“Şema” kavramını temel zihinsel yapılarımız olarak da tanımlayabiliriz. Zihnimizdedirler ve yaşantılarımız yolu ile bilgi edinerek oluşurlar. İnsanoğlu doğduğu anda kendisine, çevresine, yaşadığı dünyaya, zamana, varoluşa dair bilgiler henüz kafasında şekillenmemiştir. Herhangi bir bilgi ve inanca sahip değildir. Yani insan zihni doğuştan, John Locke’nin ortaya attığı bir kavram olan “Tabula rasa” yani boş levhaya benzer. Zihnimiz doğuştan aynı boş bir levha gibidir. Gün geçtikçe ve çeşitli deneyimlerle karşılaştıkça bu boş levha şekillenmeye, farklılaşmaya ve dolmaya başlar. İnsan doğduğu andan itibaren temel içgüdüsü olan “yaşama içgüdüsü” ile hareket eder ve hayatta kalmaya, neslini devam ettirmeye çalışır. Bu süreç içerisinde yapması gereken çok elzem bir şey vardır ki o da “bilgi edinmek”. İnsan bilgi edinmeye neredeyse aç bir şekilde dünyaya gelir. Çünkü hayatta kalması ve yaşamını devam ettirebilmesi için yapması gereken en önemli şey bilgi edinmektir. İnsan bu bilgi edinmeyi duyu organlarını ve beynini kullanarak temel yaşantıları yolu ile yapar. İnsanın kendisini, çevresini, dünyayı algılaması hayatta kalması için en önemli ihtiyacıdır. Bu nedenle insanoğlu bilgi edinme potansiyeli ile dünyaya gelir. Bu potansiyeli ne şekilde kullanacağı; yani kendisiyle, diğer insanlarla ve dünyayla ilgili ne tür inanç ve tutumlar geliştireceği de temel yaşantılarıyla direkt alakalıdır. Aslında insanın bu bilgi edinme sürecinin ana rahminden itibaren başladığını söylemek daha doğru olacaktır. Çünkü oradayken de duyu organları yolu ile çeşitli deneyimler edinilmeye başlanmıştır. İşte yaşantılar sonucu edindiğimiz deneyimler bizim zihinsel yapılarımızı yani şemalarımızı oluşturmamızı sağlarlar. Şemalar her şeye dair geliştirilebilir. Bu nedenle sayılarla belirlenemeyecek kadar çokturlar. Anne şeması, baba şeması, yiyecek şeması, yenilmeyecek şeması, sert şeması, yumuşak şeması, oyuncak şeması, kalem şeması, insan şeması, araba şeması, sandalye şeması, öğretmen şeması, arkadaş şeması, zayıf şeması, şişman şeması, başarılı şeması, başarısız şeması, zeki şeması, hareketli şeması, sakar şeması, güzel şeması, çirkin şeması, tatlı şeması, ekşi şeması, zengin şeması, para şeması, meslek şeması, aşk şeması, evlilik şeması vb. Geliştirilen bu şemalar, daha sonra karşılaştığımız durumları anlamada ve yorumlamada bize rehberlik ederler. Şemalar temelde hayatımızı kolaylaştırmak; bizi belirsizlikten kurtarmak, her durumda her şeyi yeni baştan öğrenme zahmetinden kurtarmak gibi işlevlere sahiptir. Yenilebilir şeması geliştiren bir insan, daha sonra karşılaşacağı her yenilebilir şeyi yiyebileceğini anlayacak, bunun üzerine uzun uzun düşünmeyecektir. Şema sayesinde gülmenin mutluluk ifadesi olabildiğini, ağlamanın üzüntü ifadesi olabildiğini anlayacak, duygusal ifadelerin anlamlarını yorumlayabilecek ve bu şekilde sosyal ilişkiler geliştirebilecektir. Anne ya da baba şeması bir kişinin nasıl bir anne ya da baba olacağını belirleyebilir. Şemalar zamanla katı, değişmez, koşulsuz kabul edilen değerlendirmeler haline gelirler ve içselleşirler. Bu özellikleri sayesinde şemalar gittikçe güçlenir, değiştirilmeleri zor hale gelirler. Şemalar, bize gelen bilgiyi değerlendirmeye soktuğumuz filtre, süzgeç olarak işlev görürler. Olayları, durumları sahip olduğumuz şemalara göre değerlendirir ve kararlarımızı şemalara göre veririz. Ancak geliştirdiğimiz şemalar her zaman bizi mutlu etmeyebilir, işimize yaramayabilir; yani olumsuz ve uyumsuz şemalar da geliştirebiliriz. Kendisiyle ilgili başarısız şeması geliştiren bir öğrenci sınavdan 100 üzerinden 90 dahi alsa kendisini başarısız olarak kabul edebilir. Ya da kendisini şişman olarak gören birisi ne kadar kilo verse de bedenini gerçekçi bir şekilde algılayamayabilir. Kendisini değersiz olarak gören biri, kendisine ne kadar değer verilse de değersizlik algısı değişmeyebilir. Bu nedenle şemaların oluşum sürecini ve nasıl oluştuğunu bilmek, işimize yarayan şemalarımızı ve uyumsuz şemalarımızı fark etmek gerekir. Bir takım yollarla oluşturduğumuz bu olumsuz şemalar nedeni ile hayatımızda yolunda gitmeyen şeyler olabilir. O nedenle hayatımızda yolunda gitmeyen bir şeyler varsa, mesela kilo veremiyorsak, ilişkilerimizde kendimizi yetersiz hissediyorsak, bize değer verilmediğini düşünüp sürekli bunu sorguluyorsak, ayrılıkla ilgili terk edilmeyle ilgili kaygılarımız varsa, başarılı olamıyorsak vs. durup önce bir düşünmeliyiz. Bizim bu konuyla ilgili olumlu/olumsuz şemalarımız var mı? Bu tek başımıza düşünmenin ve bulmanın biraz zor olduğu bir konu olduğu için gerekirse mutlaka bir uzman desteği almalıyız ki işe yaramayan olumsuz ve bizi engelleyen olumsuz şemaların yerine, işe yarayan ve bizim gelişmemizi sağlayan olumlu şemalar koyabilelim.
Kategori: Psikoloji
-

Şemalarımızın Oluşumunda Temel İhtiyaçlarımızın Rolü
Daha önceki yazımda, şemalarımızdan, şemaların bizim zihinsel yapılarımız olduğundan, aslında hayatımızı kolaylaştırmak için olduklarından ama zamanla katı ve değiştirilmesi zor yapılarından dolayı bizi engelleyebildiklerinden bahsetmiş ve bununla ilgili birkaç örnek vermiştim. Bu hafta şemaların nasıl ortaya çıkabildiğine bir bakalım isterseniz. Şemaların çocukluk ve ergenlik döneminde temel ihtiyaçların yeterli bir şekilde giderilmesi ya da yeterli bir şekilde giderilmemesiyle ortaya çıktığını ve yetişkinlik döneminde de kişinin temel ihtiyaçlarını yeterli bir düzeyde karşılayabilmesini ya da karşılayamamasını, seçimlerini, ilişkilerini, başarılarını ya da başarısızlıklarını, amaçlarını etkilediğini söyleyebiliriz. Şemaların oluşumuna etki eden temel ihtiyaçlardan bazıları şunlardır:
-
Bağlanma: İlk başta bebek ile anne ya da bakım veren kişi arasında bebeğin ihtiyaçlarının yeterli bir şeklide karşılanmasıyla gelişen ilişkidir. Bebeğin ihtiyaçları yeterli düzeyde karşılanmıyorsa anne veya bakım verenle arasında güvenli bağlanma gelişemez. Eğer yeterli karşılanıyorsa ancak o zaman güvenli bağlanma gelişebilir. İlk başta bebeğin dünya algısı annesinden veya bakım verenden ibaretken gittikçe genişler ve anne ile arasında geliştirdiği bağlanma modelini dış dünyadaki ilişkilerine de geneller. “Evet ben güvenilir bir yerdeyim” ya da “Hayır ben güvenilir bir yerde değilim” der. İşte bu noktada bir şema oluşmuştur. Bu şema yetişkinlik yaşamını ilişkilerini, evliliğini vs. etkiler.
