Kategori: Psikoloji

  • Sınav Kaygısı

    Sınav Kaygısı

    Sınavlar, öğrencilerin okul hayatı boyunca akademik açıdan değerlendirilmelerini sağlayan uzun süreçlerdir. Çocuklarda ve ergenlerde sık rastlanan bir kaygı türü olan sınav kaygısı; sınavdan hemen önce başlayan, fiziksel ve duygusal belirtileri olan bir durumdur. Kaygı duygusu aslında tüm insanlara gerekli olan bir duygudur, beynimizde bulunan amigdalanın bize “savaş veya kaç” komutu vermesiyle beraber, kaygı yaratan durumu değerlendirip kendimizi korumaya alabiliriz. Fakat sınavlara duyulan yoğun kaygı, öğrencilerde performans düşüşlerine ve stres seviyesinde yükselişlere sebebiyet verir. Hatta öğrencilerde tükenmişlik (burn out) hissine bile yol açabilir.

    Sınav kaygısının her öğrencide aynı olmayışının belli başlı sebepleri vardır. Örneğin; sınav kaygısı düşük olan öğrencilerin aldığı sosyal destek yüksek olanlara göre daha tatminkardır. Sosyal destek kaynakları aile, arkadaşlar ve öğretmenlerdir. Aile üyelerinin destekleyici, motive edici tavırları; çocuk ve gençlerin sevgi dolu ve sıcak bir ortamda büyümeleri ile kaygı seviyelerinin düşüklüğü arasında yüksek bir paralellik vardır.

    Hatta, 14-16 yaş arasındaki ergenlerle yapılan bir araştırmaya göre, bozuk aile yapısına depresyon belirtileri eşlik ediyor. Genç yetişkinler ve ergenlerin ailelerinden aldıkları sosyal desteğin yeterli olduğu durumlarda, kaygı ve depresyon belirtileri de azalır.

    Aileden beklenen desteği öğrenciler okuldaki öğretmenlerinden de beklerler. Okulda suçlayıcı, cezalandırıcı ve kişiliğe hakaret edici bir davranış tutumu ile karşılaşan öğrenciler, arkadaş ve aile desteğinden de yoksun olduklarında okuldan uzaklaşmaya ve soğumaya başlayabilirler.

    Sınav kaygısını belirleyen en önemli unsurlardan biri de yetkinlik hissidir. Başarı duygusu ve yetkinlik inancı birbirini besleyen kavramlar gibi görünse de, yetkinlik inancı evde ve sosyal çevrede desteklenen; uyumlu ve sağlıklı bir aile ortamında olumlu bir şekilde gelişir. Bu noktada tekrar anne baba tutumlarına dönmemiz gerekir. Çocukların, sağlıklı ve mutlu birer yetişkin olabilmeleri için uyumlu ve özerklik sağlayan bir ortamda yetişebilmeleri önemlidir.

    Olumsuz anne baba tutumlarının sınav kaygısının yanı sıra,  atılganlık, benlik özsaygısı gibi kişisel özellikleri de kötü etkilediğine dair pek çok araştırma vardır. Aile bu durumlarda, her zaman önceliği çocuklarına verdiğini, ona her türlü imkanı sağladığını, bu imkanlara rağmen yeterince çalışmadığını şikayet eder. Ancak bu, çocukların kendisini ifade etmesine izin vermeyen ve suçlayıcı yaklaşan ebeveynlerin kendilerini korumak için oluşturduğu bir kalkan cümlesidir. Ufak tefek çabaları da değerlendirip görebilmek önemlidir. 4 övgü 1 eleştiri kuralına sadık kalınmalıdır. Dengeli bir ilişki kurulamayan çocuk başarısız olabileceği gibi, başarılı olduğu halde mükemmeliyetçi olan ve sürekli performans kaygısı olan biri haline gelebilir.

    Mükemmeliyetçilik düşüncesi, depresyonla bir arada da görülebilir. Bu durum düşük benlik saygısına ve kaygı seviyesinin artmasına sebep olur.

    Akademik başarı ve başarısızlık, öğrencilerin duygusal özellikleri ile ilişkilidir. Ayrıca, akademik başarı; öz saygı, yalnızlık ve utangaçlıkla da yakından ilintilidir.

    Öğrencilerin yaşadığı sınav kaygısına destek olabilmek amacıyla, anne babalar, öğretmenler ve psikologlar ortak bir çalışma ve iş birliği içinde olmalıdır.

  • Tatil Sonrası Sendromu

    Tatil Sonrası Sendromu

    Uzun bir bayram tatilini geçirdik. Herkes işlerinden uzun bir süre ayrılıp dinlendi, tazelendi, rahatladı. Zaten tatilin amacı da bu değil midir? Bir nevi reset atarız kendimize. Peki, tatil dönüşünde neden içimizde bir mutsuzluk, yorgunluk, isteksizlik olur? Bu tatillerin bize iyi gelmesi gerekmiyor muydu? İşte bu duruma tatil sonrası sendrom deniyor.

    Aslında ismi gayet açıklayıcı fakat ben yine de anlatayım.

    Tatil Sonrası Sendrom Nedir? Belirtileri Nelerdir?

          Tanısal anlamda ele almak gerekirse, uyum bozukluğuna dahil etmek doğru olur. Kişilerin tatil sonrası kendi yaşamına ve sorumluluklarına adapte olmakta güçlük çekmesi olarak açıklanabilir. Belirtileri ise; depresif duygu ve düşünceler, isteksizlik, enerjinin yokmuş gibi hissedilmesi, iştah ve uykuda düzensizlikler, eklem ağrıları, odaklama güçlüğü gibi birçok belirti sıralayabiliriz. Bu belirtilerin hepsi aynı kişide bulunmak zorunda değildir.

    Tatil Sonrası Sendromu ile Nasıl Baş edebiliriz?

    1. Geçiş Sürecini Yumuşatın

          Belki de bir yıl boyunca gitmenin hayalini kurduğunuz tatilinizin bitişi sizi üzebilir. Bu durumda ise süreci yumuşatmak en iyisi olacaktır. Örneğin tatilde yaptığınız aktiviteleri bulunduğunuz bölgeye uyarlayabilirsiniz. Hafta sonları için şehir içi geziler organize edin, yakınlarınızda bir havuz vs varsa iş çıkışlarında ya da hafta sonlarında yine buraları ziyaret edebilirsiniz. Akşamları yürüyüş yapın. Ev işlerinden bunaldıysanız yine haftada bir dışarıda yemek yiyip kendinizi rutin hayatınıza adapte edebilirsiniz.

