Kategori: Kadın Hastalıkları ve Doğum

  • MYOMLAR ..

    MYOMLAR ..

    – Yumurtalık kistleri ve miyomlar kimi zaman karıştırılıyor. Bunlar arasındaki farklar nelerdir?
    İkisi aynı şey değildir. Tamamen farklı organlarda gelişen patolojilerdir. Miyom rahimin sınırları içerisinde yer alır. Daha açık ifade edersek, rahimde kas ve bağ dokusundan kaynaklanan iyi huylu tümöre miyom denir. Yumurtalık kisti ise, kadının yumurtalıklarında oluşan kistlerdir. 
    – Miyom ve kistler genetik midir?
    Miyomlarda ailesel yani genetik yatkınlık söz konusudur. Kişinin ailesinde miyoma bağlı patolojilerin olması, yatkınlığı artırır. İyi huylu yumurtalık kistlerinde ise genetik yatkınlık söz konusu değildir. Fakat yumurtalık kanserlerinin bazı türlerinde de genetik yatkınlık söz konsudur.
    – Miyom daha çok kimlerde görülür?
    Her 4-5 kadından birinde miyom vardır ve büyük çoğunluğunda herhangi bir şikayet görülmez. Miyomlar sıklıkla 30 – 40 yaş grubu kadınlarda görülür. Miyomun büyüklüğü ve yerleşim yeri, şikayete yol açmasında en önemli faktördür. Operasyon kararı ise bu şikayetlere bağlı olarak verilir. 
    – Miyomun belirtileri nelerdir?
    Evet, miyom sıklıkla belirti vermez ve pek çoğu jinekolojik muayene esnasında saptanır. Miyomun yol açabileceği en önemli şikayetler, ara kanamalar, ağrılar, cinsel ilişki sırasında ağrı oluşmasıdır. Bunların yanısıra, çok büyük olduklarında çevre dokulara baskı yapabilirler. Örneğin idrar torbasına baskı yapan bir miyom sık idrara çıkmaya neden olabilir. Kalınbağırsağa baskı yapan bir miyom ise kabızlık şikayetine sebebiyet verebilir. Genç yaşlarda gelişen miyom menopozdan sonra hızla geriler. Bu nedenle miyom ve östrojen hormonu arasındaki ilişkiden kaynaklanmaktadır. Yine gebelik döneminde artan östrojen hormonu salgısına bağlı olarak miyom büyümesi de görülebilir. Gebelikten sonra miyomun hızla küçülmesi bu görüşü doğruluyor. 
    – Her 4- 5 kadında miyom görülür dediniz. Miyomların oluşma sebebi nedir?
    Evet, bazı kadınlarda miyom oluşurken, bazılarında ise hiç görülmez. Bunun sebebi henüz net olarak saptanmadı. Miyom saptanan kadınların hemen hepsininin ailesinde de yani anne, teyze gibi yakın çevresinde de görülmesi, bu hastalığın genetik yönünün güçlü olduğunu vurguluyor.
    – Kaç çeşit miyom vardır ve nerede görülüyorlar?
    Rahimdeki yerleşim yerine göre myomlar çeşitli isimler alır. Rahimin dış yüzüne yakın olan miyomlar (subseröz) en az şikayete yol açanlardır. Genellikle bunlarda kanama görülmediği gibi kısırlığa da yol açmazlar. Ancak 8-10 cm büyüklüğüne gelirlerse ağrı yaparlar. Rahim duvarlarının ortasında yer alan miyomların (intramural) küçükleri de, yine aynı şekilde herhangi bir şikayete yol açmaz. 4 – 5 cm’in üzerine çıktıklarında ağrı ve kanama yapabilirler. Rahimin içine, rahim boşluğuna yerleşenler ise (submüköz) en çok şikayete yol açanlardır. Bunların 1 cm boyutunda olanları bile çok şiddetli kanamalara ve ağrılara hatta düşüklere ve kısırlığa da sebep olabilirler. 
    – Hangi durumlarda ameliyat olmak gerekir?
    Tabii ki, şiddetli ağrılara ve kanamalara neden olan miyomlar… Ayrıca ultrosonla yapılan takipte miyomun hızla büyüdüğü görülüyorsa mutlaka ameliyat etmek gerekir. Bu tür miyomlar kendiliğinden küçülmezler. Miyomlar açık ve kapalı olmak üzere iki farklı ameliyat biçimiyle çıkarılır. Miyom ameliyatı olan kadınlarda yüzde 20 – 25 oranında tekrarlama riski vardır ve hasta bunu bilmelidir. 
    – Ameliyat dışı bir tedavi yöntemi var mı?
    Bazı hormon alımlarıyla, miyomların geçici olarak yüzde 30 – 40 oranında küçüldüğü görülüyor. Örneğin menapoza girmek üzere olan kadınlarda, ameliyat olmama bir seçenek olarak kullanılabilir. Ayrıca son yıllarda ses dalgaları ile miyomu küçülterek eritme yöntemleri gelişti. Bu yöntemin gebelik beklentisi olan kadınlar da kullanımı konusu netlik kazanmamıştır. 
    – Peki miyom oluşumunu engellememiz mümkün mü? 
    Yumurtalıkların çalışmasını doğum kontrol hapı gibi ilaçlarla baskılayarak, bazı yumurtalık kistlerinin oluşumunu engelleyebiliriz. Fakat myom oluşumunu engellemek için herhangi bir yöntem yoktur.

  • AĞRILI ADET ..

    AĞRILI ADET ..

    Ağrılı adet, ergenlik döneminde okul devamsızlığı, genç erişkin döneminde işe gidememe nedeniyle önemli sosyal kayıplara ve en sık işgücü kaybına yol açan bir rahatsızlıktır. Bulantı, kusma, başağrısı, sinirlilik, ishalin eşlik edebildiği, bazen bel bölgesine de yayılan, alt karında kramp şeklinde ağrılarla seyreden bir tablo vardır. Kadınların yaklaşık % 60 kadarında görülür. Yeterli tıbbi tedavi almayan ve ağır seyreden bazı olgularda, kadınlar neredeyse her ay sağlık kuruluşlarına başvurmak zorunda kalırlar.

    Başlıca iki tip ağrılı adet görme şekli vardır.

    1-Primer Dismenore: Bu kişilerde ağrılı adet görmeye yol açan ikincil bir hastalık söz konusu değildir. Genellikle adet görmeye başladıktan 1-2 yıl sonra şikayetler başlar ve doğum yapıncaya veya 23-27 yaşlarına kadar şiddeti artar. Erken yaşta adet görmeye başlayan ve adet kanamaları uzun süren ve fazla olan bayanlarda görülme sıklığı daha fazladır. Ailesel bir yatkınlıkta söz konusu olabilir. Annesi ve kızkardeşlerinde ağrılı adet olanlarda sıklık daha fazladır.
    Bu hastalıktaki en önemli sebebin, adet sırasında rahim iç zarı (endometriyum) tarafından sentezlenen, rahimde kasılmalara ve ağrıya neden olan, prostoglandin adı verilen maddeler olduğu kabul edilmektedir. Ayrıca ağrılı adet gören kadınların depresif bir yapıya sahip oldukları, bu hastaların rahim ağzında darlık olduğu şeklinde fikirler de ileri sürülmektedir.
    Teşhis için ayrıntılı tıbbi öykü, ağrısız bir dönemde yapılan ayrıntılı muayene (bakirelerde ultrasonografi ve makattan muayene yapılabilir) teşhis konulmasını sağlayacaktır. Bu muayenede herhangibir kadın hastalığına ait bulgu saptanamaz. Bu hastalardaki adet ağrısı ya adetten birkaç saat önce ya da adetle birlikte başlar ve 48-72 saat kadar sürebilir.

    Hastalığın en önemli nedeninin rahim iç zarı tarafında üretilen prostoglandin denilen maddeler olduğu kabul edildiği için, tedavide prostoglandin maddesinin üretilmesini engelleyen maddeler kullanılır. Nonsteroid antienflamatuar ilaçlar dediğimiz ağrı kesici ilaçlar (indometazin, ibuprofen, naproksen sodyum vb.) tedavideki ilk seçeneği oluşturur. Bu ilaçlar adetten bir gün önce veya adetle birlikte kulanılmaya başlanır ve 1-3 gün kullanılır. Günde 1-4 kez kullanılır. Hastaların % 70-80 kadarında bu ilaçlar ağrıların giderilmesinde yeterli olur. Ergenlik çağındaki kızlar ve doğum kontrol ihtiyacı olmayan bayanlarda tercih edilecek ilaçlardır. Bu ilaçların her ay 1-2 gün kullanılması genellikle bir sorun doğurmaz. Fakat mide ülseri, astım, karaciğer ve böbrek yetmezliği olanlar bu ilaçları kullanmamalıdır. 
    Tedavide ikinci seçenek doğum kontrol haplarıdır. Bu ilaçlar aynı zamanda doğum kontrol ihtiyacı olan kadınlarda çok uygun olacaktır. Hastaların % 90’ında tedaviyi sağlayacaktır. Progesteron hormonu da tedavide kullanılabilir. Günlük hap, 3 aylık iğne şeklinde verilebilir. Son yıllarda kullanıma giren progesteron salan rahim içi araç (hormonlu spiral) ağrılı adet tedavisinde oldukça etkilidir.
    2- Sekonder Dismenore: Ağrılı adet görme alttaki başka bir organik hastalığa bağlı olarak oluşur. Burada özel bir duruma çok dikkat edilmelidir. Adet görme yaşına geldiği halde adet görmeyen, fakat her ay alt karında ağrısı olan genç kızlarda doğumsal anomaliler akla gelmelidir. Adet kanının yolunu tıkayan doğumsal zarlar, kanın dışarıya akmasına engel olur, bu kan kadın organlarında birikir. Aynı zamanda her ay tekrarlayan ağrılar söz konusudur. Kan akışını engelleyen zarın kesilmesi ile tedavi gerçekleşecektir.
    Bu tür adet ağrısı, adetin başlangıç yılından çok sonra görülür. Ağrı beklenen adetten 1-2 hafta önce başlar ve kanamanın bitiminden sonra birkaç gün daha devam eder. 