-
Ait Olma: Bu yine çocukluk ve ergenlik dönemindeki ihtiyaçlardan biridir. Bir aileye ait olma, bir gruba ait olma, sahiplenilme ve sahiplenme ihtiyacıdır. Bunun için benzer ilgi alanları, benzer düşünceler, benzer davranış veya duygular, anlama ve anlaşılabilme gibi özelliklerin olması gerekir ki çocuk ya da ergen kendisini oraya ait hissedebilsin.
-
Benlik Algısı: Yine bebeklik yıllarında temelleri atılan bu algı aslında annenin bebeği ile göz teması kurması, ona dokunması, ona gülümsemesi gibi davranışlarla gelişmeye başlar. Bebek “Evet ben sevilen bir şeyim” ya da “ Hayır ben yeteri kadar sevilmiyorum” algısını geliştirebilir. Bu dönemlerde diğer kardeşlerin varlığı da önem taşır. Ya da çocuğa veya ergene söylenen sözler, Başarısızssın, Şişmansın, Akılsız mısın, Sakar mısın, Ne kadar salaksın, Gerizekalı gibi olumsuzluk içeren ifadeler ya da, sana güveniyorum, bu konuda senin azimli olduğunu düşünüyorum gibi olumlu ifadeler de çok önemlidir. Nitekim sonuçta olumlu benlik algısı ya da olumsuz benlik algısı oluşur.
-
Özgürlük: Hareket özgürlüğü ve ihtiyaç ve duyguların ifade edilebilmesinin özgürlüğüdür. Kişi kendisini ifade edebildikçe özgür olduğunu hisseder ve bunun sorumluluğunu alabilir. Bu da çocukluk ve ergenlik döneminde sınırları doğru belirlemek ve aile içerisinde demokratik bir yapının oluşması ile mümkün olabilir. Yoksa çocuk veya ergen kendisini engellenmiş hissedecektir .
-
Yeterlilik: Yapılan şeylerde veya bir şey yapılması düşünüldüğünde kendisini yeterli hissedebilme duygusu da çocukluk ve ergenlik döneminden itibaren gelişir ve olgunlaşır. Yapılması ve aşılması gereken durumlar olduğunda çocuğu ve ergeni yeterli düzeyde desteklemek, yeterli düzeyde geri planda durmak da yeterlilik hissini güçlendirecektir. Kavanozu açmak isteyen bir çocuğa “Sen onu yapamazsın bırak elinden kırılacak şimdi göreceksin” demek yerine “İstersen deneyebilirsin” demek ama kontrol altında tutmak gibi basit şeylerle yeterlilik duygusu oluşur.
-
Kendiliğindenlik ve Oyun: Yine çocukluk döneminde oyun çocuk için hayatın bir parçası ve anlamıdır. Yapay olmayan kendiliğinden içinden geleni ifade edebileceği yerdir. Bu kendiliğinden kendisini ifade edebileceği oyun alanı onun kendisini ve dünyayı anlamlı kılmasını sağlar. Oyunun içinde bir nevi hayatın anlamı vardır ve bu da önemli bir ihtiyaçtır.
-
Sınırlar ve Öz Denetim: Yeteri kadar sınırın olması gerekir, Hiç sınırın olmaması, çocuğun gencin dünyayı algılamasını zorlaştırır ve kendini güvende hissetmesini engelleyebilir. Bunun yanı sıra kendi kendisi yönetebilme becerisi de öğrenmeli yaşına uygun olarak ihtiyaçlarını kontrol edebilmeyi öğrenmelidir. Ne zaman acıktığını, ne zaman tuvaletinin geldiğini doğru yaşta kendisi karar vermelidir ki hayatının diğer aşamalarında da diğer dürtülerini kontrol edebilsin. Ne yapacağına nasıl yapması gerektiğine sağlıklı bir şekilde karar verip bununla ilgili sorumluluğu alabilsin.
Bu temel ihtiyaçların insanın kendisini gerçekleştirebilmesini yani içindeki özü ortaya koyabilmesi açısından sağlıklı bir şekilde karşılanması gereklidir. Giderilemeyen her temel ihtiyaç kendine has problem alanları yani şema alanları oluşturur. Bu durumda bizim yaşantımızı olumsuz etkiler ve bazen biz bunun farkında bile olamayız.
-
-

Terk Edilme Şemasının Kökenleri
Terk edilme şemasının kökeninde çoğunlukla çocukluk dönemindeki anne-baba ile olan ilişkiler ve bağlanma stili yer alır. Anne-baba ya da bakım veren kişiyle bebeklik ve çocukluk döneminde ihtiyaçların karşılanma şekliyle doğru orantılı bir şekilde oluşan bağlanma stili, kişinin yetişkin hayatındaki ilişkilerini de büyük ölçüde etkilemektedir. İhtiyaçların sağlıklı bir şekilde karşılanması, ebeveyn ve çocuk arasında sevgi ve güvene dayalı bir ilişki kurulması güvenli bağlanma sağlayacağı gibi yetişkin yaşantısında da böyle uyumsuz bir şemanın oluşmasını engelleyecektir. Bunun dışında erken yaşlardaki ebeveyn kaybı, ebeveynlerden birinden herhangi bir nedenden dolayı uzun süre uzak kalma (ebeveynin hastalığı, ebeveynin işi, ebeveynin cezaevinde olması gibi nedenler olabilir), alkol-madde sorunu olan ve kontrolsüz davranan, patlayıcı ve ani öfke tepkileri gösteren ebeveynin olması, ebeveynlerin çekişmeli bir şekilde boşanması, bakıcılar, yurtlar, kurumlar tarafından büyütülerek, anne figürünün farklılaşması, annenin ilgisiz davranışları, ebeveynin ilgisini bir şekilde kaybetmek (kardeşin olması, ebeveynin hasta olması, ebeveynin yeniden evlenmesi sonucu olabilir.) İşte bu gibi durumlar kişide terk edilmeye yönelik aşırı hassasiyet ve kaygıyla birlikte, kesin bir şekilde terk edileceğine yönelik kafasında bir şema oluşturmuş olabilir. Ancak bu terk edilme korkulan bir durum olmasına karşın, bu şemaya sahipseniz sizi terk edebilme ihtimali yüksek kişilik profilindeki kişiler size daha çekici gelebilir. Yani çoğunlukla duygusal olarak dengesiz davranabilen, alkol-madde kullanan, ne yapacağı belli olmayan, düzenli bir ilişkiye hazır olmadığını ifade eden, başka birisiyle evli ve evliliğini bitiremeyen, ne zaman bitireceği de belli olmayan ya da bu şekilde ilişkiyi devam ettirmeyi amaçlayan, uzakta yaşayan ya da sürekli iş seyahatlerinde olan, tek eşliliği ve bağlılığı tercih etmeyen, duygularından emin olmayan, birlikte olmak istediğini söylemesine rağmen duygularından emin olmayan zaman zaman gel-gitleri olan, bazen iyi bazen yokmuşsunuz dibi davranan, sizin değersizlik hisleri yaşamanıza neden olan, zaman zaman espiriyle de olsa aşağılayıcı ya da küçümseyici konuşmalar yapabilen partnerler seçebilirsiniz ve bu partnerlerden zarar görüp, terk edilmeyi gerçekten yaşarsanız şemanız yine bir şekilde doğrulanmış olur. Ya da hayali terk edilmeyi sürekli yaşıyor gibi endişe içerisinde yaşarsınız. Eğer terk edilme şemasına sahipseniz bu şemadan kurtulmadan bu kısır döngünün içinden çıkmak oldukça zor olacaktır. Çünkü tekrar tekrar aynı hatalı seçimler etrafında dönersiniz. O yüzden eğer siz de böyle bir şemanın varlığından şüpheleniyor ve ilişkileriniz yolunda gitmediği için mutsuzsanız öncelikle işe bu şemanızı değiştirerek başlamalısınız
-

Başarısızlık Şemasının Kökenleri ve İlişkilere Yansıması
-
Bu şemanın kökenleri ebeveyn tutumlarıyla son derece ilişkilidir. Anne-babanın çocuğu sürekli ya da sık sık eleştirmesi, “onu sen yapamazsın” “senin yapabileceğin bir şey değil” gibi güven kırıcı ya da denemesine izin vermeyen ve fırsat sunmayan bir tutum göstermesi bu şemanın oluşmasına neden olabilir. Aynı şekildeki öğretmen tutumlarının da bu şemayı oluşturması çok mümkündür. “Aptal mısın sen!” “Salak mısın sen!” “Beceriksiz” gibi yaklaşımlar bu şemanın oluşmasına zemin hazırlar. Yine aynı şekildeki arkadaş tutumları da bu şemanın doğrulanmasını sağlayabilir. …..kişisi için “O zaten iyi koşamaz” ya da “ O zaten hiç ders çalışmaz, o zaten hiç güzel resim yapamaz” gibi tutumlar da başarısızlık şemasını oluşumuna neden olabilir.
