Kategori: Psikoloji

  • Adet Öncesi Sendromu Önlemenin 10 Yolu

    Adet Öncesi Sendromu Önlemenin 10 Yolu

    Eğer özel günleriniz yaklaşıyorsa …Kendinizi dipte hissediyorsanız ve bunu önleyemiyorsanız ya da kontrolü kaybettiğinizi düşünüyorsanız işte bu yazı tam da size göre..:)

    PMS yani halk arasında adet öncesi sendromu diye bilinen kimisinde yeme şeklinin değiştiği, kimisinde baş ağrılarının olduğu, kimisinde de duygu durumunun farklılaştığı dönemdir…Tüm dünyada ve bütün kültürlerde rastlanılan bir durumdur.Bu durumu yaşamak için kadın olmak ve adet görmek yeterlidir

    1.)Doktora Gidin!

    Çünkü ancak uzmanı olduğu doktor sizin durumunuzu bilir ve buna göre bir yol haritası çizer.

    2.)Spor Yapın!

    Yapılan her türlü egzersiz seratonin dediğimiz mutluluk hormonunun açığa çıkmasına sebep olur ve bu sayede kendimizi daha iyi hissederiz.

    3.)Su İçin!

    Araştırmalar acıtasyon ve ağrılar için içilen suyun bizi daha iyi hale getirdiğini söylüyor.

    4.)Size İyi Gelen Şeyleri Yapın!

    Hayatta her zaman istediğimiz şekide hareket edemiyoruz bu yüzden bu dönemde biraz daha nefes alır hale gelirsek eğer bu dönemi daha iyi atlatırız.

    5.)Bu Dönemde Kafein, Sigara Ve Alkolden Uzak Durun!

    Kadınların tamamına yakınının sağlığını olumsuz etkileyen alışkanlıkları devam ettirirler.Özellikle çay, sigara, kahve ve kola alımını azaltmanız bu dönem içn yerinde olacaktır.Aslında sadece bu dönemde değil her dönemde bu zararlı alışkanlıklardan uzak durmak gerekiyor.Çünkü bunların ruhumuza ve bedenimize zararlı etkilerini görseniz sizde aynı fikirde olurdunuz..

    6.)Negatif Ortam ve Kişilerden Uzak Durun!

    Zaten mutsuz olduğumuz böyle bir dönemde bir de böyle ortamlara girerek kötü olan durumumuz daha da kötüleşir bir hale gelerek durumumuz daha da kötüye gidecektir.Buna izin vermeyin.

    7.)Bitki Çayları İçin!

    Melisa ve papatya çayının sakinleştirici ve yatıştırıcı olduğu bilindiği için bu dönemde içilen bu çayların dönemin daha hafif geçirilmesinde etkisi olduğu araştırmalarca desteklenmiştir.

    8.) Nefes Eğzersizi Yapın!

    Uzman kontrolünde ( uzman klinik psikolog ) yapılan nefes egzersizi beynimize daha iyi oksijen gitmesine ve dipte olan duygu durumumuzu bir nebze olsun hafifletmesinde yardımcı olur.

    9.)Destek Alın!

    Profesyonel destek aldığınız zaman bu durumla baş etmeyi öğrenirsiniz ve daha kontrollü olmuş olursunuz bu sayede öfkeyle ve tamamen duygularınızla hareket etmeyi değil de mantığımız da bizimle olmuş olur.

    10.)Takviye Alın!

    Bu dönemde vücudumuzun bazı takviyelere gereksinimi ve eksikliği olduğu için alınan bu takviyeler durumumuzu daha da hafifletir ve içinde bulunduğumuz durumu çekilebilir hale getirir.E,C,D ve A vitamini kalsiyum ve magnezyum alımının bu dönemdeki şikayetleri azalttığı yapılan araştırmalarla kanıtlanmıştır.

    Sendromsuz krizsiz ve mutlu dönemler geçirmek dileğiyle…:)

  • Dentafobiden Korkmayın

    Dentafobiden Korkmayın

    Dentafobi diş hekimi korkusu anlamına gelen bir terimdir. Toplum tarafından dental anksiyete veya dental kaygı olarak da bilinir.

    Diş sağlığı sorunlarının tedavisini geciktirdiği ve diş hekimlerini zorlayan bir durum olduğu için önemlidir. Bu nedenle dentafobi konusunda çok sayıda yapılmıştır. 

    Kimlerde Görülür?

    Dentafobi her yaşta, her cinsiyette, her eğitim düzeyinde, her ekonomik düzeyde, her toplumda ve her kültürde görülür.

    -Dentafobi her yaşta görülebilmekle birlikte, bu konuda yapılan çalışmalara göre en yüksek oranda 4-6 yaşları arasındaki çocuklarda görülür. Yaş arttıkça dentafobi görülme olasılığının düştüğü bildirilmiştir. Bunun nedenleri arasında yaş arttıkça sosyal etkileşimlerin artması, sağlık konusunda daha çok bilgiye sahip olma, bazı sağlık işlemleri ile ilgili deneyimler yaşama sayılabilir.

    -Yapılan çalışmalar dentafobinin kadınlarda erkeklere göre daha yüksek oranda görüldüğünü ortaya koymuştur. Kadınların erkeklere göre ağrıya karşı daha hassas olmaları buna açıklık getirebilir. Bununla birlikte herkesin ağrı eşiğinin farklı olduğu da unutulmamalıdır.

    -Eğitim ve gelir düzeyi yükseldikçe dentafobinin görülme oranlarının düştüğü bulunmuştur. Gelir düzeyinin yükselmesi genel olarak eğitim düzeyinin artması ile birlikte görülür. Bu da insanların bilgilerinin artmasını sağlar, korkuyla baş etme yetilerini arttırır.

    -Dentafobi gelişmiş veya gelişmemiş tüm toplumlarda, tüm kültürlerde görülür. Bunun nedenlerinden biri toplumların çocuk yetiştirme ve eğitimi ile ilgilidir. Birçok toplumda çocuk eğitiminde korku bir araç olarak kullanılır. Diş hekimleri de bu korku araçlarından biridir. Çocuk diş hekimini görmemiş olsa bile, büyüklerinin telkini ile görmediği bir kişiden ve diş ile ilgili bir işlemden korkmaya başlar. Diş hekimi ile karşılaşmadığı süre boyunca bu korku sanki uykuda gibidir, kendini göstermez.Korku nesnesi ile gerçek dünyada karşılaşan çocuk zihnindeki korkutucu diş hekimi ile gerçek diş hekimini eşleştirir. Zihnindeki korkuyu gerçek diş hekimine aktarır.