    En önemli nedenleri sırasıyla; endometriozis, adenomyozis, myomlar, rahim içi ve rahim ağzındaki et benleri (polipler), daha önce geçirilmiş enfeksiyonlara bağlı olarak kadın organları arasında oluşan yapışıklıklar, spiral, doğumsal rahim anomalileri, yumurtalık kistleri, psikolojik nedenler, pelviste kan göllenmesi sendromu şeklinde sayılabilir. Eskiden rahmin ters durması (retroverti) da ağrı nedeni olarak kabul edilip, ameliyatla rahmin düzeltilmesi operasyonu öneriliyordu. Fakat günümüzde ters rahmi düzeltme ameliyatları uygulanmamaktadır. Ağrının ergenlik yıllarından sonra başlaması ve adetten 1-2 hafta önce görülmesi primer dismenoreden ayıran en önemli bulgularıdır. Hastanın muayenesi sırasında yukarıda sayılan nedenler genellikle ortaya çıkarılır. Hastanın muayenesinde bir bulgu tespit edilemediyse, verilen ilaçlara da cevap vermiyorsa, teşhis ve tedavi amacıyla laparoskopi denilen operasyon önerilir. Laparoskopi ile kadının karın içi ve kadınlık organları direkt olarak gözle kontrol edilir. Bazı nedenler laparoskopi ile düzeltilebilir.
    Sekonder dismenorede tedavi altta yatan hastalığın tedavisi ile mümkündür. Örneğin myomu olan kadında myomların, yumurtalık kisti olan kadında bu kistlerin çıkartılması, et benlerinin (poliplerin) alınması, doğumsal anomalilerin usülüne uygun düzeltilmesi ile bunlara bağlı oluşan ağrılı adet tedavi edilebilir.
    Yukarıdaki bilgilerden de anlaşılacağı gibi ağrılı adet kadınların kendi kendilerine teşhis koyup, basit ağrı kesicilerle geçiştirebilecekleri bir hastalık değildir. Çünkü altta yatan çok ciddi sebepler olabilir ve bunların acilen tedavisi gerekebilir. Bu nedenle hastaların öncelikle bir kadın hastalıkları ve doğum uzmanı tarafından muayene edilmesi ve varsa altta yatan nedenlerin ortaya çıkartılması ve tedavinin planlanması gerekmektedir.

  • Dikkat!!! Bebeğiniz Anne Karnında Herşeyi Kaydediyor!!!

    Dikkat!!! Bebeğiniz Anne Karnında Herşeyi Kaydediyor!!!

    Bebek anne karnında nasıl etkilenir?Elbette ki bebeklerin beyni bizim kadar karmaşık çalışmaz. İstekleri ve duygusal ihtiyaçları erişkinlerden çok daha basittir. 5.aydan itibaren bizleri duyarlar. Her söylediğimizi anlamaları mümkün değildir ancak zihinsel gelişimleri ses tonumuzu çok kolay ayırt edecek şekilde gelişmiştir. Ses tonumuzdan stresli veya gevşemiş ve mutlu olduğumuzu ayırt edebilirler.

    Ayrıca stres sırasında salgıladığımız hormonların onlara da ulaşması nedeniyle bu hormonların kendilerinle oluşan etkileri de öğrenirler. Huzurlu bir annenin salgıladığı hormonlar bebeklerimizde de gevşeme etkisi yaratır. Mutlu annelerin bebekleri mutluğun tadını bilirler. Devamlı stres altındaki annelerin bebekleri ise sürekli salgılanan stres hormonlarının yarattığı rahatsızlık nedeni ile kendilerini güvensiz bir ortamda hissederler.

    Dış dünyanın tüm etkileri bebeklere anneleri vasıtasıyla geçer. Sesler bile annenin bedenini geçtikten sonra onlara ulaşır. Bu aşamada en çok duydukları ses annenin kalp atımlarıdır. Tüm fonksiyonlarını yaşarken,tüm sesleri duyarken ve kendince tüm duygularını hissederken annenin kalp atım sesi sürekli onların yanındadır. Bebekler bir şekilde normal, sağlıklı ve mutlu olan kalp atımlarını ayırt ederler.

    Bu kalp atımları sayesinde uykuya dalarlar,oynarlar ve dinlenirler. İnsan beyni erişkinde olduğu gibi fetusta da çoğu bilgiyi sembolize ederek bilinçaltına koyar. Burada sakin bir kalp atışı sakinliği, güvenliği ve sevgiyi sembolize eder.

    Sakin atan huzurlu bir anne kalp sesi bebekleri sakinleştirdiğine göre, acaba bu sesler doğum sonrasında bebek bakımında da etkili olabilir mi? Bunun için bir çalışma yapılmış. Bebeklerin toplu odalarda bırakıldıkları dönemde yapılan bu çalışmada hastanedeki bebek odalarının birine her gün teypten sakin anne kalp atışları yayınlamışlar. Pozitif bir etki bekliyorlarmış ancak etki düşündüklerinden daha büyük olmuş. Bebekler daha fazla yemişler, daha fazla kilo almışlar,daha iyi solunumları olmuş, daha az ağlamışlar ve daha az hasta olmuşlar.

    Elbette kalp atımlarınız sizin elinizde olmadan artar veya azalır. Kalp atımımızı kontrol etmemiz zor. Ancak bunun kolay bir yanı var; duygularımız. Duygularımızı daha iyi anlayabilir ve onlarla daha etkili çalışabiliriz. Duyguların bedenimizde yarattığı etkilerle bebeğimizin gelişmekte olan beyninde pozitif ya da negatif yönde etkiler bırakırız. Bunu bilmek bile davranışlarımızı bir kez daha gözden geçirmek için yeterli bir sebeptir.

    Bebeklerin bilinçaltının daha anne karnındayken oluştuğu artık biliniyor. Bu yüzden gebeliğiniz sırasında siz farkında olmadan bebeğinizin karakteri üzerinde büyük etkiler bırakıyorsunuz. Bu etkiler bilinçli anne-babalarda pozitif olurken, diğerlerinde travmalar şeklinde bebeğinizin bilinçaltına yerleşiyor. Bu konu artık pre-natal yani doğum öncesi travmalar olarak inceleniyor. Hatta bu konuda uzmanlaşmış psikologlar bu travmaların minimumda yaşanması için anne ve baba eğitimleri veriyorlar. Çocuk psikologları çocuklarda oluşan sorunlarla ilgili çocuklar hakkında konuşurlarken, pre-natal psikologlar daha doğmamış çocuğumuzun pozitif gelişimi için çalışıyorlar.

    Tabii bu demek değil ki aklımıza gelen her heyecan dolu şeyde veya anlık streslerimizde bebeğimiz derhal negatif etkilenecek ve bu etki ömür boyu sürecek. Hayır bu böyle olmuyor. Günlük hayatın stresi karşısında salgıladığımız hormonlar da bebeğe geçerek onların yavaş yavaş bu değişimlere uyum sağlamasını sağlıyor. Yani bebeklerin anne karnında karşılaştıkları stressler onların yaşama uyumlarını kolaylaştırıyor.

    Negatif etkilerin bebekte ömür boyu kalıcı olabilmesi için şartlı reflekse dayalı öğrenme tekniklerinin etkili olması gerekir. Yani negatif etkilerin belli bir süre tekrarlanması sonucu bebeğin bunu öğrenmesi gerekir. Bu aşamada en fazla iz bırakan etki bebeğin istenmemesidir. Bebekler bir şekilde bunu algılıyor.

    Bir olayda bebeğin doğumdan sonra annesini emmediği görülmüş. Ne yapılırsa yapılsın bebek anneyi ve memeyi reddediyor ve asla emmiyormuş. Bu konularla yakından ilgilenen doktorunun aklına bir fikir gelmiş. Yeni doğum yapmış bir anneden bebeği emzirmesini rica etmişler.Bebek tanımadığı halde bu yeni anneyi derhal kabullenerek istekli bir şekilde memeyi emmiş. Konuyu araştırmak için doktor bebeğin annesi ile detaylı konuşarak hamilelik dönemin sorgulamış; herhangi bir enfeksiyon veya travma araştırdığında bulamamış.

    Ancak konu daha derinleştirildiğinde annenin aslında bebeği asla istemediği, gebeliğe hazır olmadığı ve tamamen eşinin zoruyla hamile kaldığı ve tüm hamileliğinden nefret ettiği ortaya çıkmış. Yani bebeğimiz tüm gebelik boyunca reddedilme duygularıyla büyüdüğü için zarar görebileceği düşüncesiyle kendisini istemeyen bu anneden kendini sakınmaya çalışıyor ve reddediyor. Bebekler işte bu kadar detaylı bir bilinçle doğuyor. Elbette bu bebek ve anne arasında sevgi dolu bir bağ kurulacaktı ancak bunun uzun bir zaman alacağı çok açık olarak bellidir.

    Evet,bebekler anne karnında öğrenirler hatta sizinle iletişim kurarlar. Bir çalışmada önce bir gürültü karşısında bebeklerin tekmelediklerini keşfetmişler. Oysa rahimde titreşim yaratan bir alet kullanıldığında bu cevap oluşmamış. Daha sonra önce gürültü, hemen ardından da rahimde titreşim yaratacak bu aleti kullanmışlar. Bebekler her gürültü ve ardından titreşimden sonra tekmeleyerek cevap vermişler.

    Bir süre sonra gürültü olmadan sadece titreşimler tekmeleme cevabını almak için yeterli olmuş. Bu çalışma bebeklerin anne karnında öğrendiklerinin bir kanıtı ancak öğrenebilmeleri için düzenli bir tekrar gerekiyor. Bu tekrarlar bebeğinizin bilinçaltında bazı etkiler bırakıyor. Bu yüzden erişkinlerde saptanan aşırı korkular, takıntılar gibi bazı davranış bozukluklarının araştırılması aşamasında anne karnı ve özellikle doğum anına kadar inilebiliyor.

    Yine bir çalışmada sigaranın bebek davranışları üzerindeki etkisi araştırılırken annenin her sigara içmeyi düşündüğünde bebekte gerginlik hali saptanmış. Bu durumda bebeğin kalp atışları hızlanıyormuş. Bu gerginlik daha anne sigara içmeden yani sadece sigara içmeyi düşündüğünde bile oluşuyormuş. Elbette bebek annenin sigara içip içmediğini göremez ama beyni yeterince geliştiğinden sigara ve kendinde yarattığı negatif etkiler arasındaki bağlantıyı kurabilir.

    Bunu kanda düşen oksijen seviyesinin annede yarattığı kötü etkilerden bilir. Daha da kötüsü bebek üzerinde oluşan psikolojik etkiler çok önemlidir. Kronik bir belirsizlik ve korku yaşar. Bu acı verici olayın ne zaman ve ne şiddette olacağını yaşayana kadar bilemez. Tekrarlanan bu ve benzeri negatif olaylar onda derin bilinçaltına yerleşmiş şartlı gerginlik-sinirlilik sendromu yaratır. (Belki de bu yüzden bebeklerimizin bazıları doğar doğmaz huysuz ve huzursuz bebek damgası yiyor olabilir mi?)