-
Bunun yanı sıra anne-babanın, öğretmenin yaptığı kıyaslamalar, çocuğun da kendisini diğerleriyle kıyaslamasına ve kendi içerisinde nasıl olduğundan çok diğerlerine göre kendisini başarılı, başarısız, iyi veya kötü olarak nitelendirmesine neden olur. Bu durumda başarılı ya da başarısız olması kendisinin kontrolünde değil, maalesef başkalarının elindedir. Diğerlerine göre kendisinin nerde ve nasıl olduğunu belirler. Bu zaten eğitim ve öğretim sistemimizde temelde yaptığımız bir hata olduğu için düzeltilmesi de oldukça güçtür. Biz düzeltsek sistem bu şekilde çalışır.
-
Yine yapılan hatalardan biri de haksız yere yapılan kıyaslamalardır. Abla ya da abiyle ya da kendisinden daha büyük başkasıyla.Bu durumda da abla ya da abiyle o alanda boy ölçüşmek zor olacağı için denemekten vazgeçilmiş ve başarısızlık kabullenilmiş olabilir.
-
Anne-babanın çok başarılı olması veya yüksek standartlarının olması, mükemmelliyetçi yapıları da çocuğun hiç bire zaman onlar gibi başarılı olamayacağını ya da onların yüksek standartlarını yakalayamayacağını düşünmesine neden olup vazgeçmeye neden olabilir. Özellikle bugünkü eğitim sisteminde başarı için neredeyse aileleri tarafından yarıştırılan, birer yarış atına dönüşmüş çocukların kaygı ve anksiyeteleri gerçekten düşündürücüdür. Başarılı bireyler yetiştirelim derken psikolojik sorunları olan bireyler yetiştiriyor olabiliriz.
-
Anne-babanın başarılı olduğunuzu umursamamış ve yeterli düzeyde takdir etmemiş olması da böyle bir şema oluşumuna neden olabilir. Anne-baba çocukla yarış içerisine girmiş ya da yine mükemmeliyetçi tutumunu sürdürüyor olabilir. Çocuğun başarıları karşısında “O da bir şey mi ben senin zamanın da şunları şunları yaptım” gibi, çocuğun başarısını küçümsemek, çocuğun başarılı olduğu zamanlarla ilgili kendisini tehdit altında hissetmesine neden olabilir.
-
Okulda, sporda veya diğer alanlarda herhangi bir öğrenme güçlüğü, kekemelik, artikülasyon sorunu, fonolojik bozukluk gibi çeşitli konuşma problemlerinin olması, dikkat eksikliği , koordinasyon sorunu veya motor becerilerle ilgili bir sorunun olması küçük düşürülmemek için vazgeçmeye neden olmuş ve başarısızlık şeması kabullenilmiş olabilir.
-
Bunların dışında farklı bir ülkeden, farklı bir yöreden gelmek, maddi durum ya da çeşitli olanaksızlıklar diğerleri tarafından yadırganabilir ya da kişi tarafından rahatsız hissettiren bir şey olarak algılanabilir. Bu durum da kişi kendisini diğerlerinden daha aşağıda görebilir. Bu nedenle de başarısızlık şeması oluşabilir.
-
Çocukken ebeveynimizin bizim için gerekli sınırları koymamış olması da bizim özdenetim ve sorumluluğu öğrenemememize, başarılı olmak için gerekli disiplin, düzen ve çalışma alışkanlığı gibi becerileri kazanamamamıza neden olabilir. Bu durum da başarısızlık yaşantısını doğurur ve bu yaşantıyı kabullenebiliriz.
-
Başarısızlık şeması olan kişiler ilişkilerinde de kendilerini başarısız hissettirecek kişileri seçiyor olabilirler. İlişki de bulundukları kişiler onları sık sık eleştiriyor, kendilerini kötü hissettirecek şeyler söylüyor ya da öyle davranıyor, ezici tutumlarda bulunuyor olabilir. İşin garibi başarısızlık şeması olan kişiler bu tutumlara izin verir ve bu kişilerle olan ilişkilerine sınır koyamazlar. Başka şekilde başarısızlık şeması olan kişiler kendilerini aşırı öven, sürekli kendisinden bahseden kişilerle birlikte olmayı da seçebilirler. İçlerindeki başarısızlık duygusundan kurtulmak için birilerinin onlara başarılı olduklarını söylemelerine ihtiyaçları vardır. Yani hayatımıza bir şekilde kendimizi başarısız hissettirecek kişileri almamız ya da yanında kendini başarılı hissedeceğimiz aşırı bizi öven ya da kendimize göre kıyasladığımızda daha çok başarısız olduğunu düşündüğümüz kişileri alarak içimizdeki başarısızlık duygusundan kurtulmaya çalışmamız aslında başarısızlık şemamızın bir sonucu olabilir. Böyle durumlarda kişinin gerçekten başarılı olduğunu hissedebilmesi, özgüven ve beceri geliştirebilmesi, öz denetim sağlayabilmesi için öncelikle başarısızlık şemasının kökenlerine inip ondan kurtulması gerekir.
