Kategori: Psikoloji

  • Sosyal Fobi

    Sosyal Fobi

    Sosyal fobi yaşayan kişi, dikkatleri üzerinde toplayabileceği sosyal ortamlarda kendisini zor durumda bırakacak şekilde davranmaktan ve başkaları tarafından fark edildiğinde gülünç duruma düşmekten korkar ve kaçınır. Titreme, terleme, kızarma gibi bedensel belirtiler yaşayabilir. Çocuk ve ergenlerde, bu durum sözlü derslerden kaçınma, sınıfta parmak kaldırmama, sportif faaliyetlerden kaçınma şeklinde görülebilir. Yabancı biriyle tanışma ve iletişim kurma konusunda zorlukları olabilir. Topluluk içinde yemek ya da içmek istemeyebilirler. Başkalarının önünde yazı yazmak, konuşmak ve göz teması kurmaktan kaçınabilirler. Çocuklarda kaygı; ağlama, bağırıp çağırarak tepinme, donakalma, sıkıca sarılma, sinme ya da toplumsal durumlarda konuşamamayla kendini gösterebilir. Yaşanan bu durumların sosyal kaygı bozukluğu / sosyal fobi tanı ölçütlerini karşılayabilmesi için sosyal kaygı ve kaçınmaların altı aydan daha uzun sürmesi beklenir.

    Yetişkinlerden farklı olarak çocuklarda içgörü olmadığı için korktukları nesne veya ortamın gerçekten tehlikeli olduğunu düşünürler. Sosyal fobisi olan çocuklarda ailenin yaşam tarzı ona göre organize olabileceğinden kaçınma söz konusu olabilir. Ebeveynin çocuğun sosyal kaygısını azaltmaya yönelik çabalarına çocuklar genelde ani huzursuzluk, mutsuzluk ve ebeveyne yapışma şeklinde tepkiler verebilirler. Bu durum ebeveynde suçluluk duygusuna yol açabilir. Bu çocuklara uygulanan psikoterapiyle terapistin sunduğu psikolojik destek onların gerçek yaşamda fobik durumla baş etmesine katkı sağlar.

    Çocukluk fobileri ile ilgili herhangi bir müdahale (psikoterapi ve / veya psikiyatrik destek) alınmadığında benzeri sorunların yetişkinlikte de devam edebileceği göz önünde bulundurulmalıdır. Bu nedenle ebeveyn çocuğun korkularını önemsemeli ve gereken önlemleri almalıdır.

  • Obsesif Kompulsif Bozukluk

    Obsesif Kompulsif Bozukluk

    Sıkıntı yaratan düşünce,hayal,duygu,isteklerimiz olduğunda veya aynı şeyi istediğimiz halde tekrar tekrar yaparak sıkıntıyı azaltmaya çalışmamız şeklinde belirtilerle seyreden rahatsızlığa Obsesif Kompulsif Bozukluk denmektedir.

    Obsesif Kompulsif Bozukluk belirtileri şu şekilde sıralanabilir:

    Sıklıkla Karşılaşılan Obsesyonlar

    ▪▪Pislik veya mikrop bulaşmasından korkma

    ▪▪Sürekli başkasına zarar vermekten korkma

    ▪▪Hata yapmaktan korkma

    ▪▪Rezil olmaktan veya sosyal açıdan kabul edilemez bir şekilde davranmaktan korkma

    ▪▪Sürekli şeytanca veya günahkâr düşünmekten korkma

    ▪▪Düzen, simetri, kusursuzluk ihtiyacı hissetme

    ▪▪Aşırı kuşkulu olma

    Sıklıkla Karşılaşılan Kompulsiyonlar

    ▪▪Tekrar tekrar yıkanma, duş alma veya ellerini yıkama

    ▪▪El sıkışmayı veya kapı tokmağına dokunmayı reddetme

    ▪▪Kilit, ocak gibi şeyleri sürekli kontrol etme  

    ▪▪Rutin işleri yaparken içinden veya yüksek sesle sürekli sayı sayma

    ▪▪Sürekli bir şeyleri belli bir biçimde düzenleme

    ▪▪Belirli bir sıraya göre yemek yeme

    ▪▪Belirli kelimeleri, cümleleri veya duaları tekrarlama

    ▪▪İşleri belirli bir sayıda yapma ihtiyacı hissetme

    ▪▪Değeri olmayan şeyleri toplama veya biriktirme

    Obsesyon ve kompulsiyonlar, yetişkinlerde görüldüğü gibi çocuk ve ergenler arasında da sıklıkla görülebilmektedir. Kişinin takıntılı düşünce ve davranışlarına ne kadar zaman ayırdığı ve yaşamları üzerinde nasıl yıkıcı etkileri olduğu incelenmektedir.

    Obsesif Kompulsif Bozuklukta Bilişsel Davranışçı Terapinin etkililiğine pek çok bilimsel yayında yer verilmektedir. Obsesif Kompulsif Bozukluğun tedavisinde Bilişsel Davranışçı Terapi uygulamaları yapılmaktadır. Bu açıdan danışanların kompulsiyonları gerçekleştirmemenin doğuracağı anksiyeteyle yüzleşmeleri ve başa çıkma becerisi kazanmaları terapide hedef olarak belirlenmektedir. Ayrıca gerektiğinde danışanların psikoterapiye ek olarak medikal tedavi almaları için yönlendirme yapılmaktadır

  • Depresyon

    Depresyon

    Depresyon; çocukluk ve ergenlik dönemi ruhsal bozukluklarının önemli bir bölümünü oluşturan, psikiyatrik hastalıklar arasında en sık görülenlerin başında gelmektedir. Depresyon tanısı koyulması için belirtilerin en az iki hafta sürmesi ve kişinin günlük yaşamını etkileyebilecek düzeyde olması gerekmektedir.

    Çocuklarda depresyon tanısı gelişim evrelerine göre değerlendirilmektedir. Örn; çok ağlama, uyku düzensizlikleri, yemek yemek istememe, içe kapanma, davranış sorunları, okul başarısında belirgin düşme gibi belirtilere dikkat edilmelidir. Erken çocukluk döneminde depresyon; ebeveynin ilgisiz oluşu, aşırı koruyucu tutumu, sevilen kişinin/nesnenin kaybı, aile içinde iletişim sorunlarının yansıdığı ilişkiler, ailede depresyon öyküsü olan, istismara uğrayan çocuklarda vb. sebeplerden olabilmektedir. Kadınlarda daha sık görülen depresyonun belirtileri;

    • Kendinden nefret etme, şiddetli suçluluk duygusu,

    • Kararsızlık,

    • Dikkati odaklayabilme ile ilgili güçlük yaşama,

    • Unutkanlık,

    • Uyku düzensizlikleri, uyku ile ilgili belirgin farklılıklar,

    • Çabuk sinirlenme, huzursuzluk hali, yorgunluk hissetme,

    • Yeme bozuklukları; iştahta artma veya azalma,

    • Umutsuzluk, çaresizlik, kendini değersiz hissetme gibi duygular,

    • Yalnız kalma isteği ve çevreden uzaklaşma,

    • Sebepsiz baş ağrısı vb. sürekli ağrılar hissetme,

    • Hiçbir şeyden zevk almama, isteksizlik,

    • İntihar düşünceleri veya intihar girişiminde bulunma,

    • Alkol kullanımı.

    Bu belirtilerden birkaçı veya çoğu yaşanıyorsa, erken dönemde müdahele edilebilmesi açısından profesyonel bir destek alınması önerilmektedir. Değerlendirme’de kullanılan psikolojik testler ve medikal incelemeler önemli bir yer tutmaktadır. Danışanın yaşadığı sorunlar ve alınan öykünün  de tedavinin yönünü belirleyici bir rolü vardır. Psikoterapiler (oyun terapisi, bireysel terapi, aile terapisi vb.) ve medikal tedavi depresyonda işlevsel olarak kullanılan yöntemlerdir.

  • Fobilerden Kurtulmak

    Fobilerden Kurtulmak

    Fobi bir nesne ya da durumla ilgili, söz konusu tehlikeye yönelik olarak orantısız bir şekilde verilen duygusal, düşünsel, davranışsal ve fizyolojik tepkiler bütünü ve bu tepkilere bağlı olarak korkulan şeyden ya da durumdan kaçınma eğilimi olarak tanımlanır. Fobi kelimesi düşmanlarını korkutan eski Yunan Tanrısı Phobos’tan gelmektedir. Günümüzde korkulan nesnenin isminin ardından fobi kelimesinin eklenmesiyle fobilere isim verilmeye başlanmıştır. Tüm fobiler kaygı bozukluğu olarak ele alınmaktadır. Psikologlar fobiyi sosyal fobi ve özgül fobiler olarak ikiye ayırmaktadırlar. Sosyal fobi kişinin sosyal bir ortamda hata yapma, küçük düşme, yeterli performans gösterememe gibi endişelelerle geri durması, belirli ortamlara girmemesi ya da girse bile pasif kalması şeklinde görülen bir sorundur.

    Özgül Fobi

    Özgül fobi belirli bir nesne, durum ya da canlı ile karşılaşınca veya karşılaşma beklentisi olduğunda ortaya çıkan asılsız, abartılı, gerçek dışı bir korku durumudur. Psikoloji literatüründe tanımlanmış olan onlarca fobi vardır. Bunlardan bazıları; uçak fobisi, hayvan fobisi, kapalı alan fobisi, asansör fobisi, boğulma fobisi, yazı yazma fobisi vb.

