağlaması , çocuklarımızla daha yakın ve samimi ilişkiler kurmamızı sağlayacaktır.

    İletişimde sadece ne söylediğimiz değil nasıl söylediğimiz de bir o kadar önemlidir. Çocuk ile sağlıklı bir iletişim kurmanın anahtarlarından biri de budur. Onunla kurduğumuz göz teması, dokunsal iletişimimiz, yüzümüzün ifadesi, kullandığımız jest ve mimikler, ses tonumuz, onunla nereden konuştuğumuz veya onunla hangi amaçla konuştuğumuz da çok önemlidir. Nitekim çocuklar bunları hemen fark ederler ve ona göre davranırlar.

    Çocuğumuzla kuracağımız iletişim daha anne karnındayken başlar ve devam eder. Nitekim bu dönemde atılan temellerin ileriki dönemlere de yansıması ve olumlu bir şekilde ilerleyerek gelişmesi ve büyümesini amaçlamaktayız.

    Öncelikle ve öncelikle çocukları koşulsuz olarak sevdiğimizi ve kabul ettiğimizi onlara hissettirmeliyiz. Çocuklar ancak bunu hissettiklerinde bir çiçek gibi büyüyüp gelişebiliyor ve kendi benlikleri ile ilgili olumlu algılar edinebiliyorlar. “Ben bu dünyada iyi ki varım. Ben sevilen ve değer verilen bir canlıyım. Ne olursa olsun beni seven yanımda olan bana rehberlik eden ve onlara güvenebileceğim ebeveynlerim var.” mesajını onlara taşımalıyız. Kendilerini ve hayattı olumlu anlamlandırabilmeleri için bu mesaj çok önemli. Bu mesajı vermeye nasıl ve ne zaman vereceğimizin sorusunun cevabı ise bebeğimizin taa anne karnındaki dönemine dayanıyor. Bebeğimiz daha henüz dünya gözlerini açmadan, minicikken hissetmeli güvenli bir yerde olduğunu ve sevildiğini. Bunu da onunla konuşarak, dokunarak, onunla eğlenceli vakit geçirerek yapabiliriz. Nasıl mı eğlenceli vakit geçireceğiz? Tabi ki bebeğimizin anne karnında iken ve hatta doğduktan bir süre sonraya kadar kendi benlik algısı gelişmemiştir. Kendisini anneden farklı bir canlı olarak algılayamaz. Bu zaman içerisinde oluşacaktır. Bu nedenle kendisini annesinin bir uzluvu ya da bir organı yani ona ait bir şeymiş gibi düşünür. Anne ile bütünleşmiştir. Bu nedenle annenin bu süreç içerisinde yediği, içtiği dışında hissettiği her şeyi de onunla paylaşır. Bu nedenle hamilelik döneminin rahat ve çok fazla strese maruz kalmadan geçirilmesi çok önemlidir. Annenin sağlıksız beslenmesi veya sağlıksız alışkanlıklarının olması nasıl bebeğin fiziksel gelişimini olumsuz etkileyebiliyorsa; aynı şekilde mutsuz olması, yoğun strese maruz bırakılması da bebeğin duygusal gelişimini olumsuz etkileyecektir. Bu önemli noktayı hem annelerin hem babaların ve yakın çevredekilerin unutmaması gerekir.

    Anne karnında olan bebeğimizle güzel ve eğlenceli vakit geçirmek için ise sık sık onunla konuşmalıyız. Bizim sesimizi duymalı ve tanımaya başlamalı. Onunla konuşan sadece biz olmamalıyız tabi ki.. Babalar, anneanne ve babaanneler, dedeler, dayılar, halalar…Çevremizde yakın hissettiğimiz kişilerin de onunla iletişime geçmesine izin vermeliyiz ve sık sık okşayarak onunla dokusal iletişime geçmeye çalışmalı, burada ve yanında olduğumuzu ona hissettirmeliyiz. Bol bol gülmek, sevdiğimiz aktiviteleri yapmak da bizi mutlu edeceği için bebeğimizin de bu mutluluğu paylaşmasını sağlayacaktır. Eğer seviyorsak, komedi filmi izlemek, müzik dinlemek, yüzmek, hamilelerin yapabileceği tarzda yoga çalışmaları, sevdiğimiz insanlarla görüşmek ve sohbet etmek, açık havada yürüyüş yapmak, pikniğe gitmek, güzel ve sevebileceğimiz bir kitabı okumak, dinlenmek onunla daha karnımızdayken güzel zaman geçirmemizi sağlayacaktır. Bunun dışında bedenimizde oluşan değişimleri de olumlu bir şekilde kabullenmemiz, onun gelişimi ve hayatımızda yapacağı değişimleri şimdiden kabulleneceğimizin bir göstergesi olabilir. Nitekim bebeğimiz doğduktan sonra zaten hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. Anne-baba olma yolunda ne kadar bilinçli hareket etmeye çalışsak da ya da bu konuyla ilgili ne kadar kitap okuyup ne kadar eğitme gitsek de bazı şeyler eksik kalacaktır ve bebeğimizi elimize aldığımızda bütün bildiklerimizi unutabilir ya da hepsini birbirine karıştırabiliriz. Böyle zamanlarda panik yapmayın, sakin olun. Çünkü bu hepimizin başına geliyor ve bebeğimiz zaten bize yolu göstermek için buradadır. Anne-baba olmayı zaman zaman bize onlar öğreteceklerdir. Çaresiz hissetmektense bu deneyimi doya doya tadını çıkara çıkara yaşayın.

