Kategori: Psikoloji

  • Uyku Bozukluğu

    Uyku Bozukluğu

    İyi bir uyku gün içinde sağlıklı, güvenli, huzurlu, dingin ve hatta başarılı olmanız için enerjinizi yenileyen, beynimizi ve bünyemizi güne hazırlayan, belki de önceki deneyimlerimizi yaşantılarımızı, duygu ve düşüncelerimizi yeniden organize ettiğimiz, planlar yaptığımız, zorluklar karşısında stratejiler oluşturduğumuz yani doğacak yeni güne hazırlandığımız psikobiyolojik bir süreçtir.

    Uyku o kadar önemlidir ki neredeyse hayatımızın üçte biri uykuda geçmektedir. Kaliteli bir uyku kişinin enerji ve dinçlik hissinde artmaya, dikkati ve konsantrasyonu güçlü kılarak, yaşama sevincimizi artırararak kaza ve yararlanma riskinin ve olasılığının azalmasına, daha olumlu düşünceye, artmış yaratıcılığa, ilişkilerde düzelmeye ve daha sağlıklı bir akla ve bedene, bir güne yeni bir başlangıc yapabilme duygusuna, gücüne, cesaretine, isteğine sahip olmamızı sağlar. Uyku bebekliğimizde biyolojik gereksinimlerimizin ön planda olduğu dönemlerde, ilk zamanlar biyolojik bir gereksinim olarak her uyuyup uyandığımızda acıkan karnımızın doymasının bize verdiği huzur ve enerjiyle ve bununla bağlantılı cesaret ve boş beynimizin doğal merakıyla, yeni bir günü, yeni birşeyleri deneyimleyebilme şansı tanımasıyla yaşama sevincimizin en önemli psikolojik unsurlarından biri haline gelir. Her yaşta insanlar uyku bozukluğundan etkilenebilir ama birçok kişi gerçekte uyku bozukluğu yaşadığından haberdar değildir.

    Bazı uyku bozuklukları şu şekilde sınıflanabilir:
    1 -Uykuya dalmada ve uykuyu sürdürmede zorluk
    2 -Uygunsuz saatlerde uykuya dalmak
    3 -Toplam uyuma saatinin fazla olması
    4 -Horlama
    5 -Uyku apnesi (uyku esnasında nefesin aralıklı olarak durması)
    6 -Huzursuz Bacak Sendromu
    7 -Uyku esnasında tekme atma
    8 -Gün içi enerji azlığı ve yorgunluk
    9 -Uykuda yürümek, alt-ıslatmak veya kabus görmek
    10-Sabah uyanınca başlayan baş ağrıları, gün içi dikkat ve konsantrasyon kaybı
    11-Uykuda idrar kaçırma

    Uyku bozukluğu düşündüren bir belirti tarif eden kişilerde, hekim muayenesinde detaylı öykü alınır. Uyku hikayesinin kişinin varsa eşinden, ya da birlikte yaşayan kişilerden de alınması önemlidir. Tablonun uykunun hangi evresinde bir bozuklukla ilgili olduğu, bu uyku bozukluğunu yaratacak bir tıbbi sebep ya da ilaç kullanımı, bozuk uyku hijyeni olup olmadığı, altta yatan bir kaygı bozukluğu ya da depresyon olup olmadığı incelenir. Eğer kişinin yaşadığı uykusuzluk, saf bir uyku bozukluğu ise bazı durumlarda ilaç tedavisine hemen başlanır. Ancak uyku apnesi gibi daha karmaşık durumlarda ya da tablonun net ayrıştırılamadığı, daha önce tedavilerden fayda görmemiş kişilerde uyku laboratuvarında bir gece kalarak, uykusunun detaylı incelenmesi istenir.

    Uyku laboratuvarında gece boyunca kişinin solunumu, beyin dalgaları, kas hareketleri, uyanma sayısı, horlama süresi ve elektrofizyolojik olarak uykunun evreleri incelenir. Tespit edilen soruna göre tedavi başlanır. Uyku laboratuvarları genellikle evdeki yatak odalarına benzer şekilde tasarlanmıştır, kişinin uyku ilacı olmadan yatması istenir. Kimi zaman kişinin eşi de kabul edilir ve evdeki alışkanlığı bozmadan birlikte uyumaları istenir. Birçok kişi sabaha kadar hiç uyumadığını iletir. Bu kişiler uyku incelemesi sonucunda 6-7 saat uyuduklarını gördüklerinde çok şaşırırlar. Burada yaşanan sorun uykunun evrelerinin dağılımının bozuk olması, kişinin daha yüzeysel ve dinlendirici olmayan uykuda çok vakit geçirmesi ve uykunun algılanamamasıdır.

  • Baş Edilmesi Zor Duygu; Kardeş Kıskançlığı

    Baş Edilmesi Zor Duygu; Kardeş Kıskançlığı

    Çocuklar genellikle anne ve babalarından kardeş isterler. Çünkü tek olmaktan sıkılmışlardır. Kendilerine arkadaş olması, onunla oyun oynaması ve beraber parka gitmesi gibi beklentileri olur. Ebeveynler de çocuklarının bu isteklerini haklı bulur ve ikinci çocuğu dünyaya getirir. Çocuk tüm bu hayallerini gerçekleştirmek için büyük bir heyecanla kardeşinin dünyaya gelmesini bekler. Fakat kardeşi doğduktan sonra büyük bir hayal kırıklığına uğrar. Hiçbir şey onun istediği gibi gitmemektedir. Herkes kardeşiyle ilgilenir, annesi kendi yanında uyutur, kardeşine eşyalar alınır, kendi eski giysileri ile eşyaları da kardeşine verilir ve insanlar kardeşini görmeye gelirler. Çocuk, onun için en değerli olan anne-babasını başka biriyle paylaşmaya, hatta çocuğun bakış açısına göre anne-babası kardeşini daha çok sevmeye ve onunla daha çok ilgilenmeye başlamıştır. Çocuk artık eskisi kadar sevilmediğini hissetmektedir. Tüm bunlar olurken çocuk derinden sarsılmaktadır. Bu nedenle çocuk ilgiyi kendi üzerine çekebilmek ve ebeveynlerinin sevgisinin sınamak için; Olmadık isteklerde bulunur, şımarır, ağlar, kardeşine kaba davranır ve kardeşinin rolüne girmeye çalışır. Çünkü onun gibi olduğunda ona gösterilen ilginin aynısının göreceğini düşünür. Ailelerin gözlemledikleri bebeksi konuşmalar, davranışlar ve hatta alt ıslatmalar bu yüzden olmaktadır. Bu da onlar tarafından davranış problemleri olarak adlandırılmakta, onları öfkelendirmektedir. Bu süreçte çocuk gene beklediği ilgiyi görememektedir. Ebeveynlerin en çok yakındığı durumlardan biri ‘kardeşinin olmasını çok istiyordu ama şimdi kıskanıyor ve tuhaf hareketlerde bulunuyor’ demeleridir.

