Kategori: Dermatoloji

  • Prp yöntemi nedir?

    Platelet Rich Plazma kelimelerinin baş harflerinden alınan PRP; günümüzde cilt gençleştirme yöntemlerinden hücresel tedavide gelinen en iyi noktalardan biridir. Platelet trombosit demek olup; trombositler kanımızda var olan hücrelerdir. Sayıları ortalama

    300.000 kadar ve ömürleri 4 gündür. 2-4 mm çaplı bu hücreler kanın pıhtılaşma veya akışkanlık özelliklerini ve yaraların iyileştirilmesinde yara yerinin temizlenmesi görevlerini yerine getirir. Ayrıca trombositlerden salınan büyüme faktörleri hücrelerin onarım mekanizmasını devreye sokarak yaraların iyileşmesini sağlamaktadır.

    Anti-aging ve PRP ilişkisi;

    Cildin ışıklarla, lazerle veya kimyasal peelinglerle uyarılması aslında sınırlandırılmış hasarla ciltte onarımı ve gençleşmeyi tetiklemek anlamına gelir. Kısacası ciltte çok hafif hasar yaratır gibi yaparak cildi uyarıp; yara iyileşme mekanizmasını devreye sokmak; cildi gençleştirmek için bir tetiktir. Çünkü hücreler uyarı sonrası harekete geçer; yara iyileşmesini taklit edercesine üretim başlar, kollajen ve elastik lif üretilir, dolaşım artar, dokunun uyarılan bölgesi temizlenir, arınır; dolayısıyla rengi açılır, damarları iyileşir, cildin sağlığı eskisinden daha iyi olacak şekilde geri kazanılır.

    Cilt uyarılmazsa yaşlanır; burada vurgulamak istediğim şey mekanik veya kimyasal, iğneli veya iğnesiz, cilde uygun olan doğru yöntemleri kullanarak cildi uyarmakla yılları geriye çevirmiş, anti-aging yapmış olabilmekteyiz.

    PRP tek başına ne kadar etkilidir? Sonuçları nelerdir ve etkisi ne kadar sürer?
    Hücresel tedavi yöntemi ile kastedilen, hücrelerin çalışmasını teşvik etmek ve ihtiyacı olan malzemeleri vermektir. Bu yöntem hücrelerin çalışmasını tetikleyen büyüme faktörlerine ortam sağladığı için, anti-aging tedavide değişmeyecek bir yere sahiptir. PRP tedavisinin tek başına yeterliliği, kişinin yaşına, yaşanmışlığına, cildin görünen ve analiz edilen sonucuna göre değişecektir. Cilt güneşten yıpranmış ve sarkmış olsa da, sadece cansız ve soluk görünüyorsa da yapılması faydalıdır.

    Tedavinin herhangi bir yan etkisi var mıdır?

    Bu tedavi otolog yani kişinin kendi hücresinin tekrar kendisine verilmesiyle ilişkili olduğu için zararı yoktur, uygulanabilir; ancak beklentiler açısından uygulayan hekimin hastasını, gerekirse doğru tedavilerle desteklemesi uygundur.

  • Botox (botulinum toksin) uygulaması

    Konumuz estetik tıp olduğuna göre sağlıklı ve daha güzel olmak veya mevcut durumunu korumak isteyen danışanlarımıza önerim iyi yönlendirilmeleri doğru uygulamalar yaptırmalarının önemli olduğunu bilmeleridir. Çünkü özellikle yüz uygulamaları bence neştersiz uygulamalar bile olsa çok önemlidir. Bir insanın bakışı, gülüşü, bazen bol çizgili kırışık hali bile daha çekici olabilir. Örneğin Clint Eastwood kırışıklıkları ile ne kadar karizmatiktir düşünürsek eğer…Nicole Kidman Avustralya’lı sarışın, çok güzel, ama; dudakları inceyken ne kadar da masumdu ya da botoksu biraz daha doğal olsa, dediğimiz güzellerden; bu medyatik örneklere kadar gitmeye de gerek yok bazen komşumuz bile işlem sonrası bize aykırı gelebilir; işte o zaman yapılan uygulama biraz daha düşünülebilir demektir.

    Bu konuda gündemden düşmeyen bilimsel makalelerde de en fazla uygulanan yöntem olan botox enjeksiyonu, doğru alanlara gerektiği dozlarda uygulandığında yüz güldürücü sonuçlar elde edilen, yıllardır güvenli olduğu ile ilişkili olarak kendini kanıtlamış bir yöntemdir.

    Kırışıklıklar nasıl oluşur?

    Mimik hareketleriyle yüzdeki çeşitli kaslar sürekli kasılır, kasılmanın olduğu bölgelerde kırışıklıklar görülür. Zamana bağlı olarak cildin azalan hücre üretimi, azalan savunma durumu, kollajen ve elastik liflerde azalma ve de sürekli yapılan mimikler yüzümüzün kırışıklığının temel nedenidir.

    Botulinum toksin tip A nasıl etki gösterir ?

    Botulinum toksin tip A, kas hareketlerini belirleyen sinir iletisini geçici bir süre durdurarak kasları gevşeten saflaştırılmış protein yapıda bir ilaçtır. Mimik kaslarına uygun olan dozlarda yapılan bu enjeksiyon uygulamasında, kasın kasılmasına neden olan asetilkolin isimli maddenin kasları uyarması engellenebilmekte, dolayısıyla uyarının iletilmesi engellenerek kasın “kasılma” olarak vermesi gereken cevap geçici olarak durdurulabilmektedir. Kas kasılamadığı için üzerindeki ilşkili olduğu cildi de daha pürüzsüz ve gergin gösterebilmektedir. Bu sayede yüz ifadesi daha dingin ve daha rahat bir görünüme kavuşabilmektedir.

    Botulinum toksin tip A güvenli midir?

    Klinik uygulamaları olan bir kas gevşetici ilaç olan botulinum toksin, clostridium botulinum isimli bakteriden elde edilen bir ilaç olup, çocuklarda büyük kas gruplarında tedavi ve destek amaçlı kullanılmaktadır. Bu nedenle mimik kaslarına çok daha düşük dozlarda uygulama yapılıyor olması, kırışıklık tedavisinde kullanılan bu yöntemi güvenilir kılmaktadır.

    Uygulama nasıl yapılır?

    Bu uygulama yaklaşık 10-15 dakika süren, ilgili bölgelere, gerekli dozlarda botulinum toksinin enjekte edilmesinden ibarettir.

    Botulinum toksin tip A uygulaması ağrılı mıdır?

    Enjeksiyon sırasında insülin iğnesinin ucu kullanılmaktadır. Bu nedenle acısı da oldukça az olmaktadır. Ayrıca işlem öncesinde cilde soğuk buz uygulaması yapılabilir veya anestetik krem kullanılabilir. Uygulama sonrası günlük aktiviteye devam edilebilir.

    Botulinum toksin tip A uygulayıcı özellikleri

    Yüz ifadesini kontrol eden kaslara ilişkin anatomik bilgisi olan bir hekim tarafından uygulanmalıdır. Her bireyin yüz kırışıklıklarının dinamiğine göre uygulama yapmak çok önemlidir, kopyalanmış gibi birbirine benzeyen yüzlerin oluşmasını engelleyen en önemli unsurdur.

    Botulinum toksin tip A kaç yıldır uygulanmaktadır?

    Botulinum toksin tip A farklı endikasyonlarda yaklaşık 32 yıldır kullanılmaktadır. Çeşitli hastalıkların tedavisinde 80’den fazla ülkede kullanılan bir ilaçtır.

    Botulinum toksin tip A uygulamasının günümüzde onaylı alanları

    Kaş arası kırışıklık tedavisi

    Aşırı terleme (Hiperhidroz)

    Göz tikleri (Blefarospazm)

    Serebral palsi

    Servikal distoni

    Fokal distoniler

    Yüz felci (Hemifasyal spazm)

    Spastisite

    Şaşılık (Strabismus)

    Botulinum toksin tip A kozmetik amaçlı kullanım alanları

    Temel uygulamalar

    Alın çizgileri

    Kaş arası çizgileri

    Göz kenarı kırışıklığı

    Kaş kaldırma

    İleri uygulamalar

    Burun etrafında oluşan kırışıklıklar

    Üst dudak kırışıklıkları

    Marionette (üzüntü) çizgileri

    Boyun çizgileri ve platisma bantları

    Yüzde asimetri

    BOTULİNUM TOKSİN TİP A uygulama sonrası etkileri ne zaman belli olmaya başlar?

    1. Uygulamadan 3-7 gün sonra etkisi görülmeye başlar.
    2. 10-14 gün içerisinde etkisi daha net olarak görülür.
    3. 7-14 gün içinde doktorunuzla kontrol amaçlı tekrar görüşebilirsiniz.
    4. Enjeksiyon yapıldıktan 30 gün sonra en etkin görünümü ortaya çıkmaktadır.

    5. Bu etki 4-6 aya kadar sürmektedir.
    6. Etki süresi kişiden kişiye farklılık gösterebilir.

    Botulinum toksin tip A doğal görünüşü olumsuz etkiler mi?

    Her uygulamada olduğu gibi bu uygulmada da işlem sonrası mimiklerin durumu ve kişiye katabileceği olumlu etkiler uygulayıcı hekim tarafından bir miktar öngörülebilir. Dolayısıyla kişiye özel ve onun görünüşünü değiştirmeyen doğal bir görünüm elde edilebilir. Bu durum, bu konuda bilgili tecrübeli ellerde yapılmasını daha da önemli kılar. Aksi durumlarda Botulinum toksin tip A uygulaması tavsiye edilmemelidir. Örneğin kişinin kaz ayaklarının azaltılması için uygulandığında, kişinin gülüşünü ne kadar etkiler, gözlerinin altı (göz torbası olanlar için) işlem sonrası nasıl etkilenir? Bu soruları her uygulayıcının sorması gerektiğini düşünüyorum. İyi bir uygulama sonrası duygularınızı mimiklerinizi kullanarak ancak kırışıklık oluşmadan ifade edebilmek mümkün olabilmektedir.

    Peki bu işlemler her yaşta ve her daima yapılabiliyor mu?

    Bizim yöntemlerimiz ikiye ayrılıyor. Birincisi erken yapılması gereken önleyici işlemler, diğeri olabildiğince geciktirilmesi gereken büyük cerrahiler… Botoksa otuzlu yaşlarda başlarsanız ve dört beş ayda bir yaptırırsanız yüzünüzün üst kısmının yaşlanmasını durdurursunuz.

  • Melanoma dikkat!! Benlerinizi kontrol ediyor musunuz?

    Malign Melanom Nedir?

    Melanom, cildimizin rengini veren melanin adlı pigmenti üreten melanosit hücrelerinden kaynaklanan deri kanserlerinden biridir ve deri kanserleri içerisinde en ölümcül olanıdır.

    Melanositler saçlı deriden, ayak tırnağına kadar derinin her bölgesinde, bunun dışında gözümüzde, ağız içi ve genital bölge gibi mukozalarda bulunmaktadır ve tüm bu bölgelerde melanom da gelişebilmektedir.

    Melanoma tüm dünyada ciddi bir sağlık sorunu olarak görülmektedir. Son yıllarda beyaz ırkta melanoma görülme sıklığı artmıştır. Dünya sağlık örgütü her yıl 132.000 yeni melanoma olgusu tahmin etmektedir. Her ülkede sıklığı değişmekle birlikte en çok Avustraya’da görülmektedir.

    Melanoma görülme sıklığı yaşa bağlı olarak artmakla birlikte, 20-45 yaş aralığında oldukça sık görülür. Tüm dünyada genel kaide olarak; melanom ne kadar erken teşhis edilirse, yaşam süresi o kadar uzamaktadır.

    Melanomun Güneş Işığı ile İlişkisi Nedir?

    Melanomun güneş ışığı ile ilişkisi çok önemlidir. Yaşlılarda sürekli güneşe maruz kalınan bölgelerde daha sık görülürken, gençlerde aralıklı ve yoğun olarak güneşe maruz kalınan bölgelerde daha sık ortaya çıkmaktadır. Özellikle çocukluk döneminde tekrarlayan kısa süreli yoğun güneş ışınlarına maruz kalmak; yaz tatili, hafta sonu tatili, dışarıda yapılan eğlenceler ve güneş yanığı önemli bir risk faktörüdür. Ozon tabakasındaki azalma güneş ışınlarına bağlı melanomların artmasına yol açmaktadır. Bu nedenle güneşi bol ülkemizde önemi daha da artmaktadır.

    Güneşten hem kendimizi hem de çocuklarımızı sürekli korumak bu yüzden çok önemlidir.

    Solaryum üniteleri de riks faktörüdür. Yılda 10 kez veya daha fazla kullananlarda risk 30 yaş üstünde 2 kat, 30 yaş altında 7.7 kat artmaktadır.

