Kategori: Psikoloji

  • Duygusal Yeme

    Duygusal Yeme

    “Tok olduğumun farkındayım ama yemeye devam ediyorum.”

    Eğer bunlar tanıdık geliyorsa, duygusal yeme bozukluğunuz olabilir.

    Duygusal yeme bozuklukları; özellikle çevremizden göremediğimiz ilgi ve sevgiyi, kendimize verebilmek ve iyi hissetmek için yemek yemenin zevkinden yararlanmak istememizden kaynaklanabilir. Eğer faydasını görmenize rağmen diyet yapmaya devam edemiyorsanız, kilolu olmaktan hoşlanmamanıza rağmen yeme isteğinizi durduramıyorsanız, sebepleri duygusal olabilir.

    Duygusal yeme problemine sahip insanlar, hayatlarını sürekli yemek yeme ihtiyacı içinde geçirir. Bu ihtiyacın yarattığı yeme isteği ve sonrasında gelen suçluluk duygusu; uzun vadede tekrar yeme isteği yaratacak negatif duygular olarak geri dönüyor ve iş içinden çıkılmaz bir hale geliyor.

    Özellikle gelişmiş ya da gelişmekte olan ülkelerde, mutsuzluğun en önemli nedenlerinden biri, yeme ve kilo problemleri.

    Kilo almanın nedenleri

    • Yetersiz fiziksel egzersiz,

    • Fast food veya yüksek karbonhidrat içeren, sağlıksız yiyecekler tüketmek,

    • Tiroid disfonksiyonu gibi sağlık problemleri,

    • Duygusal nedenlere bağlı yemek yemek.

    İlk üç madde ve çözüm önerileri hakkında detaylı bilgi olsa da; duygusal nedenler yüzünden yemek yiyen ve kilo alanların problemleriyle ilgili, uzun vadede çözüm olabilecek çok az bilgi var. Bilinçsizce yapılan bir çok diyet, sadece geçici çözümler üretebilirken, bu durum hayal kırıklığına uğramış milyonlarca duygusal yeme bozukluğundan muzdarip insan yaratıyor.

    Duygusal yeme bozukluklarının çeşitleri

    Aşırı yeme isteği, genellikle duygusal sebeplere dayanıyor. Duygusal yeme bozukluklarının iki türü var;

    • Stres, sevgisizlik, yalnızlık gibi negatif duygulardan kurtulmak için yemek

    • Kutlama ya da keyif almak gibi, ödül bazlı, pozitif duygulardan kaynaklanan aşırı yeme

    Kötü hissettiğimiz zamanlarda, keyif veren yiyecekler tüketerek, negatif duygularımızı bir süreliğine kafamızdan uzaklaştırabiliyoruz. Yiyeceklerle gelen rahatlama hissi; bir süre sonra, negatif duyguları, yemek yemeyi tetikleyen bir hale dönüştürüyor.

    Benzer bir durum, ödüllendirme konusunda da geçerli. Bir şeyleri kutlamak ya da kendimizi ödüllendirmek için yediğimizde, yedikten sonra sahip olduğumuz pozitif duygular; bir süre sonra bizi, benzer duyguları hissedebilmek için yememiz gerektiği konusunda şartlandırıyor.

    Aşırı yeme isteğinin temelinde, genellikle bu iki tür koşullandırmadan biri yer alıyor.

    İnançlar da söz konusu

    Düşüncelerimiz de, yeme alışkanlıklarımız konusunda rol oynar. Bizi yemek yemeye yönlendiren bazı tipik düşünceler:

    • Başkaları tarafından kabul edilmenin yolu kusurlu olmak ve kilolarım benim kusurum,

    • Yemek yemek, hayattan zevk almanın en iyi yolu,

    • İstediğim şeyi istediğim zaman yiyememem, beni güçsüz kılar,

    • Seksten uzak durmanın en kolay yolu kilolu olmak,

    • İyi hissetmediğim zaman en kolay çözüm yemek yemek,

    • Kutlamanın en iyi yolu yemek,

    • Yemek duyguları bastırmanın en kolay yolu,

    Çözümü var

    Sizi yemek yemek için tetikleyen duyguları keşfetmek ve bunların temeline inmek; duygusal yeme bozukluklarının önüne geçebilmenin tek yolu. Eğer sizi tetikleyen duygu yalnızlıksa, biraz daha sosyal olmayı deneyebilirsiniz. Kendinize olan sevginizi göstermenin tek yolu, yemek yemekten geçmiyor. Sevilmediğinizi düşünüyorsanız, önce kendinizle barışmalı ve çözümün yemekten geçmediğinin fark etmelisiniz.

  • Çocuğunuzu Yetiştirmeye Kendinizden Başlayın

    Çocuğunuzu Yetiştirmeye Kendinizden Başlayın

    Çocukların ilk eğitim aldıkları yer ‘aile’dir. Çocuklar erken yaslardan itibaren aile yapısını, aile bireyleri arasındaki iletişimi ‘rol model’ olarak alırlar. Birbirini sevgi dolu, aktif dinleyen bir ailede yetişen çocuk ile birbirini dinlemeyen aile bireylerinin olduğu ortamda büyüyen çocuğun gördükleri ilk rol modeler birbirinden farkı olur ve buna bağlı olarak bu iki çocuğun sosyal ilişkileri farklı gelişir.

    Çocuk yetiştirmede, ebeveynlerin kişilik yapılarının etkisi yadsınamaz. Ebeveynlerin, çocuk yetiştirme tutumlarının özünde, ‘temel inançları’ yatmaktadır. Anne-babalar olarak çocuklarımızı daha sağlıklı yetiştirebilmek için önce kendimizde hoşnut olmadığımız davranışları değiştirmeli, olayları esnek bakmaya başlamalıyız.

    ‘Olumsuz davranışlarımız çocuklarımızı yetiştirmemizi nasıl engelliyor?’
    ‘Neleri arzu ettiğimiz gibi değiştirebiliriz?’
    ‘Çocuklarımız ile nasıl daha kolay ve etkili iletişim kurabiliriz?’

    Ebeveynler olarak, kendinize olan özgüveniniz düşükse, bunu çocuğunuza da yansıtırsınız. Öncelikle ebeveynler olarak özgüveninizi geliştirmelisiniz ki çocuklarınıza değerli olduklarını aktarabilin ve özgüveni yüksek bireyler yetiştirin. Bunun için önce değiştirmek istediğiniz yönlerinizi belirleyin ve eyleme geçin!

