Kategori: Dahiliye – İç Hastalıkları

  • Yaz ishalleri -besin zehirlenmeleri

    İshal, dışkılama sayısında artışla beraber dışkının şekilsiz bir hal alması olarak tarif edilir.

    İshalin pek çok sebebi olmakla beraber mikrobik ishaller en önemli grubu oluşturmaktadır ki yaz ishalleri de bu gruba girmektedir.

    Mikrobik ishaller tüm dünya çapında bakıldığında kalp-damar hastalıklarının ardından ikinci ölüm sebebi olup, yılda 2,5 milyon kişinin ölümüne sebep vermektedirler.

    İshal yaratan mikroplar ağız yoluyla üç şekilde edinilir: Gıda – Su – İnsandan insana

    İshaller neden özellikle yaz aylarında artar?

    1.Etken mikroplar sıcaklarda daha hızlı çoğalır.

    2.Besinleri soğuk zincirinde tüketiciye ulaştırmak zorlaşır.

    3.Havuz ve denizlerde kontamine su yutulur.

    4.Sıcaklarda artan su tüketimine paralel olarak mikroplu sular daha fazla tüketilir.

    Nelere dikkat edilmelidir?

    1.Musluk suları ve menşei bilinmeyen sular tüketilmemelidir.

    2.İçerisine buz konulmuş içeceklerin de enfeksiyon kaynağı olabileceği unutulmamalıdır.

    3.Çiğ sebzelerle hazırlanmış salata ve meyvelerin tüketiminde dikkatli olunmalıdır.

    4.Kabuğu soyulabilen gıdalar soyularak, soyulamayanlar ise iyice yıkanarak yenmelidir.

    5.Pastörize edilmemiş süt ve süt ürünleri tüketilmemelidir.

    6.Gıdaların üreticiden tüketiciye gerekli soğuk zincirinde ulaştırıldığından emin olunmalıdır.

    7.Kişisel hijyene dikkat edilmeli ve eller sık sık yıkanmalıdır.

    8.Mide asidinin ağız yoluyla alınan mikroplara karşı çok etkili bir savunma mekanizması olduğu hatırlanmalı ve mide asidi baskılayıcı ilaçlar gereksiz kullanılmamalıdır.

    En önemli belirti dışkılama sayısının artması ve dışkı vasfının değişmesidir. Diğer belirtiler karın ağrısı, karında buruntu hissi, bulantı ve iltahabi durumlarda bunlara ilaveten ateş olarak karşımıza çıkar. Dışkılamadan sonra tam rahatlayamama da diğer bir belirti olabilir.Sıvı kaybına bağlı olarak dil kuruluğu, cildin parlaklığını ve yumuşaklığını kaybetmesi, gözlerin göz çukurunda çökmesi ve şiddetli olgularda kalp ritim bozuklukları, böbrek yetmezliği ve şuur bozuklukları ortaya çıkabilir.

    Nasıl tedavi edilir?

    İshal ve kusma ile kaybedilen sıvı ve kan tuzları (sodyum, potasyum, klorür vb. ) yerine konulmalı ve ishal diyeti uygulanmalıdır. Eğer ishal 24 saatten uzun sürüyorsa, yüksek ateş veya şiddetli sıvı kaybı mevcutsa hastaneye baş vurup tıbbi yardım alınmalıdır.

    İshal diyeti nedir?

    İshali olan kişiler düzelene kadar yağsız ve posasız gıda almalıdır, zira yağlı ve liften zengin gıdalar bağırsakların daha fazla çalışmasına sebep olacaktır. Dolayısıyla salata, sebze, meyve, kuru yemiş, çikolata ve kızartmalar ishal düzelinceye kadar tüketilmemelidir. Yağsız makarna, haşlanmış patates ve patates püresi, pirinç pilavı, haşlanmış yağsız et ve tavuk, yağsız ızgara köfte yenilebilir. İshal ve kusma ile kaybedilen sıvıyı yerine koymak son derece önemlidir. Bu sebepten bol miktarda su ve sıvı gıdalar ( çorba, komposto v.s.) tüketilmelidir.

