Yaz sonrası güneşin cildinizde yaptığı hasarın silinmesi, sivilce tedavisinden sonra arta kalan hasarların tedavisi, ciltte muhtelif şekillerde oluşan lekelenmelerin giderilmesi ve cildin gençleştirilmesi maksadıyla değişik kimyasalların belirli tekniklerle cilde uygulanması ile yapılır. Sadece yüze değil leke olan vücudun her tarafına yapılabilir. Peeling, var olan anlayışın aksine kurallarına tam uyulursa yılın her mevsimi yapılabilir.
Peelingler uygulanan madde konsantrasyonları, uygulanan maddelerin içerikleri ve uygulama derinliğine göre çok çeşitlilik gösterirler. Genelde derin uygulanan peelingler tek seansta uygulanır ve ciddi tecrübe gerektirir. Yüzeyel peelingler iki ile dört haftalık seans aralıkları şeklinde dört-on seansa kadar uygulanabilirler. Sivilce tedavisi esnasında tedaviye takviye olarak uygulananları da vardır. Sizin için hangi peelingin uygun olduğunu ancak bir dermatoloji uzmanına lekelerin derinliğini özellikle wood ışığı varlığında muayene ettirerek öğrenebilirsiniz. Peeling alışıla geldiği ve yoğun yapıldığı gibi basit bir renk açma işlemi değildir, tecrübesiz ellerde işlemden sonra aksine lekeleriniz çoğalarak ve yer değiştirerek karşınıza çıkabilir. Buna pigment kayması diyoruz ki; maalesef yukarıdaki sebeplerden çok sık karşımıza çıkmaktadır.
Bu devasa organımız aynı zamanda bir sağlık göstergemizdir. Vücudumuzdaki her türlü değişimin hatta tümoral gelişimin gözlenebildiği, erken tanıya en çok hizmet veren organımızdır. Hemen hemen her hastalığın küçük ya da büyük deriye bir yansıması vardır. Bu anlamda da dermatoloğun her uzman hekimle yolu sık sık kesişir.
Değişen dünyamızda yanlış beslenme( GDO’ lu ürünler), güneş ışınlarına fazla maruz kalma, kısacası kirlenen dünyamızın insan üzerinde bıraktığı en büyük etki de tüm vücudumuzda olmakla birlikte derimizde daha fazla olmaktadır.
Eskiye oranla cilt kanserlerinin( melanom, bazalyom vs.) günümüzde kat kat arttığı istatiksel bir gerçektir. Değişen dünyayla birlikte günümüz dermatoloğunun iş sahası da bu alanda değişip gelişmek zorundadır. Çünkü; ciltteki her türlü benin kanserleşme riskinden dolayı dermatologlar tarafından takip edilmesi, şüphelenildiği takdirde cerrahi müdahale ile alınıp patolojik incelemesinin de yapılması gerekir.
Cilt kanserlerinin kendi aralarında çok çeşitli türleri vardır. Her insanın vücudunu iyi tanıması, ciltteki her türlü renk ve yapısal değişiklikte dermatoloğuna başvurması gerekir. Güneşe maruz kalan vücut bölgelerinin zararlı ışınlardan korunması için güneş koruyucularının önemini yadsımamak gerekir.
Çocuklarda ve yaşlılarda bu konu ekstra hassasiyet gerektirir.Ülkemizde dermatolojinin yeni bölümlerinden biri sayılan cerrahi dermatoloji birçok Avrupa ülkesinin çok gerisinde olmakla birlikte, bizde de hızla yayılmaktadır( her şehirde birkaç tane uygulayıcı olsa da). Hekimlik mesleği öğrenilip kenara bırakılan bir meslek değildir. Günün şart ve koşullarıyla birlikte hekimin de kendi branşında kendini yenilemesi ve eğitmesi şarttır. Geçmişte meslektaşlarımız lepra ile uğraşırken günümüzde bu hastalıktan eser bile bulamıyoruz. Bunun yanında stres, zorlu hayat temposu ve kirli çevre sebebiyle hemen hemen her gün geçmişte var olmayan yeni semptomlar ve hastalıklarla yüz yüze geliyoruz. Bu anlamda da dünyada olduğu gibi bizde de dermatolojinin alt branşlarını görmek, örneğin; immun dermatoloji, cevre dermatolojisi, genel dermatoloji, infeksiyöz dermatoloji, dermatolojik cerrahi gibi, bu alanlarda yetkin meslektaşlarımla vatandaşlarıma daha iyi hizmet sunabilmek ülkem adına en büyük arzumdur.
Son yıllarda hızla artan sağlık problemlerlerine saç dökülmesi ve sağlıksız saçlar ile ilgili endişeler de dahil olmuştur. Kırık, donuk, mat form tutmayan saçlar zaman zaman kişinin özgüvenini de etkilemektedir. Alınan yüzlerce şampuanlar, saç bakım ürünleri, kullanılan tabletler bazen çözüm olamamaktadır.
Sağlıksız saçların farklı nedenleri olabilir. Saçlar dökülme olmaksızın kırık, donuk ve seyrek olabilir. Ya da sağlıklı gözüküp dökülebilir. Saç problemi ile başvuran hastalar öncelikle muayene edilmektedir. Günde 100 tele kadar dökülmenin normal olduğunu bilinmektedir. Saç hastalıkları için kansızlık, tiroid hastalıkları, özellikle çinko eksikliği, diğer mineral ve vitamin eksiklikleri, son 1 yıl içinde geçirilmiş gebelik,doğum, uzun süren hastalıklar, ameliyatlar, stresler, yakınların kaybını sorgulanmaktadır. Neden saptanırsa tedavi yoluna gidilmektedir.
Saç sağlığında şampuanlar tedavide sadece form tutmaya yardımcı ürünler olarak düşünülmelidir. Sampuanlar saçları kalınlaştırarak form verir. Saçların fön vs gibi işlemlerden sık geçirilmesi saçlarda kırılmaya ve matlaşmaya neden olmaktadır. Özellikle saçlar kurutulurken makinanın saçlardan uzak tutulması gerekmektedir. Boya , röfle gibi işlemler mümkün olduğu kadar seyrek yapılmalıdır.
Gözaltı morlukları ya da siyah halkalar toplumda oldukça yaygın bir problem olarak karşımıza çıkmakta… Tıbbi olarak kişilere bir zararı olmasa da bizleri olduğumuzdan yaşlı ve yorgun göstererek estetik problem oluştururlar.
