Kategori: Dermatoloji

  • Felsefe, estetik ve güzellik

    Felsefe, Estetik ve Güzellik

    Felsefe disiplininde güzelliği onun ve tabiatını anlamanın anahtar temalarından biri estetiktir. Yunanca duygu, duyum ve algı gelen “aesthesia” kelimesinden gelmektedir. Yunanca süs anlamına gelen “kosmos” kelimesinden kaynağını alan “kozmetik” kelimesinden farklıdır ancak sıklıkla aynı anlamda kullanılmaktadır. Felsefede doğruluğu temel alan mantığın ve iyiliği temel alan ahlakın yanında üçüncü inceleme alanı güzelliği temel alan estetiktir.

    Duyusal değerleri ile sanatı konu edinir ve duyuların felsefesi biçimin de tanımlanır. Estetiği güzelliğin felsefesi olarakta tanımlayanlar çoğunluktadır. Bu nedenle günümüzde estetiğin en önemli konusu güzelliktir.

    Estetik terimi 1750 yılında Alman düşünür Alexander Gottlieb Baumgarten tanımlamıştır. Tanımına göre estetik, duyusal bilginin bilimidir; konusu da duyusal yetkinliktir. Gerçekleştirmek istediği, güzel üstünde düşünme sanatıdır. Estetik kavramı güzel olanı aramak,duyumsamak şeklinde açıklanır.

    İnsan kendi belirlediği ve kabul gören değerlerle bir şeyi iyi ve güzel yapar. Sahip olduğu bilgileri düzenleyen doğruluk değerleri, ahlakını düzenleyen iyilik değerleri, pratik hayatını düzenleyen yararlılık değerleri, estetik değerlerini düzenleyen güzellik değerleri gibi. Güzellik, bir varlık ya da bir nesnenin kendisini gören kişide hoş deneyimler yaşatmasıdır. Bu bir sanat eseri olarak bir heykel, bir resim, beğenilen bir şarkı olabileceği gibi, insan da olabilir. Bunlara estetik nesne, bu hazzı yaşayana, güzel olanı beğenene ya da karşısındaki nesneyi güzel olarak değerlendiren kişi ise estetik öznedir. Bireyin yani estetik öznenin estetik nesneden hoşlanmasını, ona hayranlık duymasını, beğenme duygusunu oluşturan ise nesnedeki uyum, düzen, birlik, yücelik, basitlik ve ölçülülüktür. İşte tüm bunlara güzellik denir. Öyleyse güzellik bazen soyut bazen de somut olabilen öznel ya da nesnel bir beğeni gücüyle ilişkilidir.

    Güzellik, ozanlar tarafından övülür, sanatçılar tarafından vücuda getirilmeye çalışılır; cazibelidir ve güzel olana sahip olma arzusu evrenseldir. Buna karşın güzelliğin ne olduğu konusunda bir birlik yoktur. Güzellik güzel olan nesnede midir yoksa gören gözde midir? Yani nesnel bir güzellikten, herkesin üzerinde uyuştuğu bir güzellikten bahsedebilir miyiz yoksa güzellik kişiye mi aittir?

    Bakan kişide beğeni ve hoşlanma etkileri bırakan, haz duyumlarını uyaran nesnelerin özelliği olarak tanımlanması genel olarak fenomenolojik estetik (estetik gerçekcilik) olarak adlandırılır. Öte yandan güzellik duyumunun, nesnenin özelliği olmaktansa, bakan kişinin yani öznenin duyumsayış şeklinin yapılanmışlığıyla ilintili olduğu varsayımı vardır. Buna göre güzellik, bakılan ile ilgili değil asıl olarak bakış ile ilgilidir. Bu eğilimse psikolojik estetik (estetik öznelcilik) olarak adlandırılır. Güzellik kavramının nesnel mi yoksa öznel temelli mi olduğu süregiden bir tartışma konusudur. Estetik gerçekçiliğin güzelliği belirleridiğini ve nesnel olduğunu savunanlar objedeki simetrinin, altın oran’a uygunluğun ve Fibonacci serisine göre dizilişin tabiatta varlığını savunurlar. Estetik öznelciliğin ağır bastığını vurgulayanlar ise tarih boyunca güzel diye tantılan insanların vasıflarının zaman içinde ne kadar farklılaştığını ortaya koyarlar. Güzel denilenin dış etkenlere göre nasıl değişiklik gösterdiğini irdelerler. Buna göre 1800’lü yıllarda yapılmış bir Goya tablosundaki tombul görünüşlü güzel kadın tasviri ile günümüz süpermodel’leri arasında çok büyük farklar vardır. Toplumların beğenileri estetik öznelciliğe göre zaman içinde farklılaşmıştır.

    Francisco Goya’nın Maja Urbana tablosunda tasvir edilen kadın ölçüleri

    Super model Liya Kebede günümüz kadın yüz ve vücut güzellik anlayışı

    Bu sorular ilkçağlardan beri filozofları meşgul etmiştir.

    Felsefede güzellik Platon (M.Ö.427–M.Ö.347) ile başlamıştır. Ona göre güzellik her zaman ve her yerde geçerli olan mutlak güzelliktir ve zaman ve mekan dışıdır. Bu değişmeyen güzellikler bu dünyada maddelere şekil verirler; ama madde zayıf ve kararsız olduğu için maddi güzellik bozulunca da o güzellik kalmaz. Yani asıl güzellik varlıklarda ve olaylarda değil, onlara yansıyan idealar âlemindedir.

    Aristoteles’e (MÖ 384 – MÖ 322) göre güzellik âhenktir, uyumdur. Bir bütünü meydana getiren unsurlar birbiri ile uyumlu ise, o şey güzeldir. Tabi burada simetri, orantı, tam uyum, sınırlılık gibi faktörler geçerlidir ve Aristoteles güzelliği âdeta matematik olarak değerlendirir.

    Güzelliğin uyumla ilgisi özellikle Pythagoras’ın (M.Ö. 570–M.Ö. 495) çalışmalarında önemli bir yer tutar. Pytagoras ve Pythagorascı okul, matematik ve güzellik arasında güçlü bir bağ olduğunu, özellikle, nesnelerin altın orana göre oranlandığında daha çekici göründüğünü belirlemişlerdir. Modern araştırmacılar da altın orana göre ölçülendirilmiş ve simetrik olan insan yüzlerinin, simetrik olmayanlara oranla daha çekici olduğunu belirtirler. Zira simetri kalıtsal veya edinilmiş bir kusurun olmamasına işaret eder.

    Buna karşın modern felsefenin temsilcileri olan Descartes (1596-1650), Locke (1632-1704) ve Hume (1711-1776) ile başlayan süreçte güzellik öznel bir zemine oturtulmuştur.

    Ancak yine modern filozoflardan Kant (1724-1804), güzeli bir estetik değer olarak hoş, iyi doğru ve yararlıdan ayıra-rak, sanat güzelliği ile tabiat güzelliği farkını ortaya koymaktadır. Tabiat güzelliği tabiatın bir maddede amacına ulaşmasıdır; bunun belli kuralları vardır. Sanat güzelliğinde ise çoğu kez amaç, kural yoktur; hoşa gitme ve ruhtaki estetik duygu esastır.

    Fr. Shiller’e göre de güzelliğin bir duyusal bir de akli yanı vardır. Güzellik, aklın, duyuların şekillenmesidir.

    Alman idealistlerinden Shelling’e göre de subjektif ve objektif zıtlıklarının kalktığı bir eserde yansıyan şey güzelliktir.

    Hegel’ de ise güzelliği algılanandan farklı içsel bir seviyeye yükseltir.

    Th. Vischer, estetiği “güzelin bilimi” olarak almakta ve güzeli de “varlıkların içsel mükemmelliklerinin görünüşe çıkması”, duyular tarafından algılanır hale gelmesi olarak tanımlanmaktadır. Bir varlığın içsel kusursuzluğı ile görünüşü arasındaki uyum güzeli, uyumsuzluk ise çirkinliği ortaya çıkarır. Vischer, tabiat güzelliğini de bir güzellik olarak kabul eder ve hatta sanatı; tabiatın objektif güzelliği ile insan hayalgücünün sub-jektif güzelliğinin birleşmesi olarak tanımlar.

    Varoluşçu filozoflardan Martin Heidegger’e göre ise, güzellik “varlığın aydınlanmasıdır, doğruluktur.” Ancak bu doğruluk, mantıksal doğruluk değil, gerçek doğruluktur; varlıkların içindeki doğruluktur. Varlıkların gizli olan yapısını herkesin görebileceği şekilde açığa çıkarmak, güzeli ortaya koymaktır.

    Fizikî güzelliğin kuvvetli bir göstergesi, yaygınlık ve eş arama davranışıdır. Bir karma görüntü oluşturmak maksadıyla insan yüzleri görüntülerinin bir ortalaması alındığında “ideal” görüntüye tedricen daha yakın olur ve daha çekici olarak algılanır. Bu durum ilk olarak Charles Darwin’in kuzeni Francis Galton tarafından vejeteryanların yüzleri ve et tüketenlerin yüzleri fotoğrafik olarak üst üste bindirilip birleştirildiğinde her birinde tipik bir yüz görüntsü olup olmadığının araştırılması sırasında farkedildi. Bunu yaptığı zaman farketti ki, birleştirilmiş yüz görüntüleri herhangi bir tek fotoğraftaki yüzden çok daha çekiciydi. Araştırmacılar sonuçları daha kontrollü deney koşullarında takrarladıklarında ve bilgisayar ortamında elde edilmiş, matematik olarak ortallaması alınmış bir dizi yüz resminin tek bir resimden daha güzel olduğunu buldular. Evrimsel olarak eşeyli canlıların kendilerini baskın olan yaygın ve ortalama şekle sokarak çekmeleri gerektiği bir anlam ifade eder. Doğal seçilim sonuçları, nesillerin değişiminde faydalı niteliklerin mahzurlu yanları ile yer değiştirir. Bu durum evrimi açıklayan temel kuvvettir ve Darwin’i biyolojide unutulmaz kılan ana kavramdır. Böylece tabî seçilim, faydalı özelliklerin gittikçe bir sonraki nesilde yaygınlaşır öte yandan mahzurlu özelliklerin gittikçe azalır. Eşeyli bir canlı bu yüzden uygun bir partneri ile eşleşmek isterken tuhaf, sıradışı görünüşlü özellikleri olan bireylerden kaçınması gerekirken ortalamaya yakın ve baskın yaygınlıkta olan bireyleri bilhassa tercih etmesi gerekirdi. Bu durum eş seçimi olarak tanımlanır.

    Güzelliği psikolojik olarak alıp değerlendirenler de vardır. Th. Lipps, güzeli bir insanın haz duyduğu, kendisini özgür hissettiği biçim olarak algılıyor. Oysa fenomenciler bunu kabul etmiyorlar. Onlara göre güzellik, seyredene bağlı olmayan, güzel olan varlığın yapısında temellenen bir özelliktir. Güzel bir şey, onu güzel gören olmasa da güzeldir. Güzellik varlığın içinde değildir, gerçeklik de; güzellik gerçeğe dayanır ama onun aşar. N.Hartman, güzelliğin genel ve tümel bir metafizik varsayımdan çıkartılması yerine güzel varlıklardan, ontolojiden çıkartıl-ması gerektiğini söyler.

    Genel olarak beğenilen bir kadının araştırmalar sonucunda belirlenmiş bir diğer dış özelliği bel/kalça ölçüsü oranının 0.7 civarında olmasıdır. Bel/kalça oranı kavramı, Austin, Texas Üniversitesi fizyolojistlerinden Devendra Singh tarafından geliştirilmiştir. Fizyolojist, bu orantının tam olarak kadının doğurganlığına işaret etmekte olduğunu göstermiştir. Geleneksel olarak modern çağ öncesinde yiyecek daha kıt olduğu zamanlarda kilolu insanlar zayıflara göre daha çekici bulunuyordu.