-
-

Boşanmanın Çocuklar Üzerine Etkisi
Boşanmayı bir nevi aile çözülmesi olarak tanımlayabiliriz ve günümüzde sıklığının arttığını gösteren birçok araştırma vardır. Boşanmanın artmasında kuşkusuz birçok neden vardır. Bu hafta sizlerle boşanmanın nedenlerinden daha çok çocuklar üzerine olan etkisini paylaşmak istiyorum. Çünkü boşanma karı-kocanın her türlü ilişkisinin sona erdiği anlamına gelmez. Özellikle de çocuklar varsa. Çünkü eşler ayrılmış olsalar dahi yaşamları boyunca çocuklarının ebeveynleri olma durumunu sürdürmek zorundadırlar. Ancak bu durumu sürdürürken boşanmış ebeveynlerin bazı tutumları çocukları olumsuz etkilemekte ve yaşamları boyunca da etkilemeye devam etmektedir.
Bir çocuğun hayattaki en önemli ihtiyacı tam ve işlevsel ailedir. Tam aileyi anne, baba ve çocuklardan oluşan, üyeleri arasında karşılıklı sevgi, saygı, dayanışma ve birbirlerine ait olma duygusu bulunan topluluk olarak tanımlayabiliriz. İşlevselselliği de aile olmanın görev ve sorumluluklarını yerinde ve zamanında karşılayabilen aile üyeleri olarak ifade edebiliriz. Buradan anlaşılacağı gibi ailenin sadece tam olması sağlıklı psikososyal gelişim için yeterli değildir. Aynı zamanda işlevsel de olması gereklidir. Çünkü yine yapılan araştırmalar işlevsel ilişkiden yoksun, aile üyeleri arasında karşılıklı saygı, sevgi ve dayanışmanın olmadığı ancak hala fiziksel olarak devam eden evliliklerde ve bu şekildeki bir aile ortamında büyüyen çocukların; anlaşmazlıklar nedeniyle anlaşmalı olarak boşanmış ancak ebevenlikle ilgili işlevsel ilişkilerini ayrı da olsa sağlıklı bir şekilde devam ettiren anne-baba ile yetişen çocuklara göre daha olumsuz etkilendiklerini göstermektedir. Boşanmış ailelerde, çocuk temel ihtiyacı olan tam aileden yoksun kalmış olur. Boşanmanın çocukları nitelik veya nicelik yönünden etkilemesi birçok etmene bağlıdır. Kişilik özellikleri, yaş, cinsiyet, boşanmaya neden olan ailesel sorunun niteliği ve çocukların bu sorunu algılayış şekli, boşanma öncesi içinde bulunduğu ve boşanma sonrası içinde bulunacağı ortam gibi. Boşanmadan hiç zarar görmeden çıkan çocuklar da olabilir. Buna belki de saydığım bu etmenlerin uygun şekilde bir araya gelmesi neden olmuş olabilir. Hatta bazen boşanma, çocuk için rahatlatıcı bile olabilir. Özellikle, boşanma öncesindeki ortamda aile içi huzursuzluklar yoğun, tahammül edilemeyecek düzeydeyse ve boşandıktan sonra çocuk daha istikrarlı, güven verici ve sakin bir ortama kavuşmuşsa. Boşanmanın çocukları nasıl etkileyeceği yönünde genellemeler yapılamasa da, yaşın önemli olduğu söylenebilir. 1-2 yaşlarındaki süt çocuğunun boşanmadan fazla zarar görmediğini söyleyebiliriz. Bu dönemdeki çocuk daha çok annesine bağımlı olarak hayatını sürdürmektedir ve anne-baba arasındaki tartışmaları anlayıp, yorumlayamayacağı için tartışmalardan ve gerginliklerden daha uzaktır. Ancak okul öncesi dönemde bizzat anne-baba arasındaki sorunlara, tartışma ve gerginliklere bunların çözümlenemediğine ve yıkıcı tutumlara maruz kalmış aynı zamanda boşanmadan dolayı aşırı derecede olumsuz etkilenen anne-babayı da gözlemlemişse, bu çocuklarda, korku, inatçılık, beslenme güçlükleri, uyku bozuklukları, alt ıslatma, kekemelik, agresif davranışlar veya içe kapanıklık gibi durumlar ortaya çıkabilir. Çocukların boşanmadan en çok okul döneminde etkilendikleri söylenebilir. Çünkü bu dönemde çocuk anne-baba arasındaki anlaşmazlığı anlamaya ve ikisi arasında taraf tutmaya başlamıştır. Aynı zamanda çocuğun anne-babasıyla olan güven ilişkisi de zedelenmiştir. Bu dönemdeki çocuklarda, okulda başarısızlık, dersi dinlememe, derste uyuma, okuldan kaçma, yalan söyleme, çalma, cinsel sapkın davranışlar görülmekle birlikte ergenlik dönemine geçişle bu durumu daha kabullenici bir tutumda göstermesi mümkündür. Ancak yine de uygun olmayan arkadaşlar edinme, sigara ve alkol kullanma, kendine zarar verme gibi davranışlar gösteren ergenler de vardır. Bu durumlarla baş etmek için neler yapabileceğimizi bir sonraki yazımda paylaşacağım.
-

Boşanma Sürecinde Dikkat Edilmesi Gerekenler
Daha önceki yazımda boşanmanın çocuklar üzerine olumsuz olabilecek etkilerinden bahsetmiştim. Bu haftaki yazımda da boşanmanın çocuklar üzerinde oluşabilecek olumsuz etkilerini azaltmak için neler yapabiliriz bunlardan bahsetmek istiyorum. Öncelikle boşanma kararı, travmatik bir sürece dönüştürülmeden ve ebeveynler hazır olduğu bir anda birlikte çocuğa yaşına uygun bir düzeyde açıklanmalıdır. Bu kararın anne-babanın birlikte alması ve anlaşarak ayrılması çocuğun üzerinde oluşabilecek olumsuz etkileri azaltmamızı sağlayacak faktörlerden biridir. Anne-babanın zaman zaman anlaşamadıkları ve bu nedenle ayrı yaşamaya karar verdikleri ancak kendisinin istediği zaman her ikisinde de kalıp her ikisini de ne zaman görmek isterse görebileceği, anne-baba olma durumunun değişmeyeceği belirtilmelidir. Bu durumun ona olan sevgilerinde bir azalma yaratmadığı mutlaka belirtilmelidir. Çünkü her çocuk baktığımızda bir sevginin meyvesi olmak ister ve anne-babanın birbirini sevmediğini düşünmek,” artık beni de sevmiyorlar” ya da “ben birbirini sevmeyen iki insanın çocuğuyum beni nasıl sevebilirler ki…” gibi farklı bir algılama yaratabilir. Bu durumda anne-baba olmanın böyle bir şey olmadığı, ömür boyu devam ettiği, ömür boyunca ondan vazgeçmeyecekleri ve her zaman hayatında olacakları belirtilmelidir. Anne-babanın birbirine olan sevgisinin bitmesi, ya da birbirlerine öfkeli olmalarından daha çok bir takım konularda anlaşamadıkları ön plana çıkarılmalıdır. Bunun yanı sıra ayrılma kararı ile ilgili ne anne ne de babanın bireysel karar vermediği, bu duruma birlikte karar verdikleri ortada bir suçlu olmadığını da belirtmek gerekir. Diğer türlü çocuk ayrılmayla ilgili annesini ya da babasını ya da kendisini suçlayabilir. Bu durum da öfkeli davranışlara neden olabilir. Tüm bunlar ayrılmayla ilgili olumsuz etkileri azaltabilecek