Gözaltı morluklarının nedenleri:
Allerji: Atopik dermatit ya da allerjik nezle (saman nezlesi) alerjik hastalıkları olanlar. Kaşıntılı deri hastaları kaşımaya bağlı olarak damar içindeki alyuvarların damar dışına çıkmasına ve bölgede hemosiderin denilen renk maddesinin birikimine sebep olurlar. Yine kronik sinüzit ve allerjik solunum yolu hastalıkları bölgedeki toplardamarlarda kan göllenmesine sebep olarak göz altı morluklarına daha sık sebep olur.
Genetik yapı: Bazı ailelerde gözaltı morluklarına daha sık rastlanıyor.
Yaşam biçimi ve alışkanlıklar: Sigara, alkol ve kafein tüketimi,uykusuzluk gibi sebepler göz altı morluklarını arttırırlar.
Derinin incelmesi: Yaşlanmaya veya diğer sebeplere bağlı olarak derinin içindeki kolajen ve yağ kaybı sonucu kılcal damarların deri yüzeyine yaklaşarak daha görünür bir hale gelmesi
Güneş hasarı: Güneş ışınları deride ana renk maddesi olan melanin üretimini arttırarak gözaltı morluklarına (koyu göz halkalarına) yol açabilir.
Deri rengi: Koyu tenli kimseler göz altıımorluklarından daha çok yakınırlar zira düzensiz pigmentasyon geliştirmeye daha açıktırlar.
Gözaltımorluklarının tedavisi:
Gözaltı morluklarının tedavisinde eğer varsa altta yatan hastalıkların tedavisi uygun olur. Soğuk kompresleri uygulaması gözaltı morlukları olan hastalarııgeçici olarak rahatlatabilir. Yine uykunun düzene sokulması ve yatarken ekstra bir yastık kullanılması göz altı toplardamarlarındaki dolgunluğu azaltarak etkili olabilir. Lokal etkili kremlerden E,C ve K vitamini içeren kremler, retinol ve glikolik asit içeren ürünler göz altı koyuluklarını kısmen giderebilir. Gözaltı morluklarına bitkisel çözüm olarak sunulan ürünler de kısmen faydal olsa da bu yöntemle de kalıcı bir çözüm üretmek zordur.
Son yıllarda özellikle lazerlerin kullanımı göz altı morluklarının tedavisinde umut verici sonuçlar vermektedir. Bu amaçla kullanılan lazerler tek başına ya da kombine kullanılabilmektedir.
1-Q-switched Nd-YAG lazer
2-CO2 ve Er-YAG lazerler
3-Fraksiyonel lazer
4-Pulsed dye lazer
Lazer tedavisinde genelikle birden fazla seansa ihtiyaç duyulur (sıklıkla 3-4). Seans sayıları kullanılacak cihaza göre planlanır.
Günümüzde dövme silme tedavisi, Q switched (q-anahtarlı) lazerler ile yapılmaktadır. Q switch lazer dışındaki yöntemler genellikle iz bıraktıkları için tercih edilmez. Q anahtarlı lazerler çevre deride iz bırakmadan dövme boyasını parçalıyayarak dövme temzileme işlemi yapabilirler. Dövme boyası, vücut hücrelerinin atamayacağı kadar büyük boyutta deri altına yerleşmişlerdir. Bu yüzden dövme kalıcı bir işlemdir. Q switch lazerler deriye zarar vermeden dövme boyasını küçük parçalara ayırır. Böylece dövme boyası hücrelerin yakalayıp atabileceği kadar küçük boyuta gelir ve dövme temizleme tedavisi gerçekleşir. Pigment ne kadar yoğun ise ve profesyonelse seans sayısı o oranda artar. Her dövme sildirme seansında dövmenin rengi %10-20 oranında açılır.
Dövme sildirme işleminin başarılı olabilmesi için dövme en az 1 yıllık olmalıdır. Dövme silme tedavisi 6-8 hafta aralıklarla yapılırr. Tam bir dövme temizleme için kalıcı makyajın da aralarında olduğu amatör dövmelerde ortalama 4-6 seans , profesyonel dövmede 6 seans üzerinde tedavi gerekebilir.
Dövme çıkarma işleminde kullanılan cihazlar şunlardır:
Q switched ruby lazer ( siyah, lacivert yeşil renkli dövmeler )
Q switched alexandrite lazer ( siyah, lacivert yeşil renkli dövmeler )
Pulsed dye pigment lazer ( kırmızı yeşil lacivert renkli dövmeler )
Q switched ND YAG lazer koyu tenli kişilerin dövme silme tedavisinde daha güvenle kullanılmaktadır. Dövme sildirme fiyatları dövmelerin boyutuna göre değişir. Büyük dövmelerde seans sildirme fiyatı küçük dövmelere göre daha yüksektir.
Dövme silme işlemi esnasında lokal etkili anestezik kremler ve soğutucu uygulamaları genellikle anestezi için yeterlidir.İşlem sonrasında birkaç hafta süreyle epitelizan kremler uygulanır. Güneş gören bölgelerde işlem dövme sildirme işlemi süresince seans aralarında güneşten koruyucu kremler kullanılmalıdır.
Bahar aylarını yaşadığımız şu günlerde hepimizde tatlı bir telaş görülür. Yaza formda girmek ve kış boyunca aldığımız kiloları geri vermek isteriz. En çok bu aylarda spor yapar ve ter atarız. Spor ve sıcak hava ile birlikte ter atma oranımız artar ve bu kimilerimiz için büyük sorun haline gelebilir. Hatta bazıları yaz kış farkı olmaksızın bu sıkıntıyı sürekli yaşarlar. Mutlaka sizde karşılaşmışsınızdır onlarla. Aşağıdaki yakınmalardan bazıları size veya bir yakınınıza tanıdık gelebilir.
İnsanlarla tokalaşmaktan çekiniyorum, ellerim sürekli terliyor. Çizim yaparken elimin altına peçete koymam gerekiyor.
Ayaklarım sürekli terlediği için bir başkasının yanında ayakkabımı çıkartamıyorum
Gömleğimdeki ter izlerinden dolayı toplantılarda ceketimi çıkartmak istemiyorum.
Yıllardır açık ayakkabı giymek isterim, terden dolayı giyemiyorum.
Eğer siz de bu tip bir sorunla karşılaştıysanız veya bir yakınınızın bu tip yakınmalarına şahit olduysanız Hiperhidroz ile ilgili bilgilenmenizde fayda var demektir.
Hiperhidroz nedir?
Hiperhidroz kelime anlamı olarak aşırı terleme anlamına gelir. Terleme vücudun kendini serinletmesi için kullandığı en önemli yollardan biridir. Hiperhidrozlu insanlar ısı kontrolü için gerekenden çok fazla ter salgılarlar.