    Güzellik değişken bir değerdir. Tanımlandığı zamana, topluma, insandan insana, hattâ insanın yaşına, mesleğine, içinde bulunduğu sosyal ve psikolojik duruma göre değişen bir değerdir. Bununla birlikte değişik kültürlerde sanat ve modanın çok geniş ölçüde farklılıklar gösterdiği araştırmalar, insanların güzelliği algılamalarında çeşitli ortak noktalar bulunduğunu ortaya çıkarmıştır. Örneğin, büyük gözler ve açık ten rengi bütün kültürlerde güzel kabul edilmektedir. Yine bir bebek bütün kültürlerde tabiatından gelen bir çekiciliktedir ve gençlik, güzellik ile ilişkilidir. Birçok araştırma, güzel yüz tercihinin insanların bebeklik devirlerinden edinildiğini ve değişik cinsiyet ve kültürlerde benzer çekicilik taşıdığını ortaya koymuştur.

    Genellikle bir kişinin güzel olduğu yargısı, onun kişilik, zeka, zarafet, cazibe gibi iç güzelliği ve sağlık, gençlik, ortalamaya yakınlık ve yaygınlık, cilt gibi dış güzelliğin birleşimine bağlıdır. Bu bağlamda güzellik yarışması gibi yarışmalar, dış güzelliği ölçmenin ortak bir yolu olarak çeşitli toplumlarda önemli bir yer tutar.

    Öte yandan güzellik ideali ırkî birliği güçlendirir. Karışık ırktan çocuklar genellikle ebeveynlerinden daha çekici görünürler çünkü kalıtsal çeşitlilik kendi ebeveynlerinde bulunan genetik miraslarındaki hatalardan korur.

    Güzellik Karşılaştırma kuramının standardını temsil eder ve üstesinden gelinemediği zaman gücenme ve tatminsizliğe sebep olabilir. İdeal güzelliğe yakın olmayan insanlar cemiyetlerinden dışlanabilir. Victor Hugo’nun Notre Dame’ın Kamburu romanında çirkin görünümlü Quasimodo ortalamadan farklıdır ve bu nedenle toplumdan dışlanmıştır.

    Güzellik ideallerinin ırkî baskıların görülmesindeki olumsuz etkileri ortaya konur. Mesela, Amerikan Kültürüne hakim fikre göre siyah çehreli insanlar beyazlardan daha az çekici veya daha az arzu edilendir. Kendisini davranışsal ırkçılık olarak gösteren, siyahiliğin çirkinlik olduğu fikri Afrikalı Amerikalıların hissiyatına zarar verir.

    Estetikte güzelliğin değerledirme kriterleri; güzelliğin nitelikleri

    Estetikte güzelliğin değerlendirilmesinde objektif ve subjektif nitelikler bulunmaktadır. Bunlar;

    Subjektif nitelikler;

    Tanımlandığı zamana, topluma, insandan insana, hattâ insanın yaşına, mesleğine, içinde bulunduğu sosyal ve psikolojik duruma göre değişen bir değerdir. Çağlar boyunca kadın güzellik anlayışı değişkenlik göstermiştir. Çağlara göre güzel yüz anlayışı;

    Antikçağ güzeli. Oval yüz, dolgun dudak ve yanak, düz burun, yuvarlak çene, yumuşak alın, orantılı yüz hatları. En güzel örneği Afrodit’i ve güzelliği simgeleyen Milo Venüsü heykelidir.

    Afrodit için yapılmış Milo Venüs heykeli. Kusursuz ancak günümüz yüz estetik değerleri ile ne kadar uyumlu

    – Roma güzeli. Kocaman kara gözler, koyu renk saçları, esmer ten, yuvarlağa yakın yüz şekli, etkili göz makyajının sağladığı derin bakışlar

    Roma dönemi genç kadın figürü

    – Orta Çağ güzeli. Geniş alın, sarı saçlar, düz burun, ince kaşlar ve zayıf beden

    Orta Çağ dönemi kadın güzellik anlayışı

    – Barok güzeli. Altın sarısı saçlar, açık renk veya “saydam” ten, yuvarlak, dolgun yüz ve beden.

    Barok dönem kadın güzellik anlayışı

    Romantik Dönem güzeli. Koyu renk saçlar, açık ve solgun tenli, ince yüzler, çökmüş yanaklar

    Romantik dönem kadını

    – 20. yüzyılın başlarında antikçağ Yunan ve Roma güzelliği yine etalon olarak alınmaktaydı. Bu yüzyılın ortalarına doğru daha sert yapılı, belirgin yüz çizgileri güzel sanılmaktaydı. Günümüzde ise yüz ve vücut güzelliğinin ölçü ve tanımları farklı değerlendirilmektedir.

    Objektif nitelikler; estetik güzelliğin değerlendirilmesinde daha çok bu nitelikler üzerinde durulacaktır. Objektif nitelikleri de içsel ve dışsal olarak ikiye ayırabiliriz.

    İçsel nitelikler;

    Bir yüzün güzel olarak algılanması yüzün temsil ettikleri ile birlikte kişide var olan, duyularla değil yalnızca tinsel olarak algılanabilen asıl varolma gerçekliği yansıttığı oranda artar. Buna felsefi anlamda yüzün ide si denir ve güzel bir şey, idesine, özüne, kavramına uygun olan şeydir.

    Güzel yüz; temsil ettiği insan ırkının yüz yapısına bir bütün olarak uygun olmalıdır. Yetkin olmayan, tam olmayan şeyler güzel değildir.

    Bir yüzün güzel olabilmesi için canlı ve anlatım gücü yüksek olmalıdır.

    Monica_Belluci güzellik dışında tanımlanamayan mükemmel bir çekicilik.

    Yüz Güzelliğinin dışsal biçimsel nitelikleri de şunlardır:

    • Orantı ve simetri: Özellikle güzelliğin matematik olarak belirlenmesi sırasında karşımıza çıkan ilk orantıdır. Güzel, unsurların orantılı olarak birleşmesidir. Orantısız şey güzel olamaz. Eskiden beri sanatçılar ve filozof-lar tüm güzellikleri açıklayacak büyülü bir matematik formül aramışlar ve bunun “altın kesit” orantısında bulmuşlardır.

    Leonardo da Vinci’nin Mona Lisa portresi altın orana göre yapılmıştır.

    Orantıya bağlı olan yüz güzelliğinin bir başka niteliği simetridir. Güzel olan bir bütünün parçaları arasında ölçüye dayalı bir düzen vardır. Doğadaki güzellik büyük ölçüde simetriye bağlıdır. Canlıların bedeni sağ ve sol olarak simetriktir. Sanat eserlerinin de güzel olarak algılanmasında simetri çok önemlidir çünkü kalıtsal veya edinilmiş bir kusurun olmamasına işaret eder.

    • Uyum (harmoni): Bütün güzellikler için, parçaların uyumlu birleşmesi önemlidir. Hem hareketli hem de hareketsiz bütün-lerde uyum önemlidir. Zaten uyum olmaz ise güzellik de kalmaz, bütün de. Asıl yüz güzelliği bir yüzde karşıtların gerilimine dayanan bir uyumdur. Harmonik bir yüzün temelinde çoklukta yüzü oluşturan hareketli ve sabit antomik alanların birliği bulunur. Evrende herşey çok ve karmaşık gibi görünür. Ama çoklukta birlik sağlanınca bir uyum, bir güç, bir güzellik ortaya çıkar. Yüzün anatomik alanlarıda böyledir. Baş gibi bir kürede, burun gibi prizmatik bir yapı, gözler gibi küreler, ağız ve kaş gibi çizgiler, yüz kemikleri karmaşık bir yapı gibi görünür. Ama hepsi arasındaki harmoni ile güzellike ortay açıkar.

    Angelina Jolie kusursuz bir simetri ve uyum içerisinde yüz güzelliği örneği

    Yüz güzelliğinin değerlendirilmesinde güzellikle karışan kavramlar;

    Matematiksel doğruluk ve güzellik; Yüz estetiğinin değerlendirilmesinde sıklıkla yüzün matematiksel doruluk ile yüzün güzelliği birbirine karıştırılır. Oysa doğru ve güzel aynı şeyler demek değildir. Doğru, akla hizmet eder, genel somuttur. Oysa güzel, duygularımıza ve hayal gücümüze hitap eder ve soyuttur. Bazı doğruluklar güzeldir, ama bazıları hayranlık, heyecan ve coşku uyandırmadığı için güzel bulunmazlar. Doğruluk bir mantık yargısı, güzellik ise bir değer yargısıdır. Yüzün güzellik değerlendirilmesinde matematiksel bir çok doğru kullanılır. Bazen bu doğrulukla ilgisi olmayan bir yüz güzel olabilir.

    Güzel ve iyi kavramları; Ahlâkçı düşünürler güzelle iyinin özdeş olduğunu savunuyorlar. Oysa daha yakından incelendiğinde, güzel ve iyinin böyle içiçe girmediği görülür. Güzellik ve iyilik kişiden kişiye, toplumdan topluma değişen değerlerdir ama, iyilik daha değişkendir. İyi amaçlıdır, faydalıdır; güzelin ise her zaman amaçlı ve faydalı olduğu söylenemez. İyilik akılla, güzellik genellikle sezgiyle anlaşılır. İyiliğin belli yasaları, bağımlılıkları vardır; güzellik ise özgürlüktür. Ahlâksal iyi her zaman sempatik ve çekici değildir; güzel ise insanlarıçeker ve heyecanlandırır. Bir insanın güzel bir vücut bölgesini sergiemesi ahlaki açıda kötü olabilir. Güzel, herke-sindir; herkes güzellikler üzerinde birleşebilir ama iyilikler genellikle çıkarlara ve durumlara göre değişir.

    Güzel ve hoş kavramları; Güzelin, hoşumuza gittiği için güzel olduğunu düşünürüz. Hoşluk ta aklımızla değil, güzellik gibi, duygularımızla ilgilidir ve haz duyma ile ilgilidir. Hoşumuza giden şey, haz ettiğimiz şeydir. Haz ve hoşluk güzel üzerinde yoğunlaşmış gibi gözükür. Güzel eserler hoştur, kişiye haz ve keyif verir. Ama bu her zaman böyle olmaz. Her zaman bize hazlık ve hoşluk veren bir eser, bir durum güzel olamaz. Belli bir durumda hoşumuza giden şey, durum değiştiğinde hoşluğunu kaybeder. Hoşluk ve haz peşinde koşan, bazen alçaltıcı durumlara düşebilir. Oysa güzel tutku-su insanı büyütür, yüceltir, asilleştirir. Güzel, bizi sürekli kendine çeken bir güçtür, kuvvettir. Haz ve hoşluğun çekim süresi ise fazla değildir.

    Güzel ve faydalı kavramları;Kantın düşünceleri ile güzel ve iyiyi birbirinden ayırılınca güzel ile faydalı arasındaki bağlar da kopmuştur. Güzel bir yüzün bize faydası yoktur. Bazı düşünürler güzel ve faydalı arasında bir bağlantı kurulamayacağını, bunları birbirine ka-rıştırmamak gerektiğini, daha doğrusu fayda ve çıkarın sanatı bozacağını iddia etmişlerdir. Ancak insan giderek teknik bir çevrede yaşamak zorunda kalmaktadır. İnsan madem ki doğal güzelliklerden uzak, teknik adamların yaptığı âletlerle, onların oluşturduğu ortamlarda yaşayacaktır, öyleyse bu çevrenin hem yararlı hem de güzel olması gerekir. Zaten çağdaş hayatta da bir taraftan desinatörlük, çevre düzenleme, bir taraftan ergonomi gibi bilgi alanları teknik âletlerin ve ortamların hem faydalı hem de güzel olmasına çalışmaktadırlar.

    Güzel ve yüce kavramları; estetikçiler tarafından yüce ve yücelik de, güzellik gibi bir estetik değer olarak inceleniyor. Sanat eserlerinde güzel ve yüce ideleri her zaman bir arada bulunabilir mi? Her zaman değil. Hem güzel hem yüce olan bazı sanat eserleri vardır; ama her zaman güzel olan yüce, yüce olan da güzel olmaz. Yüce genellikle büyük ve sınırsız, insanı ezen, kontrolü altına alan olaylar ve varlıklardır. İnsan ıssız bir çölde tek başına kaldığında, bir fırtınaya tutulduğunda, gece yıldızlı gökyüzünü seyrettiğinde, muhteşem bir mimari eserle karşılaştığında “yüce” duygusuna kapılır. Bazı büyük insanlar yüce olarak değerlendirilir. Bizi aşan, hayran bırakan büyüklük ve kuvvetlere yüce deriz ve bunlar güzeli aşarlar. Yüce, güzelden daha güçlü, korkutucu, ürkütücü olabilir. Yüce olan bazı şeyler güzellik taşır, ama bazıları taşımaz.