    Bu korku ele alınmazsa pekişir. Bunu önlemek için  sistematik duyarsızlaştırma, bilişsel yeniden yapılandırma, maruz bırakma gibi tekniklerin uygulanması yararlı olur. (Bu konuda sadece klinik psikologlardan destek alınmalı)

    İhtiyaç duyduğunuzda korkmadan diş hekimine gittiğiniz günleri görmek dileğiyle 🙂 

  • Mutlu Evliliğin 10 Sırrı!

    Mutlu Evliliğin 10 Sırrı!

    Evliliğe atfedilen anlama göre evlilik başlar yürür devam eder yâ da son bulur..

    Eğer sevgi ve aşk ise iki bireyi bir araya getiren o zaman da mutlu evliliğin sırrı çok da sır değildir aslında…

    1.)Doğal Olun!

    Her zaman aşkım, canım, bebeğim, hayatım …vb gibi ifadeler kullanmıyorsunuz ya da kullanamıyorsunuz bazen farklı ifadeleri de içinde barındıran bir sözcük dökülüveriyor ağzınızdan ama burda dikkat etmeniz gereken husus saygıdır SAYGI! sinirlenince adıyla hitap edin mesela ağzınızdan illa da kötü bir şey çıkacaksa da adını çirkin söyleyin mesela 🙂 Aynı tepkiyi yine vermiş olursunuz ve sinirinizi aslında yine dışavurursunuz.

    2.)Ona Köstek Olmayın Destek Olun! 

    Zira bunu yaparken o da size aynı şekilde davransın ve bu davranışınız içselleşsin hatta öyle bir içselleşsin ki ne işinize ne çevrenize ne de ailenize saygısızlık yapmasın hatta yapmayı bırakın sempati bile kazansın inanın bu daha da keyifli oluyor.

    3.)Hayatı Paylaşın! 

    Çünkü paylaşmak gerçekten güzeldir. Acınız paylaştıkça azalır. Neşeniz paylaştıkça çoğalır.

    Hem acıyı hem de tatlıyı paylaşın ki kızdığınız noktaları da bilsin sevdiğiniz noktaları da…

    Yani açıkçası sınırlarınızı iyi bilsin eşim dediğiniz.

    4.)Yuvayı Dişi Kuş Yapar! 

    Erkekler beyin yapıları gereği bizim gibi kıvrımlı ince detaycı değiller malesef. Aslında buna malesef diyoruz ama burda kadınların o herşeyi yapabilen gücünü eşleri üzerinde de denemesini bekliyoruz ve biliyoruz ki isterse her kadın eşini istediği noktaya getirebilir.

    Hani demişler ya eşin seni rezil de eder vezirde:)

    5.)Birbirinizden Öğrenin !

    Yapılan çalışmalar öğrendikçe beyin kimyasının değiştiğini ve bu kimyanın her tür duyguyu pekiştirdiğini söylüyor.

    O zaman diyoruz ki eşinizin iyi olduğu noktaları siz öğrenin  sizin iyi olduğunuz noktaları da o öğrensinki aşkınız pekişsin:)

    6.)İş Bölümü Yapın !

    Evde her şeyi birlikte yapmaya çalışın ya da birlikte yapamıyorsanız bile iş bölümü yapın bu aidiyet duygusunu oluşturur ve geliştirir.

    7.)Her Şeyi Konuşarak Çözebileceğinizi Unutmayın !

    İki kişi birbirini sever sayar ama dışarıdaki dış kapının dış mandalları hele de kadınlarsa konu ya da kötü niyetli insanlarsa pürüz çıkarmak isteyenler oluyor mutlaka..Mutlu evlilik, mutlu çift ve iyi anlaşan hayatı paylaşan iki insan malesef kıskanılıyor kıskanılır normal bir noktada olabilir  bu ama işin içine kötü niyet kompleksli patolojik durumlu insanlar girerse evliliğinize…Anlatın, konuşun eşinizle o da zaten her şeyi tek tek görüyordur.

    Sadece bizden farkları her şeyi dile getirmezler. Görürler, ona göre davranırlar ama biz kadınlar hiç susmayız:)  bunu yapmayın !

     O aranıza girmeye çalışan saçma sapan mutsuzluktan ve  kaostan beslenen zavallı insanlar için hiç değmez inanın zavallılıklarına gülün geçin. Çünkü gerçekten mutlu olsalar zaten sizin yuvanıza bir güzellik de onlar katarlar ama eğer taş koyanlar varsa hayatına bakın mutlaka istemediği bir hayatı yaşıyordur sizin ulaştığınız şeylere o ulaşamamıştır da ondandır. Onun için onların ne olduklarını bilin ve uzak durun bırakın kendi çukurlarında boğulsunlar. Sizi boğmalarına izin vermeyin.

    8.)Değer Verin !

    Onu değerli hissettirecek şeyler yapın ama bu asla yapmacık olmasın. Hasta olunca alın terini silmek gibi.. Ona bitki çayları yapmak gibi.. Bu ikinize de iyi gelecektir ve ilişkiniz güçlenecektir.

    9.)Birlikte aktiviteler Yapın !

    Beraber birşeyler yapmak demek aynı bedensel ve ruhsal durumları yaşamak demektir. Bakın, gözlemleyin mesela..Spor yapınca o neyi daha çok seviyor ya da yemek yaparken  ne tarz yemekler onu daha mutlu ediyor..

    10.)Gülümseyin !

    Ve son olarak gülümseyin onun eşiniz olduğunu unutmadan…

    Bir de en önemlisi unutmayın ki tatlı dil yılanı bile deliğinden çıkarır 🙂

  • Ölüm ve Başetme Yolları

    Ölüm ve Başetme Yolları

    Herkesin kişisel deneyimleyerek anlamlandırdığı ölüm ve acısını yaşamak farklıdır.Ama tüm ölümlerde tek bir ortak bir payda var ki o da zor hatta çok zor oluşu…
    Bedeninin bir daha geri gelmemek üzre olduğunu bilmek zordur ama ölüm yasını atlatmak daha da zor…
    Ölüm bedensel kayıp dışında ruhsal duygusal hatta kendi hayatımız için kaybedilenin yakınlığına göre yaşamsal bir kayıp bile olabilir.