İki tip hiperhidroz vardır. Genel hiperhidroz bütün vücudu etkiler ve daha seyrek görülür ve genellikle başka bir hastalıkla ilişkilidir.
En genel tip; bölgesel hiperhidrozdur. Koltukaltı terlemesi, şikayetlerin % 30-40’ını oluşturur. Geri kalan kısımda el ve ayak terlemesi önemli yer tutmaktadır. Daha seyrek olmakla beraber yüz de etkilenebilir.
Hiperhidroz ne sıklıkla görülür?
Her 100 kişiden birinde hiperhidrozun bir şekli görülür. Genellikle ergenlikte ve 20’li yaşlarda başlar.
Bölgesel hiperhidroz neden oluşur?
Sebebi tam olarak bilinmemektedir. Hiperhidrozu olanların üçte bir ila yarıya yakınının akrabalarında aynı sorunu olan bulunmaktadır. Bu da kalıtsal bir neden olduğunu düşündürmektedir.
Vücutta hiperhidroza neden olan nedir?
Bölgesel hiperhidroz bir tür ter bezinin aşırı çalışmasından veya sorunlu olan bölgede fazla miktarda bulunmasından kaynaklanır. Bu ter bezleri vücutta her yerde bulunmakta ancak en sık olarak el, ayak ve koltuk altında bulunmaktadır. Hiperhidrozu olanlar yüksek miktarda ter üretirler. Bu da el, ayak, göğüs veya koltuk altının (vücudun etkilenen yerine bağlı olarak) sürekli olarak ıslak olması demektir. Bu durum kişiyi işte ve sosyal hayatta zor durumda bıraktırabilir ve normal günlük aktivitelerin sürdürülmesini zorlaştırabilir. Hiperhidrozun koku yaptığı doğru değildir; bazıları terin koku yaptığını düşünür, aslında koku terin ciltte uzun süre kalması ile oluşan bir bakteriden kaynaklanır.
Hiperhidroz için ne yapabilirim?
Kendi başınıza alabileceğiniz bazı önlemler: Sizi serin tutacak giysi seçin. Doğal pamuklular serin tutar ancak teri emerler ve ıslak kalırlar. Gün içerisinde giysi değiştirmeye çalışın. Çalışma ortamınızı serin tutun ve iyi havalandırın. Terlemeye yol açan yiyecek ve içecekten uzak durun. Bu herkese göre değişir, sizi etkileyenleri tespit edebilirsiniz. Stres, gerginlik ve endişe herkes için genel bir problemdir. Hiperhidrozu olanların bu durumlarda terleme ile ilgili başka zorlukları da olur. Gün içerisinde stresi nasıl azaltacağınızı düşünebilirsiniz, aktivitelerinizi dikkatli planlayıp ve dinlenmek için zaman ayırabilirsiniz. Ter kokusu kişisel temizliğe verilen önemle giderilebilir; gerçi sürekli terleyen biri için bu kolay olmasa da etkili ve basit bir önlemdir.
Tedavisi var mıdır?
Bölgesel hiperhidroz tedavisinde bazı deodorant ve spreyler kullanılabilir ancak bunlar sadece kısa süreli etki gösterirler, iontoforez denilen bir dermatolojik metod el ve ayaklardaki hiperhidroz için kullanılabilir. Ancak bu metod da haftada en az iki kez uygulanma gereği ve etkinin kalıcı olmaması nedeniyle tedavi başarısı ve hasta uyumu düşüktür. En radikal tedavi terleyen bölgedeki ter bezlerinin cerrahi metotlarla çıkarılmasıdır. Ancak bu metod çoğu hasta için zahmetli ve tercih edilmeyen bir alternatiftir.
Bölgesel aşırı terleme probleminde en başarılı sonuçları aldığımız yeni bir tedavi şekli ve bu tedavide kullandığımız bir ilaç var: BOTOX
Botox nedir ? Nasıl etki eder?
Botox deri altına enjekte edilen bir ilaçtır. Hiperhidroz için önerilir, yıllardır göz, yüz, boyun ve ayakta kullanılmaktadır. Deri altına çok az miktarda (ortalama 100 ünite) enjekte edilen Botox ter bezlerine ulaşan sinirlerin çalışmasını geçici süre bloke ederek ter bezlerinin ter üretimini bölgesel olarak engeller.
Botox yapıldığı bölgedeki duyu hislerini etkilemez sadece ter bezlerini etkiler.
Botox nasıl uygulanır?
Çok ince uçlu iğnelerle terleyen bölgeye sık aralıklarla uygulanır. Terlemenin en yoğun olduğu bölgeyi görmek için renk veren bir solüsyon sürülebilir. Uygulama en fazla yarım saat sürer. Enjeksiyon yapılan bölgede ağrı olmaması için sıklıkla lokal bir anestezik krem kullanılabilir, ya da enjeksiyon bölgesi kısmi olarak uyuşturulabilir. Uygulamadan hemen sonra kişi günlük aktivitesine geri dönebilir.
Ne kadar süre sonra etkili olmaya başlar ve etkisi ne kadar sürer?
Uygulamadan sonraki ilk hafta içerisinde iyileşme gözlenir. Botox’un etkisi genellikle 4 ila 10 ay sürer. Etki geçmeye başladığında ikinci uygulama yapılır.
Botox uygulamalarına devam etmezsem ne olur?
Botox’un etkisi bir süre sonra geçmeye başlar. Eğer devam etmezseniz uygulanan bölgelerde kalıcı bir değişiklik olmaz ve terleme düzeyi yavaş yavaş tedaviye başladığınız seviyeye gelir.
Cildimiz vücudumuzun aynasıdır. Cildimizin nasıl göründüğü sağlığımız hakkında ipucu verebilmektedir. Cildimizin rengi soluksa veya sarımsı-gri renkteyse; kansızlık problemi olabilir, sigara içimine bağlı olabilir, beslenme ve metabolizma problemi olabilir, böbrek veya karaciğer hastalığı olabilir.
Cildimiz fazla kırmızıysa; fazla heyecanlı bir kişiliğimiz olabilir ancak, midede gastrit veya reflü problemi olabilir, kan hücrelerinin sayısında veya fonksiyonunda bozukluk olabilir.
Bazı cilt hastalıkları da gıdalarla ilişkilidir; rozasea hastalığında (kırmızı yüz sendromu) baharatlı gıdalarla, fazla tüketilen çay, kahve ve alkol ile doğrudan bir ilişkili söz konusudur. Kızarıklık ve kılcal damarlar, güneş hasarı ile ilgili de olabileceği gibi, yenilen bu tip gıdalarla tetiklenen rozasea hastalığı ve lupus hastalığı ile de ilgili olabilir. Bazı gıdalar için mide asidini arttırdığı için veya zaten var olan mide hassasiyetini gastrite, reflü sorunun kronikleşmesine neden olabileceği için yenmemesi tavsiye edilir.