    Bu benzerliklerin dışında güzel ve âhenk, güzel ve lüks, güzel ve latif gibi ikililerin de bazen birbirleriyle yanyana durduğu ve birlikte değerlendirildiği görülmektedir. Ancak bunlar da her zaman güzelle birlikte olan unsurlar değildir.

    Yüz estetiğinin değerlendirilmesi üzerine yargılar;

    Yüz güzelliğinin değerlendirlimesinde hasta ve doktor olarak yargılarda bulunuruz. Yargı, var olan ve olmayan doğru veya yanlış olan şeyler üzerinde ileri sürülen ifadelerdir. Yargıları birçok şekilde sınıflandırmak mümkündür.

    Yargıarımızı bilgisel ve estetik yargılar olarak ikiye ayırabiliriz.

    Bilgisel yargılar, doğru-yanlış mantığına göre incelenebilecek objektif yargılardır. Oysaestetik yargılar subjektiftir ve doğru-yanlış mantığı ile değerlendirilemez. Estetik yargı, bir ahlâk veya bilgi yargısı değildir. Onlar gibi objektif değil; haz duyma ve duymamaya dayandığı için subjektiftir.

    Estetik yargı, çıkar elde etmeye, kullanmamaya yönelik değil, sadece seyredip beğenmeye bağlıdır. Estetik yargılar bilgiler gibi kavramlara değil insanların duygularına bağlıdır ve mantıksal kurallara bağlanamaz. O, insanların duyarlık, zihin ve hayalgüçlerinin özgür ve uyumlu bir oyunu içinde ortaya çıkar.

    Estetik yargıları daha iyi anlayabilmek için, kısaca onun özelliklerine bakmak gerekir.

    Estetik yargılar bireyseldir. Herkes beğenisini hür olarak değerlendirip ifade eder. Bu beğeni, kişinin duygularına bağlıdır ve tamamen özeldir.

    Estetik yargılar subjektiftir. Renkler, şekiller, sesler kişiler tarafından farklı değerlen-dirilmiştir. Hoşa gitme ve güzel bulma olayları mantıksal yargılar gibi değerlen-dirilemez. Kimse kendinin güzel bulduğunu başkalarının da güzel bulmasını bekleye-mez. Çünkü bu yargıların subjektif (kişiye has) olduğu baştan kabul edilir. Ancak burada bir yargı anarşisine de düşülmemelidir.

    Estetik yargılar ortaktır. Estetik yargıların şartsız bir zorunluluğu yoktur. Ancak bu yargılar, sadece duyu hoşlanmasına daya-nan, hiçbir prensibe dayanmayan, tama-men keyfi olan yargılardan da ayrılmalıdır. Sanat eserlerini değerlendirmede pratik bir zorunluluk ta vardır. Özgür olarak hüküm veren insanlar; o toplumda, o çağda geçer-li olan ortak estetik duyguya (sensus com-munis aestheticus) göre hareket ederler. Bu duygu, subjektif olmakla beraber bütün insanlarda ortaktır.

    Estetik yargılar zorunludur. Bu zorunluluk ortak estetik duygudan gelir. Güzelin dün-yası hoş dediğimiz alandadır. Hoşluktan dolayı duyulan haz tamamen keyfi ve kişinin kendisi için olduğu halde, güzelden dolayı duyulan haz başkalarında da bulu-nur ve zorunlu bir hoşlanmadır. Bu haz bütün insanlarda olması gereken bireyüstü bir hazdır.

    Estetik yargılar geneldir. Gerçi estetik yar-gıların özelliklerini sayarken onun bireysel olması üzerinde durduk. Ama genel olarak değerlendirdiğimizde estetik yargının, birey -üstü ortak estetik duygu prensibine daya-nan zorunlu ve genelliği olan yargılar oldu-ğu ortaya çıktı. Bu, ideal bir durumdur. Bir kişi güzel bulduğu bir şeyi, herkesin güzel bulmasını ve beğenmesini ister. Ama farklı kültürlerden, farklı çağlardan, farklı eğitim düzeylerinden insanları değerlendirdiğimiz-de, onların vardığı estetik yargıların daha çok bireysel olduğunu görürüz.

    Estetik yargıların genelliği, subjektif bir genelliktir. Sanat tarihinde klasik olmuş re-simler, heykeller, binalar; edebiyat , müzik gibi alanlarda bütün dünyada değerli bulu-nan eserler varsa, bu genel estetik yargı-ların bulunduğunu gösterir.

    Estetik yargılar relatiftir. Bir taraftan estetik yargıları bireysel ve keyfi olarak kabul edip diğer taraftan da onu birey-üstü, zorunlu ve genel geçer yargılar olarak anlattık. Bura-da birbiri ile uzlaşmaz gibi görünen iki fikir ifade edilmiş gibi görünüyor (antonimia). Oysa estetik yargılar dünyasında relatif geçerlik olduğuna dikkat edersek, yukarı-daki zıt fikirler kendi boyutlarıyla kendi yerlerine otururlar.Bugünkü insanlık kültürü farklı merkezler etrafında gelişen tarihi kültüre dayandığı için, dünyanın farklı bölgelerinde farklı kültürler yaşamaktadır. İnsan güzelliğini değerlendiren estetik beğeniler de kültürden kültüre değişir, yani relatifdir. Ayrıca bir kültür içinde eğitim de insanların beğenilerini değiştirdiği için, farklı eğitim düzeylerindeki insanların estetik yargıları birbirinden farklı olacaktır. Ve son olarak aynı kültür içinde aynı eğitim düzeyine sahip insanlar arasında psikolojik yapı farklılıkları olduğu için bu da estetik yargıların relatifliğini güçlendirecektir.Dış güzelliği ölçmenin ortak bir yolu toplumun ortak kararı veya genel kanısı Güzellik yarışması gibi törenlerde ortaya konur. Ancak iç güzelliğin ölçülebilmesi, her ne kadar güzellik yarışmaları sıklıkla bunu dikkate aldığını iddia etse de daha zor olan bir konudur.

    1932 Türkiye ve Dünya Güzeli Keriman Halis Ece

    2002 Türkiye ve Dünya güzeli Azra Akın

    Estetik yargılar düşünseldir. Estetik yargının daha önce sayılan özelliklerine zıt olan bu fikir, L. Wittgenstein’a aittir. Ona göre, estetik yargının temelinde duygusallık yoktur, bilgi ve düşünsellik vardır. Estetik yargıyı, konunun uzmanları verir ve diğer insanlarda onlara uyarlar.

    Bir sanat eseri, onları yapan sanatçıların ve onları değerli bularak alan, koruyan, seyreden, dinleyen, okuyan estetik beğeni sahiplerinin ortak çabalarıyla ortaya çıkar. Estetikte en çok tartışılan konuların başında, insanlar arasında ortak estetik yargıların olup olmadığı konusu gelir. Bu alandaki fikirler de iki zıt grup içinde toplanır:

    a) Ortak estetik yargıların olmadığını ileri sürenler:

    Türkçede yaygın ifade “renkler ve zevkler tartışılmaz” öteden beri ortak estetik yargıların olamayacağını savunanların ana dayanağıdır. Bunlara göre herkesin bir zevki, bir beğenisi vardır. Kimi menekşeyi sever kimi orkideyi; kimi deniz kenarında tatil yapmayı sever kimi yaylalarda; kimi halk müziğini sever kimi klasik batı müziğini; kimi Picasso’yu sever kimi Rafaello’yu … yani herkesin bir zevki ve beğenisi vardır ve bunun doğruluğu ve yanlışlığı tartışılamaz. Herkesin zevki ve beğenisi kendince doğrudur ve haklıdır. “onda ne buluyor” diyebilirsiniz ama onun zevkinin nedenini soramazsınız

    Felsefik olarak estetik yargıların ve hattâ ahlâksal ve mantıksal yargıların bile ortak olmadığını ve tartışılabileceğini söyleyebiliriz. Bilgilerimiz duyumlarımıza bağlıdır; o halde herkesin kendi duyumlarıyla oluşturduğu bilgiler, verdiği hükümler doğrudur. Hiç kimse kendi duyumlarının daha doğru bilgiler vereceğini savunamaz. Bazı kişisel hoşlanmalar, o kişilerin eğilimlerine ve kişisel özelliklerine bağlıdır ve tartışılamaz. Ama estetik yargıların temeli olan güzel, o kadar kişisel değildir. Herkeste bulunan ortak estetik zevklere göre verilen bu estetik hükümler tartışılabilir. Ancak gene de tarihin çeşitli dönemlerinde, çeşitli toplumlarda ve hatta aynı toplumdaki değişik gruplar arasında birbirine zıt estetik yargıların bulunduğu gözlenmektedir.Bunun nedeni, estetik yargının kültürel ve kişisel oluşudur. Kültürü ve kişiyi etkileyen bütün faktörler estetik yargıyı da etkiler. Bir toplumun değişik tarihi dönemlerinde değişik estetik yargılar olabilir. Aynı zaman diliminde değişik dini, milli, mahalli ve sınıfsal topluluklar birbirinden farklı estetik değerlere sahip olabilirler. Bir toplulukta gençlerle yaşlılar, eğitilmişlerle eğitilmemişler birbirlerinden farklı zevklere sahip olabilirler. Dahası insanların, karakter, mizaç gibi ana psikolojik özellikleri, herhangi bir zaman onların psikolojik durumlarını etkileyen her türlü faktörler de estetik yargılar üzerinde etkili olabilir.

    b) Ortak estetik yargıların varlığını kabul edenler:

    Daha önce estetik yargının özellikleri anlatılırken, bu yargıların subjektif de olsa bir genellik ve zorunluluk gösterdiği antalımıştı. Bazı yüzler herkes tarafından beğeniliyorsa herkesin kabul ettiği yüksek estetik değerler var demektir. I. Kant duyusal beğeniye dayanan bazı yargıların tamamen sınırlı ve kısa süreli kişisel yargılar olduğunu, ama gerçek estetik yargıların duyusal olmaktan çıkıp düşünsel düzeye çıktığını, kişisel olmaktan çıkıp zorunlu ve genel geçerli hale geldiğini söylenebilir.

    Bazı görüşlerde estetik yargıları kişilerin zevkleri, hoşlarına giden şey olmaktan çıkarıp tamamen uzmanlığa bağlayarak, onların ortak ve değişmez olduğu konusunu vurgulanmaktadır. Yani estetik yargıların temelinden duygusallık kaldırılmakta, düşünsellik ve bilgi konulmaktadır

    Estetik yargı açısından, İtalyan estetikçi Benedetto Croce’yi de ortak estetik yargıların olduğunu kabul edenler grubuna koyabiliriz. O, bu konudaki fikirleri üçe ayırıyor.

  • Kök hücre ve medikal estetikte kullanımı

    KÖK HÜCRE VE MEDİKAL ESTETİKTE KULLANIMI

    Son zamanlarda estetik uygulamalar içerisinde vitamin aşısı, kan aşısı, PRP, Sertap Erener’in kök hücre uygulaması, gençlik aşısı olarak popüler olan uygulamalarda yanlış kullanılan bir tanımı Kök Hücre Uygulamalarını özetle anlatmaya çalıştık .Öncelikle yukarıda geçen hiç bir uygulama kök hücre uygulaması değil bunun ile başlayalım.

    Kök Hücresi nedir?

    Kök hücreler işlevsel olarak farklılaşmamış, yani vücudun herhangi bir organ ya da dokusunda özel bir görev yapabilmek için tam olarak olgunlaşmamış, karmaşık bir yapısı olan, sınırsız bölünebilme ve kendini yenileme yeteneğine sahip, insan vücudunda bütün dokuları ve organları oluşturan ana hücrelerdir. Kısa bir tanımla kök hücreleri, vücudun başlangıç yani öncü hücreleridir.