    Bebeğimizle anne karnındayken temelini attığımız doğru iletişim yöntemleri bebeğimiz doğduktan sonra da biraz farklılaşarak devam eder. Bu dönemde bebeğimizle kuracağımız iletişim onun ihtiyaçlarının tatminiyle ilişkilendirilmiştir.

  • Okula Başlama Sürecinde Çocuklara Nasıl Yaklaşmalıyız?

    Okula Başlama Sürecinde Çocuklara Nasıl Yaklaşmalıyız?

    Okula başlama süreci kreş, anaokulu ve ilkokul dönemindeki çocuklarımız için oldukça önemli bir süreçtir ve daha fazla desteğe ihtiyaç duyarlar. Bu nedenle okula başlamadan önce kısa bir oryantasyon dönemi geçirmeleri bahsettiğim dönemdeki çocuklar için oldukça faydalı olan ve ihmal edilmemesi gereken bir süreçtir. Bu dönem 1-2 hafta sürebilir. Çocuğumuzun gideceği kreşe, anaokuluna ya da ilkokula karar verdikten sonra mümkünse onu da okula götürmeli ve gezdirmeliyiz. Hatta daha öncesinde okula ait çekebileceğimiz fotoğraflar varsa ya da broşür bunları yanımızda götürüp, gösterip onun ilgisini çekip merak uyandırabiliriz. “ Aaa bak bu okulda böyle bir bahçe varmış. Çocuklar orada çok eğlenceli oyunlar oynuyormuş. Hadi gel seninle oraya gidip bakalım gezelim. Ne dersin ? “ gibi heyecan ve merak uyandıran ifadeler çocuğumuzun ilgisini çekip isteklilik sağlayabilir. Uygun bir zaman diliminde de belirlediğimiz okul mümkünse anne-baba ile birlikte gidilip gezilirse, bahçesinde veya içeride birlikte oyun oynanırsa okulun güvenli ve eğlenceli bir yer olduğu imajı desteklenecektir. Kreş ve anaokulları için okul başlamadan önceki oryantasyon sürecinin bir bölümünde sık sık ve kısa aralıklarla okulda kalmak, mesela sadece oyun saatine katılmak gibi faydalı olacaktır. Oryantasyon dönemindeki okulda kalma süresi de aşamalı olarak arttırılmalıdır ve ne kadar süre okulda kalacağı, anne-babanın onu ne zaman almaya geleceği konusunda çocuğumuzu bilgilendirmek çocuk açısından rahatlatıcı olacaktır. Bu süreç içerisinde küçük yaş gruplarında ağlama, okula gitmek istememe, yemeği reddetme, altını ıslatma gibi problemlerle karşılaşabilirsiniz. Bu tarz durumlarda çocuğumuzla onun kaygılı olduğu durumu paylaşıp sabırlı davranarak desteklememiz çok önemlidir. Onun kaygılı bu durumuna biz de daha kaygılı yaklaşırsak, onun kaygısını arttırmış oluruz. Onun bu kaygısını anlamalı ve baş edebilmesini sağlayacak şekilde desteklemeliyiz. Kendi yaşadığımız deneyimleri de onun anlayabileceği şekilde onunla paylaşmamız rahatlatıcı olacaktır. Mesela . “Ben de ilk okula başlarken çok heyecanlanmıştım. Birkaç gün alışamadım ama daha sonra okulun eğlenceli bir yer olduğu keşfettim.”  gibi kendi deneyimlerimizi içeren ve olumlayan cümlelerimiz , onunla kendi duygularımızı paylaşmamız onu cesaretlendirebilir . Eğer yine de bunlarla baş etmekte zorlanıyorsak uzman desteği almak faydalı olacaktır. Çünkü unutmamalıyız ki anne-baba olarak bizler çocuğumuzun her şeyi olamayız.

    Kreş ve anaokulu dönemine yeni başlayan çocuklarımız için evde kendisiyle oynayabileceğimiz kısa sürekli bir okul oyunu da alışma süreci içerisinde fayda sağlayabilir. Evde bir masa, sandalye ve oyuncakları kullanarak oluşturabileceğimiz bu oyun okulda neler yapıldığı ile  alıştırma yapmak ve okul kurallarını benimsemesi açısından faydalı olabilir. Ancak küçük yaş gruplarının kurallı oyunlardan daha çok yönlendirilmemiş oyunlar kurmaya ve kendi duygularını ifade edebilmeye ihtiyaçları olduğu unutulmamalı ve aşırı, gereksiz kurallardan kaçınılarak, kurallı oyun süresi daha kısa tutulmalıdır. Daha çok kendisini ifade edebilmesi desteklenmelidir.

    İlkokul başlayan çocuklarımız için de gideceği okulun önceden gezilmesi ve bahçesinde oyun oynanması faydalı olacaktır. Okulda neler yapacağı ile ilgili bilgi vermek ve kendi okul deneyimlerimizi zaman zaman paylaşmak yararlı olabilir. Yine okulun ilk günü onu bahçede bekleyeceğimizi ama bunun sadece bu günlük olduğunu söyleyebiliriz.

