Kategori: Psikoloji

  • Günlük Hayattaki Mağara Alegorisi (Gerçekleri Görebilme Potansiyelimiz)

    Günlük Hayattaki Mağara Alegorisi (Gerçekleri Görebilme Potansiyelimiz)

    2400 yıl önce tarihin ünlü düşünürlerinden Platon hayatın bir mağara içinde zincirlenmek ve taş bir duvara yansıyan gölgeleri izlemeye mecbur kalmak olduğunu söyledi. Bu Platonun adalet, güzellik, gerçeklik kavramlarını inceleyerek ideal bir toplum hayalini canlandırdığı devlet adlı kitabının 7. Kitabında bulunan mağara alegorisinde bahsettiği konudur.

    Mağarada tutsak olan kişiler, dışarıdaki sesleri duyuyor ve gölgelerini görerek onları kendilerine göre tanımlıyorlardı.

    Bir gün içlerinden biri serbest bırakıldı. Bırakılan kişi dış dünyaya yavaş yavaş uyum sağlamaya çalışarak gördüklerini eskiden anlamlandırdığı gölgeler, boyutundan farklı olarak tekrardan tanımladı. Yansımaların gerçek boyutunu gördü. Ve bunu anlatmak için diğer kişilerin yanına döndü.

    Ancak diğer kişiler onun aptal ve kör olduğunu düşündüler.

    Gerçeğin gölgeler ve yansımalar olduğunu düşünerek sadece bildikleri ile yetindiler. Dışarıdan gelen kişiye büyük bir öfke ve kin hissettiler ve dediklerini asla kabul etmediler.

    İşte bazen biz de bu durumu tam olarak yaşıyoruz. Bencilliklerimiz, kıskançlıklarımız, kin ve nefretimiz hep bu yüzden.

    Hep bildiğimiz yerde o mağarada kalabilmek için çırpınıp duruyoruz.

    Geri dönen kişi gibi hayatımıza bazı insanlar, bazı kitaplar, bazı yerler giriyor. Diyorlar ki bize, bak bu konuda dikkatli ol, bu kişiye dikkat et ya da hayatında bunlar önemli olabilir.

    Ancak onlara da kin besliyor, hatta düşmanlık duyuyoruz. Halbuki kim bilebilir ki, belki de bu kişiler ya da karşılaştıklarımız bizden daha bilgili. Belki de gerçeği onlar görüyor ancak biz bunu her göremediğimiz an için kin ve nefret duyuyoruz.

    Bunu törpülemek ve bunun üzerine çalışmak ne kadar zor olsa da yapılması gereken ve üzerine düşünülmesi gereken bir konu bu.

    Mağaradan dışarıya çıkmaya cesaretimiz olmayabilir. Ancak çıkanlar için saygı duymalı ve bir noktada bize söylenenlere kulak vermeliyiz.

    Unutmamak gerekir ki cehalet mutluluk getirmez, cehalet cehaleti getirir.

    Ve bu şekilde kendimize, içinde bulunduğumuz topluma ve ailemize zarar veririz. Hem de hiç farkında olmadan.

  • Cinsel İşlev Bozuklukları

    Cinsel İşlev Bozuklukları

    Cinsel işlev bozuklukları kadınlarda; cinsel ilgi/istek azlığı, cinsel organda- pelviste ağrı/içe girme bozukluğu (vajinusmus) sorunlarından; Erkeklerde ise; düşük cinsel istek bozukluğu, sertleşme bozukluğu, erken boşalma, geç boşalma ile ağrılı cinsel birleşme sorunlarından oluşmaktadır. Cinsel işlev bozuklukları genellikle erken yetişkinlikte görülmeye başlayan ve çok sık rastlanan sorunlardır. Cinsel deneyimlerin artmaya başladığı dönemlerde ortaya çıkabilir. Yapılan çalışmalar, kadın ve erkekte eşit oranda, en az her üç kişiden birinin yaşamlarının herhangi bir döneminde en az bir cinsel işlev bozukluğu yaşadığını belirtmiştir. Bunun sebebi psikolojik, biyolojik veya her ikisini de kapsayan faktörler olabilir. Doğuştan getirilen özellikler kadar yetişme koşulları, eğitim, yetiştiği kültürde cinselliğe bakış açısı, ailenin tutumu ve yaşanılan psikolojik travmalar, taciz, tecavüz gibi olaylarda cinsel işlev bozukluğuna sebep olabilir. Toplumun büyük kesimini ilgilendiren bu sorun toplum tarafından ne kadar paylaşıldığı ve tedavi edilmesi için bir hekime veya psikologa başvurduğu ve ne ölçüde sorun olarak gördükleri önemlidir.

     Cinsel işlev bozukluklarında hazırlayıcı, başlatıcı ve sürdürücü bir sürü etken bulunmaktadır. Bunlar; cinsel eğitimin yetersizliği, tutucu ortamda büyüme, yetersiz cinsel deneyim, kişilik özellikleri, travmatik cinsel deneyim, sağlıksız aile ilişkileri, bedensel hastalıklar, depresyon ve diğer psikiyatrik bozukluklar, alkol ve madde bağımlılığı, yaşlanma, sadakatsizlik, eş kaybı, partnerdeki işlev bozukluğu, ilişkide yaşanan sorunlar, partnerler arasındaki çekicilik kaybı olarak sıralanabilir.

    ERKEKLERDE DÜŞÜK İSTEK BOZUKLUĞU NEDİR?

    Erkekte cinsel aktivite ile ilgili düşünce ve isteğin olmadığı durumdur. Yaşam boyu veya edinsel olabilir. Yaşam boyu olduğunda kişide cinsel yönelimle ilgili utanç, geçmişte yaşanan cinsel travmalar veya partneriyle cinsellik yaşadıktan sonra mastürbasyon yapmayı tercih etmesi gibi cinsellikle ilgili bir sırla bağlantılı olabilir. Bu bireylerin cinsel istek azlığı yeni bir partner ile geçici bir süre (sadece birkaç ay) gölgelenebilir. Edinsel ise daha yaygın olanıdır. Genelde bu durum erken veya geç sertleşme ve boşalma problemleriyle ortaya çıkar. Bu sorun eşle yakın bir ilişkisinin olmaması, kaygı ve duygudurum bozuklukları, diyabet, hipertansiyon, madde kullanımı gibi pek çok nedenden kaynaklanabilir. 1994 yılında 1.400’den fazla erkekle yapılan araştırmada, erkeklerin %16’sı birkaç ay boyunca cinselliğe ilgi duymadıkları dönemler yaşadıklarını belirmişlerdir. (Kadınların ise %33’ü bunu belirtmiştir.) Bunu söyleyen erkekler ise genellikle daha yaşlı, hiç evlenmemiş, yüksek bir eğitim seviyesine sahip olmayan, ekonomik olarak da güçsüz erkekler olduğu görüşmüştür.

    SERTLEŞME BOZUKLUĞU NEDİR?

    Erkeğin cinsel ilişkiyi devam ettirecek düzeyde sertleşme yaşayamaması veya ilişkiyi devam ettirmekte zorluk yaşamasıdır. Diğer adı iktidarsızlık olan sertleşme bozukluğu kısmi veya tamamen olabilir. Ancak her iki durumda da ilişki yaşayacak kadar yeterli düzeyde sertleşme olmaz. Genç erkeklerin %2’sini etkiler ve cinsel bozuklukların arasında en yaygın olanıdır. Her yaşta görülebilir ancak ilerleyen yaşlarda daha sık rastlanır. Buna bedensel sebepler, kalp damar hastalığı, şeker hastalığı gibi etkiler neden olabilir. Duygusal anlamda yaşanan öfke, kızgınlık, suçluluk ve cinsel partnere olan güvensizlikte diğer etkenler arasındadır. Diğer bozukluklarda olduğu gibi sertleşme bozukluğunun sebebi organik (bedensel) ve psikojenik olabilir. Hangi sebeplerin neden olduğunu bilmek için cinsel öykü alınmalıdır. Nedeni organik olsa dahi kişinin yaşadığı kaygı ve anksiyete sorunu psikojenik hale getirebilmektedir.