    Bu hücreler bölündüğünde, kendilerini ya da diğer doku hücre tiplerini üretebilirler. Örneğin, derideki kök hücreler daha fazla deri kök hücresi yapabilir ya da deriye rengini veren melanin yapmak gibi kendi özgün işlevleri olan melanosit adını verdiğimiz diğer deri hücrelerine farklılaşabilirler. Kök hücrelerin ayrışması ve spesifik bir hücreye dönüşmesi için bir uyarının gelmesi gerekmetedir.

    Kök hücreleri aynı zamanda çok genç, hızlı bölünen ve çok hareketlidirler. Örneğin deriye yerleştirildiklerinde adeta deriye enerji salgılamakta, daha hızlı bölünerek deriyi gençleştirip harekete geçirmektedir.

    Kök hücrelerin özelikleri nedir ?

    1. Kendiliklerinden yada bir uyaranla uygun bir büyüme ortamına yerleşebilirler.

    2. Çok hızlı çoğalma yetenekleri vardır.

    3. Başka vücut doku hücrelere farklılaşıp bu hücrelerin devamını sağlayabilirler.

    4. Kendilerini yeniledikleri için hücre topluluklarının devamlılığını sağlayabilirler.

    5. Vücudun bir yerindeki zedelenmeyi takiben bu dokuyu onarabilme ve onu işlevsel hale getirebilme potansiyeline sahiptirler.

    Kök Hücrelerin sınıflandırması

    Kök hücreleri farklılaşma yeteneklerine göre ya da elde edildikleri kaynağa göre şöyle sınıflandırılabilir.

    Farklılaşma yeteneklerine göre;

    1-Totipotent Kök Hücre: Sınırsız sayıda farklılaşma yeteneği ile her türlü vücut hücresine dönüşebilme yetenekleri vardır. Bu tür hücreler ancak embriyolarda bulunurlar ve embriyonik ve plasantal hücrelere dönüşmektedir.

    2-Pluripotent Kök Hücre: Sınırlı sayıda farklılaşabilen, bununla birlikte organizmada birçok dokunun oluşması veya onarımı yeteneğine sahip kök hücreleridir.

    3-Multipotent Kök Hücre : Özellişmiş hücre gurupları oluşturabilen kök hücrelerdir.

    4- Unipotent yada projenitör Kök Hücre : Tek tip kök hücre tipi oluşturabilen kök hücrelerdir Tek bir yönde farklılaşabilen hücreler örnek olarak beyinden elde edilen kök hücrenin yalnızca sinir hücresine dönüşmesi verilebilir

    5- iPKH ya da dışarıdan uyarılmış pluripotent kök hücre: iPKH embriyonik kök hücrelerin neredeyse tüm özelliklerine sahiptirler ancak, embriyodan oluşturulmamışlardır. Bu nedenle iPKH ile ilgili etik problemler yoktur. Dahası, iPKH hastanın kendi kök hücre olmayan hücresinden elde edilir, bu da, iPKH hastaya bağışıklık sistemi reddi olmaksızın verilebileceği anlamına gelmektedir ki, bu durum kök hücre nakillerinde çok önemlidir.

    Elde edildikleri kaynağa göre :

    1-Embriyonik Kök Hücre: Sperm ve ovumun döllenmesini takiben oluşan “zigot” ta embriyonik kök hücreler gelişmektedir. 5. gün içerisinde yaklaşık 150 hücreli “blastosit” denen içi boş bir küre meydana gelmektedir. Blastosit küçük kum zerrecikleri gibi hücrelerden ibarettir ve iki tip hücre kapsamaktadır; trofoblast ve merkezde bulunan hücre kümesi. Merkezdeki hücre kümesi bir araya gelerek embriyonik kök hücreyi meydana getirirler. Embriyonik kök hücreler de tüm yetişkin hücre tiplerine dönüşebilirler. Gebeliğin ilk 8 haftasına kadar dönemdeki kök hücreler bu isimle tanımlanmaktadır.

    2- Fatal Kök Hücre; Potansiyel kök hücre kaynaklarından biri de erken fetal dokudur. Embriyo döllenmeyi takiben yaklaşık 7-8 haftalık iken “fetüs”adını alır.

    3-Erişkin Kök Hücre : . Erişkin kök hücreler embriyo ve fetüsten alınan hücrelerden farklıdır ve doğumdan sonra insan ya da hayvanlarda gelişen dokularda bulunur. Erişkin tip kök hücreler bir çok dokuda bulunan hücrelerdir. Bunlar arasında kemik iliği, kan, kornea , retina, beyin, çizgili kas, karaciğer,deri, gastrointestinal sistem ve pankreas sayılabilir. Bununla birlikte bu hücrelerin elde edildiği en uygun yer bazı kemiklerin merkezinde yerleşmiş olan kemik iliğidir. Kemik iliğinde; hematopoetik kök hücreler, endotelyal kök hücreler ve mezenkimal kök hücreleri de içeren farklı tipte kök hücreler yer almaktadır. Hematopoetik kök hücrelerin kanı; endotelyal kök hücrelerin damarsal sistemi(arterler ve venler) ve mezenkimal kök hücrelerin kemik, kıkırdak, kas, yağ ve fibroblastları oluşturduğu bilinmektedir.

    Kemik iliği dışındaki erişkin kök hücre kaynakları

    Göbek kordon kanı: Erişkin kök hücreler yeni doğanın göbek kordonu gibi kaynaklardan da sağlanabilmektedir. Göbek kordonu beyin ve kemik iliğindeki benzer erişkin dokulara kıyasla daha kolay ulaşılabilir ve çoğalma potansiyeli daha yüksek bir kök hücre kaynağıdır.

    Bebek dişi: Göbek kordon kanından ya da bebek dişinin altındaki etsi yapıdan alınan kök hücreler erişkinlerden elde edilen hücrelerden daha genç kök hücrelerdir. Kültür ortamında birçok erişkin hücreden daha fazla çoğalma yeteneğine sahip olan bu hücreler farklı dokuları meydana getirme özelliğine sahiptirler. Farklı hücre tipleri oluşturmadaki potansiyelleri kapsamlı şekilde araştırılmaktadır.

    Yağ hücreleri: Yağ dokularından liposuction ile elde edilen materyalden kök hücreler elde edilmektedir.

    Tarihçe

    Kemik iliği nakillerinin başarı kazanmasıyla birlikte kök hücrelerinin nakli gündeme geldi ve ilk uygulamaları umut verici oldu. İlk önceleri yalnızca kemik iliği onarımı için kullanılan kök hücreleri, az sayıda uygulama olsa da, vücudun diğer organ ve dokuları için de kullanılmaya başlandı. Embriyolojik kökenli kök hücreleri ise sonra tanımlandı, ancak bu hücreler ile yapılan uygulamalar, ahlaki boyutta karşılaşılan sorunlar tam olarak bir çözüme kavuşturulamadığı için, birçok ülkede sınırlandırıldı ya da yasaklandı. Hâlihazırda, dünyada her yıl yaklaşık olarak 15 bin kök hücre nakli yapılmaktadır. Bunların çoğunluğu erişkin insan kaynaklı uygulamalardır.

    Günümüzde Kök Hücre Bir Tedavi Yöntemi Olarak Kabul Edilmekte midir? Kök Hücreleri Halen Hangi Hastalıklarda Kullanılmaktadır?

    Kök hücreleri dünyada henüz bir hastalık tedavi yöntemi olarak kullanılmamaktadır. İletişim araçlarında sıkça duyurulan kök hücre nakli uygulamaları daha çok doku ‘onarımı’ amacıyla yapılmaktadır. Örneğin; şeker hastalığında pankreas dokusu çalışmıyor ve insülin üretemiyorsa pankreasın yetersiz de olsa insülin üretmesini kök hücre nakli ile sağlamak veya beynin, omuriliğin bazı hücreleri çalışmıyorsa kök hücre yardımıyla sinir hücrelerinin az çok yenilenmesini sağlamak gibi. Daha önce anlatılan kemik iliğinin yetersiz işlev gördüğü kan kanseri ve bazı anemi hastalılarında da amaç kök hücreleri yardımıyla kemik iliğini onarmaktır, kan kanserini bu yol ile tedavi etmek değildir. Burada şu soru ortaya atılabilir: Anlatılan bu yöntem de bir tedavi şekli değil midir? Teorik olarak bu sorunun yanıtı evettir, ancak günümüzde bilimsel tıp disiplinleri kök hücrelerinin kullanıldığı hastalıklarda sağlanan bu standardize edilmemiş sağaltım şeklini yerleşmiş bir yöntem olarak kabul etmemektedir.

    Günümüzde kök hücreleri, en fazla olarak kan hastalıklarında kullanılmaktadır. Bunlardan en bilinenleri kan kanseri ve kalıtsal anemilerin yol açtığı kemik iliğinin çalışmadığı durumlardır. Bu hastalıkların yol açtığı kemik iliği yıkımının onarılmasında, tekrar kan üretimi yapabilir hale gelmesinde kök hücre uygulamaları ile oldukça yüksek oranda başarı sağlanmaktadır. Ayrıca şeker hastalığında pankreas için, böbrek yetmezliğinde, omurilik hasarlarında, beynin Parkinson, Alzheimer gibi çeşitli dejeneratif (sinir hücresi yıkımıyla giden) hastalıklarında, inmelerde, gözün retina hastalıklarında, bağışıklık sistemi hastalıklarında, bazı kalp ve damar yetmezliği hastalıklarında da halen hem deneysel hem de klinik olarak çalışmalar devam etmektedir. Bazı umut verici gelişmelere rağmen bu hastalıklarda henüz kesin bir başarı elde edilememiştir. Basında sık olarak yer bulan, bir organın (örneğin mesane gibi) veya dokunun (örneğin gözün ağ tabakası retina gibi) kök hücresi kullanılarak yeniden oluşturulması veya işlevsel hale getirilmesi hâlihazırda laboratuar ortamında küçük deney hayvanları üzerinde gerçekleştirilmektedir, insanda uygulaması yoktur. Ülkemizde çok yeni olarak, omurilik hasarı bulunan, tedavi için saptanmış uygun ölçütlere sahip kısıtlı sayıda felçli hastada kök hücresi nakli ile tedaviler uygulanmaya başlanmıştır. Bu çalışmaların sonuçları önümüzdeki yıllarda bildirilecektir. Son yıllarda yapılan araştırmalar kandan elde edilen kök hücrelerinin laboratuarda uygun koşullar altında yağ, kas, damar endoteli (iç çeperi), karaciğer, kıkırdak, kemik ve sinir hücrelerine dönüşebildiğini göstermiştir.

    Ülkemizde Kök Hücre Uygulamalarının Yasal Boyutu Nedir?

    Ülkemizde uzun yıllardır kök hücreleri ile hem klinik hem de araştırma düzeyinde uygulamalar yapılmakla birlikte bu konuda gerekli yasal düzenlemeler henüz ortaya konulmamıştır. 2006 yılında Sağlık Bakanlığı bünyesinde Kök Hücre Danışma Kurulu oluşturulmuştur. Bilimsel gelişmelerin ve bilgi birikiminin güncel takibinin gerçekleşmesi, kök hücrelerin araştırma ve uygulamalarında ulusal ve uluslar arası bir standardizasyon sağlanması amacıyla Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA) bünyesinde 2004 yılında Kök Hücre Çalışma Grubu oluşturulmuştur.

    Kordon Kanı Saklanmalı mıdır?

    Kordon kanı kök hücre elde etmek için iyi bir kaynaktır. Bebek doğarken alınan kan eksi 196°C’de çok uzun süre kullanıma hazır olarak saklanabilir. Kordon kanından elde edilen kök hücreleri embriyolojik kök hücreleri kadar farklılaşma yeteneğine sahip değillerdir. Kemik iliği ya da kandan elde edilen kök hücresinden farklı olarak kordon kanı günümüzde yalnızca ait olduğu kişi için kullanılmaktadır, ancak teorik olarak doku uyuşması durumunda başka kişiler için de kullanılabilir. Kordon kanının bugün için kullanımı çok sınırlıdır. İstatistiklere göre her üç bin kişiden birisinin kendi kordon kanına gereksinimi vardır. Konunun uzmanları kordon kanının saklanmasını önermemektedirler. Ülkemizde özel bazı kurumlar kordon kanı bankası hizmeti vermektedir, ancak bu kurumlar henüz resmiyet kazanmamıştır.