    Ebeveynlerin Düştüğü Hatalar

    • Bebeği dünyaya getirmeden önce çocuğa kardeşin ne olduğunu, nasıl bakılması gerektiğini ve onları neler beklediğini anlatılmaması; böylelikle çocuk, kardeşinin dünyaya geldiğinde onu ne beklediğini ve nasıl davranılması gerektiğini bilmeyecektir. Bu nedenle kardeşiyle bir rekabete girecek ve davranış bozukluğu sergileyecektir. Bu durumun yaşanmaması için çocuğa, kendisinin de bebeklikte nasıl bir süreçten geçtiğini ve kardeşinin de onun gibi aynı süreçten geçeceğini anlatın.

    • Yeni doğum yaptıktan sonra tüm ilgiyi bebeğin üzerine çekmek; dünyaya yeni gelen bir bebek bakıma ihtiyacı olduğundan ebeveynler ve diğer aile üyeleri ilgiyi onun üzerine çekecektir. Bu nedenle çocuğa olan ilgi azalmış olur ve sevilmediğini hissedecektir.

    • Çocuğa olan ilgiyi eskiye göre azaltmak; burada ebeveynlerin yapması gereken şey, kardeşi doğmadan önce çocuğa ne derecede ilgi gösteriyorlarsa aynı şekilde devam ettirmektir. Böylelikle kardeşi, onun yerini almamış olacaktır.

    • Kıskançlık olmasın diye çocuğa gösterilen normal ilgi ve sevginin üzerine çıkılması; ebeveynlerin düştüğü hatalardan biri de, kardeşi doğduktan sonra kıskançlık olmaması için sevgiyi ve ilgiyi normalinden daha fazla göstermektir. Bu durum da kardeşler arası kıskançlık yaratacaktır. Doğumdan önce ilgi nasılsa doğumdan sonra da aynı şekilde devam edilmesi gerekir.

    • Çocukla yalnızken ‘ben seni daha çok seviyorum’ gibi rekabet ortamın yaratılması; ebeveynler çocuğun üzülmemesi için ‘ben seni daha çok seviyorum’ gibi rekabete yol açacak sözler söylemektedir. Çocuklar arasında rekabete yol açan bu söz aynı zaman da hayal kırıklığına da yol açabilir. Çocuklar bunun gerçekçiliğine inanmaz ve her ne kadar size hissettirmeseler bile etrafında olup biten her durumun farkındadılar..

    • Çocuğun eşyalarını izinsiz kardeşine verilmesi; ebeveynler çocuğa küçük gelen giysilerini ve eski eşyalarını doğal olarak kardeşine vermek isteyeceklerdir. Ama her ne kadar o bir çocuk olursa olsun, onun da bir birey olduğunu unutmamaları gerekir. Yetişkin bireyler de eşyalarının alınıp başka birine verilmesinden hoşnut olmazlar bu yüzden çocuğun eşyaları kardeşine verilirken çocuğa sorulup ve ondan izin alınması gerekmektedir.

    • Kardeşler arası kıyaslanmaların yapılması; komşu çocuklarıyla yapılan kıyaslamalar kadar kardeşler arasında yapılan kıyaslamalar da yanlıştır. Burada unutulmaması gereken şey; her çocuk özeldir ve her birinin yetenekleri ve ihtiyaçları farklıdır. Bu yüzden ebeveynlerin çocuklarını iyi gözlemleyip ona göre ihtiyaçlarını gidermeleri gerekir.

    • Kardeşin sorumluluğunun çocuğa verilmesi; ‘sen abla/abisin o yüzden kardeşine bakman gerekir’ gibi cümleleri ebeveynlerin ağzından sık sık duyarız. Bu durum, çocuğu olgunlaştırmaz, tam tersi kardeşi onun için itici bir hal almaya başlar. Her ne kadar abla/abi olsa da, unutulmaması gerekir ki o bir çocuktur.

    • Tartışmalar olduğunda taraf tutulması; kardeşler arası tartışma ve kavgaların olması çok normaldir. Sınırı aşmadıkları sürece ebeveynlerin tartışmalara müdahale etmemeleri gerekir. Aştığını hissettiğinizde dikkat edilmesi gereken şey; adil olmaktır. Küçük olan daha savunmasız olduğu için genel olarak ebeveynler onu korumak ister fakat burada önemli olan ebeveynlerin ikisine de aynı şekilde davranmasıdır.

    Ne Zaman Destek Alınması Gerekir?

    Çocuk kardeşine zarar vermeye veya çocukta bir gerileme; parmak emme, alt ıslatma, bebeksi konuşma ve içe kapanma gibi durumlar olmaya başladıysa mutlaka profesyonel bir destek alınması gerekir.

  • “Hiç Psikoloğa Gitmedim, Merak Ettiklerim ve Aklımda Bazı Sorular Var”

    “Hiç Psikoloğa Gitmedim, Merak Ettiklerim ve Aklımda Bazı Sorular Var”

    Daha öncesinde psikoterapi sürecini deneyimlememişseniz, destek almak için kendinize uygun uzmanı seçme aşamasında merak ettikleriniz ve aklınıza takılan sorular olabilir. Yardımcı olmak adına kısa kısa bilgilendirmede bulunmaya çalıştım.

    Ne Zaman Psikologtan Destek Almalıyım?

    · ruhsal durumunuz sizi rahatsız ettiğinde;
    · sosyal, iş ya da aile hayatınızın akışında tıkanmalar olduğunda;
    · kolaylıkla yapılabildiğiniz işleri dahi yapmakta zorlandığınızda,
    · hayattan eskisi gibi zevk alamadığınızda
    destek almanız faydalı olacaktır.

    Psikoterapi aynı zamanda bir kendini tanıma ve değiştirme sürecidir. Bu yüzden terapi için bir ruhsal rahatsızlığınızın olması gerekmez. Bireysel gelişim ve değişiminize katkı sağlamak veya koruyucu amaçlı psikoterapi desteği alabilirsiniz.

    Destek alma kararını vermeden önce, yapılacak olan tedavi ve yöntemlerden haberdar olmak, hangi sağlık çalışanının ne görevi olduğu konusunda fikir sahibi olmak sorun alanınızı tanımlamanızda ve kendinize uygun tedaviyi bulmanızda size yardımcı olacaktır.

    Kimlerden Destek Alınabilir?