    Bu bilgilerin en güzel yanı şartlı öğrenmeyi pozitif yönde kullanabileceğimizdir. Bilinçli bir aile tüm bu farkındalıklarla bebekleri üzerinde kalıcı pozitif etkiler bırakabilirler. Buna en güzel örnek bebeğin anne karnında müzik dinlemesi ve öğrenmesidir.

    Anne karnında sakin müzik dinleyen bebekler bu müzikle rahatlarlar ve bu müziği öğrenirler. Doğum sonrasında da ne kadar gergin ve ağlayan durumda olurlarsa olsunlar bu müziğe gevşeme ile cevap verirler.(Bizde eğitim alan ailelerimizde bu tür tecrübelere çok rastladık. Burada önemli olan aynı müziğin tekrarlanmasıdır.)

    Bir müzisyene röportaj sırasında müzikle ne zaman ilgilenmeye başladığını sorduklarında anne karnında başladığını söyleyince açıklamasını istemişler. Piyanist olan bu kişi önüne hiç çalmadığı bir parça gelmesine rağmen daha nota sayfalarını açmadan bu parçanın notalarını görebildiğini ve hatta anında çalabildiğini farketmiş. Daha sonra bu konunun üzerine gittiğinde araştırmaları anne karnındaki yaşamına kadar gitmiş. Kendisi gibi piyanist olan annesinin ona hamileyken sürekli bu parçayı çaldığını öğrenmiş.

    Buna benzer bir olayı geçenlerde bir hastamdan dinledim. Anne karnında öğrenme konusunu açtığımda bana ilk çocuğu hakkında yukarıdakine benzer bir olay yaşadığını heyecanla anlattı. Hamileliği sırasında bebeğine dinlettiği ancak daha sonra bir daha hiç çalmadığı bir parçayı çocuğu 4 yaşlarına geldiğinde kendiliğinden söylemeye başlayınca çok şaşırmış. Çocuğu bu parçayı hiç dinlemediği halde ezgilerini tam olarak söylemesinin anne karnındaki öğrenme etkisiyle olduğuna çok emindi.

    Pozitif etkilenime bir örnek de annenin kendini güvende hissetmesidir. Güven gerek hamilelikte gerekse doğum sırasında annelerimize verilebilecek en değerli hediyedir. Sevilen, değer verilen ve korunduğunu hisseden annedeki pozitif etkilerin tümü bebeğe hem doğal olarak geçer hem de bilinçli olarak verilebilir. Kendine güvenli ve sıcak bir ortam yaratan anneler duyguları, hayalleri, rüyaları ve düşünceleriyle oluşturdukları pozitif etki sayesinde bebeklerinin ileri yaşamdaki hayatını etkiler.

    Bu aşamada anneyi etkileyen her şey bebeği de etkiler. Gebelik sırasında karşılaşılan en büyük sorun eşini reddeden,değer vermeyen ve gebeliğin tüm sorumluluğunu anne üzerine yükleyen bir baba adayıdır. Bu kavram babaya bebeğin karakterinin gelişiminde daha anne karnındayken büyük bir sorumluluk yükler. Onlardan beklenen görev aslında çok ta büyük değildir; anneye sevgi ve güven vermek, bebekle iletişim kurmak. Bebekle erken kurulan ilişki anneye güven ve sevgi verir, bu da bebekte pozitif etkilein başlangıcı demektir.

    Artık bebeklerin bağ kurulması halinde babalarını da daha anne karnındayken tanıdığını biliyoruz. Bununla ilgili okuduklarımızın yanı sıra kendi hastalarımızda yaşadığımız tecrübeler de baba-bebek ilişkisinin anne karnında sağlanabileceğini bizlere ispatlıyor. Yani bebekler anne karnındayken bile ona sevgi veren, onunla konuşan babalarını doğumun ilk dakikalarında bile sesinden tanıyabiliyorlar.

    Doğumdan sonraki ilk dakikalarda bile bebekler babalarının sesini tanıyabiliyorlar. Bu da onlarda “güvendeyim” hissini yaratıyor. Bu yüzden doğumdan sonraki dünyayla tanıştığı ilk dakikalarda bebeğin kendini güvende hissetmesi açısından mutlaka anne kucağı ve sesiyle ilişkisi hayati bir öneme sahiptir. Annenin bunu sağlayamadığı durumlarda (sezaryen, bayılma gibi) bu görevi babanın üstlenmesi gerekir.

    Erken kurulan bu baba-bebek bağı babada kendine güven ve geçmişten gelen negatif etkilerin silinmesi açısından önemlidir. Ayrıca erken kurulan bu bağ sayesinde doğumdan sonra özellikle saygı ve değer görme açısından erkek arkadaşlarıyla sık sık dışarda vakit geçirmeye meyilli babalarda bu kısırdöngü kırılır. Bebeğine vakit ayıran, onunla iletişim kuran, sorumluluklarının farkında babalar haline gelirler.

    Evet,bebekleriniz anne karnındayken sizlerle ilişki kurmaya çalışıyorlar. Sizlere seslerini duyurmak için kelimelerden çok hareket kabiliyetlerini kullanıyorlar. Çok yorulduğunuzda dinlenmenizi istiyorlar.Bunun için oynamayarak tepki veriyorlar. Yüksek sesli kötü bir müzikte aşırı oynayarak rahatsızlıklarını dile getiriyorlar. Huzurlu olduğunuzda sakin hareketlerle size eşlik ediyorlar ve kendilerini sevgiyle hissettiriyorlar. Aç kaldığınızda sessizlikle tepki vererek sizi yemek yemeye teşvik ediyorlar. Ve daha bilmediğimiz kimbilir neler yapıyorlar.

    Anne karnında bebeklerin ihtiyaçları büyüklerinki gibi karmaşık değildir. Tek istedikleri sevildiklerini hissetmek, güvenli bir ortamda olduklarını bilmektir. Kendinizi 9 ay bir odada duygusal, dokunsal ve sosyal tüm ihtiyaçlarınızın karşılanamadığı bir ortamda hissedin. Kendinizi terk edilmiş gibi hissedersiniz. Sağlığınız ve sosyal yapınız yavaş yavaş bozulur. 9 ay sonra ne kadar negatif etkileneceğiniz apaçık bellidir. Bebekler yeterince iletişim kurulmadığında kendilerini aynı durumda hissederler.

    Bunu engellemek için sizden çok basit bir şey isterler;onlara dokunmanızı ve onlarla konuşmanızı. İnanın bu kadar basit bir iletişimin etkilerini bile daha doğumun ilk dakikalarında keşfedeceksiniz. Bebekleriniz sizin sesinizi ve kalp atımlarınızı hissettiği andan itibaren güvenilir bir dünyaya adım attıklarını yürekten hissedecekler, hayata daha bir pozitif destekle başlayacaklar.

    Bebeklerimize daha doğmadan saygı duymamız ve kendi yaşamımızı düzenleyerek onların anne karnındaki huzurunu arttırmamız gerekiyor.Anne karnı,doğum anı ve ilk 3 yaşda bebeğiniz üzerindeki etkileriniz onların geleceğini belirleyecektir.

    Dünyaya gelişinin ilk dakikaları ama gözlerine dikkatli bakarsanız ne kadar anlamlı baktığını fark edeceksiniz.Etrafını algılamaya çalışıyor.Doğar doğmaz annesinin kucağıyla buluştuğu ve annesinin sesini devamlı duyduğu için kendini güvende hissediyor.Ağlamaya ihtiyaç duymuyor.

    BEBEKLERİNİZLE DAHA HAMİLEYKEN KURULAN SEVGİ DOLU BAĞLAR ONLARIN YAŞAMA GÜVENLE HAZIRLANMALARINI SAĞLIYOR.

    DOĞUM ANINDA BEBEKLERİMİZ HERŞEYİN FARKINDALAR VE SİZİN SESİNİZE, DOKUNMANIZA İHTİYAÇLARI VAR.DOĞUMLARINIZA VE BEBEKLERİNİZE SAHİP ÇIKINIZ!!!

    DOĞUMDAN HEMEN SONRA BEBEKLERİNİZİN KUCAĞINIZA VERİLMESİNİ TALEP EDİNİZ…

    BEBEKLERİNİZİN ALGILARI DOĞUMUN HER AŞAMASINDA TAHMİN EDEMEYECEĞİNİZ KADAR AÇIK VE HERŞEYİN FARKINDALAR!!!

  • Bakirelerde Vajinal Akıntılar ve Muayene

    Bakirelerde Vajinal Akıntılar ve Muayene

    Bakirelerde Vajinal Akıntının nedenleri

    Çocukluktan genç kızlığa geçiş döneminde birtakım hormonal değişimler olur. Bu değişimler adet kanamaları başlatırken bir yandan da vagina epitelinde birtakım değişikliklere neden olurlar. vagina florası laktobasil denilen ve zararlı bakterilere karşı savunma görevi gören iyi huylu basiller içermeye başlar. Laktobasiller vaginanın asit PH sında üreyerek hastalık yapabilecek mikroplara karşı vaginayı korurlar, bu da tıpkı burnumuzda ya da kulağımızda olduğu gibi o bölgenin hafif bir akıntı ile temiz tutulmasını sağlar.

    Yine özellikle estrojen isimli kadınlık hormonlarının etkisi ile yumurtlama başlar, yumurtlamaya yakın dönemlerde rahimin ağzından salgılanan sıvılarda spermin geçmesine olanak sağlayacak şekilde bazı değişiklikler olur. Rahim ağzındaki salgının miktarı artar, sümük gibi uzayan şeffaf kokusuz ve daha bol bir hal alır. Artmış olan bu salgı da salgı da yaklaşık olarak 2 adet döneminin ortasında vaginal akıntı olarak gözlemlenir.

    Sonuç olarak bakire olsun olmasın ergenlikten menapoz dönemine kadar ,tüm bayanlarda birtakım fizyolojik ,yani doğal akıntılar olur. Bunlar kokusuz, kaşıntısız, şeffaf veya beyaz renkli, genellikle yumurta akı kıvamında , çektikçe uzayan ve rahatsızlık vermeyen akıntılardır , dönemsel olarak artıp azalırlar ve herhangibir tedavi gerektirmezler. vajinit olarak adlandırılan vagina iltihaplarında akıntı daha bol miktardadır, kötü, rahatsız edici kokusu olabilir, daha koyu kıvamlıdır, bazen süt kesiği görünümüde,bazen köpüklü sarı-yeşil renktedir.Akıntının karekteri bu şekilde farklıllıklar gösteriyorsa bir kadın hastalıkları hekimine müracat edilmelidir.