    Peki bu zor durumla nasıl başa çıkabiliriz?
    Yas dönemini ortalama 3 ay yaşamak normal kabul edilebilir. 3 ay sonrası yaşantılar kişide istemediğimiz sorunlara yol açabilecektir.

    İşte bunlardan bazıları;
    – İntihar düşünceleri
    – Alkol ve madde kullanımı
    – Kendimizi boşluktaymış gibi hissetme yada hissizlik
    – Öfke patlamaları
    – Nedensiz aşırı neşelilik – Olay hiç olmamış gibi davranma
    – Uyku ve iştah düzensizliği
    – Önceki travmaların tetiklenmesiyle sürekli olarak aynı düşüncelerle meşgul olma, günlük  hayata devam edememe…

    Bu gibi sorunlar kesintisiz 1 ay süre ile devam ediyorsa yardım almak gerekebilir.Çünkü yas süreci bazı insanlarda kalıcı hasarlara sebep olabilir.

    Baş Etme Yolları ;
    1.Zor da olsa gerçeği sağlıklı bir düşünce sistemi içerisinde kabul etmek gerekir.
    2.Paylaşmak acıyı azaltır.Duygu ve düşüncelerinizi paylaşın.
    3.Yaşadığınız rutinin yas döneminin ardından devam etmesine özen gösterin.
    4.Beslenme ve uyku düzenindeki değişikliğinizin aşırı yöne gitmesinden sakının.
    5.Olumsuz durumlar yerine olumlu yaşanılan güzel anıların hatırlanmasını sağlayın.
    6.Kazanılan bir faaliyet (spor ya da sanat) iyileştirici etkiye sahiptir.Alışkanlık kazanın.
    7.Duygularınızı kabul edin.Yakın ölümlerde insan bir çok duyguyu deneyimleyebilir.
    8.Yas tutmanın kişisel bir deneyim olduğunu unutmayın.Kimi ağlerken kimi hissizleşebilir. Yaşadığınız bu durumları çok anormal şeyler yaşıyormuş gibi düşünüp üzüntümüze üzüntü katmayın.
    9.Bedensel olarak kaybedilmiş hissetmek istemiyorsanız aranızdaki bağı farklı şekilde sürdürün.Mesela bir çiçek ekerek bağı koparmamış olursunuz.Bu size iyi gelecektir.
    10.Ölümü inkar etmek kendini izole etmek yas sürecini uzatır.Bunu yapmayın!

    Ve son olarak ölüm olgusu evrensel ve varoluşsal olduğu için bir gün herkesin öleceği gerçeğini unutmayın.Günlük hayatın koşuşturmacasında unutulsa da ölüm vardır ve gerçektir.

    Ölüm çok ağır bir darbedir. Bu ağır darbenin altında ezilmememiz dileğiyle…

    Ramazan eniştemin anısına…

    BAŞIMIZ SAĞOLSUN!

  • Sağlıklı Karar Vermenin 10 Yolu

    Sağlıklı Karar Vermenin 10 Yolu

    Hayata gözlerimizi açtığımız andan itibaren hiç bilmediğimiz bir kültürde hiç bilmediğimiz bir ailede ve hiç bilmediğimiz bir sosyoekonomik durum sarıyor etrafımızı ve bir süre böyle yaşıyoruz… Sonra zaman geçtikçe bizim düşüncelerimiz oluşmaya başladıkça ve kendi seçimlerimizi yapabileceğimiz noktaya kendimizin geldiğini gördükçe başlarız çatışmalar yaşamaya …

    Genelde ergenlikle birlikte görülen çatışmalar yaşam boyu süregelmektedir. Çünkü yeni birşeyler öğrendikçe daha da çok bilinçlendikçe ve daha çok deneyimledikçe hayatı daha da radikal seçimler yapar halde buluruz kendimizi…

    Peki  bu seçimleri yaparken nelere nasıl dikkat etmeliyiz?

    1.Acele Etmeyin!
    Bir karar verirken o düşünce üzerinden belli bir zaman aralığının geçmesi önemlidir. Çünkü hemen acil verilan kararlar bazen hayat boyu bize ödenmesi gereken ağır bedelli faturalar olarak çıkar karşımıza

    2.Hayati Değerine Bakın!
    Karar vereceğiniz konuyu hayatınızda önem sırasına koyun. Eğer hayatınızda çok önemli bir noktada olacaksa yaptığımız seçimimizin konusu hem düşünce hem de niteliğini bir daha gözden geçirin.

    3.Deneyimleyin!
    Daha önce yaşadığınız deneyimlere bakın. Tamamen eski deneyimlemeniz gibi olmasa da geçmişte sizi mutsuz edecek bir karar vermemeye özen gösterin.

    4.Hayal Edin!
    Karar vermeden sonucun sizi nasıl etkileyeceğini; O sonucun sizde yaratacağı etkiyi hayal edin. Hayal etmek yaşam enerjimiz için önemli bir aktivitedir.

    5.Planlama Yapın!
    Karar vermeden önceki stabil durum ile karar verdikten sonra değişen durumun planlamasını yapın ve tabloyu daha net göreceğiniz biçime getirin.

    6.Sosyo-ekonomik Durumuna Bakın!
    Hayal ettikten sonra bir de gerçekler dediğimiz maddi-manevi şartların elverişli olmasına özen gösterin ve emin olun.

    7.Sürdürülebilir Olmasına Bakın!
    Kararınızın hayatınızda sürdürülebilir olmasına dikkat edin.

    8.Diğer Faktörlere Bakın!
    Karar vereceğiniz eğer evlilik gibi bir durumsa ailenizin onayını alın ya da sizin dışınızda onay verenlerin olmasını sağlayın. Çünkü bazen öyle duygusal düşünürüz ve önümüzü göremeyiz ki buna ihtiyacımız olabilir.

    9.Kendinize Saygınızı Yok Saymayın !
    Kendinize yapacağınız saygısızlık düşük benliği beraberinde getirir. Buna izin vermeyin. Çünkü biz biliyoruz ki karar vermemiz gereken şey kendi hayatınız bu yüzden asla kendi değerlerinizden feragat etmeyin.