    Kimler risk altındadır?

    Açık tenli kişiler

    Çilli, renkli gözlü bireyler

    Vücudunda çok sayıda beni olanlar

    Ailesinde melanom öyküsü olanlar

    Çocukluk çağlarında güneş yanığı öyküsü olanlar

    melanom gelişimi açısından risk altındadırlar.

    Kendi Kendine Muayene Nasıl Olmalı?

    A-B-C-D-E Kuralı Nedir?

    MELANOM, deri kanserleri arasında en ölümcül olanıdır. Tedavinin anahtarı ise erken tanıdır.

    Bireyin vücudundaki benlerini kendi kendine muayene etmesi mümkündür. Ingilizce baş harflerinin kısaltılması ile belirtilen A,B,C,D,E kuralı ile benler kontrol edilmelidir.

    A (Asimetri): Bir beni ortadan ikiye ayırdığımızda her iki taraf birbirinin ayna görüntüsü şeklinde ise simetriktir. Ancak farklılıkların olması melanom açısından risk olarak değerlendirilmelidir.

    B (Border: Kenar): Benin kenarlarındaki düzensizliklere bakılır ve düzensiz olması risklidir.

    C (Color: Renk): Bir bende koyulaşma olması, renginde açılma olması yada renk alacalanması olması melanom açısından önemlidir.

    D (Diameter: Çap): 5 mm (Yarım santimetre)’den büyük benler daha risklidir.

    E (Evolution: gelişim): Bir benin doğal seyrinin dışında gelişen her türlü değişikliktir. Tavanı düz bir bende kabarıklık ortaya çıkması, genişleme olması, bende kaşıntı başlaması, kanama gelişmesi melanom gelişim sinyali açısından önemlidir.

    Yukarıda belirtilen risk grubunda olan bireyler, mevcut beninde değişiklik farkeden kişiler dermatoloğa başvurmalı ve muayene olmalıdırlar.

    Benlerin Dermatoloji Muayenesi Nasıl Yapılır?

    Benlerin muayenesi ve takibi öncelikle gözle muayene edilerek, ardından el dermoskopu yada dijital bilgisayarlı dermoskopi cihazları ile incelenerek yapılır. Bu cihazlar yüksek ışık altında ve yüksek büyütme ile benlerin yapısını, kötü olabilecek bir takım sinyalleri değerlendirme olanağı sağlamaktadır. Bu sayede incelenen lezyonun melanom açısından daha doğru değerlendirmesi mümkün olabilmektedir.

    Kötü huylu bir takım belirtiler gözlenir ise hemen müdahale olanağı sağlanmakta, riskli olmayanların ise bilgisayar ortamında kayıt altına alınarak ileriki dönemlerde gelişiminin takibi yapılabilmektedir.

    Melanom Şüphesinde Nasıl Bir Yol İzlenir?

    Melanom şüphesinde veya teşhisi konduğunda ilk yapılacak iş o bölgeden biyopsi alınarak teşhisin netleştirilmesi ve melanom ise tipinin, derinliğinin belirlenmesidir. Mümkün ise lezyonun tamamı çıkarılarak incelenmelidir, büyük lezyonlarda ise uygun yerden biyopsi alınarak incelenebilmekte ve biyopsi sonucuna göre çıkarılması planlanabilmektedir.

    Melanom tanısı ile lezyon çıkarıldıktan sonraki tedavi ve takip süreci, melanomun tipi ve derinliğine ve bir takım melanomdaki özelliklere göre değişiklik göstermektedir.

    Unutulmamalıdır ki, melanomda erken tanı hayat kurtarır!

    Melanomun geç farkedilmesi ve gerekli operasyonun zamanında yapılmaması, bu tümörün hızla ilerleyip iç organlara yayılmasına neden olabilir.

    Eğer çok sayıda bene sahipseniz, açık tenli- kızıl saçlı- renkli gözlü yani güneş ışınları ve melanom açısından risk grubunda iseniz, ailenizde melanom öyküsü varsa, mevcut beninizde yukarıda bahsedilen değişiklikleri gözlemlediyseniz benlerinizin kontrolü ve muayene için hiç beklemeden bir dermatoloğa başvurunuz.

  • Trombositten zengin plazma

    TROMBOSİTTEN ZENGİN PLAZMA(TZP)

    Trombositten Zengin Plazma (Platelet rich plasma:PRP)1970'lerin başında çok bileşimli kan ürünlerinin bir yan ürünü olarak geliştirilmiştir. O yıllardan beri özellikle ortopedik,1 periodontik,2 maksillofasiyal,3 plastik,4 torakal,5 damar cerrahisi6-7 ve oftalmolojide8 kullanıldığı bilinmekle birlikte, son zamanlarda dermatoloji pratiğinde de yeni endikasyonlarda kullanımı dikkat çekmektedir .

    Otolog trombositten zengin plazma; santrifüj kullanılarak kişinin kendi kanından elde edilen, büyüme faktörlerinden zengin trombosit konsantrasyonu yüksek olan plazmayı ifade eder. TZP'deki trombosit yoğunluğu ve aktivitesi tam kandakinden 4 kat daha fazladır9.Trombositler; hemostazdaki rolü yanında, doku hasarında α-granüllerinden büyüme faktörleri salgılayarak doku onarımında da önemli role sahiptir10. Alfa granülleri; trombosit kaynaklı büyüme faktörü (platelet-derived growth factor: PDGF), dönüştürücü büyüme faktörü α ve β (transforming growth factor : TGF- α ve TGF- β), epidermal büyüme faktör (epidermal growth factor: EGF) ve damarsal endotelyal büyüme faktörü (vascular endothelial growth factor: VEGF) gibi çeşitli büyüme faktörleri ayrıca sitokinler ve kemokinler içermektedir 11-14.Büyüme faktörleri, sitokin, kemokin ve integrin olarak bilinen diğer sekretuar moleküller genç trombositlerde fazladır, trombositlerin 7-10 günlük yaşam süreleri boyunca az miktarda salgılanmaya devam eder. PDGF; endotel hücrelerinin büyümesini uyararak hasarlı bölgedeki fibroblastların sayısını arttırır, nötrofil ve monositlerin farklılaşmasını sağlar. Böylece kapiller damar oluşumu, kolajen üretiminin arttırılması ve granülasyon oluşumu desteklenir. TGF- β derinin yeniden yapılandırılmasında hayati önem taşımaktadır: Örneğin yara iyileşme sürecinde bizzat kolajen sentezini uyarmasının yanında, PDGF ile birlikte inflamatuvar yanıta da katılır ve ekstrasellüler matriks sentezini uyarır12. EGF kemotaksiste rol alır, keratinosit ve fibroblastların çoğalmasını uyarır. Çoğalan fibroblastlar kolajen üretimini arttırır. VEGF endotel hücrelerin çoğalmasını uyarır, böylece yeni damar oluşumunu arttırır, mevcut kapiller damar geçirgenliğini arttırır ve hücre büyümesi ve anjiogenez için gerekli mikroçevreye katkıda bulunur. İnsülin benzeri büyüme faktörü (Insulin like growth factor: IGF), IGF-1 ve IGF-2 dahil, vasküler endotel hücreleri için kemotaktik role sahiptir. Böylece vasküler endotel hücrelerinin hasarlı alana migrasyonunu uyarır, anjiogenezi destekler ve PDGF ile birlikte endotel ve epidermis yenilenme oranını arttırır 12-16.

    TZP'nin dermatolojik kullanım alanları

    Trombositten zengin plazmanın tedavide kullanılması fikri çok miktarda büyüme faktörü içermesinden kaynaklanmıştır. Büyüme faktörleri klinik olarak kronik yaraların tedavisinde, yumuşak doku hasarında, kemik bozukluklarında, kırışıklık giderilmesinde ve akut travmalarda kullanılmaktadır.Dermatokozmetolojik uygulamalarda çeşitli endikasyonlarda yer bulmaktadır13-20. Tablo 1.'de sunulan bu kullanım alanlarında sonuçlar klinik gözlemlere dayanmakta olup, kontrollü çalışmalara gereksinim vardır.

    Eppley ve ark.13 tarafından yapılan bir araştırmada kronik, iyileşmeyen kutanöz ülserlerin tedavisinde granülasyon dokusunun epitelizasyonunu hızlandırmak için otolog trombosit faktörlerinin kullanılabileceği ileri sürülmüştür. Bu çalışmanın, kronik deri ülserlerinin iyileşmesini hızlandıran, otolog kandan elde edilen aktive edici faktörlerin kullanıldığı ilk klinik uygulama olduğu bildirilmiştir. Başka bir çalışmada, TZP derideki ülserlerde kullanılmış, dokuda granülasyon dokusu oluşumu ve epitelizasyonun hızlanmasında etkili olduğu gösterilmiştir12.

    Trombositten zengin plazma, derinin destek dokuların zaman içinde azalmasıyla ortaya çıkan yüz ve boyun kırışıklıklarında, deri sarkması ve pigmentasyon sorunlarında oldukça etkili bulunmaktadır. Deri yaşlanması; kronolojik yaşlanma sonucu derinin koruyucu fonksiyonlarında düşüş olması yanında sigara, güneşe maruziyet(fotoyaşlanma) ve çeşitli kimyasallara maruziyet gibi çevresel faktörlerin etkileşiminin doğal bir sonucudur. Fotoyaşlanmanın en önemli sebebi olan UVB'nin, dermal fibroblastlardan kolajenaz üretimini arttırdığı ve kolajenaz gen ekspresyonunu uyardığı gösterilmiştir21,22. Sürekli UVB'ye maruz kalan deride, kolajen dejenerasyonu, dermal ekstrasellüler matriks bütünlüğünün bozulması ve elastik dokudaki değişiklikler deri direncinde azalmaya neden olarak kırışıklıklara yol açar. Topikal büyüme faktörlerinin uygulanması; yeni kolajen sentezinin arttırılmasını sağlayarak foto yaşlanmış yüz derisinin gençleştirilmesi ve klinik görünümün iyileştirilmesini sağlar17. Na JI ve ark.14 kırışıklık azaltılması ve skar tedavisinde kullanılan fraksiyonel karbondioksit lazer uygulamalarından sonra hastalara TZP uygulanmasıyla, yara iyileşmesinde hızlanma, eritem gibi geçici istenmeyen etkilerde azalma ve deri sıkılığında artma olduğunu bildirmişlerdir. TZP aşırı damar oluşumuna neden olmaksızın yeterli düzeyde vaskülarizasyon sağlar. Böylece fraksiyonel yüzey yenileyici CO2 lazerden sonra gelişebilen eritem süresi kısalır14.

    TZP uygulaması üst yüz bölgesinde alın, göz kenarı kırışıklıklarında, zigomatik bölge sarkmalarında başarı ile uygulanmaktadır. Orta ve alt yüz bölgesinde burun kenarı kırışıklıklarında, çene köşeleri sarkmalarında, çene altı sarkmalarında, boyun ve dekolte kırışıklık ve sarkmalarında TZP uygulaması sonucunda etkin sonuçlar alınmaktadır23.

    Lee ve ark.15akne skarı tedavisinde ablatif karbondioksit fraksiyonel lazer uygulamasına TZP enjeksiyonunun eklenmesi sonucunda, istatistiksel olarak anlamlı olmasa da iyileşmenin daha hızlanmış olduğunu gözlemlemişlerdir. Bu çalışmada fraksiyonel lazer uyguladıktan sonra yüzün bir yanına 20 noktaya, 1.5-2 cm arayla, 0.3ml TZP intradermal olarak uygulanmış, 4 ay sonraki sonuçlar serum fizyolojik uygulanan diğer yüz yarısıyla karşılaştırılmıştır. 1 ay sonra işlem tekrarlanmıştır15.

    Jeong ve ark.24 ise tedaviye dirençli lipodermatosklerozlu bir vakada yapılan intralezyonel TZP uygulaması ile yüz güldürücü sonuç aldıklarını bildirmişlerdir.

    TZP'deki TGF-β; laminin, kolajen IV ve tenascin gibi bazal membran protein sekresyonunu uyarmaktadır. Bazal membranın hızlı onarılması sayesinde inkontinensia pigmenti gibi lezyonlar için uygulanan fraksiyonel CO2 lazerden sonra pigmentasyon gelişmediği bildirilmektedir. Öte yandan TGF- β'nın da melanogenezi azalttığı bilinmektedir25. Böylece hamilelik, yaşlılık, güneş hasarı nedeni ile oluşmuş pigmentasyon bozuklukları ve derideki skarlar ile strialarda da uygulanabilmektedir.