    ERKEN BOŞALMA

    Kişinin, neredeyse her zaman için vajinaya girdiği anda olmak üzere istediğinden daha önce boşalmasıdır. Farklı çalışmalar kaç dakikanın gerçekten erken olduğu ile ilgili farklı standartlar kullanır. Süre ne olursa olsun, her iki partnerde hayal kırıklığına uğradığında bu ilişkide strese neden olur ve daha fazla probleme neden olarak kontrol kaybına yol açar. İlişkide eşlerin birbirleriyle uyumu çok önemlidir. İstatistiksel verilere göre kadın ve erkeklerin boşalma süreleri vardır. Eğer kadın bu sürenin üstünde (geç) erkekte bu sürenin altında (erken) boşalıyorsa çift cinsel anlamda uyumsuzdur. Sonuç olarak aradaki bu uyumsuzluğu ortadan kaldırmak gerekmektedir. Erken boşalma cinsel yetersizlik değil, çözülmesi gerek bir uyum sorunudur ve tedavisi kolayca yapılabilmektedir. Erken boşalma yaygın görülen bir bozukluktur. Cinsel işlev bozukluğu tedavisi gören erkeklerin yarısı erken boşalma bozukluğu tedavisi için gelir. İstatistiklere göre eğitim seviyesi yüksek erkeklerde daha sık rastlanır. Nedeni sosyal çevrelerinin partnerini tatmin etme konusunda oldukça hassas olmasıdır. Kaygı etkileyici faktördür. Bunun yanı sıra fiziksel hastalıklar da bu bozukluğa yol açabilir.

    GEÇ BOŞALMA

    Erkek, dikkat çekecek ölçüde geç boşalma yaşar veya boşalamaz. Orgazm olmakla ilgili problem yaşamaktadırlar. Bazıları orgazm olmakta zorlanırken bazıları vajina içine boşalamayabilir. Uzun süreli sürtünmeyle partnerde ağrı şikayetine yol açabilir. Böyle bir problemin çözümü ön sevişmede erotizmi arttırmak olabilir. Böylece performansla ilgili duyulan kaygı azaltılmaya çalışılır. Geç boşalma çok yaygın olmayan bir bozukluktur. Erkeklerde genellikle hiperglisemi, prostatektomi, abdominal aort ameliyatı, Parkinson hastalığı ve omurilik tümörleri gibi tıbbi bir neden bulunmaktadır. Bazı erkekler ise, orgazmın ötesinde, spermlerin idrar kesesine doğru gitmesine neden olan fiziksel bir anormallik yaşar (geriye boşalma). Alkolde dahil olmak üzere Alfametildopa (kan basıncını düşüren ilaç) ve tiyoridazin (sakinleştirici) gibi ilaçlarda geç boşalma sebebi olabilir. Yaşam boyu süren geç boşalma hastalarının kişilik özellikleri katı ve tutucu olarak adlandırılabilir. Bazıları cinselliğin günah olduğuyla ilgili dini kökenli inançları olabilir. Partnerinin cinsel anlamda çekici bulmamak veya kişiler arası bozukluklar olarak birçok faktörden kaynaklanabilir.

    KADINDA CİNSEL UYARILMA/İLGİ BOZUKLUĞU

    Kadının cinsel ilgisinin düşük ve uyarılmasının olmamasıdır. Cinsel aktiviteye, erotik düşünceye, partneriyle ilişki esnasında partnerinin girişimlerine karşı verdiği tepkiye ve ilişki sırasında zevk almaya karşı çok az ilgi ile gösteririler. Bu kadınlar genelde cinsel ilişki başlatamaz ve erotik bir filmle ya da benzer olan şeylerle uyarılmaz.   Cinsel istek uzun bir perhizden sonra baskılanabilmektedir. Nadiren cinsellik yaşamak, eşini çekici bulmamak bu problemin yaşanmasına zemin hazırlayabilir. Bunun yanı sıra kişinin kişisel güdüleri, öz güveni, önceki cinsel hayatında yaşamış olduğu deneyimler gibi pek çok faktöre dayanmaktadır. Kişide bulunan psikiyatrik bir hastalık, ilaç kullanımı veya bazı hastalıklar en sık sebeplerindendir. Diyabet,  sigara kullanımı, cinsel yolla bulaşan hastalıklar da cinsel uyarılmayı olumsuz etkileyecek faktörler arasındadır. Düşük cinsel istek, menopoza girmiş kadınlarda daha fazla görülür. Ağrılı bir cinsel geçmişi, suçluluk duygusu veya çocukluk döneminde veya kişinin önceki cinsel deneyiminde tecavüz ya da başka bir cinsel travma yaşanmış olabilir. Tedaviye gelenler arasında en yaygın görülen şikayet cinsel ilgi düşüklüğüdür. Yaş aralığı 18-59 olan kadınların yaklaşık olarak %30’u, cinsel uyarılmalarının ve isteklerinin az olduğunu ve aylarca sürdüğünü belirtmektedir. Sonuç olarak birçoğu kendilerini ve ilişkilerini etkileyecek ölçüde sıkıntı yaşadığını belirtmiştir.

    CİNSEL ORGANLARDA-PELVİSTE AĞRI/İÇE GİRME BOZUKLUĞU (VAJİNUSMUS)

    Bu tanıyı alan kadınlar, cinsel ilişki esnasında ağrı, acı, sancı veya keskin bir ağrı olarak tanımlanabilecek vajinal kasların kasılması şeklinde kramplar yaşarlar ve her ilişkiye girmeye çalıştıklarında bu sıkıntıyla karşı karşıya kalırlar. Bu sıkıntıdan kaynaklanan kaygı da pelvik tabakanın gerilmesine yol açarak ilişkinin tamamlanmasını engeller ve ciddi boyutta ağrıyla sonuçlanır. Sürekli ağrıyla karşılaşan kadında artık cinsel zevkin yerini kaygı alır. Enfeksiyonlar, yaralar, pelvikteki iltihaplı hastalıklar ve jinekolojik bir ameliyat geçiren kadınların üçte birinde ilişki esnasında ağrı görülür. Toplumumuzda kadınların %50’si  vajinusmus nedeniyle cinsel tedavi birimlerine başvurmuştur. Geleneksel aile yapılarını korunması, kızlık zarının hala kadının namusu olarak görülmesi başvuru oranın batılı ülkelere göre çok yüksek olmasının sebeplerindendir. Yine kadının otoriter bir baba figürüyle yetişmesi ve kızgınlığını dışa vuramayan, sürekli kabul ihtiyacı bulunan pasif özellikler gösteren kızlarda görülme olasılığı daha fazla olduğu saptanmıştır. Vajinusmus kentte yaşayan kadınlara göre kırsal kesimde yaşayan kadınlar daha fazla görülür. Genel olarak ülkemizde görülme sıklığının çok yüksel olduğunu söyleyebiliriz.

    KADINDA ORGAZM BOZUKLUĞU

    Kadınlarda orgazm bozukluğu cinsel uyarılma evresinden sonra orgazmın çok yavaş, çok nadir veya çok zayıf olması ile ilgili yaşanan zorluktur. Orgazm olmak pek çok kadın için bir problemdir. Kadınların yaklaşık %30’u bu orgazm bozukluğundan etkilendiğini söylemiştir. Orgazm pek çok faktörden etkilenebilen kompleks bir süreçtir. Hipotiroid, diyabet ve vajinadaki yapısal hasarlar gibi birkaç fiziksel hastalık da bu soruna yol açabilmektedir. Orgazmı, aynı zamanda antihipertansif (kan basıncını düşüren ilaçlar), merkezi sinir sistemi uyaranları, trisiklik antidepresanlar ve monoamin oksidaz inhibitörleri (antidepresan ilaç grubu) gibi ilaçlarda baskılayabilmektedir. Olası psikolojik birçok faktör bulunmaktadır. Bunlar kadının geçmişinde yaşadığı sorunlu aile ilişkileri, duygusal yakınlık kuramamak, otoriter babaya sahip olmak, hamile kalma korkusu, hastanın partnerine karşı sert tavırları ve cinsellikle ilgili genel olarak yaşanan suçluluk olarak sayılabilir. Cinselliğe dair açık bir iletişimin olması, kadının haz aldığı uyarılma biçimini açıkça ifade edebilmesi cinsel uyarılma evresinden sonra yaşanan orgazm evresi için önemlidir. Bu faktörler göz ardı edilirse kadında suçluluk duygularına yol açarak orgazm bozukluğuna sebep olur.

    CİNSEL İŞLEV BOZUKLUKLARI TEDAVİSİ

    Cinsel işlev bozuklukları tedavi edilen bozukluklardır. Tedavi yöntemleri olarak ilaç tedavileri, cinsel terapi, aile danışmanlığı, bireysel psikoretapi gibi psikolojik tedaviler ve ameliyatlar kullanılabilir. Ancak tedavi sürecinde ilk değerlendirme de sorunun psikolojik mi fiziksel mi olduğu araştırılmalıdır. İlgililer tarafından tanı yöntemleri belirlenerek tedaviye başlanır.

