Kategori: Dahiliye – İç Hastalıkları

  • Romatizma

    ROMATİZMA

    Romatizmal Hastalıklar

    Genel bir adlandırma olan romatizma iltihaba bağlı olabilir; kireçlenmeye, yaşlılığa, kıkırdak kaybına, bağışıklık sisteminin eklemlere karşı olan reaksiyonuna bağlı olabilir. Bu nedenle hangi sebebe bağlı olduğunun mutlaka bilinmesi gerekir. Tedavi planlanırken bu en önemli veridir.

    Anti romatizmal ilaçlar son yıllarda sayıca çok artmıştır. Her ilacın yan etkisi vardır. Bu nedenle yan etkilerinin iyi bilinmesi ve hastaya yaklaşımın ona göre yapılması gerekir. En önemli yan etki mide ve böbrekleredir. Mide hastalarının, ülserlilerin, tansiyon hastalarının, yaşlıların bu tipteki ilaçları çok dikkatli kullanması gerekir. Romatizmam var diyerek ağrı kesicileri tek başınıza almanız uygun değildir. Lütfen alacağınız her ilacı uzman hekim kontrolünde kullanınız. Eklemlerinizi kuvvetlendirici hareketler, eklem vitaminleri son yıllarda bu konuda önemli tedavi yaklaşımlarıdır. Obezitesi olan hastalar özellikle diz eklemlerini korumak zorundadır. Sert zeminde, hızlı ve uzun yürüyüşler obez hastaların dizlerinde kireçlenmeye ve kıkırdak kaybına yol açar. Romatizması olan hastaların sedimentasyonları yüksekse, hastanın eklemi istirahate alması gerekir. Romatizmal hastalıklar genellikle hayat boyu devam eder. Mühim olan bu hastalığı uyku konumunda tutup aktivasyonun olmamasını sağlamaktır.

  • Tiroid

    Tiroid

    HİPOTİROİDİ

    Hipotiroidi Nedir?

    Halsizlik, güçsüzlük, kolay yorulma, üşüme, soğuğa tahammülsüzlük, seste kısıklık ve kalınlaşma gibi şikayetleriniz varsa mutlaka okumalısınız.

    Hastalık hangi belirtileri verir?
    Hashimoto, kadınlarda, erkeklere oranla 6 kez daha fazla görülür. Hipotiroidide hiçbir belirti görülmeyeceği gibi görülen belirti ve bulgular vücut metabolizmasının azalmasına bağlıdır ve hemen tüm organların işlevleri yavaşlamıştır. Bunun neticesinde halsizlik, güçsüzlük, kolay yorulma, üşüme, soğuğa tahammülsüzlük, seste kısıklık ve kalınlaşma, el, yüz ve bacaklarda sislik, göz etrafında şişlik, ciltte kuruma, kabalaşma veya kalınlaşma, saçlarda dökülme, kas krampları, depresyon, uyku bozukluğu, uyku hali, kabızlık, kadınlarda adet bozukluğu, kilo alma, hafızanın zayıflaması, hatırlamada zorluk, nabız sayısında azalma, hareketlerde yavaşlama, terlemede azalma gibi şikayetler ortaya çıkabilir.

    Hastalığın teşhisi nasıl konuluyor?
    Hipotiroidi tanısı için serbest T4 ve TSH ölçümü yeterlidir. Serbest T4 düşük, TSH ise yüksek olarak bulunur. Bazen hastada TSH yüksekliği ile birlikte normal serbest T4 bulunabilir. Bu duruma subklinik hipotiroidi denir. Subklinik sözcüğü, laboratuar bulgusunun anormal olduğunu buna rağmen hastada klinik bulguların olmadığını gösterir. Hipotiroidide ayrıca anti-Tg ve anti-TPO denilen antikorlara bakılır. Anti-Tg, tiroid glandı içindeki folliküllerde bulunan ve tiroit hormonlarının depolanmasında kullanılan tiroglobulin (tg) denilen maddeye karşı üretilen antikordur. Anti-TPO, tiroid hormonlarının sentezi için kullanılan Tiroid Peroksidaz enzimine karşı yapılan antikordur. Bu antikorlar, Hashimoto tiroiditinde yüksek olarak bulunur ve hipotiroidinin kalıcı olduğunu gösterir. Başlangıçta kanda anti -TPO antikor yüksekliği varken TSH, T3 ve T4 hormonları normaldir. Daha sonra zaman içinde hastalık ilerledikçe önce başlangıç evresinde tiroid yetmezliği (sadece TSH yüksek, fakat T3 ve T4 normal) sonra tam tiroid yetmezliği (TSH yüksek, T3 ve T4 hormonları düşük) gelişir. Tam kan sayımı yapılan hipotiroid hastaların % 30-40’ında kansızlık (anemi) % 15’inde demir eksikliği saptanır. Ayrıca B12 vitamin eksikliği de olabilir. Kreatinin fosfokinaz (CPK) ve prolaktin (PRL) düzeyleri yüksek olarak bulunabilir. Hipotiroid hastalarda kan yağlarında yükseklik (hiperlipidemi) vardır. Trigliserid düzeylerinde hafif artış olurken, total kolesterol, LDL kolesterol düzeylerinde artma olur. Eğer hasta tedavi olmaz ise kan yağları yüksek olarak bulunacağından koroner arter hastalığı riski artar.

    Tedavisi nasıl yapılıyor?
    Hipotiroidi çok defa çok yavaş ve sinsi olarak gelişir. Aynı şekilde, hastanın tedaviye cevap vermesi de tedrici olur. Hastanın ötiroid (tiroid hormonlarının kanda normal düzeye çıkması) hale gelmesi yaklaşık bir buçuk ayı veya daha uzun bir zamanı alabilir. Bu nedenle, hasta ötiroid oluncaya kadar 2 veya 3 aylık aralıklarla doktor tarafından doz ayarlanması için görülmesi gerekir. Ötiroid oluştuğu zaman, bu aralıklar 6-12 aya çıkar. Hipotiroidi ömür boyu tedavi gerektiren bir hastalıktır. Çok nadir olarak Hashimoto tiroiditli hastalarda % 10-20 oranında kendiliğinden düzelme olabilir. Tedavide tiroid hormonu (levotiroksin) verilir. Amaç TSH ve T4 düzeylerini normal sınırlar içinde tutmaktır. Ultrasonda nodül görüldüğü takdirde kanser ihtimalini ortadan kaldırmak için tiroid sintigrafisi ve ince iğne aspirasyon biopsisi yapılması gerekebilir.