    Fobiler Nasıl Oluşur?

    Psikoloji biliminde bir sorunun ya da bozukluğun ortaya çıkmasına dair birden fazla teori bulunmaktadır. Her bir teori söz konusu bozukluğun oluşma şekli ve tedavisi için farklı önerilerde bulunur. Bu teorilerden en yaygın olan 3 yaklaşıma göre fobi oluşumu şöyledir;

    Psikanalitik Teoriye Göre Fobi Oluşumu

    Psikolojinin kurucusu olan Sigmund Freud’a göre fobiler bilinçdışı çatışmalarımızın sembolik yansımalarıdır. İnsanlar geçmiş ya da şimdi ki yaşamlarında çatışma ve yoğun olumsuz duygular yaşadıkları bazı durumlarda duygularını ifade edemezler ve duygularını bastırırlar. Bastırdıkları duyguların yarattığı gerilimi azaltmak içinde bu duyguları dışa vurma ihtiyacı hissederler fakat duygularını o olumsuz duyguları yaşadıkları kişilere karşı ifade ederlerse kendilerininde olumsuz bir şeyle karşılaşacaklarından bilinçdışı bir şekilde korktuklarından, bilinç dışında ki çatışmalarını sembolik olarak başka bir şeye ya da nesneye yönlendirerek bu duygularla belli bir oranda başa çıkmaya çalışırlar. Örneğin babasının önemli bir davasını takip etmek için başka bir şehre gidecek olan bir danışanım, davayı kaybederse babasına karşı hissedeceği suçluluk duygusunu o kadar yoğun yaşıyormuş ki daha önce defalarca uçağa binmesine rağmen dava için hava alanına vardığında birden uçaktan korkmaya ve uçağın düşeceğini düşünmeye başladığını bu yüzden uçuştan vazgeçtiğini ve bir daha da uçağa binmediğini ifade etmişti.

    Davranışçı Teoriye Göre Fobi Oluşumu

    Davranışçı yaklaşıma göre fobi kişinin nötr bir uyaran/durumla, olumsuz bir durumun ard arda gelerek kişinin zihninde bir eşleşme oluşmasına bağlı olarak ortaya çıktığını ileri sürer. Daha önce kişiye herhangi bir rahatsızlık vermeyen bir durum/nesne ile karşılaşıldığı sırada kişinin bedensel belirtilerinde bir değişme ya da olumsuz bir olay yaşanmasına bağlı olarak kişi için daha önce nötr olan bir durum/nesne korku yaratan bir duruma dönüşür ve kişi bu durumu tekrar yaşamamak için o durum/nesneden kaçınmaya başlar ve durum/nesneye karşı olan korku/kaygı daha da gelişir ve kemikleşir. Bunun en iyi örneği Küçük Albert deneyidir. Bu deneyde araştırmacılar Albert adındaki küçük bir çocuğa önce gerçek bir tavşan verip oynamasını istemişler, Albert’da korkusuzca ve keyifle tavşanla oynamıştır. Sonrasında tavşanı Albert’a tekrar tekrar gösterip hemen ardından ortama çok yüksek ve rahatsız edici bir ses vermişlerdir. Bunun ardından Albert tavşan gördüğünde korkmaya ve ağlamaya başlamıştır. Çünkü Albert tavşanla gürültü arasında bir bağ kurmuş ve klasik koşullanma yaşamıştır. Hatta sonrasında Albert beyaz bir çok şey gördüğünde hatta Noel Baba gördüğünde bile ağlamaya başlamıştır.

    Sosyal Öğrenme ve Deneyime Bağlı Fobi Oluşumu

    Bu bir çok fobinin ana gelişim nedenidir. İnsan direkt olarak deneyimleyerek ya da gözlemleyerek de öğrenebilen bir varlıktır. Geçmişte nötr olan bir durumla ilgili olumsuz bir tecrübe yaşamak ya da bazen yaşayan birini görmek bizde söz konusu duruma dair bir bilgi edinimi sağlar ve kişi yaşamını yeni edindiği bilgi doğrultusunda şekillendirir. Örneğin daha önce bir hayvan tarafından saldırıya uğrayan biri o hayvanın hatta başka hayvanların kendisine zarar verebileceğine dair bir korku geliştirir ve o hayvanı gördüğünde korkup kaçmaya hatta o hayvanla karşılaşabileceği yer ve ortamlarda bulunmamaya başlayabilir. Bu da fobinin gelişmesine yol açar. Benzer şekilde uçuş sırasında türbülans yaşayan birinde uçak fobisi gelişebilir. Kişiler yaşamış oldukları olayın benzerini yaşayacaklarına dair kaygı geliştirdiklerinden söz konusu olayın gelecekte çok daha fazla ortaya çıkacağını düşünmeye başlarlar. Bu da korkudan korkmayı beraberinde getirir.

    Bütünsel Bir Bakış Açısıyla Fobi ve Fobik Yaşantı

    Bazı insanlar genetik ve kalıtımsal olarak psikolojik sorunlara yatkın olarak dünyaya gelirler. Tıpkı bağışıklık sistemimiz gibi. Bazı insanlar sık sık hasta olurken, bazıları çok nadir hastalanırlar. Benzer bir durum psikolojik sorunlar içinde geçerlidir. Doğuştan kaygıya daha yatkın olan kişilerin küçük olumsuz durumlarda bile fobi geliştirmeleri daha olasıdır. Diğer taraftan bazı insanların otonom sinir sistemleri (fizyolojik tepkileri) çok hassas ve oynaktır. Doğuştan getirilen bu yatkınlıkların yanı sıra bir hayvan, durum ya da nesneyle olumsuz bir yaşantı deneyimleyen biri sonrasında o hayvan, nesne ya da durumla bir daha karşılaşırsa zarar göreceğini geçmişte yaşadığı şeye benzer belkide çok daha kötü birşey yaşayacağını düşünmeye başlar, bu düşünce kaygı ve korkuyu tetikler, kaygı ve korku otonom sinir sistemini tetikleyerek kalp çarpıntısı, terleme, sıcak basması, titreme, vücutta gerilme vb sempatik sinir sistemi semptomlarını ortaya çıkartır. Tüm bunların sonucunda da kişi o durum, nesne ya da hayvandan uzaklaşır. Uzaklaştığında korku ve kaygısının azaldığını fark eder. Bu rahatlık halini sürdürebilmek için korku veren şeyden sürekli olarak uzak durmaya başlar bu da fobi oluşumuna yol açmış olur. Hatta uç noktalarda bazı kişiler fobisini yaşadıkları şeyin adını duyduklarında, tv de gördüklerinde ya da hayal ettiklerinde bile kaygı belirtileri göstermeye başlarlar.

    Özgül fobi görülme oranı erkeklerde %7 kadınlarda %16 civarındadır. Diğer taraftan panik atak, yaygın anksiyete bozukluğu gibi kaygı bozukluğu olan kişilerde fobi görülme olasılığı daha da yüksektir.

    Hayvan Fobisi

    Bir hayvan fobisi, herhangi bir veya tüm hayvanlardan aşırı ve garçek dışı ve abartılı korku ile karakterizedir. Herkesin belirli hayvan türlerinden korkması normalken bu korku, kişilerin hayatlarının normal bir şekilde devam etmesini engellemez. Hayvan fobisi için, belirli bir tür hayvanla karşılaşmanın yakında olduğunu bilerek, acı çeken kişinin tüm hayvanları veya belirli türde hayvanları önlemek için kendi planlarını değiştirmesine hayatını sınırlandırmasına yol açabilir. En yaygın görülen hayvan fobileri; kedi fobisi, köpek fobisi, böcek fobisidir.

    Hayvan Fobisinin Nedenleri

    Tüm fobiler gibi, hayvan fobisi için evrensel olarak açıklama yoktur. Daha ziyade, böylesi bir bozukluğun ortaya çıkmasına yol açan, her bireyin çeşitli benzersiz deneyimleridir. Hayvan fobisinin gelişmesine neden olabilecek deneyimlerden bazı örnekler arasında hayvanlarla ilgili erken yaş travmatik olaylar, bu tür olaylara şahit olma, hatta anne-babalar veya bakıcılar tarafından hayvanlara karşı korku veya korkuyu vurgulayan yetiştirme sayılabilir. Ne olursa olsun, tedavi edilmezse fobi kötüleşebilir ve kişinin sosyal ve duygusal hayatını daha da engelleyip sınırlandırabilir.

    Fobi Tedavisi Nasıl Yapılır?