    Olumsuz tecrübelerinizi, kotu deneyimlerinizi hafızanızdan silin.

    Çocuğunuzun hayatına sekil verecek bireyler olarak, kendi problemlerinizden arınmanız için gerekirse bir uzmanda yardım alın ve daha pozitif bir başlangıç yapın.

    Kendinizle konusun.

    Kendinizi suçlayan, yargılayan içsel konuşmalarınızın farkına varın ve bunları olumlu ifadelerle değiştirin: ‘Ben başarılıyım, ben değerliyim’ gibi. Bu iletişim yapısını çocuklarınıza da uygulayın.

    Yapacaklarınızı ertelemeyin.

    Yapmak istediğiniz veya yarım bıraktığınız işlerinizi yazın. Otokontrolünüzü sağlayarak bu isleri tamamlayın. Yarım bıraktığınız isler, başarısızlık korkunuzdan kaynaklanıyor olabilir. Bu isleri tamamlamanız kendinize olan güveninizi artıracaktır. Çocuğunuza da islerini yarım bırakmaması için destek olun.

    Başarmak istediğiniz şeyi düşünün.

    Başarma hissini yasamak sizi olumlu bir ruh hali içine sokacaktır. Çocuklar da bir işi başardıkları zaman daha mutlu olurlar. Çocuklarınızın ve kendinizin başarılarını takdir edin ve başarının tadını paylaşın.

    Geçmişte başardığınız isleri düşünün.

    Ve bunları yakınlarınıza anlatın. Dostlarınıza sıkıntılarınız kadar başarılarınızı da anlatın. Ayni şekilde çocuklarınızın başarılarını da anlatırken cömert olun.

    Sorunlarınızı gözünüzde büyütmeyin.

    Sıkıntı yaşadığınız durumları büyüttükçe bu sorunla başa çıkamayacakmış gibi hissedersiniz. Bu da kendinize olan güveninizin azalmasına sebep olur. Daha önce yaşadığınız sorunların üstesinden nasıl geldiğinizi hatırlayın. Çocuğunuz, bir sorunla karşılaştığına da başarılı olduğu anları hatırlatın ve başarılı olduğu anlardaki hisleri aklında canlandırmasına yardımcı olun.

    Hareket edin, gezinin.

    Bunaldığınızı düşündüğünüzde yürüyün, egzersiz yapın. Spor yapmak seratonin ve endorfin hormonlarınızı artırır. Böylece kendinizi daha iyi hissedersiniz. Çocuğunuzla da ortak egzersiz yapabileceğiniz aktiviteler planlayın.

    İstediğiniz şeyi gerçekleşmiş gibi hayal edin.

    Bilinçaltınız emirleriniz ile eyleme geçer. İmgeleme tekniğiyle hayal kurmanız, bilinçaltınızı harekete geçirir. Çocuklarınızın hayal kurmasına izin verin ve bu hayalleri paylaşın.

    ‘Hayır’ demeyi öğrenin.

    Başka birini mutlu etmek adına, kendinizi üzecek şeyler yapmayın. Aynı zamanda ‘hayır’ dedikten sonra pişmanlık duyup geri dönmeyin. Çocuğunuza da ‘hayır’ dediğinizde bu kararınızda tutarlı olduğunuzu gösterin.

    Sizi başarısızlığa iten davranış kalıplarını tespit edin.

    Bu kalıpları ortadan kaldırmak için yöntemler geliştirin. Değişim için bir adım atın. Bu kalıpları çocuğunuzda fark ederseniz de, onu geliştirmeye, değiştirmeye yönlendirin.

    Olumsuz düşüncelerinizden kurtulun.

    Olumsuz düşünceler beyninizde kalıplaşır. Siz bu kalıpları kullandıkça da beslenir ve olumsuzluk olarak size geri döner. Bu kalıpları fark edin ve daha olumlu, gerçekçi düşüncelerle değiştirin.

    Hedefinize odaklanın.

    Başarıya odaklanan ruh hali size her zaman enerji ve mutluluk verir. Hayatınıza yon verenin siz olduğunu unutmayın. Bu davranışınız, çocuğunuza da ‘basarı’ konusunda rol model olmanızı sağlayacaktır.

    Kaynak: Kasap, N. E., Yeni Çağın Çocukları: Çocuklarınızı Başarılı Kılacak Yöntemler, Hayy Kitap, 2008.

  • Çocuk Öncesi, Çocuk Yetiştirme ve Sonrası

    Çocuk Öncesi, Çocuk Yetiştirme ve Sonrası

    Çocuk doğmadan önce ana babanın çocuk yetiştirmeyle ilgili temeli hazırlamaya,bir bina yapmaya hazırlanan inşaatçı gibi,büyük önem vermesi gerekir.Temelin sağlamlığı, ilişkinin sağlamlığı demektir.

    Çocuk Öncesi

    Cinsellik nasıl gidiyor?Para kazanma,para harcama, para biriktirme konularında anlaşıyorlar mı? Birbirlerinin mutluluğuna kendilerini adadıklarını gösteren davranışlar somut olarak ortada mı? Kendi bilişsel ve manevi gelişimleri için bir ortam oluşturdular mı? Birbirlerinin sevgi dillerini öğrenip bu dili kullanarak iletişim kuruyorlar mı?

    Yaşamlarında kişisel bütünlük,denge,hizmet,girişimcilik,dayanışma,birin değeri ve onur var mı?

    Evlenmeden önce birey olarak ayrı ayrı sahip oldukları vizyon evlendikten sonra zayıfladı mı yoksa güçlendi mi? Müşterek bir “aile vizyonu” gelişmeye başladı mı?

    Bunların hepsinin çocuk doğmadan önce konuşulması,açıklığa kavuşması gerekir.Eğer evlilik Sen-Ben anlayışı içinde gelişiyorsa,küçük “ben”ler ilişkiye hakimse,kişiler sürekli sürtüşme içinde olacaklar ve ilişki zaman içinde gittikçe olumsuzlaşarak sağlığını kaybedecektir.Sağlıksız ilişki içinde doğan çocuk,kalıplaşan yetişkin çocuklar ordusuna katılarak, motoru stop etmiş arabaların arkasında korna çalmak üzere,topluma atılacaktır.