  • Tansiyon

    TANSİYON

    Tansiyonunuz Kaç?

    Tansiyonunuz kaç biliyor musunuz?
    Hastaların azımsanmayacak kadar büyük bir çoğunluğu kan basıncının yüksek olduğunun farkında değildir. Bu durum mortalite ve morbiditenin artmasına neden olmaktadır. Tuz tüketiminin fazla olduğu toplumlarda kan basıncı yüksekliği de daha sık görülür. Türkiye'de yapılan Salturk çalışmasıyla bir kişini ortalama 18 g /gün tuz aldığı saptanmıştır. Oysa alınması gereken günlük tuz miktarı en fazla 6 g olmalıdır.

    Kaça çıkarsa tehlikeli?
    JNC (joint national committee)'ye göre 140/90 mmHg üzeri hipertansiyon olarak kabul edilmektedir. Avrupa Hipertansiyon Cemiyeti'ne (AHA) göre ise tansiyon sınıflaması daha ayrıntılı olarak alınmıştır. Ev ölçümleri için hipertansiyon sınırı 135/85 mmHg , 24 saatlik kan basıncı takibinde ise sınır 125/80 mmHg olarak belirlenmiştir. Sistolik (büyük) tansiyonun 140 mmHg üzerinde, diastolik (küçük) tansiyonun ise 90 mmHg altında olduğu duruma ise izole sistolik hipertansiyon denmektedir. Malign hipertansiyon tanımı papil (göz dibi) ödemi, akciğer ödemi, bayılma ile giden bir kliniği tanımlar.

    Belirtileri nelerdir?
    Hastaların önemli bir kısmında herhangi bir belirti yoktur. Bazen tek belirti ölçülen kan basıncının yüksek gelmesidir. Bazı hastalarda karşılaşılan en önemli belirtiler baş ağrısı, çarpıntı, nefes darlığı, halsizlik, bulantı kusma, baş dönmesi şeklindedir. Uzun süren kontrol edilmeyen hipertansiyon ancak hedef organ hasarlarıyla kendini belli eder. Bu organlar beyin, kalp, böbrek, retina ve kan damarlarıdır. Bu organlara ait bulgular ve hastalıklar böbrek yetmezliği, proteinüri, damarlarda anevrizma (anormal genişleme), tıkanma, inme ensefalopati, kalp damar hastalığı, kalp krizi ve kalp yetmezliği şeklinde görülür.

    Nedenleri nelerdir?
    Hipertansiyonun nedeni % 90-95 bilinmemektedir, % 5- 10'luk kısımda ise bir nedene bağlı (sekonder) hipertansiyon söz konusudur.

    Hangi durumlarda sekonder hipertansiyonu düşünmek gerekir?
    Yaş, öykü, fizik inceleme, laboratuar bulguları sekonder bir neden düşündürüyorsa,kan basıncı ilaca zor cevap veriyorsa, iyi kontrol edilmiş tansiyon birden kontrolden çıkıp yükselmeye başlıyorsa,hedef organ hasarı varsa,kan basıncı >180/110 mmHg ise sekonder hipertansiyonu düşünmek gerekir.

    Hipertansif hastanın değerlendirilmesi

    Bu durumda 3 hususa dikkat etmek gerekir:

    1 – Hipertansiyon yaratan sekonder bir neden araştırmalı,
    2 – Hedef organ hasarı ve eşlik eden hastalık bakılmalı,
    3 – Diğer kardiovasküler risk faktörleri değerlendirilmelidir.

    Tansiyon nasıl ölçülmelidir?
    Tansiyon ölçümünde;

    • Kişi gevşemiş bir pozisyonda rahat olmalı
    • Yarım saat öncesinde kafein almamış, bir şey yememiş olmalı
    • Sigara içmemiş olmalı
    • Ölçümden önce en az 5 dakika istirahat etmeli
    • Koldan tüm giysiler çıkarılmalı
    • 2 dakika aralıklarla 2 veya daha fazla ölçüm yapılmalı
    • Kullanılan cihazın boyutları uygun olmalı

    Tedavisi nasıl olmalıdır?
    Tedavideki temel hedef mortalite (ölüm) ve morbidite (sakatlık) oranlarını azaltmaktır. Hedef 140/80 mmHg altı olmalı; eğer böbrek hastalığı ya da diyabet mevcutsa bu durumda 130/80 mmHg altı hedef alınmalıdır.Hipertansiyon ciddi ama tedavi edilebilir bir hastalıktır. Tedavi edilmezse kalp, beyin, böbrek, göz gibi organlarda istenmeyen durumlara sebep olabilir, tedavisi ömür boyu sürmelidir, İlacı sadece bulgular ortaya çıktığı zaman değil sürekli kullanılması gerekmektedir.Kan basıncı düşünce ya da şikayetler kaybolunca tedavinin bırakılmaması gerektiği unutulmamalıdır.İlaçların bağımlılık yapmayacağı, genel önlemlere uyulmazsa ilaçların yetersiz geleceği eğer hasta üzerine düşen görevleri yapmazsa doktor doktor gezmesinin ona hiçbir fayda sağlamayacağı anlatılmalıdır.

    Non farmakolojik (ilaç dışı) tedavi : Yaşam tarzı değişikliği, tuz alımının kısıtlanması, ideal kiloya ulaşma, fizik aktivite artışı, sigarayı bırakmak, aşırı alkol tüketimini önlemek, diyeti düzenlemek, sık sık günde 5-6 öğün ama az miktarda yemek yemek, potasyumdan kalsiyumdan zengin besinler tüketmek, doymuş yağdan fakir diyet almak ilaç dışındaki tedavi yöntemlerinin temel prensipleridir.