  • Kişilik Bozuklukları

    Kişilik Bozuklukları

    Kişilik ve kişilik bozuklukları sınıflandırmadan çok boyutsal olarak olarak düşünülmelidir. Yani bahsedilen özellikler normal insanlarda da görülebilir fakat KB tanısı almış kişilerde daha yoğun yaşanmaktadır. Süregiden davranış örüntüleri ve içsel yaşantılarda(düşünceler, duygular, duyular) yaşadığı kültürle arasında açıkca farklar vardır. Duygulanımda; türüne, yoğunluğuna, değişkenliğine ve uygunluğuna, bilişte; hastanın kendisini ve çevresini nasıl görüp yorumladığına, dürtü denetimine ve kişiler arası ilişkiler ile ilgili problemlere bakılır.

    Paranoid Kişilik Bozukluğu

    Paranoid kişilik bozukluğu tanısı almış bireyler diğer insanlara güvensizlikleri ve bir o kadar şüpheci olmalarıyla bilinir. Duydukları şüphelerin temeli yoktur ve sömürülmekten çok korktukları için güvenebilecekleri kişilere dahi güven duyamazlar ve sürekli gücenme eğilimindedirler.

    Bu kişiler kavgacı ve katı olma eğilimi gösterirler. Başka insanlara karşı soğuk ve yakınlıktan kaçınarak kendilerini korumaya alırlar. Bu bozukluk mesleki hayatta da bir takım zorluklar yaratır. Bir görüşme esnasında kişi gergindir ve rahatlamakta genelde zorluk yaşar. Hiyerarşi ve güce karşı tetikte oldukları için üstleriyle ve iş arkadaşlarıyla baş etmekte zorluk yaşamaları olağandır.

    Şizoid Kişilik Bozukluğu

    Şizoid Kişilik Bozukluğu tanısı almış kişiler yaptıkları aktivitelerde yalnızlığı tercih ederler. Kısıtlı duygusal çeşitlilikleri vardır. Sosyal olmamakla beraber soğuk ve izole gözükürler. Bu kişiler aile ilişkileri dahil yakın ilişkilerden zevk almaz ve istemezler. Duygusal olarak kopuk olan bu kişiler kendisine yöneltilen eleştirilere ve takdirlere karşı da ilgisizdir.

    Bu kişiler vaktinin çoğunu hayal kurarak geçirebilirler. Hayvanlara karşı bağlılık geliştirirler. Başkalarının çalışırken zorlanacağı yalnız çalışılan işlerde başarılı olabilirler.

    Çocukluk döneminde yaşanan travmalar, aileden yeterli ilgi ve sevgiyi alamayan, aile içinde sevgisiz, soğuk ve mesafeli davranışlara maruz kalan çocuklarda ve yalnız bir çocukluk geçiren kişilerde görülür.

    Şizoid Kişilik Bozukluğu tedavisinde psikoterapinin önemi fazladır. Terapist ve tanı alan kişinin arasındaki terapotük ilişkinin güçlü olması kişinin korkularını ve isteklerini açmasını kolaylaştırır. Daha hızlı sonuca götürebilir. Kişinin tanıyı aldıktan sonra günlük hayatına etkisinin şiddetine  göre psikoterapiye ek olarak ilaç tedavisi de uygulanmaktadır.

    Antisosyal Kişilik Bozukluğu

    Antisosyal kişilik bozukluğu tanısı alana kişiler de

    -Mülke zarar verme,

    -Ciddi kural ihlali,

    -Başkalarının haklarını ihlal etme,

    İinsanlara ve hayvanlara karşı saldırganlık davranışları görülmektedir. Bu kişiler genelde aktivitelerini planlayamaz ve dürtülerini yönlendiremez.

    Bu bozukluk genel olarak çocukluk ve ergenlik döneminde başlar ve yetişkinlikte de devam eder.

    Bu kişiler pek çok durumda yalan söyler vs tutuklanmaya neden olacak davranışlarda bulunur. Kavga etme ve başkalarına saldırma eğilimindedirler. Yaptıkları bu davranışlar için pişman olup üzgün hissetmezler.  Düzenli bir işe girip çalışamazlar ve borçlarını ödemeyi reddederler.

    Antisosyal kişilik bozukluğu erkelerde kadınlardan daha yaygındır. Erkeklerin yüzde 3’ünün ve kadınların 1’inde olduğu belirtilmektedir.

    Bu bozukluğun nedeni olarak genetik ve çevresel faktörler kadar çocuk yaşta görülen istismar, alkolik ve yine bu antisosyal kişilik bozukluğu tanısı almış anne babayla büyümek sebep olabilir. Kesin nedeni bilinmemektedir.

    Antissyal kişilik bozukluğu tanısı 18 yaşından küçük bireylere konulamaz.  Bu bozukluğun tedavisi zordur ve ilaç – psikoretapi  kombinasyonuyla tedavi yürütülmelidir.

    Sınırda (Borderline) Kişilik Bozukluğu

    Bordeline kişilik bozukluğunun tespiti zordur. Bununla beraber farklı psikolojik hastalıkların belirtilerine de oldukça benzediği için kişilerin de bu belirtileri ayırt etmesi daha da zorlaşarak süreci yıpratıcı hale getirir.

    Borderline kişilik bozukluğu tanısı alan bireyler sürekli bir duygu ve davranış krizinde yaşarlar. Ruh hali değişiklikleri genelde bipolar bozuklukla ilişkilendirilir ancak farklı olarak bu bozuklukta iniş çıkışlar haftalarca hatta aylarca sürebilir. Pek çoğu sıkılmış ve boşlukta hisseder. Diğer kişilerle ilişkilerinde aşırı bağlanma söz konusudur. Bağladıkları kişiler tarafından önemsenmediklerini düşündüklerinde veya kötü davranıldığında yoğun bir şekilde öfkelenir ve saldırgan olabilirler. Dürtüsel bir şekilde kendilerini zarar verebilir, tıkanırcasına yemek yeme ve dikkatsizce araba kullanma gibi potansiyel olarak zarar verici başka davranışlarda bulunabilirler.  Bu bozukluğa eşlik eden depresyon, kişinin acı çekmesine ve intihar girişimlerine neden olabilir.

    Sınırda (borderline) kişilik bozukluğunun sebepleri arasında bireysel yatkınlık, çevresel faktörler, çocuklukta yaşanan istismar veya ihmal ve ergenlik ve yetişkinlik dönemindeki olgunlaşma süreci rol oynadığını yapılan araştırmalara göre söyleyebiliriz.

    Bu tanıyı almış bireylere ve ailelerine yardım etmek için birçok etkili yol vardır. İlaç tedavisi; depresyon, ansiyete ve huzursuzluk gibi belirtileri azaltmak için etkilidir. İlaç tedavisiyle birlikte alınan psikoterapi bireyde sürekli olan bir kişilik değişimini amaçlar. Kişilik bozuklukları için psikoterapi birkaç yıl sürebilir. Bilişsel- Davranışsal terapi ve Diyalektik Davranış terapisi yanlış olan düşünce kalıplarını ve davranışları değiştirmek için kullanılan  yöntemlerdir.

  • Psikoterapi Nedir?

    Psikoterapi Nedir?

    En sade haliyle psikoterapi,  psikolojinin ilkelerine dayalı olarak psikolojik bir şikayeti olan danışan ve psikoterapist arasında gerçekleşen; kişinin kendisini ve çevresini anlamasını, kendinden memnun olabilmesini ve psikolojik bozukluğunu ortadan kaldırmasını amaçlayan değişim sürecidir.

    NE GİBİ SORUNLAR İÇİN PSİKOLAĞA GİDİLİR?

    İnsanlar gün içerisinde olumsuz duygularla baş etmeye çalışır. Bunlar stres, üzüntü, acı, hüzün, çaresizlik ve umutsuzluk olur. Bu duygularla nasıl baş ettiğimiz çok önemlidir. Aşırı uyku, uykusuzluk, çok yeme ya da iştahsızlık, gereksiz alışveriş yapmak olumsuz baş etme yöntemleridir. O an işe yaradığını düşünsek de zamanla daha fazla probleme neden olur. Düzenli egzersiz, sağlıklı beslenme ve düzenli uyku sağlıklı baş etme yollarıdır. Ancak bazen acı, hüzün, öfke gibi olumsuz duygular kontrol edilemeyecek noktaya gelir işte bu zamanlarda profesyonel olarak yardım alınmalıdır.