    Psikiyatrsit, psikolog, klinik psikolog ve psikoterapist psikoterapi hizmeti verebilir.

    Psikiyatrist Kimdir?

    Psikiyatrlar, tıp fakültelerinden mezun olup, Psikiyatri ihtisasını tamamlamış tıp doktorlarıdr. Psikiyatrlar, duygu, düşünce, davranış ve zihinsel süreçlerle ilgili hastalıkların tanısını (birincil tanı, ayırıcı tanı, eş tanı) tıbbi bir yaklaşımla ele alarak değerlendirir ve gerekli tedavi planını yapar. Bu tedavi planını yaparken, ilaç, EKG gibi yöntemleri kullanabilir ve gerektiğinde psikometrik test uygulaması, hastaneye yatış (hospitalizasyon), konsültasyon gibi gerekli yönlendirmeleri uygular. Psikoterapi eğitimi almış olan psikiyatrlar psikoterapi de yapabilirler.

    Psikolog Kimdir?

    Psikologlar, duygu, düşünce, davranış ve bilişsel süreçleri sistematik olarak inceleyen, bu alanlarda gözlem ve değerlendirmeler yapan, üniversitelerin Fen-Edebiyat Fakültesi, Psikoloji bölümlerinden 4 yıllık lisans eğitimini tamamlamış kişilerdir. Psikoloji biliminin pek çok alt alanı vardır. Bu alanların herhangi birinden yüksek lisans (uzmanlık) eğitimini tamamlamış kişilere “Uzman Psikolog” ünvanı verilir.

    Psikoterapist Kimdir?

    Psikoterapistler, psikoterapi eğitimini tamamlamış ruh sağlığı uzmanlarıdır. Psikoterapist, danışanın şikayetine göre gerekli tanısal yöntemleri kullanır (psikometrik testler, klinik tanı kriterleri vs). Bunun için gerekli yönlendirmeleri yapar ve uygun psikoterapötik yaklaşımı belirler ve sunar.

    Psikoterapi Nedir?

    Psikoterapi en genel anlamıyla duygusal, zihinsel ya da davranışsal bozuklukları ortadan kaldırmayı ya da azaltmayı hedefleyen tüm tekniklere ve yöntemlere verilen addır.

    Kökeni Yunanca’dan gelen psikoterapi kelimesi, psycho (akıl, ruh) ve therapy (tedavi, sağaltım) kelimelerinin bileşiminden türetilmiştir. Psikoterapinin hedef kitlesi sadece psikopatolojisi olan yetişkin bireyler değildir; çocuklar, ergenler, aileler, çiftler ve çeşitli gruplar da bu hizmetten yararlanabilir.
     

    Psikoterapi, sadece ruh ve akıl sağlığı ile ilgili bozuklukları tedavi etmeyi amaçlamaz; aynı zamanda iş, aile, okul gibi çeşitli alanlardaki yaşam güçlüklerini çözümlemeyi, psikolojik uyumu arttırmayı ve kişisel gelişime yardımcı olmayı da hedefler. Bunu yaparken de, çeşitli yöntem ve ekollerden yararlanır.

    Psikoterapi Seansı Nedir?

    Terapiyi etkileyen başka faktörler olmadıkça, terapist ve hasta işbirliği içinde terapinin sürecine birlikte karar verir. Bir seans, genellikle 50 dakika sürmektedir. Genellikle terapistiniz, ilk ya da ikinci seanstan sonra, sizin ilk seansta belirlediğiniz hedeflere ulaşmanızın ne kadar süreceği hakkında aşağı yukarı bir fikir edinir. Bazı danışanlar 6-8 seans gibi kısa bir süre için terapide kalır. Terapisi nispeten daha uzun süren problemlere sahip olan diğer danışanlar aylarca terapide kalabilir.
    İlk başta, danışanlar kriz döneminde olmadıkça haftada bir kere görülür. Bundan sonra, danışan ve terapist her iki haftada bir, sonra da her üç haftada bir terapiyi denemeye karar verirler. Seans aralarını yavaşça uzatmak, terapideyken öğrendiğiniz becerileri uygulamanıza yardımcı olur. Destekçi seanslar, terapi sona erdikten sonra 3, 6 ve 12 ayda bir tavsiye edilir.

    Tipik Bilişsel Davranışçı Terapi Seansı Sırasında Ne Olur?

    Terapi seansınız başlamadan önce, terapistiniz ruh durumunuzu değerlendirmek için sizden belirli formlar doldurmanızı isteyebilir. Depresyon, Kaygı ve Ümitsizlik Envanterleri, size ve terapistinize ilerlemenizi değerlendirmek için objektif bir yön vermeye yardımcı olur. Terapide terapistin yapacağı ilk şeylerden bir tanesi, bu hafta diğer haftalara göre nasıl hissettiğinizi saptamaktır.
     

    Terapist, size seans için konuşmak isteyeceğiniz meseleleri, bir önceki seansta olan önemli konuları ve gelecek haftada olabilecek temaları sorar. Sonra, terapist bir önceki seans sırasında konuşulanlardan size hangilerinin önemli göründüğünü, hafta boyunca yapabileceğiniz uygulamaları ve terapide değiştirmek istediğiniz bir şey olup olmadığını sorarak bir önceki terapi seansı ile bu haftadaki terapi seansı arasında bir bağlantı kurar.

    Seans sırasında, gündeme koyduğunuz problem ya da problemlere odaklanılır. Terapistiniz hem problemleri çözmeye yönelik teknikleri uygular hem de terapistinizle birlikte söz konusu meseledeki durumdaki inançlarınızın ve düşüncelerinizin doğruluğu değerlendirilir. Ayrıca yeni beceriler öğrenilir. Siz ve terapistiniz, seansın önemli noktalarını özetlersiniz ve sonunda terapistiniz sizden geri bildirim alır. Hem terapist hem de hasta oldukça aktiftir.

  • Anaokuluna Uyum Süreci

    Anaokuluna Uyum Süreci

    (Ebeveynler ve çocuklar için adaptasyon-uyum)

    Anaokuluna başlama yaşı 2-5 yaşları arasında değişmektedir. Çocuğun esas yuvası evi, ana babasının yanıyken, bir başka yuvaya, kreşe, anaokuluna gidecek olması kimi zaman ebebeynlerde ayrılma, çocuğu bırakma korkusu olarak cereyan ederken, kimi zaman çocukta terk edilme korkusu, performans kaygısı gibi durumlarla adaptasyon kaybına sebep olabilir. Bu durumda öncelik ebeveynlerin kendisini hazır hissetmesidir. Ebeveyn bu ayrılığa hazır olduktan sonra çocuğunu anaokulu sürecine hazırlamalıdır. Çocuğumuzu neden anaokuluna vermeliyim, çocuğum için ne faydası olur, evde daha rahat olmaz mı gibi soru işaretlerimizi anaokulunun önemini anlayarak yanıtlayabilirsiniz.