    TZP uygulaması ile saçlı deride, saç dökülmesi, saçlarda kırıklık, cansızlık mat görünüş şikayeti olan kişilerde başarılı sonuçlar alınmaktadır. Saç dökülmesini durdurması yanında, saç köklerini uyararak saç büyümesini aktive eder. İnce olan saçların büyümeleri aktive edildiğinde daha kalın, sağlıklı görünüme kavuşurlar. TZP uygulaması zaman içerisinde tamamen dökülmüş olan saçların yeniden çıkmasını sağlamaz, mevcut saçların daha sağlıklı olması, dökülmenin durması, saçların daha sağlıklı hale gelmesi sağlanır. Takikawa M ve ark.26 da TZP uygulamaları ile saç büyümesinde olumlu sonuçlar bildirmişlerdir.

    TZP hazırlanması ve uygulama

    Çeşitli TZP hazırlama yöntemi olsa da bunların çok azı FDA tarafından onaylanmıştır(Örn:Smart PReP ve trombosit konsantrasyon toplama sistemi:PCCS). Farklı sistemlerle elde edilen plazmadaki trombosit konsantrasyonları 2-8 kat artmış olur, dolayısıyla içerdikleri büyüme faktörleri farklıdır27,28. Uygulayıcılar FDA'nın onayladığı ve daha fazla büyüme faktörü elde edilebilen sistemleri tercih etmelidir. TZP hazırlamak için hastadan asit sitrat dekstroz(ACD) içeren antikoagülanlı tüplere venöz kan(antikoagülan/kan oranı: 1/10 olacak) alınır, 10 saniye birbiriyle karışması sağlanacak şekilde çalkalanır. Düşük devirde (3000rpm, 3 dakika) santrifüje edildiğinde tüpte üç kısım ayırt edilir. Alt kısımda eritrositler, orta kısımda buffy coat adı verilen trombosit-lökosit karışımı, en üstte ise plazma bulunur. Buffy coat dikkatlice çekilerek konsantre TZP kullanılabilir veya buffycoat ve üstteki trombositten fakir plazma yeniden 4000 rpm de 3 dakika santrifüje edilince konsantre TZP elde edilmiş olur15. Elde edilen plazma alınan kanın sadece %10'udur.Buna trombin, kalsiyum glukonat veya kalsiyum klorid gibi trombosit agonistleri eklenerek aktive edilir. Böylece trombositler degranüle olur ve büyüme faktörleri ortama verilir. Bu faktörlerin salınması kanın pıhtılaşmasından 10 dakika sonra başlar ve %95'i ilk bir saat içinde salgılanmış olur. Trombositlerin in vivo ömrü yaklaşık 9–10 gündür, oda sıcaklığında belli şartlarla 5 gün saklanabilir ama büyüme faktörü salınmı zaten çok azdır. Santrifüj sırasında, trombositlerin membran stabilizasyonunun korunması ve işlem öncesinde trombosit degranülasyonunun olmaması için düşük G gücü kullanılması çok önemlidir15, 29,30.

    Trombositten zengin plazma topikal veya enjeksiyonla uygulanabilir. Enjeksiyonlar enellikle intradermal veya subdermal olarak yapılmaktadır. Dolgu enjeksiyonu veya mezoterapide uygulanan enjeksiyon teknikleri kullanılabilir. Uygulama tekniği hakkında belli protokoller olmamakla birlikte saçlı deri için; nokta tekniği, deri yenilemede nappaj ve nokta tekniği birlikte, dolgu için de tünel tekniği kullanılabilir. Akne skarlarının tedavisinde önce subcisionyapılıp o alana TZP verilebilir. TZP uygulamalarından sonra belirgin klinik iyileşme 1-2 haftada gözlenir. Maksimum etki için 2-3 hafta ara ile 3-4 uygulama yapılması gerekmektedir18,31.

    TZP kontrendikasyonları

    Trombositopenik, hipofibrinojenemisi, karaciğer hastalığı, malignitesi olan hastalar; akut ve kronik enfeksiyonlarda, hamile ve emzirenlerde, otoimmün hastalığı olanlarda, kan ve kan ürünlerine karşı hassasiyeti olduğu bilinen kişilerde TZP kullanımından kaçınılmalıdır32.

    TZP yan etkileri

    TZP uygulamasında yan etki görülme riski hastanın kendi trombositleri kullanıldığı için oldukça düşüktür. Uygulama enjeksiyon yolu ile yapıldığı için; enjektörün deriye giriş tekniğine bağlı olarak bazı lokal yan etkiler görülebilir. Enjeksiyon yerinde oluşabilen ekimozlar, küçük çaplı olup birkaç gün içersinde tedaviye gerek olmadan iyileşir. Uygulama sırasında oluşan kızarıklık da tedavi gerekmeksizin 30-40 dk'da kendiliğinden kaybolur. Uygulama sonrasında deride hissedilen gerilme hissi 1-2 saat içersinde kaybolur. TZP uygulamasında hastanın kendi kanı kullanıldığı için herhangi bir alerjik reaksiyon görülmesi söz konusu değildir.

    Sonuç olarak TZP pratik bir yöntem olup ciddi yan etkilerinin olmaması, yaygın skar dokusu oluşturmaması, malign transformasyonlara sebep olmaması, kolay bulunabilir ve ucuz elde edilebilir olması alternatif tedavi yöntemi olarak ilgi çekmektedir. Bununla birlikte geniş serili klinik ve fibroblastlar üzerindeki etkilerini doğrulayan deneysel çalışmalarla bu bulguların desteklenmesine ihtiyaç vardır.

    KAYNAKLAR:

    1. Savarino L, Cenni E, Tarabusi C, Dallari D, Stagni C, Cenacchi A, Fornasari PM, Giunti A, Baldini N. Evaluation of bone healing enhancement by lyophilized bone grafts supplemented with platelet gel: a standardized methodology in patients with tibial osteotomy for genu varus. J Biomed Mater Res B Appl Biomater 2006;76:364-72.

    2. Hanna R, Trejo PM, Weltman RL. Treatment of intrabony defects with bovine-derived xenograft alone and in combination with platelet-rich plasma: a randomized clinical trial. J Periodontol 2004;75:1668-77.

    3. Marx RE, Carlson ER, Eichstaedt RM, Schimmele SR, Strauss JE, Georgeff KR. Platelet-rich plasma: growth factor enhancement for bone grafts. Oral Surg Oral Med Oral Pathol Oral Radiol Endod 1998;85:638-46.

    4. Powell DM, Chang E, Farrior EH. Recovery from deep-plane rhytidectomy following unilateral wound treatment with autologous platelet gel: a pilot study. Arch Facial Plast Surg 2001;3:245-50.

    5. Englert SJ, Estep TH, Ellis-Stoll CC. Autologous platelet gel applications during cardiovascular surgery: effect on wound healing. J Extra Corpor Technol 2005;37:148-52.

    6. Knighton DR, Doucette M, Fiegel VD, Ciresi K, Butler E, Austin L. The use of platelet derived wound healing formula in human clinical trials. Prog Clin Biol Res 1988;266:319-29.

    7. Crovetti G, Martinelli G, Issi M, Barone M, Guizzardi M, Campanati B, Moroni M, Englert SJ, Estep TH, Ellis-Stoll CC. Autologous platelet gel applications during cardiovascular surgery: effect on wound healing. J Extra Corpor Technol 2005;37:148-52.

    8. Korobelnik JF, Hannouche D, Belayachi N, Branger M, Guez JE, Hoang-Xuan T. Autologous platelet concentrate as an adjunct in macular hole healing: a pilot study. Ophthalmology 1996;103:590-4.

    9. Marx RE, Carlson ER, Eichstaedt RM, et al. Platelet-rich plasma: growth factor enhancement for bone grafts. Oral Surg Oral Med Oral Pathol Oral Radiol Endod 1998;85:638-646.

    10. Eppley BL, Pietrzak WS, Blanton M. Platelet- rich plasma:a review of biology and applications in plastic surgery. Plast Reconstr Surg 2006;118:147-159.

    11. Weibrich G, Hansen T, Kleis W, et al. Effect of platelet concentration in platelet-rich plasma on peri-implant bone regeneration. Bone 2004;34:665-671

    12. Tamariz-Dominque E, Castro-Munozledo F, Kuri-Harcuch W. Growth factors and extracellular matrix proteins during wound healing promoted with frozen cultured sheets of human epidermal keratinocytes. Cell Tissue Res 2002;307:79-89.

    13. Eppley BL, Woodell JE, Higgins J. Platelet quantification and growth factor analysis from platelet-rich plasma: implications for wound healing. Plast Reconstr Surg 2004;114:1502-1508.

    14. Na JI, Choi JW, Choi HR, Jeong JB, Park KC, Youn SW, Huh,CH. Rapid healing and reduced erythema after ablative fractional carbon dioxide laser resurfacing combined with the application of autologous platelet-rich plasma. Dermatol Surg 2011;37:463–468.

    15. Lee JW, Kım BJ, Kım MN, Mun S K. The Efficacy of autologous platelet rich plasma combined with ablative carbon dioxide fractional resurfacing for acne scars: A simultaneous split-face trial. Dermatol Surg 2011;37:931–938.

    16. Crovetti G, Martinelli G, Issi M, Barone M, Guizzardi M, Campanati B, Carabelli A. Platelet gel for healing cutaneous chronic wounds. Tranfusion and Apheresis Sci 2004;30:145-151.

    17. Kakudo N, Minakata T, Mitsui T, Kushida S, Notodihardjo FZ, Kusumoto K. Proliferation-promoting effect of platelet rich plasma on human adipose-derived stem cells and human dermal fibroblasts. Plast Reconstr Surg 2008;122:1352-1360.

    18. Sclafani AP.Platelet -rich fibrin matrix for improvement of deep nasolabial folds.J Cosmet Dermatol 2010;9:66-71.

    19.Lemperle G, Holmes RE, Cohen SR et al.A classification of facial wrinkles.Plast Reconstr Surg 2001;108:1735-1750.

    20. Redaelli A, Romano D, Marciano A. Face and neck revitalization with platelet –rich plasma (PRP):clinical outcome in a series of 23 consecutively treated patients. J Drugs Dermatol 2010; 9:466-472.

    21. Bernstein EF, Chen YQ, Kopp JB, Fisher L, Brown DB, Hahn PJ, et al. Long-term sun exposure alters the collagen of the papillary dermis. Comparison of sun-protected and photoaged skin by northern analysis, immunohistochemical staining, and confocal laser scanning microscopy. J Am Acad Dermatol 1996;34:209-218.

    22. Fitzpatrick RE, Rostan EF. Reversal of photodamage with topical growth factors: a pilot study. J Cosmet Laser Ther 2003;5:25-34.

    23. Kım DH, Je YJ , Kim CD, Lee YH, et al. Can platelet- rich plasma be used for skin rejuvenation?EEvaluation of effects of platelet- rich plasma on human dermal fibroblast. Ann Dermatol 2011;23:424-431.

    24. Jeong KH, Shin MK, Kim N. Refractory lipodermatosclerosis treated with intralesional platelet-rich plasma. J Am Acad Dermatol. 2011.06.040

    25. E.Burd A, Zhu N, Poon VK. A study of Q-switched Nd:YAG laser irradiation and paracrine function in human skin cells. Photodermatol Photoimmunol Photomed 2005; 21:131-7.

    26. Takıkawa M, Nakamura S, Nakamura S, Ishırara YM, Kıshımoto ZS, SasakıYK, Yanagıbayashı S, Azuma R, Yamamoto N, Kıyosawa T. Enhanced effect of platelet-rich plasma containing a new carrier on hair growth. Dermatol Surg 2011;37:1721–1729.

    27. Zimmermann R, Jakubietz R, Strasser E, et al. Different preparation methods to obtain platelet component as a source of growth factors for local application .Transfusion 2001;41:1217-1224.

    28. Marx RE. Platelet rich plasma :Evidence to support its use. J Oral Maxillofac Surg2004;62:489-496.

    29. Robiony M, Polini F, Costa F, Politi M. Osteogenesis distraction and platelet- rich

    plasma for bone restoration of the severely atrophic mandible:Preliminary results. J Oral Maxillofac Surg. 2002; 60: 630-635.

    30. Gonshor A. Technique for producing platelet-rich plasma and platelet concentrate :background and process. Int J Periodontics Restorative Dent 2002;22:547-57.

    31. Anthony P, Sclafani M.D. Applications of platelet-rich fibrin matrix in facial plastic surgery. Facial Plast Surg 2009;25:270–276.

    32. Azzena B, Mazzoleni F, Abatangelo G et al.Autologous platelet-rich plasma as an adipocyte in vivo delivery system:case report . Aesthetic Plast Surg 2008;32:155-8.