    PSİKOLOG GÖRÜŞMELERİ NE GİBİ KONULARI KAPSAR?

    Bu görüşmeler birçok konuyu kapsar ve kişiden kişiye farklılık gösterir. Genel anlamda;

    – Kaygılıysanız ve kendinizi sürekli tedirgin ve sinirli hissediyorsanız,

    -Öfkenizi kontrol edemiyorsanız ve problemlerinizi çözmekte zorlanıyorsanız,

    -Mantıksız düşüncelerinizin gerçek olmadığını bile bile bunları engellemek için kaygı hissederek bazı davranışlar ve zihinsel çabalar gösteriyorsanız,

    – Arkadaşlık, romantik ilişkilerinizin daha iyi olmasını istiyor fakat sosyal ortamlarda bulunmaktan çekiniyorsanız,

    -Zevk alarak yaptığınız aktivitelerinizden artık onları yapmak için motivasyonunuzu, heyecanınızı, ilginizi ve isteğinizi kaybettiğinizi düşünüyorsanız,

    -Vajinusmus, erken boşalma, cinsel isteksizlik, cinsel kimlik ile ilgili problemler yaşıyorsanız,

    -Geçmişte yaşadığınız ve kimseye anlatmadığınız şiddet, ihmal, cinsel istismar hikayeniz varsa,

    – Aile içinde iletişim yoksa, boşanma, aldatma, ayrılma gibi konular varsa, daha kızgın üzgün hissediyorsanız ve problemlerle baş edemiyorsanız,

    -İnsanlarla ilişkilerinizde sık sık çatışma çıkıyor ve aranız bozuluyorsa, bunun nedenini de merak edip anlam veremiyorsanız,

    -Dikkat eksikliği ve konsantrasyon bozukluğu yaşıyorsanız,

    -Sürekli kendinizi hüzünlü, mutsuz, çaresiz ve umutsuz hissediyorsanız ve hayatı anlamsız bulup intihar etmeyi düşünüyorsanız,

    -Panik atak geçiriyorsanız ve öleceğinizden korkarak acile gidiyorsanız,

    -Medikal olarak açıklanamayan baş ağrısı, mide bulantısı ve fiziksel şikayetleriniz varsa ve bunların strese maruz kaldığınızda psikolojik olduğunu düşünüyorsanız tüm bu sorunlarla baş etmek için psikoterapiye gitmek doğru karar olacaktır.

    PSİKOTERAPİ SORUNLARIN ÜSTESİNDEN GELMEYE NASIL YARDIMCI OLUR?

    Psikoterapi bireylere birçok sorunun üstesinden gelmeye yardımcı olurken kendilerine keşfetmelerine ve bu içsel değişimleriyle birlikte duygu durumlarını kavramayı da öğretir.

  • Çift ve Aile Terapisi

    Çift ve Aile Terapisi

    Genel anlamda aile, toplumun en küçük yapı taşıdır. Aileyi geniş aile ve çekirdek aile olarak iki gruba ayırabiliriz. Çekirdek aile, geniş aileden daha sınırlı olup ortak tarafları aynı evi paylaşmaları ve kan bağlılığı, evlilik vs diğer yollardan aralarında akrabalık ilişkisi bulunan bireylerden oluşmasıdır. Ailede bireyler cinsel, psikolojik, sosyal ve ekonomik ihtiyaçlarını karşılarlar. Aile topluma uyum ve katılımların sağlandığı ve düzenlendiği temel bir birimdir.

    AİLE DANIŞMANLIĞI NEDİR?

    Hayatın ilk yıllarında fizyolojik ihtiyaçlar baskın gelirken ileriki yıllarda psikolojik ihtiyaçlar baskın hale gelir. Yaş ilerledikçe psikolojik ihtiyaçlarda güçlenir ve kişilik yapısı ve davranışlarda etkili olurlar.Bu psikolojik ihtiyaçlarımızı doyuma ulaştırdığımız en doğal ortam ise ailemizdir.Kişinin yaşamında doyum sağlaması, yaşadığı topluma uygun birey olarak yetişmesi önce aile çevresinde sağlanır.

    Aile danışmanlığı da aile içerisinde sorunlu ilişkileri, evlilik, boşanma sırasında çocuklarla ilgili tüm sorunların üstesinden rahat bir şekilde gelmelerine yardımcı olur.

    AİLE DANIŞMANLIĞINI GEREKTİREN NEDENLER NELERDİR?

    Günümüzde geleneksel aile yapıları teknolojinin gelişmesiyle birlikte değişime uğramıştır. Değişik aile yapılarının meydana gelmesi aile danışmanlığının gelişmesine neden olmuştur. Yine günümüzde ekonomik sıkıntılar ve stresörlerin artması sebebiyle artık iki eşin birden çalışması, ev işlerinin paylaşımında, çocukların bakımı, evin geçimiyle ilgili problemlere neden olur. Aile danışmanlığında aile üyeleriyle bu problemler ele alınarak onların ihtiyaçlarını ve ilgilerini belirleyen ve bunlara cevap veren yeni kurallar tartışılabilir. Her iki eşin ihtiyaçları göz önünde bulundurularak anlaşma, uzlaşma ve değişimin devamlılığı sağlanır.

    Yine eşler anlaşmazlıklara düşebilir ve bunları çözmek için gerekli iletişime sahip olamayabilirler. Bu durumda her ikisi de hem bireysel hem de birlikte danışmaya gelmelidirler.

    Tek ebeveynli aileler (anne veya baba), aileyi tek başına geçindirmek için birçok problemle karşı karşıya kalabilir. Tek başına problemlerle baş etmeye çalışmak stres yaratabilir ve kontrolünü kaybettiğini hissedebilir. Yapılacak olan aile danışması ile bu gerilim ve stres azaltılabilir.

    Ailenin bir üyesi ilaç veya alkol bağımlısı ise diğer aile üyeleri bundan etkilenir. Alkol ve/veya ilaç bağımlılığı sorunları ile ilgili olarak bağımlı eş ve diğer aile üyeleriyle aile danışma son derece önemli bir ihtiyaçtır. Aile danışmasında bu kalıpları nasıl devam ettirdiklerine ve birbirlerini nasıl etkilediklerini bulma konusunda çaba harcanır.

    Çocuğun okulla ilgili problemleri varsa ve bu problem aileden kaynaklanıyorsa, soruna ilişkin değerlendirme yapabilmek için aile üyeleriyle, gerekirse öğretmenleri de danışma sürecine dahil edilir. Okul ile ailenin eşgüdümünün sağlanması faydalı olacaktır.

    Bazen de anne baba arasında çocuğa nasıl davranılacağı ve nasıl disipline edileceği konusunda anlaşmazlıklar yaşanır. Bu anlaşmazlık çözülmezse evdeki gerilimin artmasına neden olabilir. Aile danışmanlığı, aile üyelerinin sorunu devam ettiren rollerinin doğru şekilde teşhis etmesinde en etkili yoldur ve ailenin bozuk iletişim örüntülerini değiştirmede yardımcı olur.

    Eğer ailede ergenlik çağında çocuk varsa bu dönemde de istekler ve beklentiler farklı olabilir. Ergenlik çağındaki çocuk beklentileri yerine getiremediği zaman depresyon geliştirmeye başlar. Şiddetli depresyon intihar düşüncelerini de beraberinde getirir. Aile danışmanlığı bu konuda tüm aile üyelerinin depresyon hakkında duyarlı hale getirir.

    Aileler bağımsız ve kendi ayakları üzerinde durabilen çocuklar yetiştirmek isterler. Öte yandan da onların bunu başarabilecekleri konusunda endişe duyarlar. Eğer evde evden ayrılan yetişkin çocuk varsa tüm aile kriz yaşayabilir aile danışmanlığı bu konuda evden ayrılan çocuğa yardım eder ve anne ve babalarının da ayrılışı desteklemede etkili şekilde davranmalarını sağlamaya çalışır.

    Eğer evde bakıma muhtaç anne-baba varsa, pek çok çift onlara bakmaktan kendini sorumlu hissetmektedir ve bazen bu his stres yaratabilir. Özellikle yaşlı anne babanın beklentileri ile çiftin başka sorunları örneğin yetişkin çocukların evden ayrılma süreciyle çakıştığında stres artabilir. Bu durumda yaşlı anne ve babalarına bakmakla sorumluluk hisseden karı-koca anne-babalarına yapılacak olan danışma ile gerilim azaltılabilir. Yaşlı anne baba bu konuda bilinçlendirilebilir.

