Kategori: Dermatoloji

  • Behçet hastalığı nedir? Tanı ve tedavisi

    Behçet, nedeni bilinmeyen kompleks bir multisistem hastalığıdır. İlk kez 1937 yılında İstanbul’da Hulusi Behçet adındaki dermatoloji profesörü tarafından tanımlanmıştır.

    Ortalama 20- 40 yaş arasında başlayan hastalık her iki cinste eşit sıklıkta görülür. Ancak gençlerde ve erkeklerde daha şiddetli seyreder. Akdeniz ülkelerinde, Japonyada ve güney Asya’da sık görülürken, kuzey Avrupa’da ve Amerika’da daha nadir izlenir. Ülkemizdeki sıklığı ise ortalama 8-37/10.000 arasında değişmektedir.

    Etyopatogenez:

    Nedenine yönelik pek çok faktör ileri sürülmüştür. Bunlardan bir tanesi genetik faktörlerdir. Özelikle Akdeniz ülkelerindeki ve Japonya’daki hastalarda HLA -B5, HLA-B51 birlikteliği sık görülmekle beraber sabit bir kalıtım biçimi saptanmamıştır.

    Behçet hastalığının özellikle herpes simplex virüsü ve streptokoksik enfeksiyonlarla tetiklendiği bazı araştırmalarda ileri sürülmüştür. Burada enfeksiyonun genetik olarak predispoze kişilerde immünregülasyondaki bir defekti tetiklemesi yoluyla hastalığı başlatabildiği düşünülmektedir.

    Hastalığın patogenezinde immün mekanizmaların rol aldığına dair bir çok kanıt mevcuttur. Bunlar arasında oral mukozaya karşı otoantikorların saptanması, kanda dolaşan immün komplekslerin ve lenfositotoksinlerin varlığı, ataklar sırasında CD4/CD8 oranında ve Natural killer hücre sayısında azalma sayılabilir. Ayrıca kanda soluble IL-2 reseptör düzeyinde artma saptanmıştır.

    Mukokutanöz lezyonların erken dönemlerinin ışık, immünfloresan ve elektron mikroskopik incelemelerinde nötrofilik bir vasküler reaksiyon yada lökositoklastik vaskülit bulguları saptanmaktadır.

    Hastalığın erkeklerde ve gençlerde daha şiddetli seyretmesi, çocuklarda ve yaşlılarda az görülmesi, akne vulgarise benzeyen akneiform lezyonların izlenmesi major sex hormonlarının rolünü düşündürmüştür. Hormon düzeylerinde değişiklik saptanmamış olsa da uç organ yanıtlarında bir değişiklik olabileceği ileri sürülmüştür.

    Klinik Bulgular:

    Oral aftlar—————————–%97-100

    Genital aftlar————————-%80-90

    Deri lezyonları———————–%80

    Göz lezyonları———————–%50

    Artrit————————————%40-50

    Tromboflebit————————-%25

    Nörolojik tutulum——————–%1-15

    Gastrointestinal tutulum———–%0-25

    1) Oral aftlar: Senede en az 3 kez tekrarlayan oral aftlar hastalığın çoğu zaman ilk belirtisidir. Genelde rekürrent aftöz stomatitdekinden farklı değilse de daha sık tekrarlamaları ve daha çok sayıda olmaları ile ayrılabilirler. Major, minör ve herpetiform olabilirler. Major olanlar çapları 0.5cm den büyük, 15 günden geç ve skatris bırakarak iyileşen ülserasyonlardır. Minör ülserasyonlar çapları 0.5cm den küçük 15 günden daha kısa sürede iyileşen ve en sık görülen formudur. Nadir görülen herpetiform aftlar ise birkaç mm çapında bazen birbirleri ile birleşerek eksülserasyonlara neden olan lezyonlardır.

    2) Genital ülserasyonlar: Oral aftlara göre sayıları daha azdır ve daha geç iyileşirler. Erkeklerde en çok scrotumda daha sonra korpus penis ve glans peniste ortaya çıkar. Papül oluşumundan sonra püstül ve ardından zımba ile delinmiş gibi tipik görünümlü keskin sınırlı ülserasyonlar oluşur. Skatris bırakırlar. Kadınlarda ençok labiumlarda daha sonra diğer genital alanlarda ve nadiren servikste izlenir.

    3) Deri lezyonları: Üç sınıfta incelenebilir:

    a) Nodüler lezyonlar: Özellikle kadın hastalarda daha çok olmak üzere eritema nodozum sık görülen bir bulgudur. Erkeklerde ise yüzeyel gezici tromboflebit sık olarak izlenir.

    b)Papülopüstüler lezyonlar: Daha çok ense, yüz, gövde ve ekstremitelerde izlenen follikülit benzeri papülopüstüler lezyonlardır. Lezyonların erken dönemde nötrofilik vasküler bir reaksiyon izlenir.

    c) Vaskülitik lezyonlar: Palpabl purpura, pyoderma gangrenozum veya Sweets sendromu benzeri lezyonlar hastalığın seyrinde izlenebilir.

    4) Göz bulguları: Behçetli hastalarda en çok morbidite oluşturan bulgulardır. En sık görülen bulgusu posterior üveit, anterior üveittir ve retinal vaskülittir. Eskiden sık olarak izlenen hipopiyonlu üveit günümüzde seyrekleşmiştir. Göz bulguları erkeklerde ve gençlerde şiddetli izlenir ve %20 oranında körlüğe kadar gidebilen ağır bir seyir gösterir.

    5) Eklem bulguları: Karakteristik bulgu nonerozif, asimetrik oligoartritdir. Eklemlerde ağrı, şişlik ve hareket kısıtlılığı izlenir. En çok tutulan eklemler diz, ayak bileği, el bileği ve dirsektir. Sakroiliak eklem , omurga, kalça ve omuz tutulumu çok seyrektir.