    Fobiler insan yaşamını çok kısıtlayan bir sorun olmakla birlikte fobi tedavisi kısa ve yüksek başarı oranına sahip bir psikolojik sorun olarak kabul edilirler. Fobi tedavisi için kullanılan bir çok tedavi yöntemi bulunmaktadır. Bunlardan bazıları;

    Sistematik duyarsızlaştırma; bu yöntemde kişiye nefes, otojenik gevşeme egzersizleri ve imajinasyon uygulamaları öğretilir. Ardından kişinin fobi yaşadığı şeye dair korkuları en az kaygı verenden en fazla kaygı verene kadar sıralanır, ardından önce imajinasyon çalışmalarıyla korktuğu şeylerle kademeli olarak yüzleştirilir ve bu sırada oraya çıkan fizyolojik belirtilerini kontrol etmesi sağlanır. Son aşamada ise kişinin fobi sorunu yaşadığı şeyin gerçek hali ile kademeli olarak yüzleştirilmesi sağlanır. Evrimsel açıdan bakıldığında dünyadaki tüm canlıların en temel özelliği uyum sağlamaktır. Sistematik duyarsızlaştırma yöntemi ile kişilerin kaygı hissettikleri uyarana karşı uyum sağlamaları gerçekleştirilmiş olur. Bunun en iyi örneği kedi ya da köpek fobisi olan birinin yavru bir kedi ya da köpeği beslemeye başlamasıyla zamanla fobisini yenmesidir.

    Bilişsel davranışçı terapi; bu yöntemde öncelikli olarak kişinin yaşadığı fobik duruma dair olan çarpıtılmış olumsuz duygu ve düşünceleri saptanır, ardından bu düşüncelerin yerine daha gerçekçi ve rasyonel düşünceler yerleştirilir. İkinci aşamada sistematik duyarsızlaştırmaya benzer bazı yöntemlerle kişinin fobi durumunda yaşadığı bedensel semptomları kontrol etmesi sağlanır.

    EMDR; açılımı göz hareketleriyle duyarsızlaştırma ve yeniden işleme tekniği olan EMDR yönteminde, kişide fobi oluşmasına dair geçmişte yaşadığı olumsuz olaylar listelenir ve tercihen yaşanılan ilk olaydan başlayarak yaşadığı olumsuz durumların görüntüleri ya da söz konusu olayların duyguları EMDR teknikleriyle silinir. EMDR uygulaması sonrası kişiler bu olayları ya hiç hatırlamazlar yada hatırlasalar bile bu hatırlama onlara hiç bir şekilde rahatsızlık vermez. EMDR yöntemi henüz yaşanmamış ama yaşanabileceği varsayılan olası durum ve senaryolar içinde kullanılabilir. Örneğin hiç uçağa binmeyen birinin zihninde uçakta yaşayacağını varsaydığı bazı olası senaryo ya da görüntüler vardır. EMDR bu görüntülerinde silinmesi yolu ile fobileri tedavi etmektedir.

  • EMDR Terapisi Nedir?

    EMDR Terapisi Nedir?

    Bir çok kişiye mucize gibi gelen acı anıları silmek bir çok kişinin istediği bir şeydir. Günümüzde farklı bir çok olay ya da psikolojik soruna bağlı olarak çeşitli nedenlerle mutsuz olan insanların EMDR yöntemiyle çeşitli rahatsızlıklarının tedavi edilmesi mümkün olmaktadır.

    Travmatik olaylarla başa çıkmak için bir çok psikoterapi yöntemi, farklı bir çok tedavi şekli önermiştir. Bunlardan travma konusunda en etkili olan terapi yöntemi bilişsel davranışçı terapi yöntemi olmuştur. Uzun yıllar boyunca Bilişsel davranışçı terapi ile acı anılar, korkular ya da özgüven sorunu gibi birçok farklı travmanın iyileşmesi söz konusu olmaktaydı. EMDR yöntemi, 1987 yılında ortaya çıkan bir psikoterapi yöntemidir. Travmaya maruz kalan kişilerin göz hareketlerinin rahatsız edici düşüncelerin şiddetini azaltmak için kullanılmasıyla farklı bir terapi ekolü ön plana çıktı. Günümüzde acı anıları silmek ya da travma sonrası stres bozukluğu (TSSB) semptomlarını iyileştirmek için en sık kullanılan ve etkinliği en yüksek olan psikoterapi yaklaşımları EMDR ve Bilişsel Davranışçı Terapidir. Bilişsel Davranışçı Terapi yaşanan kötü ve acı anıların düzelmesinde etkili olmakla birlikte, EMDR çok daha hızlı (bazen tek seansta) sonuç vermektedir.

    EMDR Terapisinin açılımı; Göz Hareketleriyle Duyarsızlaştırma ve Yeniden İşleme (Eye Movement Desensitization and Reprocessing ) olarak geçmektedir. Yaşadığımız tüm olaylar ve bu

    olaylarla ilişkili olan duygular ve bedensel duyumlar, beynimizin sağ ve sol loblarına kaydedilirler.

    Ancak travmatik olarak kabul edilen acı yükü fazla ve psikolojik olarak çok zorlayıcı olan olaylarda (kaza, taciz, deprem, atak, ölüm vb) olayın duygusal yükü çok fazla ve yoğun olduğundan beyin bu olayın yarattığı duygu ve bilgileri doğru ve sistemli bir şekilde kaydedemez (işleyemez). Buna bağlı olarak kişiler o yaşadıkları olayı anımsatan en küçük bir şey olduğunda (örneğin kaza yapan birinin yeniden arabaya binmesi) ya da bazen hiç bir tekikleyici olmasa da, kişiler yaşadıkları olayla ilgili görüntüleri (flashback) ya da bedensel duyumları yeniden yaşar ve benzer duyguları tekrar tekrar yaşamaya devam etmiş olurlar. Kişide ortaya çıkan bu kaygı durumuna bağlı olarak kişi olayı tetikleyebileceğini düşündüğü durum ve ortamlardan kaçınmaya ya da tek başına o ortama girmemeye çalışır. Bu da kısır döngüye yol açarak sorunun ve şiddetinin büyümesine yol açar.

    Yaşam içinde edindiğimiz tüm bilgi ve yaşantılar, hem mantıksal hem duygusal hem de bedensel verilerin harmanlanarak kaydedilmesiyle sonuçlanır. Adaptif bilgi işleme yöntemi olarak kullanılan EMDR teorisinde, fizyolojik temele sahip olan bir sistemle bilginin ulaşılabilir ve işlevsel hale gelmesi sağlanır. Yani kişinin geçmişte yaşadığı olumsuz bir olaya dair bilgi (anı), duygu ve bedensel duyumları yeniden gözden geçirilerek hafızaya kaydedilir. Diğer taraftan travmatik olayla ilişkili ortaya çıkan bedensel duyumlar ve fizyolojik tepkilerle olayın bağlantısı kesilmiş olur. Yani öğrenmeyle ilgili anılar zihinde yeniden düzenli bir şekilde bağlanılarak bu deneyimdeki olumsuzlukların giderilmesi sağlanmış olur.

    Yani travmatik olaylarda ses, koku, tat, beden, duygu ve düşünceler olduğu gibi depolanır. Yeniden yaşandığında aynı acı ve olumsuz etkiler ortaya çıkarak söz konusu kişinin olumsuz somatik tepkilerinin ortaya çıkmasına neden olur. Tıpkı bir şarkının ya da bir kokunun bizi alıp yıllar önceki bir şeyi o anda ki tüm duyumlarla birlikte bize yeniden yaşatması gibi. Fakat bu anımsanan ve hissedilen şeyler olumsuz ve can yakıcıdır. Travmatik olayların tedavi edilmesi EMDR ile olduğu gibi Bilişsel davranışçı terapi ile de sağlanabilir. EMDR ve Bilişsel Davranışçı Terapi arasında ki fark (her zaman olmamakla birlikte) genelde EMDR yönteminin daha hızlı sonuç vermesidir.

    EMDR Terapisi Ne İşe Yarar?

    EMDR, izole kalmış ve sağlıklı bir şekilde hafızaya kaydedilememiş anıların yeniden işlenmesini sağlar. Kişinin duruma bakış açısı değişir ve olumlu duygularla problemin çözüm sürecini kısaltır. Adaptif/uyum sağlayıcı biçimde depolanan duyguların kontrolü daha kolay sağlanabilir.

    Kayıplar, taciz, tecavüz, doğal afet, şiddete maruz kalmak, olumsuz bir uçuş deneyimi, fobiler gibi birçok farklı travmatik, acı yaşantı sağlıklı işlenmemiş/kaydedilmemiş anılar olarak hafızada yer edinir. Bunun sonucunda travmayı anımsatan uyaranlar ortaya çıktıında kişinin geçmiş travmaları tetiklenir, bu da kişinin kaygı, korku, endişe gibi semptomları ve bunlara bağlı bendensel duyumlarının yaşanmasına yol açar. EMDR bu yaşantıları yeniden düzenleyerek sağlıklı bir şekilde kaydedilmesini sağlar.

    EMDR terapisinde amaç da bu yaşantıları yeniden işleyerek belleğe kaydetmek, bu konuyla ilgili travmaları gidermek için duyarsızlaşma sürecine girerek hastanın bilinçli olarak bu durumdan kurtulmasını sağlamaktır. EMDR uygulaması sonrası kişi geçmişte yaşadığı olayı ya hatırlamaz ya da hatırlasa bile olayla ilgili olumsuz birşey hissetmez. Olumsuz anılar ya silinmiş olurlar ya da hatrlansa bile basit ve normal bir hatıra gibi rahatsızlık vermeden anımsanırlar.