    AİLE TERAPİSİNİN AMAÇLARI VE HEDEFLERİ NELERDİR?

    Aile terapisinin ilk amacı, aile üyeleri arasında pozitif iletişimi arttırmak, iletişimi olumsuz etkileyen çevresel koşulları değiştirmektir. Aile üyelerini geliştirdikleri olumlu davranışları ve olumlu iletişimi sürdürmeleri konusunda eğitmektir.

    AİLE TERAPİSİ NASIL UYGULANIR?

    Aile terapisinin uygulandığı birçok yöntem ve yaklaşım vardır. Sistematik yaklaşıma göre ailenin yalnızca bir üyesinde görülen bir problemi ailedeki diğer üyeler devam ettirebilirler. Bu nedenle, sistemciler aile sisteminin diğer üyelerinin davranışlarının problemi etkilediğin belirtir. Aile içinde bireylerin birbirini etkilediğini fark eden araştırmacılar, mesleki danışmanlık hizmetlerinde aile sistemi üzerinde durmanın çocukların farkındalıklarını arttırdığını madde bağımlılığı ve mücadele programlarında aile üyelerini de dahil etmenin etkili olduğunu, öğrencilerde duygusal ve davranış problemlerini gidermede aile sitemini dikkate alan programların daha iyi netice verdiğini belirtmektedirler. Bu yaklaşımla, aile üyeleri birbirlerine karşı olumlu ve olumsuz duygularını açıkça ifade etme özgürlüğüne kavuşmaları hedeflenir. Aile üyelerinin bireysel farklılıkları hoşgörüyle karşılanarak bütün aile üyeleri kendi potansiyellerini geliştirebilmeleri için cesaretlendirilir ve onlara destek olunur. Aile üyeleri, ilgi ve sevgiyle etkileşimde bulunurlar. Bu durum, aile üyelerinin değerli oldukları duygusunu ve aileye ait olma duygusunu destekler. Aile üyeleri arasında sağlıklı iletişim kalıpları kurulur ve aile üyeleri düzenli olarak birbirlerini takdir ederler.

    AİLE TERAPİSİ KAÇ SEANS SÜRER?

    Aile terapisinde seans süresi ve aralığı ailenin getirdiği soruna ve kullanılacak olan terapi yöntemine göre değişiklik gösterilebilir. Genel olarak tüm aile üyeleriyle 6-10 hafta buluşulur ve sonlara doğru seansların arası uzatılabilir. (Ör: Ayda 1-2 seans). Terapi bittikten sonra takip etmek için bir seans yapılır.

  • Somataform Bozukluğu Nedir?

    Somataform Bozukluğu Nedir?

    Dsm 5’de Bedensel Belirti ( Somatik Semptom) Bozuklukları ve İlişkili Bozukluklar ismiyle geçer.

    Somataform bozukluğun çeşitli olası semptomları vardır ve farklı kategorilerden oluşur. Kişide farklı pek çok alanda ağrı gözükebilir: baş, sırt, göğüs, karın, eklem, kol ve bacak veya genital organda veya cinsel ilişki gibi ilişkili beden işlevlerinde. Ağrı haricinde; şişkinlik, kabızlık, ishal, bulantı, kusma nöbetleri (hamilelik boyunca olanlar hariç) veya pek çok yemeğe karşı tahammülsüzlük. Cinsel veya üreme sistemlerinde: ereksiyon veya boşalma problemleri, adet düzensizlikleri, aşırı adet kanamaları. Psödonorolojik olarak: körlük, sağırlık, çift görme, boğazda yumru veya yutkunmada zorluk, konuşamama, zayıf denge veya koordinasyon, zayıf ya da felçli kaslar, idrar tutma, halüsinasyonlar (varsanılar), dokunmaya veya ağrıya karşı duyarsızlık, nöbet, bilinç kaybı. Kişi stres verici yaşam olayları karşısında anksiyete veya depresyon yaşamamak için bu tarz fiziksel semptomlar geliştirebilmektedir. Somataform bozukluk olabilmesi için hiçbir tıbbi durumla açıklanamamalıdır. Somataform bozukluğun birçok sebebi olabilir. Genetik ve biyolojik faktörler, psikolojik ve çevresel etkenler, kişilik özellikleri ve psikolojik birçok faktörün etkileşimleri sonucunda bu belirtiler ortaya çıkabilmektedir.

    SOMATAFORM BOZUKLUK BELİRTİLERİ NELERDİR?

    Somataform bozukluğu yaşayan bireyler genelde fiziksel hastalık şikayetleri ile hastaneye giderler. Birçok pahalı test ve zaman alan etkisiz tedaviler sonucu bireyin var olmayan bir hastalığı varmış korkusuna kapılırlar. Bu kişiler gerçekten bir şeylerin yanlış gittiğine kendilerine güçlü bir şekilde inandırır.  Bu inanış kişilerde işlev bozukluğuna yol açarak kaygı uyandırır. Bu aşamada sağlık çalışanları bu kişileri ruh sağlığı değerlendirmesi için yönlendirmeleri gerekir.

    SOMATAFORM BOZUKLUĞU NE SIKLIKLA GÖRÜLÜR?

    Bedensel belirti bozukluğu erken yaşlardan itibaren 10’lu veya 20’li yaşların başında görülmeye başlar ve kişinin tüm hayatı boyunca sürebilir. Oranı tam olarak bilinmemekle beraber erkekler kadınlara göre bedensel belirti bozukluğundan daha az etkilenmektedir. Yaklaşık olarak her 100 kişiden 12’si hayatında en az bir kez bedensel belirti bozukluğu yaşamıştır.  Bu bozukluk hem genetik hem de çevresel olup aileden aileye geçme eğilimi oldukça güçlüdür. Bedensel belirti bozukluğun eğitim ve sosyoekonomik düşük kişilerde daha sık rastlandığı belirtilmiştir.

    SOMATAFORM BOZUKLUK NASIL TEDAVİ EDİLİR?

    Somatik semptom ve ilişkili bozukluklar tedavi edilebilir bir sorundur ancak ağrılar adına ilaç kullanımlı tedavilerle ilgili çalışmalar olmasına rağmen uygulanabilir tedavi önerileri yapma konusunda yeterli bilimsel veriler yoktur.  Yapılacak tedavi, onların semptomlarından dolayı yaşadıkları kaygı ve ağrıları azaltmaya yardımcı olur. Psikoterapi somataform bozukluk tedavisi için önemlidir. Kişiye uygun olan terapi yaklaşımları uygulanabilmektedir.

  • Travma Sonrası Stres Bozukluğu Nedir?

    Travma Sonrası Stres Bozukluğu Nedir?

    Her üç kişiden biri, hayatlarının belli bir döneminde ciddi travmatik olaylar yaşarlar. Doğal afetler, ölümcül hastalıklar, savaştan kurtulma, tecavüz, kaçırılma, rehin alma, uçak kazaları, uygun olmayan cinsel yaşantılar, yakınlarının kaybı gibi hayatımızı derinden etkileyecek olaylar başımıza geldiğinde insanın kendisine ve dünyaya olan inançlarının sarsılmasına yol açar. Bu olaylar kişide stres tepkileri oluşturur. Bu tepkiler anormal durumda verilebilecek normal tepkilerdir. Travmatik olaydan sonra da verilmesi beklenir. Ancak bu tepkiler etkisini daha da arttırarak devam ediyor ve kişinin sosyal ve günlük hayatında da işlevselliğini bozuyorsa hala bu travmatik olayları yaşıyor gibi hissedip, hatıraları anımsıyorsa, uyumakta zorluk çekiyor ve günlük aktivitelerini yerine getirmekte zorluk çekiyorsa Travma Sonrası Stres Bozukluğu olabilir.

    TRAVMA SONRASI STRES BOZUKLUĞU BELİRTİLERİ NELERDİR?
    Yaşanan travmanın üzerinden belli bir süre geçtikten sonra kişi eğer travmatik olayı tekrar tekrar yaşıyorsa, aşırı titreme gibi aşırı fizyolojik uyarılmalar görülüyorsa, suçluluk veya olanlardan kendini sorumlu tutuyorsa, olumsuz inanç ve duygulara sahipse ve bu semptomlar dört haftadan uzun sürüyorsa Travma Sonrası Stres Bozukluğu belirtileridir.