    Anaokulu neden çocuklar için önemlidir?

    Anaokulu çocukların hem bilişsel, hem fiziksel, hem duygusal hem de sosyal gelişimlerine katkı sağlar. Nasıl ki ebeveynler temel ihtiyaçlarını karşılayabilmek için çalışıp para kazanmaya çalışıyor, çocuklar da oyun aracılığıyla öğrenir, kendisini tanır, becerilerini fark eder. Oyun bir çocuğun yaptığı en önemli iştir.

    Anaokulu aslında çocuğun birey olma yolunda attığı ilk adımdır:

    • Çocuk, evde ebeveynleriyle oyun oynarken, ya yönetir ya da yönetilir. Anaokulunda akranlarıyla birliktelik, ortaklık söz konusudur.

    • Evde paylaşma duygusu yoktur, tüm oyuncaklar, boyalar, kağıtlar çocuğundur. Anaokulunda tüm araç gereçler ortaktır. Benlik algısının yerini biz, bizim algısı alır. Bu da toplumda yer edinmenin ilk adımını oluşturur.

    • Evde genellikle kazanan çocuktur, kaybetme yoktur. Okulda arkadaşlarının kazanmasına da tanık olur. Kaybetmeyi öğrenir.

    • Evde çocuk bir etkinliği yapamıyorken, resmi boyayamıyorken sadece yanındaki ebeveyni ya da dede, ninesinin göstermesine tanık olur yani çocuğun gözlem yetisi yaşıtlarından uzakta yer almaktadır. Anaokulunda farklı hayaldünyasıyla karşılaşır, üstelik bunlar yaşıtlarıdır!

    • Evde dans ederken ortada çocuk dans eder etrafındakilerse sadece el çırpar, çocuğun başkalarıyla kendisini kıyaslayacak ortamı yoktur. Anaokulunda birlikte dans etmenin keyfini surer.

    Eğer siz kendinizi hazırladıysanız, sıra çocuğunuzu hazırlamakta!

    Çocukların Anaokuluna Uyumu:

    • Anaokulu başlangıçta her çocukta farklı tepki oluşmaktadır. Bu durumu ilk olarak çocuğun direkt mizacı etkilemektedir. Çocuğun mizacına gore anne baba şekil almalıdır.

    • Ebeveynler çocuğun okula başlayacağına dair kararlı olmalıdır.

    • Okula yazılmadan önce okulun çocuk için önemi çocuğa anlatılmalıdır. Anaokulu sadece oyun oynanılan yer değildir, etkinlik, yemek yeme, uyuma, resim yapma gibi faaliyetler de olacağı için beklenti sadece oyuna odaklı oluşturulmamalıdır. Anaokuluna kaçta gidip kaçta döneceği, hangi günler gideceği, okula nasıl gidip nasıl döneceğine dair önceden bilgilendirilmede bulunulmalı.

    • İlk gün her okulun ritüeli farklıdır. Kimi ebeveyni ilk gün sınıfa alır, ikinci gün kapı dışında bekletir, kimi okula hiç almazken kimi bir hafta gibi uzunca bir süre ebeveyni sınıflara alır. Çalışan anneleri düşünecek olursak 1 hafta boyunca sınıfta durması pek mümkün olmayacaktır. Bu sebeple hangi yöntem uygulanırsa uygulansın her ebeveynin aynı zamanda bu işlemi uygulaması önemlidir.

    • Çocuğunuzu hazırlarken ne giyeceğine birlikte karar verebilir, çantasını birlikte hazırlayabilirsiniz, böylece hem birlikte vakit geçirmiş olursunuz hem de çocuğunuzun benlik inşasına bir tuğla eklemiş olursunuz.

    • Evden ayrılmadan önce kaçta görüşülecekse o saati söylerek ya da kaç saat sonra görüşüleceğimi söyleyerek veda etmek çocuğa kendisini güvende hissettirecektir.

    • Kaçta gidilip kaçta dönüleceği önemlidir. Özellikle ilk haftalarda çocuğunuzu erken almaya çalışmayın. Bu düzene alışması gerekmektedir.

    • İlk gün biraz hareketli geçebilir, sınıfta yaşanan bir sorunda bizzat müdahele etmek yerine sorumluluğu öğretmenlere yüklemelisiniz.

    • Eğer çocuğunuz zorlandıysa, ağlıyorsa bu durumda kararlı davranmanız, sakin olmanız, evhama kapılmamanız gerekmektedir. Gözlemlerim doğrultusunda çocuk hem aile özlemi yaşayıp ağlarken hem de oyun oynamak isteyecektir, eğer dik duruş sergilenirse bir zaman sonra oynadığı oyunun akışına kendisini kaptıracak ve eğlenecektir.

    Okula yeni başlayan çocukların anaokuluna adaptasyon süreci sadece 1 gün de olabilir 1 ay da olabilir. Bu adaptasyon süreci boyunca çocukta farklı bir değişiklik (bez alışkanlığı, oda ayırma, emzik bırakma, meme bırakma, biberon kesme gibi) oluşturmamak önemlidir.

    Anaokuluna başlayan çocuklara ebeveynlerin ilk haftalarda büyük merakla “günün nasıl geçti!?” sorusunu sorup sonraki haftalarda bu durumu rutine bağlayıp meraktan ilgiden uzak davranmaması gerekmekte. Çocuğunuzla her akşam karşılıklı bir şekilde günlerinizin nasıl geçtiği anlatılırsa hatta bu diyalog oyun oynarken yapılırsa çocuk için daha zevkli hale gelecektir.

    Unutulmamalıdır ki çocuğunuz bir daha bu yaşa geri gelmeyecek ve çocuğunuz için her şeyden evvel mutlu olacağı yerde, mutlu olduğu insanlarla birlikte olması önem teşkil etmektedir.

    Eğitim hayatına dair attığınız ilk adımın sizi huzur yönünde daimiyete kavuşturmasını dilerim…

  • Sosyal Fobi Nedir? Nasıl Başedilir?

    Sosyal Fobi Nedir? Nasıl Başedilir?

    Sosyal fobiler, yani toplumsal kaygı bozukluğu, başkalarının varlığı ile ilgili mantıklı olmayan ısrarlı bir korkudur. Fobik kişi genellikle değerlendirilebileceği durumlardan kaçınmaya çalışır ve kaygı belirtileri göstererek utangaç bir tutum sergiler. Topluluk karşısında konuşmak ve performans göstermek, dışarıda yemek yemek, ortak tuvaletleri kullanmak ya da başkalarının olduğu yerde her hangi bir iş yapmak aşırı kaygı doğurur.