    Non-farmakolojik tedavilerin tansiyonu düşürme oranları ise şu şekildedir:

    Kilo verme: 5- 20 mmHg (sistolik)
    Sebze-meyve ağırlıklı beslenme: 8- 14 mmHg (sistolik)
    Tuz kısıtlama: 5-10 mmHg (sistolik)
    Fizik aktivite: 4- 8 mmHg (sistolik)
    Alkol alımını kısıtlama: 2- 4 mmHg (sistolik)

    İlaç (farmakolojik tedavi) : Hastanın yaşına eşlik eden diğer hastalıklarına uygun değişik grup ilaçlar ile hekim hipertansiyonu tedavi etmeye çalışır. Yapılan çalışmalarda en az 2- 3 ilacın gerektiği belirlenmiştir. İlaç kullanmaya rağmen tansiyonda düşme sağlanamazsa buna dirençli hipertansiyon denir. Bu durumda ilaç kullanmak en azından kardiovasküler mortalite ve morbiditeyi azaltmaktadır.

    tasarım

  • Obezite ve nedenleri

    Obezite ve nedenleri

    Obezite vücutta fazla yağ kitlesinin birikmesine verilen addır. Obezite 1980’lerde %14,5 sıklığında rastlanırken 2000’li yıllarda %30,5 oranlarına çıkmıştır. Aşırı obezite ise %4,7 oranında nüfusta görülür. Obezite kadınlarda daha fazla görülür, çocuklarda da gittikçe artmaktadır. Enerji alımının fazla, eneji harcamasının azaldığı veya ikisinin birlikte olduğu durumda obezite gelişir. Kilolu şahıslar genellikle aldıkları gıda miktarını azaltarak söylerler.

    Obezitenin son yıllarda artmasına sebep olarak modern hayatın getirdiği rahatlık ile daha az enerji harcayarak yaşamımızı sürdürmemiz başta gelmektedir.

    Evlerdeki uzaktan kumandalı aletler, yakın mesafelere bile araba ile gitmemiz, asansörleri bir kat çıkmak için bile kullanıyor olmamız, bilgisayar başında saatlerce hareketsiz oturmamız ve aktif spor yapacak zaman bulamamamız başta gelen nedenlerdir.

    Enerjisi ve kalorisi yüksek ve yağdan zengin, doğal olmayan gıdalarla beslenmede son yıllarda obezitenin artmış olmasının sebeplerinden biridir.

    Geceleri geç yatılması, zihinsel yorgunluğun artması da daha çok enerji veren yiyeceklere insanları yönelttiğinden kilo alımlarının artışına yol açar.

    Stresli hayat çoğunlukla yemek yeme ihtiyacını arttırdığından obeziteye yol açmaktadır.

    Bütün bu nedenlerden dolayı son yıllarda obezite artmış ve artmaya devam edecektir.

    Kimler obez sayılır, bunun bir standartı var mıdır?

    Obezite ölçümünde vücut kitle indeksi (VKI) denilen bir ölçüm kullanılır. Burada vücut ağırlığı boyun metre olarak karesine bölünür.

    Örneğin: 200 kg ve 2 metre boyunda olan bir şahsın vücut kitle indeksi;

    VKI= 200/2 = 200/4 = 50’dir.

    VKI 18.5 = Zayıf
    18.5 – 25 = Sağlıklı
    25 – 30 = Kilolu
    30 – 40 = OBEZ
    40 – üstü= AŞIRI OBEZ

    olarak kabul edilir.

    Bir diğer kriter karın çevresidir. Karın çevresi erkeklerde 102cm’den yukarı, kadınlarda 88cm’den yukarı olanlar da obez kabul edilir.

    Karın çevresinin ölçülmesi de en az VKI kadar önemlidir. Çünkü bir anlamda bu, karın içi organlarının yağlandığını ve obeziteye bağlı komplikasyon ve hastalıkların vücutta geliştiğini bize gösterir. Karın çevresi geniş olanda genellikle insülin rezistansı denilen durum söz konusudur. Bu şahıslar genellikle tansiyonları yüksektir ve şeker hastalığına adaydırlar. Kalp hastalıkları riski de karın çevresi normalde büyük olanlarda daha çok görülür.

  • Şeker hastalığı

    Şeker hastalığı

    ŞEKER HASTALIĞI

    Diyabet…

    Ömür boyu süren bu arkadaşlıkta diyabet konusunda ne kadar çok bilgi sahibi olunursa o kadar sağlıklı bir hayat sürdürmek mümkündür.Bu nedenle diyabet eğitimi, tedavi içinde önemli bir yer tutmaktadır.

    Diyabet nedir?
    Pankreasdan salgılanan insülin hormonun tamamen ya da kısmen eksikliğine bağlı ortaya çıkan
    Kan şekeri yüksekliği ile kendini gösteren
    Kısa ve uzun dönemde ciddi olumsuz sonuçları olan
    Kronik tahrip edici bir hastalıktır…

    İnsulin nedir, ne yapar?
    İnsülin pankreas organının adacık hücrelerinden salgılanan bir hormondur ve şekerin kandan hücrelere geçmesinde anahtar rol oynar. İnsülin eksikliğinde hücreler kandaki şekeri alamaz ve enerji için kullanamaz. Böylece şeker kanda birikir ve kan şekeri düzeyleri yükselir.

    Kaç tip diyabet vardır?
    1. Tip I diabetes mellitus: Çocukluk çağı diyabeti
    2. Tip II diabetes mellitus: Erişkin çağı diyabeti
    3. Gebeliğe bağlı diabetes mellitus
    4. Bozulmuş glukoz toleransı
    5. Diğer diabetes mellitus tipleri
    6. İlaçlara ve pankreas hastalıklarına bağlı diyabet

    Tip 1 (çocukluk) diyabeti : Pankreastan salınan insülinin eksikliğine veya yokluğuna bağlı gelişir. Genetik olarak diyabete yatkınlığı vardır. Tedavide mutlaka insülin gereklidir. Her yaşta ortaya çıkabileceği gibi en sık 30 yaş öncesi gelişir. Diyabetik semptomlar ani olarak başlar. (Çoğunlukla şeker komasıyla ortaya çıkar) Hastalarda sıklıkla kilo kaybı vardır.

    Tip 2 (erişkin) diyabeti : En sık görülen diyabet tipidir. Gelişiminde 3 önemli faktör rol oynar;
    -Pankreas insülin salgısının bozukluğu
    -Salınan insülinin dokulardaki etkisizliği
    -Karaciğerde glukoz üretiminin artması

    Hastalar genellikle aile öyküsü olan, şişman, 45 yaşın üstündeki kişilerdir. Çoğu vaka semptomsuzdur, tanı rastlantısal olarak konabilir.