    Travmatik olayların yanı sıra kişinin içsel karakter yapısı ve kalıtsallık gibi faktörler Travma sonrası stres bozukluğunun ortaya çıkmasında rol oynayabilir. Düşük zeka ve düşük eğitim durumunda TSSB ile bağlantılıdır.

    Son olarak bir travma ne kadar korkutucu olursa ve ne kadar uzun sürerse, TSSB görülme olasılığı o kadar artar. Travma sonrası stres bozukluğu görülen bireylerin neredeyse yarısı birkaç ay içinde toplanırken diğerleri yılarca bu durumun zorluğunu yaşayabilir.

    TRAVMA SONRASI STRES BOZUKLUĞU NASIL TEDAVİ EDİLİR?
    Travma sonrası stres bozukluğu ilaç tedavisi ve psikoterapi birlikte uygulanabilir. Tedavide kişinin ihtiyaçları göz önünde bulundurularak tedavinin gidişatı hakkında bilgilendirmek önemlidir. Psikoterapötik tedaviler arasında EMDR (Eye Movement Desensitization and Reprocessing) yaklaşımı ve Bilişsel Davranışçı terapiler de uygulanabilir.

  • Beslenme ve Yeme Bozuklukları

    Beslenme ve Yeme Bozuklukları

    Beslenme ve yeme bozukluğunun temel özelliği kişinin kendini –zayıf olsa bile- şişman olarak algılaması ve kilo almamak için aşırı gayret sarf etmesidir. Diğer pek çok davranış gibi bu davranış da aşırıya kaçınca tehlikeli hatta ölümcül olabilmektedir. Beslenme ve yeme bozuklukların alt başlıkları vardır. Bunlardan ilki;

    ANOREKSİYA NERVOZA

    ANOREKSİYA NERVOZA NEDİR?

    Anoreksiya nervoza kişinin kilo alma konusunda yaşadığı aşırı korku ve kaygıdır. Bu kaygıyla baş edebilmek için yemek yemeyi dikkat çekecek ölçüde azaltırlar.Kendileriyle alakalı aşırı kilolu olduklarına dair yanlış benlik algısına sahiptirler.

    Sosyal çevre, arkadaş ve aile ilişkileri, mükemmeliyetçi kişilik yapısı, güven azlığı, anksiyete, vücut görüntüsünden memnun olmama gibi kriterlerin en yoğun yaşandığı dönem olan ergenlikte görülme sıklığı daha fazladır. Anoreksiya nervoza, kadın nüfusunun %1’in altında bir kısmını etkiler. Erkeklerde ise bu oran kadınların oranın üçte biridir. Bale, mankenlik, jimnastik yapma(kadınlar) veya jokey ve uzun mesafe koşucuları (erkekler) gibi bedeni kontrol altında tutmayı gerektiren işlerle uğraşan ergenlerde ve genç yetişkinlerde yaygın olarak görülür.

    ANOREKSİYA NERVOZA BELİRTİLERİ NELERDİR?

    Kişi aşırı kilolu olduğuna dair çarpık benlik algısı sebebiyle yemek yemeyi ciddi ölçüde azaltıp, ağır egzersizler yapar.Bazen yediklerini çıkarma ve kusma da görülür.Anoreksiya nervoza ciddi boyutlarda sağlık sorunlarına yol açabilir. Yavaş kalp atışı, düşük tansiyon gibi anormal hayati belirtilerin yanı sıra anemi, kemik yoğunluğunun azalması ve EGK’deki değişim gibi anormal laboratuar ve test sonuçları da olabilir. Genel örneklemdeki hastaların üçte ikisi her ne kadar 5 yıl içinde daha iyiye gitse de ölüm oranı (madde kullanımı, intihar ve yetersiz beslenme gibi nedenlerden dolayı) genel nüfustakinden 6 kat daha fazladır.

    BULİMİYA NERVOZA

    BULİMİYA NERVOZA NEDİR?

    Günlük hayatta yemek yerken sıradan kişiler yemeğin tadını çıkararak ve yavaş yerler.Bulimiya nevrozu tanısı alan kişiler ise genel olarak stres ve depresyon sebebiyle normal olan öğünden daha fazlasını daha hızlı yiyerek, yedikleri öğünü geri çıkartırlar. Kontrolsüz davranışlarının farkında oldukları için bu kişiler genelde yalnız başlarına yemek yerler. Anoreksiya nervoza tanısı alan kişilere benzer şekilde bulimiya nervoza hastaları da kendi dış görünüşlerini, bedenlerinin nasıl göründüğüyle aşırı ilgilenir. Ancak anoreksiya tanısı alan kişiler gibi aşırı kilolu olduklarına dair kendileriyle ilgili çarpık beden algıları yoktur.

    BİLUMİYA NERVOZANIN GÖRÜLME SIKLIĞI NEDİR?

    Bulimiya nervoza anoreksiyadan daha yaygındır. Yetişkin kadınların %1-2’sini etkilerken erkeklerde daha az görülür. Yine anoreksiyadaki gibi jimnastik, dans, modellik gibi mesleklere sahip kişilerde daha sık görülmektedir. Başta duygudurum ve kaygı bozuklukları olmak üzere, dürtü denetimi ve madde kullanımı ile ilgili problemler bulimiya nervoza hastalarının eş tanısı olmaktadır. 

    Bulimiya nervoza tanısı alan bireylerin yarısı zaman geçtikçe tamamen iyileşme sağlamaktadır. Dörtte biri gelişme gösterirken diğer bireyler kronik bulimik davranışa doğru evrilmiştir. Anoreksiya nervozaya göre ölüm oranı daha düşüktür. Fakat intihar oranı bulmiya nervozada genel nüfustan yüksektir.

    ANOREKSİYA NERVOZA VE BULİMİYA NERVOZA’DA TEDAVİ

    Anoreksiya nervoza ve bulimiya nervoza ölümcül bir hastalık olduğu için tedavileri de oldukça zordur. Anoreksiyada kişi tehlikede olduğunu kabul etmez, bulimiyada ise kişi tedavi görürse tekrar kilo alacağından korktuğu için tedaviye yanaşmaz. Bu yanlış inanışlar işi tedaviyi zorlu hale getiren nedenlerdir. Tıbbi yöntemler, psikolojik danışmanlık ve beslenme tedavisi birlikte yürütüldüğünde daha sağlıklı sonuçlar alınır. Hastaya ilk olarak düzenli yeme alışkanlığı ve sağlıklı diyet kabul ettirilmelidir. Ardından psikoteröpatik yöntemlerle bireyin yanlış inanışlarının altında yatan nedenlere odaklanır. Tedavi süresi birkaç aydan birkaç yıla uzayabilir. Diğer bir sorun da tedaviden sonra tekrarlanabilir oluşudur.

  • Duygudurum Bozuklukları

    Duygudurum Bozuklukları

    Neşe ,hüzün, öfke gibi çok çeşitli duygusal yaşantımız vardır. Gün içerisinde olumlu veya olumsuz birçok duygu yaşarız. Duygudurum bozukluğu olarak tanımlanan hastalık grubunda yer alan bireyler ise şartlara ve duruma uygunsuz ve abartılı duygu durumu içinde yaşarlar. Bu bireyler belli bir dönemde depresyon da yaşar fakat bazılarının yükselmiş duygu durumları da olmaktadır. Duygudurumun mutsuzluk, çaresizlik, üzüntü, umutsuzluk, keder yönünde kayması depresyon; neşe, coşkululuk, mutluluk, sevinç yönünde kayması ise mani düşündürür.

    MAJÖR DEPRESYON

    Depresyon genellikle duygudurumunun normale göre daha düşük olması şeklinde yaşanır.Depresyonun var olan semptomları kişiden kişiye değişiklik gösterebilir.İştahsızlık, kilo kaybı veya çok yeme görülebilir. Yine uykuda artış veya uykusuzluk ve uykunun kalitesinde azalma görülebilir. En az iki hafta süren bu çökkün duygudurumunda ilgi azalmaları ve her zaman yaptığı aktivitelerden zevk alamama yaşanır. Yorgunluk, konsantrasyon bozukluğu, değersiz veya suçlu hissetme ve ölmeyi isteme veya öz kıyım düşünceleri ile de kendini gösterir.

    DEPRESYON BELİRTİLERİ NELERDİR?