    10.Zamanla Değerlendirme Yapın!
    ”En kötü karar bile kararsızlıktan iyidir”. Düşüncesine inanmayın. Eğer karar veremiyorsanız daha oturmayan ve netleşmeyen şeyler var dememktir. Yukarıdaki maddeleri uygulayarak karar verebildiğiniz ve veremediğinz noktadaki görüşleriniz için lütfen bir klinik psikologdan yardım alarak hayatınızın gidişatını sağlıklı olarak devam ettirin.

    Unutmayın hayat tercihtir ve tercihlerimiz hayattır.

  • Evliliği Bitiren 10 Neden

    Evliliği Bitiren 10 Neden

    Evlilik, iki kişinin ömür boyu devam etmesini istediği mutluluğa giden bir yoldur.Ancak bu durum bazen söz verdiğimiz şekilde devam etmiyor.Yaşanan sorun, sıkıntı ve gerilimler sonucu mutsuzluk şeklini alabiliyor.Bu mutsuzluk çiftler arasında çözülemediği hatta daha da kötüye gittiği durumlarda evliliği bitirme noktasına getirebiliyor. ”İncir çekirdeğini doldurmayan ” diye tarif edilen sorun bile sayamadığımız kimi durumlar bir de bakıyorsunuz sorunlar dizisi halini almış…

    Evliliği Bitiren 10 Neden

    1.)Başkaları!
    Sen ve eşin dışındaki herkes başkasıdır. Evlilik kurumunda sen ve eşinin yaşam alanına sürekli birilerini sokmak, sürekli gündem konusu olarak onları ana gündem maddesi yapmak evliliği yorar, bozar ve bitirir. Bunu yapmayın.

    2.)Sorumsuzluk!
    Eşin ve sen birlikte bir çatı altına girdiyseniz eğer buradaki yaşam alanı içindeki işleri üstlenmek bir görev ve sorumluluktan ziyade size keyif veren bir durum olmalıdır. Eğer bu durum böyle değilse sorumluluklarını paylaş ve ona göre yaşa.Çünkü tek kadının ya da tek adamın omuzuna binen sorumluluk sadece evliliğinizi bitirmekle kalmaz sizi de bitirir…

    3.)Maddiyat!
    Parayı ana gündem maddesi yapmak yerine ikinizin mutluluğuna giden, sizi amaca götüren bir araç olması gerektiğini unutmayın. Sadece para için evlenen  kadın ya da adam varsa etraftakileri ona göre de önleminizi alın. Sizi üzmesin. !

    4.)Anlayışlı Olmak!
    Bazen hem kadın hem erkek sinirli ve tahammülsüz olabilir. Aynı anda tahammülsüzlük birbirinize zarar vermekten başka hiç birşey yapmaz. Eşiniz gergin olunca siz alttan alın; siz gergin olunca o alttan alması lazım. Burada unutulmaması gereken bir konu var! Devamlı bir tarafın alttan alması kişilere ve evliliğe çok normal bir durum ve boyut kazandırmaz.

    5.)Saygılı Olmak!
    40 yıllık eşinizde olsa saygı kavramını belki de herşeyin önüne koymalısınız.Çünkü yaşanan zorluklar, sıkıntılar, stres durumları bazen bizi gergin yapabilir.İşte bu durumda bile eşimize olan saygımızı, hem kendimize hem eşimize hem de evliliğimize giden yolda bize artı paranın getiriği bir hesap gibi düşünerekten hiç eksiye düşmemeyi sağlamak…

    6.)Konuşun!
    ” Dağ dağa küsmüş dağın haberi yok ”
    Eşlerde en sık gördüğüm hatadır.Bir taraf diğerine kırılıyor ama diğer taraf niye kırıldı? Neye kırıldı? hiçbir anlam veremiyor.Daha anlayamadan bir çatışmanın içinde buluyor kendini ve anlamlandıramadığı şekilde ilişkilerini zedeliyorlar.Bunu yapmayın.

    7.)Rahat Bırakın!
    Sürekli yan yana diz dize olmak evliliklerde tükenmişliği beraberinde getirir.Ama eğer eşimizin yaşam alanlarına saygı duyarsak bizimle geçirdiğimiz zaman da dışarıda olduğu zaman da…Kısacası hayattan zevk alma durumu daha da artar ve sürdürülebilir mutluluk kaçınılmaz hale gelir.

    8.)Destek Olun!
    Hayatın ara ara kargaşasından uzak durmak gerekir.Eşinize bu durumda ve her daim köstek değil destek olun.Destek olunan her evlilik her geçen gün sizi birbirinize daha da bağlar.

    9.)Ödüllendirin!
    Gerek tatlı sözle gerek bir tavrınızla gerek bir davranışınızla hangi yaşta olursa olsun onu ödüllendirip sevip saydığımızda ilişkimizin kan akışı hızlanır.

    10.)Yanında Olun!
    İlk sözü ettiğiniz gibi hastalıkta sağlıkta, iyi günde kötü günde hep yanında olduğunuzu hissettirin ve söyleyin.

    Sırtını birbirine dayamış ve hayatı paylaşmış insanlar daha başedebilir herşeyle…