    Çocuklarımızı okuldan aldıktan sonra mutlaka okulda neler olduğunu merak ettiğimizi belirtmeli ve onun okulda neler yaptığını, neler yaşadığını ve neler hissettiğini anlatmasına teşvik edici yaratıcı sorular sorabilmeliyiz. “ Bugün okul nasıl geçti?” sorusunun cevabı sadece iyi veya kötü olabileceği gibi daha fazla konuşmaya olanak sağlamayabilir. Bu nedenle daha yaratıcı sorularla ilgi ve alakamızı belli etmeliyiz. Bunun yanı sıra soru sormaya onun duygularından başlamak aslında en çok onun duygularını önemsediğimiz mesajını verebilir. Muhakkak okulda ne gibi aktiviteler yaptığını merak ediyoruz ama asıl olarak onun mutlu olduğu, kızdığı, üzüldüğü şeyleri ifade etmesine olanak sağlamak onun bizimle paylaşımlarını da arttıracaktır. Mesela bugün okulda seni en mutlu eden şey ne oldu? Ya da bu gün seni kızdıran bir olay oldu mu? Gibi öncelikle onun duyguları ifade etmesine teşvik eden daha sonra neler yaşadığı ve yaptıklarını anlatabileceği konuşmayı devam ettiren sorular daha faydalı olacaktır. Tabi bunun yanı sıra çocuğu okuldan alıralmaz soru bombardımanına tutmak da rahatsız edici olabilir ve çocuğun üff yeter demesine neden olabilir. Bu konuşmanın soru cevap şeklinde geçmesindense muhabbete dönüşmesi daha eğlenceli olacaktır. Bunun için biz de ona günümüzün nasıl geçirdiğini anlatmalı ve onun da bizi soru sormasına izin vermeliyiz. “Ben de bugün kendimi çok mutlu hissettim. “ Şöyle bir şey yaşadım gibi ya da yaşadığımız komik ya da yorucu anlardan örnekler de verebiliriz. Stresli bir durumla nasıl baş ettiğimizi ifade ederek ona model olabiliriz. Tabi bu stresli durumlarla baş etme şeklimize zaman zaman çocukların bizzat şahit olabildiğini de unutmayarak. Çünkü biz ne söylersek söyleyelim onun kendi gözlemlerinin apayrı bir değeri ve önemi vardır.

  • Ebeveynlik Stilleri

    Ebeveynlik Stilleri

    Bir çocuk için annesi ve babası dünyayı temsil eder. Çocuk, annesi ve babası nasıl davranıyorsa, dünyadaki herkesin de aynı şekilde davranacağını düşünür. Kendi dünyasındaki kendisinin de. Yani; çocuğun dünyaya ve kendisine ilişkin algısı, anne-babasının ona olan davranışlarına göre şekillenir. Anne-babanın çocuğa olan davranışlarıyla çocuğun benlik algısının ve benlik saygısı oluşmaya başlıyor. Çocuk “ben değerliyim” ya da “ben değersizimi” hissederek bu algıyı oluşturabiliyor. Ya da “ben çok değersizim” veya “ben o kadar değerliyim ki başka hiçbir şey ya da hiç kimse bundan daha değerli olamaz” gibi algılar…Tabi bunların dışında başka algılamalar da geliştirebiliyor. Ben değerliyim çünkü annem-babam bana değerimi ………..şekilde anlatır. Çocuğun algısında işte bu nokta noktalar çok önemlidir. Bu noktalar onun kendisini değerli olduğunu nasıl hissettiğine ve ona değer veren insanları nasıl algıladığına ilişkin bilgiler verir bize. Ebeveynler çocuklarına verdikleri değerleri nasıl ifade ederler? Maddi ya da manevi değerin karşılığı nedir? Çocuklarımıza değer verdiğimizi onlara hediyeler alıp, onları gezdirerek veya her istediklerini yaparak mı ifade ederiz? Yoksa onlara dokunarak, öperek koklayarak mı? Ya da onunla zaman geçirerek mi? Veya onun ihtiyaçlarını karşılamak mı bizim için önemlidir? Ona verdiğimiz değeri sözcüklerimizle mi yoksa davranışlarımızla mı gösteririz. Ona verdiğimiz değeri vücut dilimizle nasıl ifade ederiz? Ona verdiğimiz değerin karşılığı ödül ve cezalar mıdır yoksa? Peki o bizim ona verdiğimiz değeri nasıl anlar ve yorumlar. Biz gerçekte vermek istediğimiz mesajı ona doğru iletebilir miyiz? Bu soruların her biri ayrı ayrı o kadar önemli ki…Bütün bunlar ve çocuğumuzla bu şekilde kurduğumuz ilişkiler aslında bizim ebeveyn olma stilimizi yansıtıyor.

    Ebeveynlik becerilerinin bir kısmı genetik olmakla birlikte bir kısmı da toplumsal değerler, ihtiyaçlar ve ebeveynlerin kişilik özellikleri ile şekillenir. Ebeveynlerin inanç sistemi de ebeveynlik davranışlarını şekillendirerek çocuğun davranışsal ve duygusal gelişimini etkilemekte, bunun yanı sıra çocuğun inanç sistemini de oluşturmaktadır.  Gelişim psikolojisinde ebeveynlik tarzları genel olarak 4 başlık altında toplanır:

    1) Otoriter  Ebeveynlik Stili: Bu tür ebeveynlik stilinde çocuğun katı kuralları takip etmesi ve uyması beklenir. Kurallara uygum göstermeme durumunda sonuç cezadır. Ebeveyn kuralların konulma sebeplerini çocuğuna aktarmada güçlük yaşayabilir. Genellikle “Ben öyle istediğim için, Annen /Baban olduğum için “ türü kısıtlı açıklamada bulunur. Çocuğun, ebeveynin taleplerini sorgulamadan uygulamasını ister. Tehditkardır. Çocuk kendisinden uyulması istenen kurallara uyar ancak bunu cezadan veya başına gelebilecek olumsuz durumlardan kaçınmak için korkuyla ve kaygıyla yapar. Cezala fiziksel veya duygusal türden olabilir. İstismar boyutuna da ulaşabilir. Bu tür çocukların özgüvenin düşük olduğu, daha bağımlı ve benlik saygısının daha düşük olduğu görülebilir.