Tiroid hastalıklarında ise ya ciltte kuruma ve pullanma, saçlarda erken beyazlama veya dökülme-olabilmekte ya da tam tersi ve ciltte yağlanma, akneye yatkınlık, terleme bozuklukları, bazen de tüylenme olabilmektedir. Benzer şekilde kilo problemi olanlarda ve diabet hastalarında da akne veya tüylenme problemi hatta adetlerde düzensizlik ve saçlarda erkek tipi dökülmeler bile olabilmektedir.
Yediğimiz gıdalar cildimize birebir etkilidir. Hatta bazı gıdaların cildimizde kokuya bile yol açtığını (soğan-sarımsak) cildin ter salgısıyla bu maddeyi elimine ettiğini biliriz.
Cildi kuru olan insanların su içmelerinin normal düzeyde olabildiği buna rağmen kuruluktan şikayet edebildiği sık rastlanan bir durumdur. Bu durumda içilen suyun cildin hücrelerince tutulamaması sorunu olabilir, altta bir tiroid hastalığı veya hormonal (premenapoz-menapoz) bir durum olabilir. Bazen içilen suyun çok atılması da bir problemdir. Bir görüş de yenilen asitli gıdaların cildi hassaslaştırabileceğidir.
Kliniğimizde zayıflama bölümü olması ve bu konu ile özel olarak ilgilenen bir hekim olarak sürekli yeni makaleleri ve güncel olan kitapları takip ediyorum. Okuduğum bir kitap mikrobiyoloji ve beslenme uzmanına aitti. Kitapta ilgimi çeken yediğimiz ve içtiğimiz gıdaların pH değerlerinin kilo ile birebir ilişkisini çarpıcı analizlerle göz önüne sermesiydi.
Aslında her gün tükettiğimiz suyun bile alkalik olması yılda 2.5 kilo kaybetmemize sebep olmaktadır, deniyordu. Özellikle asitli gıdaların mide asidini olumsuz yönde etkilemesi ve vücudu yorması dışında bu asitli gıdaların daha fazla yağ tutulmasına sebep olması söz konusu.
Kanımızın asit-baz dengesinde bazik tarafta olması yenilen gıdaların kana karışmadan önce bazik hale (alkali) getirilmesini gerekli kılmaktadır. Alkalizasyon adı verilen bu işlemin de karaciğerde yapılması bu asidik gıdaların fazla tüketilmesi sonucunda karaciğerin yorulmasına neden olmaktadır. Karaciğer yorgunluğu kavramı hücresel düzeyde yağlanmayla sonuçlanabilmektedir. Asitli ve fazla yağlı beslenmenin organların genelinde yağlanmaya neden olması aslında bir koruma mekanizması.
Alkali besinlerle beslenmenin ve alkali su tüketmenin metabolizmayı hızlandırarak kilo verme üzerine etkilerini inceleyen bilim adamının mikroskobik düzeyde çarpıcı kan analizleri var.
Bildiğimiz bir konu hakkında daha fazla ve ayrıntılı sunumlar okumak benim de bazı önerilerimi daha fazla vurgulamama sebep oldu ve bunların uygulanması için ikna edici bilimsel verilere daha fazla sahip olabilmek de hoş oldu.
Bu durumda içtiğimiz suyun pH düzeyinin 7 ve üstünde olmasına özen gösterelim. Asitli içeceklerden (kahve, çay, alkol, her tür gazlı içecekler ve meyve sularını) asgari ölçüde tüketmek ve bunları tükettiğimiz zaman daha fazla alkali su tüketmekle önlem almak, ilk önerim olacaktır. Detoks içeceklerinin özellikle alkali olmasına özen göstermek, faydadan çok zarar olmaması için dikkat etmek. Metabolizmayı canlandırmak için gıdalardan gereken oranlarda faydalanmak, yani az yağlı yiyerek metabolizmayı daha da yavaşlatmak yerine hayvani yağlardan uzak durup ölçülü oranda bitkisel yağlardan ve balıktaki gibi omega 3-6 içerikli doymamış yağlardan faydalanmak.
Hızlanmaya başlayan ve canlanan metabolizmaya egzersiz yaparak ve belli kas gruplarını düzenli olarak çalıştırarak katkıda bulunmak ve bu hızı idame edebilmek. Hem cilde hem de sağlıklı bedene kavuşmada faydalı olan bazı anti-oksidanları ve gıda takviyelerini doktorunuza danışarak periyodik olarak tüketmek.
Peki kanımızı asidik ya da alkalik yapan besinler nelerdir?
Asidik yapan besinler; özet olarak tüm şeker içeren içecek ve yiyecekler, kuru yemişler, köy peyniri, patates, sakatatlar, çoğu etler, kümes hayvanları, kabuklu deniz mahsülleri,
Alkalik yapan besinler; en çok ağırlık vermemiz gereken besin grubudur . Kanımızın da alkalik bir yapıya sahip olduğunu düşünürsek , vücudumuzun sindiriminde de zorlanmadığı en iyi besinler olarak düşünebiliriz. En alkalik besin olan anne sütünden sonra, yeşil sebzeler, soya filizi, salatalık, domates, dolmalık biber, deniz sebzeleri, brocoli, lahana, maydonoz, yeşil fasulye, ıspanak, sarımsak, karalahana, hindiba, brüksel lahanası, bamya, pırasa, roka, hardal, kabak, su teresi, frenk soğanı, avocado sayılabilir.
Burada önemli olan, sindiriminde asidik bir ortam sağlayan proteinlerin genel beslenmemizde % 20 – 25 civarında yer almasıdır. Mümkün olduğunca, protein tüketimi gerçekleştirildiğinde yeşil sebze ve salata türlerinin de birlikte tüketilmesine özen gösterilmelidir .
Yağ alımını sıfırlamayınız. Kaliteli yağ tüketiniz. Oksijen ve sudan sonra, sağlıklı ve formda bir vücut için en önemli unsur yağdır. Hücre zarlarının ve hücrelerin enerji üretebilmesi ve işlevi için yağlar çok önemlidir. Özellikle sinir hücrelerinin işlevinde, dolayısıyla beyin işlevlerinde de yağların çok önemli bir rolü vardır.
Tüketilmesi gereken yağların başında, tekli doymamış yağlar, çoklu doymamış yağlar ve temel yağ asitleri olarak bilinen omega – 3 ve omega – 6 yağları olmalıdır.