    6) Nörolojik bulgular; baş ağrısı, cerebellar, piramidal bulgular izlenebilir. Kafa içi basıncı bulguları, meningial irritasyon bulguları ortaya çıkabilir. Manyetik rezonans incelemesi yapılmalıdır. Nadir görülmesine rağmen mortalite ve morbiditesi yüksektir.

    7) Gastrointestinal bulgular: Japonya’da daha sık görülür. Karın ağrısı, bulantı, kusma, iştahsızlık, kanlı diare ile kendini gösterebilir. Gastrointestinal bölgede aftöz ülserasyonlar olabilir.

    8) Damar tutulumu: Özellikle ven tutulumu sıktır. Venöz oklüzyonlar, yüzeyel gezici tromboflebit lezyonları görülebilir. Pulmoner ve popliteal arter anevrizmaları arteriel bulgulardır. Hemoptizi pulmoner lezyonlar sonucu izlenebilir ve fatal olabilir.

    Bunların dışında kardiak tutulum; myokardit, koroner arterit, endokardit ve valvuler hastalıkları içerir. Renal hastalık hafif veya asemptomatik olabilir ancak aktif Behçet’lilerin çoğunda glomerüllerde immünreaktif depolanmalar bulunmuştur.

    Laboratuar bulguları: Spesifik değildir. Sistem tutulumları ile ilgili olabilir.

    Paterji testi:(Derinin nonspesifik hiperreaktivitesi): Ön kol derisine steril bir iğnenin intradermal olarak batırılması ile uygulanır. Pozitif olgularda 24 saat sonra başlayıp 48 saat sonra maksimum olan bir reaksiyon beklenir. Önce etrafında eritemli halo bulunan daha sonra püstüle dönüşebilen 1-2mmlik bir papül oluşur. Test erkeklerde daha şiddetli görülmekle beraber pozitifliği ile hastalığın şiddeti arasında bir ilişki yoktur. Histopatolojik tetkikinde mononükleer hücre infiltrasyonunu, mast hücrelerinin ve polimorfonükleer hücrelerin infiltrasyonu izler.

    Tanı: Behçet hastalığının tanısı için kullanılan kesin ve ayırıcı bir laboratuar bulgu olmaması nedeni ile, tanıda klinik değerlendirme önem kazanır. Bu nedenle tanı için bugüne kadar birçok kriter öne sürülmüş ve kullanılmıştır. Bunlar arasında O’Duffy kriterleri en kabul görmüş olanlardandır. Buna göre bir kişiye Behçet denebilmesi için oral aft dışında o kişide aşağıdaki bulgulardan en az iki tanesinin olması gerekmektedir: genital aft, sinovit, posterior üveit, kutanöz püstüler vaskülit ve meningoensefalit. Bu arada inflamatuar bağırsak hastalığı ve kollajen vasküler hastalıklar mutlaka elimine edilmelidir.

    Yeni uluslararası kriterler de bugün tanıya gidebilmek için kullanılmaktadır. Uluslararası Behçet kriterlerine göre yine oral aft dışında iki kriterin olması beklenmektedir (Tablo 1).

    TABLO 1: Behçet için Uluslararası Tanı Kriterleri

    1.Oral aftlar: Doktorun gözlediği yada hastanın ifade ettiği, senede en az üç kez tekrarlayan aftlar.

    2.Genital ülserasyonlar: Doktorun gözlediği yada hastanın tanımladığı genital aftlar yada skatrisler.

    3.Göz bulguları: Deneyimli bir hekim tarafından saptanan anterior üveit, posterior üveit, retinal vaskülit veya vitreusta hücre gözlenmesi.

    4.Deri lezyonları: Doktorun gözlediği eritema nodozum benzeri lezyonlar yada papülopüstüler lezyonlar.

    5.Paterji testi pozitifliği

    Tedavi:

    Behçet hastalığının tedavisi mukokütanöz veya sistemik tutulum oluşuna göre değişiklikler göstermektedir. Mukokütanöz Behçetlilerde oral ve genital aftöz ülserasyonlar için lokal tedavi uygulanır. Bunun için lokal steroidli ve antibiotikli pomatlar ve antiseptik solusyonlar uygulanır. Yeterli olmuyorsa kolşisin 0.5 mg tabletlerinden günde 2-3 kez kullanılabilir. Kolşisinin nötrofil kemotaksisini inhibe edici özelliğinden yararlanılır. Azothioprin de bu durumda uygulanabilecek immünsupressif ilaçlardan birisidir. İnterferon-alfa da mukokütanöz tutulumlu Behçet hastalarında son yıllarda başarı ile uygulanan bir immünmodülatördür. Ayrıca göz tutulumu ve sistemik tutulumu olan hastalarda siklosporin-A, klorambusil, siklofosfamid gibi diğer immünsupressif ilaçlar kullanılmaktadır. Tromboflebit olgularında tedaviye antiagreganlar eklenmektedir. Sistemik steroidin Behçet tedavisinde yeri tam belirlenmemişse de akut seyirli sistemik olgularda ve nörolojik tutulumda yararlı olduğu bildirilmiştir.

    Seyir ve Prognoz:

    Behçet’in klinik gidişi değişkendir. Genellikle mukokütanöz ve artritik bulgular önce oluşur. Nüksler ve remisyonlarla seyreder. En sık morbidite nedeni oküler tutulumdur ve başlangıçta agresif tedavi uygulanması ile körlük sıklıkla önlenebilmektedir. Ölüm nörolojik tutuluş, vasküler hastalık, bağırsak perforasyonu, kardiopulmoner hastalık veya immünsupressif tedavi komplikasyonu sonucu olabilir.

    Uzm. Dr. Nezih KARACA

    KAYNAKLAR

    Jorizzo JL. Behçet’s Disease. In: Freedberg IM, Eisen AZ, Wolff K, Austen KF, Goldsmith LA, Katz SI, Fitzpatrick TB, eds. Dermatology in General Medicine, 5th edition. Newyork, McGraw-Hill 1999; 2161-2165.