  • metabolik sendrom x ( insülin direnci sendromu )

    Metabolik sendrom X kalp hastalığı için bir grup risk faktörünün bir araya gelmesidir. Tip 2 diyabet hastası olan kişilerin çoğunda metabolik sendrom X de mevcuttur.

    Tanımı:

    1) İnsülin direnci / Bozulmuş glukoz toleransı / Tip2 diyabet

    2) Hipertansiyon

    3) Lipid profili bozukluğu ( düşük HDL , yüksek trigliserid seviyeleri )

    4) Karın bölgesinde yağlanma ( santral obezite). Erkekler için bel çevresi 100cm’i, kadınlar için 90 cm’i geçiyorsa risk grubudur.

    5) Kardiovasküler hastalıklara yatkınlık

    Sizde yukarıdaki metabolik bozukluklardan en az üçü varsa metabolik sendrom X hastasısınız demektir. Sayı arttıkça kalp-damar hastalıkları riskiniz artar. Kolesterolünüz normal bile olsa kalp krizi veya inme geçirebilirsiniz.

    Metabolik sendrom X çok sık görülmektedir. CDC ( Center for Disease Control) ABD’de erişkinlerin %20’sinde bu tablonun olduğunu tahmin etmektedir.

    Metabolik sendrom X’in en önemli faktörlerinden biri olan insulin direnci acanthosis nigricans denilen ciltte kalınlaşma ve siyahlaşma, tüylenme, akne ve adet düzeni bozukluklarına sebep verebilmektedir.

    Polikistik over sendromu ( PCOS ) tanısı konulan kadınların büyük bir kısmında insülin direnci mevcuttur. Metformin tedavisi standart hale gelmiş olup, hem insülin direncini, hem de adet düzeni bozukluğu ve tüylenmeyi tedavi etmektedir.

    Diyabet / insülin direnci + obezite + hipertansiyon + kan yağları bozukluğu ( dislipdemi ) kardiovasküler hastalıklardaki mortaliteye katkıları yüzünden “ ölümcül dörtlü” olarak adlandırılır. Ölümcül dörtlü kardiovasküler ölüm riskini erkeklerde 2,5 kat, kadınlarda ise 13,4 kat arttırmıştır.

    Metabolik sendromun en büyük sebebi fazla kilolardır. Bu da yüksek kalorili ve doymuş yağlardan zengin bir diyet ve fiziki aktivite eksikliğinden kaynaklanmaktadır. Kalp hastalığı ve diyabet riskinizi yeme alışkanlıklarınızı değiştirerek, fiziki aktivite seviyenizi arttırarak, kilo vererek ve sigara kullanmayı bırakarak ciddi ölçüde düşürmeniz mümkündür.

  • Tiroid bezi nerede bulunur ve görevleri nelerdir?

    Tiroid bezi nerede bulunur ve görevleri nelerdir?

    Tiroid bezi nerede bulunur ve görevleri nelerdir?

    Tiroid bezi boynun ön kısmında yer alıp erişkinlerde ağırlığı 15 ila 25 gr. arasında değişen ve her biri 3cm uzunluğa ulaşabilen iki lob ile bu lobları bağlayan isthmus denen köprüden oluşan kelebek şeklinde bir organdır. Tiroid bezi T3 ve T4 hormonlarını salgılayarak bazal metabolik hızla birlikte çeşitli kardiyak ve nörolojik fonksiyonları kontrol eder.

    Guatr nedir?

    Normalin ortalama iki katı büyümüş, yanı ağırlığı 40 gr. civarına ulaşmış bir tiroid bezine tıp dilinde guatr denir. Birçok guatrda bir veya birden fazla nodül bulunabilir. Guatrın en sık rastlanan sebebi diyetimizdeki iyot eksikliğidir, fakat gelişmiş ülkelerde sofra tuzuna iyot katılması guatrın tıbbi bir problem olmasına son vermiştir.

    Tiroid bezi hastalıklarını sınıflandırır mısınız?

    Tiroid bezi hastalıklarını basit olarak tiroid bezinin az çalışması, tiroid bezinin fazla çalışması, tiroid bezinin iltihaplanması ve tiroid nodülleri ile tiroid kanserleri olarak sınıflandırabiliriz.

    Tiroid bezinin az çalışmasının belirtileri nelerdir?