    1. İşinizde Olumlu Şeylere Odaklanın

         İstifaların arttığı bu dönemi bir zarar görmeden atlatabilmenin en iyi yolu ise, işiniz ile ilgili güzel şeyleri tekrar hatırlamaktır. Bu egzersizi yazarak ta yapabilirsiniz. O işi neden tercih ettiğinizi, çalışma arkadaşlarınızda sevdiğiniz özellikleri, size kattığı ve katacağı şeyleri listeleyin. Bu sendromdayken olumlu şeyleri bulmakta zorlanabilirsiniz ama vazgeçmeyin.

    Bunlar gibi ufak şeylerle bu durumdan kurtulabilir, kendi rutininize geri dönmekte zorluk çekmezsiniz. Bunlara rağmen hala olumsuz duygulanımınız geçmiyor ve sizi olumsuz yönde etkilediğini düşünüyorsanız mutlaka bir uzmana başvurmanızı tavsiye ederim.

  • Ruh Sağlığınızı Korumanın Yolları

    Ruh Sağlığınızı Korumanın Yolları

    Dünyada şuan bile yüzlerce, binlerce kişi olumsuz yaşantılara, travmalara maruz kalıyor ve mutlaka bu yaşantılardan az ya da çok etkileniyorlar. Peki, neden hepsi psikolojik sağlıklarını kaybetmiyor? Hiç düşündünüz mü aynı olumsuz yaşantıyı deneyimleyen kişiler neden farklı tepkiler veriyorlar? Bazı kişiler kendi kendine başedebilirken, bazıları ise yıllar sonra bile yaşantının etkilerini taşıyorlar. Bunun sebebi genetik faktörler, çevresel faktörler… gibi bir çok faktörün birleşimi ile ilişkilidir.

    Şimdi birkaç madde de ruh sağlığınızı koruyabilmek için yapabileceğiniz kolay uygulanabilir yöntemlerden bahsedeceğim.

    1- Fizyolojik Sağlık

    Psikolojik sağlığı etkileyen faktörlerden birisi bedensel sağlığımızdır. Büyüklerimizin önce sağlık demesinin bir sebebi var. Peki, psikolojik ve fizyolojik sağlığın birbirini etkileyebildiğini biliyor muydunuz? Mesela tiroid hormonları olması gereken değerlerin dışındaysa bu durum sizin ruh halinizde de değişmelerin olmasını sağlayarak psikolojik sağlığınızı da etkiler. Eğer kendinizde sürekli bir mutsuzluk, halsizlik hissediyorsanız bunun nedeni hormonlarınız olabilir. Bir sağlık kuruluşuna gidip gerekli kontrollerden geçerek sorunun nedenini tespit edebilirsiniz.

    2- Nefes Egzersizleri

        Nefes egzersizi terimini mutlaka duymuşsunuzdur. Peki, nasıl yapabileceğinizi biliyor musunuz? Şimdi kısaca ufak ama çok etkili bir teknikten bahsedeceğim. Bu teknik özellikle bir olumsuz yaşantıya karşı öfkelendiğimizde en çok önerdiğimiz tekniklerin başında gelir. İlerleyen yazılarımda öfke kontrolünü nasıl yönetebileceğinizi de anlatmayı düşünüyorum.

        Öncelikle gözlerinizi kapatın, nefesinizi burnunuzdan almaya devam ederken 3’e kadar sayın. 2 saniye nefesinizi tuttuktan sonra ağzınızdan nefes verirken yine 3’e kadar sayın. Bunu 3 kere tekrarlayabilirsiniz.

        Bu kolay tekniği öfkelendiğinizde, kaygılandığınızda uygulayabilirsiniz.
     

    3- Sevdiğiniz İnsanlarla Vakit Geçirin

        Hayat boyu sevmediğimiz ya da yanındayken iyi hissetmediğimiz insanlarla bir arada olmak durumunda kalabiliyoruz. Örneğin iş arkadaşlarımız, komşularımız hatta bazen akrabalarımız…

        En azından boş vakitlerinizde sevdiğiniz ve yanlarındayken kendinizi iyi hissettiğiniz insanlarla beraber olmaya çalışırsanız, kendinizi daha mutlu, huzurlu ve arınmış hissedersiniz.

    Bunun yanında sevdiğiniz, keyif aldığınız aktiviteleri de yapmaya özen göstermek çok önemli. En azından haftada birkaç saatinizi yapmaktan keyif aldığınız aktivitelere ayırabilmeniz, sizin kendinize yapabileceğiniz ufak iyiliklerden biri olacaktır.

    4- Hayaller ve Hedefler

        Hayal kurmak çoğu insana iyi gelir ve umut verir. Fakat hayaller ve hedefleri birbirine karıştırmamak önemlidir. Hayaller konusunda istediğiniz kadar özgür olabilirsiniz, çünkü gerçek olamayacağını bilseniz bile onu düşünmek size iyi hissettirebilir.

    Hedef ise hayallerinizin eylem planıyla destekleyip hayata geçirilebilir haline denir. Bizi harekete geçirecek en önemli şey doğru motivasyon kaynağıdır. Motivasyon, insanın harekete geçmesi için en gerekli olan içsel gücünü ifade eder. Peki, hedefinizi kendiniz nasıl belirleyebilirsiniz? Öncelikle kendi yeteneklerinizin, becerilerinizin farkına varmanız ve bu yetilerden yola çıkarak yapabileceğiniz hedefleri belirleyebilmeniz gerekir. Sonrasında o hedefe ulaşabilmek için adımları netleştirip bir program dâhilinde hedefinize adım adım yaklaşmak kaçınılmaz olacaktır.

    Einstein’ın sevdiğim bir sözü bu konuyla ilişkili olacaktır. ‘’Aslında herkes bir dâhidir. Ama siz kalkıp bir balığı ağaca çıkma yeteneğine göre yargılarsanız, balık tüm ömrünü bir aptal olduğuna inanarak geçirecektir’’.

  • Öfkemi Nasıl Kontrol Edebilirim?

    Öfkemi Nasıl Kontrol Edebilirim?

    Öfke, kişi baskı altındayken, doyurulmamış isteklere karşı ya da beklenilmeyen durumlara verilen tepkidir. Öfke de sevinç ve korku gibi diğer duygular kadar normal, insani bir duygu çeşididir. Öfkeyi sağlıklı olarak yönetebilirsek, yıkıcı olmak yerine yapıcı bir sonuç elde edebiliriz. 

    Öfke kontrolünü sağlamakta zorlanan kişiler bu konuda yardım almaktan kaçınabiliyorlar. Fakat bu öfkeyi sağlıklı bir şekilde ifade edemeyince kişinin çevresindeki insanlarla olan ilişkilerinin bozulduğu gibi, kendisine fiziksel bir zararda vermiş oluyor. Sağlıklı bir şekilde ifade edilemeyen öfke kronik kalp damar hastalıklarından, baş ağrısına kadar pek çok sağlık sorununa yol açabiliyor. Şimdi bir kaç madde de başlangıç olarak öfkenin kontrol edilmesi ile ilgili ipuçları vereceğim.