    Scully C. The Oral Cavity. In: Champion RH, Burton JL, Burns DA, Breatnach SM, eds. Textbook of Dermatology. 6th edition. Oxford, Blackwell Science Ltd 1998; 3072-3074.

    Yurdakul S, Tüzün Y, Mat MC, Özyazgan Y, Yazıcı H. Behçet Sendromu. Dermatoloji’de. Ed: Tüzün Y, Kotoğyan A, Aydemir EH, Baransü O. 2. baskı. İstanbul, Nobel Tıp Kitabevleri 1994; 393-398.

  • Malign melanom nedir? A, b, c, d kriterlerine dikkat!

    Malign melanom (MM) epidermis, dermis veya mukoza epitelinde lokalize olan cilde renk veren melanosit denen hücrelerin veya doğuştan yada displastik benler gibi bazı öncül lezyonlardaki hücrelerin kötü huylu değişimiyle meydana gelen en kötü deri tümörüdür.

    Günümüzde insidansı hızla artmaktadır. Genellikle erişkinlerde görülen bu tümör, %2 oranda 20 yaştan küçüklerde, %0.3-0.4 oranda da prepubertal dönemde ortaya çıkmaktadır.

    RİSK FAKTÖRLERİ:

    Ultraviyole (UV): Aralıklı yoğun güneş ışını, çocukluk çağında ciddi güneş yanıkları kuvvetli risk faktörleridir. Yine solaryum gibi yapay UV kaynakları da tehlikelidir. Uzun süreli tekrarlayan UV ise lentigo malign melanoma gelişiminde etkilidir.

    Fenotip: Açık tenli kişiler, kızıl veya açık renkli saç ve çiller risk olarak sıralanmaktadır. Deri fototip I, II yani hemen yanıp ama bronzlaşamayanlar bu sıralamada yer almaktadır.

    Melanom veya multipl nevüs anamnezi: Kişisel veya ailevi melanom öyküsü olanlar, çok sayıda nevüsü (beni) yada displastik nevüsü yada büyük doğuştan melanositik nevüsü (beni) olanlar riskli kişilerdir.

    Diğerleri: 10 yıl veya daha uzun süreli oral kontraseptif (doğum kontrol ilacı) kullanımının melanom ile kısmi bir ilişkisi bildirilmiştir. Kseroderma pigmentosum gibi genetik hastalıklar, immunsupresif tedaviler de risk faktörü olarak sıralanmaktadır.

    KLİNİK ÖZELLİKLER:

    Melanomun, yüzeyel yayılan melanom (SSM), nodüler melanom (NM), lentigo malign melanom (LMM) ve akral lentijinöz melanom (ALM) şeklinde kliniko-patolojik subtipleri tanımlanmıştır. Ayrıca histopatolojik bir antite olmayan amelanotik melanom özellikle vurgulanmalıdır, çünkü klinik özelliklerini tanımlamak güçtür.

    Yüzeyel yayılan melanom (SSM): Melanomların %70’in oluşturan bu form en sıklıkla 30-50 yaşların hastalığıdır. Erkeklerde sıklıkla gövdede, kadınlarda ise daha çok alt ekstremitelerde, bacakta yerleşir. Kahve-siyah, pembe, viyole gibi çeşitli renk varyasyonları gösteren düzensiz şekilli bir makül yada plak olarak kendini gösterir

    Nodüler melanom (NM): Melanomların %15 ‘ini oluşturan bu form en sıklıkla 40-60 yaş arası ve erkeklerde 2 misli daha sık gözlenir. En çok baş, boyun ve gövde lokalizasyonludur. Radyal gelişim fazı olmadığından kötü prognozludur. Hızla gelişen, mavi-siyah, kubbe şekilli, sıklıkla ülsere bir nodüldür.

    Akral lentijinöz melanoma (ALM): Beyaz tenlilerdemelanomların %2-8 ‘ini oluşturan bu klinik tip, koyu tenlilerde ve siyahlarda en sık gözlenen formdur (ör: Japonlarda MM olgularının %50 ‘sini oluşturmakta). Genellikle yaşlı kişilerde gözlenir. En sık yerleşim yeri ayak tabanı ve sonra sırasıyla el ayası ve tırnak yatağıdır.

    El ayası ve ayak tabanı yerleşimde kahverengi-siyah, kenarları belirsiz bir leke ile kendini gösterir. İlerlediği zaman bu leke üzerinde invaziv komponentin işareti olan elle hissedilen bir tümör gelişir.

    Subungualmelanom ise tırnak plağının alt kısmından başlayan kahverengimsi siyah bir renk değişikliği şeklinde kendini gösterir. Kahverengi alanın tırnak çevresine sıçraması (Hutchinson işareti) kıymetli bir klinik tanı kriteridir. Bazen kahverengi uzunlamasına bir bant şeklinde veya tırnakta uzunlamasına bir yarılma ve kırılma ile kendini gösterebilir.

    Mukozal melanom mukozal yüzeylerden gelişen bir melanom olup, histopatolojik olaral ALM’ya benzer. Ağız içi, genital ve anal mukozalar en sık tutulan alanlardır. Düzensiz şekilli ve pigmentasyonlu leke şeklinde bir pigmentasyon şeklinde başlayıp, bir süre yayıldıktan sonra yükselebilir.

    Lentigo malign melanoma (LMM): Tüm melanomların % 5 ‘ini oluşturan bu form genellikle daha ileri yaşlarda (50-70 yaş) ortaya çıkar. Güneş hasarlı deride gözlenen bu formun %90’ı yüzde yerleşir. Geri kalan olgular el, bacak gibi yüz dışındaki alanlara lokalize olabilir.

    Amelanotik melanom:

    Melanomun bu subtipi pigmentasyon içermediğinden pek çok antiteyi taklid eder.