    EMDR ile ilgili yanlış bilinen bir noktada her psikolojik sorunun çözümünün EMDR ile mümkün olduğunu düşüncesidir. EMDR psikoloji ve psikoterapide kullanılan yüzlerce terapi yönteminden biridir. Fakat her sorunun EMDR ile çözülmesini beklemek gerçekçi değildir. Bazı danışanlar İzmir EMDR terapisi ihtiyacı ile yalnızca EMDR uygulanması için başvurabilmektedir. Bazı durumlarda danışanlara sadece EMDR uygulamak yeterli gelirken bir çok zaman EMDR psikoterapi sürecinde kullanılan ek ve önemli bir teknik olarak karşımıza çıkar. Bu nedenle İzmir’ de EMDR uygulayan psikolog arayışındansa, EMDR eğitimi almış tercihende Uzman Psikolog olan birinden destek almak daha sağlıklı olacaktır.

    EMDR Terapisi Hangi Hastalıklarla Kullanılır?

    EMDR terapisi hangi hastalıklarda kullanılır merak edenler, EMDR bipolar ve panik bozukluk gibi birçok farklı psikolojik problemde kullanılmaktadır. Bunun yanı sıra EMDR genelde;

    Yeme bozuklukları,

    Yas,

    Özgüven problemleri,

    Öfke ve stres sorunları,

    Çoklu travmalar,

    Travmaya bağlı psikolojik sorunlar,

    Aldatma, terk edilme,

    Kaygı bozuklukları,

    OKB,

    Sınav kaygısı,

    Cinsel sorunlar,

    Fobiler ve korkular gibi sorunlarda kullanılmaktadır.

    Taciz ve cinsel istismar gibi durumlarda da uygulanan EMDR terapisinde çift taraflı uyarım yöntemleri kullanılarak hem içsel süreçler hem de bedensel etkilerin gözlenmesi söz konusu olmaktadır.

    EMDR yönteminin uygulanabilmesi için kişinin olumsuz ya da travmatik birşey yaşamış olması gerekmemektedir. Henüz yaşanmamış ancak yaşanmasından korkulan, kaygılanılan durumlarda da EMDR tekniği işe yaramaktadır. Örneğin henüz üniversite sınavına girmemiş olan birinin sınava dair yaşadığı kaygılarla ilgili olarak da EMDR tekniği kullanılabilir.

    EMDR Terapisi Nasıl Uygulanır?

    Geçmiş- Şimdi – Gelecek olmak üzere üç zaman dilimine yönelik olarak 8 aşamalı (bu aşamaların hepsi bir seans sırasında gerçekleştirilir) tedavi, anıların yeniden işlenerek duyarsızlaşmanın sağlanması, mevcut semptomların tedavi edilmesi ve yerleştirme / sonuç aşaması şeklinde olan EMDR aşamaları gerektiğinde ana uygulamaya bağlı kalmak kaydıyla, kişiye göre farklı şekillerde de uygulanabilir.

    EMDR uygulaması sırasında özel bir şey yapılmasına gerek yoktur, hatta çoğu zaman danışanın konuşmasına bile çok az miktarda ihtiyaç duyulur.

    EMDR Terapisi Kaç Seans Sürer?

    8 aşamadan oluşan tedavinin hastanın yaşadığı olay, olayın şiddeti ve kişinin psikolojik dayanıklılığına bağlı olarak 1-3 seans arasında değişmektedir. EMDR kısa süreli terapiler grubunda yer almaktadır. Danışanın ihtiyacına ve yaşadığı olayın şiddetine göre değişen seans aralıkları, uzmanın ve hastanın insiyatifinde değerlendirilir.

    EMDR Terapisi ile Hipnoz Yönteminin Benzerlikleri ve Farklılıkları Nelerdir?

    Hipnozdan farklı bir tedavi yöntemi olan EMDR, kişinin trans haline geçmesine gerek kalmadan uygulanan bir yöntemdir. Danışanın bilinçli olduğu sırada yapılan EMDR, hipnozdan telkine ihtiyaç duyulmaması, kişinin tamamen bilinçli halde olması, uyanık olması ve yönlendirmesiz olması yönleriyle farklıdır.

    Hipnozda hastanın transa geçmesi ve sonrasında da bilinçaltından anılarıyla yüzleşmesi söz konusu olmaktadır. EMDR terapisi söz konusu olduğunda ise, hasta bilinçli olarak anılarla yüzleşir ve kendisinin hiç bir şey yapmasına gerek kalmaksızın yaşadığı olumsuz olaya karşı duyarsızlaşır. Göz hareketlerinin önem kazandığı EMDR için, kişinin içsel sürecinin dışarıya yansıması söz konusu olmaktadır. Dolayısıyla ikisi birbirinden farklıdır.

    EMDR Protokolü Nedir? Aşamaları Nelerdir?

    EMDR protokolü farklı 8 aşamadan oluşur. Danışanın geçmişi, yaşadığı semptomları ve acı anıları belirlenerek tedavinin ne şekilde uygulanacağı belirlenir. Daha sonra hazırlık aşamasına geçilir ve işlemlemeye hazırlık başlar. Değerlendirme aşamasında hedef anı tespit edilerek, bugünkü duygular ve inançlar ortaya çıkartılır. Duyarsızlaşma aşamasında ise anıyı temsil eden resme odaklanılarak negatif inancın ortadan kalkması sağlanırken diğer taraftan olumlu bir düşünceye sahip olması amaçlanır. Sonrasında aşağıdaki uygulamalara geçilir;

    Yerleştirme,

    Beden tarama,

    Kapanış,

    Yeniden değerlendirme.

    Böylece geçmiş-bugün- gelecek temizlenerek kurtarılmış olur. Danışan bakış açısının gelişmesi ve çalışmaların anlaşılması için travmalarla başa çıkabilmeyi öğrenmiş olur. EMDR faydaları uzun dönemde incelendiğinde, hastaların pozitif geri dönüşler yapması çok yaygın bir sonuçtur.

    Tedavide hastanın travmaların canlanması ve olayın sürekli hatırlanması sonucunda olumsuz duyguların kısa bir süreliğine tetiklenmesi söz konusu olmaktadır. Kısa ve uzun süreli yüzleşmelerle anıya dönmek ve anının canlılığını yitirmesi konusunda çalışılan terapide, danışanın içsel dünyasını bilinçli olarak ele alması sağlanmış olur.

    EMDR Terapisi Öncesi ve Sonrasında Neler Yapılması Gerekir?

    Tedavi öncesi bir ön hazırlık evresi yoktur. Ancak danışanın istekli olması ve tedavi için gerekli olan süreçte uygulamaların sorunsuz biçimde yapılması büyük önem taşımaktadır. Bu nedenle İzmir EMDR uygulaması arayışında olan danışanların, bir kaç seans için zaman ayırmaları sağlıklı bir EMDR protokolü uygulanabilmesi için gereklidir.

    EMDR Tedavisinin Faydaları ve Zararları Nelerdir? Yan Etkileri Var Mıdır?

    EMDR yan etkileri diyebileceğimiz pek de birşey yoktur. Nadiren, danışanların hatırlamak istemedikleri anılarının yeniden hatırlanması, o an için kısa bir süreliğine biraz rahatsızlık verse de EMDR uygulamasına geçildiği anda kişi hızlı bir şekilde rahatlamaya başlamaktadır.

    EMDR Terapisi TSSB Tedavisinde Etkili Midir?

    En çok travma sonrası stres bozukluğu konusunda araştırma yapılan EMDR terapisi yönteminin etkin sonuçlara yol açtığına dair bir çok bilimsel araştırma mevcuttur. 2018 yılı itibariyle 2 milyon kişinin EMDR yönteminden fayda sağladığı bildirilmektedir. Bilişsel Davranışçı Terapi ve EMDR uygulamasının birleştirildiği psikoterapi uygulamalarında çok daha etkin sonuçlar alındığına dair bir çok bilimsel çalışma mevcuttur.

    EMDR Terapisi ile Acı Anıları Silmek Mümkün Mü?

    EMDR konusunda merak edilenlerin başında EMDR terapisi ile acı anıları silmek mümkün mü sorusu gelir. Bir mucize beklenmezken, travmaların etkisinin azalması ve kişinin sağlıklı olması açısından tedavinin başarılı sonuçlar verdiği bilinmektedir. Bazı durumlarda kısa süreli sıkıntıların artması yaşanırken, genel anlamda sonuç memnun edicidir. EMDR için ‘’ışık hızında tedavi’’ tanımlamasıda sıklıkla yapılan bir benzetmedir.

    EMDR Terapisi Kalıcı Bir Yöntem Midir?

    Tedavi yapılan bireylerde 3 ila 5 yıl arasında değişen sürelerde mevcut durum incelemeleri yapılmıştır. İnceleme sonrası terapiden fayda gördükleri ortaya çıkmıştır. Kalıcılık hem danışanın hem de terapistin çabasıyla ortaya çıkacak bir sonuçtur. Bu yüzden danışanın kararı ve hayatını yaşama şekli, sonuç açısından önemlidir. EMDR terapisinden yararlanmak isteyen kişilerin başvuracakları uzman psikoloğun EMDR eğitimi almış olmasına dikkat etmeleri gerekir. Şimdilik EMDR üniversitelerde öğretilen bir yöntem olmadığından, klinik alanda çalışan psikoloğun ek olarak EMDR eğitimi almış olması gerekmektedir.