    1- Nefes Almak

    Birinci madde de nefes almak yer alıyor. Bu madde size çok klişe gelebilir fakat nefes almanın etkisi ve gücü hala bilim insanları tarafından keşfedilmeye devam ederken bu önemli ve basit teknikten bahsetmezsek olmaz. Sizi öfkelendirecek olan bir durumla karşılaştığınız zaman, düşüncelerinizi durdurmaya çalışın, gözlerinizi kapatıp derin bir nefes alın. Nefesi diyaframdan almaya özen gösterin. Sadece nefesinize odaklanın ve havanın ciğerlerinize doluşunu hayal etmeye çalışın. Eğer gerçekten konsantre bir şekilde yaparsanız etkili olacağına emin olabilirsiniz. 

     

    2- Kendinizi Motive Eden Cümleler Kurun

    Öfkelendiğinizde kendinizi motive edecek cümleler kurun. Mesela; 

    – Sen kendini kontrol edebilecek güce sahipsin.

    – Önce konuyu anlamaya çalış. Nedenlerini sorgula.

    – Eğer karşındakini kırarsan sonunda yine pişman olacaksın.

    – Gerçekten bu duygunu kontrol etmek istersen yapabilirsin. Gibi…

    Bunları yaptınız ve hala öfkenizi kontrol edemediniz mi?

     

    3- Ortamdan Uzaklaşın

    Öfkelendiğiniz durum karşısında tüm bunları yaptığınız halde yine de sakinleşemediniz mi? Endişelenmeyin başlarda bunu başarmanız zor olacaktır. İlerleyen zamanlarda tekrar tekrar uygulandığında sonuç vereceğini göreceksiniz. Eğer öfkeniz üzerinde kontrolü sağlayamadıysanız ortam değişikliği yapmanız faydalı olacaktır. Çünkü o öfkeyle konuyu mantıklı değerlendirmeniz mümkün olmayacak ve karşınızdaki kişiyi kırma olasılığınız artacaktır. İzin isteyip ayrıldıktan sonra, empati yapmaya çalışın. Karşınızdaki kişiyi ve durumu anlamaya çalışın. Bazı şeyleri anlamlandırmak da bizi oldukça rahatlatır. 

    Umarız işinize yarayacak bilgiler edinmişsinizdir. Tüm bunlarda da sonuç alamadıysanız bir uzman desteğine başvurmanızı tavsiye ederim.

  • Sevdiklerinizi Başkalarıyla Kıyaslamayın

    Sevdiklerinizi Başkalarıyla Kıyaslamayın

    Kıyaslama temelde karşımızdakini motive etmek için kullandığımız yararsız bir yöntem ve maalesef çoğu kişinin günlük hayatta fazlaca yaptığı bir hatadır. Çocuklarını, başkalarının çocuklarıyla hatta diğer kardeşleriyle kıyaslayan ebeveynler. Eşini, başkasının eşi ile kıyaslayan eşler. Çalışanlarını bir diğer çalışanla ya da rakip firmanın çalışanlarıyla kıyaslayan yöneticiler.

    Peki, kıyaslanmak insana neler hissettirir/düşündürür? Kıyaslama yapmanın iki sonucu var;

    1. Gizli zarar

    Bu durumda kıyaslanan kişi gerçekten hırslanıp, rakibi olarak tayin edilen kişiyi geçebilir. Peki, sonra ne olur? Rakip olarak başka birisini gösterirsiniz, onu da geçer. Yani bu böyle sürer gider. Bu durum dışarıdan bakıldığında iyi bir yöntem gibi gözükebilir fakat madalyonun birde şu yüzü var. Kişi, sürekli geçmeye çalıştığı birisinin olduğu ve her seferinde hedefi yerine getirince yeniden bir hedefin belirlenmesi durumunda yetersizlik hissedebilir. Artık o kişinin başarı anlayışı, istediği ve hayal ettiği noktaya gelmek değil, sadece birisini geçmek olur. Bu çarpıtılmış düşünce de hayatının her noktasına yayılır. Trafikte birisi onu geçince sinirlenir, biriyle oyun oynarken yenilgiyi kabul etmez ve ileri boyutlarda bu onu o kadar rahatsız eder ki artık kazanmak için dürüst olmayan yöntemlere başvurabilir, hile yapabilir.

    1. Ters tepme   

    Kıyaslanmaya maruz kalan kişi, nasılsa ben onu geçemem, ondan daha iyi olamam diye düşünüp denemekten bile vazgeçmesi. Ya da kıyaslayan kişiye öfke duyabileceğini düşünürsek ona inat istenilen davranışı yapmayabilir. Bu davranış, kişide öfkeye ve yine yetersizlik duygusuna sebep olup ileride daha büyük problemlere yol açmasına sebep olabilir.

    Peki ne yapmak lazım?

    Kendisi ile kıyaslayın. Daha önceden başarmış olduğu şeyleri örnek göstererek motive edin. Çözüm bu kadar basit…

    Gördüğünüz gibi kişiliğin geliştiği yaşlarda yapılan en ufak hatalar iyi niyetli bile olsa nelere sebep olabiliyor. Özellikle ebeveynlere bu noktada çok iş düşüyor. Lütfen çocuklarınızı bilinçli yetiştirin. Akıla, bilime, sanata önem veren nesiller yetişsin. Sağlıcakla kalın.

  • İnsanlar Neden Özel Günlere İhtiyaç Duyar?

    İnsanlar Neden Özel Günlere İhtiyaç Duyar?

    İnsan sosyal bir varlıktır. İnsanoğlu, varolduğu andan itibaren hep toplu bir şekilde hareket etmiştir. Evlerini genelde topluluklarından uzaklaşmadan bir arada inşa etmişlerdir. Çünkü topluluklar güven duygusunu oluşturur. Bu gibi örnekleri görmek için çok uzağa gitmeye gerek yok eskiden aileler bir arada yaşarlardı. Aynı evin içinde büyükbaba, büyükanne, anne, baba ve çocukları bir arada yaşarlardı. Hayat şartları insanları kalabalıkla beraber yaşamaya sevk ediyordu. Şimdi daha bireyselleşmeye doğru giden bir dünyadayız. Bireyselleşmek kötü bir şeydir demek doğru olmaz tabi ki. Sadece bireysel anlamda hayatımızı kurup yaşamımıza devam ederken yine topluluktan kopmadan sosyalleşerek hayatımıza devam etmek gerek.