    Tablo 1. TZP'nin Dermatolojik Kullanım Alanları

    Kronik deri ülseri

    Kırışıklık giderilmesi, deri gençleştirme

    Akne skarları

    Alopesi

    Melasma

    Ablatif lazer, kimyasal peeling, roller uygulamalarında yara

    iyileşmesini arttırmak ve hızlandırmak için

    ___________________________________________________

  • Deri bakımı

    Sağlıklı deri bakımı en az deri hastalıklarının tedavisi kadar önemlidir; böylece önlenebilir deri değişikliklerinden korunmak mümkün olacaktır. Son zamanlarda toplumun bu konudaki duyarlılığı nedeniyle, kozmetik uygulamaların sağladığı güzelleşme çabalarından başka, derinin sağlıklı ve genç görünümünü sürdürmesi için eldeki bütün imkanların kullanıldığı görülmektedir.
    Deri bakımı yaş, cinsiyet, vücut bölgesi gibi faktörler yanında; kişisel deri yapısı, yaşam tarzı ve eksojen faktörlerle ilişkili olarak, karmaşık ve özen isteyen bir işlemdir. Bu makalede derinin farklı özellikleri esas alınarak sağlıklı deri bakımı prensipleri sunulmaktadır.

    Derinin sağlıklı görünmesi ve erken yaşlanma belirtilerinin önlenmesi amacıyla uygulanan deri bakımının temel prensipleri;derinin temizliği, nemlendirilmesi ve güneşten korunmasıdır.Ayrıca, istenmeyen kılların yok edilmesi, kepek giderilmesi, terleme azaltılması, tıraş ürünleri, maskeler gibi ürünler de bulunmaktadır. Deri bakımı; cinsiyet ve yaş özellikleri yanında, yapısal özellikler(kuru deri, yağlı deri, karma deri, hassas deri gibi) ve vücudun farklı bölgelerine göre değişkenlik gösterir.

    Deride yaşla oluşan değişiklikler

    Başta ultraviyole (UV) olmak üzere çeşitli dış etkenler, yaşlanmada rol alan endojen sebepler kadar etkilidirler. UV özellikle dermisi etkiler. Yaş ilerledikçe proteinlerin kalite ve miktarında değişiklik, proteoglikan, hiyaluronik asit azalması gibi kimyasal faktörler de deri yaşlanmasında rolü oynar. Her iki cinste 50 yaş civarında dermal kalınlık azalır. Diğer değişiklikler şöyle özetlenebilir:

    • Deri yumuşaklığı azalır
    • Genç erişkinlerde deri gerilimi artarken, yaşla birlikte hızlı bir azalma olur
    • Puberteden sonra deri elastisitesinde azalma olur
    • Ergenlik döneminde hormonal değişiklikler ve sebum sekresyonunda artış olurken, erişkinde ve özellikle postmenopozal kadınlarda sebum sekresyonu azalır, deri kurur.
    • Yaşla birlikte korneosit deskuamasyon oranı azalır.

    DERİ TİPLERİ
    Normal deri;herhangi bir görünür lezyonu veya rahatsızlık hissi olmayan deri olarak tanımlanabilir. Keratinizasyon, deskuamasyon, su kaybı, sebum sekresyonu ve terleme gibi biyolojik süreçler uyum halinde işler.

    Yağlı deri; pubertede, sebase bezlerin yoğun olduğu vücudun üst kısımlarında ortaya çıkar. İki şekildedir:

    • Basit yağlı deri adolesan ve genç erişkinlerde sık görülür. Deride kalınlaşma, sebase sekresyonda artış, özellikle alın ve burunda olmak üzere yüz derisinde parlak görünüm karakteristik özellikleridir. Şiddetli olgularda follikül ağızları belirginleşir(kerosis). Mikst deri bu tipin bir alt varyantıdır. Bir yanda yağlı deri bulunurken, hemen yanında epidermal atrofi gösteren ve kepeklenen kuru deri özellikleri izlenir.
    • Klinik olarak yağlı deride akne vulgaris ve seboreik dermatit tabloları ortaya çıkar.

    Kuru Deride gerginlik hissi, kepekli, pürüzlü, çatlak görünümün yanında, kabalaşma, kızarıklık ve bazen kanama olur. Transepidermal su kaybında artış, stratum korneumun bariyer fonksiyonunda azalmayla sonuçlanır.

    Edinsel kuru deri: A vitamini türevi gibi tedavi ajanları; ultraviyole ışınları; soğuk, sıcak, rüzgar, kuruluk gibi hava şartları;deterjan, çözücü gibi kimyasallara maruziyet şeklindeki dış faktörlerin etkisiyle geçici ve bölgesel kuruluk oluşabilir.
    Yapısal kuru deri: Fizyolojik kuru deri birkaç şekilde olabilir.

    1. Frajil deri;kuru ve normal deri arasında yer alır, kadınlarda veya ince derili kişilerde görülür. Eritem ve rozase sıklıkla eşlik eder, eksternal ajanlara karşı duyarlılık vardır.
    2. Senil deri: Yaşlılığın önemli bir özelliği kuru deridir.
    3. Minor kuru deri (Kserosis vulgaris): Genetik orijinli olabilir, sıklıkla soluk tenli kadınlarda görülür. Özellikle yüz, ellerin üzeri ve kollarda ortaya çıkar.

    Bütün bu farklılıklar göz önünde bulundurularak deri bakımında prensip olarak üç temel uygulama kabul edilmektedir.

    DERİ TEMİZLİĞİ
    DERİNİN NEMLENDİRİLMESİ
    GÜNEŞTEN KORUMA

    TEMİZLEYİCİLER
    Deriyi sağlıklı ve iyi görünümlü tutmak için kir, sebum, ter, ölü hücreler, uygulanmış makyaj ve gün içinde deriyi kaplayan diğer dış partiküllerin uzaklaştırılması deri temizliğinin amaçlarını oluşturur. Modern toplumda deri temizliği sosyal bir ihtiyaçtır. “Cleansing- temizlik” sözcüğü “cleaning-yıkamak” sözcüğüne tercih edilmektedir. Çünkü deri temizliği daha hassas ve kozmetik bir işlemdir.

    Farklı endikasyonlarda önerilecek çeşitli temizleme yolları bulunmaktadır. Burada sosyal amaçlı deri temizliği anlatılacaktır. Temizleyiciler hazırlanırken, yağ ve diğer bütün sebase kaynaklı lipitik sekresyonları ortadan kaldırmanın ideal olduğu düşünülür ancak; serebrosit ve seramitler gibi deride aşırı su kaybını önlemede anahtar role sahip yapısal lipitler korunmalıdır. Lipitler üzerinde dengeli bir etki sağlamak için en önemli faktör, doğru surfaktanı seçmektir. Kötü formüle edilmiş temizleyiciler sadece deriyi kurutmakla kalmaz, sonradan uygulanacak nemlendiricilerin duyarlandırma riskini de arttırırlar (örneğin vit A içeren nemlendiricilere reaksiyon). Güçlü anyonik surfaktanlar kremlerin penetrasyonunu ve hassasiyet riskini arttıracaktır.
    Temizleyicilerde bulunan; deterjan, nemlendirici, köpükleyici, emülsifiye edici ve solubulizer fonksiyonları olan surfaktanlar (yüzey aktif maddeler) 4 çeşittir. Surfaktanların geniş bir pH aralığı vardır, bu nedenle derinin pH dengesini etkilerler. Deri pH'sı ortalama 5.3'dür (4-6.5 arası) . Temizleyicilere sitrik asit, laktik asit, limon suyu eklenerek asit pH sağlanabilir. Ayrıca; su , nemlendiriciler(gliserin, lanolin, bitkisel yağlar), koruyucu maddeler, koku ve renk maddeleri (bazı ürünlerde), stabilize ediciler, köpük arttırıcılar, katılaştırıcılar, antibakteriyel ajanlar, pH düzenleyici maddeler de temizleyicilerin bileşiminde yer almaktadır. Antibakteriyel olarak eklenen maddeler apokrin terleme kaynaklı kötü vücut kokuları ve diğer tıbbi endikasyonlarda önerilirler. Şeffaf sabunlarda gliserin içeriği fazladır. Ekzotik doğal meyve ve bitki içerikli temizleyicilerin tıbbi değeri tam olarak bilinmemektedir.
    Çoğu sabun ve deterjanlar alkali yapıdadırlar ve deri pH'sını arttırarak derinin fizyolojik koruyucu “asit mantosunu” bozarlar. Sodyum tuzları ve yağ asiti bileşiği olan klasik sabun veya tuvalet sabunu olarak bilinen temizleyiciler bu türdendir. Laboratuar ölçümlerinde alkali bir sabunla yıkanan deri pH'sının 2 üniteden fazla arttığı ve bu etkinin 4 saat devam ettiği gösterilmiştir. Bazı çalışmalarda ise alkali sabunla yıkadıktan sonra 30 dak ile 2 saat arasında deri pH'sının normale dönebildiği gösterilmiştir. Ancak bazı insanlarda bu kısa sürelik değişim bile deride irritasyona yol açabilir. Deri pH'sındaki artış başta stratum korneum olmak üzere deri yüzeyinde belirgin sertleşmeye sebep olmaktadır. Ayrıca sık sık sabunla yıkamak, derinin normal florasını bozacağından, bakteri ve mantarların yerleşmesine sebep olabilir. “Sindet(sentetik deterjan)” adı verilen sentetik sabunlar(sabunsuz sabun)'ın pH'sı 5.5 (çoğu non-iyonik) olduğundan, deri pH'sını değiştirmezler.Kolayca arındırılabilirler bu nedenle tercih edilmektedirler.Sindetlerden başka günlük deri temizliğinde önerilecek diğer ürünler şöyle özetlenebilir:
    KREMLER: Balmumu –boraks türü temizleyici kremler, mayileşen temizleyici kremler, emülsiyon şeklindeki temizleyici kremler bulunmaktadır. Yıkamak gerekmeksizin silinerek deriden uzaklaştırılabilirler. Deriden sadece silinerek temizlenmeleri irritasyona sebep olabileceği için suyla yıkamak tercih edilmelidir. Nemlendirici gibi algılanmamalıdırlar.
    LOSYONLAR: Yağ alkolü içerirler, silinebilir veya durulanabilirler. Krem ve losyonlar makyaj çıkarmada ve kuru derili kişilerde katı partikülleri uzaklaştırmak için çok uygundurlar. Yağ çözücü emülsiyonlar olduklarından, bir yandan makyajı temizlerken diğer taraftan deri nemlendirici bir filmle örtülür . Normal ve yağlı deri için de geliştirilmiş şekilleri vardır. Krem ve losyonlar yıkamak şartıyla sebumu da temizlemektedirler.

    SIVI TEMİZLEYİCİLER:1950'li yıllarda işçilerdeki egzemalar için geliştirilmiştir. 1970-80' lerden beri el, yüz temizliğinde popüler olmuştur. Daha az irritan olduğu iddia edilen noniyonik surfaktan içerirler, nemlendirici etkili ve kolay durulanabilir olması diğer avantajlarıdır. Bütün vücut temizliği için de en iyi seçimdir, ancak pahalı olması kullanımlarını sınırlar.

    ABRAZİV TEMİZLEYİCİLER: İçine ilave edilen partiküllerle ölü stratum korneum hücrelerini fazla ovmaya gerek kalmadan kolayca uzaklaştırarak deride uniform ve düzgün bir yüzey sağlar .Temizleme anlamında diğer ürünlere bir üstünlüğü yoktur. Haftada bir kereden fazla kullanılmamalıdır.

    TEMİZLEYİCİ YÜZ MASKELERİ: Deri bakımı için şart değildir. Deriye ince bir tabaka halinde uygulandıktan sonra 15-30 dakika beklenir, çıkartılır. Diğer temizleyicilere üstünlüğü yoktur.

    Deri tipine göre kullanılacak olan temizleyiciler değişiklik gösterir. Bunları şöyle özetleyebiliriz:

    KURU DERİDE TEMİZLİK
    Kuru deri için temizleyici kremler önerilmektedir. Bu ürünler deri yüzeyine parmakla yayılır, bir peçete yardımıyla deri yüzeyinden silinirler. Ancak yukarıda da belirtildiği gibi suyla temizlenmesi tercih edilmektedir. Temizleyici kremler derideki makyaj ve kiri çözen bileşikler içerirler. İyi bilinen bir temizleyici olan “Cold krem” bu gruptandır. Daha modern ürünlerde hafif yapılı bir bileşikle sonlanan “sorbiton YA esterleri” gibi non-iyonik emülsifiyerler bulunur. Bunların avantajı seramid ve serebrosidleri etkilememeleridir. Bu nedenle kuru ve çok kuru deri için oldukça uygundurlar.