    2) Demokratik Ebeveynlik Stili: Demokratik ebeveynde çocuğunun uyması gereken kuralları belirler. Ancak otoriter ebeveynden farklı olarak  çocuğuna kuralların ne işe yaradığını anlatır, gerektiğinde çocuğu ile ortak bir anlaşma yaparak bu kuralları oluşturur ve gereksiz, mantıksız kurallar koymaz. Çocuğunun ihtiyaçlarına yönelik hassas ve duyarlıdır. Çocuğundan beklentileri, çocuğun gelişimine ve yapısına daha uygundur. Çocuğun beklentileri karşılayamadığı durumlarda cezalandırıcı tutum yerine daha çok anlamaya çalışır ve çözüm arayışındadır. Çocuklarının hayatına müdahale etmekten çok, çocuklarını yönlendirmeyi tercih eder, destekleyici davranır. Demokratik ebeveyn tarzı ile yetişen çocukların, sorumluluk sahibi, duygularını yönetebilen, daha sabırlı ve anlayışlı, öz güvenli ve benlik saygılarının yüksek olduğu görülebilir.

    3)İhmalkar Ebeveynlik Stili: İhmalkar ebeveynler çocuklarının ihtiyaçlarını göz ardı eder. Fiziksel ve duygusal ihtiyaçlarını fark etmez ve ihmal ederler.  Bu ebeveynlik stilindeki ebeveynler, çocuklarından beklentileri düşük ve çocukları ile iletişimleri zayıftır. Bu tür ebeveyne sahip çocukların öz kontrolleri düşük olan, düşük öz güvene sahip olduğu görülebilir.

    4)İzin Verici Ebeveynlik Stili: İzin verici ebeveynlik stilindeki ebeveynlerin çocuklarından sorumluluk beklentileri çok düşüktür aynı zamanda kendilerini de bir ebeveyn olarak yeterli görmeyebilirler. Bu nedenle çocuklarına kural koymamayı tercih ederler. Çocuklarına yönelik duyarlıdır ancak iletişimleri ve ilişkileri bir ebeveynden çok arkadaş gibidir. Sınır koymakta zorlanan bu tarz ebeveynlik stilinde çocuklar belirli sınırları olmadığı için kendilerini güvende hissetmezler. Aynı zamanda kuralların olduğu ve otoritenin bulunduğu ortamlarda da güçlük çekebilmektedirler. Bu nedenle sıklıkla okul uyum sorunları yaşamaktadırlar.

    Çocuk dönemindeki ebeveynlerimizin sahip olduğu ebeveynlik stili ile bize olan davranışlarının şu anki kişiliğimize oldukça önemli etkileri vardır. Ebeveynlik stilimiz dışında çocuğumuzla kurduğumuz ilişkinin işlevsel ve duygusal bir ilişki olması da çok önem taşır.

  • Ebeveynlik Tarzının Kişilik Üzerine Etkileri

    Ebeveynlik Tarzının Kişilik Üzerine Etkileri

    Otoriter ebeveyn, İhmalkar ebeveyn, İzin verici ebeveyn ve demokratik ebeveyn. Hangisi sağlıklı bir çocuk yetiştirmek için doğrudur diye sorarsanız bunlardan sadece demokratik ebeveyn stili çocuğumuzun kişilik gelişimini olumlu yönde etkileyecektir. Diğer 3 tarz da maalesef çocuğumuzun kişilik gelişimini olumsuz etkileyebilecek ebeveynlik stilleridir.

    Otoriter davranmak çocuğumuzun bireyselleşmesini, özgür düşünmesini engelleyeceği gibi özgüveninin sarsacaktır ve özgüveni düşük, dış dünyadan tehdit ve ceza algısı olan aynı zamanda artık bu dilden anlamaya da maalesef alışmış olan bireyler olmalarına neden olabilir. Bu bireyler kendi güçlerinden düşük güce sahip olarak algıladıkları kişilere aynı şekilde otoriter davranabilirler ama kendi güçlerinden daha büyük olarak algıladıkları kişilerin de otoritesi altında ezilebilirler.

    Çocuğumuza ihmalkar davranmak, onun doyurulmamış ihtiyaçlarının oluşmasını sağlar. Bu ihtiyaçlar hem fiziksel hem duygusal ihtiyaçlar olabilir. Bu nedenle birey olarak sürekli bir açlık hissedebilirler. Sevgiye, ilgiye hatta belki duygusal ihtiyaçlarını doyurabilmek için aşırı açlık ve sık sık beslenme gibi davranışları da olabilir. Bunun yanı sıra bu ilgiyi sevgiyi kazanmak için birçok şeyi yapabilirler. Nitekim kendilerine ihmalkar davranılmasına alışmış oldukları için onlara bu şekilde davranan kişileri de özellikle bulup kendilerini aslında sevdikleri gibi bir yanılsama içerisinde düşebilirler.

    İzin verici ebeveynlik stili ise çocuğumuzun kendisini diğerlerinden farklı, olarak algılamasına, bazen narsistik davranışlar göstermesine, sınırlarını bilmemesine ve ileride sosyal hayatta çeşitli sıkıntılar yaşamasına neden olabilir. Her şeye hakkı olduğunu düşünen, kurallara uymakta zorluk yaşayan, sosyal ve toplumsal normlarla ilgili problem yaşayan bireylere dönüşebilirler.