           Örneğin; hemen şimdi dünyada ki bütün insanların yok olduğunu ve sadece sizin kaldığınızı düşünün. Koca evrende tek başınıza olsaydınız korkmaz mıydınız? Tabi ki korkardınız, herkes korkardı. İşte bu yüzden insan insana ihtiyaç duyar.

           Aynı çatı altında bulunan kişiler bir araya gelmek, kutlama yapmak, toplanmak için özel günler icat etmiş ve belirli günlerde, belirli ritüeller eşliğinde şenlikler düzenlemişlerdir. Bu çatı ortak aile, ortak devlet, ortak din vb. olabilir.

    Peki, sosyalleşmenin psikolojideki yeri nedir?

           Sosyalleşmenin, psikolojik rahatsızlıklar ve özellikle kanser gibi psikolojik sağlığın önem arz ettiği hastalıklar için etkisi yadsınamayacak kadar fazla. Yapılan araştırmalara baktığımızda da insan yalnızlaştıkça psikolojik problemler geliştirmeye yatkın hale geliyor. Bu nedenle hazır önümüzde bayramken sevdiklerinizi ziyaret edebilirsiniz. Ziyaret edemediklerinizi telefonla arayıp sohbet edebilirsiniz. Göreceksiniz ki sizlerde mutlu etmenin vermiş olduğu olumlu hislerle mutlu olacaksınız.

           Özellikle bir çatışma yaşadığınız ve belki de konuşmadığınız bir dostunuz, akrabanız ile iletişim kurarak bayramı daha da anlamı hale getirebilirsiniz. Unutmayın ki, çözülmemiş çatışmalar bize yüktür. Her ne kadar umursamıyorum desek de aklımızda yer kaplar ve siz çözümü çok basit olan bir problemin yükünü, sırtınızda taşımak zorunda değilsiniz. Aslında mutlu olmak zannedildiği gibi zor bir şey değil. Sadece biraz empati, biraz optimizm ve biraz geniş pencereden bakabilmek yeterli. “

  • Evliliklerde Biz Olabilmek

    Evliliklerde Biz Olabilmek

    ‘’Aile, toplumun en küçük yapı taşıdır’’ diye yıllarca okullarda öğrendik. Peki, aile olmak ne demektir? Aile sevgi, saygı gibi önemli olgular üzerine kurulur. Zamanla birlikte fedakârlık, anlayış gibi birçok etkenle köklenir.

    Hepimizin de tanık olduğu üzere dünya artık bireyselleşmeye doğru gidiyor. Mesela, eskiden çamaşır yıkamak şimdiki zamana göre daha meşakkatli ve tek başına yapmanın zor olduğu bir işti. İnsanlar çamaşırları toplayıp beraber dereye giderler sohbet ederken çamaşırlarını yıkarlar herkes birbirine yardım ederdi. Yani yaşamın zorlukları insanların beraber hareket etmesini gerektirirdi. Şimdi teknoloji sayesinde günlük işlerimizi yapmak o kadar kolay ki başkasına ihtiyaç duymuyoruz. Yalnızlaşmamızın en büyük sebeplerinden birinin bu olduğunu düşünüyorum. Birbirimizle selamlaşmıyor, en sevdiğimiz insanlardan çok elimizdeki telefonlarla vakit geçiriyoruz.

    Peki, bu evlilikleri nasıl etkiler?

    Aile olmak biz olmayı gerektirir. İlişkiler arasında çıkan çatışmaların önemli bir bölümü biz olmayı becerememekten kaynaklanıyor. Danışanlarımda ve çevremde artık biz kelimesini duyamaz oldum. Çiftler artık çift olmaktan çıkmış iki ayrı kişi yan yana durumuna gelmişler. Ben haklıyım sen haksızsınlar havada uçuyor. Haklı olmanın derdine düşmekten aslında evliliğe ne kadar zarar verebileceğimizi farkedemeyebiliyoruz. Bunu önlemek için teknolojiyi reddedelim herkes çamaşırını derede yıkasın demiyorum tabi ki. Sadece bununla yaşamayı öğrenmek, sindirmek gerek.

    Nasıl biz oluruz?

    Öncelikle ben, sen, haklıyım,haksızsın kelimelerini minimuma indirmek bile faydalı olur diye düşünüyorum. Eğer bir problem varsa, bu problemden haklı çıkmak eşimin üzülmesinden daha mı değerli? Onunla olan ilişkime zarar vermekten daha mı elzem?  Buna soruları yanıtlamak lazım. Özür dilemeyi bilmek ve karşımızdakinin gönlünü almak da çok önemli tabi ki.

    Ve tabi ki dinlemek…

    Herkes hayata kendi penceresinden bakar. Herkesin hikayesi ve yaşantısı biriciktir. Tek yumurta ikizlerinin bile bakış açısı bir değildir. Bu açıdan düşünürsek eğer beraber olduğunuz insanla her konuda aynı fikre sahip olmanız mümkün değildir. Nasıl ki siz bir davranışı sergilerken kendinize göre bir gerekçeniz varsa karşınızdaki insanında kendine göre bir gerekçesinin olması muhtemeldir. İşte empati yapabilme becerisi de bu şekilde gelişir.

    Bir problem karşısında oturun ve konuşun eşinizin neden o şekilde davrandığını anlamaya çalışın. Ona; ne oldu, neden, ne hissettin, bunu yaparken ne düşündün gibi sorular sormanız olayı daha net bir şekilde görmenizi sağlayacaktır. Bu ilişkinize daha sağlıklı bir iletişim kazandıracaktır ve dolayısıyla karşınızdaki kişinin size daha çok saygı duymasını ve onunda aynı şekilde davranmasına sebep olacaktır.

  • Erken Dönem Uyum Bozucu Şemalar

    Erken Dönem Uyum Bozucu Şemalar

    Erken dönem diye adlandırdığımız dönem bireyin çocukluk çağı veya ergenlik dönemindeki anılarının bilişte depolandığı dönemlerdir. Erken dönem uyumsuz şemaları kişinin genelleştirdiği olumsuz deneyimler olarak tanımlayabiliriz. Bu olumsuz deneyimler bilişlerden, duygulardan, inançlardan fiziksel yaşantılardan ve yaşanmış hatıralardan oluşmaktadır. Bu deneyimler aynı zamanda kişinin hem kendisi hem de başkasıyla olan ilişkileriyle değerlendirilebilir. Çocukluk çağında atılan ilk tohum, ergenlik zamanında yeşermektedir. Atılan tohum kişinin yaşamı boyunca boy gösterecek ve oluşan şemalarına dair farkındalığa ya da şemalarıyla başa çıkma becerilerine gore de işlevsellik gösterecektir.