    Bakirelerde Vajinal Kaşıntı

    Bu bölgenin kaşınmalarında bir çok sebep sayılabilir bu sebeplerin sıklığı değişkendir ama büyük çoğunluğunu candida albikans denilen bebeklerin ağzında oluşan pamukçuğa benzer bir tür mantar hastalığı sonucu olduğu bilinmektedir . Vaginal mantar enfeksiyonlarında kaşıntı ile beraber süt kesiği tarzında bir akıntı veya genital bölge cildinde birtakım lezyonlar görülebilir. Vajinal enfeksiyonların oluşum mekanizması vajen asitliğinin ve bakteri ortamının dengesinin bozulması ile olur.Bu da sıklıkla herhangibir enfeksiyon ki bu üst solunum yolu enfeksiyonu veya vucudun herhangibir yerinde oluşan bir enfeksiyon olabilir: bu enfeksiyonların tedavisinde kullanılan antibiotiklere bağlı olarak gelişir.çeşitli sebeplerden kullanılan hormon hapları, tedavi edilmemiş şeker hastalığı da mantar enfeksiyonunu kolaylaştıran etkenlerdir.Bunun dışında alerjik sebepler olabilir, pet allerjisi, kullanılan temizleme maddeleri, sabun vs gibi maddeler tahriş edere kaşıntıya neden olabilirler. .Çeşitli deri rahatsızlıkları kaşıntıya neden olabilir. Çok nadiren genital bölgenin kanserojen hastalıkları da kendini vajinal kaşıntı şeklinde gösterebilir. Ayrıca genital bölgedeki Kılların temizlenmemesi de kaşıntı yapabilir..

    Bakirelerde Vajinal Akıntıda Koku

    Vaginal akıntıda koku olması kötü hijyen veya bakteriyel vaginit sebebiyle olabilir.
    Fizyolojik akıntılar kötü kokmazlar, akıntıda kokmuş balık kokusu, çürük yumurta kokusu gibi bazı değişiklikler olursa mutlaka bir kadın hastalıkları uzmanına muayene olmak gereklidir. Bazı enfeksiyon etkenleri vaginal penetrasyon olmadan sürtünme yolu ile de bulaşabilir.
    Vajina ve idrar yolu çıkışı olan üretranın anal bölgeye yakınlığı nedeni ile koli basili kaynaklı vajinal enfeksiyonlara da sıklıkla rastlanır. Özellikle tuvalet sonrası temizliğinyanlış yapılması, önden arkaya yapılması gerekirken arkadan öne doğru yapılması , çoklu kullanıma açık tuvaletlerin temizliğindeki sorunlar , sık iç çamaşırı değiştirme alışkanlığının gelişmemesi nedeniyle de koku yapan vajinal enfeksiyonlara sık rastlanmaktadır. Bulgular hemen hemen aynı olmakla birlikte tedavi seçenekleri farklı olacağından vajinal kültür ile bakteri tip tayini yapılması gerekebilmektedir.

    Bakirelerde Vajinal Akıntı Muayenesi Nasıl Yapılır?

    Bakire bayanlar genital bölgede kızarıklık, akıntı, koku gibi değişik şikayetlerle kadın hastalıkları ve doğum hekimlerine müracat edebilirler. Jinekolojik muayene pozisyonunda veya düz masada genital bölge muayeneleri yapılabilir. Bakire olmayanlarda yapılan spekulum ile vagina ve rahim ağzını görüntüleme muayenesi genellikle yapılmaz. Öncelikle akıntıdan ince pamuklu çubuklar yardımı ile akıntıdan örnek alınarak laboratuara yollanır ve etken mikroorganizma saptanmaya çalışılır. Ultrason muayeneleri de vajinal yoldan değil, karından yapılır. Bakirelerin yapılan jinekolojik muayeneleri elbetteki kızlık zarlarına zarar verilmeyecek şekilde yapılır. Bu nedenle bakire bayanların veya onları muayene getiren ebeveynlerinin herhangibir endişe duyması yersizdir.
    Çok nadiren birçok kez kültür alınmasına ve tedavi edilmesine rağmen geçmeyen birtakım akıntılar olabilmektedir. Yabancı cisim veya primer vaginal kanserler çok nadir olmakla birlikte bu tip durumlardan sorumlu olabilir. Bunların tanısı için gerekli olan vaginal görüntüleme çok minik spekulumlar ki bunlar burun muayenesinde kullanılan spekulumlar gibi ufaktır, bunlar kullanılarak uygulanabilir.

    Bakirelerde Vajinal Mantar Enfeksiyonları

    Vaginanın doğal yapısında bulunan ve flora adlı koruyucu bariyeri oluşturan Laktobasiller vajenin asit PH’sinde üreme özelliği göstererek vajeni zararlı mikroplardan adeta korurlar. Laktobasillerin sayıca azaldığı pek çok durumda vajen enfeksiyonları (vaginitler) görülebilecektir. Örneğin antibiotik kullanımı sonucunda vajinal mantar oluşmasının nedeni çoğunlukla koruyuculuğu sağlayan bu bakterilerin azalması ve flora dengesinin bozulmasıdır. Flora zayıfladığı zaman mantar hücreleri hızla çoğalarak enfeksiyon yaparlar.
    Bağışıklık sistemini zayıflatan her türlü hastalık ve ilaç da mantar oluşumunu kolaylaştırır. Şeker hastaları, doğum kontrol hapı kullanan kişilerde de mantar enfeksiyonu sık görülür. Yine florayı bozan çok yoğun miktarda ve genital bölge PH ından faklı PH da olan temizleyici jel, sabun, parfüm veya hava almayı engelleyen sentetik, çok dar ve üstüste giyilen çamaşır kullananlarda da mantar oluşumu kolaylaşır.
    Vaginal mantar enfeksiyonlarının en sık belirtisi vaginal bölgede kaşıntıdır. Bazen yanma hissi olur. Akıntı her zaman olmayabilir. Akıntı bazen kesik süt kıvamında izlenir.

    Bakirelerde Vaginal Akıntı Tedavisi

    Bakirelerde vaginal akıntı saptandığında öncelikle etken patojene yönelik tanı konmalıdır. Yani bu akıntıya neden olan mikrobun adı konmalıdır. Bu amaçla akıntıdan ince çubuklar yardımıyla alınan örnek laboratuara gönderilir. Buna Vaginal Kültür Antibiogram testi denir. Vaginal Kültür antibiogramın sonucu yaklaşık 3-4 gün sonra çıkar ve bu sonuç raporuna göre hastaya o mikroba etkili olduğu laboratuar şartlarında saptanan ilaçlardan biri verilir.
    Vaginal enfeksiyonların tedavisinde Bakire olan hastalarda tek fark vaginal yoldan uygulanan fitillerin uygulanmamasıdır. Bu tip vaginal fitiller bakire bayanlarda kullanılmaz, ancak yüzeyel olarak uygulanan kremler kullanılabilir.
    Bakirelerde Vaginal Akıntılarda Kültür Alınabilir mi?
    Bakirelerde akıntının görünümü mantar enfeksiyonunda olduğu gibi çok tipik bir akıntı değilse vaginal kültür almak gerekebilir. Vaginal kültür alınırken kızlık zarına zarar vermeyecek ince pamuklu çubuklar kullanılır, kültür alınırken akıntı dışındaki herhangibir yerden bulaş olmamasına dikkat etmek gerekir. Kızlık zarında herhangibir zedelenme olmaması için hekiminiz mutlaka işlemi daha nazikce ve daha dikkatli uygulayacaktır.

    Bakirelerde jinekolojik muayenede nelere bakılır?

    Bakire bayanların jinekolojik muayeneye çamaşırlarıda gördükleri akıntılardaki renk değişiklikleri, kaşıntı veya koku , adetinin olmaması, geç olması, erken olması, çok olması, az olması veya karın ağrısı vs. gibi birçok sebeple gelebilirler. Yapılacak jinekolojik muayene ile genital bölgenin anatomik yapısının normal olup olmadığı, herhangibir enfeksiyonun olup olmadığı, adet düzensizliği veya ağrıya neden olabilecek yumurtalıklar veya rahime ait kist vs. gibi yer kaplayan birtakım oluşumların olup olmadığı değerlendirilebilir.

    Bakirelerde elle jinekolojik muayene nasıl yapılır?

    Bakire bayanlarda da jinekolojik muayenenin bir parçıas olan elle muayene yapılabilir. Çünkü sadece Ultrason ile karın içindeki organların gözle değerlendirilmesi bazı hastalıkların tanısında yetersiz kalır. Örnegin bir ağrının lokalizasyonu belirlemek için veya karın içinde yer kaplayan bir kitlenin yapısını daha iyi anlayabilmek için bimanuel muayene dediğimiz elle muayene yapmak gerekebilir. Bu durumda Hekim sağ elinin işaret parmağını vazelin veya bir kayganlaştırıcı yardımı ile nazikçe rektuma sokar, sol elini hastanın karnında dolaştırarak bu bölgedeki organları değerlendirir. Hasta bilinçli hekim de nazik olduğunda çok da fazla rahatsızlık veren bir muayene şekli değildir.
    Bakirelerde jinekolojik muayenede nelere dikkat edilir?