    Yuvanızda huzur, sağlık ve mutluluğun olduğu güzel günlere …

  • Çocukların Yanında Tartışırken Anne Babaların Dikkat Etmesi Gerekenler

    Çocukların Yanında Tartışırken Anne Babaların Dikkat Etmesi Gerekenler

    “Çocuğun önünde tartışmayalım.” Birçok anne-babadan duymuşumdur bu sözü. Hatta eskiden ben de böyle düşünürdüm. Çocuğun önünde tartışmanın çocuğun psikolojisini bozacağını, çocuğun duyduklarından olumsuz etkileneceğini birçok anne-baba düşünebilir ve böyle bir durum yaşandığında suçluluk duygusu hissedebilir. Çocuğun yaşanılan tartışmayı gidip okulda arkadaşlarına, öğretmenine ya da duymasını istemediğimiz diğer aile bireylerine anlatabileceği de düşünülebilir. Böyle düşünen anne-babaları biraz olsun rahatlatmak istiyorum. Çünkü çocuğun önünde tartışılmasının çocuğun psikolojisini bozmayacağını öğrendim ve bu konuda gerçekten içim rahat. Sizler de korkmayın. Çocuğun önünde tartışabilirsiniz. Hatta çocuğun önünde tartışmak gerekli ve yararlıdır da diyebilirim. Ama tabi ki tartışmayı nasıl yönettiğimiz, tartışırken birbirimizle nasıl bir uslup kullandığımız, vücut dilimizin nasıl olduğu, tartıştığımız kişiyle aramızdaki saygı ve sevgi bütünlüğünü ne kadar koruyabildiğimiz çok önemlidir. Bütün bunlara dikkat edilerek yapılan bir tartışma aslında çocuğumuzun sorun çözme becerilerine katkı sağlayacaktır. Çünkü o da bizden öğrenir aslında duygularını nasıl ifade edebileceğini ve karşına çıkan sorunlarla baş edebilmeyi. Bu nedenle yaşadığımız tartışma aslında çocuklarımızın doğru şekilde ve düzeyde nasıl tartışılabileceğini, sorunların nasıl çözümlenebileceğini gözlemlemesi için bir fırsat niteliği taşır. Bu fırsatı değerlendirip yararlı veya gerçekten zararlı hale getirebilmekse bizim elimizdedir. Çocuklar uyuduktan sonra yapılan tartışmalarda ya da çocuk varken çıkan tartışmanın, çocuk uyuduktan sonra devam etmesinde ya da çocuk odasına gönderilerek yapılan tartışmalarda veya anne-babanın kendi odasına geçip, çocuğa televizyonu açtığı ya da meşgul olacağı başka bir şey verdiği, “buradan çıkma” dediği tartışmalarda çocuk maalesef herhangi bir gözlem şansı bulamaz.  Bulamadığı gibi kafasında soru işaretleri de oluşturur. Noldu acaba, neden tartışıyorlar? Ben ne yapabilirim gibi. Çocuk uyumadan önce tartışarak birbirini yiyen anne-baba belki sabah uyandığında hiç birşey olmamış gibi de davranıyor olabilir. Böyle bir durumda çocuk tartışmanın nasıl çıktığını gözlemlemiş , ancak nasıl sonuçlandığını gözlemlememiş olacaktır. Belirsiz olan bu kısmı ise kendi kendisine tamamlamaya çalışsa da yarım kalır. Tartışma sırasında başka bir odadaysa sizi yarım yamalak duyacağı için kafasında farklı yorumlamalar ya da yanlış anlamalar da oluşabilir. Bütün bunları engellemek için anne-babanın aralarında çıkan tartışmanın nedenini, tartışama sırasında neler hissettiklerini , sonunda nasıl anlaştıklarını ve çözdüklerini birlikte ifade etmeleri yararlı olacaktır. Unutmayalım ki sorun çözme becerileri doğuştan gelmezler, öğrenilerek kazanılırlar ve çocuklar için bu becerilerin öğrenilebileceği yerlerden biri de aile ortamıdır. Ve çocuklar söylediklerimizden daha çok model aldıkları davranışlarımızı yaparlar.

  • Çocuklarda Kayıp ve Yas

    Çocuklarda Kayıp ve Yas

    Çocuklar da yetişkinler gibi çeşitli türden kayıplarla karşılaşabilirler. Bu ebeveynleri ya da sevdikleri bir kişinin ölümü ya da sevdikleri bir kişiden zorunlu sebepler nedeniyle ayrılma, boşanma, evlat edinilme, taşınma nedeniyle sevdikleri kişilerden uzaklaşma hatta sevdikleri,  bağlandıkları bir nesnenin kaybı da olabilir. Bu gibi durumlarda çocuklar da yas tepkileri gösterebilirler. Ben bu yazımda daha çok sevdikleri birini kaybeden çocukların yas tepkisine ve ölüm temasına değineceğim. Ama bahsettiğim diğer kayıpların da yine yas tepkilerinin verilmesine neden olabileceğini unutmamalıyız. Bu tepkilerin ve bu sürecin çocuklar tarafından nasıl yaşanabileceğini bilmek, bu dönemde onlara daha doğru yardımcı olabilmemizi sağlayacağı gibi bu dönemi daha az hasarla atlatmalarını da sağlayacaktır. Hedefimiz bu dönemde çocuğun hiç zarar görmemesini sağlamak için gerçeklerden uzaklaştırmak ya da gerçekleri çarpıtarak anlatmak olmamalıdır. Çünkü hayatı boyunca onu bir fanusta tutup yaşanabilecek olası olaylardan uzak tutup hiç zarar görmemesini sağlayamayız. Hedefimiz çocuğumuza bu durumu yaşına uygun anlayabileceği şekilde anlatmak, gerçekleri kabul edebilmesini sağlamak ve bunlarla başa çıkma becerilerini kazandırarak minimum zarar görmesi olmalıdır.