    Çoğu zaman insanlar kendi şemalarının olduğu kişilerle daha yakın ilişki kurmaktadır. Buna hatta eş seçimi, daimi dostlukları da dahildir ve aslında bu durum kişinin kurduğu ilişki ve yaşanılan soruları düzeltme adına daha zor süreci doğurmaktadır. Eş şemaların birlikte olması adeta şemaların beslenimini arttırmaktadır.

    Erken dönem uyumsuz şemaların da içinde zaman ve oluşum açısından öncelik vardır. Kişinin benliğine en yakın olan şemalar genellikle anne, baba ve çocuğun olduğu kişinin hayata ilk başladığı yerde, ailesinde oluşmaktadır. Kişi aynı zamanda birlikte büyüdüğü ailesinin şemalarını da hayatında duygu ve davranışları arasına yerleştirmektedir.

    1.1.4. Erken Dönem Uyumsuz Şemaları ve Şema Alanları

    Young ve çalışma arkadaşları erken dönem uyum bozucu şemaları 18 taneyle sınırlandırmıştır. Bu alanlar genellikle derin araştırmalar, gözlemler ve klinik değerlendirmeler sonucunda en yaygın olanları belirlenerek oluşturulmuştur. Bir insan bir şemaya da birden çok şemaya da sahip olabilir.

    1.1.4.1.Ayrılma ve Reddedilme

    İlk alanımız olan ayrılma, reddedilme şeması kişinin güvenlik arayışı ve bağlanma çabalarıyla ilgilidir. Çocuğun ilk anlarından itibaren bakım ihtiyacı, güvenlik ve emniyet ihtiyacı ve bunların devamlılığı, sürekliliği ile ilişkilerinin kurulduğu alandır. Bu alandaki şemalara sahip olan bireyler aileleriyle, uzun ayrılıklar, istismarlar, hastalıklar, ölüm ve ölüm sonrası yas süreci, reddedilme gibi yaşantılara sahip olabilir. Ayrılma ve reddedilme alanında 5 farklı şema çeşidi bulunmaktadır.

    1.1.4.1.1. Terk Edilme ve İstikrarsızlık

    Bu şemaya sahip olan kişiler, hayatlarının bir döneminde ciddi güven kırılmaları yaşamış olabilir. Sevdiği değer verdiği birisinin ölümü, hastalığı ya da çocukluk çağında anne veya babanın evden ayrılması, boşanması bu şemanın oluşması için büyük tetikleyicidir. Bu şemaya sahip olan bireyler genellikle güvenilir olmayan terk edilme olasılığını hissettiği kişilerle ilişki kurarak şemalarını beslerler. Eğer terk edilme olasılıkları yoksa kendisini seven, düzenli, güvenilir, istikrarlı bir ilişkiye sahiplerse, yaşanılan küçük olaylarda dahi büyük sorunlar oluşturulabilirler ve bu sorunların ardından şöyle bir düşünce ortaya çıkabilir: “Bu sefer o terk etmeden ben terk etmeliyim!”    

    1.1.4.1.2.Güvensizlik ve Kötüye Kullanma

    Güvensizlik şemasına sahip olan kişiler, kendisini diğer insanlar tarafından sürekli bir tehlike gelebileceğini düşünürler. Başkaları tarafından bir aşağılanma, kötüye kullanım, kişinin değerlerinde saygısızlığa uğraması, yalan söylenmesi, zarara uğramak onlar için tehlike anlamına gelmektedir. Kişi tehlike olarak algıladığı bu durumları genellikle isteyerek, bilinçli yapıldığını düşünmektedir. Bu şemaya sahip kişiler genellikle kaygı sahibidirler. Bu şema çocukluk çağında yaşanan cinsel, fiziksel, duygusal ya da sözel kötüye kullanım sonucunda olabilir. Bu kötüye kullanım kimi zaman ebeveyn ya da akraba tarafından gelirken kimi zaman akran zorbalığıyla da gelebilir. Bu şema sahibi olan bireylerde hayata dair veya insanlara dair sürekli temkin arayışı içersinde oldukları gözlemlenmiştir. Bu kişiler hayatlarında verdiği kararlarda çok fazla risk almayı sevmezler.     

    1.1.4.1.3. Duygusal Yoksunluk

    Erken dönem uyum bozucu şemaların gelişmesinde 4 önemli etken olduğundan ve bunların başında temel ihtiyaçların gelmesinden daha önce bahsedilmişti. Temel ihtiyaçların arasına, kişinin hayatını sağlıklı bir şekilde idame ettirebilmesi için duygusal gereksinimler de gelmektedir. Bu duygusal ihtiyaçların yeterli miktarda kişide karşılanmadığında duygusal yoksunluk şeması oluşmaktadır.  Duygusal yoksunluk şeması bakım-ilgi yoksunluğu, empati yoksunluğu ve korunma yoksunluğu olmak üzere 3 şekilde görülmektedir. Empati yoksunluğu kişinin anlaşılması, dinlenmesi, kendini ifade edebilmesi, diğerleriyle duygularını paylaşabilmesinin eksikliğidir. Başkalarına ihtiyaç duyulan gücün, yönlendirmenin ve rehberliğin eksikliği ise kişiden korunma yoksunluğunu oluşturmaktadır. Sevgi, şefkat, dikkat, dostluk yoksunluğu ise bakım eksikliğini oluşturmaktadır.
    Bu 3 farklı sebepten doğan yoksunkluk kişide yoğun bir şekilde kendisini göstermeyebilir. Çoğu zaman bu eksikliği kişi hissetmemektedir. Çoğu zaman bu kişiler hayatlarını sorunsuz bir şekilde yürütmektedir.     

    1.1.4.1.4. Kusurluluk/Utanç

    Kişinin kendisini kusurlu, değersiz, utanç durumda, işeyaramaz, işlevsiz, itici şekilde görmesidir. Bu şemaya sahip kişiler için genellikle önemli ötekiler diğerlerinden daha önemlidir. Başkalarının gözünde nasıl oldukları, nasıl gözüktükleri onlar için çok büyük önem taşır ve tüm bunların yanında kimi zaman başkalarının onlar için ne düşündüğüne dair zihin okumaları yapabilirler. Bu şemaya sahip olan kişiler sürekli kendilerini başkalarıyla kıyaslamaktadır. Bu kıyas çocukluk çağında ebeveyn veya önemli ötekiler tarafından başlamış olabilir. Çocukluk çağında yaşadığı kıyaslama, utanç duruma düşürme gibi kötü deneyimler kişide değersizlik ve küçümsenmeyi etkin hale getirmiştir.     