  • Polikistik Over Sendromu (Yaşam Tarzı ve Diyet)

    Polikistik Over Sendromu (Yaşam Tarzı ve Diyet)

    Polikistik over sendromu (PKOS), santral sinir sistemi, hipofiz bezi, yumurtalıklar, böbreküstü bezi ve diğer dokular arasındaki etkileşimlerin bozulmasına bağlı olarak; üreme çağındaki kadınlarda en sık ortaya çıkan endokrin bozukluktur.
    Kronik seyreden ve gelecekte yaşam kalitesini olumsuz etkileyebilen kompleks bir hastalıktır.
    Başlatıcı faktör veya faktörler henüz tam olarak anlaşılamamakla beraber genetik ve çevresel faktörlerin etkileşimi ile ortaya çıkmış bir hastalık olarak değerlendirilebilir.
    Temel olarak adet düzensizliği, tüylenme artışı, yağlı veya sivilceli bir cilt yapısı, saç dökülmesi ve şişmanlık ile ilişkili bir hastalık tablosudur. PKOS lu kadınların anne ve kızkardeşlerinde de benzer bulgular sıklıkla bulunmaktadır. Görülme sıklığı genel olarak %6-8 civarındadır.
    Anahtar bulgu ovulasyonun( yumurtlama) olmamasıdır. Tipik polikistik overler (çok sayıda kist içeren over dokusu), uzun süre yumurtlama olmaması sonrasında oluşmaktadır. Tek yada çift taraflı 2-9 mm’lik 12 adet folikül kisti varlığı veya en az 10 cm3’lük over hacmi bulunması( over hacminde artış) polikistik over görünümünü oluşturur. Normal kadınların %25 kadarında polikistik overin tipik ultrasonografi bulguları (overlerde inci tanesi gibi dizilmiş follikül kistleri) görülmektedir. Doğum kontrol hapı kullanan kadınların %14’ünde de bu ultrasonografik bulgu izlenmiştir. Bu durumda sadece polikistik over görüntüsü tanı koymada yeterli değildir.

    Uzun sure yumurtlamanın olmamasının klinik sonuçları

    1-Kısırlık
    2-Adet düzensizliği
    3-Tüylenme artışı, saç dökülmesi ve akne( sivilce)
    4-Rahim kanseri ve muhtemel meme kanseri riskinde artış
    5-Kalp-damar hastalıkları riskinde artış
    6-İnsülin (kanşeker kontrolünü sağlayan hormon) artışı mevcut olan kadınlarda Şeker hastalığı riskinde artış.

    TEDAVİDE YAŞAM TARZI DEĞİŞİKLİKLERİ

    Polikistik over sendromu aslında anne karnında başlar. Bu durum tutumlu genler hipotezi ile açıklanır. Bu kişilerde anne karnında bebek iken gelişme geriliği görülür. Anne karnında besinlerden ve enerjiden yoksun kalan bebek, doğduktan sonra bu yoksunluk ortadan kalktığında bunları vücudu tutumlu kullanmaya başlar ve biriktirme alışkanlığı ortaya çıkar. Bu sebeple obezite görülür.
    Tedavide kilo kontrolü birinci basamaktır. Bu hastalarda dengeli beslenme yaşam tarzı olmalıdır. Kilo alımı polikistik over sendromu belirtilerinin şiddetini arttırır ve ileriye dönük sağlık sorunlarının ortaya çıkma riskini arttırır.
    PKOSlu hastalarda obezite (şişmanlık) görülme sıklığı %40-60 olarak bildirilmektedir. Obezite vücut kitle indexi ile hesaplanabilir. (Vücut kitle indeksi vücut ağırlığın (kg) boyun (metre) karesine bölünmesi ile elde edilir. 30 un üzeri obezite kabul edilir.) Normal vücut ağırlığına sahip PKOS hastalarında da ağırlık yönünden eşleştirilmiş sağlıklı kontrollere göre bel çevresi ve bel/kalça oranı artmıştır. PKOS hastalarında artmış androjen düzeyleri erkek tipi obeziteye neden olur. Erkek tipi obezitede bel çevresi ve bel /kalça oranı artmıştır. (Bel çevresi ≥80cm, Bel /kalça oranları ≥0,85 ) İdeal kilonun sağlanması ve karın bölgesindeki yağlanmanın azaltılması yumurtlama, androjen fazlalığı ve metabolik anormalliklerin düzeltilmesine yararı vardır
    Polikistik over sendromunda diyet kompozisyonunun ne olacağı tam olarak açıklanmamıştır. Sık sık ara ara beslenilmelidir. Bu açlık krizlerini azaltır, vücut yağlanmasını ortadan kaldırır. Doymuş yağlardan fakir, glisemik indeksi düşük ve yüksek lif içeren diet önerilmektedir.
    Beslenmede günlük toplam yağ tüketimi enerjinin %30 unu geçmeyecek şekilde olmalıdır. Doymuş yağlardan fakir doymamış yağlardan zengin beslenilmelidir. Doymuş yağlar kan kolesterolünü yükseltir. Diyetle doymuş yağ asitleri günlük toplam enerjinin % 7 sinden az tüketilmelidir. Bu da toplam yağ tüketiminin üçte biri kadardır. Çoklu doymamış yağlar günlük toplam enerjinin % 10’u, tekli doymamış yağlar % 15 ini oluşturmalıdır. Hayvansal kaynaklı yağlar ve katı margarin yerine bitkisel yağlar (zeytinyağı, soya, ayçiçeği) tercih edilmelidir.
    Kolesterol içeren besinler dietten çıkarılmamalıdır ancak sınırlandırılmak gerekir.
    Kolesterol içeren besinler. Süt, peynir, tavuk, balık, et
    Düşük glisemik indeksli gıdalardaki glikoz kana daha yavaş karışır; kan şekeri ani yükselip ani düşmez. Hemen acıkma olmaz ve daha uzun süre tokluk hissi oluşur.
    Yüksek glisemik indeksli gıdalar: beyaz un, beyaz pirinç, reçel, bal, makarna, kek, şeker, kızarmış patates, havuç
    Düşük glisemik indeksli gıdalar. Kepekli un, esmer şeker, kepekli pirinç, kepekli makarna, kurubaklagiller, meyveler(muz, incir, kavun hariç), yulaf, çavdar ekmeği, bezelye, yeşil fasulye, barbunya.
    Posa besinlerde bulunan karbonhidratların sindirilemeyen kısımlarıdır. Yüksek lif içeren( posalı) besinler kan şekerinin yükselme hızını düşürür, insülin ihtiyacının azaltır, tokluk hissi vererek kilo kaybını sağlar. Aynı zamanda yüksek oranda kan yağlarının düşürür, barsakların çalşmasını düzenleyerek kabızlık oluşmasını engeller.
    Yüksek lifli gıdalar: Kuru baklagiller, taze ve kuru meyveler, sebzeler, kepekli ürünler, çavdar, yulaf, tam buğday ekmeği ve bulgur
    Kilo kontrolünde beslenme dışında egzersiz de çok önem taşır. Kalp sağlığı için hafif veya orta düzeyde aktivite yapılmalıdır. Egzersiz;
    HDL yi arttırır, kalp krizi riskini azaltır.
    Glikozun hücre içinde kullanımını arttırarak kandaki şeker düzeyini azaltır.
    Dolaşımı arttırarak pıhtılaşma riskini azaltır.
    Kan basıncını azaltarak hipertansiyon riskini azaltır.
    Obezitenin ortaya çıkardığı risklerden korur.

  • İstenmeyen Gebelikten Nasıl Korunmalı?

    İstenmeyen Gebelikten Nasıl Korunmalı?

    Gebelikten korunmak için organize ve bilinçli tedbir almak gerekir aksi halde en beklenmedik anda istenmeyen sürpriz bir gebelik başınıza gelebilir.

    A-Kontrasepsiyon yöntemleri (yöntem kullanıldığı sürece gebeliğe karşı korur, kullanım bırakıldığında gebe kalma yeteneği geri döner)

    Doğum kontrol yöntemlerinde aranan özellikler şöyle sıralanabilir; Uygulaması kolay ve ucuz olmalıdır, Geri dönüşü olan bir yöntem olmalıdır, yani yöntemin kullanımı bırakıldığında gebe kalma yeteneği tekrar başlamalıdır, Yan etkileri olmamalıdır, Güvenilir olmalıdır.

    1-Hormonal kontrasepsiyon: OK’ler (doğum kontrol hapları) enjeksiyon uygulamaları, cilt altına yerleştirilen implantlar, vajen içine yerleştirilen hormon salgılayan maddeler sayılabilir. 

    Ağız yolu ile alına doğum kontrol hapları düzenli kullanılmak koşulu ile en güvenli yöntemlerden biridi. Kullanıma başlanılan ilk aydan sonraki sürede koruyuculuğu en yüksek noktaya çıkar ve kullanıldığı sürece devam eder. Bugün dünyada en yaygın olarak kullanılan kontrasepsiyon yöntemi budur. Modern oral kontraseptifler yan etkilerden oldukça arınmış olsa bile uzun süreli kullanımlarında yine de göz önünde bulundurulması gereken bazı durumlar vardır. Bunlardan en önemlisi kardiyovasküler (kalp ve damarlar üzerine olan yan etkileri) yan etkileridir. Bu ilaçlarda aynı şeker hastalığı, hipertansiyon ve sigara kullanımı gibi arteriosklerotik yan etkilere sahiptir. Vücuttan atılımları ise karaciğer yoluyla olmaktadır. Dolayısı ile kadında yukarıda sayılan arteriosklerotik faktörlerden herhangibiri varsa veya karaciğer problemi olanlarda kullanımı sınırlandırılmalıdır. Bu konuda doktorunuz yol gösterici olacaktır.

    Enjeksiyon uygulamaları da ağızdan alınan haplar ile aynı mekanizma ile doğum kontrolü yaparlar. Çok uzun yıllardan beri piyasada bulunmalarına rağmen dünyanın hiçbiryerinde yaygın olarak kullanılmamışlardır. Bunun en önemli sebebi uygulamadan sonra vücutta sertbestleşmesindeki düzensizlik nedeniyle sıklıkla adet düzensizliklerine yol açması ve daha önemlisi uygulamadan ilaç etkisi kendiliğinden ortadan kalkana kadar vazgeçme şansının bulunmamasıdır.

    Cilt alına konulan implantlar da kontraseptif tabletler yada enjektable ilaçlar gibi hormonal yol ile yumurtalıklardan yumurta çıkışını önleyerek kontraseptif etki oluştururlar. Bunlarda da durum enjektable preparatlarda olduğu gibidir. Tedaviden vazgeçmek için küçük te olsa bir cerrahi girişim ile implantın çıkartılması gerekir kullanımı süresince adet düzensizliğine sık rastlanır. Gerek implantlar gerek enjektable preparatlar düzenli olarak ilaç alamıyacak olan hastalarda düşünülen yöntemlerdir.

    Son zamanlarda vajen içine konulan ve vücutta kaldığı sürece belli dozda hormon salgılayarak yumurtalık fonksiyonlarını geçici olarak durduran maddeler de kullanıma sunulmuştur. Bunlar kısa bir eğitim ile hastanın kendisi tarafından her ay vajen içine yerleştirilir ve bir ay süre ile vajende bırakılır. Henüz kullanımı yaygınlaşmamıştır.

    2-Rahim içi araçlar.