  • Modern Yalnızlık

    Modern Yalnızlık

    Yalnız olmakla yalnızlaşmak arasında ki fark

    Aslında aralarında ayrıştırma yapılması gereken iki kavram yalnızlık ve tek başınalıktır. Tek başına olmak bir seçimdir. Kişi diğer şeyler ya da insanlarla birlikte olmak yerine bir başına bir şey yapmayı ya da bir başına kalmayı kişisel bir tercih olarak gerçekleştirdiğinde tek başına kalmış olur. Ancak bu tek başınalığını istediği zaman sonlandırıp diğer şeyler ya da insanlarla birlikte olmayı seçebilir. İşin özü bunun bir seçim ya da tercih olmasıdır. Örneğin bir ev arkadaşı ile birlikte yaşama olasılığınız varken bunu tercih etmeyip tek başınıza bir evde yaşamayı tercih ettiğiniz taktirde tek başına olmayı seçmiş olursunuz. Başka bir örnek olarak hayatınıza bir karşı cinsi almamak ya da evlenmemek sizin tercihinizse bu tek başına olmayı seçmek demektir.

    Yalnızlık ise yalın olmaktan, diğer şeylerden ve insanlardan yalıtılmış kalmakla ilgilidir bu bir seçim olmaktan öte bir eksiklik, becerememe ya da mahrum olma durumudur. Siz diğer şeyler veya insanlarla birlikte olmak istediğiniz halde yanınızda olacak birilerini bulamıyorsanız yalnız kalmış olursunuz. Aynı evi paylaşmak istediğiniz bir ev arkadaşı ararsınız ancak uygun birini bulamazsanız bu yalnızlığa dönüşmüş olur. Yine ilişkilerden örnek verecek olursak kendinize uygun bir eş adayı aradığınız halde aradığınız özelliklere uygun birini bulamıyorsanız yalnız kalmış olursunuz. Özetle tek başınalık bir tercihken, yalnızlık bir zorunluluktur.

    Batı dünyasında ki modernleşme bir çok yönüyle ülkemizde de yansımalar buluyor ancak bu ortalama 10-15 yıllık bir farkla gerçekleşiyor. Temel fark batı toplumlarının daha bireysel toplumlar olmasına dayanıyor. Türk kültürü ise 30 yıl öncesine kadar kollektif (kalabalık ailede yaşam) kültüre sahipken son 30 yılda bireyselleşme yönünde bir değişime maruz kaldı ancak belirttiğim gibi 10-15 yıl geriden gittiğimiz için şuan için ne bireysel ne de kollektif bir toplumuz. Türk insanı ikisi arasında bir geçiş ailesi ve geçiş bireyi olarak ne tam olarak yalnız ne de aile bağları eskisi kadar güçlü bir durumda. Çekirdek aileler ya da yalnız yaşayan bir çok insan var ancak sık sık ailelerine gidip yemeği ailelerinin evinde yiyip yatmaya evlerine gidiyorlar. Ya da maddi sorunlar yaşadıklarından hala ailelerinden karşılıksız para alıyorlar.

    İşin yalnızlık boyutuna değinecek olursak batı toplumlarında yalnız yaşamayı seçen bireylerin tatil kültürleri, kitap okuma alışkanlıkları, sinema ya da tiyatroya gitme, genelde hafta sonu dışarı çıkıp arkadaşlarıyla buluşma alışkanlıkları var. Ülkemizde ise yalnız yaşayanların büyük bölümü evde tv izlemekte, çok az bir kısmının ise az sayıda hobileri vardır. Yani tek başına olmak kaliteli bir şekilde yaşandığında daha keyifli ve tercih edilebilir bir şeye dönüşürken, bizim kültürümüzde sosyalleşmek yerine ağırlıklı olarak evde zaman geçirmek yalnızlığa ve daha çorak bir hayata yol açmaktadır.

    Aslında belkide günümüzdeki yalnızlaşmanın en büyük nedeni kitle iletişim araçlarıdır. Özellikle tv (ki Türkiye tv izleme süresi bakımından dünya da 2. sırada yer almaktadır) internet, akıllı telefonlar, sosyal paylaşım siteleri kişileri diğer insanlarla uzaklaştırmakta ve yalnızlaşmanın temelini oluşturmaktadır. Bir anlamda tv, bilgisayar ya da telefon ekranında zihni oyalanan ve uyuşturulan birey sahte bir mutlulukla gerçek bir ilişkiye ihtiyaç duymadan yaşamını sürdürebilmektedir. Bunu şu şekilde de düşünebiliriz; abur cubur yiyerek karnınızı doyurabilirsiniz. Evet karnınızın doyduğunu hissedersiniz ancak vücudunuz sağlıklı beslenmediği için uzun dönemde farklı sağlık sorunları yaşarsınız.

    Sağlıklı bir insanın en temel özelliklerinden biri de diğer insanlarla kurduğu sosyal ve duygusal ilişkilerdir. Başta da belirttiğim gibi tek başınıza kaldığınız zamanlarla, diğer insanlarla geçirdiğiniz kaliteli zamanın dengesini sağladığınız sürece bir sorun yok. Mountein ‘’yalnızlık insanın arka bahçesidir, bir gün herkes ve her şey gidebilir ve kişi yalnız kalabilir. Bu nedenle kişi günde bir kaç saatini tek başına kalmaya alıştırmalı’’ der.

    Psikolojik sağlığı en fazla etkileyen şeylerden biri de sosyal destek sistemidir. Eğer yakın çevrenizde eğleneceğiniz, sıkıntılarınızı paylaşabileceğiniz, ihtiyaç duyduğunuzda yanı başınızda olacak insanlar varsa bu sizi psikolojik anlamda daha güçlü kılar. Yalnızlaşan insanlarda depresyon, kaygı bozuklukları ve sosyal beceri eksikliği gibi sorunların görülme sıklığı daha fazladır.

  • Major Depressif Bozukluk Nedir? Depresyon Tedavisi

    Major Depressif Bozukluk Nedir? Depresyon Tedavisi

    Günümüz yaşantısında kişiler stresli bir hayat sürmektedirler.İş yaşantısı ve iş yaşantısında yaşanan sıkıntılar başlı başına bir sıkıntı kaynağıdır.Ayrıca maddi açıdan yaşanan sıkıntılarda kişilerde stres faktörü olmaktadır.Yaşanan tüm sıkıntılar kişilerin sosyal yaşantılarına da yansımakta ve hayattan keyif almayı olumsuz olarak etkilemektedir.Fakat yaşadığımız sıkıntılar her zaman tanı alabilecek boyutta değildir,bazen yaşadığımız olumsuzluklar geçici bir süreçte olabilmektedir.Bu yaşanan sıkıntıların ve genel mutsuzluk halinin tanı alabilecek düzeyde olup olmadığına aşağıda ki tanı ölçütlerinden kaçını taşıyıp taşımadığımız ile karar verebilir ve tedavi şeklini belirleyebiliriz.

    MAJOR DEPRESSİF EPİZOD TANI ÖLÇÜTLERİ (DSM-IV-TR’ye göre):

    A-İki haftalık bir dönem sırasında, daha önceki işlevsellik düzeyinde bir değişiklik olması ile birlikte aşağıdaki semptomlardan beşinin (yada daha fazlasının) bulunmuş olması; semptomlardan en az birinin ya depressif duygudurum yada ilgi kaybı yada artık zevk alamama olması gerekir.

    1- Hemen her gün, yaklaşık gün boyu süren depressif duygu durum,

    2- Hemen her gün, yaklaşık gün boyu süren, tüm etkinliklere karşı (yada çoğuna) ilgide belirgin azalma yada artık bunlardan eskisi gibi zevk alamaması,

    3- Kilo alımı yada kilo kaybı,

    4- Hemen her gün, insomnia (uykusuzluk) yada hipersomnia (aşırı uyku) olması,

    5- Hemen her gün, psikomotor ajitasyon yada retardasyonun olması,

    6- Hemen her gün, yorgunluk-bitkinlik yada enerji kaybının olması,

    7- Hemen her gün, değersizlik, aşırı yada uygun olmayan suçluluk duygularının olması,

    8- Hemen her gün, düşünme yada düşüncelerini belirli bir konu üzerinde yoğunlaştırma yetisinin azalması yada karasızlık,

    9- Yineleyen ölüm düşünceleri, yineleyen intihar etme düşünceleri ve intihar etmeye yönelik tasarılarının olması.

    B- Mix epizod dışlanmalı,

    C- Bu semptomlar, klinik açıdan belirgin bir sıkıntıya yada toplumsal-mesleki alanlarda yada önemli diğer işlevsellik alanlarında bozulmaya neden olması.

    D- Madde kullanımı ve genel tıbbi durumun etkileri ekarte edilmiş olmalı,

    E- Yas’a bağlı durum ekarte edilmeli.