    Eğer evlilik BİZ Bilinci içinde gelişiyorsa,büyük “Ben”ler ilişkiye hakimse,kişiler sürekli paylaşacak,ilişki gelişecek ve daha sağlıklı olacaktır.Sağlıklı ilişki içinde doğan çocuk,gelişen olgun bir insan olarak topluma katılacak ve kendi yaşamının liderliğini ele alacak,yaşamın her yönünde ailesine,işyerinde,topluma olumlu katkılarda bulunacaktır.

    Bu konularda sağlam bir temel oluşturan çift,sağlam temeli oluşturan inşaatçının binayı yapmaya hazır olması gibi,çocuk yetiştirmeye hazır demektir.

    Çocuk Yetiştirme

    Karı koca arasındaki ilişki ailenin temelidir.Eğer bu temel sağlıklı ise ailenin diğer tüm işlevleri sağlıklı olacaktır.Bir süre bazı aksaklıklar ortaya çıkabilir ama zaman içerisinde bu aksaklıklar ortadan kalkacak,ailenin temelindeki sağlıklı ilişki her şeye damgasını vuracaktır.

    Karı koca arasındaki ilişki sağlıksız ise, eninde sonunda bu sağlıksızlık ailenin ekonomik koşullarını,çocuk yetiştirmesini,insan ilişkilerini,kısaca her yönünü olumsuz etkileyecektir.

    Yedi Temel Aile Gereksinimi;

       Çocuk yetiştirirken ailenin yedi temel gereksinmesinin bilinmesi gerekir.

                1-Değerli olma duygusu

                2-Güven ortamı

                3-Yakınlık ve dayanışma duygusu               

                4-Sorumluluk duygusu

                5-Zorluklarla mücadele ederek onların üstesinden gelmeyi öğrenme

                6-Mutluluk ve kendini gerçekleştirme ortamı

                7-Sağlıklı manevi yaşamının temellerini oluşturma ortamı

     Çocuktan Sonra

    Doğal olan,çocukların büyüdükten sonra kendi ailelerini,kendi yaşamlarını kurmalarıdır.Çocuklar evden ayrıldıktan sonra karı koca yine baş başa kalacaklardır.Eğer temel ilişki Sen-Ben anlayışı içinde kalmışsa,çocuklar evden ayrılınca karı koca birbirlerini denetlemeye,yönetmeye çalışacak,doğal olarak bu,akıcı,canlı,coşku ve sevgi dolu bir iletişimi ortadan kaldıracaktır.Yılların sonunda asık suratlı,kızgın,mutsuz,iki yaşlı insan,aynı evde,hayatı birbirine cehennem etmeye devam edecektir.

    Biz Bilinci’ne ulaşmış iki insan,çocuklar evden ayrıldıktan sonraki devrede,yılların deneyimleri ve hatıralarıyla daha içten ve daha sıcak birbirlerine,”sen varsın,sınırların ve sorumlulukların var,” demeye devam edecektir.

     KAYNAK: Cüceloğlu, Doğan, İçimizdeki Biz, 2011 , ss.131-13

  • Oyun Neden Önemlidir?

    Oyun Neden Önemlidir?

    “Hayal gücü bilgiden daha değerlidir.” Albert Einstein

    Çocuklar doğumlarından itibaren çeşitli formlarda, çeşitli nesneler oyun kurar, gerçek hayatla ‘oyun’ aracılığıyla iletişim kurarlar. Oyun, çocuğun yaşamının vazgeçilemez bir parçasıdır. Oyun oynamak çocukları bedensel, duygusal, sosyal ve zihinsel olarak geliştirir.

    Oyun ve zihinsel gelişim

    Yapılan araştırmalarda, oyun oynamanın sinir hücrelerinin ve sinaps bağlantılarının gelişmesine katkıda bulunduğu görülmüştür. Ayni zamanda, oyun oynama deneyimi, beyindeki üzüntü, kaygı, öfke gibi olumsuz hisleri ortadan kaldırmaktadır.

    Oyun ve sosyal-duygusal gelişim

    Çocuklar, oyun yoluyla düşünceler, duygular ve ilişkilerde beceri ve kontrol kazanmayı öğrenirler.

    Oyun çocuklara ne kazandırır?

    1. Yaratıcı düşünmeyi
    2. Sorumluluk almayı
    3. İşbirliği kurmayı ve paylaşmayı
    4. Kendini tanımayı
    5. Dikkatini bir noktada yoğunlaştırmayı ve organize olma yetisini
    6. Sosyal roller edinmeyi ve duygularını dışa vurmayı
    7. Problem çözme yetisini
    8. Kendini ifade etmeyi ve sözlü ifadeleri anlamayı
    9. Toplu yasam için gerekli kuralları öğrenir.

    Çocuk, oyun suresince seçtiği rollerle secim yapmayı öğrenir ve seçimlerin sorumluluğunu kabul eder. Bu, çocuğun sorumluluk bilincini ve hayat üzerindeki kontrolünü artırır. Ayni zamanda çocuk oyun aracılığıyla deneme-yanılma yoluyla öğrenir.

    Çocuk, oyun sayesinde sosyalleşir. Çocuğun diğer çocuklarla oyun aracılığıyla kurduğu iletişim, ileri yaslarda kendi başına karar verme alışkanlığı kazandırır, işbirliği yapma ve yardımlaşma duygularını geliştirir. Oyunun sağladığı özgür ortam, çocuğun duygu ve düşüncelerini, isteklerini rahatlıkla gerçekleştirebileceği bir dünyadır. Bu dünya, çocuğun gerçek hayata ilk adımlarıdır.

    Oyun çocuğu hayata hazırlar!

    1. Oyun kurallı bir eylemdir ve bu kurallara uygun olarak oynanmak zorundadır.
    Oyun sırasında çocuklar, kurallar koyarlar ve duygularını oyun içerisinde kurallara uygun olarak açıklar, başkalarının haklarına saygı gösterirler. Bu da çocukları sosyal kurallara uymaları konusunda hayata hazırlar. Ayni zamanda kurallara uyulmadığı takdirde neler olabileceğini yasayarak öğrenirler.

    2. Oyunlar oynanıp bitirildikten sonra ayni şekilde yeniden oynanır.
    Çocuklar ayni oyunu sıkılmadan defalarca oynayabilirler. Bu sayede çocuklar, hayatlarında birçok şeye ayni hevesle başlayabilmeyi öğrenirler (Örneğin; yeni bir is gününe).

    3. Çocuklar oyunla ‘mekan’ tercih etmeyi öğrenir.
    Çocuklar oyunun yapısına göre tercih yaparken, tercihleri konusunda bilgiler edinmeyi, şartları değerlendirmeyi ve yaratıcı fikirler üretmeyi öğrenirler.