     

    1.1.4.1.5. Sosyal İzolasyon/Yabancılaşma

        Bu şemaya ev sahipliği yapan kişiler, genellikle kendilerini diğer insanlara uzak ve onlardan farklı olduklarını hissederler. Bu kişiler, kendilerini bir topluluğa ait hissetmez. Bu şema genellikle ev hayatı dışında, dışarıda sosyal hayatında yaşadığı problem sonunda oluşmaktadır.  Bu şemaya sahip olan bireylerde genellikle kusurluluk şeması da görülmektedir. Sosyal izolasyonu olan bireylerde cesaret eksikliği olduğu için cesaretlendirme de yapılmalıdır.

    1.1.4.2. Zedelenmiş Özerklik ve Kendini Ortaya Koyma

    Bu alan şemalarına sahip bireylerin temel sorunları aileleri tarafından özerklik oluşturamaması ve başarı performans odaklı olumsuz deneyimleri sonucu yeni şemaların olumasına zemin hazırlamasıdır. Bu kişiler genellikle kendilerini bağımsız, güvensiz, başarısız ve dayanıksız hissederler. Yaşanılan olumsuz deneyimler kişide benlik ve kimlik algısının oluşmasını yavaşlatmaktadır. Kişi kendisini çoğu zaman yeterli hissetmeyecektir.

    1.1.4.2.1.Bağımlılık ve Yetersizlik

        Bu kişiler günlük yaşantılarında diğerlerinden yardım almadan çoğu işini yapamamaktadır. Hayatlarında gerçekleştirmek istediği çoğu şeyde başkasının yardımına başvuracaktır. Önemli kararı vereceklerinde, para harcamalarında, işe girmelerinde, uzun soluklu seyahatlerinde güvendiği kişilerin kararına kendilerini kaptırırlar. Ebeveynleri çocukluğunda bireyin yerine kararlar alıp kişiye sorumluluk yüklemediğinde ya da çocuklarından  aşırı beklentiye girdiğinde bu şema oluşabilir. Özellikle terapistin her dediğini yapmaya hevesli bireylerde bu şemanın oluşmasından şüphelenilebilir. Bağımlı kişilik bozukluğu olan kişilerde bağımlılık şeması olabilir.

    1.1.4.2.2. Zarar Görme ve Hastalıklara Karşı Dayanıksızlık

    Kişi hayatında her an kötü bir şeyin olmasına dair endişe taşır. Bu kişiler hastalanabilirim, bu olaydan kötü etkilenebilirim, dışarıdan bana bulaşıcı bir şey gelebilir ve ben bununla baş edemeyebilirim korkusunu yaşamaktaır. Bu kişiler dışarıdan gelebilecek felaketleri 3 farklı şekilde yaşayabilirler bunlar ilk olarak kalp krizi, nefes alamama, ölüm korkusu, AIDS olma, sinek ısırığıyla sıtma olma gibi endişelerin oluşturduğu tıbbi felaketlerdir. Kişi duygusal tepkilerle de dayanıksızlık gösterebilir bunlar da kendini kaybetme çıldırma olarak görünmektedir. Son olarak, dayanıksızlık şemasını çevresel faktörlerle de görebiliriz bu faktörler de içinde doğal afetleri, trafik kazaları, uçak düşmesi, asansör düşmesi gibi korkularla insanın karşısına çıkabilir. Bu hastalıkları yaşayan insanlar ve bu şema sahibi olan kişilerin ortak özellikleri hipokandriyasis yani hastalık hastalığı ve kaygı bozukluğu yaşanımının yaygın olmasıdır. Bu kişilerin ebeveynleri, çocukluk yaşamında yaşanabilecek tehlikeye karşı çocuğu korumaya kalkarak asıl zararı vermiş ve aslında çocuğu korumamış zedelemiştir.     

    1.1.4.2.3. İç İçe Geçme/Gelişmemiş Benlik

    Bu şemaya sahip kişiler hayatlarındaki bir kişiyle sosyal hayatında aşırı derecede ilgili ve birliktedirler. İç içe geçmiş kişileri bağımlı kişilerden ayıran özellik iç içe geçenlerin bu duurmdan aslında rahatsız olmasıdır. Başkasına bağlı hareket etmeyi, başkasına yapışık halde bir ömür geçirmeyi doğru bulmaz ve bunu boğulma olarak nitelendirirler. Bu şemaya ev sahipliği yapan kişilerde Obsesif Kompulsif Bozukluk sıklıkla görülmektedir.

    1.1.4.2.4. Başarısızlık

        Bu şemaya sahip olan bireyler çocukluk ve ergenlik dönemlerinde önemli ötekilerinden bakıcılarından olumsuz dönüşler almış ve sonrasında yapamayacağım başaramayacağım düşüncesini kendisine kabul ettirmiştir. Kişinin akranlarından, rakiplerinden veya çalışma sahasındaki kişilerden kendisini eksik, başarısız hissetmesi dahilinde başarısızlık şemasından şüpheleniriz. Sadece okul, iş hayatı değil, sosyal aktivite, spor, egzersiz, sanat gibi alanlarda da kişi kendisini beceriksiz, yetersiz, akılsız, yeteneksiz olarak algılamaktadır.

    1.1.4.3. Zedelenmiş Sınırlar
    Bu alan şemalarına sahip kişiler genellikle ailesi tarafından rahat büyütülmüş sınırlandırılmamış seberst bırakılmış sorumluluk yüklenmemiş kişilerdir. Toplum tarafından bu kişiler ötekiler tarafından “şımarık, şımartılmış” şeklinde parmakla gösterilmektedir. Ailelerin çocuğuna yüklediği sorumsuzluk, disiplinsizlik, serbestlik ileriki dönemlerde kişide iki farklı şema oluşturmaktadır.

    1.1.4.3.1. Haklılık ve Büyüklenmecilik    

    Bu şema sahibi kişiler, sıklıkla kendilerini çok özel hissederler. Kendilerinin diğer insanlardan farklı, üstün ve çok özel ayrıcalıkları olmaları gerektiğine dair inançları vardır. Bu kişiler için başarılı olmak, güçlü olmak, en ön sırada ön planda olmak, zengin olmak önem teşkil etmektedir. Kişinin güce, ön sıraya olan merakı kimi zaman empati yoksunluğu da oluşturmaktadır. Haklılık şemasına sahip olan kişilerde narsistik kişilik yapılanması görülmektedir.

    1.1.4.3.2. Yetersiz Özdenetim ve Özdisiplin

    Bu kişiler büyük olasılıkla bireysel denetimini disiplinini oluşturmakta zorluk yaşamaktadırlar. Çocuklarında istismar edilen ihmal edilen ailelerin çocuklarında denetim için sıkıntı yaşanmaktadır. Bu kişiler sabır konusunda da sıkıntı çekmektedir.