    Küçük çocuklar için ölüm ne demektir? Ben bunu anlatabilmek için öncelikle bebeklerdeki devamlılık algısından bahsetmek istiyorum.  Nesne sürekliliği şeklinde ifade edilen bu algı Piaget’e göre bir nesnenin duyularımız dışında da olsa var olduğunu bilme becerisi anlamına gelir. Bir kişinin bize doğru yürüdüğünü, elimizdeki kahve fincanını alıp mutfağa götürdüğünü düşünelim. Bu kişiyi ve fincan göremediğimizde artık onların yok olduğunu mu düşünürüz. Hayır.  Görmesek, duymasak ve dokunmasak bile bu nesnenin ve kişinin zihnimizde bir yeri vardır. Onların yanımızda, gözümüzün önünde olmasalar da var olmaya devam ettiğini biliriz. Bu beceri yaklaşık biz 8 aylıkken gelişir. Bundan öncesinde ise nesneyi veya kişiyi göremediğimiz, duyamadığımız, hissedemediğimiz durumlarda ise yok olarak algılarız. Ancak geliştirdiğimiz nesne devamlılığı bizim için hayat boyu gerekli bir algıyken çocukluk döneminde yaşadığımız bir kayıpla ve ölüm kavramını tanımamızla yıkıma uğrayabilir. Nesne sürekliliğine göre aslında kaybettiğimiz kişinin görmesek de duymasak da var olması gerekir. Ancak öldükten sonra bu kaybettiğimiz kişiyi yaşamımız boyunca bir daha asla göremeyeceğimiz, duyamayacağımız bilgisi bununla çelişir tam olarak bunu açıklamakta güçlük çekeriz. Çünkü ölüm olayı diğer olaylardan biraz farklıdır. Çocuğun ölüm olayını anlayabilmesi için öncelikle biri öldüğünde neler olduğunu belirtmekte ve açıklamakta fayda vardır. Okul öncesi ve okul çağı gelmiş çocukların ölüm kavramını anlamada büyük farklılıkları vardır. 2 yaşından küçük bebekler ölümü anlayabilmek için çok küçüktürler ve anlayamazlar. İki yaşından büyük çocuklar için ise ölüm biraz karmaşıktır. Okul çağına gelmiş çocuklar ise ölümü hemen hemen yetişkinlerin algıladıkları gibi anladıkları söylenebilir. Okul çağına gelmiş bu çocuklara kendileri de dahil bütün canlıların bir ömürleri olduğu, canlıların doğup, büyüyüp, öldükleri bilgisi verilmelidir. Ölümün yaşamın sonu olduğu, ölen birinin vücut fonksiyonlarının durduğu, hareket edemeyeceği, yemek yiyemeyeceği, uyuyamayacağı, rüya göremeyeceği bilgisi verilmelidir. Ölümün asıl nedeninin ne olduğu bilgisi de çocuğa verilmelidir. Örneğin kaza, hastalık, yaşlılık gibi. Birisinin ölümünü istemenin ya da onu üzmenin onu öldüreceği gibi gerçek dışı bilgiler verilmesinden kaçınılmalı veya çocuğa üzülmemesi için yalan söylenmemelidir. Söz konusu durumu söylemek için uygun zamanı veya kişileri beklemek doğru olacaktır fakat yalan söylemek ve çocuğu beklenti içerisine sokmak ve çok fazla ertelemek uygun değildir. Çocuğun durumu net ve doğru olarak algılaması, kabullenmesi ve bununla başa çıkabilmesi konusunda gerekirse destek alması daha doğru bir tutum olacaktır. Bir çocuğun ölümü tam olarak algılayamadığı sorduğu sorularla da anlaşılabilir. Örneğin; “Babam ne zaman gelecek?”, “ Annem geldiğinde ona kızacağım” gibi. Bu cümleler ölen kişiye karşı, özlem veya öfke gibi duyguları da içerebilir. Çocuğun ölümü anlayamaması yetişkinlere her zaman daha kolay gelir. Çünkü yetişkinler için de bu durumu açıklamak oldukça zor bir süreçtir. Çocuğun ölümü anlayamaması bununla ilgili yeterli deneyime sahip olmamasından da kaynaklanabilir. Çocuk tam olarak ne olduğunu anladıktan sonra bile o kişiyi görmek istemek konusunda ısrar edebilir. Bu onun durumu anlamaya yönelik çabalarının göstergesidir. Daha önce ölümle ilgili bir deneyim yaşamış çocuklar bu durumu daha kolay anlayabilirler. Mesela bir hayvanının ölmesi gibi.  Kaybın hemen ardından görülen tepkiler çocuklarda çok çeşitli olabilir. Hiç tepki vermeyen çocuklar olabildiği gibi, yoğun duygusal patlamalar yaşayan çocuklar da vardır. Bağırma, ağlama, isyan etme öfkelenme, vurma gibi tepkiler olabildiği gibi oyun oynamaya devam eden çocuklar da vardır. Bu durum haberi alan çocuğun haberi sindirmek için zaman ihtiyacı olduğunun göstergesidir. Kayıptan biraz daha sonra verilebilen ikincilk tepkiler de vardır. Kaygı, korku, uyku bozuklukları, suçluluk duygusu, tekrara birini kaybedeceği düşüncesi, içe kapanma, öfke ve dikkat çekme isteği, yaşından küçük davranma, olan olayla ilgili oyunlar oynama gibi tepkiler görülebilir. Bu tepkilerin her biri ayrı ayrı değerlendirilip çocuğa bu zaman diliminde destek olunmalıdır. Çocuğa destek olabilmek için çocuğa açık ve dürüst olmanın yanı sıra kendisini güvende hissetmesini sağlamak ve rutin hayatına devam etmesini sağlamak, Çocuğun ihtiyaçlarını veya yardım gereksinimini anlamak, çocuğun olanlarla ilgili konuşmasına ve olanlarla ilgili oyunlar oynayabilmesini sağlamak, kendi duygularımızı da ondan saklamadan nedensel bir şekilde açıklamak, bunlarla nasıl baş etmeye çalıştığımızı ifade etmek, yalnız kendisinin böyle hissetmediğini ifade etmek faydalı olacaktır. Çocuğa olayları dini açıdan anlatmak isteyen ebeveynler bu noktada çocuğun kafasının karışmaması için somut örnekler vererek desteklemelidirler. Kişinin öldükten sonra hem cennete gitmesi hem de toprağın altında olması karmaşa yaratabilir. Bu nedenle ruh-beden gibi kavramların anlaşılabilmesi, somutlaştırarak anlatılabilmesi yararlı olacaktır. Çocuğa cenaze törenine katılması veya mezarlığa gitmesi konusunda baskı yapılmamalıdır. Ancak eğer istiyorsa katılabilir. Bununla ilgili konuşabilir. Çocuğun duygularını paylaşmak bu süreçten sonra da önemlidir. Çünkü çocuk her şeyi anlasa bile zaman zaman tekrara bununla ilgili sorular soracaktır. Ve biz yetişkinler bıkmadan bu soruları cevaplayarak, onun duygularını paylaşarak gerektiği durumlarda destek alarak bu süreçten en az hasar alarak çıkmasını sağlayıp, onun da varoluşsal algısının güçlenmesine yardımcı olabiliriz.