    4. Oyunda rekabet vardır.
    Oyunlarda çocuk başarılı olmak için çaba harcar. Başarılı olan sevinci, kaybeden ise üzüntüyü deneyimler. Kaybeden çocuk, bir sonraki sefere kazanmak için kendini motive eder ve bu amaç doğrultusunda caba harcar. Bu rekabet ortamı, onları hayattaki mücadeleleri için hazırlamaktadır.

    5. Her oyunda bir ritim ve uyum söz konusudur.
    Oyun başlar, ve gittikçe hız kazanır. Bu iniş ve çıkışlar oyuna bir ritim katar. Bu ritim sayesinde çocuk, hızlı düşünmeyi, düşüncelerini hareketlerine yansıtmayı öğrenir. Bu, da beden ile zihin arasında bir uyum oluşturur.

    Oyun çocuklar için sadece eğlenceli vakit geçirmek değil, ayni zamanda öğrenmek, gelişmek demek! “Oyunlar en neşeli araştırma biçimidir.” Albert Einstein.

    Kaynak: Kasap, N. E., Yeni Çağın Çocukları: Çocuklarınızı Başarılı Kılacak Yöntemler, Hayy Kitap, 2008.

  • Duygularımızın Etkileri

    Duygularımızın Etkileri

    Hepimizin duygularımızı bastırdığımız anları olmuştur. Aslında, biz duygu bastırma konusunda anlık değil, yaşam boyu süren bir alışkanlık edinmiş bile olabiliriz. Ancak bastırılmış duyguların bedenimizi nasıl etkilediğinin farkında mıyız?

    Ailelerimiz ve içinde yaşadığımız sosyal çevremiz, hayatımız boyunca bize belirli şekillerde davranmamız gerektiğini öğretti durdu. Hepimiz, belli durumlarda duygularımızı hiç filtrelemeden ve içimizden geldiği gibi ifade etmenin bize nelere mal olacağını öğrendik. Gördük ki, içimizden gelen bütün duyguları her zaman saf bir şekilde ifade ettiğimizde, özel yaşantımızda da, iş yaşantımızda da ilişkilerimizi sürdürmede sıkıntılar yaşıyoruz.Bunu yapmanın aslında sağlıklı ve normal olduğuna bile inandırdık kendimizi.

    Yetişkin olarak yaşadığımız hayatımızda bastırdığımız her duyguyu, büyük çoğunlukla daha sonra çocuklarımız üzerinde ifade ediyoruz. Nasıl olsa onlar üzerinde mutlak otoritemiz olduğu için zaten bunu yapmak da hiç zor gelmiyor.Biz de zamanında bu tarz duygu ifadelerini üzerimizde hissetmedik mi?

    “Erkek adamların ağlamadığını”, “iyi aile kızı olmak gerektiğini”, “artık bunları aşmamız gerektiğini”, “oramıza buramıza dokunmanın ayıp olduğunu”, “çok soru sorduğumuzu” veya “çok fazla konuştuğumuzu” çabucak öğrendik. Eğer bu sözler size tanıdık gelmiyorsa, eminim siz zamanında kendi duyduklarınızı hatırlayabilirsiniz. Ailelerimiz de kendi duygularını bastırarak büyüdüğüne göre, neredeyse hiç bir zaman benzer duyguların nasıl üstesinden gelineceği konusunda bilgi sahibi değillerdi.Bunun sonucunda da, bizi yetiştiren ailelerimizin bizim duygularımızı idare edememeleri garip değil. İşte bu yüzden, biz de onların izinde, duygularımızı bastırmayı ve ifade etmemeyi öğreniyoruz.Bunu yaptığımız zaman da, duygularımızın bedenimizi ne kadar çok etkilediğini hiç düşünmüyoruz!

        Bütün bunlar bilinçaltı seviyesinde gerçekleşen şeyler. Duygularımızın bedenimizi nasıl etkilediğini biz bilinçli bir şekilde düşünmüyoruz. Ancak etkilenme her halukarda gerçekleşiyor.

    Bizim duygularımızın bir çıkış noktasına, ifade şekline ihtiyaçları vardır. Onlar bizim birer parçamızdır ve öyle ya da böyle kendilerini mutlaka dışarı çıkaracaklardır. Biz her ne kadar onları bastırabildiğimizi düşünsek de, bir noktadan sonra bedenimiz onları artık emmiştir ve bu saatten sonra bizim dikkatimizi çekmek için çeşitli hastalanmalar, yaralanmalar ve rahatsızlıklar meydana getirecektir.İşte duygular bedenimizi aslında bu şekilde etkiliyor.

    Duygularımızı hissetmek ve ifade etmek yerine, onları gözardı ediyor olabiliriz. Onların varlığını reddeden ise zihnimiz. Bu reddetme onları bedenimizin ve ruhumuzun derinliklerine gömüyor.

    Duygularımız dahil bu hayattaki tüm deneyimlerimiz hücrelerimizin içinde depolandığına göre, hücrelerimiz da birleşerek bizi oluşturduğuna göre, biz oralarda neyin depolanmasını istiyoruz aslında? Olumsuz, reddedilen ve gözardı edilen duyguların mı? Bedenimiz olumlu veya olumsuz bir duygu, düşünce, hormon veya molekül arasındaki farkı bilmiyorki. Bütün bunlar birbirine öylesine bağlı ve karmaşık ki!

    Eğer farkına varıp onlarla başa çıkma cesaretini göstermezsek, olumsuz düşünceler, enerjiler, -onlara her ne demek istiyorsak-, bedenimizde, zihnimizde ve ruhumuzda yer edinerek beden, zihin ve ruh sıkıntıları olarak kendilerini göstereceklerdir.Rahatsızlık, ağrı, yaralanmalar ve daha bir çok olumsuz enerji bedenimizde boy göstermeye devam edecektir.

    İşte duygular bedenimizi böyle etkiliyor.

    Bizim dışımızda gelişen olayları hiç bir zaman kontrol edemeyiz. Biz sadece, dış dünyamızdan gelecek olan olaylara ve durumlara vereceğimiz tepkilerimizi belirleyebiliriz. Duygularımızı yaratan dışsal faktörleri değiştirmek veya onlarla mücadele etmek yerine, duygularımıza verdiğimiz tepkileri gözlemleyebilir ve çeşitli değişiklikler yapabiliriz.