    Özet olarak melanomun klinik tanısında ABCDE kriterleri (asimetri, kenar düzensizliği, alacalı veya çok koyu pigmentasyon, çapın 5 mm’den büyük olması ve atipik evolusyon yani renk, büyüklük veya topografide ani, hızlı değişim) dikkate alınır.

    MELANOM BELİRTİLERİ: A, B, C VE D

    1. Asimetri: Benin bir kenarı, diğerinin aynısı (ayna görüntüsü gibi) değildir.

    2. Sınırlar: Sınırlar belirgin değildir. Benin nerere başlayıp nerede bittiğini söylemek zordur?

    3. Renk: Bir renkten fazla veya siyah, beyaz, kırmızı ve sarı renklerin varlığı

    4. Çapı: 0.6 cm’den büyükse?

    Güneşten kaçınarak riskini azaltabilseniz bile, melanomu engellemenin yolu yoktur. En iyi şans, hala tedavi edilebilirken tespit etmektir. Şüpheli bir ben fark ederseniz, hemen bir dermatoloğa görünün. Bu, hayatınızı kurtarabilir. Bir gün beklemek bile fark yaratabilir.

    Bu yöntemle dahi melanomların %1-25’i tanınamayabilir, belki de çok sayıda benign MN gereksiz yere eksize edilebilr. İşte bu noktada da dermoskopik inceleme (benlerin özel bir cihazla incelenmesi) yardımcıdır.

    TEDAVİ:

    Etkin tedavide anahtar erken teşhistir. Mümkün olduğunca erken teşhis edilip o kadar çabuk melanom cerrahi olarak çıkarılmalıdır.

    Uzm. Dr. Nezih KARACA

  • Ürtiker (kurdeşen) nedir ?

    Kızarık ve ödemli kabarıklık veya plaklar ile karakterize bir hastalıktır. Çok sayıda farklı uyarana karşı ortaya çıkabilir. En önemli özelliği lezyonların aniden ortaya çıkıp, aniden kaybolmasıdır. Halk arasında “kurdeşen” adı ile anılır. Toplumdaki bireylerin yaklaşık %20’si yaşamları boyunca en az bir kez ürtiker (kurdeşen) atağı geçirir.

    Akut ve kronik olarak iki grupta incelenir. Lezyonlar altı haftadan fazla devam ediyorsa kronik ürtiker adını alır. Akut ürtikerde etyolojik ajanı bulmak daha kolayken, kronik ürtiker olgularının dörtte üçünde neden saptanamaz. Kronik ürtiker sıklıkla orta yaşlı kadınlarda görülmektedir.

    Klasifikasyon:

    I. İmmunolojik ürtiker

    Ig E’ye bağlı

    Atopi

    Diğer

    ? Özgün antijen duyarlılığı

    ? Fiziksel ürtiker

    ? Kontakt ürtiker

    ? Kolinerjik ürtiker

    B. Ig E’ye bağlı olmayan

    Sitotoksik reaksiyonlara bağlı

    İmmun kompleks oluşumuna bağlı

    Komplemana bağlı

    II. İmmunolojik olmayan ürtiker

    Urtikaryojenik ajanlara bağlı

    Direkt mast hücresini etkileyenler

    Araşidonik asit metabolizmasını etkileyenler

    B. Fiziksel ürtiker

    C. Kontakt ürtiker

    D. Kolinerjik ürtiker

    E. Komplemana bağlı ürtiker

    III. Sekonder ürtiker

    IV. İdiyopatik ürtiker

    Ig E’ye bağlı ürtiker daha çok akut formda ve kişisel / ailesel allerjik bünye öyküsü ile birlikte görülmektedir. Olgularda Ig E tipinde antikorlar gösterilebilir. Kronik ürtikerlerin sadece % 3-4’ü bu mekanizma ile oluşur.

    Ürtikerlerin %10-20’si fiziksel uyarılarla ortaya çıkar.

    Fiziksel ürtikerler:

    ? Basınç ürtikeri: Basınca maruz kalan bölgelerde ortaya çıkar

    ? Dermografik ürtiker: Kemer gibi bası yerlerinde çizgisel tarzda ortaya çıkar.

    ? Soğuk ürtikeri: Ailesel veya sonradan kazanılmış olabilir. Sekonder olarak, disglobulinemi, kollajen-vasküler hastalıklar, lösemi, karaciğer hastalıkları, maligniteler ve enfeksiyoz mononükleoz gibi infeksiyon hastalıklarında görülebilir.

    ? Solar ürtiker: Görünür ışık ve UV ışınlarına bağlı gelişir.

    ? Aquajenik ürtiker: Nadirdir. Su ile temastan yaklaşık 30 dakika sonra ürtiker lezyonları ortaya çıkar.

    Ürtikaryojenik ajanlar, spesifik bir antikor söz konusu olmadan ürtiker oluşturabilirler. İlaçlar, bitkiler, böcekler, deniz anası direkt mast hücresinden histamin salınımına yol açarlar. Aspirin ve non-steroid anti-inflamatuarlar araşidonik asit metabolizmasını etkilerler. Bu sayede direk ürtiker meydana gelebilir.

    Ürtikerdeki etyolojik ve provokan faktörler:

    İlaçlar: kodein, kokain, morfin, radyokontrast maddeler

    Yiyecekler: Balık, çukulata, yumurta, süt, peynir, çilek, muz, üzüm, domates, fındık, baharat, kahve, çay, şarap.

    Katkı maddeleri: Tartrazin, azo boyaları, benzoat, sülfitler.

    İnfeksiyonlar: Viral, bakteriyel, fungal, paraziter.

    Gastrointestinal sistem hastalıkları: gastrit, enterit, kolit, aklorhidri, konstipasyon, pankreas hastalıkları.

    Solunumsal allerjenler: polen, hayvan tüyleri, ev tozu akarı

    Sistemik hastalıklar: SLE, RA, dermatomiyozit, lenfoma, lösemi, renal hastalıklar

    Endokrin bozukluklar: Hiper / hipotiroidi, menstruasyon, gebelik, diabetes mellitus.