    KARMA DERİDE TEMİZLİK
    Karma derili kişilerde yağlı deri kuru deriye bitişik konumdadır (alın, burun yağlı, yanaklar kuru ). Bu olgularda, hafif bir suda yağ emülsiyonu temizleyici seçmek oldukça önemlidir. Böylece T bölgesindeki yağın fazlası alınırken, kuru alanlara da bir miktar lipit ilave edilmiş olur.
    Bazı vakalarda kuru deriyle birlikte sebum sekresyonu artmıştır (kuru sebore). Laboratuar şartlarında seboreik kişilerde deride transepidermal su kaybının arttığı gösterilebilir. Aslında bu gözlem sebumun deride su tutucu olduğu ve dolayısıyla deri nemini arttırdığı gerçeğiyle ters düşmektedir. Kuru deri aşırı sebumla kaplı olduğu için kuru görünmez; bu sadece sebumun kuru derideki hücreleri bir arada tutmasına bağlıdır , böylece kuru derinin karakteristik gri renkli kepekli görünümü azalmış olur.

    YAĞLI DERİDE TEMİZLİK
    Bunun için en iyi metot yağlanmayı daha da arttıran yağ, mum veya diğer süper yağlı herhangi bir ajan içermeyen basit bir surfaktan solusyon kullanmaktır.
    Yağlı deri temizleyicilerinin sebum ve kiri temizlemesi yanında derinin yeniden yağlanmamasını da sağlaması beklenir. Böylece temizlikten yaklaşık 3 saat sonra ortaya çıkan parlaklık ve yağlılık derecesini azaltır. Parlamayı azaltmak için iyi bir yol da yağ absorbe eden materyallerin ilavesidir, bunlar temizleyici silinip alınınca deri yüzeyinde kalır. Durulanarak temizleyen temizleyiciler için bu teknik sınırlıdır. Çünkü deri suyla durulanınca absorbe olan materyal tamamen yıkanmış olacaktır. Son zamanlarda, poliquaternium bileşikleri (ceraphyl 60) gibi deri yüzeyinin gerginliğini etkileyen maddeler (deri lipofobik olur) eklenerek daha modern temizleyiciler geliştirilmiştir. Sonuçta sebum deri yüzeyine yayılmaz oluklarda kalır, böylece parlak görünüm oldukça azalır. Bu sonuçlara göre sebum miktarı azaltılmadan sadece sebumun deri yüzeyindeki dağılımını etkileyerek de yağlı görünüm azaltılabilir.
    Gençlerde sık görülen sebore genellikle akne ile birliktedir.Bir yandan aşırı sebumu temizleyip, follikül ağızlarının açık kalması sağlanırken, diğer yandan seramid ve serebrosidleri de kaldırmadan derinin bariyer bütünlüğü korunmalıdır.
    Akne gelişiminde en önemli adım sebumda “P. acnes” kolonisindeki artıştır. Bu nedenle yağlı deride kullanılan temizleyicilere “hexamidin diisothionate” gibi antibakteriyel bileşikler ilave edilerek akne gelişimi engellenir. Bu sırada follikül ağzındaki sebumun temizlenmesiyle infundibulumda bakteri kolonizasyonu da azalmış olur. Yine de akılda bulundurulması gereken bir nokta ; en sofistike temizleyici bile (oily/acne prone skin) deri yüzeyindeki lezyonların hepsini tam olarak tedavi etmeyecektir, fakat yeni komedon oluşumunu engeller. Tedaviye yönelik olarak “Salisilik asit” gibi keratolitikler veya “benzoyl peroksit” gibi antibakteriyel ajanlar içeren losyon veya kremler geliştirilmiştir. Bunlar derideki lezyonları hızla azaltabilirler ancak; durulandıkları için, aktif maddenin deriye geçişine yetecek kadar bir süre deri yüzeyinde kalmazlar. Bu özellik tedavi etkinliğini sınırlar. Sonuçta iyi bir temizliğin sadece deriyi daha sonraki tedaviye hazırlayacağını söyleyebiliriz.

    NEMLENDİRİCİLER

    Nemlendiriciler tek başına ileri yaş veya ultraviyolenin etkisiyle oluşan deri yaşlanması sürecini önlemezler. Yine de deride görülebilir bazı olumlu etkileri vardır. Bunların arasında, deri kuruluğunun sebep olduğu hasarı önlemek; havadaki kir, toz ve diğer küçük partiküllere karşı deriyi korumak;geçici estetik düzelme sağlamak en önemlileridir.

    Tıbbi bir sorun olmadığında bile kuru deri çoğu kişiyi rahatsız eder. Derinin nemlendirilerek tedavisi için en kolay yol deri yüzeyine su ilavesidir. Bunun için birkaç teorik mekanizma söz konusudur :

    • Oklüzyon (kapalı tedavi)uygulamak
    • Hücrelerearası mesafede alanda lipit sentezine yardımcı olmak veya takviye etmek (Kolesterol, serbest yağ asitleri, seramidler, serebrositler bu amaçla kullanılırlar)
    • Humektanlar kullanmak
    • Deri bakımı ve deri sağlığının devamı için kullanılan nemlendiriciler ve diğer bütün ürünler kozmesötik olarak adlandırılmaktadırlar. Stratum korneum ve epidermis yapısı kozmesötiklere eklenecek uygun aktif maddelerle geliştirilebilir.
    • Oklüzivler (kapatıcılar, örtücüler); stratum korneumu kaplayıp, kapatarak TESK'i azaltırlar.Sebum ve deri yenilenmesi sırasında deri yüzeyindeki ölü hücrelerden ortaya çıkan lipit doğal okluzyon etkisi gösteren faktörlerdir . Tıbbi amaçla kullanılan en etkili oklüziv ajan ise sıvı ve katı vazelindir. Ancak, deride yağlı bir his duyusuna sebep olduğu için kozmetik olarak pek kabul görmez. Diğer oklüziv ajanlar içinde parafin, squalen, lanolin, soya yağı, üzüm tohumu yağı, susam yağı, balmumu sayılabilir. Doğal bir ürün olan ve koyun yününden elde edilen lanolin, stratum korneum lipitlerinden olan kolesterol içermesi ve daha fazla oklüzyon sağlaması nedeniyle önemlidir ancak kontakt duyarlandırıcı olduğu için nemlendiricilerin içinde yer alması istenmemektedir. Oklüzivler yıkandıktan sonra nemli deriye hemen uygulandıklarında daha etkilidirler.

    Oklüzivler deride tek başına uygulandığında çok yağlı bir his verdikleri için nemlendiriciler içinde emülsifiyer olarak yer alırlar. Yağ içinde su emülsiyonları çoğunlukla vazelin içerir ve yağlı bir his bırakırlar bu nedenle pek tercih edilmezler. Yine de el kremi olarak, çok kuru deride veya kış şartlarında kullanılmaktadırlar. Su içinde yağ emülsiyonları en sık kullanılan nemlendirici formlarıdır. Daha estetiktirler, losyon veya krem formunda olabilirler. Aşırı kuru veya aşırı yağlı deri dışındaki deriler için uygundur. Oklüziv ajanlar deri yüzeyinden su kaybını azalttıkları gibi pürüzsüz bir deri görünümü de sağlarlar. Ancak, sadece deri yüzeyinde bulundukları sürece etkilidirler.Ayrıca oklüzivlerle deri yüzeyinden su kaybını %40'dan fazla azaltmak mümkün değildir, bu nedenle su tutucularla birlikte kullanılmalıdırlar .

    Humektanlar stratum korneuma penetre olabilen ve burada yüksek oranda su bağlayan, suda çözünen maddelerdir.Atmosferdeki nem oranı %80'in üzerinde olduğunda çevredeki ve epidermisteki nemi çekme özelliğine sahiptirler Çevre nemi çok az olduğunda ise epidermis ve dermisteki suyu çekerek derinin daha da kurumasına yol açabilirler, bu nedenle oklüzivlerle kombine edilerek kullanılırlar. Su tutucular stratum korneuma suyu çektiklerinden hafif şişme sağlayarak derinin pürüzsüz görünmesini ve kırışıklıkların geçici olarak azalmasını sağlarlar. Nemlendiricilerde bulunan humektanları üç grupta sınıflandırmak mümkündür:

    1. Gliserin, propilen glikol ve sorbitol gibi küçük moleküllü bileşikler,
    2. Glikozaminoglikanlar (hiyaluronik asit ,mukopolisakkarit gibi) , elastin, kolajen gibi deriye penetre olamayan makromoleküller,
    3. Üre, laktik asit, glikolik asit, malik asit, piruvik asit fosfolipit gibi doğal nemlendirici faktörler. Çeşitli kozmetik ürünlerde bulunan lipozomlar fosfolipit yapısındadırlar

    İyi bir nemlendirici üründe oklüziv ve humektanlar bir arada yer almalıdır. Böylece kesin bir okluzyon yapmadan str korneumu nemlendirip su salınmasını sağlarlar. Su salınması anlamında % 85 su taşıma kapasitesine sahiptirler, böylece hızla bulundukları ortama vererek etkili deri esnekliği sağlarlar.İlk birkaç dakikada yumuşama en fazladır bu bizzat suya bağlıdır, su çekildikçe eski haline döner.Nemlendiricilerin gerçek etkileri uzun süredeki etkileriyle ölçülür bu da nemlendiricinin deri yüzeyinde humektanlarla sağlanan su tutma kapasitesiyle ilişkilidir.
    Nemlendirici içinde hastanın yaşı, cinsiyeti ,deri tipi, yaşam tarzı ve uygulanacak vücut bölgesine göre diğer bazı maddelerin bulunması da istenebilir.

    Alfa hidroksi asitler (AHA): Stratum korneumun alt kısımlarında korneosit adezyonunu azaltarak keratolitik etki göstermesi yanında, epidermal hücre proliferasyonunu da uyarırlar. Str korneumu incelterek daha esnek olmasını sağlar. AHA, GAG ve kollajen sentezini artırabilir. Derideki ince çizgilerde ve pigmentasyonda azalma yanında gergin ve parlak bir görünüm sağlar. AHA' lar güneşli mevsimlerde nemlendiriciler içinde düşük konsantrasyonda (%4) yer almalı ve gündüz güneşten koruyucular önerilmelidir. Vücut nemlendiricilerinde de AHA bulundurulmalıdır.
    Antioksidanlar ;UVR etkisiyle oluşan serbest oksijen radikalleri (SOR) teorik olarak deri yaşlanmasından sorumludurlar . “Antioksidan ağı” olarak bilinen beş antioksidan Vit C, Vit E, glutation, lipoik asit, koenzim Q10' dur. Vit C, Vit E gibi antioksidanlar SOR'nin yaptığı hücre hasarını engelleyebilirler. Dolayısıyla yoğun güneşlenme günlerinde, günlük bakım ürünlerinde güneşten koruyucular yanı sıra antioksidanlar gibi onarıcıların da yer alması gerekir. Vit C'nin antioksidan etkisinden başka, kolajen sentezi üzerine olan etkisinden dolayı kırışıklık oluşumunu önleyici olarak da önerilmektedir.
    Tretinoin metaloproteinazlar üzerinde inhibitör etki gösterir: Kırışıklığı azaltıcı, deri yapısını düzeltici, lentigo ve aktinik keratozu azaltıcı etkileri vardır.
    Güneşten koruyucular da nemlendiriciler ve diğer kozmetik ürünlere eklenmelidir.
    Bugün deri yaşlanmasının ana sebebinin güneş hasarı olduğu kabul edilmektedir Dolayısıyla nemlendiricilerin UVB ve UVA koruyucu içermesi gereklidir. Günlük kullanımda SPF 8 yeterlidir.
    Ekzotik maddeler: Allantoin, jelatin, vitaminler, proteinler, royal bee jeli gibi maddeler nemlendiricilerdeki diğer maddelere üstün bulunmamışlardır. Son zamanlarda östrojen tipi etkisi olan soya ve deriveleri ile yeşil çay da pahalı nemlendiriciler bileşiminde yer almaktadır. Sadece hayvan deneyi olduğu için bu konuda ileri çalışmaların yapılmasına ihtiyaç vardır. Bazı nemlendiriciler balinalardan elde edilen “spermaceti” adı verilen bir madde içerir, ancak Amerika'da yasaklanmış olan bu maddenin balina katliamına karşı olanlarca da kabul edilmeyeceği açıktır.

    Yüzeyde su bağlama ve salma kuru deri problemini çözmez, ancak internal su bağlama kapasitesi artmasıyla belirgin düzelme olur. Modern nemlendiriciler GAG sentezini uyararak epidermis ve dermiste su tutulmasını artırabilirler. Bu, formüldeki retinil palmitat gibi vit A deriveleriyle sağlanır. Uzun zincirli aminoşeker olan GAG'lar, ağırlıklarının pek çok katı kadar su bağlayarak deride internal su retansiyonunu artırırlar. Dış ortamın nem oranı da derinin su içeriğini etkileyecektir. Diğer taraftan günde 6-8 bardak su içmek derinin su miktarı için gereklidir, daha fazlasının ise bir katkısı olmaz, idrarla atılır.