    Mutlu, doyumlu ve sağlıklı bir yaşam sürmek için, duygularımıza sahip çıkmamız, onları yargılamadan kabul etmemiz ve onları tamamen hissetmemiz gerekiyor. Ancak bu sayede onların önündeki engelleri kaldırarak özgürce akmalarını ve bedenimizde birikmemelerini sağlayabiliriz. Doğru veya yanlış, iyi veya kötü duygu diye bir şey yok. Duygularımız sadece var oluyor.

  • Problem Değil, Deneyim

    Problem Değil, Deneyim

    Hayat her zaman güllük gülistanlık olmayabiliyor… Yöneticiniz sizin yaptığınız işten memnun kalmamış, yönettiğiniz şirket hayatta kalma mücadelesi veriyor, sevdiğiniz kişi ile tatsız bir tartışma yaşıyorsunuz, maddi anlamda sıkıntılar var, yeteri kadar ve kaliteli uyku uyumuyorsunuz, hastalanıyorsunuz veya kronik bir şekilde ağrılar çekiyorsunuz.

    Böyle durumlarla karşılaştığımızda, kendimizi genellikle aşağıdakilerden bir veya birden fazlası ile karşılık verirken bulabiliriz:

    Sorundan uzaklaşmak:İşten ayrılmak, sevdiğinizden ayrılmak veya en basit hali ile artık bir şeyleri umursamamak. Çıkış yoluna varacak her türlü hareketi yapmak.
    Sorunu göz ardı etmek:Düşünmeyin yeter. Sanki her şey yolundaymışçasına davranmak. Sorunun dışında kalan her türlü şey ile kafanızı meşgul etmek.
    Sahte rahatlamalar yaşamak:Alkol, sigara, aşırı yemek, televizyon, sosyal medya, oyunlar gibi şeylere başvurarak kafamızı zorlandığımız konudan uzaklaştırmak.
    Yakınmak ve serzeniş etmek:Birilerine çıkışmak, bütün gün şikâyet etmek, bir arkadaşınızı esir almak ve saatlerce olayı kendi tarafınızdan anlatmak, sorunun sizde değil karşınızdaki kişide olduğunu ispatlamaya çalışmak.

    Bu yöntemlerin hepsi, zaman zaman hepimizin yaptığı şeylerdir ve bu yüzden kendimizi yemenin ve suçluluk duymanın bir anlamı yok. Hatta bazen hem sakinleştirici hem de yardımcı bile olabilirler. Mesela, yaşadığınız sorunlardan başkalarına bahsetmek iyi bir fikir. Sorunlarla mücadeleye başlamadan önce bir süre kendinize çekilmek ve dinlenmek de iyi bir fikir.

    Ancak ortadaki sorunu göz ardı etmeye çalışmak, ondan kaçmak, hatta kendimizi çeşitli yöntemlerle rahatlatmaya çalışmak bile sadece bir yere kadar etkisi olan yöntemlerdir. Bununla birlikte, belki faydası olabilecek bir düşünce şekli değişikliği yapılabilir: Problemleri birer sorun olarak değil, birer deneyim olarak görmek.

     Hissettiğiniz üzüntü veya kızgınlık her ne ise onu sonuna kadar hissedin.

    Problemi göz ardı etmeye çalışmak yerine, onu tamamen hissetmeye çalışın ve bunu yapmak için kendinize izin verin. Kendinizi engellemeyin.

    Ve bunu yaparken de, meseleyi halledilmesi gereken bir problem olarak, kurtulmanız gereken bir şey olarak görmeyin. Sadece, şu anda yaşamakta olduğunuz bir deneyim olarak görün.

     Bu yaşadığım tatsız durum aslında bir problem değil. Bu bir deneyim.

    Sadece bundan ibaret: Bir deneyim, bir hissiyat. Panikleyecek bir şey yok. Bu sadece şu anda deneyimlediğiniz bir şey — mesele onun iyi veya kötü bir şey olduğu değil. Evet, belki hissiyatı güzel değil. Olmasa da olurdu. Ama bu da bir problem değil, çünkü bütün deneyimler sadece olumlu olanlardan meydana gelmiyor, değil mi? Bazen istemesek de soğuğu, sıcağı, fırtınayı, acıyı yaşamak durumunda kalıyoruz. Bunlar, yaşam denen bütün bir deneyim paketinin parçalarından ibaret ve her ne pahasına olursa olsun, onlardan kaçmamızı gerektirmiyor.

    İçinden geçtiğiniz zorluğu bütün gücüyle ve olabildiğince açık bir yüreklilik ile hissedin. Tıpkı yakın bir dostunuza izin verdiğiniz gibi, o zorluğun da sizin kalbinize ulaşmasına izin verin. Herhangi bir şey yapmadan, herhangi bir yargıda bulunmadan… Sadece deneyimleyin.

    Bugüne kadar zorluk anlarında kendinizi rahatlatmak için neler yaptıysanız, onlar için de kendinizi yargılamayın. Yaşadığınız deneyim her ne ise, belki onunla barışınızı yapabileceksiniz.

     Şimdi harekete geçme zamanı.

    Bahsettiğimiz bu ‘deneyimi kabullenme’ noktasına vardığınızda, artık bir davranış içine girebilirsiniz. Bu davranışlardan bazıları;
     **Yaşadığınız hissiyatı, deneyimi, acıyı sevmek,
     **Önünüzde duran ve içi acıyan kişiyi sevmek, onları hissetmek,
     **Dünyayı sevmek, kendi hediyenizi dünya ile paylaşmak,
     **İçinde bulunduğunuz durumu iyileştirecek küçük bir adım atmak,
     **Yaşam amacınızı gerçekleştirme yönünde küçük bir adım atmak,
     **Sadece sessiz kalarak dinlemek ve bu sayede daha da fazla deneyimleyebilmek
    olabilir.

    Sergileyeceğimiz davranış şekli tabii ki içinde bulunduğumuz duruma göre şekillenecek. Ancak her ne şekilde olursa olsun, atacağımız ilk adım yaşadığımız bu problem ile değil, bu ’deneyim’ ile barışabilmekten geçiyor.

  • Geçmişimizi Geride Bırakmak

    Geçmişimizi Geride Bırakmak

    Geçmişimizden kurtulmak, bir ölümü, boşanmayı veya bir kaybı ele almak, geçmiş hatalarımızla yüzleşmek ve onlara hoşça kal diyerek hayatımıza devam etmeyi içeriyor.