    Sosyal fobiler oldukça yaygındır. Genel olarak yaşam boyu görülme sıklığı %15 civarındadır. Bu oran cinsiyete, yaşa, kültüre göre değişiklik gösterebilmektedir.
    Başlangıcı, genellikle sosyal farkındalık ve başka kişilerle etkileşimin kişinin yaşamında çok daha önemli olduğunun düşünüldüğü ergenlik sürecinde meydana gelir. Fakat son yıllarda çocuklarda da yaygınlaşmaya başlamıştır.

    Toplumsal kaygı bozukluğunda başlıca kaygı gerekçesi; başkalarının yanında küçük düşeceği sıkıntı duyacağı ya da utanç duyacağı bir biçimde davranacağı korkusudur. Yani aslında kişinin hem özgüveni hem de sosyal çevreye karşı güveni zarar görmüş durumdadır. Kendisini olduğu gibi doğal halinde kabul edemeyip hata yapmaya meyilli görür ve başkalarının da onu kabul etmeyeceği, onunla alay edebileceği, komik duruma düşeceği ve rezil olacağına yönelik güçlü bir inanca sahiptir.

    Her çekingen olan ya da topluluk önünde utangaçlık gösteren kişi için sosyal fobik denemez. Tanı konulabilmesi için korku ya da kaçınma tutumu, kişinin olağan günlük işlerini, mesleki ya da eğitimle ilgili işlevselliğini, toplumsal etkinliklerini ya da ilişkilerini önemli ölçüde bozmalıdır. Gelip geçici toplumsal kaygı herkeste görülebilir, ancak kişinin tanı alabilmesi için işlevselliğinin, verimliliğinin bozulmuş olması gerekir. Ayrıca kaygıya eşlik eden bedensel durumlar da olmalıdır. Bunlar terleme, ağız kuruluğu, yüz kızarması, kaslarda gerilim, nefes ritminde bozulma şeklindedir.

    Bu kişilerin, kişisel özellikleri arasında eleştirilmeye ya da olumsuz izlenim bırakmaya aşırı duyarlılık, haklarını savunma da güçlük çekme, benlik saygısında düşüklük, aşağılık duyguları da vardır.

    Toplumsal kaygı bozukluğu vakalarının birçoğu korkularının aşırı ve anlamsız olduğunu bilirler . Hem utanç duymadan korku hem de bunun anlaşılacağı, zayıf, beceriksiz, aptal ya da tuhaf görülme korkusu vardır. Ellerinin sesinin ya da başına titreyeceğinden, başkalarının bunu anlayacağından korktukları için topluluk önünde konuşmak korkunç bir eylemdir onlar için ve aşırı kaygı duyabilirler. Aşırı kaygı duyabilirler.

    Tüm kaygı ve korkularda olduğu gibi sosyal fobide de birbirini besleyen ve güçlendiren bir kısır döngü zinciri vardır. Kurtulmak için önce bu zinciri kopartmak gerekir.

    Yaklaşmakta olan toplumsal bir durum, (örn: toplantı, buluşma, eğitim vs. ) Öncesinde beklenti kaygısına yol açar. Beklenti kaygısı çok korkacakmışız gibi bir algıya bu algı kaygı belirtilerini belirtiler sıkıntıda olmasına yeniden beklenti kaygısına yol açarak kısır bir döngü ye dönüşür.

    Sosyal fobiden kurtulmak için, öncelikle kişinin bu problemden kurtulmaya gerçekten niyetli ve kararlı olması gerekir.
    İkinci olarak problemini ve kendini iyi tanıması gerekir.
    Sosyal fobi ilerlemiş durumdaysa ve uzun bir zamana yayılmışsa muhakkak bir uzmandan yardım alınmalıdır. Çünkü sosyal fobi doğru tedavi ile ortadan kalkması mümkün bir bozukluktur .
    Tedavi de gevşeme kas ve nefes egzersizleri oldukça önemli bir yere sahiptir. Kişi öncelikle bedensel farkındalık kazanmalı vücudundaki değişimleri tanımalı ve yönetebilecek duruma gelmelidir.
    Sonraki aşamada yüzleşme yani problemle karşı karşıya kalma esastır. Hiç kuşku yok ki herhangi bir problemden onu yaşamaktan onu yaşatabilecek ortamlardan kaçarak problemle baş edemeyiz. Yüzleşme önce zihinsel yani hayali biçimde yaptırılır. Daha sonraları kişinin kaygı hissedebileceği yerler planlanıp oralarda yüzleştirmeler yapılması çok yararlıdır. Mesela kişinin çok istekli olmadığı bir iş için başvuru yaptırtmak gibi. Çok dikkat çekmeyeceği sosyal ortamlarda gözlem yaptırtmak da uygun bir yoldur.

  • Depresyon Nedir? Nasıl Tedavi Edilir?

    Depresyon Nedir? Nasıl Tedavi Edilir?

    Depresyon, büyük bir üzüntü, endişe, suçluluk ve değersizlik hissetme, başkalarının uzaklaşma, uyku, iştah, cinsel istek kaybı ya da her zamanki faaliyetlere karşı ilgisizlik ile belirginleşen duygu durumdur.

    Hepimiz zaman zaman depresyon belirtilerini yaşarız fakat kişinin depresyon tanısı alabilmesi için belirli kriterleri karşılaması gerekir mesela en az iki hafta bu duyguda olunması gibi.

    Depresyondaki kişinin  zihinsel yetileri de bozulur. Okuduklarını ya da dinlediklerini çoğunlukla anlayamaz, unutkanlık, dalgınlık, dikkatsizlik veya odaklanamamak gibi yakınmaları vardır. Zihinsel enerji kadar konuşmak da adeta bir yüktür.  Az sözcük kullanarak monoton bir tonda konuşurlar. Çoğu zamanda susmayı tercih ederler.

     

    Kafaları kendilerine yönelik suçluluk ve pişmanlıklarla doludur. Fiziksel görünüm ve öz bakımlarını ihmal ederler. Çoğu zaman umutsuz keyifsiz kaygılı ve ümitsiz olabilirler. Ağlama hissi, kara kara düşünme, dalıp gitme, ağrı yakınmaları ( karın, baş, eklem ağrısı vb.), anksiyete, fobi ve sağlığıyla ilgili aşırı kaygılanma da görülebilir. Evlilik ya da yakın ilişkilerde problem çıkar çıkabilir. Alkol ya da maddi kötüye kullanımı artabilir. Depresyonun kaygı bozukluğu ile birlikte yaşanması sık rastlanan bir durumdur. Her ikisinde de olumsuz düşünceler hakimdir.