İDEAL SAĞLIK VE İDEAL KİLO İÇİN SUYA İHTİYACINIZ VAR!
Eğer yeterince su içmezseniz şişmanlarsınız.
Yediğimiz bazı besinlerin vücutta asidik bir ortam oluşturduğunu artık biliyoruz. Kanınız asidik bir dolaşım sağladığında tüm vücudunuz ve organlarınız bundan olumsuz etkilenir. Vücut bu asidik ortamdan kendini korumak için yağ hücrelerinden destek almaya başlar ve dolayısıyla yağlanmaya eğiliminiz artar. En önemlisi vücudunuz suyu, asitleri ve atık maddeleri idrar, ter ve bağırsak yoluyla atabilmek için kullanır. Vücut asitli ortamı temizleyemezse yağ depolama durumuna geçiş yapar .
Her şeyden öte hafif bir susuzluk bile metabolizmayı % 3 oranında yavaşlatmaktadır.
Alkalik suyun önemi
Saf, damıtılmış suyun pH’ sı ortalama 7 olarak bilinmektedir. Yedinin üzerindekiler alkaliktir ve asidik suya oranla daha verimlidir. Fakat alkalik sudan tam olarak faydalanmak için, sizi şişmanlatan asitleri nötrlemesi adına, suyunuzun pH’ sı en az 9,5 seviyelerinde tutulmalıdır .
Ciddi obezite ve sağlık durumları karşısında pH’sı 11,5 -12 lere kadar olan suyun içilmesi tavsiye edilmektedir .
Hamilelerde en sık rastlanan sorunlar ciltte lekelenme (bknz. hiperpigmentasyon), kılcal damarlarda belirginleşme, vücutta kilo alımı ile paralel olabilen çatlaklar, cilt sarkmaları, varisler veya dolaşım problemleri olmaktadır.
Hamilelik sırasında vücut bebek ve anne için kendinde bir takım değişiklikler yapmak zorundadır. Bu sırada kan dolaşımı hızlanmakta ilk 3 ayda bile 1-1.5 litre kan hacminde artma olmaktadır. Bu da hamilelerde baş dönmesi olarak ve bazen de çarpıntı şikayetleriyle kendini belli eder. Dolaşımın hızlanması ciltte bazen flushing dediğimiz kızarma ataklarını tetikleyebilir, ancak geçicidir. 8-9. haftalara doğru artan hormonlarla doğrudan ilişkili olarak akne benzeri sivilcelerde artma olabilir, çoğunlukla bu da geçicidir.
Hamilelik süresince değişen hormonlara bağlı olarak genetik olarak yatkın olan kişilerde vücutta tuz tutulumuna bağlı olarak ödem olabilmekte bu da selülitli görünüme neden olmaktadır. Selülülitin tedavisi için ilk 3 aydan sonra bazı peeling etkili ürünler ile duşta lifle masaj yapılabilir, içilen su oranının arttırmak ve yürüyüş yapmak iyi gelecektir.
Bu dönemde ister istemez kilo alınmaktadır. Ancak hamilelik bir hastalık değildir, kontrollü olarak kilo almak uygundur. Şayet hamilelik sırasında herhangi bir sorun varsa ve dinlenmek önerilmişse çaresiz istemediğimiz kadar kilo alabiliriz. Bu durumda ciltte aşırı gerilmeler yüzünden çatlaklar ve sarkmalar ortaya çıkabilmektedir.
Çatlakların oluşmasında en önemli rol genetik yapımızdadır. Çünkü fazla kilo almadığı halde çatlak sorunu olan kadınlarımız da vardır. Ancak alabileceğimiz önlemler arasında yine cilde uygulanan masajın önemi büyüktür. Çünkü bu sayede hücrelerin uyarılmasıyla kollajen liflerin sentezlenmesi tetiklenebilmektedir. Banyolar sırasında sürülen badem yağlarından faydalanılabilir, ilk 3 aydan sonra çatlak oluşumu önleyici kremlere başlayabiliriz.
Özet olarak hamilelik sırasında alınabilecek önlemler;
Sabahları mutlaka güneş koruyucu içerikli bir krem sürmek (melasma açısından)
Bol sıvı tüketmek
Yeterli uyku almak
Düzenli yürüyüş
Duşlar sırasında bacaklara lif uygulamak
Her gün karın ve basen bölgesine nemlendirici krem sürmek
Akşamları ayakları dinlendirmek, dolaşıma iyi gelebilecek önlemler almak
Saçlarımız, hatta cildimizin tüm hücreleri belirli frekanslarla dökülmektedir. Cildimizin hücreleri ortalama 28-45 günde bir dökülürken saçlarımızın döngüsü 4-6 yıldır. Ancak saçların döküldüğüne hemen her gün şahit olmaktayız. Çünkü dökülme evresine giren mutlaka 50-100 saç teli bulunmaktadır. Bu demektir ki günlük saç dökülme miktarı 50-100 saç teli için normal olarak kabul edilebilmektedir. Dökülen saçın yerini saç kökünün yeni ürettiği bir saç teli almaktadır.
Her gün kaç saç telinin döküleceği, kişinin toplam terminal saç sayısı, saçlarının yaşam döngüsünün ortalama süresi, genetik özelliklerimiz, metabolik özelliklerimiz ve yanı sıra, saçlarının maruz kaldığı fiziksel etkiler (şampuanlama, fırçalama) gibi faktörlere bağlıdır. Kopan ve kırılan saç telleri de dikkate alınmalıdır, çünkü bunlar görünürde dökülen saç sayısını arttırmaktadırlar. Aslında, döküldüğü sanılan saçların çoğu bazı sebeplerden ötürü kırılmış olan saç telleri olabilmektedir.
Bazen özellikle vücudun stres altındayken gösterdiği tepkiler dışında, saçlarda aşırı dökülme tariflenir. Bu durum kadınlarda erkeklere göre daha sık görülebilir veya kadınların saçlarına olan ilgisi yüzünden daha fazla göze çarpabilir.
Kadınlarda saç dökülmesi aylık periodları ile ilişkili olarak, adetten hemen önceki günlerde, menapoz dönemlerinde, hamilelik bitiminden 4-6 ay sonrasında görülebilir. Bu tip hormonlara bağlı dökülmeler de fizyolojik sınırlar içindedir. Mevsim döngülerinde, ateşli hastalıklar sırasında, psikolojik stres durumlarında, tiroid (guatr) hastalıklarında, çeşitli ilaçların kullanımına bağlı olarak, demir eksikliğine veya vitamin ya da folik asit eksikliğine bağlı olan kansızlık durumlarında da saç dökülmesi görülebilir.