    Bağımlılık yaratan bir ilişkiyi bitirmek de olsa, bir ölümün arkasından tuttuğumuz yas da, geçmişimizden kurtulmak aslında yapması en zor şeylerden biri olabilir. Örneğin, yaşadığımız bir sorunlu ilişkiyi bitirsek ve kendi iyiliğimiz için o kişiden uzaklaşmış olsak bile, gerçek anlamda “hoşça kal” diyebilme konusunda hala sıkıntılar yaşıyor olabiliriz.

    Geçmişten kurtulmak çok kolay olmasa da, onu geride bırakmanın ve artık ilerlemenin bazı pratik yöntemleri vardır. Yine de, tamamen kurtulma aşamasına girmeden ve geçmişimize hoşça kal demeden önce, hatıralarımız ve anılarımızla yüzleşip onları bir kez daha yaşamamız doğru olacaktır. Eğer bize sıkıntı yaratan şey yaptığımız hatalar ise, mutlaka bu davranışlarımız için sorumluluk almamız gerekecektir.

    İşte geçmişimizi sağlıklı bir şekilde geride bırakmanın 6 adımı:
     

    1. Geçmişe ait düşüncelerimizi ve hatıralarımızı yazalım, anlatalım, çizelim, boyayalım veya herhangi uygun bir şekilde ifade edelim. Geçmişi sağlıklı bir şekilde geride bırakabilmek için mutlaka bu anıların saygıyla uğurlanması gerekir.
    2. Bize acı veren geçmiş deneyimlerimizin bizde yarattığı duyguları ve hisleri olduğu gibi yaşayalım. Bunu yaparken büyük ihtimalle kendimizi rezil bir halde hissedeceğiz ve hatta belki salya sümük ağlayacağız. Ancak fırtına dindiğinde, kendimizi rahat ve huzurlu hissedeceğiz.
    3. Eğer mümkünse, bu tatsız deneyimleri yaşadığımız kişilerle tekrar konuşalım. Geçmişimizden kurtulmak zaten bir nevi geriye dönmektir.
    4. Hissettiklerimizi paylaşalım ve eğer uygunsa içimizde kalanları itiraf edelim. Geçmişten kurtulmanın önemli noktalarından biri, duygularımızı doğru bir şekilde ifade edebilmemizdir. Eğer yaptığımız yanlışları ele alıyorsak ve başkalarına attığımız suçlamalar varsa, gerekli utanç ve suçluluk duygusu ile yüzleşelim ve onlara sahip çıkalım.
    5. Eğer gerekiyorsa, özür dileyelim ve affedilmeyi isteyelim. Geçmişten kurtulmak bir yerde, savunmasız kalmayı becerebilmek anlamına gelir.
    6. Kontrolümüz dışında bir aşırı yemek, aşırı içki veya başka şekillerde kendimize zarar verme eğilimimiz varsa, bu konuda yardım alalım. Geçmişimizden kurtulmak için artık gururumuzu bırakmamız gerekir.

    Boşandığımız bir eşimiz, yaşamını yitiren bir çocuğumuz, aramızın açıldığı bir kardeşimiz, veya uyuttuğumuz bir hayvanımız bile olsa, sevdiklerimizi geçmişte bırakmak kolay değildir. Ancak her ne kadar geçmişimizden kurtulmak bu yüzden yüksek miktarlarda uğraş ve enerji gerektirse de, kararlı olduğumuzda kuvvetimiz ve cesaretimiz devreye girerek bize gerekli desteği sağlayacaktır. Bunu başardığımızda ise, sadece hayatta kalmaya devam etmeyip, aynı zamanda daha erdemli, huzurlu ve kendimizden emin bir yaşam elde etmiş olacağız.

    Geçmişimizden kurtulmak tam olarak nedir?

    Geçmişimizden kurtulmak, onu hiç bir şekilde değiştirme şansımızın olmadığını kabul etmektir. Zamanında elimizden gelenin en iyisini yaptık. Yanlışlarımızla yüzleşirken, hatırlayalım ki o anda elimizden geldiğince iyi niyetli, sevecen ve doğru davranmaya çalıştık. Eğer bir şekilde geçmişe dönebilseydik, inanın o anda yaptığımızdan daha farklı bir şey yapamazdık, çünkü o anki bilinç boyutumuz ancak o şekilde davranmaya müsaitti. Bir kere olan oldu. Artık onu geride bırakma zamanı geldi.

    Geçmişimizden kurtulmak, düşüncelerimizin farkında olmaktır. Kendimizi geçmiş olaylar veya kaybettiğimiz kişilerle ilgili takılmış düşünceler içinde bulduğumuzda, kendimizi fazla hırpalamadan düşüncelerimizi şimdiki ana döndürebiliriz. Bağımlılık yapıcı bir ilişki de olsa, kaybettiğimiz bir evlat da, şimdi bu takıntılarımızdan kurtulma zamanı.

    Geçmişimizden kurtulmak, zamanın doğasına güvenmektir. İyileşeceğiz ve devam edeceğiz. Geçmişi geride bıraktığımızda, yaralarımız zaman içinde kapanacak ve ardından sadece küçük bir iz kalacak.

    Geçmişimizden kurtulmak, yaşamımıza yeni insanlar katmaktır. İlle de yepyeni insanlarla tanışmamız gerekmiyor. İş ortamından bir tanıdığımızla sohbetimizi ilerletebilir, apartmanımızdaki bir komşumuzu kahveye davet edebiliriz. Eğer hatalarımızla yüzleşmemiz hakkında konuşabilirsek, kendi yaşamımızda da bu yüzleşmeyi daha kolay bir hale gelebiliriz.

    Geçmişimizden kurtulmak, daha dengeli paylaşımlarda bulunmaktır. Kendimizi açmak ve bizi üzen, bize acı veren şeyleri anlatmak önemli olduğu kadar, başkalarına da ilgi göstermek ve onların hikayelerini de dinlemek önemlidir. Geçmişi geride bırakmak için bazen kendimizi de geri plana almamız gerekebilir.

    Geçmişimizden kurtulmak, yeni arayışlardır. Yeni kurslara yazılıp bir hobimizi ilerletebilir veya yeni ve keyif verecek uğraşları hayatımıza sokabiliriz.

    Geçmişimizden kurtulmak, zamanımızı gönüllü olarak vermektir.Geçmiş yaşantımıza hoşça kal diyebilmek için etrafımızda yüzlerce ilginç fırsat bizi bekliyor. Gönüllü çalışmanın, sosyal derneklere destekte bulunmanın, yardıma ihtiyacı olan insanlarla ilgilenmenin geçmişi geride bırakmamız konusunda bize çok büyük katkısı olacaktır.