    Klasik olarak “spiral” olarak bilinen bu araçlar da uzun yıllardır kullanımdadır. Güvenilirlikleri doğum kontrol ilaçlarına göre daha az olmasına rağmen kullanımındaki kolaylık nedenyile yaygın olarak kullanılrler. Mantığı rahim içine yabancı cisim etkisi oluşturarak bölgede vücut savunmasında yer alan birçok hücrenin bulunmasını sağlamak ve bu hücreler tarafından spermlerin yok edilmesini temin etmektir. 7 yıla kadar rahim içinde bırakılabilir. Koruyucu etkisinin yok olması aracın rahim içi dokusu ile kaplanıp yabancı cisim etkisi oluşturamaması veya uygulanan hastanın bünyesel özellikleri gereği cihazı yabancı cisim gibi algılamamasından dolayıdır. Toplumda rahim içi araçlar ile ilgili birçok spekülasyon mevcuttur. Bunlardan birisi az öncede sözettiğim gibi güvenilirliğinin %100 olmamasıdır. Hastalar genellikle bunun uygulama hatasından yada spiralin kalitesinden olduğunu düşünür ama gerçek mekanizma yukarıda bahsettiğim gibidir. Yani ne uygulama yöntemi, ne uygulayıcının kim olduğu ne de RIA nın kalitesi direkt olarak koruyuculuğunu etkilemez. Kullanımın sınırlandıran bir başka spekülatif faktör toplumun inanışları dır. Özellikle anadoluda birtakım din adamları halkı “RIA ile ölürsen cenabet sayılırsın” şeklinde düşüncelerle etkilemektedirler, uygulamadaki bir aşka sorun halk hala rahim içi araçların (RIA) sadece adet zamanında takılabildiğini düşünmektedir. Halbuki RIA nın adet zamnında takılmasının en büyük espirisi kadının gebe olmadığının en önemli göstergelerinden birinin adet görüyor olması olduğundandır. Günümüzde gebe olmadığı başka yöntemlerle de kolayca tespit edilen kadınlara her zaman RIA uygulanabilir. Uygulamayı sınırlandıran bir diğer faktör işlemin hastalara korkutucu bir işlem olarak gelmesindendir ki bu kesinlikle doğru değildir bu konuda eğitim almış ebe ve doktorlar istisnai birkaç durumu göz ardı edersek çok kolaylıkla ve hastanın canını acıtmadan cihazı rahim içine yerleştirebilirler.

    Yan etkileri arasında zaman zaman görülen adet dışı kanamalar veya adet kanamalarının şiddetli olması ve kasık ağrıları, dış gebelik görülme ihtimalinin RIA kullananlarda biraz daha yüksek olması sayılabilir. Özellikle dış gebelik kadın doğum biliminin önemli sorunlarından birini teşkil ettiği için RIA uygulanan hastalrın mutlaka bu konuda uyarılması gerekmektedir. Olası bir adet gecikmesinde “nasıl olsa bende RIA var” düşüncesiyle doktora gitmemezlik etmemeliler tam tersine bu konuda daha bir hassas olmalıdırlar. 

    3-Bariyer yöntemleri

    Spermlerin rahim içine ve oradan da yumurtaya ulaşmasını engelleyecek yöntemlerdir. Bu amaç ile en yaygın kullanılan condom (prezervatif) dir. Aynı amaç ile vejen içine yerleştirilen diyaframlarda vardır ama uygulama zorlukları nedeniyle yaygınlaşamamıştır. Condom istenmeyen gebeliklerden korunma dışında daha yaygın olarak cinsel ilişki ile bulaşan hastalıklardan kaçınmak amacıyla da kullanılmaktadır.

    4-Takvim yöntemi ve dışarıya çekme.

    Güvenilirliği en az olan yöntemlerdir. Takvim yöntemi muhtemel ovulasyon tarihinden 3-4 gün önce ve 3-4 gün sonrasındaki periyodlarda ilişkiden kaçınmak olarak özetlenebilir. Ovulasyon gününün yanlış veya tam olarak hesaplanamaması nedeniyle güvenilirliği oldukça zayıf bir yöntemdir. Aynı şekilde dışarıya çekme yada dışarıya boşalma denilen uygulamalar da toplumdan çok yaygın kullanılmasına rağmen analitik bir yöntem olmaktan çok uzaktır.

    5-“Ertesi gün hapları”

    Halk arasında “ertesi gün hapı” olarak bilinen ilaçlar uygun bir kontraseptif yönteminin kullanılmadığı vakalarda gebelik olasılığı açısından şüpheli bir ilişki sonrasında ilişkiyi takip eden 24 saat içinde alınan ilaçlardır. Hormonal etki ile kadının endometriumunu yani rahim içi dokusunu adeti taklit edercesine bir kanama ile dökerek olası gebelikten kaçınmayı sağlar. Düzenli olarak bu yöntem ile korunmak mümkün değildir. Kanama bozukluklarına da sebep olabilir. Ancak olağanüstü durumlarda bir adet döneminde sadece bir kez başvurulabilecek tali yöntemlerden biridir.

    6-Küretaj (Karmen Aspirasyonu) :

    İstenmeyen gebeliklerden kurtulabilmenin son çaresidir. Hiçbir klasik kitapta Korunma Yöntemleri arasında yer almaz çünkü gerçekten korunmanın uygun olmayan yollarından biridir. Karmen aspirasyonu denilen uygulama rahim içine plastik bir kanül ile girilerek rahim içeriğinin bir vakum sistemi ile çekilerek boşaltılmasıdır. Kolayca birkaç cümle ile anlatılabilmesine rağmen uygulama invaziv bir uygulamadır. Yani küçücük te olsa cerrahi bir işlemdir. Cerrahi işlemlerin hepsinde olduğu gibi bunda da bazı riskler vardır (kısaca ve anlaşılabilir şekilde özetlemeye çalışırsak yapılan işleme rağmen gebeliğin bozulmadan devam etmesi, gebelik mahsulünün bir bölümünün uterus içinde kalması, enfeksiyonlar, işlem surasında rahimin delinmesi, yapılan işleme bağlı olarak rahim duvarının birbirine yapışması vs sayılabilir.) Bunun dışında kadında yaptığı olumsuz psikolojik etkiyi de unutmamak gerekir. Hiçbirzaman düzenli korunma amacıyla kullanılamaz olağanüstü durumlarda sık olmayarak başvurulabilecek son çare olarak akılda tutulmasında yarar vardır. Yasalara göre 10 haftaya kadar olan gebeliklerin bu yöntemle uzaklaştırılması mümkündür. Yasal sınırlama olmasa bile daha büyük gebeliklerin bu ve benzeri yöntemlerle yok edilebilmesi daha ciddi tıbbi riskler yaratır.

    B-Sterilizasyon yöntemleri (yöntem bir kez uygulandıktan sonra etki kalıcı şekilde devam eder çift ancak özel yöntemler kullanılarak yapılan tedaviler ile gebelik elde edebilir) 
    Bu kapsamda kadınlarda “Tüp ligasyonu” denilen tüplerin bağlanması işlemi yapılabildiği gibi erkeklerde de “vasektomi” denilen cerrahi bir işlem yapılabilir. Gördüğünüz gibi elimizde erkekte de uygulanabilen bir yöntem olmasına rağmen maalesef ülkemizde “korunmak” kadının sorumluluğunda olan bir uygulama gibi algılandığından genel olarak ülkemiz erkekleri kendilerinde yapılacak olan bu uygulamaya izin vermeme eğilimindedir. Kadınlarda uygulanan tüp ligasyonu yaygın olarak ailenin çocuk sayısını tamamlayacak olduğu son gebeliğinde sezeryan ameliyatının bir parçası olarak yapılmaktaysa da gebelik dışında herhangibir zamanda laparoskopik olarak yani karın duvarına her biri 0,5 cm çaplı iki delik açılarak hastanın karnında büyük bir kesi olmadan da yapılabilir. Hastanede kalmayı gerektirmez aynı gün içinde hasta evine gönderilebilir. Unutulmaması gereken bu yöntemin geri dönüşünün olmadığıdır. Zorunlu hallerde yeni bir gebelik ancak IVF (tüp bebek) yöntemi ile elde edilebilir.
    İstenmeyen gebeliklerin önlenmesi temel olarak iki başlık altında incelenir

  • SPERMİOGRAM (SPERM TAHLİLİ, SPERM TESTİ)

    SPERMİOGRAM (SPERM TAHLİLİ, SPERM TESTİ)

    Spermiogram (sperm analizi, sperm tahlili, meni tahlili, semen analizi) sperm sayısını, şeklini, hareketini değerlendirmeye yönelik bir testtir. Sperm sayısı, normal spermlerin anormal şekilli spermlere oranı, hareket derecesi iyi olan sperm miktarı değerlendirilir. Ayrıca verilen semen örneğinin miktarı, pH’sı, rengi, lökosit varlığı, fruktoz miktarı, likefaksiyonu gibi özellikleri değerlendirilir. Belli zaman dilimlerinde spermlerin hareketliliği incelenir. Hareket tiplerine göre sınıflama yapılır. 
    (Meni = Ejakulat = Semen = Döl sıvısı)
    3 günlük cinsel perhizden sonra yapılır. İşlemin doğru sonuç vermesi için sperm örneği en gec 1 saat içinde laboratuara ulaştırılmalı, tercihen sperm örneği laboratuara yakın bir mekanda verilmelidir. Bu amaçla infertilite merkezlerinde sperm örneği verebileceğiniz bir alan ayrılmıştır.

    Sperm değerlendirme kriterleri, birkaç farklı sınırı kullanır. Kruger kriterleri özellikle sperm şekil bozukluklarını göz önüne alan bir değerlendirme yöntemidir. Özel bir boyama sonrası sperm şekil (morfoloji) özellikleri incelenerek sperm örneğinin fertilite (doğurganlık) kapasitesi belirlenir.Sperm analizi sonucuna göre ideal olarak karar verebilmek için 1 ay ara ile yapılmış en az 2 farklı sperm örneği incelenmelidir. Sperm analizinde bir fertilite sorunu saptanırsa erkeğin fiziksel ve hormonal ileri muayenesine geçilir. Sperm üretim döngüsü 2-3 ayda bir tekrarlanır. Yani üretilen bir sperm 2-3 ay sonra semene salgılanacaktır. Aynı şekilde kişinin karşılaştığı zararlı etkenler veya tedavi için kullanılan faydalı ilaçlar da sperm üretimini 3 ay içinde etkileyebilir. Semen analizi sonuçlarını değerlendirirken bu süreç akılda tutulmalıdır.