başlangıçlardır. Bunların dışında çocuğun varolan hayat şartlarının ve hayat kalitesinin değişmemesi de olumsuz etkileri azaltabilecek diğer bir faktördür. Yapılan en büyük hatalardan birisi de çocuğun annesinde ya da babasında kaldığı süreç içerisinde anne veya babasının özellikle de aile büyüklerinin çocuğa, annesi veya babası ile ilgili olumsuz şeyler anlatması, karşı tarafı ayrılıkla ilgili suçlaması, tekrar barışmayla ilgili çocuğa fikirler ve hatta sorumluluklar vermesi olacaktır. Çünkü bu durumda çocuk artık çocuk olma rolünden çıkıp, kendisinden beklenen önemli bir görevi, sorumluluğu yerine getirmenin yükü altında kalmış bir yetişkin pozisyonuna sokulmuş olacaktır ve durum psikolojik olarak çocuğun altından kalkabileceği bir durum değildir. Barışmak isteyen bir taraf varsa, çocuğu kullanarak karşı tarafla ilgili bilgi almaya çalışması ya da karşı tarafla görüşebilmek için çocuğa sorumluluklar vermesi gerçekten yapılabilecek en tehlikeli ve hatalı şeylerden biridir. Lütfen sevgili ebevenler sizleri özellikle bu durumdan kaçınmanız için uyarmak istiyorum. Karşı tarafa herhangi bir mesajınız varsa lütfen bunu çocuk kanalıyla değil bizzat kendiniz belirtin. Bunun dışında yine aile büyüklerinin ya da çevredekilerin sorduğu “Anneni mi seviyorsun yoksa babanı mı?” gibi tamamiyle itici, saçmasapan ve çocuğu tercih yapmaya zorlayan sorular olabiliyor. Lütfen çocuğunuzu bu tür konuşmalardan uzak tutunuz ve bu tarz konuşan kişileri uyarınız. Tüm bunlara dikkat ettikten sonra çocuğun yeni hayat koşularıyla ilgili anne-baba arasında tutarlı kararlar alınması doğru olacaktır. Çocuğun ders yapma süresi, yatma saati gibi kuralların anne ve babada kaldığı dönemlerde tutarlılık göstermesi de çocuğun annesi de babasına da eşit mesafede olmasını sağlayacak ve aralarındaki güven ilişkisini koruyacaktır. Söz gelimi hafta içi sürekli annede kalıp sadece ders çalışan ve diğer gün okul olduğu için erken yatmak zorunda olan bir çocuk hafta sonu babasında kaldığında derslerden uzak, sürekli oyunla ve eğlenceyle zaman geçiriyor, yatma saatine de dikkat edilmiyorsa, çocuk annesinde kalmaktan çok babasını tercih edebilir ve bu durumu olumsuz anlamda kullanmaya başlayabilir. Bu şekildeki bir durum çocuğun anneyle de etkili zaman geçirmesini engelleyecektir. Yahut ayrılma durumuna zaten üzüldüğü düşünülen bir çocuğu daha fazla üzmemek için her istediğini yapmak da onun sınırlar konusunda zorlanmasını sağlayacaktır. Boşanmış anne-babalarının çocuklarının en fazla ihtiyaçları olan şey denge ve güven ilişkisidir. Bu nedenle çocuğun hayatıyla ilgili düzenlemelere anne-babanın konuşarak birlikte karar vermesi ve çocuğa açıklaması gerekir. Çocuk ile ilgili sorumlulukları da anne-baba eşit olarak anlaşarak paylaşmalıdır. Aksi takdirde bu ilişki sağlanamaz. Yine bunların dışında çocuğun hayatıyla ilgili bir karar alınacağı zaman, çocuğun hayatındaki doğum günü, mezuniyet gibi özel günlerde bir araya gelinmesi çocuğun anne-babasını hala iletişim halinde görmesi olumsuz etkileri azaltabilecek faktörlerden biridir. Boşanma süreci gerçekten özellikle çocuk açısından hassasiyet gösterilmesi gereken bir süreçtir ve bu konuyla ilgili anne-babanın bir uzmandan destek almaları da sürecin daha olumlu gelişmesine katkı sağlayacaktır.
-

Ruh Bankası
Bilirsiniz hepimiz hayat boyu hem kendimiz hem de sevdiklerimizin için seçimler yaparız. Bunlar bizim bilinçli veya bilinçdışı yaptığımız seçimlerdir. Bu yaptığımız seçimler doğrultusunda hedefler belirler, planlar hazırlar ve yatırımlar yaparız. Bu yatırımlar genelde ev, araba, dükkan, altın gibi maddiyat merkezli olur.
Peki hiç ruh halinize yatırım yapmayı denediniz mi? Şöyle sorayım; ruh haliniz kötü olduğu zaman maddiyat merkezli yatırımların keyfi çıkar mı? İçinizde geçmek bilmeyen yoğun kaygı duygusuyla yüksek fiyatlı paralara satın aldığınız evin içinde otururken ne hissedersiniz? Yada depresif bir ruh hali içindeyseniz gördüğünüz deniz manzarası size ne kadar huzur verebilir? İşte tam da bu yüzden ruh sağlığınıza yaptığınız yatırımlar her şeyden daha önemli ve ruh sağlığınıza vereceğiniz emek kendinize yapacağınız en büyük yatırım! Ruh sağlığına yapılan yatırım kelimesinin artık Türkçe karşılığı da var; ‘’PsychoBank’’ yani Ruh Bankası.
Gelin bu bankaya kazandıranları, kaybettirenleri, bankadaki dalgalanmaları, krizleri, riskleri ve bankadaki hareketsizliğin nedenini beraber inceleyelim:
KAZANDIRANLAR KAYBETTİRENLER
Bedenine iyi bakmak Sağlıksız beslenmek
Her gün yeni bir şey öğrenmek Beynini monotonluğa alıştırmak
Kendini sevmek ve değerli görmek Sürekli kendini suçlamak
Kötü duygu atmaya çalışanlardan uzaklaşmak Negatif insanlarla beraber olmak
DALGALANMALAR: PsychoBank piyasası bazı dönemlerde dalgalanıyor. Kişi kendi yaşamamış olsa bile televizyonda veya radyoda duyduğu bir habere yada yakın olduğu insanların başına gelen olaylara gereğinden fazla üzülebiliyor. Kişinin böyle durumlarda üzülmesi normal bir durum olmakla beraber üzüntü iki-üç günü geçiyorsa burada kişinin, o üzüldüğü olayda kendine ait derin ve onarılmamış bir mesele gördüğünü düşünebiliriz.
RİSKLER: Yaş ilerledikçe Psychobank piyasasında riskler de artabiliyor. Örneğin; 10 yıllık evli bir çift sorunlarını çözmek yerine ertelediği için yıllar sonra ufak bir kavga nedeniyle birbirlerinden tek celsede boşanmak isteyebiliyor. Yaş ilerledikçe kişiliğimizin değişmesi de zorlaştığı için, ruhsal sıkıntılara zamanında gerekli müdahaleyi etmezseniz zaman geçtikçe bardak taşacak ve kişi daha zor durumlarda kalacak. Hesabınızda yeteri kadar bakiye yokken karşılıksız çek yazmaya çalışmanız gibi…
KRİZLER: Ölüm, göç etme, sevgiliden ayrılma, doğal afet, kaza geçirme gibi yoğun stresli durumlar Psychobank piyasasında yoğun krizlere neden olabiliyor. Eğer bu kriz Psychobank’ın işlevselliğini uzun bir süre boyunca bozuyorsa gerekli müdahale bir uzman tarafından mutlaka yapılmalı.