    Embriyolojik (Ceninin Erken Evresi) Kök Hücre Uygulaması Nedir?

    Embriyolojik kök hücreleri, ceninin erken aşamasında döllenme gerçekleştikten kısa süre sonra elde edilen hücrelerdir. Bu hücreler, ancak tüp bebek uygulamasında yapay döllenme ile oluşturulan embriyonlardan gereksinim fazlası olanlardan veya istenmeyen gebelik sonrası yapılan düşük sonucunda elde edilebilirler. Embriyolojik kök hücreleri erişkinden elde edilen kök hücrelerine göre sınırsız sayıda farklılaşma potansiyeline sahiptir (totipotent), kısaca; bu tür hücreler her türlü organdaki hasarı onarma yeteneğine sahipken erişkin tipi olanlar daha sınırlı farklılaşma gösterirler (pluripotent ve unipotent). Halen ülkemizde ve birçok ülkede embriyolojik kaynaklı kök hücre çalışmaları yasaklanmış durumdadır. İngiltere ve Belçika’da bu sınırlama yoktur, Almanya’da ise belirli kısıtlamalar getirilmiştir.

    Kök Hücre Tedavisinin Bugün İçin Bilinen Yan Etkileri Nelerdir?

    Özellikle ceninin ilk aşaması olan embriyondan elde edilen (embriyolojik) kök hücreler ile yapılan çalışmalarda yeni tümör ortaya çıkabildiği bildirilmiştir. Araştırmalarda kullanılan serum, kimyasal madde ve besi yerleri varlığında üretilen hücrelerin insan sağlığı için ne gibi potansiyel riskler taşıdığı bilinmemektedir. Otolog kök hücre nakillerinde %2, allojenik kök hücre nakillerinde ise %9 ölüm riski vardır.

    Estetik uygulamalarda kök hücre kullanımı var mıdır?

    Günümüzde estetik uygulamalar içerisinde gerçek kök hücre uygulaması yağ dokusundan elde edilerek yapılanıdır. Son çalışmalarda yağ dokusunun içinde kemik iliğinden 5 katı kadar fazla kök hücre bulunduğu saptanmıştır. Hastadan liposuction ile alınan yğ dokusu bir sistem yardımıyla laboratuvar ortamında içindeki genç kök hücreleri, yağ hücrelerinden ayrıştırılmaktadır. Bu 2.5-3 saat kadar süren bir işlemdir. Kök hücreleri ayrıştırdıktan sonra toplanıp az oranda PRP ve yağ dokusu ile karıştırılmakta ve estetik olarak amaçlanan bölgelere enjekte edilmektedir. Yaşlanmanın estetik probemleri olan, deri yağ dokusu, kas dokusu ve kemik dokusundaki azalma bu uygulama ile yerine konulmaktadır. Bu kök hücreler deride ve deri altında uygulandığı doku hücrelerini yapmakta ve onları canlandırmaktadır.

    Bu amaçla karın yada basen bölgesine küçük bir alanda lokal anestezi altında 40-200 cc yağ dokusu alınacak şekilde liposuction yapılmaktadır. Daha sonra bunlar santrifüjden geçirilmekte. Yağ dokusundan kök hücreler ayrılmaktadır.

    Daha sonra hastadan 50-100 cc kan alınarak trombosit ve büyümek faktöründen zengin PRP elde edilmektedir. Sonra Kök hücreler ile PRP birlşetirilmekte böylece kök hücreler aktive edilmektedir. Bu aktivasyon % 50 civarında. Bu karışım IPL geçirilmekte ve aktivasyon % 90 lara kadar ulaşmaktadır. En son elde edilen aktive kök hücreler hastaya damardan, deriye uygulanabilmektedir.

    Son zamanların popüler işlemi olan PRP kök hücre uygulaması değildir. PRP hastadan alınan kanın santrifüjde geçirilmesi ve trombosit adını veridiğimiz doku onarım ve yenilenme hücrelerin ayrılarak hastaya geri uygulamasıdır.

    Sertap Erener’ e yapıla kendi derisinin alınması ve deriden fibroblastların çoğaltılarak geri deriye uygulanmasıdır. Kök hücre tedavisi değildir.

  • Yaşlanma ve deri

    Deri görünür bir organ olması nedeniyle yaşlanma belirtilerini en belirgin yansıtan organdır. Yaşlanmaya bağlı olarak gelişen deri değişiklikleri hem doğal yaşlanma süreci hem de çevresel faktörlerin etkisi ile ortaya çıkar. Doğal yaşlanma sürecinde deri yıpranmaya başlayabilir ancak güneş ışınları ve çevresel faktörler derideki yaşlanma sürecini hızlandırır. Deri yaşlanmasının başlangıç yaşını saptamak güçtür. Çünkü genetik, endokrin ve çevresel faktörler her birey için farklılık gösterir.

    Doğal yaşlanma sürecinde derimizde en sık görülen değişiklikler; incelme, kuruma, kabalaşma, kırışıklık, deri esnekliğinin azalması, gevşeme ve sarkma, kahverengi lekeler, seyrek ve gri saçlar, iyi ve kötü huylu oluşumların görülme sıklığında artış şeklinde sıralanabilir. Günümüzde yaşlı popülasyonu oluşturan bireylerimizin çoğu sosyal açıdan aktif olduğundan, sağlıklı ve güzel görünüme sahip deri, tırnak ve saçların varlığını daha çok istemektedir.

    Yaşlanma ile birlikte hücre yenilenme hızının azalması ile deri üst tabakası incelir. Yara iyileşmesinde gecikme, bariyer ve ısı düzenleme fonksiyonlarında azalma görülebilir. Deriden kimyasal maddelerin temizlenme hızı azaldığından temas ekzamaları artar. Renk hücrelerinin sayı ve fonksiyonları azaldığından güneş gören bölgelerde düzensiz kahverengi lekeler oluşur. Deri alt tabakalarında bulunan kollajen ve elastin miktarının azalması ve bunları yapan hücrelerin sayı ve hacimlerinin azalması ile deri kırışıklıkları meydana gelir. Yine yaşlanmayla birlikte ter bezi sayısı azaldığından terleme azalır. Yağ bezlerinde yağ salgılama azalır, yağ bezlerinin büyüklüğü artar ve yüzde küçük yağ kistleri oluşur. Gri veya beyaz saçlar yaşlanmanın en belirgin işaretlerindendir. Kıl sayısı ve yoğunluğunun azalması ile kıl büyüme hızları azalır. Yaşla birlikte her iki cinste yaygın saç dökülmeleri görülebilir. Hormonal dengenin değişmesi ile menapoz sonrası çenenin alt kısmında kalın ve sert kıllar oluşabilir.

    Yaşlı insanlarda tırnaklarda kuruluk ve gevrekleşme, opaklaşma, sarı- gri renk değişikliği görülebilir. Tırnak uzaması azalır. El tırnaklarında kırılganlık ve ayrışma, ayak tırnaklarında kalınlaşma ve kıvrılma olabilir.

    Deri kuruluğu yaşlılığın en önemli problemlerinden biridir. Bacaklarda daha fazla olmakla birlikte el üstünde, kol ve gövdede de görülür. Deri kuru, kepekli ve çatlak görünümdedir. Kuruluğun giderilmesinde nemlendiriciler kullanılır. Bunlar krem losyon formunda olabileceği gibi likit sabun şeklinde de olabilir. Deri kuruluğu genellikle kaşıntıyı da birlikte getirir . Sıcak su ve tahrişi arttırıcı banyo kaşıntıyı arttırır. Ortam neminin arttırılması ılık su ile pansuman, nemlendirici ve steroid ilaçlar bu problemin çözümünde etkilidir.

    Yaşlanmayla birlikte melanom dışı deri kanserlerinin görülme sıklığı artmaktadır. Ayrıca deride seboreik keratoz ve solar lentigo dediğimiz iyi huylu oluşumlar da ortaya çıkar. Güneş koruyucular ve deri nemlendirilmesi bunların önlenmesinde önemlidir.

    Ayaklarımız yıllar boyu bizim ağırlığımızı çeken en önemli uzvumuzdur. Bu sebepledir ki yaşlılıkta en fazla mekanik güce maruz kalırlar. Ayak tabanında kalınlaşma, nasır, tırnak bozuklukları, zaman zaman yaralar, mantar enfeksiyonları daha sık görüldüğünde ayak sağlığının korunması kritik öneme sahiptir.

    Bu anlattıklarımızdan sonra kim yaşlanmayı ister diye sorabiliriz kendimize, peki kim yaşlanmaya engel olabilir ki ? Bana sorarsanız yaşlanmayı yavaşlatan en önemli unsurlar kişinin ruhunu genç tutabilmesi, manevi güzelliği sayesinde sahip olduğu dış kıyafeti olan derisine özen göstermesidir. Özellikle güneş ışınlarından korunmak, derimizi nemlendirmek, tedavi amaçlı ve engelleyici kozmetik ürünler kullanmak, gerekirse kozmetik işlemlerle müdahale etmek, bol su içmek, egzersiz yapmak hepimizin beden ve deri yaşında küçülmeler yapabilir. Tabiki her yaşın bir güzelliği vardır ancak her yaş döneminde ayna karşısına geçtiğimizde kendimizi daha güzel görünümlü görmenin de bir sakıncası yoktur. Ayrıca yaşlanma sürecinde oluşabilecek deri hastalıkları, bu bakım ve özenle daha az sıklıkla görülecektir.

    Herkese sağlıklı ve mutlu yeni yaşlar diliyorum.

    Derinize ve ruhunuza iyi bakın lütfen.

  • Sedef hastalığı (psoriasis)

    Toplumun %2 ‘sini ilgilendiren sedef hastalığı, bulaşıcı bir hastalık olmayıp, iyileşirken iz bırakmaz. Deri hücrelerinin döngüsü artarak deri tam yapılanmasını sağlayamaz. Bazı kişiler özellikle ailede sedef hastalığı olanlar bu hastalığa daha yatkındır. Ancak yinede bügünkü koşullarda sebepleri halen tam aydınlatılamamıştır. Boğaz enfeksiyonları, stres yada deri hasarı gibi faktörler hastalığı tetikleyebilir. Aşırı alkol alımı, sigara, kullanılan ilaçlar sedefi kötüleştirebilir. Bu hastalık psikolojik durumla yakından ilgili olduğundan, stresli ve depresyonda olunduğunda ataklar, tedaviye direnç görülebilir.

    Peki ama nedir bu sedef hastalığı ? Sedef bazen kaşıntılı olabilen, üzeri beyaz sedef renkli kepeklenmelerle giden kızarık döküntülerdir. En sık saçlı deri, kalça, diz ve dirseklerde görülür. Eklem tutulumu da yaptığından, bazen hastalarımızı Fizik Tedavi uzmanları ile birlikte tedavi ederiz. Tırnak tutulumu ile, yüksük tırnak, renk ve şekil bozuklukları görülebilir. Sedefli hastaların en büyük kaygısı, görünüm ve toplumun onlara bakış açısıdır. Bu kaygı onların yaşam kalitesini bozar.

    Sık sorulan bir soru da Sedef hastalığı tedavi edilebilir mi? dir. Hastalık çeşidine ve şiddetine göre tedavi edilir. Dışarıdan deriye sürme topikal tedaviler başlangıç aşaması ve çocuklarda tercih edilir. Fototerapi denilen UVA ve UVB tedavileri hastalıkta yanıt alınan başarılı tedavilerdir. Bunun yanında ağızdan sistemik tedavilerle de hastalığı kontrol altında tutmak mümkündür ancak bu tedaviler klinik takip ve kan testleri gerektirir. Sedef hastalığının ağır formları için enjeksiyonla uygulanan yeni çıkan tedavi protokolleride vardır.

    Sedef hastalığı stres kontrolü önemli olan, hastalık ve stres kısır döngüsü içinde devam eden bir hastalık olduğundan, bizler hastalarımıza psikiyatri hekiminden destek almaları gerektiğini sıklıkla söyleriz. Hastalarımız bu öneride ilk olarak ben delimiyim? diye reaksiyon verselerde, sonrası tedavi olduklarında sedef hastalığının da gerilediğini görmeleri onları bu kısır döngüden çıkarır.