    Tiroid bezinin gerekenden az hormon salgılaması, yani tıp dilinde hipotiroidi tabir edilen durum hastalarda birçok şikayete sebep verir. Bunların en önemlileri kolay kilo almak veya diyete rağmen kilo verememek, cildin kuru, kırışık ve özellikle gözler çevresinde şiş olması, saç dökülmesi, enerjisizlik ve unutkanlık, bağırsakların tembelleşmesi, soğuğa dayanıksızlık ve el/ayak üşümesi, kas ağrıları ve güçsüzlük, cinsel istekte azalma, regl döneminde düzensizlik ve sık sık infeksiyon geçirmektir. Kişide bu belirtilerin birkaç tanesi birden mevcutsa tiroid fonksiyonu mutlaka kontrol edilmelidir.

    Tiroid bezinin çok çalışmasının belirtileri nelerdir?

    Hipertiroidi, yani tiroid bezinin gerekenden fazla tiroid hormonu salgılaması genel olarak metabolizmayı hızlandırır ve buna bağlı şikayetlere sebep verir. Bunların başında iştahın açık olmasına rağmen kilo kaybı, istirahat halinde nabzın dakikada seksenin üzerinde olması, çarpıntı şikayetleri, tansiyon yükselmesi, sıcağa dayanıksızlık ve gece terlemeleri, uykusuzluk, asabiyet, cildin devamlı nemli/terli olması, kas ağrıları ve adet düzensizlikleri sayılabilir.

    Tiroid nodülleri ve kanserleri hakkında kısaca bilgi verir misiniz?

    Tiroid nodülleri tiroid bezinin elle muayenesinde sıkça rastlanan bir bulgudur. Tek veya birçok nodül mevcut olabilir. Nodüller risk faktörlerine ve klinik tabloya göre ultrason, ince iğne aspirasyon biyopsisi ve sintigrafiyle değerlendirilip gerekli tedavi uygulanır.

    Tiroid kanserleri tüm kanserlerin yüzde birini oluşturur. Kadınlarda erkeklere oranla üç kat daha fazla görülür. Başlıca risk faktörleri arasında baş ve boyun bölgesine uygulanmış ışın tedavisi, radyasyona maruz kalmış olmak ve tiroid sintigrafisinde tespit edilen “soğuk nodül” yer alır. Tiroid kanserlerinin tedavisi cerrahi olup, ameliyat sonrası kanserin türüne göre radyoaktif iyot tedavisi uygulanır ve ömür boyu takibi gerekmektedir.

    Tiroid ve hamilelik ile ilgili şu bilgileri ekleyebiliriz:

    — Tiroid bezinin az çalışması da, çok çalışması da hamile kalmayı etkileyebilir. Fakat çok daha sık rastlanan durum tiroidin az çalışmasıdır.

    — Özellikle tiroid bezi az çalıştığında ( = hipotiroidi ) regl düzensizlikleri, yumurtlamanın ( ovülasyon ) olmaması ve luteal faz tabir edilen rahmin döllenmiş yumurtanın yerleşmesi için gelişip hazırlandığı dönemin kısalması gibi problemler ortaya çıkar ve bunun sonucunda doğurganlık azalır.

    — Hamilelik öncesi tiroid hormonu seviyeleri ve tiroid antikorları ( anti-TPO ) mutlaka kontrol edilmelidir. Özellikle hamilelik öncesi anti-TPO seviyeleri yüksek bulunan bayanlarda hamilelik sırasında hipotiroidi ( tiroid yetmezliği ) ve düşük riskinin çok daha yüksek olduğu saptanmıştır.

    — Hamilelik sırasında fark edilmeyen veya doğru tedavi edilmeyen tiroid yetmezliği bebeğin hem fiziki gelişimini ,hem de zeka gelişimini ( düşük IQ ! ) olumsuz yönde etkiler.

    — Hamilelik sırasında hem vücudun tiroid hormonu ihtiyacı arttığından, hem de normal laboratuar değerleri hamileler için daima geçerli olmadığından sonuçların bir uzman tarafından değerlendirilmesi çok önemlidir.