    Nemlendirici Kullanım Prensipleri

    • Kuru derili kişiler yüzlerini sabunla sık yıkamaktan kaçınmalıdırlar
    • Nemlendiriciler deri temizlendikten sonra, daha nemli iken, nazikçe sürülerek uygulanmalıdır.
    • Uygulama sıklığı deri tipine göre düzenlenmelidir, kuru derililerde ihtiyaca ve uygulanan nemlendirici tipine göre günde birkaç kere uygulanır.
    • Soğuk havalarda su içeriği fazla olan ürünler sürülüp, hemen soğuk havaya çıkılırsa ıslak deride soğukta kuruma artacaktır. Soğuk, kuru ve rüzgarlı havalarda nemlendiriciler dışarı çıkmadan 20-30 dakika önce uygulanmalı, yağlı kremler tercih edilmelidir.
    • Yüze uygulanan her ürün boyuna da uygulanmalıdır.
    • Yüz için nemlendirici etkisi olan ürünler vücut için de etkilidir, ancak daha geniş alanlar olduğu için krem ve pomat yerine uygulanması daha kolay olan losyonlar şeklinde üretilmektedirler.
    • Vücut nemlendirilmesinin banyodan sonra derinin su içeriğinin en fazla olduğu anda yapılması önerilmelidir.
    • Çok kuru derili kişilerde banyo sonrasında uygulanan vücut yağları etkili nemlenme sağlayacaktır.
    • Çalışmalar deri yüzeyine uygulanan kremlerin 8 saat sonra sadece %50'sinin bulunduğunu göstermiştir.
    • Gündüz kremleri güneşten koruyucu içermelidir.
    • Yüze uygulanan kremlerin göz çevresine uygulanmasından irritasyon riski nedeniyle kaçınılmalıdır.
    • Klasik bakım ürünleri lipit içeriği ve emülsiyon tiplerine göre 2 çeşit krem (gündüz, gece)içerirler. Optimum bakım elde etmek için her bir ürünün içeriği ve kullanma sıklığı, kişinin yaşı, deri tipi, mevsim ve iklim özellikleri göz önünde bulundurulmalıdır.

    Deri tiplerine göre nemlendirici seçimi:

    Kuru derili kişilerde sadece humektan içeren nemlendiriciler yeterli olmayacaktır. Okluziv etkisi fazla olan yağlı kremler uygulanmalıdır. Normal deride humektan da içeren su içinde yağ emülsiyonları uygun olacaktır.Yağlı deride soğuk havalarda oluşabilecek kuruluk dışında nemlendiriciye gerek yoktur.Eğer kombine deri söz konusu ise, “T” bölgesine çok gerekmedikçe nemlendirici uygulanmaz, yüzün kalan kısımlarına humektan içeren yağlı olmayan nemlendiriciler uygulanır.Yaşla birlikte derideki kuruma nedeniyle eskiden nemlendirici ihtiyacı olmayan kişilerde belli bir yaştan sonra gerekebilir.
    Mevsimsel değişiklikler de göz önünde bulundurulmalıdır.
    Hassas derili kişilerde nemlendirici içindeki koku maddeleri veya koruyucular duyarlandırıcı olabilir, bu kişilerde hipoallerjenik ürünler tercih edilmelidir.

    ULTRAVİYOLEYE KARŞI KORUMA

    Güneşten koruyucuların, güneşten koruma faktörü (SPF) değerinin yetersiz olması, güneşe çıktıktan sonra uygulanması, sadece bir kere sürülmesi veya miktarın yetersiz olması gibi yanlış kullanım örnekleriyle sıkça karşılaşılmaktadır. Kontrollü çalışmalarda 2mg/cm2 uygulanması gereken güneşten koruyucuların ancak 0.5mg/ cm2 uygulandığı anlaşılmıştır. Bu nedenle, kullanılan güneşten koruyucunun üzerinde yazılı olan SPF değerinin en çok yarısı kadar koruyucu olabileceği kabul edilebilir. Bugün deri yaşlanmasının ana sebebinin güneş hasarı olduğu kabul edilmektedir dolayısıyla, nemlendiricilerin UVB ve UVA koruyucu içermesi beklenir.

    Güneşten koruyucu kullanım prensipleri:

    • Kullanılacak üründeki UV koruma düzeyi amaca uygun olmalıdır. Günlük kullanım için en az SPF 15 değerinde güneşten koruyucu; deri tipi 1 ve 2 olanların ise 30 faktör kullanması gerekir.SPF 2-10 arası olan koruyucular minimal koruma sağlarlar.
    • Sadece deri tipi değil, bireysel özellikler de (evde, arabada, işte olma gibi) göz önünde bulundurulmalıdır.
    • Burun üzerine daha sık uygulanmalıdır.
    • Water-resistant (suya dirençli) koruyucuların etkisi suda 40 dakika süren aktivasyon sonunda bile devam etmektedir. Toplam 40 dakika yüzdükten sonra etkisi %25 den daha fazla azalmamış olmalıdır.
    • Waterproof (su geçirmez) koruyucuların etkisi, suda 80 dakika süren aktivasyon sonunda bile devam etmelidir.
    • Güneşten koruyucular gün ışığına çıkmadan en az 30 dakika önce sürülmelidirler.
    • Gün içinde güneşte kalma durumuna göre uygulama sıklığı 2 saate kadar kısalabilir. Yüksek koruma faktörlü ürünleri günde bir veya iki kez uygulamanın yetersiz olacağı akılda bulundurulmalıdır.
    • Camın UVA' ya karşı koruyucu olmadığı bilinmelidir.
    • Güneş koruyucuların Vit D sentezini engellemediği bilinmelidir.
    • Yüzün her tarafına, ellerin üzerine, dudaklara ve eşit oranda, yeterli miktarda uygulanmalıdır.
    • “sunblock” terimi güneşin tam engellendiği anlamı verdiği için FDA bu deyimin kullanılmasına izin vermeyecektir.

    FARKLI LOKALİZASYONLARDA DERİ BAKIMI

    YÜZ BAKIMI

    • Arındırma(tonik)
    • Nemlendirme
    • Güneş koruyucu
    • Kırışıklık önleyici
    • Antiseboreik, antiakne
    • Yaşlanma belirtilerini giderici bakım
    • Pigmentasyon giderici

    GÖZ ÇEVRESİ BAKIMI

    • Makyaj temizleyici
    • Kırışıklı önleyici
    • Morluk önleyici- giderici
    • Yorgunluk giderici
    • Torbaların tedavisi

    EL BAKIMI

    • Temizleyiciler
    • Sindetler, likit temizleyiciler
    • Yumuşatıcılar
    • Lanolin
    • Koruyucu tabaka oluşturan maddeler
    • Parafin, balmumu,selüloz, çinko oksit
    • Tedavi edici;
    • Allantoin, üre
    • Nemlendirici
    • Gliserin, propilen glikol, sorbitol, emülsifiyen, koruyucu ,parfüm,renk)

    AYAK BAKIMI

    • Temizlik
    • Tea tree oil içeren nemlendiriciler,
    • Antiperspiran
    • Antiseptik
    • Masaj
    • Pudra

    VÜCUT BAKIMI

    • Temizleme (sabun, scrub, kese, antibakteriyel, duş jeli)
    • Nemlendirici (üre, gliserin, vaselin, güneş sonrası nemlendiriciler )
    • Verjetürler
    • Sellülit tedavisi (incelticiler)
    • Göğüs bakımı, karın, kalça, uyluk bölgesi

  • Botoksla doğal görünebilirsiniz

    BOTOKSUNUZU KİMSE FARK ETMEYEBİLİR Mİ?

    Değerli okuyucularımız, bu makalenin konusu giderek her kesimden kabul gören, neredeyse iyi görünmenin en önemli parçası haline gelen Botoks. Botoks hakkında son birkaç yıla kadar kötü bir önyargı vardı. Yaptıranlarda bile “Aman! Botoks yaptırdığım belli olur mu?” korkusu söz konusuydu. Ancak artık Botoks yaptırmak ,aynı zamanda yaptırmamış gibi görünmek de mümkün. Sizin de anladığınız gibi başlığımızın cevabı pekala “Evet” olabilir.

    Peki neden önceden Botoks yaptırmış olanlar bu kadar iticiydi veya Botoks güzelleştirmekten çok garip bir görünüme neden oluyordu? Cevabı çok kolay: Çünkü doğal görünmüyordu. Kişisel kanaatim, “Botoks yapılmış gibi görünmek” deyiminin artık yavaş yavaş silinmeye başladığı. İlk yapılmaya başladığı yıllarda önerilen dozların belki fazla olması, enjeksiyon noktalarının belki bugünkü kadar iyi bilinmemesi nedeniyle şaşırmış gözüken, tuhaf yüzler görüyorduk. Bugün botoks yaparken amacımız hastalarımızı daha genç göstermek yerine daha dinlenmiş, aydınlık, mutlu ve daha az kırışık bir yüz ortaya çıkarmaktır. Toplumda Botoks yaptıran insanların hiç mimik yapamadıklarına dair yanlış bir düşünce var. Botoksu her meslekten insanlar yaptırabilmektedir. Buna tiyatro sanatçıları, spikerler ve politikacılar da dahildir.Dikkat ederseniz bu meslek gruplarında mimik kullanımı son derece önemlidir. Uygun yapıldığı takdirde mimikler kaybedilmeden de kırışıklıklardan kurtulmak mümkündür.

    Birkaç yıl önce katıldığım bir kongrede estetik amaçla kullanılan başka bir ürünün sloganı çok hoşuma gitmişti: “Herkes fark edecek, kimse anlamayacak”. Bence bugün, daha güzel görünmek için yapılan her işlemde amaç bu olmalı. İşlem sonrası bizi gören, çoğu zaman hemcinsimiz olan arkadaşlarımız veya dostlarımız bizdeki bu değişikliği “Sende bir güzellik var ama ne?” şeklinde ifade edebilmeli. “Ne oldu sana böyle yoksa Botoks mu yaptırdın?” sorusu doğru olmayan bir uygulamaya işaret edebilir.

    Erkeklerin Botoks yapıldığını pek anlamadıklarını düşünüyorum. Bunun nedenini bilmiyorum. Bu durumu, saçımızı başka bir renge boyattığımızda fark etmemeleri ile aynı şekilde mi değerlendirmeliyiz? Yani ne yapsak zaten anlamayan klasik bir erkek durumu diye mi yorumlamalıyız? Başka bir açıklama da Botoks yaptıran erkeklerin sayısının kadınlardan hala çok daha az olması olabilir? Ben hastalarıma uygulama yaparken “Bu belki hoşunuza gitmeyecek ama eşinizin fark etmeyeceğini şimdiden söylemeliyim” diye uyarıyorum. Bu, estetik uygulamaları onaylamayan eşler açısından arzu edilen bir durum. Fakat eşi göz doktoru olan bir meslektaşım, eşinin Botoks yaptırdığını anlamamasına çok şaşırmıştı. “Ama benim eşim bir göz doktoru, sonuçta göz çevresine etki eden bir işlem, buna rağmen hiçbir şey fark etmedi.” demişti.Ben de “Ama sonuçta o da bir erkek” diye cevaplamıştım.

    Botoks yaptırırken amacımız sadece daha genç görünmek veya mevcut kırışıklıklardan tamamen kurtulmak olmamalı. Özellikle göz çevresinde kişisel görüşüm, gülümsediğimizde az da olsa bir miktar kırışıklık kalabilir. Yaşımızı göstermekten de korkmamalıyız. Öncelikle yaşımızla barışık olalım. Olduğumuzdan çok daha genç görünmeyi istemek doğal olmayan, vücudumuzun hatta yüzümüzün diğer bölgeleri ile uyumsuz bir yüze sahip olmamıza neden olabilir.Sonuç olarak daha genç değil, daha güzel yaşlanalım.

  • Kadın ve erkeklerde erkek tipi saç dökülmesi

    KADIN VE ERKEKLERDE ERKEK TİPİ DÖKÜLME (ANDROGENETİK ALOPESİ)

    Halk arasında kellik olarak adlandırılan androgenetik alopesi, hem erkek hem de kadınlarda görülen genetik bir saç dökülmesidir. Erkeklerde görülen tipine erkek tipi dökülme, kadınlarda görülen tipine ise kadın tipi dökülme adı verilir. Ancak günlük konuşmada kadın veya erkek ayırt edilmeksizin erkek tipi dökülme olarak adlandırılmaktadır. Genetik bir dökülme şeklidir ve kalın koyu renkli saçların zamanla ince, ayva tüylerine dönüşmesi ile kendini gösterir. Bu şekilde olan dökülmenin tipik bir görünümü vardır:

    Erkek tipi (Hamilton-Norvood)

    Erkek hastalarda saçlı derinin ön çizgisinin yan kısımlarındaki saçlarda incelme şeklinde başlar. Buna bağlı olarak ön saç çizgisi yanlardan geriye doğru çekilir. Saçın ön kısmı, tepesi alına yerleşmiş üçgen şeklini alır.Daha sonra tepe kısmında dökülmeyle devam eder.