Özel bir dökülme tipi olan erkek tipi saç dökülmesi kadınlarda da görülebilir. Saçların genelinde bir dökülme olmadan sadece tepesinde görülen saçlarda seyrelme durumudur. Bu durumda kadın hastalıkları açısından tarama yapılır. Bazen “polikistik over” denilen kistik yumurtalık sorunu ile birliktelik gözlenebilir. Bazen de prolaktin (süt hormonu) ile ilişkilendirilir. Neticede hormonal bir hastalık söz konusu olması halinde bu tip saç dökülmesinden söz edilmektedir.
İnsanoğlu tarih boyunca saç dökülmesinin nedenlerini araştırmıştır. Saç dökülmesi hem erkeklerde, hem de kadınlarda görülebilir; ancak erkeklerde erkek tipi saç dökülmesi oranının yüksekliği saç dökülme problemi açısından daha fazla göze çarpmaktadır. 25 yaşındaki erkeklerin %25’inin saçı biraz da olsa dökülmeye başlamıştır. Bu oran 50 yaşındaki erkekler arasında %50’ye çıkar.
Fizyolojik saç dökülmesi
Bu tip saç dökülmesi genellikle geri dönüşümlüdür. Yeni doğan bebeklerin ilk birkaç gününde görülen ani saç dökülmesi veya hamile bir kadında doğumun sonrasındaki 4.aylarda görülen yaygın saç dökülmesi fizyolojiktir. Erişkinliğe doğru düz ön saç çizgisinin kaybolması da fizyolojik saç dökülmesi olarak kabul edilir, fakat bu saç dökülmesi geri dönüşümlü değildir.
Androgenetik saç dökülmesi (Erkek tipi saç dökülmesi)
Androgenetik saç dökülmesi tüm dünyada erkek ve kadınlarda en sık görülen saç dökülmesi tipidir. Androjenik saç dökülmesi veya kellik, ya da erkek tipi saç dökülmesi olarak da adlandırılır.
Çok eski tarihi belgelerden de anlaşıldığı üzere, androgenetik saç dökülmesi tarih boyunca insanoğlu için bir sorun olagelmiştir. Üstelik evrimsel kanıtlar androgenetik saç dökülmesinin insan ırkının tarihinden de eski bir sorun olduğunu ortaya koymaktadır.
Uzun yıllar boyunca androgenetik saç dökülmesinin cinsel gelişimle bağlantılı, ırsi bir sistemik hastalık olduğu düşünülmüştür. Nihayet günümüzde, genetik bilimindeki gelişmeler ve erkeklik hormonlarının kimyası hakkındaki bilgilerin artması sayesinde androgenetik saç dökülmesinin temelinde erkeklik hormonlarının genetik olarak hassas kişiler üzerinde yaptığı etkilerin olduğu çok net olarak bilinmektedir.
“Erkek tipi saç dökülmesi” olarak adlandırılsa da, androgenetik saç dökülmesi kadınları da etkileyebilir ve bu, kadınlarda da en sık görülen saç dökülmesi tipidir. Sebepleri ve mekanizmaları aynı olsa da, kadınlardaki androgenetik saç dökülmesi bazı yönleriyle erkeklerdeki androgenetik saç dökülmesinden farklıdır.
Kadınlarda saç dökülmesi erkeklerdekinden daha geç başlar. Erkeklerde yaş ilerledikçe androgenetik saç dökülmesinin görülme sıklığı artarken, kadınlarda böyle bir artış gözlenmez. Kadınlardaki saç dökülmesi geniş alanları etkiler ve saçlı derinin hemen hemen bütünündeki saç yoğunluğu azalır. Erkeklerde ise çoğunlukla arka ve yanlardaki saçlar korunur, buna karşılık önleri ve tepe bölgeleri açılır.
Kadınlarda çoğunlukla ön saç çizgisi korunur. Erkeklerde ise ergenliğin başlamasıyla birlikte ön saç çizgisinin gerilemesi karakteristiktir. Bu, kadınlarda erkeklerdekinin yarısı kadar 5-alfa redüktaz enziminin bulunmasıyla açıklanabilir. Aynı zamanda kadınların ön saç çizgisi bölgesinde aromataz adlı enzim daha yüksek miktarda bulunmaktadır. Aromataz dihidrotestosteronu başlıca kadınlık hormonu olan östrojene çevirir ve böylece o bölgede güçlü dihidrotestosteron hormonu azalmış olur. Öte yandan östrojenler androjenlerle rekabet ederek, onların saç kökleri üzerindeki etkilerini azaltabilmektedirler.
Kadınlardaki saç sökülmesinin tedavisi
Daha sık şekilde “modelli” bir tipe (arka kısım ve yanların kaldığı saç dökülmesi) sahip olan erkeklerin aksine kadınlarda genellikle daha yaygın bir seyrelme (genel olarak daha az saç bulunması) görülür. Tablo erkeklerdekinden çok farklıdır ve saç dökülmesi yaşayan kadınlar için yapılması gerekenler hem tanıda hem de tedavide önemli düzeyde uzmanlık gerektirir.
Kadınların ön saç çizgisi genellikle olduğu gibi kalırken erkekler karakteristik olarak kafa derilerinin ön kısmından, başlangıçtan itibaren önemli miktarda saç kaybederler. Kadınlarda saç kaybı çoğunlukla oldukça yavaştır ve gebelik sırasında ve menopozda hızı artar.
Erkeklerdekine kıyasla daha büyük bir sıklıkla periyodiktir, kendilerini geri çeviren mevsimsel değişiklikler gösterir ve hormonal değişikliklerden, tıbbi koşullardan ve dış faktörlerden daha kolay şekilde etkilenir. Bu nedenle tiroid fonksiyon testleri ve hormon tetkikleri ile bu durum incelenmelidir.
Hastanın saç ve kafa derisi karakteristiklerinin nakil için uygun olması durumunda kadınlardaki androgenetik saç dökülmesinde saç nakli sıklıkla tercih edilecek tedavidir ve zaman zaman androgenetik saç dökülmesinin cerrahi olmayan tedavisi için Gıda ve İlaç İdaresi (FDA) tarafından onaylanmış olan minoksidille kombine edilebilir. Saç dökülmesinin tıbbi tedavileri büyük ölçüde erkeklerde görülen androgenetik saç dökülmesine yöneliktir.
Alopesi Areata (Saçkıran) nedir?