    Hastalıklardan uzak, güzel bir hafta geçirmeniz dileğiyle…

  • Kontakt dermatitler

    Ekzama terimi günlük hayatta hepimizin bildiği, çevremizde birçok insanın yaşadığı bir deri hastalığıdır. Bu yazımda sizlerle ekzamalar içinde en sık görülen kontakt dermatitlerden bahsedeceğim.

    Kontakt dermatitler; irritan ve alerjik olmak üzere iki şekilde karşımıza çıkar. Her ikiside hayatımızı olumsuz etkileyen, korunma yöntemlerini uygulamazsak bizi canımızdan bezdiren hastalık gruplarıdır.

    İrritan kontakt dermatitler; derinin pH’sını, nemini veya yapısal bütünlüğünü değiştiren irritan maddelerin, deride meydana getirdiği bir reaksiyondur. Bu maddelerle temastan birkaç saat sonra kızarıklık, kaşıntı, sulantı meydana gelir. Su ve sabun gibi zayıf irritanlar tekrarlayan temasta deride kuruma, çatlama ve kalınlaşma yaparlar. İrritan maddenin konsantrasyonu, temas ettiği bölge hastalığın şiddetini belirler.

    Allerjik kontakt dermatit, önceden deriye temas eden alerjenin yeniden temasından 48-96 saat içinde aşırı duyarlılık reaksiyonu göstermesidir. Yağlar, reçineler, tekstil sanayinde kullanılan kimyasallar, kauçuk, kozmetikler, insektisitler, bitkiler, diş için kullanılan maddeler alerjik kontakt dermatit yapabilir. Tutulma bölgesi bize alerjenin ne olduğu hakkında bilgi verir. Göz kapaklarındaki kızarıklık ve kaşıntı kozmetikleri ve tırnak cilasını, ağız çevresindeki bulgular diş macunu , cikleti, boyun ve kulak arkaları parfüm ve nikel içeren takıları düşündürür. Özellikle ağız içindeki yaralarda dolgu içindeki amalgam, protezdeki yapıştırıcı ve metaller önemli nedenlerdendir. Bu tip ekzamada sadece temas eden bölgeler değil farklı bölgelerde de kaşıntı, kızarıklık, döküntü oluşabilir.

    Kontak dermatitler başlangıçta da söylediğim gibi neye karşı olduğu tesbit edilmezse, hayattan bezdirici bir tablodur. Dermatologlar tarafından hastanın sıkı bir sorgulaması yapılarak, Yama testi dediğimiz bir test uygulanır. Bu test ile alerjenin tanınması sağlanarak, hastanın bu alerjenle teması engellenir. Bunun için özel koruyucular ve şikayetlerini minumuma indirecek tedaviler düzenlenir.

    Özellikle sanayileşme ve üretim atağı içinde olan şehrimizde, çalışanların iş güvenliği ve mesleki hastalıklar açısından da son derece önemli olan bu durumun, daha hassasiyetle değerlendirilmesi gerektiğini düşünmekteyim.

  • Rozase (gülleme ) hastalığı

    Toplumumuzda son zamanlarda daha sık görülen bu hastalık halk arasında ‘’Gülleme hastalığı ‘’ olarak da bilinir. Yanak, burun, çene ve alında görülen, tekrarlayıcı kızarma, ateş basmaları, sivilce benzeri kabarıklıklar, iltihaplı kabarcıklar ve telenjiektazi denilen yüzeyel damar genişlemeleri ile karakterize bir deri hastalığıdır. Hastalığın başlangıç döneminde yüzde genel bir kızarıklık durumu gözlenebilir. Kızarıklık ve telenjiektazilerle, kızarıklık ve ödemle, burun üzerindeki yağ bezlerinin aşırı büyümesine bağlı gelişen burun büyümesi ile giden farklı formları vardır.

    Gülleme hastalığı genellikle 30 yaşlarında, daha çok kadınlarda ortaya çıkan bir hastalıktır. Normal popülasyonda % 10 oranında görülmektedir. Ana patolojinin derinin küçük damarlarında olduğu düşünülmektedir. Bu duruma güneş hasarı görmüş deri altı dokusu ve yangısal cevap katkıda bulunur. Kan damarları genişleyerek, kızarıklık, sıcaklık, deri içine sıvı sızmasına, sonuçta yangısal bir reaksiyon gelişmesine neden olur.

    Rozasede genetik yatkınlık %30-40 oranındadır. Açık tenlilerde daha sık görülmesi bu faktörü desteklemektedir. Amerikan Ulusal Rozase Topluluğunun 1066 hasta üzerinde yaptığı bir anket çalışmasında hastalığı tetiklediği düşünülen çevresel faktörler: %81 güneş, % 79 stres, % 75 sıcak hava, %57 rüzgar, %56 egzersiz, %52 alkol, %51 sıcak banyo, %46 soğuk hava, %44 nem, % 45 baharatlı yiyecekler, %41 kozmetik ürünler, % 36 sıcak içecekler olarak bulunmuştur. Ayrıca kafein, fındık ve çikolatanın da semptomları arttırabileceği düşünülmektedir. Sindirim sistemi hastalıkları, safra yollarındaki problemler, güneş ışınlarına duyarlılık, Demodex Follicularum adlı bir parazitte etyolojide sorumlu tutulmaktadır.

    Klinik olarak yüze yerleşen bir deri hastalığı olduğu için ciddi boyutlarda psikolojik bozukluğa neden olabilir, utanç hissi, anksiyete, öz güven eksikliği ve sonucunda depresyona neden olabilir.

    Sınıflandırma baskın olan lezyona göre yapılır. 2002 yılında National Society Rosacea Expert Komitesi tarafından belirlenmiştir.

    1. Eritematelenjiyektazik tip: Kalıcı eritem yani kızarıklık ana bulgudur. Telenjiektazi her zaman olmayabilir. Papül ve püstüller telenjiektazileri gizleyebilir. Tedavi sonrası görünür hale gelirler.

    2. Papülopüstüler tip: Kalıcı eritem üzerinde papül ve püstül dediğimiz iltihabi lezyonlarla karakterize bu tablo, ataklar halinde çıkar.

    3. Fimatöz tip: Orta şiddette rozasea tipidir. Dermal bağ dokusunda, yağ bezlerinde büyüme, folikül ağızlarında belirginleşme ve telenjiektaziler ile karakterizedir. Deri kabalaşır, nodüller oluşabilir. En çok burunda olmak üzere, alında, çenede, kulak ve göz kapağında büyüme görülebilir.

    4. Oküler tip: Rozase hastalarının 1/3 ‘ünde göz tutulumu olup, genellikle iki gözde etkilenir. Oluşan keratit , körlük ile sonuçlanabileceğinden göz hekimi tarafından hastalar mutlaka değerlendirilmelidir.

    Bir çok kronik hastalıkta olduğu gibi gülleme hastalığı da uzun süreli bir tedavi gerektirir. Tedavi prensipleri nedene yönelik ve gözleme dayalı olarak belirlenmektedir. Bu nedenle hastalara büyük bir görev düşer. Hastalar düzenli olarak güneş koruyucu kullanarak güneşten korunmalıdır. Sıcak banyo, soğuk, rüzgarlı hava, travma (irritan temizleyici maddeler, alkollü solüsyonlar), stres, alkol, baharatlı yiyecekler, sıcak içecekler, topikal kortikosteroid ilaçlar ve aşırı egzersizden kaçınılmalı, deri bariyerini restore eden nemlendiriciler kullanılmalıdır.

    Tedavideki ilk tercih edilen ajanlar, sivilce benzeri iltihabi tabloyu gidermede kullanılan, deriye haricen sürülen topikal ilaçlardır. Bunlar metranidazol, klindamisin, permetrin krem, tretinoin ve azeleik asit krem formlarıdır. Eğer deri lezyonları daha yaygın ve şiddetli ise sistemik antibiyotikler ağız yolundan alınır. Çok şiddetli ise isotretionin tedavisine ihtiyaç duyulabilir. Kızarıklığı ve sıcaklığı önlemek için hipotansif ilaçlardan da faydalanılabilir. Tedavi basamakları hastalığın şiddetine ve oluşan tabloya göre belirlenir. Kızarık ve damarlanmaların arttığı bir tabloda tedavide; Lazer tedavisi uygulanmaktadır. Ancak damarlanmalar belirginleştiğinde tedavisi uzundur.

    Rozase (gülleme) kanımca hekim hasta işbirliğinin en yüksekte olması gereken bir hastalıktır. Koruyucu önlemler, gıdalara yönelik dikkat edilmesi gerekenler, tedavinin düzenli olarak uygulanması tedavi başarısında ana ve en önemli faktördür. Hastaların her şeye rağmen umutsuzluğa kapılmaması, stres döngüsünde hastalığın artmaması için son derece önemlidir.

  • Selülit ve kozmetik uygulamalar

    Selülit; yağ dokusunun, bağ dokusu içinde fazla miktarda yağ birikiminden kaynaklanan, özellikle de kadınların büyük bir kısmının muzdarip olduğu klinik bir durumdur. Selülit oluşumu mikrodolaşımın bozulması ve bağ dokusunun zayıflamasına bağlıdır. Selülitin belirtisi genellikle portakal kabuğu görüntüsünün oluşumudur. Selülit görüntüsünü iyileştirmek ve mikrodolaşımı arttırmak için farklı yöntemler geliştirilmektedir.

    Selülit tıbbi olarak hastalık olarak değerlendirilmemekle birlikte kozmetik açıdan önemli bir problemdir. Bu durum ergenlik dönemi sonunda oluşmaya başlayan normal fizyolojik bir durumken, kadınlar için hamilelik ve süt verme dönemlerinde artış görülen bir tablodur. Kilo alımı ile daha beligin duruma gelmekle birlikte zayıf kadınlarda da görülmektedir. Çoğunlukla kadınlarda görülmesinin nedeni dişilik hormonlarının, deri metabolizması üzerinde etkili olması sebebiyledir. Steroid sex hormonları deride, özellikle kalça ve baldırda yağ birikimine, sekonder selülit oluşumuna neden olur. Menapoz sonrası azalma ise yine bu hormonal mekanizma ile açıklanır.

    Selülit bilim dünyasında ciddi bir ilgi görmemekle birlikte kadınların büyük kısmının sorunu haline gelmiştir. Bu alanda yapılan kozmetik uygulamalar, mekanizmalar tam anlaşılmadan uygulandığında başarısız tedavi şekilleri ile sonuçlanır.

    Deri altı yağ dokusu hücreleri 50 mikrometre yarıçapında, içi %95 yağlı madde ile dolu hücrelerdir. Çok sayıda hormon taşıyan yağ hücreleri büyüdükçe bir araya gelen salkım görünümünde yağ loplarını oluşturur. Bunların arasında kapiller damarlar ve lenf damarları bulunur. Bu yağ hücrelerindeki büyüme ve genişleme burada yer alan damarlara baskı yaparak, sıvı geri dönüşü zayıflar ve dolaşım bozulur. Damarlardan ve lenf damarlarından sıvı doku içine kaçarak ödem oluşturur. Tedavide amaçlanan lipoliz işlemi trigliseritlerin küçük yağ asitlerine parçalanıp, hücreden atılması ve yeni yağ üretiminin engellenmesidir.

    Bu hücrelerin yüzeyinde bulunan adrenarjik reseptörlerden Beta reseptörlerin uyarılması yağ yıkımını, alfa 2 reseptörlerin uyarılması yağ yapımına neden olur. Bu nedenle tedavideki ana amaç beta reseptörleri uyarmak, alfa 2 reseptörleri de inhibe etmektir. Ksantinler beta reseptörleri uyaran, alfa 2 reseptörleri baskılayan, fosfodiesteraz enzimini inhibe eden maddeler olup kozmetik ürünler içersinde tedavi amaçlı bulunmaktadır.