PİYASADA HAREKETSİZLİK: Psycobank piyasasında her şey sürekli aynı şekilde devam ediyorsa bu durum kişinin beyninde de düşünce tembelliğine yol açıyor. Üstelik kişi bu hareketsizliği giderirse risk ve krizlerle karşılaşma olasılığı daha da düşük oluyor. Bu hareketsizliği önlemek için yapılması gereken kişinin kendisine hem fiziksel hem de ruhsal anlamda iyi gelecek şeyleri keşfedip tekrarlaması.
Bankanızın hortumlanmaması ve batmaması ümidi ile…
-

Yeme Bozuklukları
Yeme bozukluklarının nedenlerine bakıldığında çeşitlilik göstermektedir. Bir yeme bozukluğunun ortaya çıkışını tek bir nedene bağlamak da çoğu zaman mümkün olmamaktadır. Ancak yeme bozukluklarına zemin hazırlayan bir takım faktörler söz konusudur.
Özellikle ergenlik döneminde yaşanan yaşamsal, duygusal ve fiziksel değişimlerle aile özellikleri, mükemmeliyetçilik, medya etkisi gibi bir takım faktörler bir araya geldiğinde yeme bozukluklarını ortaya çıkışı için riskli bir zemin yaratabilir. Bunların üstüne spor ve egzersizin aşırılığı, masum başlayan diyetlerle aşırı kilo oynamaları ve kilo ve beslenmeyle aşırı ilgi, yeme bozuklarının başlangıcını tetikleyebilir. Bu faktörlerle ilgili daha ayrıntılı bilgiyi şurada bulabilirsiniz.
Yeme Bozuklukları Nasıl Başlar?
Yeme bozuklukları genellikle ergenlik döneminde başlar. Daha nadiren de geç çocukluk-ön ergenlikte ya da erken yetişkinlikte ortaya çıkar. Çoğunlukla kişinin kilosu ya da bedeniyle ilgilenmek için bir sebebi vardır. Bu illa da problemli bir sebep dolayısıyla problemli bir başlangıç olmak zorunda değildir. Örneğin, daha sağlıklı beslenmeye karar verebilir, bir kaç kilo fazlası olduğunu ve bu kilo vermesi gerektiğini düşünebilir, sağlık ya da vucüt şekillendirme amaçlı spora başlayabilir, vb. Ilk bakışta son derece sağlıklı ve masumane görünen bu sebepler başka bir takım zorlayıcı faktörlerle bir araya geldiğinde yeme bozukluklarını tetikleyebilir. Örneğin, bedeni ile ilgili olumsuz yorumlar almak, hayatında yönetmekte ve baş etmekte zorlandığı şeylerle uğraşıyor olmak, zayıf beden ideali ile ilgili yanlış yönlendirici bilgilere maruz kalmak gibi pek çok durum, bu sağlıklı ve masumane girişimleri rayından çıkarabilir. Kilo vermek giderek kişinin hayatının merkezine oturabilir, gittikçe artan şekilde bedeniyle, kilosuyla, ne yiyip ne yemediğiyle ilgilenmeye başlayabilir, kilo verdiyse geçici olarak mutlu olabilir ancak sonrasın hemen yine bedeninden memnuniyetsizliği artabilir ve daha fazla kilo verme çabasına girebilir, kendini sağlığını tehdit edecek şekilde zorlayabilir, tüm bunları daha sağlıklı-iyi-mutlu olmak için yaptığını düşünüp giderek daha sağlıksız-kötü-mutsuz olduğunu fark etmeyebilir. Bu noktada çoğunlukla aşırı ve kısıtlayıcı diyetler, sağlıksız beslenme davranışları, tıkınırcasına yeme nöbetleri, kendini kusturma yoluyla yediklerini telafi etme, aşırı spor ve egzersizle kilo kontrolü sağlamaya çalışma gibi bir takım yeme bozukluğu belirtileri ortaya çıkmaya başlar.
Yeme Bozuklukları Nasıl Anlaşılır?
Yeme bozuklukları çoğunlukla bir gizlilik içerir. Bu gizlilik, kişinin bedeninden ya da kilosundan veya yemek yemekle ilgili davranışlarından duyduğu utançla bağlantılıdır. Yeme bozukluğu olan pek çok kişi, durumunun ne kadar kötü ya da ciddi olduğunu fark etmese dahi, yemekle ve bedenleriyle ilgili tutumlarının başkaları gibi olmadığını düşünür ve bunu gizleme eğilimi gösterirler. Bu gizlilik sebebiyle yeme bozukluklarını fark etmek zor olabilir. Ancak yine de birkaç ipucu yol gösterici olabilir.
Aşırı ve ani şekilde kilo verdiyse,
Beslenmeyle, kalorilerle, çeşit diyet türleriyle giderek daha ilgili hale geldiyse,
Eskiden başka şeylere de ilgi duyarken artık sadece sağlıklı beslenme, diyet, spor ve nasıl göründüğü ile ilgili olmaya başladıysa,
Başkalarının yanında yemek yemekten kaçınıyorsa, yerken stresli ya da gergin görünüyorsa,
Her yemek yedikten sonra tuvalete gidiyorsa,
Ellerinde (kendini kusturmaktan kaynaklanan) morluk benzeri yaralar varsa,
Cildi, saçları güçsüzleşmişse, dişlerinde problemler varsa,
Kabızlık şikayeti çekiyorsa,
Neredeyse hiç yemek yemiyorsa,
Erzak dolabında, buzdolabında fazla miktarda yiyecek tükeniyorsa,
Spordan ödün vermiyorsa, acı ya da ağrı çekmesine rağmen devam ediyorsa,
Kilo almaktan korku, bedeniyle ilgili mutsuzluk ya da kaygı gözlemleniyorsa
Bir yeme bozukluğu söz konusu olabilir. Bu durumda utandırıcı ve suçlayıcı yüzleşmelerden kaçınılmalı, destekleyici ve empatik bir iletişim tarzıyla kişiye destek olunmalıdır. Bu anlayışlı destek yoluyla bir an evvel profesyonel yardım almaları konusunda yönlendirilmelidirler.Yeme Bozukluklarının Türleri
Anoreksiya Nervoza: Anoreksiya’da, gıda alımı neredeyse hiç yemek yemeyecek kadar azalmıştır. Aşırı kilo kaybı söz konusudur ve kilo almaktan veya şişman olmaktan çok fazla korkulur. Kilo ve bedenle ilgili çok rahatsızlık duyulur; bu rahatsızlık kendini sürekli olumsuz değerlendirmeye sebep olur.
Bulimia Nervoza: Bulimia’da tıkınırcasına yeme nöbetleri vardır. Bir yandan da tıkınırcasına yemeyi telafi edecek; aşırı diyet yapma ya da hiç yemek yememe, kusma, aşırı egzersiz yapma, lavman vb.ne başvurma gibi davranışlar mevcuttur. Kendini algılama ve değerlendirme sadece beden ve kiloya bağlıdır.
Tıkınırcasına Yeme Bozukluğu: Tıkınırcasına yeme nöbetleri görülür. Bu nöbetlerde, belirli bir zaman içerisinde (genellikle 2 saatten az sürede), çoğu insanın o zaman ve koşullar içinde yiyeceğinden somut şekilde çok daha fazla miktarda yemek, adeta kontrol edilemez şekilde yenir.