    Demokratik tarz da davrandığımızda ise, özgüveninin gelişmesini, kendi kararlarını verebilmesini bunun yanı sıra davranışlarının neden ve sonuçlarını kavrayabilmesini, karşısındakine de aynı şekilde davranmasını, dışarıdan gelen olumlu ya da olumsuz davranışları da sağlıklı bir şekilde ayırt edebilmesini desteklemiş oluruz.

    Bütün bunlar bizim seçtiğimiz ebeveynlik tarzımızın olası sonuçları olabilir. Lütfen dikkatli olalım ve çocuklarımızın da ileride büyüyeceğini onların da birer birey olduklarını unutmayalım. Onlara davranırken biz şuan onların yerinde olsaydık yani çocuk olan biz olsaydık bize nasıl davranılmasını isterdik sorusunu içimizden hep kendimize soralım ve ona göre hareket edelim. Belki kendi anne-babamızı seçme şansımız yoktu ve belki bize istediğimiz gibi davranılmadı ama kendi ebeveynlik tarzımızı seçme şansımız var. Siz nasıl bir ebeveyn olmak istiyorsunuz bir kez daha düşünün.

  • Regl Dönemindeki Psikolojik Değişiklikler ve Başetme Yöntemleri

    Regl Dönemindeki Psikolojik Değişiklikler ve Başetme Yöntemleri

    “Bugün kendimi çok kötü hissediyorum”, “ Giyecek hiçbir şeyim kalmadı”, “Kimse beni anlamıyor”, “Kendimi çok çirkin hissediyorum”, “Çok kilo almışım”, “ Canım hiçbir şey yapmak istemiyor” gibi benzer cümleleri her ay pek çok kadından duyup, bu sıkıntıları yaşadıklarına şahit olabiliyoruz. Erkeklerin tam olarak anlamakta zorlandıkları bu sıkıntılar kadınlar için hiç de yabancı sayılmaz. Aşırı duygusallık, hassasiyet, ağlama krizleri, öfke nöbetleri, olur olmadık şeylere takma, içsel bir sıkıntı, bunaltı hissi ile geçen regl döneminden (adet dönemi/mens dönemi) bahsediyorum. Bu dönemde kişide; karında ağrı, halsizlik, yorgunluk, göğüslerde hassasiyet, aşırı uyku hali, mide bulantısı ve kusma, iştahta artış, baş dönmeleri, terleme, çarpıntı, mide bağırsak bozulmaları, kas ağrıları, cinsel istek değişiklikleri, vücutta su tutulması, migren atakları gibi pek çok fiziksel sıkıntı yaratabilecek durumlar görülür. Buna ek olarak psikolojik belirtiler de kişinin günlük hayatında oldukça etkiler ve çekilmez hale getirebilir.

    Regl Dönemindeki Duygusal ve Davranışsal Değişiklikler:

    • Gerginlik

    • Sinirlilik

    • Öfke

    • Tahammülsüzlük

    •  Depresif duygu durum

    •  Ağlama

    •  Üzüntü hissi

    • Endişe

    •  Kendini beğenmeme

    • Etkinliklere karşı ilgi azalması

    •  İçe kapanma

    •  Sabırsızlık

    •  Alınganlık

    •  Dikkatsizlik

    •  Unutkanlık

    Bu belirtilerden bir kaçı, çoğu kadının regl döneminde görülebilir. Bu bozukluklar kişinin yaşamını çok fazla etkilemediği takdirde tedavi önerilmez; ancak kişinin özel ve iş yaşamını, işlevselliğini etkiliyorsa, kişi bu dönemlerde yaptığı hatalardan, sıklıkla pişmanlık yaşıyorsa, öfkesi artık kontrol edilemez hale geldiyse ve kendisine ya da çevresine tamiri zor zararlarda bulunabiliyorsa bir uzmandan yardım almakta fayda vardır. Bu dönemde  progesteron hormonunun dalgalanmalarına ve buna adapte olmaya çalışan bünyenin uyum sağlama çabaları mevcuttur. Bu nedenle jinekolojik bir muayene olunmasında da fayda vardır.

    Regli döneminde yaşanan  sıkıntıları azaltmak için neler yapabiliriz:

    1. Regl döneminizdeyken hassas olduğunuzu yakın çevreniz ile paylaşmalısınız

    Kadınların yüzde doksanında regl öncesi ve sırasında öfke ve huzursuzluk oldukça yüksektir. Normal zamanlarda daha fazla tolere edilebilen durumlar bu dönemde daha fazla hayal kırıklığı ve öfke hissi uyandırır. Bu noktada regl dönemi belirtilerini şiddetli yaşayanlar yakın çevreye konu ile ilgili bilgi vermeli, bunun bir sendrom olduğu açıklanmalı, yakınları kişiye daha anlayışlı davranmalı ve yapılan davranışları kişisel olarak algılamamalıdır.

    1. İkili ilişkilerde regl döneminizin arkasına sığınılmamalıdır.

    Bu da bir önceki durumun aksine bunu sık sık yakın çevresine ifade eden ve yaptığı her olumsuz davranışın hoşgörüyle karşılanmasının beklendiği bir durumdur. Bu dönemlerde hassas olduğumuzu yakınlarımızla paylaşmalıyız ama onlarında insan olduğunu ve onların da farklı dönemleri olabileceğini unutmamalıyız. Regli dönemi kendimizi hiçbir şey düşünmeden hoyratça ifade edebileceğimiz, insanların biz regl dönemindeyiz diye bize tepki vermeyecekleri ve bizim ikincil kazançlar sağlayabileceğimiz bir dönem de olmamalıdır. Bu nedenle regl döneminde hassas olduğunuzun siz de bilincinde olmalı ve buna göre da sonradan pişmanlık duyabileceğiniz davranışlardan kaçınmalı, duygu, düşünce ve davranışlarınızı bu dönemlerde nasıl kontrol edebileceğinize ilişkin çalışmalar yapmalı ya da destek almalısınız.