    Deri hastalıkları: Pemphigoid, amiloidoz, DH, id reaksiyonları

    Psikojenik faktörler’dir.

    Tedavi :

    Tetikleyici faktörlerden uzaklaşma (alkol, aspirin)

    H1 antihistaminikler (tek veya yetmiyorsa farklı gruptan iki antihistaminik)

    H1 ve H2 reseptör blokerlerinin kombinasyonu

    Beta adrenerjik ajanlar (efedrin, adrenalin)

    Trankilizanlar

    Kortikosteroidler

    Mast hücre stabilizatörleri (ketotifen, sodyum kromoglikat)

    – Herediter angioedema’da Danazol

    – Neden bulunabilirse ortadan kaldırma (deri testleri uygulanabilir)

    – Ürtikeryal vaskülitte: – H1 antihistaminikler (gerekirse H2 )

    H1 bloker + NSAİ

    Kolşisin (0.6mgx2)

    Dapson (50-200mg)

    Hidroksiklorokin (200-400mg)

    Sistemik kortikosteroid

    Uzm. Dr. Nezih KARACA

  • Tırnak batması ve tedavisi

    Tırnak batması toplumda yaygın bir problemdir. Ayak yapısına uygun olmayan ayakkabılar,gebelik, ergenlikte hızlı büyüme evresinde tırnağın parmağa göre fazla gelişmesi , tırnak altındaki kemik yapıda gelişen bazı oluşumlar tırnak batmasının başlıca sebepleridir. Aşırı terleme tırnağın yumuşayarak tırnak yan duvarına gömülerek batık tırnak ( gömülü tırnak) tırnaklarda şekil bozukluğu ile sonuçlanabilir. Yine yanlış tırnak kesimi de tırnak batması ( gömük tırnak ) ile sonuçlanabilir.

    Tırnak batmasında erken evrede (Evre I) tırnağın yan kenarı boyunca ağrı hissedilir. Daha sonra ağrıya kızarıklık (Evre II) eşlik eder. Üçüncü evrede şişlik artarak granülasyon dokusu geliştirir. Ve nihayet dördüncü everede tırnak kıvrımı enfekte olarak sulantılı bir görünüm kazanır. Erken evrede konservatif önlemler yeterli olabilirse de tırnak batmasının ileri evreleri mutlaka bir hekim tarafından değerlendirilmelidir.

    Son yıllarda özellikle ayak tırnak batması hastalarının giderek artan miktarda pedikür salonları ve ayak sağlığı merkezlerinde tedaviye çalışıldığını görmekteyiz. Ancak tırnak batması kesinlikle bir tıbbi problemdir ve hekimlerce tedavisi gerekir. Zira tırnak batması yoluyla oluşan enfeksiyon ayak dolaşım bozukluğu olan kişilerde ve şeker hastalarında gangrene kadar giden rahatssızlıklara yol açabilir.

    Doğru tedavi yöntemi sadece tırnak batması gözlenen tırnağın tümüyle çekimi değildir. Çekilen tırnak hastanın ağrı şikayetlerini bir süre ortadan kaldırır. Ancak 6-12 ay sonra tırnak uzayıp eski boyutlarına ulaştığında tekrar batma başlayacaktır. Doğru tırnak batması tedavisi tırnağı daraltan ya da tırnak yatağını genişleten yöntemlerle yapılır.

    Erken dönemde hafif lezyonlarda batan tırnak kısmına pamuk uygulanması, kalın tırnaklarda tırnağın orta kısmının törpülenmesi, tırnak teli uygulamaları, mantar mevcut ise tedavisi ve travmadan kaçınma ile düzelmeler gözlenebilmektedir.

    İleri evrelerde ve inatçı durumlarda ise yurt dışında ve kliniğimizce yapılan çalışmalara göre

    Tırnağın batan kısmının ve altındaki yatağının kısmi olarak çıkarılıp, batan tırnak kısmını üreten ve matriks olarak adlandırılan oluşumun ileride tekrar batmaya yol açmaması için fenol dediğimiz maddenin uygulanması ile (fenolizasyon) en başarılı sonuçlar sağlanmıştır.

    (Proximo-Lateral Matrix Partial Excision and Matrix Phenolization for Treatment Ingrown Toe Nail: 225 Treated Patients and 24-Month Follow-Up. Karaca Nezih, Dereli Tugrul. Ann Fam Med. Epub).

    Bu operasyon batan tek tırnak için ortalama 15 dakika sürmekte ve lokal anestezi eşliğinde uygulanmaktadır. İşlemden sonra evde istirahat önerilmektedir. Tırnak batması tekrarlayabilen bir durumdur ve bu yöntemin en önemli özelliği kalıcı bir çözüm sağlamasıdır.

    ABD Michiganda yapılmış 2005 te yayınlanmış 69 çocuk hasta üzerinde yapılmış bir çalışmada ( J Pediatr Surg. 2005 Jan;40(1):290-2.) basit eksizyon tekniğiyle, fenolizasyon yöntemi karşılaştırılmıştır. Bu çalışmada uzun dönem takibi sonrasında basit eksizyon yapılan grupta nüks oranı %45 olurken fenolizasyon uygulanan grupta nüks oranı %4 olarak değerlendirilmiştir.

    NEDEN FENOLIZASYON ILE TIRNAK BATMASI TEDAVISI

    Fenol ile uygulanan tırnak batması tedavisinin avantajlarını özetleyecek olursak:

    1-Oldukça kısa süren bir müdehaledir. 15 dakika kadar sürer

    2-Işlem sonrasında ağrı hissi hemen hemen olmaz

    3-Uygulama sonrası enfeksiyon riski çok düşüktür. Çünkü kullanılan fenol maddesi aynı zamanda güçlü bir antiseptiktir.