    2 diyabet arası farklar : Tip I Diyabet: İnsülin hiç yoktur ya da çok azdır. Tedavide insülin şarttır. Aile öyküsü %90 dır. Tip II Diyabet: İnsülin kısmen eksik ya da etkisizdir. İnsülin her zaman gerekli değildir.

    Gebelik diabeti nedir?
    Gebelik süresince ortaya çıkar ve genellikle gebelikten sonra kaybolur. Bu hastalarda ileri yaşlarda diyabet görülme olasılığı yüksekdir.

    Diyabet kimlerde görülür?
    Diabetes mellitus her yaşta ortaya çıkabilir. Yeni doğanlarda nadir görülür. Tip I diyabet çocukluk çağında daha sık görülür. Tip II diyabet daha çok orta ve ileri yaşlarda ortaya çıkar. Yaş ilerledikce Tip II diyabet görülme sıklığı artar.

    Şeker hastalığının belirtileri
    Çok susamak
    Sık idrara çıkmak
    Yemek yedikten sonra gün içinde çok acıkmak
    Kilo kaybı yaşamak
    Yorgunluk

    şeker hastalığının en bilinen belirtileridir.

    Şeker hastasının sık su içmesinin nedeni: Kandaki şeker hücre içine giremez. Bu da kan şekerini yükseltir. Vücut kandaki yüksek şekerin bir kısmını idrar ile atmaya çalışır. Şeker bu yolla atılırken bol miktarda su atılımı da görülür. Susama isteğinin oluşumu bundan kaynaklanır.

    Çok yemek yendiği halde kilo kaybı olmasının nedeni: Şeker hücre içine girmediğinden beyindeki doyma merkezine açlık uyarısı gönderilir. Yemek yenilse bile açlık hissi devam edebilir. Kandaki şeker hücreler tarafından kullanılamadığı için kişi kilo kaybı ile karşılaşabilir.

    Yorgunluk hissi:Hücreler kandaki yüksek miktardaki şekeri alamaz ve enerji üretmek için kullanamaz. Vücutta yeterince enerji üretilemediği için şeker hastaları kendilerini yorgun hissedebilirler.

    Teşhisi:Şeker hastalığının kesin teşhisi için kan şekeri ölçümleri gerekir. Açlık kan şekeri 126 mg/dL üzerinde ise Günün herhangi bir saatinde bakılan kan şekeri 200 mg/dL üzerinde ise (2 ölçüm yapılmalıdır)Şeker yükleme testinde ikinci saat değeri 200 mg/dL üzerinde ise.

  • Gebelikte tiroid

    Gebelikte tiroid

    Eski Mısır ve Roma döneminde, genç bir kadında tiroid bezinin büyümesi gebeliğin bir işareti olarak kabul edilmiştir(500). Gebelik sırasında tiroid bezinde bazı değişikliklerin meydana geldiği daha binlerce yıl önce fark edilmiş. Günümüzde, her gebenin tiroid bezinin fizyolojik olarak büyüyüp büyümediği tartışmalı bir konudur.

    Tiroid hastalıkları doğurgan yaştaki kadınlarda erkeklere göre daha sık görülmektedir. Bu nedenle hamilelik esnasında da tiroid ile ilgili bir problemle karşı karşıya kalma olasılığı oldukça yüksektir. Herhangi bir tiroid hastalığının tanısı ilk kez gebelik esnasında konulabilir veya daha önce bir tiroid hastalığı olduğu bilinen ve bu nedenle takip edilen bir kadın, bu takip sırasında gebe kalabilir. Ayrıca normal bir gebelik tiroid hormonlarının yapımını, dolaşımını ve yıkımını değişikliğe uğratmakta, bu durum ise, bazı tanı güçlüklerine neden olmaktadır.

    Diğer taraftan gebe bir kadında tiroid fonksiyonlarını değerlendirirken gebeliğin süresinin de göz önünde bulundurulması zorunluluğu vardır. Çünkü meydana gelen fizyolojik değişiklikler gebeliğin evresine göre farklılık göstermektedir. Örneğin serum tiroksin bağlayan globulin (TBG) düzeyindeki değişiklik en çok ilk trimesterde meydana gelirken, plasentanın tiroid hormonlarını hızlı olarak metabolize etme işlemi ise gebeliğin sonlarına doğru başlamaktadır. Bütün bunlara ilave olarak, gebeliğin daha önce mevcut olan otoimmün bir tiroid hastalığının seyrini değiştirdiği bilinmektedir.

    Böyle bir hastalığın seyri gebeliğin erken evresinde, sonlarına doğru ve postpartum dönemde birbirinden farklı olabilir. Postpartum dönem tiroid hastalıkları için önemli bir zaman dilimidir. Doğumdan sonraki ilk bir yıl içinde tiroidin primer hastalıkları ve hipofiz hastalıkları sonucunda birçok tiroid disfonksiyonu meydana gelmektedir.

    Son yıllarda tiroid hastalığı ve gebelik hakkında çok önemli bilgiler elde edildi. Günümüzde gebelik öncesi ve gebelik sırasında görülen tiroid hastalıklarının kolayca tanınması ve erken tedavi edilmesi, hem anne, hem de bebek için çok iyi sonuçlar vermektedir.

  • Endokrin veya endokrinoloji nedir ?

    Endokrinoloji vucudumuzdaki hormon salgilayan ic salgi bezlerinin hastaliklariyla ugrasan bir bilim dalidir. Hormon sistemi yani Endokrin Sistem hipotalamus, hipofiz, tiroid, paratiroid, böbreküstü bezi (adrenal bez,) overler (yumurtalik) ve testislerin salgiladigi hormonlar ve onlarin hastaliklariyla ilgilenir. Endokrinoloji ayrica Metabolizma hastaligi olarak bilinen Obezite (sismanlik), Diyabet (Seker Hastaligi), Osteoporoz (Kemik erimesi), Kan yaglari (kolesterol, trigliserid) ve Urik asit yuksekligi tani ve tedavisi yapar.