  • Cinsel Şemalar

    Cinsel Şemalar

    Anne-baba için çocukların cinsel kimliği gerçekten çok önemli oluyor. Bu önem daha hamilelik döneminde kendini belli ediyor. Her ne kadar “Sağlıklı olsun. Başka bir şey istemem. Allah ne verirse.” denilse de, anne-babaların bebeklerinin cinsiyetini öğrenecekleri günü iple çektiğini biliyoruz. Daha sonra da öğrenilen bu cinsiyete göre şekilleniyor her şey. Önce renklerden başlıyoruz ayırmaya. Kız çocuk pembe, erkek çocuk mavi oluveriyor. Odasından kıyafetlerine kadar cinsiyeti belirliyor her şeyini çocuğumuzun. Tabi oyuncak seçimleri, okunacak kitaplar da öyle. Kimse erkek çocuğuna bebek almıyor, ya da kız çocuğuna kocaman bir tır. Onların da öyle hayalleri, istekleri olmuyor. Olursa şaşırıyoruz zaten. Olmaması gerekiyor. Bu dediğim erkek çocuk için biraz daha fazla geçerli bir durum aslında. Yani kızımız kumandalı araba ya da tır almak istediğinde o kadar da tepki göstermeyebiliriz. Hatta bazen bu övünülecek bir durum da olabilir. “ Maşallah erkek gibi kız” diyerek övebiliriz. Ama erkek çocuğun oyuncak bebek istemesi, pek de övülecek, hoş karşılanacak bir durum değildir. Ona “ Maşallah Kız gibi oğlan” diyerek bir övgüde bulunmayız. Okunacak kitaplardan da eğer bir erkek çocuk sahibiysek Kül kedisi Sindirella’yı tercih etmeyiz. Peter Pan olabilir ama. Sinemaya giderken de Erkek çocuk sahibiysek Karlar Kraliçesi’ni değil, Küçük Prensi daha çok tercih edebiliriz. Aslında bunlar masumane şeyler gibi duruyor değil mi? Belki de öyledir tabi bilemiyorum ama birçok şeyi cinsiyet üzerine kurduğumuz kesin. Bunlardan daha çok var. Birkaç tanesinden daha bahsetmek istiyorum. Mesela çocuklarımızın cinsel bölgeleri ve buraya yüklediğimiz anlamlar da gerçekten çok farklılık gösteriyor. Mesela  2-3 yaşında erkek bir çocuk evde çok rahat altı olmadan gezebiliyor ve biz buna gülüyoruz. Hatta balkona çıkanlar ordan çiş yapanlar da olabiliyor. Buna da gülebiliyoruz. Ama yine aynı yaşlarda bir kız çocuğunu altında hiçbir şey yokken balkonda gören teyzenin ne diyebileceğini tahmin edebiliyorum. “Şşşşşt!…Gir kız çabuk içeriye. Öyle dolaşılır mı hiç..Ayıp!” İşte Kız çocuğun çok erken yaşlarda kendi cinsiyetiyle ilgili öğrendiği bir kavram oluyor. “Ayıp!” Sonra bütün her şey bunun üzerine inşa ediliyor. Mesela erkek çocuklarının pipisi sevilen ve ilgi gören bir şey oluyor çocukluktan itibaren. “Amanda benim oğlumun pipisi” diye seven ebeveynler çok var. Tabi sonuçta o da bir organ, el, ayak gibi. Ama bunun yanı sıra “Amanda benim kızımın kukusu” diye seven ebeveynlere çok da rastlamıyoruz sanırım. Neden acaba? Kuku kötü bir şey mi? O pipi gibi sevilmeyi hak etmiyor mu yoksa? Dokunmada da aynı tutumlar devam ediyor. Erkek çocuk pipisini elleyebiliyor. Zaten bu şekilde çişini yapıyor. Ama kız çocuk ellerse, yine “ Şşşşt…çek elini ordan ayıp, ellenmez, ört, ört, cıs.” olabiliyor. Çocukluk dönemi bitince gençlik döneminde de yine aynı tarz yaklaşımlar devam ediyor. Mesela erkek çocuklar için “Oooo benim oğlumun peşinde bir sürü kız var” denilebiliyor ve bu durum övülen bir şey oluyor. Ama yine “Oooo benim kızımın peşimde bir sürü erkek var biri gidiyor biri geliyor” diye övülerek anlatılan bir duruma pek fazla şahit olmadım. Yine genç delikanlılarımızın kız arkadaşları pek rahatlıkla erkek arkadaşlarının evine gelip hatta bazen yatılı kalabilenler ya da birlikte tatile gidebilenler olabiliyor. Ama genç bir kızın bu tarz davranışları çok da olumlu karşılanmıyor. İlk cinsel deneyim açısından da bir genç erkek ilk cinsel deneyimini ne kadar erken yaşarsa kendi arkadaş grubu içinde de o denli övülüyor ve favori olabiliyor. Genç kızlarımız içinse bunun geç olması hatta mümkünse evlenene kadar hiç olması makbul karşılanıyor. Birçok erkek evleneceği kızın bakire olmasını bekliyor. Kadın içinse erkeğin deneyimsiz olması haneye bir eksi olarak yazılabiliyor. Erkeğin deneyimlerini ödüllendirip, teşvik ederken, kızınkileri, yasaklayıp cezalandırabiliyoruz. Hatta kızlar kendi aralarında bile erken cinsel deneyim yaşamış arkadaşlarına pek hoş gözle bakmıyorlar. Bütün bunlar akşam saatlerinde dışarıda olan genç kızlarımıza ya da bayanlara da olumsuz şekilde bakmamıza neden olabiliyor. Hatta onların başlarına maalesef taciz, tecavüz gibi akıl almayacak derecede iğrenç durumlar da gelebiliyor. Şimdi bu yetiştirme tutumlarından vazgeçelim desek ne olur acaba? Erkek gibi kızlar ya da “kötü yola düşmüş” kızlar mı yetiştiririz. Ya da kız gibi oğullarımız mı olur? Erkekliğini ispat edemezler mi? Kendi akran gruplarıyla nasıl uyum sağlarlar? Gerçekten karmaşık bir durum. Ama işte bu tutumlarla yetiştirdiğimiz kız ve erkek evlatlarımız var bizim ve bu tutumlar onların da kendi cinsellikleriyle ilgili çeşitli şemalar oluşturmasına neden oluyor. Yetişkin birer erkek ve kadın olduklarında, birbirleriyle ilişkiye girdiklerinde birbirlerini anlamalarını bekliyoruz ama aynı tutumlara maruz kalmadılar ki, nasıl anlasınlar birbirlerini. Sonra aralarında hem iletişim sorunları hem cinsel sorunlar çıkıyor. Çıkar tabi ki.. çok normal. Kimi aldatmadan şikayetçi, kimi vajinusmus vakası olarak geliyor karşımıza. Orda bile farklı tutumlar karşımıza çıkıyor. Erkeğin aldatması daha kabul edilebilir, affedilebilir bir durumken, kadının aldatması namus cinayetlerine kadar varabiliyor. Zaten cinsellikle ilgili geçmiş yaşantılarında ödüllendirilmiş olan erkek neslinin aynı öğrenilmiş davranışını sürdürmesi de çok anormal bir durum değil, cinsel bölgesini çocukluğundan beri saklamaya çalışan kız neslinin vajinusmus olması da çok anormal değil. Tabi belki tek neden olarak bunları söylemek doğru olmaz ama çocukluktan itibaren bize uygulanan tutumların ve cinsellikle ilgili oluşturduğumuz şemaların yetişkin cinsel hayatımıza etkisini asla yadsıyamayız.