Gece Yeme Sendromu: Gece Yeme Sendromunda, gece uykudan uyanarak ya da akşam yemeğinden sonra aşırı besin tüketilen yeme nöbetleri vardır. Gece uyanıp yemek yemek, yemek yemeden tekrar uykuya dalamamak ve günlük besin miktarının çoğunu akşam yemeğinden sonra almak söz konusudur.
Yeme Bozukluğu Tedavisi
Yeme Bozukluklarının tedavisi oldukça kapsamlıdır. Bu konuda uzman bir psikolog denetiminde, gerektiğinde psikiyatrist, diyetisyen ve tıp hekimlerinin de desteğiyle tedavi yürütülür. Amaç öncelik sağlığı tehdit edici zararları durdurmak; duygusal donanımı güçlendirmek, kiloyu dengelemek ve yeme davranışlarını düzenlemektir.
Anoreksiyanın psikolojik tedavisinde kilo kaybının miktarına ve fiziksel zararların boyutuna göre, tıbbi destek de içeren bir tedavi gerekebilir. Öncelik, bireye eski psikolojik ve fiziksel işlevlerini geri kazandırmaktır. Bunun için önce yeme düzenlenir ve kilo kaybı durdurulur. Acil olarak beden imajı ve kişinin kendini algılamasıyla ilgili çalışmalara başlanır. Ailenin tedaviye katılımı ve desteği sağlanır. Uzun vadeli ve ciddi bir çalışma ile, hem beslenme, hem duygusal beceriler, hem fiziksel sağlık eski haline döndürülmeye çalışılır.
Bulimianın tedavisi yeme ve beslenme davranışının düzenlenlenmesini; sağlıklı beslenme ile ilgili psikoeğitimi; gerekli durumlarda ilaç tedavisini; stresle baş etmeyi ve mutlaka kendilik algısı ve özgüvenle ilgili çalışmaları kapsamaktadır.
Tıkınırcasına Yemenin tedavisinde, beslenme rutininin yeniden düzenlenmesine; yeme davranışının değiştirilmesine, beslenme ile ilgili psikoeğitime, olumsuz duygularla baş etmeye ve stres yönetimine odaklanılır.
Gece Yeme Sendromunun tedavisi, gün içindeki düzenli beslenmenin desteklenmesini, stresle baş edebilmeyi ve olumsuz duyguları yönetebilmeyi hedefler.
-

Fobi Nedir?
Gerçekte korku yaratmayacak bir objeye, aktiviteye veya duruma karşı aşırı korku duyma ve kaçınma davranışında bulunmaya fobi denir. Fobik kişiler belli bir durum, nesne veya aktivite ile karşılaştığında aşırı anksiyete duyar. Kişiler korkularının saçma olduğunun farkındadır, ancak korkularını mantıksal düşünerek engelleyemezler.
Korkular fobik kişilerin günlük işlevlerinde bozulmaya neden olur. Fobiler toplumda sık görülür. Araştırmalarda toplumda %10 oranında fobik olduğu söylenmekle birlikte tahminen bu değer %25 dolayındadır. Araştırmalarda fobi sıklığının beklenenden düşük çıkmasının en önemli nedeni bu kişilerin hastalıklarının farkında olmaması ve tedaviye başvuruların az olmasıdır. Kadınlarda erkeklere göre daha sık görülür. Sosyal fobi genelde gençlik yıllarında özellikle karşı cinse ilginin arttığı dönemlerde ortaya çıkar.
Fobi Neden Olur?
Fobilerin gerçek nedenleri bilinememektedir. Öne sürülen fobi nedenleri türlerine göre değişmekle birlikte aynı fobi türünde de hastadan hastaya değişiklik gösterir. Ruhsal rahatsızlıkların çoğunda olduğu gibi fobilerde de neden biyolojik, genetik ve çevreseldir.
Genetik yatkınlık: bazı özgül fobilerde genetik yatkınlık fazladır. Örneğin kan aldırma veya enjeksiyon yaptırma fobisi olan kişilerde ailede benzer hastalık normal topluma göre daha sıktır. Ancak bu yatkınlığın genetik veya çevresel etkenlere bağlı olarak gelişip gelişmediğini aydınlatacak araştırmalar henüz yetersizdir.
Nörokimyasal nedenler: bazı insanlarda adrenalin ve noradrenalin salınımının fazla olmasının veya etkilenen organların bu maddelere normal insanlara göre daha duyarlı olmasının bu hastalığa yol açtığı ileri sürülmektedir.
Psikiyatride fobilerin geçmiş yaşantılara bağlantılı olarak geliştiği yolunda ispatlanmamış çeşitli teorileri mevcuttur. Watsonun öğrenme teorisinde fobilerin şartlandırılmış refleks davranışlar sonucu oluştuğu ileri sürülür. Bu teoriye göre daha önce kaygı uyandırmayan bir uyaran kaygılı bir uyaran ile bir araya geldiğinde öğrenme yolu ile kaygı uyandıran bir uyaran haline gelmektedir. Örneğin asansör korkusu olmayan bir kişi elektrik kesintisi ile asansörde mahsur kalma sonucunda asansör korkusu geliştirebilir. Bu olay öncesinde rahatlıkla asansöre binebilirken asansöre binemez hale gelebilir veya asansöre bindiğinde aşırı kaygı duyma görülebilir
Yapılan araştırmalarda sürekli strese maruz kalan çocuklarda yaşamın ileri dönemlerinde yaygın fobik davranışlar görülebilmektedir. Sürekli stres yaratan nedenler arasında erken yaşta anne veya babanın kaybı, anne veya babadan ayrılma,ev içinde şiddete maruz kalma sayılabilir.
Fobi Belirtileri Nelerdir?
Korku yaratan obje, durum ya da aktivite ile karşılaşıldığında anksiyete belirtileri ortaya çıkar. Panik atakta görülen belirtilerin hemen hepsi fobik durumla karşılaşıldığında ortaya çıkabilir. Bu belirtilerden bazıları şunlardır:
• Çarpıntı
• Yüz kızarması
• Titreme
• Terleme
• Bulanık görme
• Nefes darlığı
• Ağız kuruluğu
• Yutkunma güçlüğü v.b.
Panik bozukluğu olan kişiler ne zaman panik atak geçireceklerini bilirler ve panik atak geçirmemek için fobik durumlardan kaçınırlar. Örneğin asansör korkusu olan kişiler asansöre bindiklerinde panik atak geçirebilirler ve bundan korunmak için üst katlara merdivenlerden çıkıp inmeyi tercih ederler bu şekilde panik atak gelmesini önlerler. Yine uçak korkusu olan kişiler uçağa binmek yerine başka vasıtaları kullanarak yolculuk etmeyi tercih ederler. Fobisi olan kişiler bu kaçınma davranışını kullanarak panik atak gelişmesini önlerler. Panik bozukluğu olan kişilerde fobilerden farklı olarak panik ataklarının ne zaman, nerede geleceği belli değildir ve atağın gelmesi genelde önlenemez.Fobi Tedavisi Nasıl Yapılır?
Fobiler tedavi edilmediği taktirde çok uzun zaman devam edebilir, aslında tedavi olmaksızın düzelen hasta sayısı azdır. Fobi tedavisinde amaç kişinin kaçınma davranışını önlemek ve belli durumlarda ortaya çıkan anksiyeteyi azaltmaktır. Çeşitli psikoterapi yöntemleri uygulanabilir. Fobilerde en sık kullanılan terapi yöntemi yüzleştirme (exposure) tedavisidir. Bu yöntemde hastanın korku yaratan durum veya nesnenin üzerine giderek ortaya çıkan anksiyete ile başa çıkması öğretilir. Tedavi süresi hastalığın şiddeti, yaygınlığı ve hastanın özelliklerine göre değişir
-

Panik Atak
Ara ara tekrarlayan ve insanı dehşet içinde bırakan korku nöbetleridir. Panik atağın en temel özelliği beklenmedik bir anda ortaya çıkmasıdır. Hastalarımızın çoğu zaman “kriz” adını verdiği bu nöbetlere biz “PANİK ATAĞI” diyoruz.