    1.1.4.4. Önemli Birine Yönelmek

    Adından da anlaşılacağı gibi bu kişiler gereksinimlerinin ehemmiyetini düşünmeksizin başkalarının gereksinimlerine daha çok önem verirler. Çocukluk çağında koşullu sevgiyle büyüyen sözel iletişimini güçlü sağlamayan kişilerde bu alan şemalarını daha fazla görülmektedir. Bu kişilerin hayatlarındaki en büyük görev diğerlerinin istek ve arzularını yerine getirip onu mutlu etmek olabilir. Böylelikle geçmiş yaşamalrında beslenmemiş karşılanmamış temel ihtiyaçlarını başkalarının ihtiyaçlarını karşılayarak telafi etmeye çalışırlar. Özsaygı, özbenlikten çok başkasına saygıya önemi vurgulayan bu alanda 3 şema tipi mevcuttur.

    1.1.4.4.1. Boyun Eğicilik

    Bu kişiler çoğu zaman kontrolü başkasında olsun isterken hayatlarında kendi kararlarından çok başkalarının kararlarına, fikirlerine sorgulamaksızın itaat ederler. Bu itaatlerinin altında aslında karşıdan alacağı tepkiden kaçınma bulunmaktadır. Bu kişiler genellikle kendi istekleri, gereksinimleri, fikirlerinin diğerleri tarafından önem görmeyeceği, alay edileceği, veya kabul edilmeyeceği algısı vardır. Bu kişilerde çocukluktan almış olabilecekleri şiddet ve saldırganlıkla boyun eğicilik şeması başlamış olup sonraki hayatlarında öfke patlamaları, agresif davranış, psikosomatik belirti şeklinde yüzeye çıkmaktadır.

    1.1.4.4.2. Kendini Feda

    Kişi kendi mutluluğu uğruna başkalarının mutluluğunu karşılar. Genellikle başkalarının acısına karşı duyarlıdırlar. Bu şemayı boyun eğme şemasından ayıran özellik başkalarının istek ve ihtiyaçlarına yönelirler ve onlara daha hızlı cevap vermiş olurlar. Onlar için her zaman diğerleri daha önemlidir. Başkalarının önüne kendilerini koyduklarında kendilerini aşırı suçlu hissederler.

    1.1.4.4.3. Onay Arayıcılık/Kabul Arayıcılık

    Başka insanların onayını alma uğruna uğraşlarını sürekli başkalarının istek arzu beklenti ve ihtiyaçları doğrultusunda gerçekleştirirler. Bu kişiler bazen hayatlarında önemli gördüğü yerlere gelebilmek, önemli gördüğü kişi gibi olabilmek için uğraş verirler.

    1.1.4.5. Aşırı Tetikte Olma ve Bastırılmışlık

    Bu Alana sahip olan kişiler yaşamlarını sürekli planlama yaparak geçirmeye çalışırlar. Kişide çocukluk ve ergenlik çağında anlık dürtülerinin, isteklerinin, arzularının bastırılması sonucunda hayatta sürekli hazır olda olunması gerektiği inancı oluşmuştur. Çocukluk çağında onların en büyük temel ihtiyaçlarından olan oyun oynamak ve ilgi görmek bu kişilerden mahrum bırakılmıştır. Bu mahrumiyet onlarda hayata dair olumsuz düşüncelerinin oluşmasına zemin hazırlığı yapmaktadır. Şemaların 18 alt tipinden son dördünü bu alanda inceleyeceğiz.

    1.1.4.5.1. Karamsarlık/Kötümserlik

    Kişi, hayatında geçmişte yaşadığı, şu an yaşadığı veya gelecekte yaşayacağı şeyler hakkında genel anlamda olumsuz düşüncelere sahipse karamsarlık şemasına sahip olabilir. Bu kişiler hayatlarında olumlu yönü bulmakta zorluk çekerler. Sürekli maddi anlamda ya da eş dost yakınlığı bakımdan bir kayba uğrayabileceğine inanırlar. Bu inançları onda kaygı, kararsızlık, şikayet, beklentisiz, umutsuzluk ve tüm bunların getirdiği mutsuz olma durumunu oluşturmaktadır.

    1.1.4.5.2. Duyguların Bastırılması

    Bu şemaya sahip olan bireyler kendiliğinden, doğal oluşan duygularını saklamanın, kendi kendilerini bastırmanın izini sürerler. Duygularını ifade etmek onlar için utanç sebebi olabilir. Bunun sebebi geçmişte yaşadığı çocukluk anıları olabilir. Çocukluk veya ergenlik çağında, sevgiyle büyümeyen, sevilmeyen, soğuk ebeveynle büyüyen, önemli gördüğü kişiler tarafından alay edinilen, hırpalanan, üzülen çocukların ileriki yaşamlarında bastırılmışlık oluşmaktadır. Önemli gördüğü ötekiler tarafından yaşadığı alay, gülünç ve utanç durumu kişide bir zaman sonra kabul ediş, benliğine işleyiş ve spontan yaşaması gereken duygularından kendisini uzaklaştırması görülür. Bu şemaya sahip olan bireylerde duygulara, duyguları yaşamanın önemine odaklanmak gerekmektedir.

    1.1.4.5.3. Yüksek Standartlar/ Aşırı Eleştiricilik

    Çocukluk hayatında çok fazla eleştirilen, yaptığı işler beğenilmeyen, yapmak istediği şeyler karşısında karşı taraftan yapamazsın bakışlarıyla karşılaşan kişilerde bu şema belirtileri görülmektedir. Bu kişiler geçmiş yaşamındaki eleştirilerden kaçınmak için gerçekleştirmek istediği eylemleri sürekli en iyi en mükemmel en üstün hatta kusursuz yapmaya çalışırlar. Kusursuzluğun, mükemmeliyetçi izini süren bu şema sahiplerine aslında geçmiş yaşamında deneyimledikleri aşırı eleştiriye karşı kaçınma söz konusudur. Bu kişiler, hayatlarında çoğunlukla yap-malıyım, başar-malıyım şeklinde -meli, -malı eklerini kullandıran isteklere sahiptirler. Bu istekler kişide kimi zaman gerçeklikten uzak hale bürünmektedir. Bunun neticesinde yüksek standartlar şema sahipleri için kaygı bozukluğu yaşanabileceğini söyleyebiliriz.