    MAJOR DEPRESSİF EPİZOD SEMPTOMLARI (DSM-IV-TR’ye göre)

    A-Emosyonel alanda

    1- Depressif duygudurum hali

    2- Hiçbir şeyden zevk alamama

    B-Vejetatif alanda

    3- İştahta azalma/artma

    4- Uykusuzluk/aşırı uyku

    5- Psikomotor retardasyon/ajitasyon

    6- Yorgunluk-bitkinlik/Enerji kaybı

    C-Kognitif alanda

    7- Suçluluk, değersizlik düşünceleri

    8- Konsantrasyon güçlüğü

    9- Ölüm düşünceleri

    Eğer sizde kendinizi genel bir depresyon hali içinde hissediyorsanız ve yukarıdaki tanı ölçütlerinden en az beşini ya da daha fazlasını yaşıyorum diyorsanız mutlaka bir uzmandan destek almalı ve bu durumdan kurtulmanın yollarını aramalısınız

  • Erken Boşalma ve Erken Boşalma Tedavisi

    Erken Boşalma ve Erken Boşalma Tedavisi

    Erken boşalma 40 yaş altında ki erkeklerde en sık görülen cinsel sorundur. Erken boşalma kadın ve erkeğin cinsel yaşam kalitesini ciddi ölçüde düşürmekte hatta boşanmalara yol açmaktadır.

    Erkeğin boşalma süresi ile ilgili kesin bir tanım bulunmamakla birlikte 3 dakikanın altında ve erkeğin ya da partnerinin isteğinin dışında ki boşlama erken boşalma olarak tanımlanabilir. Diğer taraftan her erkek çeşitli nedenlerle zaman zaman erken boşalabilir ve bu süre 3 dakikanın altında olabilir. Ancak eğer bu şekilde ki boşalma durumu cinsel yaşantınızın % 30’undan fazla bir kısmı kapsıyorsa tedavi gerektiren erken boşalma sorununuz olduğu söylenebilir. Aslına bakılırsa sorunun adı erken boşalma değilde boşalma kontrol sorunu ya da kontrolsüz boşalma olarak adlandırılırsa daha doğru bir tanımlama yapılmış olur.

    Ortalama bir sevişme süresi çiftten çifte değişiklik gösterir. Örneğin bazı çiftler 5 dakika içinde orgazma ulaşabiliyorken bazıları için bu süre yarım saate çıkabilmektedir. Burada önemli olan hem erkeğin hem de kadının orgazma ulaşabilmesidir. Bu nedenle 3 dakikadan daha uzun süre de boşalabiliyor olmak kaliteli ve doyuma ulaşan bir cinsel yaşam için yeterli olmaya bilir. Her zaman olmamakla birlikte genelde kadınlar erkeklerden daha geç boşalırlar. Örneğin ortalama 5-10 dakika arasında boşalan bir erkekte erken boşalama sorunu söz konusu değildir. Ancak bu erkeğin partneri boşalmak için 15 dakikalık vajinal birleşmeye ihtiyaç duyan bir kadınsa, kadının orgazma ulaşması zorlaşacak bu da çiftin cinsel yaşam kalitesini düşürecektir. Bu nedenle erkek için ideal boşalma süresi iki tarafında doyuma ulaştığı süre olarak tanımlanmalıdır. Ve bu sebeple erkeğin boşalma süresi kadar boşalmayı erteleme becerisi de çok önem kazanmaktadır. Cinsel terapide bireylerden çok çiftin cinsel yaşam öyküsü değerlendirmek gereklidir.

    Erken boşalmanın 3 tipi bulunmaktadır

    a) Henüz vajinaya giriş olmadan boşalanlar,

    b) Giriş esnasında boşalanlar

    c) Girdikten hemen sonra boşalanlar

    DSM-IV tanı kriterlerine göre erken boşalma; kişinin kalıcı ve tekrarlayan bir şekilde çok az uyarımla ya da sertleşme gerçekleştikten çok kısa bir süre içersinde ve kişinin isteğinin dışında boşalma olması ve bu sorunun kişinin cinsel yaşamıyla ilgili olumsuzluklara yol açması olarak tanımlanır. Erken boşalma kişinin cinsel yaşamınım başından beri var olan ve devam eden bir sorunsa primer erken boşalma, kişinin yaşamında daha önceden erken boşlama sorunu olmayıp sonradan ortaya çıkan erken boşalmaya, sekonder erken boşlama adı verilir. Sekonder (sonradan ortaya çıkan) erken boşalmanın psikolojik sorunlar, cinsel travma, alkol-madde kullanımı, fiziksel sağlık sorunları, kullanılan ilaçlar gibi farklı nedenleri olabilir.

    Birçok kişi probleminin zamanla düzeleceğine, bu yüzden tedavi aramaya gerek olmadığına, hatta bunun tedavisi olmadığına ve bir uzmana gitmenin bir anlamı olmadığına kendini inandırmıştır. Bu engeller kişide strese, hayal kırıklığına yol açmakta ve partnerini doyuma ulaştırma isteği engellenmektedir. Yapılan çalışmalar erken boşalma sorunu yaşayan erkeklerin partnerleriyle daha fazla sorun yaşadığını, daha güvensiz hissettiğini, aldatılma şüphesi yaşadıklarını, partnerleri tarafından bencil ve anlayışsız olarak suçlandıklarını göstermektedir.

    ERKEN BOŞALMA NEDENLERİ NELERDİR?

    Erken boşalma probleminin nedenleri hakkında fazla mastürbasyon yapmaktan kaynaklandığı tarzında bir çok yanlış bilgi mevcuttur. Erken boşalama psikolojik kökenli bir sorun olmakla birlikte bu soruna eşlik eden fizyolojik nedenlerde önemlidir. Ve tedavi için hem fizyolojik hem de psikolojik müdahalede bulunulması gerekmektedir.

    Evrimsel teoriye göre cinselliğin ana amacı üremek olduğundan erkek en hızlı şekilde kadını hamile bırakmaya odaklanır bu nedenle erken boşalma evrimsel olarak başarı, neslin devamını ve kadını hızlıca hamile bırakıp oradan uzaklaşarak hayatta kalabilmeyi sağlamış olur.

    ERKEN BOŞALMANIN FİZYOLOJİK NEDENLERİ

    Penis, prostat ve testis bölgesinde ki kas sisteminin yeterli düzeyde gelişmemiş olması ve bu nedenle boşalma refleksinin kontrolünün sağlanamaması.

    Bio-kimyasal olarak erkeğin testestoran düzeyinde ki sorunlar. Testestoran düzeyinin yüksek olması boşalma refleksinin kontrolünü zorlaştırarak erken boşalamaya yol açabilir.

    Prolaktin düzeyinin yüksek olması anksiyeteyi attırarak erken boşalmaya yol açabilmektedir.

    Hastalıklar.

    Alkol kötüye kullanımı.

    Madde kullanımı.

    ERKEN BOŞALMANIN PSİKOLOJİK NEDENLERİ

    Ergenlik ya da öncesi dönemde ergenin yakalanmamak için hızlı bir şekilde mastürbasyon yapamaya alışmış olması sonucu kas sisteminin kısa sürede boşalmaya şartlanmış olması.

    Erkeğin kadın bedenine karşı uyarılma eşiğinin düşük olması. (dokunur dokunmaz boşalma)

    Hayat kadını, genel ev deneyimi gibi olumsuz, travmatik ve yetersiz cinsel deneyimler.

    Erkeğin çok heyecanlı olması (daha soyunmadan boşalma).

    Anksiyete bozuklukları (panik atak, yaygın anksiyete bozukluğu vb.).

    Geçmiş dönemde mastürbasyon yaparken yakalanmak.

    Suçluluk hissi. Kirlenmiş hissetme.

    Cezalandırılma korkusu.

    Cinsel istismara uğramış olmak.

    Diğer psikolojik sorunlar.

    Muhafazakar aile ortamında yetişmiş olmak.

    Cinsellik hakkında yanlış bilgi ve cinsel mitler.

    Cinsel deneyimsizlik.

    Partnerle yaşanan sorunlar, partnerin cinsel davranışa karşı tepkileri (suçlayıcı tavır vb).

    Performans kaygısı.

    Stresli yaşam.

    ERKEN BOŞALMA TEDAVİSİ

    Erken boşalma problemine sahip kişinin genel ve cinsel yaşam öyküsünün detaylı bir şekilde alınması, birincil ya da ikincil (sekonder) erken boşalmadan hangisinin olduğunun (sonradan ortaya çıkan erken boşalma ya da yaşam boyu var olan erken boşalma) saptanması, kişiye en uygun yöntemin seçilmesi için çok önemlidir. Sonradan ortaya çıkan erken boşlama sorununun çözü yaşam boyu var olan erken boşlamaya oranla daha kısa sürede çözülür.

    Erken boşalma sorununa bağlı olarak, ereksiyon bozukluğu (sertleşme sorunu), depresyon, özgüven kaybı, eşle ilişki sorunu vb başka sorunlarda ortaya çıkabilmektedir. Kişiye uygun tedavi planın hazırlanabilmesi için erken boşalma sorunun yanı sıra olası diğer sorunlarda değerlendirerek kapsamlı bir tedavi planı hazırlanmalıdır.

    Bu nedenle erken boşalma sorununun tedavisi için başvurulan uzmanın cinsel konularda özel eğitim almış bir uzman psikolog olması çok önem taşımaktadır.

    Erken boşalma tedavisi sırasında kişinin geçmiş cinsel öyküsü ve yaşamsal öyküsüne dair bilgi toplandıktan sonra, erken boşalmaya eşlik eden başka bir psikolojik ya da eş sorunu olup olmadığı değerlendirilir. Bazı durumlarda erkeğin yaşadığı erken boşlama sorunu nedeni ile ilişki yıpranabilir ve çift boşanma eşiğine gelmiş olabilir. Bu durumda erkeğin kaygı düzeyinin artması tedaviyi zorlaştırabilir. Ya da erkeğin böyle bir sorununun olması, partneri tarafından erkeği cezalandırmak için kullanılıyor olabilir. Bu gibi ilişki sorunlarının çözümü tedaviyi kolaylaştıracaktır.