    Depresyonda olan kişi, genellikle bitkinlik ve enerji düşüklüğü olarak ifade ettikleri yorgunluktan şikayet eder. Aynı zamanda konsantre bozukluğu ve dikkatini sürdürme konusunda yaşadığı zorluklar yüzünden çoğu zaman okuduklarını anlayamazlar. Karşılıklı konuşurken yavaş ve uzun duraksamalarla, az sözcük kullanarak konuşurlar.Normalde yaparken zevk aldıkları aktivitelere karşı ilgilerini tamamen yitirirler. Gün boyu mutsuzluk, üzüntü, ağlama isteği içerisindeyken  sorumluluklarını yerine getiremeyecek olmasından dolayı kendilerini suçlu ve değersiz hissederler. Sanki içinde bulundukları durum hiç geçmeyecekmiş gibi düşünür ve kendilerini umutsuzluk içerisinde bulurlar.

    KİMLER DAHA ÇOK DEPRESYONA GİRER?

    Depresyon; insanların %7!sini etkileyen ve kadınlarda erkeklere oranla  kat daha fazla görülen oldukça yaygın bir durumdur. Genellikle 20’li yaşların ortalarında başlar fakat çocukluktan yaşlılığa kadarda herhangi bir zamanda ortaya çıkabilir.

    Yaşam olayları, çevresel stres, travmalar, cinsel istismar, ihmal, aile içi şiddet, ayrılık, boşanma, işten ayrılma, sevilen birinin kaybı gibi yaşanan olaylar depresyona sebep olabilmektedir.

    DEPRESYON TEDAVİSİ NASILDIR?

    Yapılan araştırmalar sonucu depresyonun yüksek oranda tedavi edilen bir hastalık olduğunu biliyoruz. Tedavisinde ilaç kullanımının yanı sıra bireysel psikoterapi de en çok tercih edilen uygulamalar arasındadır. Çoğunlukla iki yöntemin birlikte uygulandığı depresyon tedavilerinde başarı oranları daha yüksektir. Hafif şiddetli depresyonda psikoterapi öncelikli olarak uygulanabilmektedir. Terapideki hedef ise depresyonda olan bireylerin yaşama dair olumsuz düşünceleri farkına varmasını sağlamak, uyumu bozan düşüncelerin yerine daha sağlıklı düşünce becerilerinin kazanılmasına yardım etmektir.

    BİPOLAR BOZUKLUK

    İki uçlu mizaç bozukluğu veya Manik – Depresif Bozukluk olarak da adlandırılır.

    BİPOLAR BOZUKLUK NEDİR VE BELİRTİLERİ NELERDİR?

    Bipolar bozukluk kişinin duygudurumunun sürekli değişkenlik göstermesidir. Ruh hali sabit ve sürekli değildir. Eğer depresif dönemde ise mutsuzluk, umutsuzluk, hüzün, zevk alamama gibi depresyonun belli kalıpları görülür. Eğer kişi manik dönemde ise;  pek çok kişide görülen yüksek özgüven, az uykuyla dinlenme ve yükselmiş aktivite görülür. Riskli iş girişimleri, yargılama kapasitelerinde kayıp, korunmasız cinsel ilişkiler, fikirlerini, planlarını ve işlerini, dinleyen herkese anlatmaya  karşı aşırı istek, yüksek sesle hızlı baskın konuşma, coşkulu duygu durum, rahatsız edici veya saldırgan davranışlar gibi özellikler meydana gelmektedir.

    BİPOLAR BOZUKLUĞUN GÖRÜLME SIKLIĞI NEDİR?

    Erkeklerde ve kadınlarda eşit derecede görülmektedir ki bu da genel yetişkin nüfusunun yaklaşık %1’ini oluşturmaktadır. Bipolar bozukluk güçlü bir şekilde kalıtsaldır. Çoğunlukla ergenlik dönemi ya da ilk yetişkinlik dönemi ortaya çıkmaktadır.

    BİPOLAR BOZUKLUK TEDAVİSİ NEDİR?

    Bipolar bozukluk tedavisinde ilaç kullanımının yanı sıra psikoterapi alınması da oldukça fayda sağlar. Psikoterapi sayesinde kişinin manik ve depresif atakları tetikleyen stres faktörleri üzerinde çalışarak, stresle başa çıkma yöntemleri geliştirir.

  • Kaygı (Anksiyete) Bozuklukları

    Kaygı (Anksiyete) Bozuklukları

    Kaygı; insanların hayatta kalmasını sağlayan tehlikeli durumlar karşısında hissedilen doğal bir duygu durumudur. Rahatsızlık verici olmakla beraber yeterli düzeyde bir kaygı sadece normal değil aynı zamanda uyumsal ve hatta sağlığımız ve normal işlevselliğimiz açısından da önemlidir. Günlük hayatta bizde kaygı uyandıran birçok olayla karşı karşıya geliriz. Örneğin, bir sınava girmek üzereyken veya topluluk önünde konuşma yapacağımız zaman, başarısız olma korkusu yeterli derecede hazırlanmamızı sağlar. Ancak her insanın olayları algılayış ve bunları yorumlama biçimleri farklıdır.  Bu nedenle kaygı çok hafifte yaşanabilir, panik derecesine varan yoğunlukta da olabilir.Hissedilen kaygı eğer kişinin denetimi dışına çıkıyorsa ve işlevselliğini bozuyorsa kaygı bozukluklarından söz edebiliriz.

    Bireyin birden fazla kaygı bozukluğu olabilir. Birincil kaygı bozuklukları;

    -Yaygın Kaygı Bozukluğu

    -Panik Bozukluk

    -Agorafobi

    -Özgül Fobi

    -Sosyal Kaygı Bozukluğu

    -Seçici Konuşmazlık (Selektif Mutizm)

    -Ayrılma Kaygısı Bozukluğu

    YAYGIN KAYGI (ANKSİYETE) BOZUKLUĞU NEDİR?

    Yaygın kaygı bozukluğu tanısı alan bireyler, genelde kendi kendilerine ve hiçbir neden yokken endişe duyarlar. Sıradan günlük yaşam olaylarına karşı aşırı korku ve kaygı içerisindedirler. Ve bu kaygıyı kontrol etmek de zaman zaman zor olur. Tedirgin edici bu sıkıntılı durum bireyde pek çok fiziksel semptoma neden olur.  Yine bu durum kişide daha fazla kaygıya neden olarak kişiler, kalp, baş, boyun, mide rahatsızlıkları, omuz ağrıları gibi nedenlerle doktora başvururlar.  Nedensiz yorgunluk, yutma güçlüğü, titreme ve seyirmeler, bulantı, sıcak basması diğer fiziksel yakınmalardır. Pek çok farklı konu ile ilgili; uyku problemleri, zihinsel şikayetler,  ailevi problemler, aşırı ve kontrol edilmesi zor endişeler, huzursuzluk ve dikkat gibi problemlere yol açar.

    Yaygın kaygı bozukluğu genelde 30’lu yaşlarda başlar. Genel yetişkin nüfusunda görülme oranı %9 olup kadınlarda görülme olasılığı daha yüksektir. Yaygın kaygı bozukluğunda genetik faktörler önemli rol oynamaktadır.

    PANİK ATAK NEDİR?

    Panik atak aniden başlayan ve genelde yarım saatten az süren, göğüs ağrısı, ürperme, sıcak basması, tıkanma, nefes darlığı, hızlı veya düzensiz kalp atışı, karıncalanma, uyuşma, aşırı terleme, mide bulantısı, baş dönmesi ve titreme gibi sıkıntıların eşlik ettiği bir felaket hissidir. Panik atak geçiren kişiler gerçek dışı hissedebilir, akıllarını kaybediyor veya ölüyormuş gibi korku yaşarlar.

    Panik atak oldukça yaygındır. Yetişkinlerin %30’u en az bir kere yaşamıştır. Genelde kadınlarda erkeklere göre daha fazla rastlanır. Panik atak yaşama sıklığı açısında farklıdır. Kişiler hayatları boyunca birkaç kez yaşabilir veya haftada birkaç kez yaşabilirler. Panik atak geçirdiğinde kişi fiziksel olarak hasta olduğuna dair inanç geliştirilebilir ve bu durum daha fazla endişeye neden olur. Tedavi edilmezse ciddi düzeyde zarar verebilir.