    Normal sperm analizi değerleri (WHO 2010):

    – Volüm (hacim) 1.5 ml’den fazla olmalı
    – Sperm konsantrasyonu 15 milyon/ml ‘den fazla olmalı
    – Total sperm sayısı 39 milyondan fazla olmalı
    – Ph 7.2 ‘den büyük
    – Total motilite: % 40’den fazla olmalı
    – Progresif motilite: %32’den fazla olmalı
    – Morfoloji %4 ‘den fazla olmalı (KRUGER STRICT)
    – Morfoloji % 30 normal ‘dan fazla normal (WHO)
    – Lökosit 1 milyon/ml’ den az olmalı
    – Yuvarlak hÜcre 5 milyondan az olmalı
    – Viabilite %58’den fazla olmalı
    – İmmünobead aglutinasyon (MAR testi): %50’den az olmalı
    – Çinko > 2.4
    – Fruktoz >13

    Sperm tahlili verirken dikkat edilmesi gereken önemli noktalar:

    En ideali 3-4 günlük bir cinsel perhiz sonrası sperm vermektir. Perhiz süresinin daha uzun tutulması sperm sayısının aldatıcı şekilde artmasına ve hareketlerinin azalmasına neden olabilir. Perhiz süresinin 3-4 günden kısa tutulması da sperm sayısının azalmasına ve hareketli sperm oranının artmasına neden olarak aldatıcı olabilir. Bu nedenle sperm tahlili vermeden önceki 3-4 gün herhangi nedenle boşalmamış olmanız gerekir.
    – Sperm örneğini vermeden önce idrarın tamamen tuvalete yapılması gerekir.
    – Sperm örneği vermeden önce eller sabunlu su ile yıkanması ve bol su ile durulanmalı ve sonra kurulanmaldır.
    – Sperm örneği masturbasyon yöntemi ile verilmelidir. Bu işlem sırasında hiçbir kayganlaştırıcı madde (sabun, tükrük, yağ, vazelin vb.) veya prezervatif kullanılmamalıdır.
    – Sperm örneğinin verileceği kaplar sterildir. Kabın ve kapağın iç kısmına dokunulmamalıdır.
    – Penisten gelen menilerin tamamının kabın içine verilmesi gerekir. Eğer yanlışlıkla dışarıya akar ise görevlilere bildirilmelidir.
    – Sperm örneği en fazla yarım saat içerisinde oda ısısında veya vücut ısısında güneş ışığı görmeyecek şekilde labaratuara ulaştırılmalıdır.

    Sperm tahlili ile ilgili terimler:

    – OLİGOASTENOTERATOZOOSPERMİ: Hem hareket hem de morfolojik yapı yönünden normal değerlerin altında olan sperm örnekleri için kullanılır.
    – OLİGOTERATOZOOSPERMİ: Hem sayı hem de morfolojik yapı yönünden normal değerlerin altında olan sperm örnekleri için kullanılır.
    – OLİGOASTENOZOOSPERMİ: Hem sayı hem de hareket yönünden normal değerlerin altında olan sperm örnekleri için kullanılır.
    – HİPERSPERMİ: Meni hacmi normalden fazldır.
    – HİPOSPERMİ: Meni haci normalden azdır.
    – POLİSPERMİ: Sperm sayısı 250 milyon’dan fazladır.
    – TERATOZOOSPERMİ: Kruger kriterlerine göre normal şekilli sperm sayısı %4’ün altında olan spermler için kullanılır.
    – ASTENOSPERMİ: Spermlerin motilitesi yani hareketleri zayıftır.
    – ŞİDDETLİ OLİGOSPERMİ: 5 milyon/ml ‘den az sperm olmasıdır.
    – OLİGOSPERMİ: 20 milyon/mL ‘den az sperm olmasına denir.
    – AZOOSPERMİ: Ejakulat yani semen vardır fakat içerisinde hiç sperm yoktur. Detaylı bilgi >>
    – NORMOZOOSPERMİ: Sayı, hareket ve şekil bakımından normal spermler.ASPERMİ: Ejakulatın (semenin) hiç gelmemesidir.
    örneğinde ölü hücrelerin fazla olmasıdır.

  • Vajinal akıntılar

    Vajinal akıntılar

    Öncelikle bilinmesi gereken her vaginal akıntı bir hastalık değildir. Vajen normalde, içinde bir miktar akıntı barındırır. O halde hangi akıntı hastalık, hangi akıntı fizyolojik, yani normal akıntıdır bunu ayırd etmek gerekir.

    Normalde vajen, ancak geç menapoz dönemlerinde tamamen kuru bir hal alabilir ki esas tedavi edilmesi gereken rahatsız edici durum budur. Menapoz öncesi dönemde vajen kup-kuru olmaz. Tıpkı ağzımızın içinin kupkuru olmadığı gibi. 

    Farklı olarak vaginal akıntı miktarı bir adetin bitimiden diğer adetin başlamasına kadar olan süre içinde de farklı miktarlarda ve nitelikte olur. Yani kadının vaginal akıntı miktarı hergün aynı değildir. Örneğin iki adetin ortasına rastlayan günlerde miktarı artar ve daha yapışkan bir hal alır. Adetten birkaç gün önce de miktarda artış olur , cinsel uyaranlar yine vaginal akıntı miktarını arttırır. Normal yani fizyolojik kabul ettiğimiz bu tür akıntılara topluca Fluor Genitalis denilir. 

    Özelliği başlangıçta renksiz, kumaş üzerinde kuruduğunda kumaşta “saman kağıdı” rengine benzer lekelenme yapan rahatsız edici bir kokuya da sahip olmayan fizyolojik bir akıntıdır. Adete yakın günlerde ve iki adetin tam ortasındaki günlerde biraz daha artar.

    Bu durumda hangi tür akıntılar patolojik yani bir hastalık düşündürecek akıntılardır?

    Eğer akıntınız yukarıda tanımladığım niteliklerden başka bir nitelikteyse mesela koyu kahverengi, sarı-yeşil-kirli görünümlü, içinde süt kesiği gibi partiküller bulunduruyorsa veya kokulu ise, vajen içinde kaşınma veya yanma gibi şikayetlere sebep oluyorsa ozaman bu akıntı tedavi edilmesi gereken bir akıntı olarak değerlendirilebilir ve birçlk zaman tedavi gerektiri.

    Normal Vaginal Akıntı olarak tanımladığımız Fluor Genitalis türü akıntılar, kusurlu kıyafet ve uygulamalar nedeniyle artarak nitelik olarak normal olmasına rağmen, rahatsız edici bir hal alabilir. Vajen normalde havayla temas etmesi gereken bir organdır. Bu yüzden nesiller boyu ve hemen her kültürde kadın kıyafetleri vajen havalanmasını sağlayacak şekilde tasarlanmıştır. Etekler, entariler böyledir. Ancak son yüzyılda kadınların sosyal hayatta işgal ettikleri yer ister istemez kullandıkları kıyafetlere de yansımakta bu anlamda daha sağlıksız giyinmek zorunda kalmaktadırlar. Kilotlu çoraplar, taytlar, sentetik materyalden imal edilmiş iç çamaşırları, pedler hatta oturarak çalışan hanımların kullandıkları sandalye ve koltukların sentetik kumaşları vaginal akıntı miktarını arttırır. Artmış bir vaginal akıntı heryerde bolca bulunan bakteriler mantarlar için bir besi yeri haline gelir. Bu ortamda üreyen bakteriler enfeksiyona sebep olurlar. 

    Vaginal enfeksiyonlara ve akıntıya sebep olan önemli faktörlerden biri de gebeliktir. Normalde vajen içinde bulunan bir tür mikroorganizma, burada hastalık yapıcı diğer mikroorganizmaların üremesini ve hastalık oluşturmasını önler. Gbelikte değişen hormonal işleyiş nedeniyle normal vaginal akıntının asitliği artar artan asidite sözü edilen bu koruyucu mikroorganizmaların azalmasına böylelikle vagenin savunmasının düşmesine neden olur. Özellikle mantar enfeksiyonları kolayca oluşur. Tedavi edilse bile gebelik süresince tekrarlama eğilimi çok yüksektir. Sık rastlanılan şeker hastalığı da benzer bie etki ile vajen savunmasını olumsuz yönde etkileyerek vaginal enfeksiyonlarda artışa sebep olabilir.
    Günümüzde sık kullanılan antibiyotiklerden bazıları (özellikle penisilin grubu antibiyotikler), cortisol ve kanser ilaçları gibi vücudun top yekün savunma sistemiini olumsuz etkileyen ilaçlar da sözü edilen, vajende normalde bulunması gereken mikroorganizmaları yok ederek, vajenin savunma gücünü azaltır ve akıntıların ortaya çıkmasına sebep olabilir.
    Bilinmesi gereken bir diğer önemli konu da her vaginal akıntı cinsel yolla bulaşan bir hastalık değildir. Evli çiftlerde zaman zaman çatışmalara sebep olabilen bu durumu da akılda tutmak gerekir.

  • Amniyosentez

    Amniyosentez

    Gebeliklerin %2 ila %4’ünde bebekler farklı anomaliler ile dünyaya gelebilmekteler. Bu anomalilerin ortaya çıkışındaki en büyük faktörlerin başında, genetik defektler (gen hasarları) bulunmaktadır. Genetik bozukluk ve hasarların tedavisi için ne yazık ki kalıcı bir tedavi yöntemi henüz geliştirilemediğinden, oluşabilecek bu hastalıkların erken tanısı çok büyük bir öneme sahip olmaktadır. Anne ve babanın genlerinde bulunan ya da oluşabilecek kromozomal bozukluklar önceden bilindiği zaman, ya da gebelik sırasında ortaya çıkmasının ardından, gebelik kritik sınırına ulaşmadan sonlandırılması gerekebilmektedir. Gebelik sırasında, erken tanı adına birçok farklı yöntem kullanılmaya devam etse de, bu yöntemler arasında amniyosentez başı çekmektedir.

    Amniyosentez Nedir?