    Guatr veya tiroid hastaligi, boy kisaligi, tüylenme, kemik erimesi,nodul, tiroid kanserleri, obezite, zayiflama, diyet , gizli şeker, metabolizma, aşırı terleme, kemik erimesi, paratiroid, hipoglisemi, şeker düşüklüğü, Şeker Hastalığı (diyabet), prolaktin, polikistik over ve diğer hormon hastalıkları tanı ve tedavisi için Endokrin Uzmanına başvurunuz

    GUATR –TİROİD HASTALIĞI VARSA ÖNCE ENDOKRİN UZMANINA BAŞVURUNUZ.

    Endokrin uzmanları hormon hastalıkları uzmanlarıdır. Tiroid hastalıkları yani guatr, nodül, Hashimoto hastalığı, tiroid iltihabı (tiroidit), tiroid kanseri, zehirli guatr, Graves hastalığı, hipotiroidi gibi hastalıkların tanı ve tedavisini Endokrin Uzmanı yapar.

  • Diyabette ayak bakımı ve önemi

    Diyabet, birtakım sorun ve sorumlulukları beraberinde getiren ve yaşam boyu süren bir hastalıktır.Diyabetik ayak, diyabetin en ciddi ve en ağır komplikasyonlarından biridir.Diyabetli kişilerin yaklaşık %50’si tüm yaşamları boyunca diyabetik ayak gelişme riski altındadır. Bu nedenle hem tıbbi, hem sosyal, hem de ekonomik açıdan diyabette yaşanan ayak sorunları oldukça önemlidir.

    Kan şekeriniz eğer çok yüksek ve düzensiz seyrediyorsa ayaklarınızda problemler yaşamaya başlarsınız.Bunun nedeni damarlarda oluşan kan dolaşımı bozukluğudur. Bu dolaşım bozukluğu sonucunda damarlarda tahribat başlar.Yeterli kan ulaşamayan organlarda işlev bozuklukları meydana gelir.

    Aynı zamanda kan şekeri yüksek izlediğinde ayaklardaki sinirlerde hasar oluşur. Sinirler hasara uğradığı zaman ayak ve parmak uçlarında his kaybı meydana gelebilir. Bu nedenle; basınç, ağrı, kesik,yanık ve yaralanmalar hissedilmeyebilir. Kesik, yanık ve yara sonraları ayak ülserleri ortaya çıkar.Ayrıca, bazı mikroplar (bakteri ve mantarlar) şekerli ortamda daha kolay çoğalırlar. Bakteri ve mantar enfeksiyonu deri bütünlüğünü bozar ve yine yara oluşumuna yol açar. Bu yaralar çok çabuk iltihaplanarak ciddi sorunlara neden olurlar. Tedavisiz bırakıldığında, gangren ve hatta hasar görmüş bölgenin kesilmesi dahi mümkün olabilir.

    Sinir hasarı ile ayak kaslarıda güçsüzleşir. Bu da deride, yumuşak dokuda, kemik ve eklemlerde hasarlar meydana gelmesine neden olur. Bu hasarlar başladığında koşu, futbol, step vs.gibi ayağınıza daha fazla zarar verebilecek aktivitelerden kaçınmak gerekir.

    Aynı zamanda kan şekeri yüksek izlediğinde ayaklardaki sinirlerde hasar oluşur. Sinirler hasara uğradığı zaman ayak ve parmak uçlarında his kaybı meydana gelebilir. Bu nedenle; basınç, ağrı, kesik,yanık ve yaralanmalar hissedilmeyebilir. Kesik, yanık ve yara sonraları ayak ülserleri ortaya çıkar.Ayrıca, bazı mikroplar (bakteri ve mantarlar) şekerli ortamda daha kolay çoğalırlar. Bakteri ve mantar enfeksiyonu deri bütünlüğünü bozar ve yine yara oluşumuna yol açar. Bu yaralar çok çabuk iltihaplanarak ciddi sorunlara neden olurlar. Tedavisiz bırakıldığında, gangren ve hatta hasar görmüş bölgenin kesilmesi dahi mümkün olabilir.

    Sinir hasarı ile ayak kaslarıda güçsüzleşir. Bu da deride, yumuşak dokuda, kemik ve eklemlerde hasarlar meydana gelmesine neden olur. Bu hasarlar başladığında koşu, futbol, step vs.gibi ayağınıza daha fazla zarar verebilecek aktivitelerden kaçınmak gerekir.

    AYAKLA İLGİLİ KOMPLİKASYONLARI

    • Mantar enfeksiyonu
    • Nasır
    • İltihaplı şişme
    • Ayakta şekil bozuklukları
    • Derin veya yüzeyel ayak yaraları
    • Kemik enfeksiyonu (Osteomyelit)
    • Gangren

    DİYABETİN AYAKLA İLGİLİ KOMPLİKASYONLARI

    • Mantar enfeksiyonu
    • Nasır
    • İltihaplı şişme
    • Ayakta şekil bozuklukları
    • Derin veya yüzeyel ayak yaraları
    • Kemik enfeksiyonu (Osteomyelit)
    • Gangren

    DİYABETİK AYAK RİSK FAKTÖRLERİ

    • Kötü kan şekeri kontrolü
    • Sigara içmek
    • Ayağa uymayan ayakkabı giymek
    • Çıplak ayakla evde,bahçe veya deniz kenarında dolaşmak
    • Daha önceki ayak yaraları
    • Dolaşım bozukluğu
    • Sinirlerin hasarı


    EĞER AŞAĞIDA BELİRTİLEN BULGULARI KENDİNİZDE GÖZLEMLİYORSANIZ MUTLAKA DOKTORUNUZA BAŞVURUNUZ

    • Ayak ve tırnakta mantar enfeksiyonu.
    • Tırnak batması.
    • Nasır oluşumu
    • Deride çatlakların oluşumu
    • Ciltteki yaralar ve kesiler
    • İçe doğru büyüyen tırnaklar
    • Ayaktaki renk değişiklikleri (morarma , solukluk)
    • Bölgesel ısı artışı
    • Ağrı ve his kaybı
    • Ayak yada ayak bileğinde şişlik
    • Ayak şekli ve görünümündek değişiklikler

    Muayene Sıklığı

    DOKTOR TARAFINDAN HANGİ SIKLIKTA AYAK MUAYENE EDİLMELİDİR?