    1. Önemli sorunları bu dönemde çözmeye çalışmamalı, ertelemelisiniz.

    Bu dönemde sorunları daha fazla gözünüzde büyütebilirsiniz ve durum içinden çıkılmaz bir hal alabilir. O nedenle bu dönem geçinceye kadar ertelemekte fayda vardır. Herhangi bir  başka psikolojik sıkıntı varsa, bu dönemde daha da artabilir. Örneğin depresyonda olan bir kişi bu dönemde intiharı da düşünebilir. Böyle bir durum sık sık yaşıyorsanız destek almak son derece önemlidir.

    1. Makyaj yapıp, kuaföre gidin, alışveriş yapın. 

    Regl döneminde pek çok kişi kendini çirkin hissetmektedir. Saçların şekle girmemesi, yüzdeki sivilceli görünüm, vücutta tuz tutulumuna bağlı ödem ve kilo artışı, giydiğiniz kıyafetleri beğenmeme gibi. Ancak bu dönemde aynalara küsmek yerine; hafif bir makyaj yapmak, kuaföre gitmek ya da güzel hissetmek için kendine zaman ayırmak, alışverişe çıkmak aslında  kişiye iyi gelecektir.

    1. Açık havada yürüyüş yapın

    Kişi stres yaratacak ortamlardan mümkünse uzak durmalı, çeşitli egzersizler ve gevşeme teknikleri kullanmalıdır. Rahat kıyafetler ve müzikli gevşeme çalışmaları, çok ağır olmayan gevşeme ve ağrıyı azaltıcı egzersizler önerilebilir.

    1. Meditasyon yapın

    Çeşitli meditasyonlar  ya da kendi kendimize olumlu telkinlerde bulunmak işe yarayabilir..

    1. Yeme alışkanlıklarınızı düzenleyin

    Kafein alımını azaltmak , kendimizi küçük tatlılarla aşırı olmayacak düzeyde şımartmak iyi gelebilir.

    1. Ilık duş alın

    Ilık duş almanız sizi oldukça rahatlatır ve regl dönemine bir zararı dokunmaz.

    1. Arkadaşlarınızla keyifli vakit geçirin

    Regl döneminde olumsuz psikoloji çoğu zaman kadınları yalnızlaştırır. Ancak bu dönemde enerjisi yüksek, iyi vakit geçirdiğiniz kişilerle birlikte olmak, onlarla zaman geçirmek kesinlikle iyi gelecektir.

    1. Dinlenin

    Eve gidip, güzel seveceğiniz bir film alıp, bir porsiyon dondurma ve uyumak da iyi bir fikir olabilir.

    Her şeyden önemlisi bu dönemin geçici olduğu ve tüm bu duygusal hassasiyetlerin geçici olduğu, bu belirtilerin bu dönemin özelliklerinden kaynaklı hormonsal bir değişim olduğu ve bu nedenle kendimizi böyle hissettiğimiz  unutulmamalıdır.

  • Çocukların Duygusal İfadelerini Doğru Anlayabilmek

    Çocukların Duygusal İfadelerini Doğru Anlayabilmek

    “Anne seni sevmiyorum!”, “Baba seni sevmiyorum!” bu cümleleri zaman zaman duymuşuzdur çocuklarımızdan değil mi? Açıkçası ben duydum ve bu cümleleri duyarak çocuğum beni niye sevmiyor diyen, kırılan veya kızan hatta çocukta bir problem olduğunu düşünmeye başlayan anne babalar da gördüm. Eğer sizin de çocuğunuz bu cümleleri söylüyorsa veya söylediyse ya da ilerde söyleyecekse işte bu yazı tam sizin için. Çocukları bu cümleleri kuran anne babalar lütfen rahat olun. Çocukta bir problem yok! Bunun yanısıra lütfen “Aaaa hiç anneye/babaya öyle şey söylenir mi?, Çok ayıp, bir daha duymayayım. Sevmezsen sevme. Ben de seni sevmiyorum.” gibi çocuğunuzun duygusunu ifade etmesini engelleyici cümleler kurmayın. Çünkü onların en çok duygularını ayırtetmeye ve bunları ifade etmeye ihtiyaçları var. Sadece bazı duygularını birbirine karıştırabiliyorlar ve nasıl ifade edebileceklerini öğrenmek biraz zaman alıyor. Onların “seni sevmiyorum” diye ifade ettikleri şey aslında kızgınlık ve öfke ya da kırgınlık olabilir mi? İstedikleri bir şey olmamış ya da kendilerine istemedikleri bir şekilde davranılmış olabilir mi? Eğer bunlara dikkat edersek çocuklarımızın aslında hissettikleri duyguyu daha iyi anlamalarını ve tanımlamalarını sağlayıp, buna yönelik neler yapabilecekleri konusunda doğru rehberlik edebiliriz. Çocukların duyguları yetişkinlere göre çok daha kısa sürelidir. Özelikle de yaşları küçük olan çocukların. Kreşte birbirlerini itip zaman zaman birbirlerine vurabilirler ama iki dakika sonra birbirleriyle oyun oynarken görürüz onları. Ya da bir arkadaşıyla yaşadığı olumsuz bir olayı size anlatıp artık onu sevmediğini de söyleyebilir. Ama yine bir sonraki gün onun doğum gününe gitmek isteyebilir. O nedenle “sevmiyorum” diye ifade ettiği şey aslında kızgın olduğu ve kırıldığı olabilir. Aynı durumu anne-babayla da yaşabilir. Bunu fark edebilirsek eğer o noktada onun hissettiklerini engellemek yerine “Seni anlıyorum. Yaşadığın bu durum senin kızmana, kırılmana ya da üzülmene neden olmuş olabilir mi? Bu nedenle de sevmediğini düşünüyor olabilir misin acaba? Peki sence kızdığın ya da kırıldığın bu durum için ne yapılabilir? Sana böyle davranılması seni kızdırıyor ya da kırıyor mu? Bu konuda ne yapmayı düşünürsün? gibi çocuğumuzun kendi duygusunu daha iyi anlamasını sağlayıcı ve ifade etme yollarını geliştirici şekilde davranmamız, ona daha doğru rehberlik etmemizi sağlayacaktır. Yine buna yönelik yaşına uygun kendi yaşadığınız kızgın ve kırgın olduğunuz durumlarda nasıl davrandığınız konusunda örnekler de verebilirsiniz. Tabi bu örneklerin dışında gerçek hayatta kendilerinin yaptığı gözlemler de çok önemlidir. Çünkü duygu ifadelerini aslında biz ebeveynlerinden model alarak öğrenirler. O nedenle gerçekten kızgın, kırgın olduğumuz durumlarda ya da sevindiğimiz ve mutlu olduğumuz zamanlarda nasıl davrandığımız daha da önemlidir. Şunu unutmayalım olumsuz gibi görünen duygular aslında çocuklarımızın istemedikleri durumları ve rahatsızlıklarını ifade edebilmeleri için bir fırsat ve yol gösterici niteliğindedir. O nedenle duyguyu anlamak ve ifade etme becerisi geliştirmek, çocuklarımıza kazandıracağımız ve yaşam boyu fayda sağlayacak becerilerden biridir.