    Kadın tipi (Ludwig)

    Bu tipte saçın ön çizgisi normal halinde kalırken tepenin orta kısmı açılır.

    Kadınlarda ayrıca yılbaşı ağacı tipinde bir dökülme de görülebilir. Yılbaşı ağacı tipi dökülmede yine saçın tepe kısmı açılır fakat ön saç çizgisi kaybolmuştur.

    Androgenetik alopesi erkeklerin kabaca %50' sinde görülür. Erkeklerde ergenlik döneminde belirtiler görülmeye başlar.Kadınlarda görülen androgenetik alopesinin 2 farklı başlangıç yaşı vardır: Biri ergenlik dönemi, diğeri ise menapoz sonrasıdır. Menapoz öncesi kadınların yaklaşık %13' ünü etkilerken menapoz sonrası görülme sıklığı belirgin olarak artar. 70 yaşından sonra erkeklerin %80' i, kadınların % 42' sinde görülür.

    Androgenetik alopesinin nedeni nedir?

    Erkeklerde androjene bağlı bir özellik gösterir. Kıl kökü testesterondan daha güçlü olan dihidrotestesterona duyarlı hale gelir. Dihidrotestesteron, kılın büyüme evresi süresini kısaltır ve terminal kıl denilen kalın saçların ayva tüyü haline gelmesine yol açar. Erkeklerde görülen androgenetik alopesi çoğunlukla genetiktir. Erkeklerdeki androgenetik alopesi ile ilgili yapılan analizlerde, babada kellik olması halinde erkek çocuklardaandrogenetik alopesi görülme riski yüksek bulunmuştur.

    Kadınlarda sebebine dair daha az bilgi mevcuttur. Androjenlerle (testesteron) ilişkisi belirsizdir. Muhtemelen başka faktörler de yer almaktadır. Ancak androgentik alopesili bir grup hastada androgenetik alopesi ile hormonal bozukluk bir aradadır. Bu nedenle gerekli hastalarda hormonal testler de yapılmalıdır.

    Androgenetik alopesi temelde kozmetik bir problemdir. Psikolojik etkisinden başka saçın seyrelmesi nedeniyle güneş ışınları kafa derisine ulaşır ve güneşe bağlı hasara yol açar. Erkeklerde görülen androgenetik alopeside kalp krizi riski artmış olabilir. Bu tip dökülme, ayrıca prostat büyümesiile de ilişkilendirilmiştir.

    Androgenetik alopesi, teşhisi klinik muayene ile konulur. Bazen farklı saç dökülmesi tipleri ile karışabilir. Bu durumda saçlı deri biyopsisi ile teşhis doğrulanır.

    Androgenetik alopesi nasıl tedavi edilir?

    Androgenetik alopeside tedavinin 2 hedefi vardır: İlerlemeyi durdurmak ve yeni saçların çıkmasını sağlamak.

    Minoksidil: Minoksidil bir tansiyon ilacı olarak piyasaya çıkmıştır. Yan etki olarak saç çıkardığı görülmüştür. Kadın ve erkeklerdeki androgentik alopesi tedavisinde FDA tarafından onay almış ilk üründür. Sürme ilaç şeklinde kullanılır. Sprey ve köpük formu bulunmaktadır.

    Finasterid: Erkeklerde kullanım onayı olan, tablet şeklinde bir ilaçtır. Etkisi 6 aydan sonra değerlendirilebilir.

    Hormonal tedaviler: Bunların faydasına dair bilimsel veriler yetersizdir.

    Mezoterapi: bu tedavi şeklinde vitamin, mineral, minoksidil gibi damar genişletici ajanlar saç derisine enjekte edilir. Saçın dökülmesi durur ve var olan saçlar kalınlaşır. Mezoterapi ile ilgili yeterince çalışma bulunmamaktadır.

    Saç ekimi: Etkinliği klinik çalışmalarla kanıtlanmıştır. Uygun hasta seçimi ile sonuçları oldukça başarılı bulunmuştur.

    Diğer seçenekler:

    1. Aminoasitler: Özellikle sisteinin, büyüme faktörlerinin artmasına neden olduğu düşünülmektedir.

    2. Eser elementler: Çinko ve bakırın saçın beslenmesini arttırdığı ileri sürülmüştür.Androjenik alopesili hastalarda demir depolarının azalmasıyla ilgili çelişkili sonuçlar bulunmuştur. Demir eksikliği olmadan demir takviyesi yapılması ile ilgili yeterince kanıt yoktur.

    3. Vitaminler: Özellikle biotin ve niasinin saçın büyümesiyle ilgili etkileri ileri sürülmüştür ve saçın beslenmesi üzerine pozitif etkileri vardır.

    4. Proantosiyanidinler: Bu grupta prosiyanidin B de yer alır. Prosiyanidin B, antioksidan özelliklere sahip flavonoidlerdendir. Prosiyanidin B' nin, 6 aylık kullanımdan sonra erkeklerde saç sayısında önemli artışa yol açtığı gösterilmiştir.

    5. Millet seed (Darı tohumları): Darı tohumları silisik asit, aminoasitler, mineral ve vitaminleri içeren doğal bir üründür. Darı tohumu ekstresi, sistein ve kalsiyum pantotenat içeren ağız yoluyla alınan bir ilacın büyüme evresi oranlarını arttırdığı gösterilmiştir.

    6. Ginko bloba, aloa vera, ginseng, bergamot, hibiscus veya sorphora ile ilgili yapılmış bir çalışma yoktur.

    7. kafein: Bazı saç bakım ürünlerinde bulunur veandrogenetik alopeside ilerlemeyi durdurduğu ve saç çıkardığı ileri sürülmüştür. Ancak bunu kanıtlayan bir çalışma yoktur.

    8. Melatonin: Yapılan bir çalışmada kadın hastalarda androjenik alopesi veya yaygın dökülmede 6 ay boyunca sürme ilaç şeklinde uygulanan melatoninin faydalı olduğu gösterilmiştir.

    9. Düşük seviyelilazer tarağı: Çok az sayıda çalışma yapılmıştır. Faydalı olabileceği ileri sürülmüştür.

    10. Siyah yılan kökü: Östrojen seviyeleri üzerinde pozitif etkilere sahiptir. Kadın hastalarda menapoz sonrası şikayetler için kullanılır. Androjenik alopeside faydalı olabilir ancak bu konuda çalışma yapılmamıştır.

    11. Dihidrotestesteronu bloke ederek etki eden diğer ajanlar saw palmetto, beta sitosterol, yeşil çay veya polisorbat 60' tır.Androgenetik alopeside saw palmetto ile ilgili yapılan bir çalışmada saç sayısında anlamlı bir değişiklik gözlenmiştir.

    12. Amineksil. Minoksidile benzer bir mekanizmaya sahiptir ancak etkili olduğuna dair çalışma yoktur.

    13. Prostaglandin analogları: Damarlarda genişleme yoluyla etkili olabileceği düşünülmüştür.

  • Tırnak batması tedavisi

    Tırnak batması çok sık karşılaşılan bir ayak sağlığı problemidir. Günlük hayatımızı oldukça sıkıntıya sokan tırnak batması kişiye acı ve rahatsızlık vermekedir.

    Tırnak batmasının en önemli nedenleri şunlardır:

    1) Tırnakların yanlış kesimi:

    Tırnak batmasının olmaması için ayak tırnağımızın kesim şekli çok önemlidir. Ayak tırnakları hiçbir zaman el tırnakları gibi yuvarlak kesilmemeli, köşeler dışarıda kalacak şekilde düz kesilmelidir.

    2) Uygunsuz ayakkabı kullanımı:

    Tırnak batmasının ikinci önemli nedeni ayak yapımıza uymayan sivri ve dar burunlu ayakkabıların kullanımıdır. Parmak uçlarına baskı yapan sivri burunlu ayakkabılar tırnak batmasına neden olabilmektedir.

    3)Hamilelik:

    Tırnak batması, hamilelik dönemlerinde ve sonrasında da birtakım hormonal nedenlerden dolayı sıklıkla görülmektedir.

    4) İlaçlar:

    Sistemik retinoik asit gibi birtakım ilaçların kullanımı sırasında da tırnak batmaları meydana gelebilmektedir.

    Tırnak batmasının tedavisi:

    Tırnak batmaları için birçok tedavi yöntemleri uygulanmaktadır.

    Öncelikle tırnak batması tırnak çevresindeki dokuda iltihaba neden olduğundan genellikle antibiyotik tedavisi verilmektedir. Ancak bu tırnak batmasının tam tedavisi için yeterli değildir. Tırnağın batık kısmının mutlaka kurtarılması gerekir.

    Tırnak batmasında çok sık yapılan tırnak çekimi tedavisini kesinlikle önermiyoruz. Bu oldukça zahmetli ve sonuçları başarılı olmayan bir yöntemdir.

    Tırnak batması tedavisinde günümüzde uyguladığımız en etkili,pratik ve tırnağın çekilmediği yöntem TIRNAK TÜP PROTEZ yöntemidir. Lokal anestezi ile batık tırnak kenarına konulan plastik tüp 10 gün kadar kalmakta ve bu süre sonunda tırnak batması engellenmiş olmaktadır.

    Diğer tırnak batması tedavileri arasında tel takma, pamuk uygulaması gibi metodlar bulunmaktadır. Hekim hastanın durumuna göre en uygun tedaviyi uygulayarak tırnak batması sorununu ortadan kaldırmalıdır.

  • Aşırı terleme (hiperhidrozis)

    Hiperhidroz (Aşırı terleme)

    Hiperhidroz, vücudun normal fizyolojik ihtiyacından daha fazla ter salgılamasıdır. Etkilenen kişilerde psikolojik ve fiziksel rahatsızlıklara yol açar. Ekrin ter bezlerinin hiperaktivitesine bağlı olarak deri yüzeyine salınan ter miktarı artmaktadır. Toplumlarda %0.6-1 sıklığında görülür. Genellikle geç çocukluk yada ergenlik döneminde başlar. Hayat boyu devam edebildiği gibi 25-30 yaşlarında spontan olarak da kaybolabilir.

    Ter salgısı, normalde kokusuz ve süt kıvamındadır. Bakteriyel yıkım sonrasında kişiye özel ter kokusu oluşur. Vücut salgılarına geçen kokulu gıdaların tüketimi, banyo alışkanlıkları gibi faktörler ter kokusunu etkiler. Ter salgısı yağ ve kolesterin içerir. Aşırı terlemede bu özelliklerin bir rolü yoktur.

    Aşırı terleme fizyolojik olabildiği gibi bazı hastalıklarda, hormonal aktiviteye bağlı olarak da oluşabilir. Fizyolojik hiperhidrozis (aşırı terleme), vücut ısısında artış sonrasında, aşırı şişmanlıkta (obezite), fiziksel egzersiz sonrasında, sıcak ve nemli ortamlarda ve kalın giysilere bağlı olarak gelişir.

    Çocukluk yaşlarında başlayan hiperhidroz genellikle avuçiçi ve ayak tabanlarında görülür. Ailesel öykü bulunabilir. Bu türlü terleme fiziksel aktivite veya stres ile de artış gösterir. Aksiller (koltuk altı), dudak üstü aşırı terlemeleri de sık rastlanan bir durumdur.

    Her türlü aşırı terleme, kişileri sosyal yaşamdan uzaklaştıran, depresyon ve panik atağa neden olarak yaşam kalitesini bozan bir durumdur. Aşırı terlemenin en fazla görüldüğü bölgeye göre tedaviler seçilmelidir. Fiziksel muayene ile tip belirlenmeli, etiyolojik faktörler (laboratuar, görüntüleme vb.) araştırılmalıdır. Hiperhidrozda tedavi seçimi; hastanın kabul ettiği, uygulanabilir, hasta ve hekimin beklentileri karşılayan, yan etkileri olmayan yöntemler olmalıdır. Örneğin, özellikle koltuk altı terlemeleri birçok genç erişkinde ciddi ruhsal değişikliklere neden olmaktadır.

    Bu türlü terlemede “Botox uygulamaları” oldukça iyi sonuçlar vermektedir. Kişilerin yaşam kalitelerini yükselterek, sosyal yaşama uyumlarını sağlamaktadır. Özellikle koltuk altı terlemelerinde çok etkili olan botoks uygulaması, el ve ayaktaki terlemelerde uygulama öncesi iyi bir değerlendirme sonrası karar verilmelidir.