    1.1.4.5.4. Cezalandırıcılık

    Bu kişilerin hayatlarında kendisi de dahil olmak üzere hataya yer yoktur. İsteklerinin yerine getirilmemesi gibi durumlarda cezanın hak edildiği düşünülmektedirler. Bu kişi çocukluğunda şiddet ve saldırganlıkla büyümüş olabilir. Çocukluk yaşamında veremediği cevabı, cezayı yetişkin haliyle verebileceğini inanmaktadır. Genel olarak empati eksikliği yaşayan, öfke, kin ve hırs sahibi kişilerde cezalandırıcılık şeması görülmektedir.

  • Şema Terapi Modeli

    Şema Terapi Modeli

    Kişinin anıları, kişiyi kimi zaman güldürürken kimi zaman hüzünlendirebilir. Hüzünlendiren anılar daha çok uyumsuz, olumsuz dediğimiz şemalardır. Şema terapistleri de kişinin hayatına yolculuk yaparken eline aldığı fenerle kimi zaman olumlu, mutlu anıları izlerken, kimi zaman kişinin hayatında karanlıkta kalmış anılarına elindeki fenerle ışık yakmaktadır. Şema Terapi’nin uygulanımı için önce sahip olunan geçmiş yaşam tecrübelerinin olduğu uyumsuz şemaların tespit edilmesi, ardından bu oluşan şemalarla nasıl baş edildiğinin belirlenmesi gerekmektedir. Kişinin hayatını düzene sokması için bu işlevini bozan şema ve başa çıkma biçimlerinin yerini işlevsel hale alması amaçlanmaktadır.

    Bireylerin sahip olduğu erken dönem uyum bozucu şemaları kişinin günlük yaşamını, hayatındaki insanlara karşı görüş, duygu ve davranışlarını değiştirmektedir. Kliniğe gelen her kişi beraberinde hayatında sorun olarak gördüğü, değiştirmek istediği durumu beraberinde getirir. Aslında kişi biraz anlaşılma isteği biraz da yardım beklentisine sahiptir. Anlaşılmak istenen danışanın öncelikle kendisini anlaması, kendisini tanıması gerekmektedir. Danışan seansa geldiğinde klinisyen danışanını kendisiyle tanıştırır. Şemalarını önlerindeki sehpaya koyup şemalarının hayatını nasıl etkilediğine dair çalışmalarda bulunulur.

    Diğer terapi ekollerinden farklı bir şekilde bütüncül yapıya sahip olan Şema Terapi, kişilerin şeması hakkında bilgi edinmemize fayda sağlayan, her danışan için ayrı bir sayfa başlatılması gereken, yapılacak çalışmaların tamamen özel tamamen kişiye ait olması gereken bir modeldir. Bu modele gore OKB, TSSB, Kaygı Bozuklukları, kişilik bozuklukları çalışmalarında başarı sağlandığı yapılan çalışmalarda gözlemlenmiştir.  

    ŞEMA TERAPİ TEDAVİ ŞEKLİ

    Hangi ekolle tedavi şekli olursa olsun, bir sorunun çözülmesi için öncelik danışanın bu sorunu kabul edip, tedavi olmak istemesiyle başlar. Bu süreci terapist ve danışanın aralarında kurduğu bağ devam ettirmektedir. Şema Terapistlerinin tedavi odaklı ilk çalışması şemalarının tespitinde bulunmak yani değerlendirme aşamasıdır. Danışana şemalar ve şema terapi hakkında bilgi verildikten sonra, kişi için tespit edilen şemalar ve bu şemalarla başa çıkma biçimleri danışanla paylaşılır. Terapist danışanın ihtiyaçları doğrultusudna bilişsel, deneysel, davranışsal ve bireylerarası stratejileri kullanarak değişim doğrultusunda tedavi şeklini uygular.

  • Kollektif Bilinç

    Kollektif Bilinç

    Kollektif Bilinç; İlk olarak Emile Durkheim tarafından kullanılmıştır. Durkheim’e göre temelde yapılan seçimler bireyin dışında olup, toplumsal bir olaydır. Yani kişilerin nasıl düşünüp nasıl davranacaklarına karar veren şey normatif düzen ve toplumsal olgudur. Bu tanıma bakarak bizim yaşadığımız travmaların nesilden nesile aktarıldığını söyleyebiliriz.

    Ben bir duygunun yasını yaşayıp yüzleşirsem o duygu bitiyor, yüzleşemezsem çocuğuma aktarıyorum. O da halledemezse kendi çocuğuna aktarıyor. Yani tarih gerçekten de tekerrürden ibaret olmuş oluyor. Hadi gelin kollektif bilince yaşanmış tarihi  bir olay ile daha yakından bakalım…

    Osmanlı ile Haçlıların savaştığı bir savaş sırasında Osmanlı Devleti savaşı kazanma yönünde ilerliyor. 1. Murat çadırından çıkıyor savaş alanında gezinmeye başlıyor. Savaş alanındaki Sırplardan  biri ‘’Beni padişaha götürün,ben af diliyorum ve Müslüman olmak istiyorum’’ diyor (bunu diyen kişi Sırp kralının damadı) Onu padişaha götürdükleri an göğsünden çıkardığı hançeri 1. Murat’a saplıyor.  1.Murat, yaralı halde savaşı yönetmeye devam ediyor en sonunda savaşı kazanıyor, sonrasında da ölüyor.

    Osmanlı’da esir alınan krallar normalde öldürülmezken, padişahın onlardan biri tarafından öldürülmesi nedeni ile Sırp Kral Lazar esir alındıktan sonra öldürülüyor ve aynı bölgeye gömülüyor.

    Aradan yaklaşık 600 yıl geçiyor ve 1995 yılında Sırbistan Devlet Başkanı Miloseviç diyor ki; ‘’Osmanlı bizim kralımızı öldürdü,bu kralın kemiklerini arayalım.’’ Çalışmalara başlanıyor ve daha sonrasında bulunan kemikler ile anıt yaptırıyor.

    Devlet başkanı tüm insanlara yaklaşık 600 sene önce yaşanmış bir olayın yasını tekrar tutturuyor ve tüm halkta bir süre sonra öfke başlıyor; Bu kralı kim öldürdü? Türkler. Türkler nerede yaşıyor? Bosna’da. O zaman bizde onları öldürelim! 600 yıldır bu yas nesilden nesile aktarılmış ve tam olarak yaşanmamış. O insanlar kendilerini 600 yıl önceki Sırplar zannederken, Bosna’da ki insanları da Osmanlı zamanında ki insanlar zannediyorlar. Sırpların öldürdüklerini zannettikleri Bosna halkı değil, 600 sene önceki Osmanlı idi.

    Özetlersek; bizim yaşadığımız problemlerin nedeni; 1-) kendi çocukluğumdaki travmalar 2-) beni büyütenlerin yaşadığı travmalar 3-) daha üst nesilden gelen travmalar