  • Çocuklarda Kayıp ve Yas

    Çocuklarda Kayıp ve Yas

    Çocuklar da yetişkinler gibi çeşitli türden kayıplarla karşılaşabilirler. Bu ebeveynleri ya da sevdikleri bir kişinin ölümü ya da sevdikleri bir kişiden zorunlu sebepler nedeniyle ayrılma, boşanma, evlat edinilme, taşınma nedeniyle sevdikleri kişilerden uzaklaşma hatta sevdikleri,  bağlandıkları bir nesnenin kaybı da olabilir. Bu gibi durumlarda çocuklarda yas tepkileri gösterebilirler. Ben bu yazımda daha çok sevdikleri birini kaybeden çocukların yas tepkisine ve ölüm temasına değineceğim. Ama bahsettiğim diğer kayıpların da yine yas tepkilerinin verilmesine neden olabileceğini unutmamalıyız. Bu tepkilerin ve bu sürecin çocuklar tarafından nasıl yaşanabileceğini bilmek, bu dönemde onlara daha doğru yardımcı olabilmemizi sağlayacağı gibi bu dönemi daha az hasarla atlatmalarını da sağlayacaktır. Hedefimiz bu dönemde çocuğun hiç zarar görmemesini sağlamak için gerçeklerden uzaklaştırmak ya da gerçekleri çarpıtarak anlatmak olmamalıdır. Çünkü hayatı boyunca onu bir fanusta tutup yaşanabilecek olası olaylardan uzak tutup hiç zarar görmemesini sağlayamayız. Hedefimiz çocuğumuza bu durumu yaşına uygun anlayabileceği şekilde anlatmak, gerçekleri kabul edebilmesini sağlamak ve bunlarla başa çıkma becerilerini kazandırarak minimum zarar görmesi olmalıdır.