    4-Tırnak batması nüks riski %5’den azdır.

    Tüm bu avantajlar inatçı vakalarda ve ilerlemiş batmalarda fenolizasyon tekniğiyle yapılan tırnak batması tedavisini diğer yöntemlere göre üstün kılmaktadır.

    Uzm. Dr. Nezih KARACA

  • Hyaluronik asit uygulaması nedir?

    Hyaluronik asit uygulamaları, hyaluronik asidin mezoterapi şeklinde uygulandığı medikal-kozmetik bir tedavidir. Hyaluronik asit cilde nem kazandırmak ve elastikiyetini arttırmak amacıyla uygulanmaktadır. Cilt altına çok ince iğne ile uygulanan enjeksyonların etkisi yaklaşık 3 ay sonra görülmeye başlanır.

    Cildin Yaşlanması ve Kollajen

    Cildimiz yaşlandıkça kollajenini, kollajenin yapı taşı olan hyaluronik asidi ve yağ dokusunu kaybeder. Bu da cildin sarkmasına, kırışıklıklara ve derin cizgilerin oluşmasına neden olur. Hyaluronik asit, cildimizin genç kalmasında çok önemli bir rol oynar. Hyaluronik asit cildin nemli kalmasını sağlarken kollajen üretimini tetikleyerek cilt sıkılığını ve canlılığını arttırır. Hyaluronik asit aynı zamanda anti-oksidan etki gösterek cildimizi serbest radikallerin zararlı etkilerine karşı korur. Hyaluronik asit böylece cildin yaşlanmasının gecikmesine ve cilt gençleştirmeye (antiaging) yardımcı olmaktadır.

    Hangi Bölgelere Uygulanır ?

    Alın / Kaş Ortası

    Gözler ve Ağız çevresi

    Yüz / Boyun / Dekolte / El Üzerleri

    Tedavi Hangi Aralıklarla ve Kaç Kez Uygulanır?

    30-35 yaşlarındaki kişilerde cilt elastikiyeti henüz bozulmadığından özellikle nem kazandırmak ve oluşabilecek kırışıklıkları engellemek amacıyla 15 günde bir 2 seans olarak uygulamak yeterli olacaktır. İyilik durumunu devam ettirmek için 3- 6 ayda bir seanslar tekrarlanabilir. Daha ileri yaşlarda ise ilk 2 seansdan 30 gün sonra hyaluronik asidin kalıcılığını arttırıp kırışıklıkların azalması için 3 seans uygulama yapılır.

    Herhangi Bir Yan Etkisi Var Mıdır?

    Bu tedavi güvenilir bir uygulamadır. Enjeksiyon yerlerinde minimal morluklar oluşabilir. Bunlarda 2-3 gün içinde yok olur. Allerjik reaksiyonlar çok nadiren gözlenebilir.

    Hamile bayanlar ve warfarin kullananlar dışında rahatlıkla uygulanabilir. Aspirin kullanıyorsa morarmayı engellemek amaçlı 2-3 gün öncesinden itibaren kesilmelidir.

    Hyaluronik asidin erken absorbsiyonunu engellemek için sauna, hamam gibi sıcak ortamlardan uzak durulmalıdır.

  • Ozon terapi ,

    Ozon Molekülünün Temsili Gösterimi

    Ozon, üç oksijen atomundan oluşan bir kimyasal bileşiktir (O3). Ozon, atmosferde genel olarak iki atomlu halde bulunan normal atmosferik oksijene (O2) nazaran çok daha yüksek enerji taşıyan bir yapıya sahiptir. Çok güçlü okside etme özelliği vardır. Etkin bir dezenfektasyon maddesidir. Ozon tedavisi birçok hastalığın tedavisinde destekleyici bir tedavi yöntemidir. Bu olumlu sonuçlar bir seri tıbbi araştırma ve tıbbi yayın ile kanıtlanmış olmakla birlikte kural olarak hastalıkların tedavisinde ozon diğer tedavilere ek olarak uygulanır ve tamamlayıcı tedavi grubuna girer. Diğer tıbbi tedavi yöntemlerinde de olduğu gibi % 100 başarı garantisi verilemez. Tedavi başarısı uygulanan duruma, hastalığın ve hastanın genel sağlık durumuna bağlıdır. Ozon tedavisi ile hastanın genel durumunda iyileşme ve ağrılarında azalma olabilmektedir. Başarı hastanın ve hastalığın durumuna bağlı olduğu gibi uygu

    Ozon Molekülünün Temsili Gösterimi

    Özellikleri ve Etkisi

    Kronik yorgunlukta

    Allerjik hastalıklarda

    Kronikleşen üst solunum yolu hastalıkları (Örneğin Kronik Otit, Sinüzit)

    Dolaşım bozukluklarında

    Virüslerin sebep olduğu hastalıkların tedavisinde (Örneğin Hepatitler, Uçuklar (herpes))

    Zor iyileşen enfekte yaralarda (Örneğin Diabetik Ayak, Staz Ülserleri)

    Enflamatuar barsak hastalıklarında (Örneğin Kolit, Proktit)

    Eklem hastalıklarında (Örneğin Gonartrozlar gibi)

    Kas ağrısında (Örneğin Fibromiyaljiler)

    Nörolojik hastalıklarda (Örneğin Multiple Skleroz, Alzheimer, Parkinson gibi)

    Yaşlılıkta (Geriatri)

    Kanser tedavisinde ilave ya da tamamlayıcı olarak ozon bağışıklık sistemini güçlendirici olarak düşük dozlarda “majör otohemoterapi” formunda veya “minör otohemoterapi” olarak

    Antiaging ve zayıflamada

    Endikasyonları (Ozon Terapi Kimlere Uygulanmaz)

    Ozonun uygulanmasının yasak olduğu hastalıklar son derece sınırlıdır.