Panik Atağı, birdenbire başlar, giderek şiddetlenir ve 10 dakika içinde şiddeti en yoğun düzeye çıkar; çoğu zaman 10-30 dakika (seyrek olarak da 1 saate kadar) devam ettikten sonra kendiliğinden geçer.Panik atak belirtileri nelerdir?
Göğüs ağrısı ya da göğüste sıkışma,
Çarpıntı, kalbin kuvvetli ya da hızlı vurması
Terleme,
Nefes darlığı ya da boğulur gibi olma,
Soluğun kesilmesi
Baş dönmesi, sersemlik, düşecek ya da bayılacak gibi olma
Uyuşma ya da karıncalanma
Üşüme, ürperme ya da ateş basması ,
Bulantı ya da karın ağrısı
Titreme ya da sarsılma
Kendini ya da çevresindekileri değişmiş, tuhaf ve farklı hissetme
Kontrolünü kaybetme ya da çıldırma korkusu
Ölüm korkusu
Bu belirtilerden en az 4 ya da daha fazlası oluyorsa buna panik atak diyoruz. Dörtten daha az belirtiler görülüyorsa Kısıtlı Panik Atağı tanımını kullanırız.Panik Ataklar Nasıl Oluşur?
Korku aslında tehlikeli durumlarda bize avantaj sağlayan bizi korumaya yönelik hizmet eden gerekli bir duygudur. Mesela, karşımıza bir hayvan çıktığında (kedi, köpek gibi…) korkarız. Korkuyla vücudumuzda sempatik sistemimiz devreye girer. Sempatik sistem tehlikeli durumlarda ya da tehlikeli olduğunu düşündüğümüz durumlarda alarm veren sorunla savaşmak ya da kaçmak için vücudumuzu hazırlayan bir sistemdir. Sonra;
Hızlı nefes alıp vermeye başlarız: Bu da nefesimiz daralıyor ya da boğuluyormuş, soluğumuz kesiliyormuş gibi hissetmemize, göğüs ağrısı ya da göğüste sıkıntı hissine neden olabilir.
2. Kalp atışlarımız hızlanır:Çarpıntı hissedebiliriz ya da kalp atımlarımızı duyumsayabiliriz.
3. Kan basıncımız artar ve kalbimiz özellikle kaslarımıza bol miktarda kan pompalar:Terleme, titreme ya da sarsılma, ateş basması hissederiz.
4. Derimize daha az kan pompalanır:Uyuşma ya da karıncalanma hissetmemize yol açabilir.
5. Sindirim sistemimize daha az kan pompalanır:Bulantı ya da karın ağrısı hissedebiliriz.
6. Kanımızdaki oksijen artar karbondioksit azalır ve beyin kan sirkülasyonu değişir:Kendimizi ya da çevremizi değişmiş, tuhaf ve farklı hissetmemize, kontrolümüzü kaybedebileceğimiz korkusunun oluşmasına neden olabilir.Panik Bozukluğu Nedir?
1. Tekrarlayıcı beklenmedik Panik Atakları ile
2. Ataklar arasındaki zamanlarda başka Panik Ataklarının daha olacağına ilişkin sürekli bir kaygı duyma,
3. Panik Ataklarının “kalp krizi geçirip ölme”, “kontrolünü yitirip çıldırma” ya da “felç geçirme” gibi kötü sonuçlara yol açabileceği inancıyla sürekli üzüntü duyma ya da Ataklara ve olası kötü sonuçlarına karşı önlem olarak (işe gitmeme, spor, ev işi yapmama, bazı yiyecek ya da içecekleri yeyip içmeme, yanında ilaç, su, alkol, çeşitli yiyecekler taşıma gibi) bazı davranış değişikliklerinin görüldüğü RUHSAL BİR RAHATSIZLIKTIR.Panik atak tek başına bir hastalık değildir. Panik bozukluğu hastalığının bir kriteridir.
Agorafobi Nedir?
Hastaların % 60 ‘ından fazlası, atakların geleceği yer ve durumlardan kaçınmaya başlarlar. Yalnız başına evde kalamaz, sokağa yalnız çıkamaz, taşıt araçlarına, asansöre binemez, dar sokak ya da köprülerden geçemez, pazar yeri, büyük mağazalar gibi kalabalık yerlere ya hiç giremez olurlar ya da ancak yanlarında birisi ile yoğun bir endişe ve rahatsızlık duyarak bu tür yerlere gidebilirler. Hastaların, yalnız başlarına “Panik Atağı” geleceğini zannettikleri yerlere gidememe, o tür yerlerde kalamama durumlarına Agoragobi adı verilir.Panik bozukluğu nasıl bir hastalıktır?
Toplum içinde herhangi 100 kişinin yaklaşık 3-4’ü bu hastalığı ya daha önce geçirmişlerdir ya da halen bu hastalığı yaşamaktadırlar. Genellikle ilk kez 20-35 yaşları arasında başlar. Kadınlarda, erkeklere göre2-3 kat fazla görülür.Panik bozukluğu neden oluşur?
Panik Bozukluğunun neden oluştuğuna ilişkin iki bilimsel açıklama vardır:1. Panik Bozukluğu, beynimizde nöron adı verilen sinir hücrelerinden salgılanan, heyecan ve duygusal yaşantılarımızı düzenleyen bazı beyin hormonlarının anormal çalışması sonucu oluşmaktadır.
2. Panik Bozukluğu, günlük yaşantımızda yaptığımız bazı davranışlarımızın sonucunda ortaya çıkan ve tamamen “doğal ve zararsız” olan çarpıntı, terleme, nefes sıkışıklığı ya da baş dönmesi gibi bedensel belirtilerin, hasta tarafından kötü bir hastalığın belirtileri olarak değerlendirilmesi ve bunun sonucunda da “kalp krizi geçiriyorum, öleceğim”, “çıldırıyorum”, “felç olacağım” şeklinde yanlış yorumlanması ile oluşur.
Panik bozuluğu tedavisinde neler yapılır?
Panik Bozukluğu, tedavisi mümkün bir hastalıktır. Panik Bozukluğunun tedavisinde, beyin sinir hücrelerindeki bozuk olan hormon faaliyetlerini düzelterek panik ataklarını önleyen ilaçlar kullanılmaktadır. Hekim kontrolünde başlanan ilaçlar en az bir yıl kullanıldıktan sonra yavaş yavaş azaltılarak kesilecektir. Diğer kullanılan tedavi yöntemide bilişsel-davranışcı terapi teknikleridir. Bu terapide hastanın, aslında tamamen “zararsız”olan panik atağı belirtileri hakkındaki yanlış bilgi ve inanışlarının düzeltilmesi ve hastanın bu belirtiler ile korkmadan baş edebilmesinin öğretilmesi amaçlanır. Panik Atağı geleceğinden korktuğu için tek başına bulunmaktan kaçındığı yer ve durumlarla aşamalı bir şekilde tekrar tekrar karşılaştırılması, böylece korkularının üstüne gitmesi sağlanarak korkularını yenmesi amaçlanır.