    Diğer olası risk faktörleri saptandıktan sonra tedaviye geçilir. Tedavi aşamasında tercihen çift birlikte alınır ancak bunun mümkün olmadığı durumlarda bireysel olarak da cinsel terapi uygulanabilir. Kişinin boşalma refleksini kontrol eden kasların güçlendirilmesi için bazı egzersizlerin uygulanmasının yanı sıra, kişinin erken boşalma sorununu besleyen psikolojik faktörler ele alınarak tedavi edilir.

    Cinsel terapinin amacı sadece boşalma süresinin uzatılması değil, diğer taraftan kişinin cinsel yaşam kalitesini, arttırarak her iki partnerinde daha memnun olduğu ve haz aldığı bir cinsel yaşantıya sahip olmaktır.

    Erken boşalma tedavisinin süresi kişiden kişiye değişmekle birlikte ortalama 4-8 seansta bu sorunu yaşayanların tamamına yakını kalıcı olarak çözmektedir.

    Diğer taraftan bazı ilaçlarla, doğal olduğu söylenen maddelerle, hipnoz reiki, nlp, bilinçaltı gibi tekniklerle erken boşalma ya da diğer cinsel sağlık sorunlarını tedavi ettiklerini söyleyen kişilerden kesinlikle uzak durulmalıdır. Bazı kremler geciktirici etkiye sahip olduğu için önerilmektedir.

    Buna ek olarak bazı psikiyatri grubu ilaçların (örneğin bazı antidepresanlar) yan etkisi olarak boşalma süresi uzayabilmekte ve hekimler tarafından bu tip ilaçlar önerilmektedir. Aslında ihtiyacınız olmayan bir ilacı sadece yan etkisinden yararlanmak amacıyla kullanmak vücudun diğer organlarına zararlar verebilmekte ve kişi ilacı bıraktığında erken boşalma sorunu devam etmektedir. Cinsel terapi ile birkaç seansta yaşamınız boyunda bu sorundan tamamıyla kurtulmak mümkünken bu tip yan yollar yaşadığınız sorunu sürdürmekten başka bir kazanım sağlamayacaktır.

    Yukarıda da belirtildiği gibi bu sorun hem psikolojik hem de fizyolojik boyutu olan bir problemdir. Ve bu konuda özel eğitim almış olan psikoloğun hem fizyolojik hem de psikolojik müdahale de bulunabilecek yerliliğinin olması gerekmektedir. Tedavi için yanlış kişilere başvuruluyor olması sorunu yaşayan kişide yeni sorunlar oluşmasına yol açabileceği gibi kişinin motivasyonunu da kırmaktadır.

  • Mutsuzluk Sanatı, Neden Mutsuz Oluruz?

    Mutsuzluk Sanatı, Neden Mutsuz Oluruz?

    İnsanoğlunun gelişim sürecine baktığımızda eskiye nazaran çok daha fazla çalıştığımızı, daha fazla şeye sahip olduğumuzu ama buna rağmen daha güvensiz ve daha mutsuz olduğumuzu görmek hiç de zor olmasa gerek.

    Her şey için dört bir yanımızda kurslar açılıyor, kitaplar yazılıyor, mutlu olmanın on yolu, huzuru yakalamanın sırları, insanları etkilemenin prensipleri, bilmem kaç zamanda bir milyon dolar kazanmanın yöntemi… Her şeyin öğrenilecek bir şey olduğunu ve bunu başarabileceğimizi söyleyen bir sürü insan.

    Çekimin yasası; evrenden isteyin ve sahip olun sloganlı yüzlerce garip kitap. Herkes size nasıl mutlu, zengin ya da popüler olacağınızı öğretmeye çalışıyor.

    Buda ‘’Acının kaynağı istemektir’’ der. İstedikçe ve sahip olamadıkça mutsuzluğa sürükleniriz. Bazı maddi şeylere sahip olmanın ya da bilgiye ulaşmanın peşinde koşarken biz, yaşamın bilgeliğini kaçırır olduk.

    Mutluluğun kriteri yüksek maaşlar, marka kıyafetler, sosyal paylaşım sitelerindeki arkadaş sayılarımız oldu.

    Herkes daha fazlasına sahip olmak için gece gündüz çalışıyor. Denize sıfır bir yazlık, daha yüksek model bir araba ve daha fazla beğenilmek için durmadan çabalıyor insanoğlu. Zengin ya da popüler olunca mutlu olacağımızı düşüyoruz.

    10 tane eviniz olsa birinde oturabilirsiniz, 5 tane yazlığınız olsa birine gidebilirsiniz, 20 tane arabanız olsa birine binebilirisiniz.

    Ünlü düşünür Montaigne’nin dediği gibi ‘’Dünyanın en büyük tahtına dahi otursanız, oturduğunuz şey en nihayetinde kendi kıçınızdır’’.

    Tüm yaşam hayallerimiz bir ev, bir araba, yüksek bir maaş hedefleri arasında sıkışmış durumda. Bunlara ulaşmak için o kadar yoruluyoruz ki eve geldiğimizde koltuğa yığılıp birbirinin aynısı dizileri izlemekten ya da neredeyse hiç değişmeyen birkaç web sitesinde gezinmekten başka yaptığımız bir şey kalmıyor.

    Mutluluğu dış dünyada ve insanlarda aramak yerine, kendi iç dünyamıza bakmayı denemiyoruz bir türlü.

    Gittikçe yalnızlaşıyoruz. Dünyanın öbür ucunda hiç tanımadığımız ve büyük olasılıkla hiçbir zaman bir araya gelmeyeceğimiz insanlarla sohbet edip mutlu olmaya çalışırken, yanı başımızda iş arkadaşımızla ya da komşumuzla samimi iki sohbet etmiyoruz.

    Yakınlaştığımız şey ruhlar değil yalnızca bendenler.

    Kısa sürede sevişmeyle sonlanan, bir daha görüşmenin gerekmediği yakınlaşmalar. Bir araya gelince bizi terk eden sevgilimizle başlayıp, canımızı sıkan patronumuzla biten birbirinin aynısı sohbetler.

    Herkes yaralarını saklıyor, aslında olmadığımız bir ben sunup, sonra o yalancı benin sevilmesini bekliyoruz. Şu an anımsayamadığımız ünlü bir şarkıcının sözleri geziniyor aklımda ‘’Benim için en zor olan şey sabah uyandığımda kendimi yalnız hissetmem, üstelik yanımda biri uyurken!’’

    Hayatın sanıldığı kadar zor ya da karmaşık olmadığını düşünüyorum.

    Ünlü psikolog A. Maslow ‘’ihtiyaçlar hiyerarşisi’’nde sağlıklı insanın 4 temel ihtiyacı olduğunu söyler.

    Birinci basamakta yeme-içme ve cinsellik, ikinci basamakta barınma ve güvende olma, üçüncü basamakta sevme-sevilme, ait olma ve dördüncü basamakta toplum tarafından onaylanma-beğenilme ihtiyacı. Bu dört ihtiyacı karşılayan kişinin sağlıklı bir insan olarak yaşamını sürdüreceğini savunmaktadır.

    Bakıldığında herkes bunlara sahip olmak için çabalıyor gibi görünse de ölçüyü kaçırınca sorunlar baş gösteriyor. Aşırı yemek takıntısı obeziteye, ev sahibi olma takıntısı yaşamı erteleyip işkolik olmaya, sevilme ihtiyacının saptırılması, ilişki bağımlılığına ya da çorap değiştirir gibi sevgili değiştirmeye, sosyal beğeni isteğinin abartılması bizi olmadığımız gibi biri olmaya sürüklüyor.

    Özetle mutlu bir yaşam için; bir ev, doymuş bir mide, temel ihtiyaçlarımızı karşılayabilmek için YETERLİ miktarda para, dostlara ve hobilere ayrılmış zamanların yeterli olduğuna inanıyorum.

    Yaşam dediğimiz şey hepi topu 75 yıldan ibaret. (Tabi şanslıysanız!)

    Ben 75 yılı 3’e bölüyorum; ilk 25 yılda zaten çocukluktu, ergenlikti, okuldu derken ne olduğunu anlayamıyorsunuz. Son 25 yılda doktor oluyorsunuz; kalp nerede, böbreklerde nerede, tansiyona ne iyi gelir, sağlıkla ilgili bir sürü şey öğreniyorsunuz. Geriye 25’le 50 yaş aralığında sağlıklı, bilinçli, bir zaman dilimi kalıyor. Onu da hırslarımızla, geçmişin hayal kırıklıklarıyla, geleceğin kaygılarıyla harcamamak gerek. Dediğim gibi hayat 3 parça ve en işe yarar parçasını nasıl yaşayacağınızı iyi düşünmek gerek… Hayatta 3’ün 1’ini alabiliyorsanız ne ala…

    Boşa geçen bir ömrün; orta yaş bunalımları, başkalarını suçlamalar ve pişmanlıklarla geçmesini istemiyorsak belki de oturup hayatımızı yeniden gözden geçirmenin tam zamanıdır.