  • Başarısızlık Şeması

    Başarısızlık Şeması

    Başarısızlık şeması, temel anlamda hep başarısız olduğunuza dair içsel bir inanç taşımanızdır. İçsel olarak başarısızlık şemasına sahipseniz, hayatınızda her ne olursa olsun, eğitim, kariyer, iş, spor, evlilik, insan ilişkileri  vs… gibi alanların hepsinde başarısız olacağınıza dair gerçekçi olmayan bir inanç taşırsınız ve elde ettiğiniz gerçek başarılar bile içsel olarak bu şemayı değiştirmeye yetmez. Çünkü bu başarılarınızı fark etmez, önemsemez, çeşitli başarısızlıklarınıza ya da hayali başarısızlıklarınıza odaklanırsınız. Kendinizi sık sık başkalarıyla kıyaslamaktan alıkoyamazsınız ve kendinizi diğerlerine göre yeteneksiz, düşük seviyede, algılaması zayıf, beceriksiz, daha az başarılı ya da tamamen başarısız olarak algılarsınız. Başarısızlık şeması genel olarak tüm alanlarda olabileceği gibi özel olarak bir alanda da ortaya çıkabilir. Mesela genel anlamda başarısızlık şeması olmayan biri “matematikte başarısız olmak”, İngilizcede başarısız olmak”, evlilikte başarısız olmak” gibi bazı kendisine göre özelleştirdiği bir takım alanlarda da başarısız olacağı hissine kapılabilir. Bu şemaya sahip kişilerde belli başlı bazı davranışlar görülebilir. Bu davranışlarda bulunuyorsanız sizinde içinizde başarısız olacağınız yönünde derin bir inanç olabilir ve başarılı olmak için öncelikle bu gerçekçi olmayan inancınızı değiştirmeniz gerekebilir.

    Başarısızlık Şemasının Karakteristik Davranışları Nelerdir?

    • Başarmak için çaba göstermemek. (Zaten başarısız olacağım düşüncesi hakimdir. Hem boşuna çabalamak istemez hem de çaba gösterip başarısız olmaktansa hiç çaba göstermeden başarısız olmak daha makuldür. En azından çalışmadım, çabalamadım gibi ondan başarısız oldum şeklinde kendisini savunabilir, başkalarına ve kendisine karşı. Diğer türlü hem çaba göstermek hem başaramamak daha büyük bir aptallıktır diye düşünülür.)

    • İmkan olmasına rağmen, gerçekten gösterebileceği potansiyelin çok altında bir kariyer seçmek. Kendini gerçekleştirmek için adım atmamak ve kaçınmak

    • Hiçbir risk almamak için asıl istediği işi sürekli ertelemek ya da yapmamak.

    • Başlangıç seviyesinde bir işte çalışmayı veya başkalarının işinde çalışmayı kaldıramamak. (Başkaları tarafından değerlendirilmeye yönelik endişeler yaşadığı için)

    • Bir işte çalışırken, başarısızlık endişesi nedeni ile işe karşı ve iş yerine karşı, çalışanlara karşı olumsuz tutumlar geliştirmek.

    • Kendi işinizle ilgili uzmanlaşmak ve kendinizi geliştirmek için çaba harcamamak, yerinde saymak.

    • Başarılması çok zor hedefler belirlemek. Hep uzun vadeli planlar yapmak, kısa vadedeki planları düşünmemek.

    • İşle ilgili insiyatif almaktan ve bağımsız karar vermekten kaçınmak, böyle durumlarda çeşitli bedensel yakınmaların  da oluşması, sorumluluk almaktan kaçmak.

    • Gerçekte başarılı işleriniz olmasına rağmen temelde aptal veya yeteneksiz olduğunuzu hissediyorsunuz. Bu nedenle de insanları kandırdığınızı hissetmek.

    • Yeteneklerinizi ve başarılarınızı küçümseyerek  sürekli hatalarınızı ve zayıf noktalarınızı fark etmek, Başarılı olduğunuz halde kendinizi başarısız hissetmekten alıkoyamamak

    • İlişkilerde eş veya arkadaş  olarak başarılı kişileri seçmek ya da onların başarılarıyla övünmek.

    • İnsanlar için çok fazla fedakarlık yaparak hissetiğiniz başarısızlığı kamufule etmeye çalışmak.

    • Dış görünüşünüze aşırı önem vererek başarısızlık duygunuzu kamufule etmeye çalışmak.

    Başarısızlık Şemasına sahip bireylerin yukarıda bahsettiğim gibi ve bunlara benzer başarılı olmayı engelleyici bir takım davranışları görülür. Başarısızlık şemasına sahip bireyler bu şemanın doğrulanması için kendilerini hep bir başarısızlığa sürükleyecek davranışlarda ve seçimlerde bulunabilirler. Böylelikle onlar için “ Evet ben başarısızım” şeması doğrulanmış olur ve bu durum farkında olunmadıkça ve bu gerçekçi olmayan şema değişmedikçe kendini gerçekleştiren kehanet gibi kısır bir döngü şeklinde devam eder. Yukarıda bahsettiğim başarısızlık hislerini yaşıyorsanız, kendi başarılarınızı engelleyici davranışlar ve seçimlerde bulunuyorsanız, ne olursa olsun içinizdeki başarısızlık hissini atamıyorsanız sizde de “Başarısızlık Şeması” olabilir.