  • Okul Fobisi

    Okul Fobisi

    Okulların açıldığı şu günlerde okula uyum sürecinde zorlanan çocukların ailelerine öneriler;

    Anne baba ve öğretmen işbirliğiyle ele alınması gereken bu korkuyu yaşayan çocukta, anneden ayrılırken aşırı kaygı, öfke ve stres görülür. Okula gitme söz konusu olduğunda mide bulantısı, baş ağrıları, ateş gibi somatik tepkiler görülebilir. Bu kaygının sebebine bakıldığında ise temelde anneyle kurulan bağın kaygılı yada aşırı kontrollü olduğunu görürüz. Ebeveynlerden ayrı kalma fikri mutsuzluk demektir.

    Peki çocuğumuz okula gitmek istemediğinde ne yapmalıyız? Öncelikle ayrılık gerçekleşmeden önce çocuğa ayrılığı kısa ve net şekilde aktarmak gerekir. Çocuğun duygularını ifade etmesine izin vermeli, cezalandırılmamalı, okula gitmesi gerektiği konusunda aile bireyleri ve öğretmen tarafından net bir tavırla bilgilendirilmelidir. Okula gitme konusunda özendirilmelidir.

    Okul dönüşü evde neler yapacağınızı aktarmak seçenek sunmak faydalı olabilmektedir.

    Okul kapısısın önünde uzun vedalar yerine kısa ve net olan veda ayrılık kaygısını daha aza indirgeyecektir. Anne babalar ağlayan gözlerle bakarken hadi kızım/oğlum gir içeri demesi bir anlam ifade etmeyecektir. Çünkü çocuk annenin gözündeki o yaşı görmüş ve “okula gitmem anemide üzüyor, annemin güvenmediği bir yer burası” şeklinde düşünceler çocuğun kaygısını artıracaktır.

    Her konuda olduğu gibi okul konusunda da tehdit ve rüşvet daha fazla sorun yaratacaktır. Tehdit ve rüşvet uygulamayın “başarılı olursan sana telefon alacağız” bir rüşvet iken “başarısız olursan bir daha sinema yok.” bir tehdittir. Sakin ve kararlı okula gitmesi konusunda istikrarınız göstermeniz yeterlidir.

    Çocuğun sınıfa katılımı aşamalı olarak gerçekleştirilmeli. ( günde 2 saatle başlayıp okulda kaldığı süre ler yavaş yavaş uzatılabilinir) Ancak çocuk mutlaka okula gitmelidir.

    Sevgi somutlaştırılarak anneye ait bir eşya çocuğa emanet edilip, annenin varlığını hissetmesi sağlanılabilir.

    Çocuğun yaşıtlarıyla güzel vakit geçirilmesi sağlanmalı.

    Anne baba çocuğa evde kendi öğrencilik fotoğraflarını göstererek örnek olabilmelidir.

    Çocuğun okula gideceği gün, aile üyeleri sıradan bir günmüş gibi davranmalıdır, özel bir tören haline getirildiği takdirde çocuk bunun anormal bir davranış olduğunu düşünecektir.

    Çocuğun yaş düzeyine göre beraber çanta hazırlamak, alışveriş yapmak, saat kurmak gibi aşamalar üzerinde durmanız sorumluluk bilincini destekleyeceği gibi okula gitme fikrini eğlenceli hale getirebilir.

    Çocuğun yanında öğretmenle ilgili eleştirel konuşmalar yapılmamasına dikkat edilmelidir.

    Evde birlikte zaman geçirin. En az yarım saat çocuk liderliğinde geçirilen iki üç kişilik oyunlar etkinlikler sizinle çocuğunuz arasındaki iletişimi güçlendirecek, gerginliğinizi azaltacaktır.

    Ailenin öğretmenin çabaları sonuçsuz kaldığında ve çocuktaki yakınmalar birkaç haftada fazla sürdüğünde bir uzmandan yardım alınabilinir.

  • Otizm

    Otizm

    Otizmin görülme sıklığı günümüzde çok büyük bir hızla artıyor. 1985 yılında her 2500 çocuktan birine konan otizm tanısı, 2001 yılında 250, 2013 yılında ise 88 çocuğa konurken günümüzde her 68 çocuktan biri otizmli olarak dünyaya geliyor. Otizmin erkek çocuklarında görülme riski ise kızlardan 4 kat daha fazla. Ülkemizde ise her 150 çocuktan biri otizm belirtileri göstermektedir. Otizmin nedeninin halen ne olduğu bilinmemekle beraber yıllarca genetik faktörler üzerine durulmuştur. Buna karşın çevresel faktörler ve günümüzün kara kutuları (tv bilgisayar ı pad telefon) tetikleyiciler arasında gösterilmektedir. Çevresel faktörlerin etkisi üzerinde yapılan bir araştırmaya göre 1988 yılında Edelson ve Cantor 56 çocuğu incelemişler ve 56sında da ağır metal yükü saptamışlardır. Araştırıcıların sonuçlarına göre 56 çocuğun 55’inde karaciğer detoksifikasyon sisteminin iyi çalışmadığı, 53’ünde de bir ya da daha fazla ağır metal dışı toksik kimyasal madde (ağır metal dışında) yükü olduğu tespit edilmiş. Bu toksinlerin başlıcaları böcek ilaçları, tarım ilaçları, dezenfektan gazlar, antibiyotikler, deodorantlar ve çok sayıda aromatik ve alifatik solventlerdir. Otizmin tetikleyicilerinden biri de teknoloji öğeleridir. Televizyon, özellikle 0-3 yaş arasında çocuklara izlettirilmemesi önerilen bir unsurdur. Ancak; koşturmacanın yoğun olduğu ve strese hapsolmuş ebeveynler  çocuklarını susturabilmek ve sakinleştirmek için gün içerisinde 2 saat ve daha fazla televizyon karşısına oturtmakta veya bakımverenle çocuk tüm günlerini televizyon izleyerek geçirmektedirler. Televizyondaki renkli uyaranlara çocuklar bebeklik döneminden itibaren maruz kaldıklarında ekrandaki aksiyona odaklanıyorlar ve beyinleri normalden çok daha fazla yoruluyor. Bu durumda çocuklarda bebeklik döneminde sosyal uyaran eksikliğinden dolayı zayıf göz kontağı, dikkat dağınıklığı ve sosyal ilişkilerde yetersizlik gibi otizminde belirtileri olan faktörler kendini göstermektedir. Peki nedir bu otizm belirtileri?