    Amniyosentez çoğunlukla, ikili, üçlü ve dörtlü set incelemelerinde risk saptanması durumunda, anne yaşının 35 in üzerinde olduğu rölatif risk artışı olduğu durumlarda kesin tanı için kullanılır. Anne adayının karnının üzerinden sokulan özel bir iğne aracılığı ile öncelikle rahim içine ulaşılması ve buradan da bebeğin içerisinde 9 ay boyunca yüzeceği ve besleneceği amniyon sıvısına ulaşılarak örnek sıvı alınması işlemine amniyosentez denilmektedir. Bu işlem genel olarak, bebekte bulunabilecek kromozom veya genetik anomali araştırması, nöral tüp defekti araştırması veya bebekteki akciğer olgunlaşması ile alakalı araştırmalar için kullanılmasının yanında, bazı gebeliklerde sadece bebeğin sıvısının olması gerekenden çok daha fazla olması nedeniyle anne adayına sıkıntı yaratması gibi durumlarda, anne adayını rahatlatmak amacı ile kullanılabilmektedir. Yani anne adayının karnından sıvı alınması işlemi illa ki kötü bir sonucun tanısı için gerekmemektedir. Dolayısıyla anne ve babaların bu konuda telaş duymaması, gerek anne adayı, gerekse bebekleri için büyük bir önem taşımaktadır.

    Amniyosentez Özellikle Hangi Durumlarda Uygulanır?

    Uzun zamandır amniyosentez işlemi sıklıkla tanı amacı ile uygulanmaktadır. Yapılacak bu uygulama ile kromozom anomalisi araştırması yapılır ve bebekte olabilecek genetik hastalıkların tanısı, bebekte nöral tüp defektlerin (hasarların) tanısı, oluşabilecek kan grubu uyuşmazlıklarında bebeğin bu durumdan etkilenme derecesinin belirlenmesi, bebeğin akciğer olgunlaşmasının meydana gelip gelmeyeceğinin belirlenmesi gibi pek çok farklı konu ile alakalı tanı yapılabilmektedir. Bunların yanı sıra birçok farklı duruma bağlı olarak anne adaylarına bu işlemi yapmaları önerilebilmektedir. Bu durumların başında, daha öncesinde kromozom anomalisi olan bir bebek doğurmuş olmak gelmektedir.
    Bahsedilenlerin yanında, anne ya da baba adayında yapısal, genetik ve kalıtsal kromozom kusurlarının olması, yakın akrabalardan bir tanesinde dahi down sendromu (mongolluk) gibi bir kromozom anomalisinin bulunması gibi nedenlerden dolayı anne adaylarına amniyosentez yapılmalıdır. Kimi kan ya da metabolizma hastalıklarında var olan kalıtsallık da nesilden nesile geçmektedir. Bu geçişin sonrasında ise bebekte hastalık belirtileri ortaya çıkabilmekte ya da birey ömrü boyunca taşıyıcı olarak kalmaktadır. Eğer ki taşıyıcı birey, yine kendi gibi taşıyıcı olan başka bir kişi ile hayatını birleştirip, çocuk sahibi olmak isterse, o zaman taşıyıcılık durumu devam etmekte ve bunun sonrasında da hastalık sürekli bir şekilde bir sonraki nesle aktarılmaktadır. Bu durum özellikle akraba evliliklerinde sıklıkla rastlanan durumların başında gelmektedir.

    Amniyosentez Uygulaması Ne Zaman ve Nasıl Gerçekleştirilir?

    Amniyosentez, çoğunlukla gebeliğin 16. ile 19. haftası arasında yapılsa da, şüpheli bir durumda ya da doktor tarafından gerekli görüldüğü takdirde, doğuma kadar herhangi bir zamanda yapılabilmektedir.
    Amniyosentez işlemi sırasında, anne adayına anestezi verilmesine gerek olmamaktadır, yalnızca ultrason yardımıyla bebeğin ve plasentanın konumu net şekilde incelenir. Bunun sonrasında anne adayının karın yüzeyi ilk olarak antiseptik madde ile silinir. Ultrason yardımı ile ve anestezide kullanılan özel iğneler aracılığı ile karnın mümkün olan en rahat ve en uygun noktasından rahim içerisine giriş yapılır ve buradan da amniyon sıvısının yer aldığı rahim boşluğuna gelinir. Enjektör aracılığı ile çekilen amniyon sıvısının 0.5 milimetrelik kısmı atılır ve yeterli miktarda sıvı çekilir. İkinci kere ultrason değerlendirmesinin yapılması sonrasında iğne çıkartılır ve alınan amniyon sıvısı genetik laboratuarlarda incelenir. Bu işlem sırasında, annenin rahim içinden alınan amniyon sıvısını bebek 3 saat içinde yerine koymayı başarır.

    Amniyosentezin Riskleri Nelerdir?

    Amniyosentez işlemi de tıp alanındaki her işlem gibi, konusunun uzmanı bir doktor tarafından yapılmalıdır. Ancak kendi içerisinde, anne adaylarının uykularını kaçıran riskler barındırmaktadır. Öncelikle psikolojik risklerinden söz etmek gerekirse; anne adayları işlemin kendisinden ya da iğneden korkmaktadırlar. Bebeğin sağlık durumuyla ilgili olumsuz bir haber bazen gebeliğin sonlandırılması anlamına geldiğinden, çıkacak sonuç ile ilgili belirsizlikler de anne adayını yıpratmaktadır.
    İşlem sonrası oluşabilecek bazı komplikasyonlar ise aşağıdaki gibi sıralanabilir:
    Eğer çiftlerde kan uyuşmazlığı varsa, işlemin ardından 72 saat içinde kan uyuşmazlığı iğnesi yapılması gerekmektedir.
    Amniyosentez esnasında sıvı kaçağı olması
    Bebeğin, amniyosentez işleminde kullanılan iğne ile zarar görmesi
    Bebeğin veya plasentanın enfeksiyon kapması
    Gebeliğin düşükle sonuçlanması
    Erken doğum riski
    Doğum suyunun erkenden gelmesi ile bebeğin kaybedilmesi
    Kan uyuşmazlığı varsa, izoimmunizasyonda artış olması.
    İşlemden önce bu riskleri kabul ettiğine dair çiftten onay için imza alınır.
    Burada dikkate alınması gereken enönemli husus ailenin onayıdır. Çiftler dünya görüşleri nedeniyle genetik olarak zeka özürlü bir çocukda olsa da bu çocuğu dünyaya getirmek isteyebilir. Ya da zeka özürlü olması nedeniyle bir gebeliğin sonlandırılması dünya görüşlerine uygun olmayabilir. Böyle bir durumda bu durumla ilgili kabulbelgesi imzalanıp amniosentez işlemi yaptırılmayabilir.

    Ayrıca bu riskleri almak istemeyen çiftler prenatal test olarak bilinen anne kanından bakılan bir testide isteyebilirler. Bu test hakkındaki tartışma güvenilirliği %99,9 dur ve sonucuna göre sonlandırma işlemi yapılamaz pozitif çıksa bile amniosentez şarttır.

  • İkili, Üçlü, Dörtlü Tarama Testleri Nedir?

    İkili, Üçlü, Dörtlü Tarama Testleri Nedir?

    Bu testler, 1992 yılından itibaren gebe takiplerinde rutin testler arasına girmiş olan TARAMA testleridir. Bunlar neyi tarar? Her birini ayrı ayrı yapmaya gerek var mıdır?

    Bu testler, gebelerde taşıdıkları bebeğin tüm canlı doğumlarda nispeten daha sık görülen Trisomy 18 ve Trisomy 21 olarak bilinen kromozomal hastalıkları taşıma olasılıklarını hesaplayan bir testtir. Kısaca bir tanı testi değil risk belirleme testidir. Anne kanından bakılarak yapılır. Bu testler yoruma açık olmayan rakamsal bir sonuç verir. Örneğin Üçlü test için konuşursak 1/250 nin (yani 250 de bir görülme olasılığı) üzerindeki değerler yüksek riskli (veya tarama pozitif), altındaki değerler düşük riskli (veya tarama negatif) kabul edilir. Çok analitik bir durum yani. Doktorun yorum katması mümkün değil.

    Eğer hastada yapılan bu testlerden hastaya yapılan biri sonuç olarak riskli bölgede çıkarsa TANI TESTLERİ’ne başvurulur. Bunun için yapılması gereken ise gebeliğin yaşına bağlı olarak AMNİOSENTEZ (bebeğin içinde bulunduğu sıvı ortamdan numune almak) KORYON VİLLUS ÖRNEKLEMESİ( bebeğin eşinden numune almak) veya KORDOSENTEZ (bebeğin göbek kordonundan kan örneği almak) dir. Bunlar tanı koydurucu testlerdir. Ayrıca son zamanlarda popüler olan PRENATAL TEST diye anılan %99,9 oranında güvenilirlikte bir diğer tanı testi vardır. Amniosentez,koryon villus örneklemesi, kordosentez ve prenatal testle ilgili ayrıntılı bilgilere diğer yazılarımdan ulaşabilirsiniz.

    Yukarıda yazdıklarımdan anlaşıldığı üzere bir hastada yapılan tarama testinin sonucu riskli bölgede yer almasa da bu konudaki risk olasılığını “0” olarak anlamamak gerekir. Bir örnekle açıklayalım;

    Bir hastada tarama testi sonucunun 1/ 225 olarak çıktığını varsayarsak bunun anlamı aynı gebelik yaşında ve alınan kan örneklerinde bakılan değerler aynı olan 225 hastanın 1 inin çocuğu bu kromozomal hastalığı taşıyor. Bu oran 1/250 den büyük olduğu için Bu hastaya tanı testi yapalım.

    Diğer bir hastada alınan sonucun 1/650 çıktığını varsayarsak bu hasta için aynı risk 650 de 1 demektir. Tıbben bu hasta daha düşük risk grubunda olduğu için bu hastaya tanı testi yapmaya gerek yok demektir. Buna rağmen risk “0” değildir. Benzer şekilde sonucu 1/2375 olarak çıkan bir hasta da da risk oranı “0” değildir. 2375 de 1’dir.
    Kısaca düşük risk “0” olarak anlaşılmamalıdır. Kritik tıbbi oran değişim göstermekle birlikte ortalama 250 de 1 olarak tespit edilmiştir.

    Özet ile doktorunuz size bu testleri yaptı sonuç risksiz bölgede çıktı ama siz maalesef yine de bu kromozom anomalilerini taşıyan bir bebek doğurdunuz. Bu olasılık herzaman vardır. Bu testlerden biri yapıldıysa diğerlerini yapmaya gerek yoktur günümüzde en çok tercih edileni ikili testtir.
    Benzer risk olasılıklarını günlük hayatımızda her an göze almıyormuyuz? Mesela trafikte giderken kazaya karışma olasılığı gibi. Bu oran daha yüksek olsa bile insanlar bu sebep ile trafiğe çıkmaktan geri kalıyor mu? Benzer binlerce örnek sıralamak mümkün.