    Tedavi 

    Zaman, depresyondaki bireye ya da ona yakın olan kişileri ölçülemeyecek kadar daha uzun gelse de depresyon dönemlerinin çoğu birkaç ay içinde geçer. Çoğu depresyonun kendiliğinden geçebilmesi çok iyidir. Bununla birlikte depresyon çok yaygın olduğundan ve hem onu çeken hem de etrafındakiler için çok zedeleyici olduğundan, ayrıca depresyondaki kişinin intihar riski olabileceğinden tedavi edilmemesi düşünülemez.

    Orta düzey ve ağır depresyonda tıbbi uygulamalarla birlikte psikoterapi kullanılabilirken, hafif düzey depresyonda yalnız psikoterapi de etkili olabilmektedir.

    Dikkat !

    Bir kişinin depresyonda olup olmadığı, depresyonun ağırlığı, düzeyi, nasıl tedavi edileceğini, kişiye uygun tedavi teknikleri, sadece alanında uzman psikologlarca ya da psikiyatristlerce belirlenmelidir. Psikolojik problemler, deneyimsiz ve uzman olmaya kişilerce ele alınırsa çok daha olumsuz tablolarla karşılaşılabilir.

    Depresyon yaşayan kişilere, ne kadar zor olursa olsun kısa süreli de olsa günlük dışarı çıkmaları, açık havada yürüyüş yapmaları, giyim kuşam ve öz bakımı için zaman ayırmaları, özellikle kendilerine iyi gelebileceği kişilerle bir araya gelmeleri önerilebilir.

    Kişi kendisini ve hastalığını iyi tanımalı, zihnine hakim olan olumsuz beklenti ve düşünceleri tespit etmelidir. Çnkü bu düşüncelerin yerine daha gerçeğe uygun ve olumlu etki yaratabilecek düşünceler için kanıt toplamak çok yararlı olacaktır. Örneğin; kişinin aklında sürekli çok değersiz olduğunu, yaşamının anlamsız olduğunu söyleyen düşünceler olabilir. Bunun yerine, aslında değerli olduğunu gösteren, yaşamınında yararlı ve anlamlı olduğunu gösteren kanıtlar bulmak gerekir. Depresif  kişiler seçici biçimde olumsuz ve kötü görünen şeylere dikkatlerini yönelttiklerinden, pozitif olanla negatif olan faktörler arasında dengeleme ya da ayırım yapamayabilirler. Bu durumda rehber olmak ve doğru kanaldan düşünce üretmeyi öğretmek gerekir. Eğer hayattan beklentileri gerçekçi seviyede değilse, (örn: “herkes beni sevmeli”, “işlerim hep yolunda gitmeli”, “problemler karşısında ben savaşamam çünkü çok güçsüzüm” vb. ) bu takdirde bu inançlar gerçekçi biçime getirilmelidir.

    Unutmayınız!

    Yaşamda bu kadar netlik yoktur. Muhakkak belirsizlik ve kararsızlık içinde kalacağınz durumlar olacaktır. Ve yaşam her zaman kontrolümüz altında değildir. Problemler, kayıplar, başarısızlıklar, yetersizlikler, hayal kırıklıkları her insan için beklenen ve insani durumlardır. Bunlarla karşılaştığınızda ilk olarak kendinize telkin edeceğiniz şey, bu durumun zor olduğu, can sıkıcı ve zaman alıcı olacağı ancak asla sonsuza kadar sürmeyeceği yönünde olmalıdır.

    Depresyonla savaşınıza, umutsuzluk ve karamsarlık duygunuzla savaşmaktan başlayınız.

  • Akran Zorbalığı

    Akran Zorbalığı

    Akran zorbalığı; daha baskın bir kişinin egemenlik kurma ve göz korkutma amacı ile kendi gücünü kötüye kullanarak başkalarını sürekli olarak incitmesi, fiziksel ve duygusal şiddet uygulaması ve rahatsız etmesiyle sonuçlanan bir saldırganlık türüdür. Çocukların ve ergenlerin en çok birbirleriyle sosyalleştikleri yer olması açısından en çok okullarda görülür; sosyal süreçleri ve etkileşimleri içerdiği için okuldan okula zorbalık biçimi açısından farklılık gösterir.

    Zorbalık sadece baskın kişinin daha zayıf bir kişiyi fiziksel ve duygusal olarak incitmesinden ibaret değildir. Bu duruma seyirci kalan diğer çocuklar ve öğretmenler de aslında zorbalığın bir parçasıdır. Kötü muamele gören çocuklar zorbalık devam ettikçe çevrelerinden uzaklaşıp, kendi içlerine dönmeye başlarlar. Zorbalar da korkutma ve zarar verme davranışını sürdürdükçe kendilerini daha da güçlü hissederler ve davranışlarını sürdürmeye devam ederler. Bu durumda, zorba davranışları olan çocuklar akranlarıyla olumlu sosyal ilişkiler geliştirme çabasında bulunmazlar ve olumsuz davranışları güçlülük hissi ile pekişerek devam eder. Böylece zorbalık davranışında hem zorbalar hem de zorbalığa maruz kalanlar zarar görmüş olur.

    Göz önünde bulundurulması gereken önemli bir konu da zorbalık ve patolojik saldırganlığın birbirinden ayrılması gerektiğidir. Zorbalığı saldırganlıktan ayırabilmek için; ortada bir güç dengesizliğinin olması, zorbalığın belli bir amaç için ve sürekli halde gerçekleşiyor olması gibi özelliklere dikkat etmek gereklidir.

    Zorbalıkta çoğu zaman bariz bir güç dengesizliği vardır. Fiziksel olarak daha güçlü durumda olan birey, kendisinden daha az güce sahip çocuklara sataşabilir. Bunu ilgi görmek, liderliği hissetmek ve etrafından daha güçlü olduğunu ispat etmek için yapar. Bu davranışı özellikle sistematik bir biçimde sürdürürler. Bu durum bazen haftalarca ve aylarca sürebilir.

    Ayrıca zorbalıkta büyük bir grubun küçük bir gruba saldırması, birkaç çocuğun tek bir çocukla uğraşması gibi güç dengesizlikleri vardır. Bu özelliklere sahip zorbalar, belirli özelliklere göre seçtikleri çocukları fiziksel, sözel ve duygusal açıdan yıpratabilirler.  Seçtikleri çocuklar genellikle daha içe dönük, sosyal açıdan izole ve saldırganlık eğilimi olmayan çocuklardır. Uyum gösterme ve iş birliği yapma eğiliminde olurlar.