    Küçük çocuklar için ölüm ne demektir? Ben bunu anlatabilmek için öncelikle bebeklerdeki devamlılık algısından bahsetmek istiyorum.  Nesne sürekliliği şeklinde ifade edilen bu algı Piaget’e göre bir nesnenin duyularımız dışında da olsa var olduğunu bilme becerisi anlamına gelir. Bir kişinin bize doğru yürüdüğünü, elimizdeki kahve fincanını alıp mutfağa götürdüğünü düşünelim. Bu kişiyi ve fincan göremediğimizde artık onların yok olduğunu mu düşünürüz. Hayır.  Görmesek, duymasak ve dokunmasak bile bu nesnenin ve kişinin zihnimizde bir yeri vardır. Onların yanımızda, gözümüzün önünde olmasalar da var olmaya devam ettiğini biliriz. Bu beceri yaklaşık biz 8 aylıkken gelişir. Bundan öncesinde ise nesneyi veya kişiyi göremediğimiz, duyamadığımız, hissedemediğimiz durumlarda ise yok olarak algılarız. Ancak geliştirdiğimiz nesne devamlılığı bizim için hayat boyu gerekli bir algıyken çocukluk döneminde yaşadığımız bir kayıpla ve ölüm kavramını tanımamızla yıkıma uğrayabilir. Nesne sürekliliğine göre aslında kaybettiğimiz kişinin görmesek de duymasak da var olması gerekir. Ancak öldükten sonra bu kaybettiğimiz kişiyi yaşamımız boyunca bir daha asla göremeyeceğimiz, duyamayacağımız bilgisi bununla çelişir tam olarak bunu açıklamakta güçlük çekeriz. Çünkü ölüm olayı diğer olaylardan biraz farklıdır. Çocuğun ölüm olayını anlayabilmesi için öncelikle biri öldüğünde neler olduğunu belirtmekte ve açıklamakta fayda vardır. Okul öncesi ve okul çağı gelmiş çocukların ölüm kavramını anlamada büyük farklılıkları vardır. 2 yaşından küçük bebekler ölümü anlayabilmek için çok küçüktürler ve anlayamazlar. İki yaşından büyük çocuklar için ise ölüm biraz karmaşıktır. Okul çağına gelmiş çocuklar ise ölümü hemen hemen yetişkinlerin algıladıkları gibi anladıkları söylenebilir. Okul çağına gelmiş bu çocuklara kendileri de dahil bütün canlıların bir ömürleri olduğu, canlıların doğup, büyüyüp, öldükleri bilgisi verilmelidir. Ölümün yaşamın sonu olduğu, ölen birinin vücut fonksiyonlarının durduğu, hareket edemeyeceği, yemek yiyemeyeceği, uyuyamayacağı, rüya göremeyeceği bilgisi verilmelidir. Ölümün asıl nedeninin ne olduğu bilgisi de çocuğa verilmelidir. Örneğin kaza, hastalık, yaşlılık gibi. Birisinin ölümünü istemenin ya da onu üzmenin onu öldüreceği gibi gerçek dışı bilgiler verilmesinden kaçınılmalı veya çocuğa üzülmemesi için yalan söylenmemelidir. Söz konusu durumu söylemek için uygun zamanı veya kişileri beklemek doğru olacaktır fakat yalan söylemek ve çocuğu beklenti içerisine sokmak ve çok fazla ertelemek uygun değildir. Çocuğun durumu net ve doğru olarak algılaması, kabullenmesi ve bununla başa çıkabilmesi konusunda gerekirse destek alması daha doğru bir tutum olacaktır. Bir çocuğun ölümü tam olarak algılayamadığı sorduğu sorularla da anlaşılabilir. Örneğin; “Babam ne zaman gelecek?”, “ Annem geldiğinde ona kızacağım” gibi. Bu cümleler ölen kişiye karşı, özlem veya öfke gibi duyguları da içerebilir. Çocuğun ölümü anlayamaması yetişkinlere her zaman daha kolay gelir. Çünkü yetişkinler için de bu durumu açıklamak oldukça zor bir süreçtir. Çocuğun ölümü anlayamaması bununla ilgili yeterli deneyime sahip olmamasından da kaynaklanabilir. Çocuk tam olarak ne olduğunu anladıktan sonra bile o kişiyi görmek istemek konusunda ısrar edebilir. Bu onun durumu anlamaya yönelik çabalarının göstergesidir. Daha önce ölümle ilgili bir deneyim yaşamış çocuklar bu durumu daha kolay anlayabilirler. Mesela bir hayvanının ölmesi gibi.  Kaybın hemen ardından görülen tepkiler çocuklarda çok çeşitli olabilir. Hiç tepki vermeyen çocuklar olabildiği gibi, yoğun duygusal patlamalar yaşayan çocuklar da vardır. Bağırma, ağlama, isyan etme öfkelenme, vurma gibi tepkiler olabildiği gibi oyun oynamaya devam eden çocuklar da vardır. Bu durum haberi alan çocuğun haberi sindirmek için zaman ihtiyacı olduğunun göstergesidir. Kayıptan biraz daha sonra verilebilen ikincilk tepkiler de vardır. Kaygı, korku, uyku bozuklukları, suçluluk duygusu, tekrara birini kaybedeceği düşüncesi, içe kapanma, öfke ve dikkat çekme isteği, yaşından küçük davranma, olan olayla ilgili oyunlar oynama gibi tepkiler görülebilir. Bu tepkilerin her biri ayrı ayrı değerlendirilip çocuğa bu zaman diliminde destek olunmalıdır. Çocuğa destek olabilmek için çocuğa açık ve dürüst olmanın yanı sıra kendisini güvende hissetmesini sağlamak ve rutin hayatına devam etmesini sağlamak, Çocuğun ihtiyaçlarını veya yardım gereksinimini anlamak, çocuğun olanlarla ilgili konuşmasına ve olanlarla ilgili oyunlar oynayabilmesini sağlamak, kendi duygularımızı da ondan saklamadan nedensel bir şekilde açıklamak, bunlarla nasıl baş etmeye çalıştığımızı ifade etmek, yalnız kendisinin böyle hissetmediğini ifade etmek faydalı olacaktır. Çocuğa olayları dini açıdan anlatmak isteyen ebeveynler bu noktada çocuğun kafasının karışmaması için somut örnekler vererek desteklemelidirler. Kişinin öldükten sonra hem cennete gitmesi hem de toprağın altında olması karmaşa yaratabilir. Bu nedenle ruh-beden gibi kavramların anlaşılabilmesi, somutlaştırarak anlatılabilmesi yararlı olacaktır. Çocuğa cenaze törenine katılması veya mezarlığa gitmesi konusunda baskı yapılmamalıdır. Ancak eğer istiyorsa katılabilir. Bununla ilgili konuşabilir. Çocuğun duygularını paylaşmak bu süreçten sonra da önemlidir. Çünkü çocuk her şeyi anlasa bile zaman zaman tekrara bununla ilgili sorular soracaktır. Ve biz yetişkinler bıkmadan bu soruları cevaplayarak, onun duygularını paylaşarak gerektiği durumlarda destek alarak bu süreçten en az hasar alarak çıkmasını sağlayıp, onun da varoluşsal algısının güçlenmesine yardımcı olabiliriz.