    Selülit belirtilerinin azaltılması

    1-Değişik etkin madde ve bitkisel ekstrelerin kullanımı (oral yada topikal)

    2-Lokalize mekanik etki (masaj) , ısı ve enerji sistemlerinin uygulanması

    3-Hareketli yaşam ve gıda alımının düzeltilmesi şeklinde bir protokolle uygulanır.

    Birinci gruba giren çok sayıda etkin madde ve bitkisel ürünlerin çok azı için etkili olduğunu gösterir bilimsel literatür çalışması vardır.

    Hareketli yaşam tarzı ve spor yapılması, gıda alımının düzenlenmesi selülit oluşumunu azaltıcı etkisi herkes tarafından kabul edilen bir yöntemdir. Kilo verme ile yağ hücreleri küçülmesine rağmen doku tahribiyeti gerilememektedir. Bu nedenle tedavide en önemli yaklaşım, ideal kiloyu devam ettirme ve sporla bağ dokusu sağlamlaşmasını sağlamadır. Selülitli bölgeye masaj uygulaması ve bölgenin ısıtılması gibi uygulamaların da selülit belirtilerini azaltmada etkili olduğu bildirilmiştir.

    Selülit çimdik testi dediğimiz testle, kalça veya bacak iki el arasında yastık oluştıracak şekilde sıkıştırıldığında, deride tümsek ve çukurların derecelendirmesi yapılabilir. Sıfır derece; hem ayakta hem sırt üstü yatar durumda deri yüzeyi normal, çimdik testi yapıldığında saptanan durumdur. Bu durumun geriye döndürülmesi ve biriken sıvının uzaklaştırılması mümkündür. İkinci derece; sırt üstü yatar konumda deri yüzeyi düzgün, ayakta, çimdik testi yapılmadan bile belirgin görünümdür. Üçüncü derece ise; hem ayakta, hem sırt üstü yatar pozisyonda selülit görünümünün olmasıdır. Bu safhada hem mikrodolaşım bozukluğu, hem sıvı birikimi, hem de yağ sentezinde artış ve metobalizmasında bozulma vardır.

    Tedavide kullanılan ürünlere gelince bu alanda, ksantin türevleri (kafein, teofilin, teofilinasetik asit, aminofilin), retinoik asit türevleri, fitik asit ve tuzları, betülinik asit ve C vitamini, antiöstrojenik maddeler, niasinamid, bitki ekstreleri (Terminalia catappa, Polygala tenuifolia, Platycodon grandiflorum, Kochia scoparia, Hibiscus abelmoschus, Ruscus aculeatus, Cola nitida, at kestanesi, gingo biloba ekstresi, Gotu kola vb.) farklı basamaklarla etki ederek kullanılırlar.

    Topikal kullanılan bu ilaçların yanında, ağızdan oral yolla alınan ilaçlarda vardır. Deriyi kalınlaştırmak için N-asetilglukozamin, kollejen yıkımını yapan enzimin etkisini azaltmada C vitamini, Kollajen ve elastin liflere bağlanarak deri güçlenmesini sağlayan çinko ve manganez, deri kalınlaşmasına yardımcı olan aminoasitler( lizin, pirolin, sistein, glisin, metiyonin), karbonhidratın yağa dönüşümünü engelleyen hidroksi sitrik asit , barsakta yağı bağlayıp emilmesini engelleyen kitin, deri kanlanmasını arttıran gingo biloba, ginseng, bağ dokusunun oksitlenmesini engelleyen üzüm çekirdeği ekstresi vb maddeler farklı ticari adlı preparatlarla kullanılmaktadır.

    Selülit tedavisinde uygulanan cihazlı uygulamalarda, 1996 yılında yapılmış bir çalışmada deri yağ hücrelerinin küçültülmesi, lipolizin arttılırılması ile selülit belirtilerinin gerilediği gösterilmiştir. Enerji kaynağı olarak ultrasan, radyofrekans mikrodalga kullanımı ile deri altı yağ doku sıcaklığı 40 -41.5 dereceye kadar çıkartılmaktadır. Bir başka patentli çalışmada elektromanyetik dalgaların uygulanması ile selülit tedavisi yapılabileceği ileri sürülmüştür.

    ABD İlaç ve Gıda Birliği (FDA) selülit için kullanılan topikal kremlerin derinin yapısında ve fonksiyonlarında değişiklik yaptığı için ilaç olarak sınıflandırılmasının daha uygun olabileceği bildirilmekle birlikte bu konuda herhangi sınırlayıcı koşul bulunmamaktadır. Allerji riski nedeniyle aminofilin içeren preparatlar endişe ile izlenmektedir. Yine bunun yanında mezoterapi amaçlı uygulanan preparatlar, deri içine uygulandıkları için uzman hekim tarafından uygulanması gereken ürünler olarak incelenmelidir.

  • Prp tedavisi ve dermatokozmetolojide kullanım alanları

    Plateletten Zengin Plazma (PRP) kişiden alınan az miktardaki kanın özel bir kit ve santrifüj işleminden sonra elde edilen platelet yönünden zenginleştirilmiş plazmanın yine aynı kişiye enjeksiyon yoluyla geri verilmesidir. Bu hücrelerden salınan büyüme faktörleri hücrelerin onarım mekanizmalarını harakete geçirerek yara iyileşmesini sağlar. PRP uygulamasında, hedef bölgeye kan dolaşımı ile taşınabilenden çok daha fazla platelet ve büyüme faktörleri ulaştırılabilmektedir. Plazma içersinde konsantre olarak bulunan plateletler deriye enjekte edildiğinde, kollajen üretimi ve yeni kılcal damarların oluşmasını uyarmakta ve cildin kendini hızla yenilemesini sağlamaktadır. PRP işlemi hastadan kan alınması ile başlar, özel bir filtre ve 8 dakikada 3000 devir/ dakika ile santrifüj edilerek elde edilen serum; deriye mezoterapi ve dolgu yöntemi ile enjekte edilir. Yöntemin en önemli avantajı hastanın kendi kanından elde edilmiş olması ve alerji riski taşımamasıdır. Enjeksiyon yerinde plateletler ve beyaz kan hücreleri sinerjik bir etkiyle yoğun büyüme faktörlerinin serbest kalmasına neden olur.

    Plateletlerin içersindeki alfa ve kor granüllerden salınan büyüme hormonları, sitokinler, kemokinler ve pıtılaşma faktörleri hemostaz ve yara iyileşmesinde, doku yenilenmesinde en önemli maddelerdir. Bu büyüme faktörlerinin etki göstermesi için salınmadan önce aktiflenmesi gereklidir. Aksi taktirde hasarlanmış plateletler bu işlemde başarısızlıkla sonuçlanır. Plateletler normal kanda yaklaşık mm3 de 140000-400000 değerinde bulunur. PRP uygulamalarındaki farklı sonuçlar; kullanılan ekipman, platelet jeli aktive etmek için kullanılan protokol, hastaya ait faktörler, kullanılan hücre miktarı, farklı depolama zamanları olarak söylenebilir.

    Plateletlerin içeriğindeki büyüme faktörleri ile ilgili çok fazla araştırma yapılmaktadır. Hatta bazı büyüme faktörlerinin klinik olarak uygulaması mevcuttur.Bunun haricinde kozmetik içerikli preparatlarda da yer almaktadırlar.

    PRP tıbbi olarak 30 yıldır kullanılan bir yöntemdir. 1987 de açık kalp ameliyatını takiben kullanılmıştır. Günümüzde ortopedik girişimler, dental ve oral girişimler, plastik cerrahi flep kaydırma ameliyatları, kalp bypass ameliyatları anjiogenez gerektiren durumlarda kullanılmaktadır. Dermatolojide ilk kulanımları kronik yara, ülserler ve yanık bakımındadır. Son yıllarda kozmetik dermatoloji alanından yaygın olarak kullanıma girmiştir.

    BizleR PRP tedavisini, dermatoloji kliniklerinde;

    1- Yara iyileşmesinde

    2- Cilt gençleştirmede

    3- İnce çizgiler ve kırışıklıklarda

    4- Volümetrik doldurma işleminde

    5- Akne skatrislerinde

    6- Alopesi dediğimiz saç dökülmelerinde

    7- Selülitte

    8- Stria (deri çatlağı) tedavilerinde kullanmaktayız.

    Özellikle yüz ile ilgili yapılan lazer işlemlerinden sonra yara iyileştirmesini arttırmak ve etkili bir sonuç almak için tercih ediyoruz. Burada amaç, yaşlı ve hasar görmüş deriyi ve deri altı dokuları uyararak, yenilemek ve yeni deri üretimini sağlamaktır. Yapılan çalışmalarda nazolabial katlantı dediğimiz burun kenarından ağız köşesine uzanan oluk tedavisinde iyi sonuçlar gösterilmiştir.

    Özellikle akne nedeniyle muzdarip olan ve deriden çökük izleri olan kişilerde fraksiyonel lazerlerle kombine edildiğinde başarı oranları yüksektir. Melazma dediğimiz gebelik lekelerinde, içeriğinde yer alan TGF Beta 1 faktörünün melanosit dediğimiz renk hücrenin yapımını azalttığından, tedavide uygulama alanı vardır. Başlangıçta saç transplantasyonu sonrası güçlü ve dolgun saç büyümesi nedeniyle tercih edilen PRP, bugün birçok saç dökülmesi tipinde başarı ile uygulanmaktadır. PRP içeriğindeki VEGF8 ve PDGF4 maddeleri damar oluşumlarını kolaylaştırarak güçlü saç büyümesine sebep olduğu bilinmektedir.

    Deri yenilenmesinde kullanımında, tolarabilitesinin yüksek olması, deri üst düzeyde canlanma sağlaması, sağlanan bu etkinin uzun süreli olması, yeni ve doğal kollajen üretimini sağlaması nedeniyle PRP dermatologların sevdiği bir yöntemdir.

    PRP tedavisi kimlere uygulanmaz? Kritik düzeylerde platelet sayısı olanlarda, hemodinamik bozukluğu olanlarda, sepsis, akut ve kronik enfeksiyonlarda, fasial (yüz) malignitesi olanlarda, kronik karaciğer patolojisi olanlarda, antikoagülan tedaviler alanlarda PRP işlemini uygulamıyoruz.

    Alopesi areata, Androjenik alopesi, Telogen efflivium gibi saç dökülmelerinde gerek tek başına, gerekse mezoterapi ile kombine edilerek olumlu sonuçlar elde etmekteyiz. Cilt lekelerinde, lazer tedavilerine kombine ederek tedavi başarısını arttırmaktayız. Kırışıklık ve cilt gençleştirmede, tek başına, radyofrekans ve lazer ile birlikte, iğneli ve iğnesiz mezoterapi yöntemleri ile birlikte kombine edilen bu tedavi protokolleri ile cildinizin sağlıklı, parlak, deri elastikiyetinin sağlam, sarkma problemlerinin giderilmiş olmasını sağlıyabiliyoruz.

    Benimde içinde yer aldığım birçok Dermatoloji grup ve derneklerinin dermatolojik ve kozmetik uygulamalarda, sıklıkla tercih etmiş olduğu PRP tedavisinin uzman kişilerce yapılması, etkinlik açısından son derece önemlidir. Medyada bu uygulama ile ilgili görmüş olduğumuz yan etki ve komplikasyonlar, bu işlemin uzmanlar tarafından yapılması gerekliliğini hergün biraz daha ortaya çıkarmaktadır.

  • Aktinik keratoz

    Aktinik keratoz

    Aktinik keratoz, ultraviyole radyasyona maruz kalma sonucu deride anormal deri hücrelerinin gelişimidir. Bu durum prekanseröz (kanser öncesi) olarak değerlendirilir. Aktinik keratoz, derinin bölgesel bağışıklık sisteminin zayıflayıp, UV ışınlara bağlı hücre hasarını tamir edemeyecek duruma geldiğinde ortaya çıkar. Güneşdeki UV ışınlarına uzun süre maruz kalan açık tenli kişilerde (ör: dışarıda çalışanlar, güneşli bölgelerde yaşayanlar) aktinik keratoz riski çok daha fazladır.