    Favizm (alyuvarlarda bir enzim eksikliği ile seyreden (Glukoz 6 fosfat dehidrogenz enzim eksikliği) hastalığında

    Aşırı alkol kullananlarda

    Hipertroidi; troid bezi aşırı çalışanlarda

    İleri derecede kansızlık ve kanla ilgili bazı rahatsızlığı (hemofili, kanama pıhtılaşma hastalıkları v.s.) olan hastalarda

    Kronik ve tekrarlayıcı pankreas bezi iltihaplarında (Pankreatitler)

    Yeni gelişmiş kalp enfarktüsü ve kanamanın aktif olarak devam ettiği beyin felci gibi bazı hastalıklarda uygulama yapılmaz

    Medikal ozonun iyi bilinen bakterisidal (bakteri öldürücü), fungisidal (mantar öldürücü) ve virostatik (virüs çoğalmasını önleyici) özelliği sebebiyle, enfekte olmuş yaraların dezenfeksiyonunda ve ayrıca bakteri ve virüslerin sebep olduğu hastalıkların tedavisinde kullanılır. Kan dolaşımını arttırma yeteneği sebebiyle dolaşımla ilgili bozuklukların tedavisinde kullanılır.

    Düşük dozlarda kullanıldığında, vücudun direncini arttırır diğer bir deyişle ozon bağışıklık sistemini aktive eder. Ozon sayesinde oluşan bu aktivasyona cevap olarak, vücudun bağışıklık hücreleri cytokin (interferon yada interleukin gibi önemli aracıları içeren) adı verilen özel habercileri (mesaj taşıyıcıları) üretir. Bunlar hastalıklara direnmek için uyarılan bütün bağışıklık sistemi boyunca zincirleme bir şekilde pozitif değişiklikler yaratarak diğer bağışıklık hücrelerini haberdar ederler. Bu da medikal ozonun, özellikle bağışıklık sisteminin zayıf olduğu veya bozuk olduğu hastalarda başarılı sonuçların alınmasına yol açar.

    Majör Otohemoterapi adıyla bilinen küçük miktarlarda uygulanan ozon sonuç olarak vücudun kendi antioksidanlarını ve serbest radikalleri yok eden enzimlerini aktive ederler. Kronik enflamatuar hastalıklarda ozonun neden kullanıldığı böylece anlaşılmaktadır.

  • Kılcal damar genişlemeleri (telanjiektazi)

    Yüz bölgesindeki kılcal damarların kalıcı olarak genişlemesi (Telanjiektazi) klinik olarak küçük boyutlu, koyu kırmızı, deri seviyesinde veya hafif kabarık, yıldızsı veya noktamsı lezyonlar ile karakterizedir. Rozasea, Siroz, karaciğer kanseri, toraks tümörleri, AIDS ve diğer bazı sistemik hastalıklarda çok yaygın telanjiektaziler görülebilir. Yüzünde kılcal damarlarda artış gözlenen hastaların güneşten ve sıcak ortamlardan sakınması, çay, kahve, sigara, alkol ve baharatlı gıdalar almamaları gerekmektedir. Telanjiektazilerin tedavisi koterizasyon veya lazer ile mümkün olmaktadır.

    Kılcal damar genişlemeleri (telanjiektazi)

    Vücudun diğer kısımlarında, özellikle bacak bölgesinde oluşan kılcal damar genişlemeleri olan kişilerde lazer ile tedaviye başlamadan önce kalp damar cerrahisinde büyük toplar damarlarda herhangi bir dolaşım probleminin olup olmadığının kontrol edilmesinde fayda vardır. Kılcal damarlar lazer tedavisi ile genellikle 1 veya 2 seansda kapatılabilmektedir. İki seans arası 8 haftadır. Uygulamalar sırasında cilt güneşten korunmalıdır.

  • Yüz dolgusu

    Yerleşmiş cilt kırışıklıklarının giderilmesi, dudak dolgunlaştırma, yüze volum verme ve yeniden şekillendirme gibi cilt gençleştirme işlemleri ile skar ve atrofik cilt dokularının yükseltilmesinde çeşitli yüz dolgu maddeleri kullanılmaktadır. Bunlar arasında, en çok kullanılan yüz dolgu maddeleri;

    • hyaluronik asit ve
    • kalsiyum apatit kristalleri içeren yüz dolgu maddeleridir.

    Hyaluronik asit normal dermis dokusunu oluşturan temel bir ara maddedir. Hacminin 1000 katı su bağlama kapasitesine sahiptir. İçerdiği çapraz bağlar sayesinde uygulandıkları bölgede uzun süre kalırlar. Hyaluronik asit içeren bu yüz dolgu maddeleri enjekte edildikleri bölgede yer değiştirmedikleri ve alerjik reaksiyonlara neden olmadıkları için yumuşak dokunun hacminin arttırılmasına yardımcı olurlar. Hyaluronik asit içeren yüz dolgu maddelerinin 6 ila 8 ay kalıcılıkları vardır. Bu ürünler lokal anestezi ile rahatlıkla uygulanabilirler.

    Hyaluronik Asit Molekülü

    Saf hyaluronik asit içermeyen yüz dolgu maddeleri allerjik reaksiyon oluşturabilirler. Bu nedenle ucuz yüz dolgu maddelerinden uzak durulmalıdır.

    Yüze volum vermek için kullanılan yüz dolgularında bulunan serbest hyaluronik asit sayesinde ciltte aynı zamanda nemlilik ve kollajen artışı da sağlanabilmektedir. Bu yüz dolguları akışkanlıkları sayesinde cilt altına kolayca yerleşerek doğal bir görünüm sağlar. Yapılan testlere göre güvenli oldukları belirtilmiştir.

    Kullanılan mikrokanüller sayesinde hastada morluk oluşturmadan ve minimal acı ile uygulama imkanı bulunmaktadır. Yüze uyumu sayesinde kalın dolgulara nazaran daha natürel bir görüntü oluşturulabilir.