    . ERKEN ÇOCUKLUK DÖNEMINDE OTIZM BELIRTILERI

    *Çocuğunuz ya da öğrencinizle iletişim kurmak istediğinizde sizinle göz kontağı kuruyor mu?

    Otizmli bir çocuğun göz kontağı yoktur ya da sınırlıdır.

    *Çocuğun dikkatini kendinize çekin, ardından odanın diğer köşesindeki ilginç bir nesneyi gösterin ve “Aaa bak bir ….. (oyuncağın adı) var ”dediğinizde oyuncağın olduğu yöne bakıyor mu? (çocuğun elinize değil işaret ettiğiniz nesneye baktığından emin olun)

    Otizmli bir çocuk ismi ile seslenildiğinde duymuyormuş ya da umursamıyormuş gibi davranır.( aile ya da öğretmen işitme de sıkıntı yaşıyor olabileceğini bile düşünür) ilgi alanı kısıtlıdır. Sese karşı aşırı ve ya çok az tepki verir.

    *Çocuğun dikkatini kendinize çekin ve ona bir oyuncak araba ya da bebek vererek “arabayı sürer misin/bebeği uyutur musun? deyin. Sembolik davranışlarda bulunuyor mu? (başka bir oyunla da sembolik davranış gözleyebilirsiniz. Burada önemli olan sembolik davranışla tekrarlayıcı davranışı ayırt etmektir. Arabaları- hayvanları  yan yana dizmek yineleyici davranıştır, sembolik değildir ve bir amacı yoktur.

    Otizmli bir çocuk oyuncakları ile amacına uygun oynayamaz.Yaşıtları ile iletişim kurmakta yetersizdir. Serbest zamanda arkadaşları birbirleri ile iletişim halinde iken o gruptan ayrı tekrarlayıcı davranışlarını yapıyor olarak gözlenir.

    *Çocuğa ışık nerede bana ışığı gösterir misin diye sorduğunuzda işaret parmağı ile ışığı gösteriyor mu? Işık sözcüğü yerine başka bir nesne söylenebilir ancak çocuğun nesneye işaret ettiği anda yüzünüze bakmış olması gerekmektedir.

    Otizmli bir çocuk konuşmada yetersizdir. Kelimeler sayılıdır. Yönerge almakta zorlanır.

    Özet otizmin belirtileri üç alanda gözlenir.

    1)sosyal ilişkilerde güçlük; göz kontağından kaçınma, karşısındakinin mimiklerine ve ihtiyaçlarına kayıtsızlık, duygusal ilişkide eksiklik

    2)iletişimde zorluk;konuşma da gecikme, sözel ve ya sözel olmayan iletişimde zorluk, soyut kavramlarda güçlük, tehlikeyi anlayamama

    3)sınırlı ilgi yineleyici ve rutin davranışlar;bir alana aşırı ilgi diğer alanlarda ise kayıtsızlık. Ellerini çırpma, sallanma, ses çıkarma. Aynı kıyafeti giymek aynı yoldan gelmek gibi yeniliğe karşı tepkililerdir.

  • Erken Çocukluk Döneminde Özgül Öğrenme Güçlüğü Belirtileri

    Erken Çocukluk Döneminde Özgül Öğrenme Güçlüğü Belirtileri

    *Çocuğunuz ya da öğrencinizle iletişim kurmaya çalıştığınızda nasıl iletişim kuruyor?

    Özgül öğrenme güçlüğü olan bir çocuğun kelime dağarcığı kısıtlıdır. Dil gelişiminde gecikme ile birlikte seslerin yerlerini değiştirme ya da unutma dikkat çekicidir. Sohbet başlatma ve devam ettirme de zorluklar görülür. Genelde ağlayarak isteklerini ifade ediyordur. Bazı yönergeleri anlamıyor ya da farklı anlıyordur.

    *Özgül öğrenme güçlüğü olan çocuğunuzun öğrenmesi nasıldır?

    Bu çocuklar genelde “zeki ama bazen söylediğimiz basit şeyleri anlamıyor” diye tanımlanırlar. Sıra takibi gerektiren bilgileri öğrenmede güçlükler(sayılar haftanın günleri vs), yönelim becerilerinin gelişiminde zorluk(sağ sol ayrımı ayakkabılarını ters giyme), kavram gelişiminde sınırlılık(renkleri şekilleri öğrenememe), rutinleri takip edememe, motor becerilerde gecikme(düğme ilikleyememe, ayakkabı giyememe, çizgi çalışmalarında gecikme), eylemleri karıştırma(inmek yerine çıkmak) görülebilir.

    *özgül öğrenme güçlüğü olan bir çocuk oyununda ne vardır?

    Bu çocuklar oyun sırasında gerekli beceriye sahip olmakta ancak kendini ifade etmekte ve doğru iletişim kanallarını kullanamadıkları için gruptan dışlanırlar. Yaşıtları genelde “bizi anlamıyor” diye tanımlar yapar. Genelde okul içerisinde pasif kalmayı seçerler. Ev ortamında ise karşı gelme agresif davranışlar sergileyebilirler.

    Özgül öğrenme güçlüğü olan bir çocuk başladığı işten çabuk sıkılıp işi yarım bırakmayı tercih edebilir. El tercihi belirgin olmayabilir. “Bu fotoğraf makinesini alıp hadi bir fotoğraf çekelim” dediğinizde bazılarında her iki elin kullanımı, bazılarında ise sıklıkla sağ eliyle ya da sol eliyle alıp ters yöndeki gözüne ya da iki gözünün arasına götürdüğü olabilmektedir. Gözlerini kapayıp elinin içine çizdiğiniz bir şekli hissetmekte zorlanabilen çocuklardır.  

    Kocaman-cokoman / Masa- kasa / Köpek-pökek gibi ses değişiklikleri olabilirken

    1 rakamının ucunu ters yönde yapma 6 nın göbeğini ters yöne çizme b ile d yi karıştırma gibi rakam ya da sayıları tersten yazmalar sık görülür.

    Ayrıca bu çocuklar bir olayı oluş sırasında göre aktarmakta (organize olmakta) zorlanabileceği gibi konudan konuya atladığı ve ifade edeceği şeyden uzaklaştığı sıkça gözlemlenir.