    Genellikle yalnız oldukları için zorbaların dediğini yaparak bir gruba dahil olma ve benimsenme ihtiyaçlarını karşılamaya çalışırlar. Fakat bu durum zorbalığa göz yuman bu çocukların akademik başarılarına da yansımaya başlar. Okulda odaklandıkları şey derslerden önce zorbalıkla nasıl başa çıkacaklarıdır.

    Zorbalık sadece fiziksel şiddetten ibaret değildir. Gruptan dışlanmak, yalnız bırakılmak, arkadaş desteğinden mahrum kalmak da zorbalık tanımı içerisindedir.

    Okul ortamında zorbalık var ise, öğretmenler bunu tespit ederek önlem almalıdır. Zorbalığı yapan çocuğa, gerçekleştirdiği davranışın onay görmeyeceği düzenli olarak anlatılmalıdır. Bu konuda yazılmış kitaplar veya filmler çocuklara önerilebilir. Ayrıca drama çalışmaları da yapılabilir.

    Sosyal olarak izole olan çocuk çeşitli etkinliklerle diğer arkadaşlarıyla kaynaştırılabilir. Bir arkadaşlık ağı oluşturularak yalnız çocukların sosyalleşmesine vesile olunur.

    Çocukların birbirinden bireysel olarak farklı olduğu hatırlatılmalıdır. Farklılıkları kabul etmek ve benimsemek gereklidir, erken yaşta bunu benimseyen çocukların ileriki yaşlarında hoşgörü sahibi olması daha muhtemeldir.

  • Çocuk ve Ergenlerde Depresif Belirtiler ve Aile İlişkisi

    Çocuk ve Ergenlerde Depresif Belirtiler ve Aile İlişkisi

    Çocukluk çağında depresyon belirtilerinin varlığı, yakın bir zaman öncesine kadar kabul edilmemekteydi; çocuğun gelişimini tamamlamamış bir birey olması ve kendini bir yetişkin kadar ifade edemiyor oluşu bunun başlıca sebebiydi. Günümüzde, yapılan araştırmalar göstermektedir ki çocuklukta da depresif belirtilerin varlığı sıklıkla gözlemlenebilir. Erkek ve kız çocuklarında depresyon tanı oranları açısından herhangi bir fark yoktur fakat depresif bozukluğun görülme oranı kızlarda 12 yaşından sonra yükselirken. başlarken, erkeklerde 9 yaşından sonra düşmeye başlar.

    Ergen ve çocuklarda depresyon varlığı incelendiğinde, ailede en az bir kişinin de depresyon belirtilerine sahip olduğu görülür. Özellikle  çocuk ve ergenlerin 1. Dereceden yakın olan anne ve babalarda gözlenen, tedavi edilmemiş depresyon; çocuklardaki depresif belirtileri %50 oranında arttırmaktadır. Annenin veya babanın depresif tutumları, model alarak davranışsal ve duygusal gelişimini sağlayan çocuk ve ergenlerin de olumsuz duygu, düşünce ve davranışları benimsemesine sebep olur.

    Çocuklarda depresyon; uyku ve yeme bozuklukları, tepkisizlik, konsantrasyon bozuklukları ile kendini gösterir. Anne ve babaların depresif tutumları eşliğinde psikolojik tedavi sürecine başlayan çocukların, ailelerinin de psikoterapiden geçmesi önemlidir. En azından terapi sürecinde iş birliği içerisinde olmaları gerekir. Her iki ebeveynde de depresyon varlığının oluşu, çocukluk çağı depresyonuna yakalanma riskini büyük oranda arttırır.

    Aile ortamının olumsuz olması, ergenlikte intihar düşüncelerini de arttırmaktadır. Cezalandırıcı, iletişim kurma becerisinden uzak ve sürekli ergenle çatışan anne babalar, olumsuz duygu durumu arttırırlar. Aile çatışması, anne ve babaların ergen çocuklarının davranışlarını kontrol etmek istemelerinden de kaynaklanır. Ergenlik döneminde intihar düşüncesi oldukça önemli ve dikkate alınması gereken bir depresyon belirtisidir. Risk altındaki gençler ve çocuklar büyük bir dikkatle takip edilmelidir. Mutlaka psikolojik destek almalıdır. Psikolojik desteğin yanı sıra aile tutumunun olumlu hale getirilmesi için aile terapileri de önemlidir.

    Depresyonla başa çıkmada sosyal destek önemlidir, sosyal desteğin işe yaraması için aile ve arkadaşların destekleyici ve olumlu yaklaşımlar içerisinde bulunması gerekir. Burada kast edilen depresif bireyin her dediğini yapmak ve onu gerekli gereksiz durumlarda sürekli onaylamak değildir. Sadece anlaşıldıklarını, sevildiklerini ve korunduklarını bilmeleri bile depresyonla başa çıkmaları için onlara iyi gelecektir. Ergenlik dönemi, erkek ve kızlarda hormonların etkisinin yoğun olduğu ve kimlik arayışlarının yaşandığı bir dönemdir. Anne babaların önce kendilerindeki sorunların, sonra da çocuklarındaki sorunların farkına varabilmeleri önemlidir.

  • Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu Olan Çocukların Ailelerinde Görülen Psikolojik Sorunlar

    Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu Olan Çocukların Ailelerinde Görülen Psikolojik Sorunlar

    Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu (DEHB) aşırı hareketlilik, dikkati sürdürmede güçlük ve yetersiz dürtü kontrolü gibi ana belirtilerin gözlemlendiği bir durumdur.  Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğunun görülme sıklığının, çocuk nüfusuna bakıldığında %3-5 arasında olduğu bildirilmiştir.

    Ülkemizde yapılan bir çalışmada dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğunun yaygınlığı %5 olarak bulunmuştur ve erkek çocuklarda daha sık görülür. Yakın bir zamana kadar dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu, sadece çocuk ve ergenlere özgü bir durum gibi görülse de artık yetişkinlik döneminde de görülebileceği konusunda araştırmalar vardır. Hatta genetik yatkınlık ve ailede dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu öyküsü, çocukluk çağındaki teşhislerde önemli rol oynar.

    Yapılan araştırmalara göre, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu olan çocukların ailelerinde depresyon ve anksiyete (kaygı) belirtilerinin görülme sıklığı yüksek orandadır. Bunun yanı sıra, “panik atak” olarak bilinen panik bozukluk ve agorafobi (halka açık yerlerde bulunmaktan, açık alanda bulunmaktan korkmak) belirtileri de bu ailelerde yüksektir.  Panik bozukluk, Anksiyete bozukluklarından biridir. Anksiyete bozukluğu olan anne babaların çocuklarında, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu tanısı daha fazladır.