    Yaşam ileri doğru yaşansa bile ancak geriye doğru anlaşılabilir. Bu güne kadar ne yaşadık ve bundan sonra ne yaşamak istiyoruz? Ve en önemlisi öldükten sonra mezar taşınıza yaşamınızı özetleyecek ne yazılacak!!! Bi düşünün derim.

    Hayattan 3’ün 1’ini aldığınız bir yaşam sürmeniz dileğiyle.

  • Cinsel Sorunlar ve Cinsel İşlev Bozuklukları

    Cinsel Sorunlar ve Cinsel İşlev Bozuklukları

    Psikologların çalıştığı bir çok farklı sorun alanı bulunmakta ve bu sorunların başında cinsel sorunlar gelmektedir. Toplumsal değerler, cinsel sorunların mitleştirilmesi, cinsel sorunlara çözüm olmadığı tarzında ki yanlış cinsel inançlar, cinsel terapi yapan psikolog sayısının azlığı gibi bir çok nedenle vajinismus, erken boşalma, geç boşalma gibi birkaç seansta kolaylıkla çözülebilecek olan cinsel sorunlar uzun yıllar hatta bir ömür boyu tedavi edilmemektedir. Bu nedenle evliliğini sonlandıran, kavga eden eşler olduğu gibi kaliteli bir cinsel yaşamın ne olduğunu bilmeden, zevk alamadan ya da cinsellikten soğuyarak yaşamına devam eden çok sayıda kişi bulunmaktadır. Cinsel terapinin amacı; kişinin erken boşalma, geç boşalma, cinsel ilişkiye girememe (vajinusmus) vb sorunlarını çözmek ve çiftin cinsel yaşam kalitesini arttırmaktır.

    Diğer taraftan internette cinsel gücü arttırdığını, penis büyüttüğünü iddia eden bir çok reklam bulunmaktadır. Yada kendisini cinsel terapist olarak tanıtan, NLP, hipnoz vb yöntemlerle cinsel sorunlara çözüm getirdiklerini iddia eden psikolog yada aile danışmanı olmayan, cinsel terapi eğitimi almamış bir çok kişi bulunmakta ve bu iş için faiş ücretler talep etmektedir.

    Diğer taraftan sağlık alanında çalışan ancak bu alanda özel eğitimi olmayan birçok kişi bulunmaktadır. Örneğin Türkiye’de cinsellik denince akla ilk gelen isimlerden biri olan Haydar Dümen, pratisyen hekimdir, psikoloji ya da psikiyatri alanında herhangi bir eğitim almamıştır ve kendisi psikolog yada cinsel terapist değildir. Özetle birinin popüler olmasının, yada yalnızda psikolog yada psikiyatır olmasının cinsel terapi yapabileceği anlamına gelmediğini aklıda tutmak gereklidir. İzmirde psikolog ararken ya da cinsel bir danışman ararken bu noktalara mutlaka dikkat edilmeli hatta başvurduğunuz kişilere bu alanda özel bir eğitim alıp almadıklarını mutlaka sormanız önerilir.

    CİNSEL SORUNLAR

    Cinsel işlev; istek, uyarılma, orgazm ve çözülme olmak üzere dört evreden oluştuğu kabul edilmektedir: İstek: Cinsel döngünün en önemli evresidir. Diğer evrelerden farklı olarak doğrudan fiziksel uyarılmaya ihtiyaç duymaz. Cinsel istek partnerden bağımsız olarak tek başın günün herhangi zamanında kendiliğinden ortaya çıkabileceği gibi, bir insandan etkilenerek de ortaya çıkabilir. Uyarılma: Bedensel ya da psikojenik herhangi bir uyarılma sonucu ortaya çıkabilir. Verilen uyarı kişinin gereksinimini karşılayacak boyutta ise tepkinin yoğunluğu artış gösterir. Uyarılmanın kadında ilk belirtisi cinsel organda kabarma, erkekte uyarılmanın ilk belirtisi ereksiyondur. Uzun süren bir evredir. Orgazm: Alınan haz açısından en yoğun ancak süre olarak en kısa evredir. 0.8 milisaniyelik 3-4 ritmik sonrasında düzensiz kasılmaların izlediği haz içeren bir durumdur. Erkekte ejekülasyon, kadında ise perine ve vagina kaslarında ritmik kasılma ile oluşur. Orgazm sırasında erkekten meni adı verilen bir sıvı gelirken, kadınlarda artan bir gerilme halinin ardından gelen bir gevşeme, rahatlama meydana gelmektedir Çözülme: Cinsel eylemin sonlanması ile çözülme evresine girilir. Cinsel bölgelerde kan akımı normale döner. Kişilerin yaşadığı sorunlar genelde istek, uyarılma ve orgazm bölümlerindeki ortaya çıkan aksamalardan kaynaklanmaktır.

    CİNSEL İŞLEV BOZUKLUKLARI

    1-Cinsel istek bozukluğu:

    A) Cinsel istek bozukluğu

    B) Cinsel tiksinti bozukluğu

    2-Uyarılma Bozukluğu:

    Erkekte: Ereksiyon (sertleşme) bozukluğu

    Kadında: Uyarılma bozukluğu

    3-Orgazm bozukluğu:

    Erkekte boşalma bozuklukları

    a) Erken boşalma

    b) Geç boşalma

    Kadında orgazm bozukluğu

    4-Ağrı Bozuklukları

    A) Disparoni (cinsel ilişki sırasında ağrı-acı hissetme)

    B) Vajinismus (kadında meydana gelen istemsiz kasılmalardan dolayı vajinal birleşmenin gerçekleşememesi.)

    VAJİNUSMUS

    Vajinismus, cinsel birleşme denendiğinde, vajinanın dış üçte birini çevreleyen kaslarda yineleyici ya da sürekli bir biçimde oluşan kasılmalar ve şiddetli acı nedeniyle cinsel birleşmenin gerçekleşememesi ya da ağrılı/sıkıntılı olarak gerçekleşmesidir. Bu kasılma istemsiz, yani kadının bilinçli kontrolü dışında gerçekleşen bir kasılmadır. Bu kasılmaya tüm bedendeki kasılmalar, bacakların kapanması, adeta bir kitlenme, korku, cinsel birleşmeden kaçınma, girişin olmayacağı inancı eşlik eder. Nadiren, cinsel birleşme olmaktadır ancak kasılma sürdüğünden, cinsel birleşme ağrılı ya da sıkıntılıdır (İncesu, 2004). Çiftler bu sorunu aşmak için alkol ya da madde kullanarak ilişkiye girmeyi denemek, vajinal bölgeyi uyuşturacak kremler kullanmak gibi yöntemlere başvurabilirler. Bu denemeler kişilere fiziksel zarar verebildiği düzelmeye dair umdu da azaltabilmektedir. Bunun yanı sıra vajinismus sorunu yaşayan kadının eşinde ereksiyon (sertleşme) sorunları da ortaya çıkabilmektedir. Vajinismus ortalama 3-5 seansta tedavi edilebilmekte ve çok yüksek başarı oranına ulaşılmaktadır.

    ERKEN BOŞALMA

    Erken boşalma, çok az bir cinsel uyarıyla bile kişinin istemesinden daha önce boşalması, diğer bir deyişle boşalmasını denetleyememesi, ya da istediği kadar erteleyememesidir. Tıbbi açıdan bakıldığında, erken boşalma, kişinin boşalma refleksi üzerinde istemli denetiminin bulunmaması, henüz öğrenilememiş olmasıdır. Süre asıl ölçüt olmamakla birlikte, birleşmeden önce boşalma ya da 1-3 dakikalık cinsel birleşme süresi kesin olarak erken boşalmadır. Erken boşalma oranı, yapılan çalışmalarda %20-30 arasında çıkmaktadır. Her 4-5 erkekten birinde erken boşalma sorunu vardır. Bütün toplumlarda, erkeklerde sık rastlanan bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır (İncesu, 2004). Erken boşalma sorunu ortalama 4-6 seansta tedavi edilebilmektedir.

    Tedavi programına başlamadan önce cinsel işlev bozukluğunun organik kökeni olup olmadığının ayrıntılı olarak araştırılmalı. Bu açıdan, değerlendirme sürecinde üroloji, nöroloji, endokrinoloji gibi disiplinlerle işbirliği kurulması önemlidir.

    Psikolojik değerlendirme süreçlerinde dikkat edilmesi gereken nokta var olan bozukluğun evlilik sorunlarına ikincil olarak gelişip gelişmediğidir. Eğer evlilik sorunu ön planda ise, cinsel işlev bozukluğu sorununa odaklaşmadan önce eşler aile terapisine alınmalıdırlar. Aile terapisinde yada aile danışmanlığında psikolojik destek ile ilerleme kaydeden çiftlerde cinsel işlev bozukluğu sorunları bazen kendiliğinden ortadan kalkabilmektedir. Evlilik içi sorunların cinsel işlev bozukluklarına ikincil olarak geliştiği durumlarda, tedaviye doğrudan başlanabilir. Ancak her cinsel tedavi programının temel ilkesi olan iletişim becerileri ve çift terapisi gibi yaklaşımların entegre edilmesi gereklidir. Bu, tedavinin etkinliğini arttırmaktadır.