  • Diyabet  ( şeker hastalığı )

    Diyabet ( şeker hastalığı )

    1)TANIM VE SINIFLANDIRMA:

    Diyabet, insülinin yokluğu, az salgılanması veya hedef hücrelerin insüline karşı direncine bağlı olarak kan şekeri konsantrasyonunun kronik olarak yüksek seyrettiği bir hastalıktır.

    Dünya Sağlık Örgütü (WHO)'nün kriterlerine göre venöz kanda açlık kan şekeri 140 mg/dl'yi geçerse veya 75gr'lık şeker yüklemesinden 2 saat sonra 200 mg/dl ve üzerinde bulunursa diyabet teşhisi konulur.1997 yılında Amerikan Diyabet Birliği (ADA) bu kriterleri revize etmiş ve açlık kan şekeri sınırının 126 mg/dl'ye çekilmesini tavsiye etmiştir.

    Diyabetin iki ana şekli Tip1 veya insüline bağımlı diyabet ( IDDM) ve Tip2 veya insüline bağımlı olmayan diyabettir ( NIDDM). Tip1 diyabet genelde çocukluk ve ergenlik çağında görülüp tüm diyabet vakalarının yüzde 20'sini oluştururken, Tip 2 diyabet orta ve ileri yaşta ortaya çıkıp Avrupa ve Kuzey Amerika'daki diyabet vakalarının yüzde 80'ini oluşturmaktadır.

    2)BELİRTİLER:

    Diyabetin teşhisi sırasında en sık rastlanan klinik bulgulardan bazıları aşağıdadır:

    • Sık idrara çıkma ve ağız kuruluğu ( Tip1 diyabette daha sık)
    • Güçsüzlük veya yorgunluk ( Tip1 diyabette daha sık )
    • Çok yemeye rağmen kilo kaybı ( Genellikle tip1 diyabette )
    • Bulanık görme ( Tip2 diyabette daha sık )
    • Periferik nöropati ( Tip2 diyabette daha sık )
    • Yaygın kaşıntı veya mantar hastalıkları ( Tip2 diyabette daha sık )

    3)TEDAVİ:

    Diyabet tanısı konulan hastaya ilk olarak ideal kilosuna göre kalori içeren, yeterli protein bulunduran ( % 10 – 20 ) ve enerjinin % 40 ila 60'ının karbonhidratlardan sağlandığı bir diyet verilmelidir. Kepek, yulaf, bakliyat, elma gibi gıdalardan yararlanılarak günlük diyetin lif oranı artırılmalıdır. Ayrıca egzersiz ve sigarayı bırakmak gibi hayat tarzı değişiklikleri de diyabetin tedavisinde önemli rol oynar.

    Hiperglisemi diyet ve egzersizle kontrol edilemiyorsa Tip2 diyabetiklerde oral hipoglisemik ilaçlara başvurulur.Tip1 ( IDDM) hastaların tümünde ve Tip2 (NIDDM) diyabetiklerin bir kısmında insülin kullanılır.

    Kan şekeri kontrolünde hedef glikolize hemoglobin ( HgA1c) seviyesini normal aralıkta tutmaktır.

    Diyabet ve kalp krizi riski:

    Kalp-damar hastalıkları riski Tip1 diyabette de, Tip2 diyabette de artmıştır. Diyabet hastalığı kişinin yaşam beklentisi genelde % 25 azaltırken, Tip 1 diyabette kalp damar hastalıkları tüm ölümlerin %15'ini teşkil eder; bu oran Tip2 diyabette % 58'e kadar yükselir! Amerikan Kalp Vakfı diyabet hastalığını sigara kullanımı, yüksek tansiyon veya kolesterol yüksekliği kadar tehlikeli bir risk faktörü olarak sınıflandırmıştır. Büyük epidemiyolojik çalışmalarda şeker hastası olan kişilerde kalp-damar hastalığı, enfarktüs ve ani ölüm riskinin normal kişilerinkinden 2 ila 5 kat daha fazla olduğu tespit edilmiştir..

  • Ben kanser olsaydım

    Ben kanser olsaydım

    Dr. Murat BAŞ (Onkoloji-Kanser-Uzmanı)

    Ben kanser olsaydım,…..

    Bir “fırsat” olarak görürdüm bunu,bir musibet değil,…

    Kanser olduğum söylenseydi bana,

    Şaşırmazdım,….