    Aktinik keratozlar güneş hasarı olan deri bölgesinde çok sayıda, yassı veya hafif kalınlaşmış, pullu veya pürüzlü yüzeye sahip, deri renginde veya hafif kızarık şekilde görülür. Bazen daha belirgin kabuklar ve hatta boynuza benzer yapılar oluşturabilirler. Özellikle güneş ışığına yoğun bir şekilde maruza kalan el sırtı ve yüz bölgesinde oluşur. Yüz tutulumunda en sık burun, yanak, alt dudak, alın ve şakak bölümlerinde ortaya çıkar. Açık havada uzun süre güneşe maruz kalan beyaz tenli kişilerde görülür.

    Aktinik keratozlar tehlikeli midirler?
    Aktinik keratoz kanser gelişiminden önceki basamak olarak kabul edilir ve skuamöz kansere dönüşme potansiyeli taşır, bu nedenle mutlaka tedavi edilmelidir. 10’dan fazla aktinik keratozu bulunan kişilerde skuamöz hücreli karsinom görülme sıklığı yaklaşık % 10-15 tir. Eğer aktinik keratozlar kalınlaşır veya üzerlerinde yara açılırsa ya da zemini sertleşirse muhakkak kontrol edilmelidirler. Skuamaz hücreli karsinomlar deri üzerinde kreter benzer oluşumlar şeklinde görülürler. Aktinik keratozu bulunan kişiler skuamöz hücreli kansere dönüşebileceği gibi; bazal hücreli kansere veya melanomada değişebileceklerinden düzenli bir şekilde dermatoloji uzmanı tarafından takip edilmelidir.

    Aktinik keratozlar nasıl tedavi edilmelidir?
    Aktinik keratozların tedavisi derinin üzerindeki anormal, hasarlı hücrelerin deriden uzaklaştırılması ile tedavi edilir. Böylelikle yeni deri, güneş hasarından korunmuş daha derin hücreleri ile oluşturulur.
    Özellikle aşırı güneş hasarına olan ciltlerde tüm aktinik keratozları tedavi etmek mümkün olamayacağından kalınlaşmış ve hassas olan keratozların tedavisi önemlidir, Çünkü bu tip keratozların cilt kanserine dönüşüm açısından riskleri daha yüksektir.

    Tedavi seçenekleri nelerdir?
    5-Fluorourasil krem: Bu tedavi özellikle yüzde çok sayıda aktinik keratoz bulunduğunda avantajlıdır. Bu krem hasta olan deri alanına günde 1-2 kez 2-4 hafta boyunca uygulanır.Tedavi edilen alan kırmızı, kabukludur ve rahatsızlık hissi vardır.
    Imikimod: İmiquimod krem şeklinde bir ilaçtır. Etkilene alana haftada 2-3 kez 1-4 ay uygulanır. Bu ilaç dokuda tahriş reaksiyonuna neden olur, bu reaksiyon 3 hafta sürer ve tedaviye devam edildiğinde azalır.
    Diklofenak jel: Bu ilaca tolerans fazladır ve aktinik keratoz tedavisinde oldukça başarılıdır.
    Krioterapi: Derinin sıvı nitrojen ile dondurulması, deri altında su toplamasına neden olarak, derinin üst tabakasının atılmasını sağlar. Yüzdeki keratozlar krioterapi sonrasında 10 günde iyileşirken; el sırtında bu süre 3 haftayı bulabilir. Keratozlar zaman içinde tekrarlayarak, yeniden tedavi edilmek zorunda kalabilirler.
    Küretaj ve koter: Bu yöntem özellikle kalın keratozlarda tercih edilir. Genellikle keratozlar keskin bir alet ile kazınır. Keratozun tam tedavisi veya kanamayı durdurmak amaçlı koter işlemi yapılır. İyileşme birkaç haftayı alır.
    Cerrahi çıkartma işlemi: Bu yöntemle aktinik keratozlar dış sınırından çıkartılırlar. Aktinik keratozun tamamı ile çıkarılıp çıkarılmadığını anlamak için patolojik incelemeye gönderilir. Bu yöntem özellikle kanser şüphesi olan hastalarda önemlidir.
    Lazer ile tedavi: CO2 fraksiyonel lazer ile tedavi bir başka seçenektir.
    Fotodinamik tedavi: Fotodinamik tedavi de, ,ktinik keratoz olan alana önceden porfirin adlı bir fotosensiziter (güneşe duyarlandırıcı) uygulanır. Sonrada güçlü bir ışık uygulanır. Tedavi edilen alanda yanık gelişir ve bir kaç haftada iyileşme olur.

    Aktinik keratozdan nasıl korunulur?
    Aktinik keratozlar ancak güneş ışığından korunularak engellenebilir. Aktinik keratozlara her gün yüksek koruma faktörlü bir güneşten koruyucu uygulandığında gerileme olur. Özellikle dışarıda çalışan açık tenli kişilerde bu koruma çok önemlidir.

  • Prp ile gençleşme

    Prp ile gençleşme

    PRP (PLATELET RİCH PLAZMA)

    PRP Nedir?

    “Platelet rich plasma” platelet (trombosit) yönünden zenginleştirilmiş plazma uygulaması adı verilen yöntemin kısaltılmış adıdır. Bir kişiden alınan az miktardaki kanın (10-20cc) özel bir işlemden geçirilerek bileşenlerine ayrıştırılması ve elde edilen “platelet yönünden zenginleştirilmiş plazmanın” yine aynı kişiye manuel veya “mezoterapi tabancası” denen özel bir cihazla geri verilmesi işlemidir. PRP vücutta enjekte edildiği bölgede iyileştirici ve tamir edici faktörleri salgılayıp dokuların yenilenmesine yardımcı olan bir sistemdir.

    PRP Uygulamasında amaç nedir?

    Plateletler yani trombosit hücreleri, kanın pıhtılaşmasını sağlayan vücudumuzdaki hasarlı damarları ve diğer dokuları onaran büyüme faktörleri içeren hücrelerdir. Dokularımızda herhangi bir hasar olduğunda plateletler aracılığıyla onarım süreci başlar. PRP tedavisi uygulamasında, hedef bölgeye kan dolaşımıyla taşınabilenden çok daha fazla sayıda platelet ve içeriğinde bulunan büyüme faktörlerini ulaştırılabilmektedir.

    PRP İle Cilt Gençleştirme Nasıl Sağlanır?

    Derimizin yaşlanması, aynı yaralanma sürecinde olduğu gibi bazı fiziksel özelliklerini kaybetmesinden kaynaklanır. Bu nedenle cilt gençleştirme amaçlı uygulamalarda, vücudumuzun bir yarayı iyileştirirken yaptıklarını çeşitli yöntemlerle taklit ederiz. Örneğin lazer, peeling gibi yöntemlerle derimize mikro düzeyde hasarlar veririz ve iyileşme sürecini tetikleriz. Bu hasar sonunda büyüme faktörleri salınır ve iyileşme süreci başlar. Dermo kozmetik ürünler de benzer şekilde derimizi yeniden yapılandıran maddelerin ve sentetik olarak elde edilen büyüme faktörlerinin aracılığıyla iyileşme sürecini başlatır.

    Plazma içinde konsantre olarak bulunan plateletler cilde enjekte edildiğinde bunların bünyesinde bulunan büyüme faktörleri, kollajen üretimi ve yeni kılcal damarların oluşmasını uyarmakta ve cildin kendini hızla yenilemesini sağlamaktadır.

    PRP İle Cilt Yenileme Prosedürü Nasıl Uygulanır?

    Platelet açısından zengin plazma elde etmek amacıyla özel bir filtre ve satrifüj kullanılır. Plateletlerin yaklaşık % 97’si ayrışır ve plazma içinde normalin 6 – 10 katı daha fazla konsantrasyona sahip olur.

    P.R.P prosedürü hastadan kan alınması ile başlar. Özel bir filtre ve santrifuj yardımıyla otolog beyaz kan hücreleri içeren platelet açısından zengin plasma hazırlanır. Son olarak platelet açısından zengin otolog beyaz kan hücreleri içeren plazma (PRP) tedavi bölgesinde cilde enjekte edilir. Enjeksiyon bölgelerinde plateletler ve beyaz kan hücreleri sinerjik bir etki ile yoğun şekilde büyüme faktörlerinin serbest kalmasını sağlar. Büyüme faktörleri kolajen ve hyaluronik asit üretimini arttırarak yaraların iyileşmesi, kırışıklık ve akne izleri gibi cilt problemlerinin önemli ölçüde giderilmesini, cildin yenilenmesini sağlar.P.R.P., dolgu enjeksiyonu veya mezoterapi şeklinde uygulanır.

    PRP Uygulaması Ne Kadar Sürer? Yaklaşık 30 dakikalık bir uygulamadır.

    PRP İle Cilt Yenileme Sadece Enjeksiyon İle mi Yapılır? Hayır, maske veye jel olarakta hazırlanması mümkündür.

    PRP İle Cilt Yenileme Hangi Durumlarda Etkilidir?

    – Estetik amaçlı uygulamalarda yüz, boyun, dekolte, eller, bacak içleri, kollar gibi vücut bölgelerine uygulanabilir.

    – Lazer-peeling gibi uygulamalardan hemen sonra, derinin hızla yapılanmasını sağlamak

    – Deride yllarca ultraviole ışınlarına maruz kalmanın sonucunda oluşan kırışıkların düzelmesi, çöküntülerin giderilmesi, esneklik ve parlaklığın kazandırılmasını sağlamak

    – İyileşmesi uzun süren yara, çatlak ve deri niteliğinin zarar gördüğü durumların kontrolünü sağlamak

    – Diabetik ayak dediğimiz şeker hastalığına bağlı bacak yaralarında

    – Yanıklar

    P.R.P Güvenilir Bir Cilt Gençleştirme Yöntemimidir? Hastanın kendisinden alınan kan steril ve kapalı bir kit yardımıyla kullanılır, bu nedenle PRP güvenilir bir uygulamadır.

    PRP nin Etkisi Ne Zaman Görülür? Uygulamadan hemen sonra ciltte sağlıklı bir parlaklık ortaya çıkar. 3 veya 4 uygulamadan sonra kalıcı ve belirgin bir etki görülür.

    PRP İle Cilt Gençleştirme Etkisi Kalıcımıdır? 15 günde bir yapılacak 3 veya 4 uygulamadan sonra 10-12 ayda bir tekrarlanırsa kürlerin etkisi kalıcı bir gençleştirici etkiye eşdeğerdir.

    P.R.P Yönteminin Avantajları Nelerdir?

    Diğer yöntemlerle sağlanan olumlu sonuçlar belli bir süre devam eder, ancak PRP’nin olumlu sonuçları tamamen uygulanan kişiye aittir kaybolmaz.

    – Kişinin kendi kan ürünü kullanıldığı için hiçbir alerji ve kanla bulaşan hastalık riski taşımaz ve ret sendromu yaşanmaz.

    – İyileşme süreci içeriği dolayısıyla çok kısadır.

    . – Dokuları onarır ve yeniler. Yeni kolajen üretimi, yeni damarsal gelişme sağlanır. Büyüme faktörleri ve hücreler arası ortamın yeniden yapılanması ile dokulardaki hasarlar giderilir ve taze dokular oluşturulur.

    – İçerdiği antikorlarla fizyolojik antibiyotiktir.

    – Hormonlar, vitaminler ve diğer tüm besinsel öğeler yönünden zengindir.

    – Uygulanışı kolay ve konforludur.

    Gerekli materyalin sağlanması çok kolaydır.

    PRP İle Cilt Yenileme İşlemi Ağrılımıdır? Hafif bir rahatsızlık hissi dışında ciddi bir acı hissedilmez ancak gerekli görülürse işlem öncesi lokal anastezik etkili kremler uygulanabilir.

    PRP Kimlere Yapılmaz? Platalet sayısı yetersiz hastalar ve kanser hastalarında yapılmaz.

    PRP, Kök Hücre İle Cilt Gençleştirme Tedavisi Anlamına mı Gelir?

    Bazı yazarlarca prp için kök hücre tedavisidir denmekle birlikte esasında farklılıklar vardır. Yani PRP kök hücre tedavisi ile başka bir tedavi şeklidir.

    PRP Saç Dökülme Tedavisi Olarak Kullanılır mı? Evet PRP tedavisi saç dökülme tedavisinde oldukca etkili olup genel olarak 1 hafta içerisinde etki görülmeye başlıyor.