    • Tip 1 diyabette tanı konulduktan 3 yıl sonra ve daha sonra her yıl
    • Tip 2 diyabette tanı konulduğu zaman ve daha sonra her yıl
    • Herhangi bir şikayet olduğunda mutlaka muayeneye gelinmelidir.

    DOKTOR AYAK MUAYENESİNDE NELERE BAKAR?

    • Dolaşım bozukluğu
    • Sinir hasarı
    • Deri değişiklikleri
    • Şekil değişiklikleri
    • Yaralar
    • Tırnaklar

    AYAK BAKIMINDA DİKKAT EDİLMESİ GEREKEN HUSUSLAR

    • Sigarayı bırakınız.
    • Evde, plajda çıplak ayakla yere basmayınız, ayağınıza mutlaka terlik giyiniz.
    • Ayaklarınızı her gün tahriş etmeyen bir sabunla ılık suda (37 dereceyi geçmeyecek) yıkayınız.Yıkama sonrası özellikle parmak aralarınızı yumuşak bir havlu ile iyice kurulayınız. Bu kurulama özellikle parmak aralarında çıkan mantar enfeksiyonunu önleyecektir.
    • Kuruma ve çatlamalara karşı ayaklarınıza nemlendirici krem sürebilirsiniz. Fakat kremi kesinlikle parmak aralarına sürmeyiniz.

    • Çoraplarınızı her gün değiştiriniz. Ayağı sıkmayan pamuklu çorapları tercih ediniz
    • Lastikli kısımlarının özellikle sıkmamasına dikkat ediniz.Tamir edilmiş yada dikilmiş çorapları giymeyiniz. Bunlar deri zedelenmelerine, tahrişe neden olabilirler.
    • Ayaklarınızdaki nasır ve sertleşmiş deri kısımları için asla kesici alet kullanmayınız.
    • Ayak tırnaklarınızı banyodan sonra yumuşak iken kesiniz, çok kısa kesmeyiniz ve köşeleri derin almayınız. Tırnak törpüsü ile daha sonra törpüleyiniz.
    • Ayaklarınızı herhangi bir ısıtıcıda (soba, kalorifer, elektrikli ıstıcı vs.) yada sıcak su torbası kullanarak ısıtmayınız. Bu şekildeki ısıtmalarda farkında olmadan ayaklarınızda ciddi yanıklar oluşabilir.
    • Ayaklarınızı soğuk hisettiğinizde çoraplarınızı giyiniz.
    • Banyoya girmeden önce mutlaka suyun ısısını aileden birine kontrol ettiriniz. Isısını ölçmeden banyoya adım atmayınız. Çünkü, ayak sinirlerindeki hasar nedeniyle suyun ısısını hissedemeyebilirsiniz.
    • Ayaklarınızı her gün (gece yatmadan önce olabilir) kontrol ediniz.Göremediğiniz kısımlara ayna yardımıyla bakabilirsiniz.Bu şekilde ayaklarınızda oluşan kesik, çizik gibi yaralanmaları, şişmeleri, cildin kuruluğunu, kızarıklık ve su toplanmalarını erken fark edip önlemini alabilirsiniz .
    • Tırnakların etrafındaki ölü dokuları ve kabarcıkları asla kesmeyiniz.
    • Ayağınızdaki sertlikler, nasırlar, tırnak sorunları için piyasada satılan kozmetik ürünleri doktorunuza danışmadan kullanmayınız.
    • Dolaşım bozukluğuna neden olacağından,bağdaş kurarak veya bacak bacak üst üste atarak oturmayınız.
    • Her gün ayaklarınızın alt ,üst, topuk ve parmak kısımlarına dokunarak his kontrolü yapınız.
    • Düzenli ve iyi bir ayak bakımı alışkanlığı kazanınız.

    Ayakkabı Seçimi

    DİYABETLİ KİŞİNİN AYAKKABI KULLANIMI VE AYAKKABI SEÇİMİ

    Diyabetli kişinin ayakkabı kullanımında dikkat etmesi gereken hususlar ve ayakkabı seçimi şu şekilde olmalıdır:
    • Ayağınızı sıkmayan, ayağa iyi oturan, rahat ve yumuşak ayakkabılar giyiniz. Gerekirse ayağınıza özel ayakkabılar yaptırınız.
    • Ayakkabılarınızı çorapsız giymeyiniz.Ter emici,gerektiğinde sıcak gerektiğinde serin tutan ,dikişsiz,dar olmayan esnek çorapları tercih ediniz.
    • Ucu açık terlik ve parmak arası sandalet kullanmayınız.(Cam, çivi, taş vb şeyler ayağınıza batabilir)
    • Ayakta kabarcık ve sürtünme oluşturabilecek alanlar açısından,ayakkabınızı giymeden önce,mutlaka içini silkeleyerek kontrol ediniz.(taş vs açısından)
    • Ayakkabınızın içini haftada bir kez ıslak sabunlu bezle siliniz.
    • İç tabanlık eskimiş ise değiştiriniz. (6 ayda bir değiştirilebilir)
    • Dış yüzeyinin korunması için ayakkabınızı sık sık boyatınız.
    • Sandaletler, yüksek topuklu ve sivri burunlu ayakkabılar giymeyiniz. Bu tür ayakkabılar ayaklarınızın aşırı basınç altında kalmasına neden olur ve bu bölgelerde derinin ezilmesine yol açar.
    • Ayaklarınız sabahki büyüklüğünü gün boyu koruyamazlar, şişerler. Bu nedenle ayakkabı almaya öğleden sonra gidiniz.Yeni ayakkabı aldığınızda gün içerisinde en fazla 1-2 saat süreli giymeye çalışarak, ayaklarınızın ayakkabıya alışmasını sağlayınız.
    • Basınç alanlarını rahatlatmak için mümkünse gün içerisinde ayakkabılar değiştirilmelidir.
    • Egzersiz yapacağınız zaman, koşu ve yürüyüş ayakkabıları giyiniz.
    • Ayaklarınızda şekil değişikliği veya yara varsa ,buna uygun ısmarlama ayakkabı yaptırmayı düşünebilirsiniz.

    AYAKLARDA YAŞANAN SORUNLARA YÖNELİK TEDAVİ NASIL OLUR?