Saç kıran olarak da bilinen alopesi areata en çok her iki cinsten genç ve orta yaşlı erişkinlerde görülür. Çoğu vaka kendiliğinden iyileşir; yani gelip geçicidir ve özel bir tedavi gerektirmez. Bu hastalığın nedeni tam olarak bilinmese de, bu saç dökülmesinden, yalnızca saçları etkileyen bir otoimmün süreç sorumlu tutulmaktadır. Bu süreçte stres de önemli bir rol üstlenmiştir. Hastalarda genellikle madeni para büyüklüğünde, yani 2.5 santimetre çapında bir veya daha fazla dairesel alanda saç dökülmesi görülür. İlerlemeye meyilli veya uzun süreli olgularda kortizon tedavisi önerilmektedir. Bu tedavi saçsız olan alan sulandırılmış kortizonun lokal enjeksiyonu veya mezoterapi tekniği ile prokain enjeksiyonları, ya da kalçadan enjeksiyonlar şeklinde olabilmektedir.
Kişiye bağlı saç dökülmesi
Bilinçli veya bilinçsiz olarak, kişinin kendi saçına verdiği zarar bazen saç dökülmesine neden olabilir.
Bu saç dökülmesi iki şekilde gerçekleşebilir:
Trikotillomani: Bu tip saç dökülmesi daha çok çocukluk çağında görülür. Kız çocuklarda, erkek çocuklara göre daha yaygındır. Trikotillomani sürekli saçlarıyla oynayan veya saçlarını çekiştiren kişilerde görülür. Bu da bu rahatsızlığın psikolojik bir temeli olduğunu düşündürmektedir.
Traksiyon kelliği: Bu tip saç dökülmesine, bazı saç modellerinin veya saça tespit edilen saç sistemlerinin saç tellerine uyguladığı sürekli çekme ve germe kuvvetleri neden olmaktadır.
Yüzümüz vücudumuzun bir parçası hatta aynasıdır; yüz ve vücut cildimiz bir bütündür. Yüzümüzün güzelliğini oluşturan ise bu bütünlüğün birbiriyle uyum içinde olmasıdır. Eğer alnımızda kırışıklıklar çok veya göz çevresi kırışıklıklarımız göze batıyor ya da kaşlarımızı çok çatıyoruz diye iki kaş arasında adeta bir oluk oluşmuşsa bu bizi elbette olduğumuzdan daha yaşlı, sert ifadeli veya yorgun gösterebilir. Ayrıca ciltte damarlarda belirginleşme-kızarıklık, bölgesel koyu ve açık lekeler olabilir. Bu durum ciltteki fotohasarın göstergesidir, bu da önemli bir yaşlılık göstergesidir. Daha ileri yaşlarda kırışıklıklar dışında dokuda çökmeler ön plandadır. Örneğin şakak kemiklerinin incelmesi ve bu bölgenin cildinin incelmesi ve yağ dokusunun azalması yüz ovalinin tersine dönmesine neden olur. Yani yüzümüz gençken üçgenin tepesi aşağıdadır, çenemiz sivridir, ancak yaş ilerledikçe bu durum tersine dönmektedir. Benzer şekilde dudaklarda incelme ve dişlerde mine kaybı ile beraber ağız çevresi de yaşlanmaya eşlik eder.
Yüzümüzün 1/3 üst bölgesi mimik kaslarının hareketleri ile ilişkili olarak kırışmaktadır. Bu amaçla mimik kaslarını gevşetmek için kas gevşetici bir ilaç olan botox kullanılmaktadır. Yıllardır çocuklar da dahil olmak üzere bir çok hastada büyük kas gruplarında kas gevşetici olarak yüksek dozlarda kullanılmaktadır. Bir toksindir ve bu toksin aynı içtiğimiz antibiyotikte olduğu gibi veya olduğumuz aşılardaki gibi bakterilerden elde edilmektedir. Kendini kanıtlamış bir ilaç olup sonradan ortaya çıkacak bir yan etki beklentisi de yoktur. Yüzdeki mimik kaslarını gevşetmek için kullanılan dozlar son derece düşük dozlar olup, etkisi geçtiği zaman aynen botox yapmaya başladığı ilk noktaya geri döner, daha kötüye gitmesi diye bir şey yoktur. Tam tersi kasları çalıştıran sistemlerde kaslar hep bu sisteme ihtiyaç duyabilmekte ve bağımlı bir işlem haline dönebilmektedir. Bu yöntemle ise kaslar az çalışarak üzerindeki cildi de az hareket ettirdiği için çizgiler azalmakta hatta eğitildiği için daha iyi görünebilmektedir.
Alın Alındaki kırışıklıklar mimik hareketlerine bağlı olup zamanla derinleşebilir. Özellikle mimik kırışıklıklarının yaşla ilgili değil mimikler sırasında cildin hareketiyle olduğunu söyleyebiliriz. Bazen çok genç birinin çok fazla kırışıklığı olduğunu görebiliriz çünkü mimiklerini çok kullandığı için. Bu bölge ayrıca güneş ışınlarına da en fazla maruz kalan bölge olduğu için kırışıklıklar çok daha çabuk ortaya çıkmaktadır. Alın kırışıklıkları için botox uygulanabilir. Botox bu bölgedeki kasların gevşetilmesi, çizgilerin açılmasında çok etkilidir.
Göz kenarı Göz kenarındaki kaz ayağı tabir edilen çizgilenmeler için yine botox uygulanabilir. Aynı şekilde mimikleri gevşeterek çizgileri yok eder. Bu bölgeye sürülen kremler ise eğer meyve asitli ise çok yüzeyel çizgileri giderebilmekte ve cildin yapılanmasına katkıda bulunabilmektedir.
Kaş arası Kaş çatma çizgileri kişiyi aslında olmasa da gergin ve stresli gösterir. Bu çizgilerden kurtulmanın yolu botox’la mümkündür. Çok derin kırışıklarda botox ve dolgu uygulamaları beraber kullanılır. Dolgu maddelerinden özellikle hayvansal olmayan allerji riski olmayanlar tercih edilmelidir.
Yanak- burun arası (nasolabial) çizgileri Bu bölgede çizgi oluşmasında ön planda mimikler sorumlu değildir. Cildimiz yer çekimine karşı koymaya çalışırken ki bu görevi kollajen-elastik liflerle ve kaslarla yaparlar, zamanla bu bölgedeki dokularda azalma, yerçekimine bağlı sarkmalar ortaya çıkabilmektedir. Çünkü hücrelerimiz ilerleyen yaşla birlikte daha az lif sentezleyebilmekte üstelik akıntıya kürek çekmektedirler. Bir de üzerine azalan yağ dokusu ve suyunu kaybetmiş bir dermis tabakası ilave olunca burası çökmekte ve oluk şeklinde iki tarafta çizgi oluşmaktadır. Bu bölgenin en iyi tedavisi hazır dolgu malzemeleri ile olmaktadır.