    Yapılan araştırmalar, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu olan çocukların ailelerinde görülen en yaygın hastalığın panik bozukluk olduğunu gösterir. Fakat genel olarak diğer anksiyete bozukluklarına sahip bireylerin çocuklarında dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğunun daha sık görüldüğünü gözler önüne serer.

    Depresif belirtiler taşıyan ebeveynler ve dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu olan çocuklar arasında anlamlı bir ilişki vardır.  Bununla beraber dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu olan çocukların ailelerinde zamanla gelişen bir alkol ve madde kullanımı da zaman zaman görülür. Bu durum bağımlılık boyutunda değildir fakat bazı aileler tarafından sağlıksız bir başa çıkma yöntemi olarak kullanılır.

    Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu olan çocuklar, dikkatlerini ve motor becerilerini arttırabilmek, dürtülerini kontrol edebilmek ve akademik başarılarını arttırabilmek için yoğun çaba sarfedebilirler. Anne ve babaların da psikolojik olarak sağlıklı bireyler olabilmesi, çocuklara oldukça yardımcı olacaktır.  Günümüzde anksiyete (kaygı) seviyesi oldukça yüksektir, depresif belirtilerin varlığı da fazladır. Bunun sebebi pek çok stresöre yani strese sebep olan olaya maruz kalmaktır.

    Depresyon ve anksiyeteden önce, en basit haliyle stresle başa çıkmak için çeşitli mekanizmalar geliştirmek oldukça önem taşır. Çocuklara yardımcı olmak isterken kendimizi ihmal etmememiz gerekir. Sosyal destek (aile, arkadaşlar, yakın ilişki kurulan diğer kişilerin varlığı), egzersiz ve sağlıklı yaşamı benimsemek stresle başa çıkmaya fayda sağlar. Psikolojik destek almak da sağlıklı bir yaşam sağlar. Çocuklara sorunlarında yardım edebilmek için bizlerin de fiziksel ve ruhsal açıdan sağlıklı bireyler olmamız gerekir.  Unutmayın, uçaklarda bile bir kaza esnasında hayatta kalabilmek için oksijen maskesini önce yetişkin kendine takar, sonra çocuğuna takar. Aileler sağlıklı olursa çocuk daha da sağlıklı bir birey olur.

  • Özel Öğrenme Güçlüğünde Kaygı ve Depresyon

    Özel Öğrenme Güçlüğünde Kaygı ve Depresyon

    Öğrenme güçlüğü; çocuklarda zeka kapasiteleri normal olmasına rağmen akademik anlamda zorluklar yaşamasına sebep olan bir durumdur.  Belirgin bir zeka problemi olmayan bu çocuklar, okul yaşantısında bazı zorluklar çekerler. Bu zorluklar, okulda her öğrencinin başarılı bir şekilde yapması gereken okuma, yazma, kendini sözel olarak ifade etme ve matematik işlemleri gibi becerilerde yaşanır.  Bazen bazı çocuklar bunların hepsinde zorlanırken bazıları bir veya iki tanesini yapmakta zorluk çekebilir. Yaşanan bu zorluklar, çocukların okul başarısını da etkilemeye başlar.

    Durum tespit edilmediği sürece çocuk başarısızlıklarından dolayı kendini yetersiz hissetmeye başlar. Hatta çoğu zaman ailede de bu yetersizlik hissi görülür. Ailelerin okul tarafından,ders başarısızlığı sebebiyle sorumlu tutulduğu durumlar da olur. Bu çocukların bir bölümünün; duygusal, işitsel,görsel ve sosyal yönlerden sorunu olmayan çocuklar olduğunun bilinmesi önemlidir. Bu konuda farkındalığı olmayan bir eğitim sisteminin ortasına düşen çocuk, kendini yaşıtlarından farklı hissetmeye başlar. Bu durumda çevresi ile ilişkileri bozulabilir.

    Kendini yaşıtlarından farklı hisseden ve farklı olduğu hissettirilen çocuğun çevresiyle iletişimi bozulduğunda, bu sefer öz güven problemleri de yaşamaya başlar. Bu problemlerin sebebini tam olarak idrak edemeyen çocuklar depresyon ve kaygı bozuklukları gibi ruhsal sorunlar yaşayabilir.

    Özgüvenin sarsılmaması ve benlik saygısının korunması bu tip durumlarda oldukça önem taşır. Yapılan araştırmalara göre, zeka açısından yaşıtlarından farkı olmayan fakat belli konularda öğrenme güçlüğü yaşayan bu çocukların okul başarısızlığı nedeniyle sıklıkla depresyon belirtisi gösterdikleri ve bu durumu kontrol altına alınmadıkları gözlemlenmiştir.

    Okuma güçlüğü yaşayan çocuklarda da kaygı ve stres belirtileri fazlaca görülür. Burada hassas nokta çocuğun başarısı hissinden yoksun kalarak özgüven kaybı yaşamasıdır.

    Çocukların strese verdiği tepkiler çocuktan çocuğa değişebilir. Örneğin depresyonun en önemli duygularından biri de öfkedir. Öfkeli bir çocuğun iç dünyasına girmek ve başa çıkmasına yardımcı olmak gerekir. Çocuğun sosyal destek alıyor olması yani ailesinin sevecen bir şekilde yanında olması oldukça önemlidir. Çocuğun anlaşılmaya anlamaya ihtiyacı vardır. Özel öğrenme güçlüğü yaşayan bir çocuğun özgüven açısından desteklenmesi, ufak sorumluluklar verilerek başarı duygusunu yaşamasının sağlanması ve özellikle okul öncesinde eğitim alması okula hazırlık açısından önem taşır. Bazı problemlerin önceden tespit edilmesine de vesile olur.

    Çocuk eğitiminde fiziksel ceza ve olumsuz tepkilere sıkça rastlanır. Bu durum sadece özel öğrenme güçlüğü olan çocukları değil her çocuğu olumsuz etkiler. Şiddet gören çocuklarda benlik saygısı zedelenir; kaygı ve depresyon riski de artar.  Aile iletişiminde gerginlik, istikrarsızlık ve tedirginlik çocukların akademik başarılarını da oldukça etkiler.

    Bu tip durumlar çocuğun hayattan doyum alamamasına ve değersiz hissetmesine sebep olur. Anne babaların mutlaka destekleyici, koruyucu ve anlayışlı olmaları gerekir. Bu kuralsızlık ve disiplinsiz bir tutum anlamına gelmez. Çocukların ruh sağlığını her durumda korumamız gerekir.