    Uzm. Dr. Nezih KARACA

  • Vitiligo hakkında merak edilenler

    Kazanılmış olarak derinin rengini veren melanositlerin kaybı ile depigmente (pigmentsiz) alanlara neden olan, bazen üveit ve diğer otoimmün olaylarla birlikte görülebilen bir hastalıktır.

    Prevlalans. Beyazlarda %1-2, siyahlarda daha fazladır.

    Yaş. Sıklıkla çocukluk veya genç erişkin yaşta başlar.

    Cinsiyet ayrımı yoktur.

    Irk. Koyu tenli kişilerde daha önemli bir problemdir.

    Meslek. Kimyasalların uyardığı depigmentasyon kapıcı, hademelerde parafenolik asit bileşenleri ile temas ile veya hidrokinonlarla oluşmakta ve vitiligoyla karışabilmektedir. Ancak bunlar farklı hastalık olarak değerlendirilmektedir.

    Genetik. Sıklıkla aileseldir, ancak tam geçiş yolu net değildir. Dördün üzerinde genin sorumlu olduğu düşünülmektedir. 777 hastanın değerlendirilmesi ile yapılan bir meta-analizde, vitiligolularda kontrol grubuna göre belirgin olarak daha fazla HLA-A2 ile bir ilişki bulunmuştur.

    Etyoloji ve Patogenez:

    Vitiligoya sebep olan başlangıç noktası bilinmemektedir. Üç major teori mevcuttur. Muhtemelen her bir mekanizma da seçilmiş hastalarda rol oynamaktadır. Herbir hipotezin ikna edici bilimsel kanıtları mevcuttur.

    Otoimmünite Hipotezi. Bir otoimmün reaksiyon, melanositlerin bazal tabakadaki normal gidişinin sürmesine engel olur.

    Nöral Hipotez. Vitiligo lezyonları sıklıkla belli bir dizilim şekline sahiptir. Bu durum da melanositlerin yıkılmasında nörokimyasal mediatörlerin sorumlu olduğunu göstermektedir.

    Kendi Kendini Yıkım Hipotezi. Melanin sentesinin bir toksik aracısı, melanositleri yıkmaktadır.

    Başlangıçta melanositler daha az melanin üretirler. Muhtemelen bu erken fazda, kötüye gidiş geri dönüşlüdür. Bu durumu, lezyonların tedavisi zamanında (erken dönemde) uygulandığında daha iyi tedaviye cevap görülmesi açıklamaktadır. Daha sonra melanositler yıkılır.

    Bazen daha derindeki kıl folikül melanositleri de yıkılır, ancak sıklıkla bunlar göreceli olarak etkilenmeden kalırlar ve deride pigment üretici hücrelerin yeni popülasyonu için potansiyel bir kaynak oluştururlar.

    Oldukça geniş bir hastalık grubu vitiligo ile ilişkilidir. Bunların bazıları hastalığın etyolojisinde bir ipucu vermektedir. Tiroid bozuklukları oldukça sık bir ilişkili faktördür, hastaların yaklaşık %30’nda bulunmaktadır. Hem hipertiroidizm ( Graves hastalığı da dahil), hem de hipotiroidizm (Hashimato hastalığı da) görülebilir. Diğer olası endokrinolojik hastalıklar, Addison hastalığı, insülin bağımlı ve erişkin başlangıçlı Diabetes mellitustur. Oldukça geniş diğer otoimmün hastalıklar da vitiligo ile ilişkilidir. Bunları Pernisiyöz anemi, lupus eritematozus, sistemik sklerozis, myastenia graves, Crohn hastalığı, primer bilier siroz, Sjögren sendromu ve alopesi areata içermektedir.

    Vitiligo için çok sayıda tetikleyici faktör bulunmasına karşın, bunların sıklıkla klinikte uygulanabilirliği mümkün değildir. Vitiligo Köbner fenomeni oldukça dramatik olabilmektedir. Hastalar aktif fazda iken, yeni lezyon gelişimi sırasındaki küçük deri travmaları vitiligoya yol açabilmektedir. Belirgin güneş yanığı da ilginç bir tetikleyicidir. Burada bahsedilen spekülasyon; melanositlerin hasar görmesi, hatta belkide daha fazla pigment üretmek için kendini aşırı zorlaması, ürünlerini salması sonrası otoimmün cevabı tetiklemesidir.

    Klinik bulgular:

    Vitiligo her yaşta ortaya çıkabilmektedir ancak sıklıkla 10-30 yaş arasında görülür. %50’nin üzerinde hastada vitiligonun 20’li yaşlarda ortaya çıktığı rapor edilmiştir. Başlangıçta küçük solukluklar yada beyaz patchler ortaya çıkar ki bunları deride yada koyu tende görmek kolaydır. Özellikle soluk kişilerde Wood ışığı oldukça yardımcıdır. Öncelikle az sayıda çapları bir ile birkaç cm arasında değişen yamalar gözlenir. Yamaların sayısı artarak birleşir, ilginç kesişen lezyonlar oluşur. Hastalar sıklıkla kaşıntıdan şikayetçi olurlar ancak yangı klinik olarak asla gözle görülemez. Bazen güneş yanığına bağlı ise lezyonlar kızarık ve ağrılı olmaktadır.

    Tutmaya meyilli olduğu bölgeler daha pigmente olan deri bölgeleridir, örneğin el-ayak üstü, genital bölge, baş, boyun, koltuk altı ve meme başı bölgeleridir. Saçlar pigmentsiz olabilir (akkiz poliozis) yada saçlı deri tutulsa bile doğal renklerinde kalabilirler.

    Vitiligo klinik özelliklerine göre sınıflandırılmaktadır

    Lokalize vitiligo

    Fokal: bir veya daha fazla yama, segmental değil

    Segmental: bir veya daha fazla patch, dermatomla bir pattern mevcut

    Generalize vitiligo

    Akrofasiyal: yüz ve elleri tutan multipl lezyon

    Genel: irregüler ancak yaygın dağılımlı patchler

    Üniversal vitiligo

    Hemen hemen tüm vucut depigmentedir. Sıklıkla patchler halinde normal deri gözlenir

    Mikst vitiligo

    İki veya daha fazla paternin kombinasyonudur

    Laboratuar bulguları:

    Klinik bulgular eğer ilişkili bir hastalığı destekliyorsa, uygun testler yapılmalıdır. Yeni araştırmalar HLA-A2 ile ilişkisi üzerinde durmaktadır. Tiroid fonksiyon testlerine bakılmalıdır.

    Gidiş ve Prognoz:

    Vitiligo çok zor bir hastalıktır. Yapılan bir araştırmada vitiligo hastalarında kontrol grubuna göre depresyon oranı anlamlı olarak daha fazla ve yaşam kalitesi belirgin olarak düşük bulunmuştur. Hastalar bununla yaşamayı bildikleri için genellikle emosyonel problemler göreceli olarak sık değildir. Bazı toplumlarda, vitiligo lepra ile karışır ve hastalar belirgin olarak dışlanırlar. Yaygın vitiligoda korunmamış bölgelerde ciddi aktinik hasar riski mevcuttur. Okuler problemleri olan hastalarda yaşam kalitesinde düşüklük gözlenebilir.

    Eğer hastalık yıllardır mevcutsa yada uzuvlarda baskınsa, spontan rezolüsyon veya tedaviye cevap pek görülmez. Atopik dermatitli hastalarda vitiligo daha ciddi ve daha kalıcıdır. Birçok değişik düzenlemelerle yeniden pigmentasyon sıklıkla kıl foliküllerinden olmaktadır.

    Tedavi:

    Vitiligo için önerilen uzun bir tedavi listesi iyi bir yaklaşımın bulunmadığını desteklemektedir. Tedavide köşe taşı, hastayla uzun bir konuşma yapmaktır, kullanılmakta olan tüm tedavilerin avantaj ve dezavantajları açıklanmalıdır.

    Sistemik

    PUVA (Psoralen ile Ultraviyole A ışığı). Sistemik tedavinin ana ajanı psoralendir ve doğal ışık yada UVA kaynağı ile kombine edilir.

    Oral PUVA tedavisi

    Işık maruziyetinden 90 dakika önce 0.3 mg/kg dozunda 8-metoksipsoralen (eğer tolere edilemiyorsa maruziyetten 2 saat önce 0.6 mg/kg trimetilpsoralen ) kullanılır.

    PUVA-Sol tedavisi (Psoralen- güneş tedavisi)

    Işığa maruziyetten 2 saat önve 0.6 mg/kg dozunda (bazen daha düşük dozlarda) trimetilpsoralen kullanılır.

    Hastalar 5 dakika süre ile tedaviye başlarlar (saat 10.00 ile 15.00 arasında). Süre 30 dakikaya kadar 5 dakikalık parçalar halinde uygulanmak üzere arttırılır. Haftada üç kez bu tedaviyi uygulayan hastaya ek tedavi verilmez.

    PUVA banyosu tedavisi

    0.5 mg/litre konsantrasyonunda suya 8-metoksipsoralen eklenir. Hasta içinde 20 dakika bekletilir. Başlangıç dozu 0.1-0.2 J/santimetrekare

    Hangi PUVA tedavi seçeneği olursa olsun, yüz ve boyun lezyonlarının tedaviye cevabı %60’ın üzerindedir. El ve ayaklardaki lezyonlarda ise bu oran daha düşüktür. Hastalar antiekran kullanımı konusunda dikkatli olmalıdırlar. PUVA tedavisi sıklıkla çocuklarda kullanılmamaktadır.

    PAUVA, KUVA.

    Beta- Karoten. Stratum korneumda vitaminin birikimi ile sarı-turuncu bir deri rengine neden olur. Günde 3-6 kez 25-30 mg’lık dozda verilir. Hasta dozajını derisindeki renk değişimi durumuna göre ayarlayabilir. Karotenler sıklıkla zararsızdırlar ancak tedavi öncesi ve tedaviden birkaç ay sonra karaciğer fonksiyonları kontrol edilmelidir. Pekçok vitiligo hastası beyaz bölgelerin yerini sarı rengin almasından memnun değildir. Koyu tenli kişilerde bu tedavinin yeri yoktur.

    Topikal

    Kortikosteroidler. Sınırlı sayıdaki erken lezyonlardaki repigmentasyon oranı %10-80 olarak rapor edilmiştir. Hastalara düşük yada orta potentli kortikosteroidler günde bir-iki kez uygulanabilir. Bu tedavi özellikle çocuklarda en uygun yoldur. Eğer steroide bağlı akne gelişirse, daha kalıcı yan etkiler açısından tedavi sonlandırılmalıdır.

    Psoralenler. Topikal psoralen kullanımı ile UVA veya güneş maruziyetinde titrasyon çok zordur. Amerikada %1 Oxsorelen losyon ile çok fazla toksik reaksiyon bildirilmiştir. Başka bir deyişle bir hastada topikal tedavi başlanması düşünülürse, PUVA ünitesinde kullanılacak maksimum konsantrasyon %0.1 iken evde %0.001 şeklindedir.

    UV Radyasyon.Dar band UVB (311nm) bazı hastalarda kullanılabilir.

    Güneş koruyucu ajanlar. Bu ajanların tedavide kullanılmasıyla ilgili net olmayan durumlar vardır ve temelinde iki neden yatar. Birincisi, vitiligolu deri albinolardaki gibi deri kanseri açısından büyük riske sahip değildir ve bu durum hala geçerliliğini korumaktadır. İkincisi ise güneş koruyucu kullanımıyla normal deri fazla bronzlaşmayacak ve lezyonlu deri ile oluşacak kontrast önlenecektir.

    Kamuflaj. Pekçok sayıda kapatıcı ajan pekçok ülkede mevcuttur. Ek olarak çeşitli natural boyalar ve dihidroksiaseton kullanılmaktadır.

    Total Depigmentasyon. Dirençli ve tatmin etmeyen sonuçlarla karşılaşılan vakalarda, tüm vucutta yaygın vitiligosu olanlarda normal deri renginin açılması ve tüm vucudun beyazlatılarak vitiligolu bölgeyle uyumlu hale getirilmesi sağlanabilir.

    Cerrahi. Vitiligoda cerrahi müdahale en yeni en yaratıcı yaklaşımdır. Pigmente deri vitiligo yamasına greftlenir ve sıklıkla transfer olan melanositler bu alanı repigmente ederler. Cerrahi repigmentasyon için en uygun hastalar stabil vitiligolulardır. Mini-punch greft, saf melanosit kültürlerinin transferi, mikst epidermal kültür transferi gibi pekçok teknik mevcuttur.

    Uzm. Dr. Nezih KARACA