    Sadece başkaları kanser olur diye düşünmez,

    Kendimi hazırlıklı bulurdum.

    Direnmez, kabul ederdim.

    Suçluymuş gibi savunmaya girmezdim.

    Önce

    Ne kadar zamanım kaldığını öğrenirdim,…

    Her şeyi sil baştan

    Yeniden kurgulardım,…….

    Hayata ve doğaya ulaşmaya çabalardım.

    Tüm pişmanlıklarımdan

    Kaygılarımdan

    Geleceğin belirsizliğinden

    Kurtulurdum.

    Keyifli bir hastalığın

    Tadını çıkarırdım.

    Yüz yıllık,olağanüstü ve özgür

    Bir yaşamın planlarını yapardım.

    Kalan zamanıma hepsini sığdırırdım.

    Ertesi günü yatağımdan

    Henüz dünyaya gelmiş bir bebek gibi uyanırdım.

    Bedenimin

    Benliğimin farkına varır,

    Onların kontrolünü

    Doktorlar da dahil, kimseye bırakmazdım.

    Tek karar verici ben olurdum,

    Ne doktorlara bir “Peygamber”

    Ne de tedavilere bir “ayet” gibi bakardım.

    Bedenim ve tedavilerime ilişkin kararlarımı

    Asla tartışmaya açmazdım.

    Hastalığımla kavga etmez

    Onunla barışırdım.

    Onu yeneceğim diye

    Kalan ömrümü

    Hastane koridoru ve doktor ofislerinde geçirmezdim.

    Hiç kimseye

    Hiç bir şey söyleme

    İhtiyacı hissetmezdim.

    Zihnimin “anlam” ve “haz” odalarını genişletirdim,

    Mucizelere inanmazdım.

    Hiçbir şeyin dikkatimi dağıtmasına müsaade etmezdim.

    Bana ölecekmiş gibi bakanlara;

    -“evet, öleceğim, çünkü doğmuştum” derdim.

    Öleceğim için kaygılanan

    Eşim, çocuklarım ve dostlarımı

    Teselli ederdim.

    Onlara

    Benden önce ölebilecekleri

    İhtimalini hatırlatır,

    Hayatlarının farkına varmalarını söylerdim.

    Şimdiye dek bana hep “mutlak-değişmez hakikatler” diye anlatılan

    Yalan balonlarını patlatırdım.

    Tanrıdan “özel bir randevu” alırdım.

    Onunla arama hiç kimseyi sokmadan,

    Bir dost, bir arkadaş gibi dertleşirdim.

    Her şeyi unutur,yalnız kendimi hatırlardım.

    Sadece kalp atışlarımı dinlerdim

    Zeytin yemek için

    Zeytin ağacı dikerdim mesela.

    Ne yapacak bir işim

    Ne de bir ödeyecek bir borcumun olmayışının

    Keyfini yaşardım.

    Uzun süredir hayalini kurduğum hayat için

    Bana “fırsat” sunduğu için

    Tanrıya şükür,hastalığıma teşekkür ederdim.

    “Takıntı” halini almış

    Bütün “Hayat ödevleri”ni bir kenara bırakırdım.

    Derin bir sessizlik içinde

    Yeni hayatıma

    Kanat çırpardım.

    Kendimi “atlı karınca”daymış gibi hisseder,

    Bir tur, bir tur daha atardım.