    Panik ataklar başka bir semptom olmadan veya agorafobi, sosyal kaygı bozukluğu, özgül fobi, travma sonrası stres bozukluğu, duygudurum bozukluğu ve psikotik bozukluklar gibi gibi diğer farklı pek çok bozuklukla bağlantılı olarak, aynı zamanda, başka bir sağlık durumuna bağlı kaygı bozukluğunda maddenin/ilacın yol açtığı kaygı bozukluğunda da ortaya çıkabilir.

    PANİK BOZUKLUK ise kişi, aniden geçirdiği panik ataklar sonucunda tekrar panik atak geçirmekten korkar ve bunun sonuncunda atakları tetikleyen aktivitelerden, bir kere bile olsa, uzak durur veya panik atak yaşadığı yerlerden kaçınarak gelecekteki ataklardan kaçınmaya çalışır. Panik bozukluk olarak adlandırabilmek için bir aydan fazla ve sıkıntı veya yeti eksikliği yaşanmalıdır.

    AGORAFOBİ NEDİR?

    Kişinin yalnız kalması veya evden uzakta olmaları gereken durumlarda karşı karşıya kaldıkları aşırı endişe ve kaygı halidir. Bu duyguyu yaşadıkları durumlar; otobüse binmek, kamuya açık yerlerde bulunmak, alışveriş merkezleri gibi kalabalık ortamlara girmek, sinema, tiyatro gibi etkinliklere katılmak, uçak ve otobüs gibi kalabalık ulaşım aracına binmek gibi oldukça fazladır. Agorafobi hızla gelişebilir. Sadece birkaç hafta içinde üst üste panik atak geçirdiyse yeniden geçirme korkusuyla evden çıkmaktan veya aktivite de bulunmaktan kaçınabilirler. Agorafobinin görülme olasılığı son yıllarda %1-2’ye yükselmiştir. Kadınlarda görülme olasılığı erkeklere göre daha fazladır. Genelde 20’li yaşlarda görülmeye başlar ve kalıtımsal yönü oldukça güçlüdür.

    ÖZGÜL FOBİ NEDİR?

    Özgül fobisi olan kişiler özgül nesneler ve durumlar karşısında aşırı ve mantıksız  bir dehşet ve korkuya kapılırlar. En çok rastlanan fobiler arasında hayvanlar, kan, uçakta seyahat etmek, kapalı alanda kalmak, yükseklik ve gök gürültüsünü sayabiliriz. Bu fobilerden birine maruz kalan kişi panik atak veya  kaygı yaşayabilir. Kişi korku uyandıran uyarana ne kadar yaklaşırsa ve kaçmaları ne kadar zor olursa kendisini o kadar kötü hisseder. Kişilerin genelde birden fazla fobisi olabilir.  Bu fobilerde kişilerin geçmişte yaşadığı olumsuz olayların rolü olduğu düşünülür ancak bu yanıltıcıdır. Asansörde mahsur kalan ya da bir köpek tarafından ısırılan kişi de bu tür fobilerin oluştuğunu görürüz ancak bu tür deneyimleri olmadan da bu tür fobi geliştiren birçok kişi vardır. Bazı araştırmacılar korkuların genetik olarak belirlendiği ve bazı durum ve nesnelerden korkacağımızın daha doğmadan belirlenmiş olduğunu söyler. Yani fobiler kalıtsaldır. Anne babada özgül fobi olan kişinin benzer fobi geliştirmesi olağandır.  Edindiğimiz deneyimler ve çevrenin etkisi de kişinin fobi geliştirmesi üzerinde etkilidir.

    Özgül fobi genel nüfusta en çok karşılaşılan kaygı bozukluklarından biridir. Başlama yaşı genellikle çocukluk dönemi ve ergenliktir. Özellikle hayvan fobileri daha erken başlama eğilimdedir. Bazı hayvan fobileri bir hayvan tarafından ısırılıp, zarar gördükten sonra başlar.

    SOSYAL KAYGI BOZUKLUĞU NEDİR?

    Sosyal kaygı bozukluğu insanlarla etkileşimde bulunurken utanç verici görünme korkusudur. Bu kişiler olumsuz olarak değerlendirilmekten büyük kaygı ve endişe duyarlar.  Sosyal kaygı bozukluğu bireyin bir kalabalık önünde konuşmasını veya bir performans sergilemeleri gerektiren durumlarda veya daha basit olan yemek yerken veya bir şeyler içerken, yazı yazarken belki de sadece biriyle konuşurken içinde bulunduğu durumlarda bile aşırı kaygı duyarak rezil olma korkusu taşımalarıdır. Sosyal kaygı bozukluğunda, yüz kızarması,  ses kısılması, titreme ve terleme gibi fiziksel semptomlar hem kadınlar hem de erkekler olmak üzere birçok kişide sıkça görülebilir.  Çocuklar ise kaygılarını, ağlayarak, öfke nöbetleri geçirerek, donarak veya konuşmayı reddederek ifade edebilir. Sosyal kaygıya sahip bireyler kaygılarının mantık dışı olduğunun farkındadırlar. Uygun psikoterapi tedavisiyle bu sorunun üstesinden gelebilirler.

    Sosyal kaygı bozukluğu genel nüfusta görülme sıklığı %4’ten %13’e kadar olan aralıkta değişmektedir.  Ortaya çıkışı genelde 10’lu yaşların ortasıdır.  Sosyal kaygı bozukluğunun genetik bir yapısı olup yıllarca sürme ihtimali vardır.

    SEÇİCİ KONUŞMAZLIK(MUTİZM) NEDİR?

    Seçici konuşmazlık olarak bilinen mutizm çok nadir görülen bir bozukluktur. Seçici konuşmazlık yaşayan çocuklar genelde yalnız kaldıkları zamanlar ve çok yakın birkaç kişi hariç, konuşmazlar ve sessiz dururlar. Genelde utangaç yapıya sahiptirler ancak normal bir zeka seviyesine ve duyma yetisine sahiptiler.  Konuştukları zaman yeterli cümle yapısı ve kelime dağarcına sahip oldukları görülür. Seçici konuşmalık 1000 kişiden 1’inde görülür. Erkek ve kızlarda görülme sıklığı eşittir.  Mutizme eşlik eden kaygı bozuklukları sosyal kaygı bozukluğu ve ayrılma kaygısı bozukluğudur. Aile geçmişi, okuldaki başarısı, arkadaşları ile ilişkileri ve şiddetle maruz kalması gibi faktörler etkilidir.

    AYRILMA KAYGISI BOZUKLUĞU NEDİR?

    Ayrılma kaygısı yaşayan kişiler anne-babaya ya da hayatlarındaki önemli insanların başına bir şey geleceği korkusu yaşarlar ve yalnız kalamazlar. Kendilerini veya bağlandıkları kişinin öleceğinden, kaybolacağından, kaza geçireceğinden veya hastalanacağından çok korkarlar. Bu korkularından dolayı okula, işe gitmeyi veya başka sebepten dolayı evden ayrılmayı hiç istemezler. Ayrılma düşüncesi bile bu kişilerde kaygıya, kabuslara, baş ağrısı, kusma veya başka fiziksel şikayetlere yol açabilir.  Başlama yaşı çocukluğun ilk dönemlerindeyse bu durumun azalma olasılığı daha yüksektir. Eğer başlangıcı daha geç ise kişi bunu yetişkinliğine de taşımakta ve işlevselliğinde daha büyük sıkıntılara yol açabilmektedir. Ayrılma kaygısı bozukluğuna duygudurum, kaygı ve madde kullanımı ile ilişkili bozukluklarda eşlik edebilir. Pek çok kaygı bozukluğunda olduğu gibi ayrılık kaygısı bozukluğunun da güçlü bir genetik alt yapısı bulunmaktadır.

    KAYGI (ANKSİYETE) BOZUKLUKLARI TEDAVİSİ

    Kaygı (anksiyete) bozukluğu tedavisinde ilaç kullanımı oldukça önemlidir. Ancak ilaç tedavisi tek başına yeterli değildir. İlaç kullanımının uzun sürmesi beraberinde bağımlı olma riskini taşır. Bu nedenle kişinin kaygı yaratan düşünceleri ele alınarak daha sağlıklı bir iyileşme için psikoterapi alınmalıdır.  Psikoteröpatik müdahalelerde etkili olan bir yöntemde bilişsel-davranışçı terapi yöntemidir. Maruz bırakma, sistematik duyarsızlaştırma gibi tekniklerle kişilerin istenemeyen davranışların ortadan kalkmasına yardımcı olur. Nefes egzersizleri ve gevşeme egzersizleri ile de kişinin kendini rahatlamasını sağlamayı amaçlar.