Dolgu Malzemeleri Hayvansal ham madde içermeyen, stabilize Hyaluronik asittir. Deriye zerkedildiği zaman, vücudun kendi hyaluronik asiti ile birleşerek hacim yaratır. Bu hacim ile dudakların dolgunlaştırılması, çizgilerin, kırışıklıkların ve yüz kıvrımlarının tedavi edilmesi sağlanmaktadır. Hızlı ve kolay uygulanmasının yanı sıra, görülebilir sonuçların hemen elde edilmesine olanak sağlar. Vücudun kendi hyaluronik asit yoğunluğunun azaldığı bölgelere enjekte edilir. Enjekte edildiği bölgelerde hacim oluşturarak boşalmış bölgede dolgunluk sağlar. Sonuçlar aynı anda görülebilir ancak haftalar içinde daha iyi olabilmektedir. Hyaluronik asit kendi ince steril enjektörü ile, kırışıklık altındaki bölgeye dermis içine enjekte edilerek uygulanır. Gereken enjeksiyon sayısı, kırışıklığın derinliğine ve uzunluğuna bağlı olarak değişir. Birkaç adet enjeksiyon gerekebilir.
Hyaluronik asit, bakterilerle ayrışabilen diğer dolgu maddeleri gibi hayvansal kökenli değildir. Bu dolgu, allerjik reaksiyonları en aza indirgediği gibi, hayvanlara özgü hastalıkların insanlara taşınmasına da engel olmaktadır.
Dolayısı ile hyaluronik asit kullanımı tamamen güvenli olmakta ve tedavi öncesi herhangi bir test uygulaması gerektirmemektedir.Dolgu maddesi enjeksiyonlarından sonra normal aktivitelerinize hemen geri dönebilirsiniz. Tedavi yapılan bölgeye bağlı olarak sonuçlar, 3-6 ay arasında bir süre için kalıcı olurlar. Tekrarlayan seanslar sayesinde kalıcılık süresi 1 yılı aşan vakalar bildirilmektedir.
Burun üstü (tavşan) çizgileri Burun sırtında oluşan verev çizgilerdir. Birkaç noktadan yapılan botox uygulaması ile giderilmesi mümkün olabilmektedir.
Çekik göz Asya tipi gözlü hastalarda göz çeperinin daha oval olması istenebilir. Bu tip hastalarda gözün hemen altından birkaç noktaya yapılan Botox enjeksiyonu ile alt göz kapağı daha oval hale getirilebilir.
Üst dudak (sigara) çizgileri Dudağın üst kısmında oluşan dikey çizgilerdir. Botox enjeksiyonu ile bu çizgilerin hafifletilmesi mümkündür. Ayrıca dudak kenarına kontür uygulaması şeklinde yapılan dolgu uygulamaları da son derece güzel olmaktadır.
Dudak kenarı eğimi (Marionette çizgileri) Bazılarının dudak kenarı aşağıya dönüktür bu durum kişiye üzgün bir ifade verir. Dudak kenarını aşağıya çeken kaslara botox enjeksiyonu yaparak bu durumdan kurtulmak mümkündür.
Çene çizgileri Çene ortasında kırışıklık veya pütürlü bir görünüm varsa Botox ile çeneye bir veya iki noktadan yapılan uygulama ile bu durumu gidermek mümkün olabilmektedir.
Damak görünümü (Gummy smile) Bazıları güldüğü zaman üst dişetleri görünür. Botox enjeksiyonları ile bunu gidermek mümkün olabilmektedir.
Boyun çizgileri (Platisma) Bazı kişilerde boyun kasları gözle görülür şekilde belirginleşir. Botox uygulamaları ile bu düzensiz görünüm giderilir ve boyun kontür görünümü genç bir hal alır.
LED IŞIK TEDAVİLERİ Işığın insan vücuduna sağladığı yararlar tıp dünyası tarafından uzun yıllardır biliniyor. Işık, hücrelerin canlandırılması ve dokuların yeniden oluşmasını sağlamak için profesyonel tedavi yöntemlerinin en önemli unsurlarından biridir. Hemen her gün yeni bir ürünün geliştirildiği cilt uzmanlığında, şimdi daha doğal ve cildin kendi mekanizmalarını kullanarak tedavi sağlayan ışık terapileri ile cildimizin bütünlüğünü bozmadan tedavi edilmesi mümkün olabilmektedir.
Zararlı ultraviole veya infraruj (kızıl ötesi) içermeyen bu ışıklar cilt tarafından kolayca emilerek cildin dermis tabakasını uyarmaktadır. Bu tabaka cildin yaşayan, çoğalan ve beslenmenin sağlandığı ana merkezidir. Diod ışığı cilt altındaki hücreleri stimüle ederek aktif olmalarını, canlanmalarını sağlayarak ameliyat sonrası iyileşme sürecini olumlu etkilemektedir.
INTENSE PULSED LIGHT TERAPİ (IPL)
Yaşlanmanın başlıca sebebi ultraviyole ışınlarıdır. Ultraviyole, hücrelerde atılması güç olan maddelerin (serbest radikaller) birikmesine ve kollajen liflerinin kırılmasına hatta kaybına yol açar. Cildi ultraviyole ışınlardan korumaya yarayan ve cilde rengini veren hücrelerdeki pigmentlerdir. Aşırı güneş ve yılların etkisi ile bu pigmentler azalır, hücre sayısındaki azalma da cildin incelmesine sebep olur. Cilt altında bulunan ve cilde esnekliğini, gerginliğini kazandıran kollajen ve elastik lifler ultraviyole etkisiyle kalitesini yitirirler. Böylece cildin gerginliği azalır, cilt yer çekimine karşı verdiği savaşı kaybeder ve zamanla ciltte sarkma meydana gelir.
Akne, akne izi, skarlar (ameliyat kesi izleri, çatlaklar, yanık skar dokusu) ve keloidlerin iyileştirilmesi. Gerekli tedavi sayısı endikasyona bağlı olarak değişir. Yaşlı ya da güneş ışığından zarar görmüş olan deride, lezyonun tipine bağlı olarak ardışık 3 seans gerekir. Tipik bir tedavi şeması, başlangıç tedavisini takiben 3-4 haftalık aralıklarla 3 seansdan ibarettir. Dövme, akne, nedbe dokuları, vasküler ve pigmentli lezyonlar normal olarak, lezyona ve şiddetine bağlı olarak, en az 3 seans gerektirir. İşlemin kalıcılığı için her yıl uygulamanın tekrarlanmasında yarar vardır.