    Ayakta oluşan yara ve enfeksiyonun çeşidi, derinliği ve büyüklüğüne uygun tedavi yaklaşımları vardır. Uzmanlar tarafından (Endokrinolog, Dermatolog, Plastik cerrah,Kalp ve Damar cerrah, Ortopedist, Enfeksiyon hastalıkları uzmanı) sorununuza yönelik gerekli tedavi planı düzenlenir.

    İlk ve en önemli tedavi, sıkı kan glukoz kontrolünün devamlılığının sağlanmasıdır. Bu devamlılığın sağlanması için, öncelikle diyet programının yeniden düzenlenmesi ve diyabete yönelik almış olduğunuz tedavinin yeniden gözden geçirilmesi gerekir.

    Bu nedenle doktor kontrollerinize düzenli olarak gidiniz.Ayak sağlığınızı önemseyerek gerekli bakımlarınızı ihmal etmeyiniz.

    Sağlıklı bir yaşam sürdürmeniz dileğiyle….

    DİKKAT…!

    • Kesinlikle sigara içmeyin.Sigara kullanımı damar ve sinir sistemine oldukça fazla zarar verir.
    • Diyabetle yaşamda; Diyet,egzersiz ve doktorunuzun size önermiş olduğu tedaviyi uygulayabilmenizin yanı sıra, kendinizi takip ederek bakımlarınızı yapmanız, yaşamınızı sağlıklı sürdürebilmeniz için büyük önem taşır.
    • Erkek ve kadın diyabetik hastaların yaklaşık %5 ‘in de parmak veya ayak kesilir.Bu kötü sonuç, iyi bir kan şekeri kontrolü ve günlük ayak bakımı ile çoğu kez önlenebilmektedir.
    • Ayağınızda sorun gözlemlediğinizde ilk iş olarak doktorunuza başvurunuz.

    DİYABETİK AYAK ÖNLENEBİLİR BİR HASTALIKTIR.

  • Diyabet nedir ?

    Kan şekeri, glukoz vücut için gerekli olan enerjiyi sağlar. İhtiyaçtan fazla şeker, gerektiğinde kullanılmak üzere karaciğer ve yağ hücrelerinde depolanır. Şekerin vücutta enerji olarak kullanılması ve depolanması için insüline gereksinim vardır. İnsülin şekerin kanda yükselmesini önleyen bir hormondur, midenin arkasında pankreas adlı organın beta hücrelerinde yapılır ve kana salgılanır. Yemekten sonra kan şekeri yükselince pankreastaki insülin yapan hücreler uyarılır ve kana insülin verilir. İnsülin kan şekerinin hücre içine girmesini sağlar.

    Böylece kan şekeri normal düzeyde tutulur, yükselmez. Hücrelere giren şeker burada yakılır ve enerji olarak kullanılır. İnsülin eksikliğinde veya etkisizliğinde şeker hastalığı “diyabet” ortaya çıkar. Kanda şeker miktarı artar ve böbreklerden idrarla dışarı atılır. Diyabet : vücudun kan şekerini uygun şekilde kullanamaması ve depolayamamasıdır.

  • Reflü hastalığı

    Reflü hastalığı nedir ? Mide içeriğinin yemek borusuna kaçmasına gastroözofageal reflü ya da kısaca reflü diyoruz. Bu durum normal/sağlıklı kişilerde de yemeklerden sonra az miktarda olabilmektedir. Ancak, bu durum, kişide şikayete neden oluyor, yaşam kalitesini etkiliyor ise o zaman reflü hastalığı söz konusudur.

    Reflü hastalığının belirtileri nelerdir ? En sık rastlanan belirti yanmadır. Yanma ile ifade edilen, özellikle yemeklerden sonra midenin üst bölgesinden yukarıya, yemek borusuna doğru olan yanma hissidir. Bir diğer önemli belirti ise yiyeceklerin ya da acı, ekşi sıvıların ağza gelmesidir. Bu iki belirtiden herhangi birinin varlığında reflü hastalığı teşhisi konulabilir. Bazen bu şikayetler gece olabilir ve hastayı uykudan uyandırabilir. Ayrıca yutma zorluğu ve ağrılı yutma da olabilir. Reflü hastalığı için tipik olan bu belirtiler dışında atipik dediğimiz belirtiler de olabilir. Atipik belirtiler tipik belirtiler olmaksızın mevcut ise o zaman teşhis koymak güç olabilir.

    Reflü hastalığının atipik belirtileri nelerdir ? Göğüs ağrısı, özellikle sabahları daha belirgin olan ses kısıklığı, kuru-tahriş öksürüğü, boğazda gıcıklanma hissi reflü hastalığının atipik belirtileridir. Ancak, hastalarda bu şikayetlere neden olabilen diğer durumların dışlanması gerekir. Örneğin, göğüs ağrısı olan bir hastada öncelikle kalp hastalıklarının araştırılması, ses kısıklığı, tahriş öksürüğü olan hastalarda KBB muayenesinin yapılmış olması gerekir.

    Reflüyü kolaylaştıran durumlar nelerdir? Yemek alışkanlıkları, fazla kilo, korse takmak, gebelik, bazı ilaçlar, alkol, sigara ve stres sayılabilir. Yemekle ilgili olarak; acele yemek yeme, midenin aşırı doldurulması, yağlı-kızartma yemekler, aşırı salçalı-soslu besinler, kahve, dolu mide ile yatmak reflüyü kolaylaştıran faktörler olarak sayılabilir.

    Reflü hastalığında teşhis nasıl konulur ? Hastalığın teşhisi şikayetler ile genelde kolaylıkla konulur. Herhangi bir tetkike gerek olmayabilir. Ancak şikayetler orta yaşın üstünde ortaya çıkmış ise, şikayetler uzun süredir devam ediyor ise, atipik dediğimiz şikayetler var ise, ya da kilo kaybı, yutma zorluğu, ağrılı yutma, kanama, kansızlık gibi ciddi belirtiler mevcutsa bu hastalarda mutlak tetkik gerekir.

    Reflü hastalığında tetkik derken neyi kastediyorsunuz ? Reflü hastalığında gerektiğinde ilk yapılacak tetkik gastroskopi, halk arasındaki genel deyimi ile endoskopidir. Ancak reflüsü olan her hastada endoskopide hastalık teşhisi koyduran bulgu olmayabilir. Bu durumlar da gerekirse ileri teşhis yöntemleri uygulanabilir.