    Bu maddelerin kullanıldığı alanlar, yanak boşlukları, alın kenarları, çene ovali, nazolabial sulkuslar ve yüzün diğer volüm gerektiren bölgeleri ve el üzerleri olarak sayılabilir.

    Kalıcılığı diğer hyaluronik asit içeren dolgular gibi 6-8 aydır. Kişiye göre bu süre uzayabilir. Ayrıca antiaging özelliğinden dolayı mükerrer uygulamalarda kişinin yüz dolgusuna ihtiyaç duyacağı süre daha da uzamaktadır.

    Yüzde bulunan derin olukların doldurulması ve yüz şekillendirilmesinde kalsiyum apatit kristalleri içeren yüz dolgu maddeleri kullanılabilir. Bu yüz dolgu maddesinin kalıcılığı 1-1,5 senedir.

    YÜZ DOLGU UYGULAMASI İLE İLGİLİ BİLİNMESİ GEREKENLER:

    • Yüz dolgu maddesinin enjeksiyonu sonrasında, hyaluronik asidin su tutucu etkisinden dolayı, yüzde 2-3 gün süren ödem oluşabilir.
    • Yüz dolgu maddesinin uygulanmasından sonra 4 saat kadar uygulama bölgesine su değdirilmemeli, makyaj yapılmamalıdır.
    • Yüz dolgu maddesinin uygulanması sonrasında bölgesel morluklar oluşabilir. Ancak bu morluklar bir hafta içinde kaybolurlar.
    • Yüz dolgu maddelerini sıcaktan etkilenmekte ve fazla sıcağa maruz kalındığında kalıcılık süreleri kısalmaktadır.

  • Kimyasal peeling !

    Kimyasal peeling, cildin farklı kimyasal maddelerle soyulması işlemine verilen addır. Kimyasal soyucular, işlemin derinlik seviyesine göre; yüzeyel, orta ve derin olmak üzere sınıflandırılırlar.

    En çok kullanılan yüzeyel kimyasal peeling ajanları alfa hidroksi asitlerdir. Bunlar arasında da glikolik ve laktik asitler sıklıkla tercih edilirler. Bunların yanısıra daha derin peeling amacı ile kullanılan farklı ajanlar da bulunmaktadır, örneğin triklorasetikasit gibi. Yapılan mükerrer uygulamalar ile kimyasal peeling; akne, kırışıklık, leke, skar ve çatlakları azaltabilmektedir.

    Kimyasal peelingde az görülmekle birlikte iritan kontakt dermatit oluşabilmektedir, bu yüzden soyma işlemi öncesi hastadan çok iyi öykü alınmalı ve hastanın cildi dikkatle incelenmelidir.

    Farklı sorunlara yönelik farklı derinlikte soyma işlemleri yapılarak cilt düzeltilebilmektedir. Sorunun ciddiyetine bağlı olarak seans sayısı 5–15 arası değişmektedir. Seanslar haftada bir uygulanır.

    Kış döneminde uygulanması tercih edilir. Hiçbir problemi olmayan ciltlerde bile her kış döneminde uygulanacak birkaç kimyasal peeling seansı ile daha parlak bir cilde sahip olunabilir.

    Alınan biyopsiler kimyasal peeling uygulamalarının kollajen dokuyu olgunlaştırdığını böylece yüzeyel kırışıklıkların oluşumunu gerilettiğini göstermektedir.

    Seanslar yüzeyel peelingde haftada bir, daha derin peelinglerde ise 15 gün ila 1 ay arasında uygulanır.

  • Koltuk altı terleme tedavisinde botox

    Koltuk Altı Terlemelerde; etkili tedavi yöntemlerinden BOTOX

    Koltuk altı terlemeleri özellikle yaz aylarında bir çok insanı zor durumda bırakan bir sorunudur.

    Terleme, vücudun ısısını ve tuz oranını ayarlayarak, vücudu dengeleyen bir sistemdir. Ancak koltuk altı terlemelerinde, vücudun dengesi için gerekli olanın çok üstünde terleme artışı söz konusudur. Kıyafetlerde ıslak görünüm ve terlemeye bağlı giysilerin renklerinde bozulma problemi olabilir. Giysilerde ıslak halkalar oluşur. Bazı kişiler günde iki-üç kez gömlek değiştirilebilir. Ipek gibi hassas kıyafetleri giymek zorlaşabilir. Bu tür durumlar kişide sosyal açıdan rahatsızlık yaratır.

    Koltuk altı terlemesinin nedeni, sempatik sinir sisteminin aşırı uyarılmasıdır. Bu kişinin yapısıyla ilgilidir. Stres ve gerginlik koltukaltı terleme şikayetini çok artırabilir.

    Tedavi yöntemleri farklıdır. Ancak ilaç, krem ve deodorantlarla yapılan tedavilerde çok başarılı sonuçlar alınamamaktadır.Koltuk altı terleme tedavisinde botox (botoks) yöntemi 2004 yılında FDA tarafından kabul edilmiş son derece başarılı bir yöntemdir.

    Uygulamanın yapılma şekli:Koltuk altı botox (botoks) tedavisinde, terleyen bölgeye ortalama 20-30 nokta halinde küçük miktarlarda botox (botoks) verilir. Botox (botoks) uygulamasından önce ilaç sulandırılır. Koltuk altı terlemelerinde botox (botoks) tedavi uygulaması çok kısa sürer. Uygulama öncesinde anestezik krem uygulaması yapılabilir. Uygulama özel iğnelerle yapıldığı için acı pek hissedilmez. İşlem sonrası beklenen önemli bir yan etki yoktur. Koltuk altı terlemesi şikayetinde botox (botoks) etkisi ortalama 6 ay civarındadır. Nisan ve Mayıs ayları uygulama için en uygun aylardır.

    Sıcakların arttığı yoğun yaz mevsimindegüzel kıyafetlerinizle, gönül rahatlığı içinde, ter izi ve kokusu olmadan yaşayabilirsiniz.