    Endoskopi nedir? Endoskopi ucunda bir video kamera bulunan yumuşak bir boru şeklindeki aletler ile tüp şeklindeki organların muayenesini anlıyoruz. Reflü hastalığında kullanılan endoskopik muayeneye gastroskopi diyoruz. Gastroskopide yaklaşık 9 mm genişliğinde yumusak bir boru şeklindeki aletle yemek borusu, mide ve duoenum (onikparmak barsağı) incelenmektedir. Bu inceleme, bu konuda sağlık bakanlığından onaylı uzmanlık belgesi olan, deneyimli bir hekim tarafından yapılmalıdır. Günümüzde teknolojinin verdiği imkanlarla bu muayene yaklaşık 5 dakikada ve hastaya hiçbir rahatsızlık vermeden uygulanabilmektedir.

    Reflü hastalığı nasıl tedavi edilir ? Antiasid dediğimiz çiğneme tabletler ve şuruplar hastalarda şikayetlerin giderilmesinde yararlıdır. Anlık rahatlama sağlar ancak hastalığa bağlı oalrak yemek borusu altında gelişmiş yaraların iyileşmesinde etkisi yoktur. Hastalar bu ilaçları sürekli kullanma ihtiyacı hissediyorlarsa, sorun var demektir, hekim kontrolü gekekir. Günümüzde reflü hastalığı tedavisinde kullanılan en etkili ilaçlar proton pompası inhibitörü (PPİ) denilen ilaçlardır. Bı ilaçlar genellikle günde bir kez, sabah, kahvaltıdan yarım saat önce kullanılmaktadır. Bu ilaçların önemli yan etkisi bulunmamaktadır.

    Reflü hastalığında ilaç dışı tedavi yöntemleri varmıdır ? Evet. Günümüzde laparaskopi yöntemi ile mide girişinin sıkılaştırılması esasına dayanan cerrahi tedaviler uygulanmaktadır. Fundoplikasyon denilen bu tedavi ile %90'a varan başarılı sonuçlar alınmaktadır. Ancak bu tedaviyi yapacak hekimin mutlaka bu konuda deneyimi olması gerekir. Ameliyatlar ile çok başarılı sonuçlar alınmakla birlikte hastalarda ameliyat sonrası genellikle geçici olan yutma zorluğu, geğirememe ve aşırı gaz çıkarma gibi şikayetler olabilmektedir. Ayrıca uzun vadede ameliyat olan hastaların bir kısmında ilaç gereksinimi yine olabilmektedir. Bu nedenlerle ameliyat kararı, hasta, gastroenterolog ve cerrah tarafından birlikte konulmalıdır. Cerrahi tedaviden yarar görecek hastalar genellikle PPİ tedavisinden yararlanan hastalardır. Hasta PPİ tedavisinden yarar görmüyor ise bu hasta çok büyük olasılıkla, istisnai durumlar dışında cerrahi tedaviden de yarar görmeyecektir. Hasta ilaç tedavisinden yarar görmüyor ise reflü teşhisi doğru olmayabilir. Bu nedenle ameliyat öncesi teşhisten ve hastanın cerrahi tedaviden yarar göreceğinden emin olmak gerekir. Gerektiğinde ameliyat öncesi hastalarda manometri ve 24 saatlik pH-metre denilen muayene yöntemleri uygulanmalıdır.

    Son yıllarda reflü hastalarında ilaç tedavisi ve cerrahi dışında bir tedavi yöntemi olarak endoskopik tedaviler geliştirilmiştir. Bu yöntemlerde amaç cerrahidekine benzer şekilde yemek borusu ile midenin birleştiği alanı sıkılaştırmak ve mide içeriğinin yemek borusuna kaçışını engellemektir. Ancak bu tedavi yöntemleri yenidir ve uzun süreli sonuçları bilinmemektedir, bu nedenle de her hastaya önerilmemektedir.

    Reflü hastalığı kansere neden olur mu? Teorik olarak evet, ancak pratikte, özellikle ülkemizde seyrek rastladığımız bir durumdur. Uzun süreli reflü yemek borusu alt kısmında hücresel değişikliklere neden olmakta ve yemek borusunun yüzeyi Barrett metaplazisi denilen farklı hücreler ile kaplanmaktadır. Barrett metaplazisi olan hastaların %10’unda uzun yıllar içinde kanser gelişme riski vardır. Ancak, bu riski çok abartmamak gerekir. Barrett metaplazisi olan hastada kanser gelişme şanssızlığı her yıl için %0.5 tir. Endoskopi ve biyopsi ile Barrett teşhisi konulan hastalar, biyopsi sonuçlarına göre belli aralıklarla endoskopik tetkik yaptırır iseler, kanser tam gelişmeden ya da çok erken dönemde yakalanma imkanı vardır.

    Reflü hastalığının ülkemizdeki özellikleri nelerdir? Reflü hastalığı ülkemizde de tüm batı toplumlarında olduğu gibi sık rastlanan bir durumdur. Ülkemizde yaşayan kişilerin yaklaşık yarısı bu hastalıkla ilişkili şikayetleri sık veya seyrek olarak yaşamaktadırlar. Yaklaşık olarak beş kişiden birinde ise bu hastalıkla ilgili belirtiler haftada 1-2 kez görülmektedir. Ancak ülkemizde hastalık genelde hafif seyirlidir ve kolay tedavi edilebilmektedir. Kansere ilerleyebilen Barrett metaplazisi ise seyrek görülmektedir.

    Proton pompası inhibitörü denilen ilaçlar ne kadar süreyle kullanılabilir, kullanımları güvenli midir ? Bu ilaçları uzun süreli kullanımının güvenli olduğu kabul edilmektedir. Günümüzde bu ilaçların 16 yıl süreyle güvenle kullanılabileceğini biliyoruz. Ancak bunların kullanımı mutlaka hekim bilgisi dahilinde olmalıdır. Teşhisten emin olmadan kesinlikle uzun süreli kullanılmamalıdır. Uzun süreli kullanacak hastada mutlaka gastroskopik tetkik yapılmış olmalıdır. Her ilaçta olduğu gibi bu ilaçlar da etkin ama mümkün olan en düşük dozda kullanılmalıdır.