  • Böbrek nakli hakkında bilinmesi gerekenler

    Böbrek nakli hakkında bilinmesi gerekenler

    Kronik böbrek hastalıkları tedavileri yapılamadığı taktirde veya ileri dönemde ortaya çıktıklarında (Bkz: ‘’ Kronik böbrek yetmezliği hızla artıyor” adlı makalemiz) ilerleyerek son dönem böbrek yetmezliği dediğimiz noktaya gelmektedir. Bu dönemde böbrek işlevleri yaşamaya yetersiz hale gelmektedir ki bu dönemde böbreğin yerine bu işlevleri yapacak bir şey koymak gerekecektir. Ne mutlu ki böbreğin yerine bir şey koymak olanağı mevcuttur. Bu böbrek işlevlerini yerine getirmek üzere çok kez pek çok hastada diyaliz dediğimiz yöntemi koymaktayız. Kuşkusuz bu yöntemle üremik toksinlerin bir kısmını temizleyebilirken, böbreklerin yaptığı kan yapımı kemik metabolizması ile ilgili hormonların salgılanması da yapılamamaktadır. Bu durumda bu eksikliklerin sağlanması ek bazı ilaçlarla sağlanmaya çalışılır. Ayrıca hemodiyaliz dediğimiz makina ile yapılan diyaliz yönteminde kişi yaşamını makinanın bulunduğu merkeze bağımlı geçirmek zorunda kalmaktadır. Haftada en az 3 kez 4 saat bu merkezlerde zamanını geçirmek zorunda kalması ciddi olarak hasta yaşam kalitesini bozuyor.

    Periton diyalizi dediğimiz diyaliz yöntemi evde hasta tarafınından uygulandığı için yaşam kalitesi nisbeten daha iyi olsa da bu yöntem de böbrek işlevlerini yerine koymada yetersiz kalıyor. Bununla birlikte diyaliz tedavisinin her iki çeşidi de kronik böbrek yetmezliği hastaları için her hastaya uygulanabilir olması nedeniyle tartışmasız hastaların tamamı için yaşam kurtarıcı tedaviler olduğu da kabul edilmelidir. 1960’lı yıllardan itibaren başlayan ama 80’li yıllardan itibaren tüm dünyada yaygın olarak uygulanan diyaliz tedavisi yukarıda çok azına değindiğimiz sorunlarla sürmekte, hastaların yaşam kalitesini yeterince sağlayamadığı gibi maalesef hastaların yaşam sürelerini de kabul edilebilir boyuta getirememiştir. Onun için de son dönem böbrek hastalığı (SDBH) hastaları için böbreğin yerine başka bir böbrek koymak demek olan böbrek nakli (renal transplantasyon) her zaman daha üstün bir tedavi yöntemi olarak kendini kanıtlamıştır.

    Böbrek Nakli neden SDBH’nın en iyi tedavisidir ?

    Böbrek nakli herşeyden önce sürekli olarak böbreğin sağlayabileceği her türlü olanağı hastaya sunabildiği için kesinlikle gerçek bir yerine koyma tedavisidir. Esasen hastaların 10 yıllık yaşam süresi diyaliz hastalarının 5 katı kadar daha iyidir. Yaşam kalitesi tartışmasız, normal kişilerin yaşam kalitesine yakındır. Hastalar bağışıklığı baskılayıcı ilaçlar kullanmak zorunda olmasına rağmen tedavi maaliyeti, diyaliz tedavisinden en az iki üç kat daha azdır. Kişinin çalışabilir olması, ekonomiye katkısı ise hesaplanamayan ama kesinlikle daha fazla getirisi olan konulardır.

    Böbrek naklinde böbrek vericisi kimlerdir?

    Böbrek naklinde asıl sorun organ sağlanmasıdır. Organ kaynağı canlı akraba veya akraba olmayan vericiler ile ölü vericilerdir. Vericilerin alıcı ile kan grubu uyumu ilk şarttır. Burada belirtmeliyiz ki bu kural aynı kan vericilerin de olduğu gibi A ve B grubları kendi grublarından ve 0 grubundan, AB grubu tüm gruplardan, 0 grubu ise yalnızca 0 grubundan alabilirler şeklinde anlaşılmalıdır. Rh faktörü burada önemli değildir, negatif pozitife veya tersi olasıdır. O grubu alıcılar A grubundan bazı özel önlemlerle organ alabilir ama bu yöntemler hem gayet riskli hem de çok çok pahalıdır. Bu nedenle bizim ülkemizde bu bilgi birikimi, hatta deneyim ve olanaklar olduğu halde haklı olarak uygulanmamaktadır. Bu risklere girmek yerine özellikle ölü böbrek bağışını artırmak çok daha akılcıdır. Organ vericilerinin hücrelerinde bu arada beyaz kan hücrelerinde bulunan doku uyum antijenleri ( HLA antijenleri) alıcı ile yeterli miktarda uyumlu olmalıdır. Bu şekilde kabul edilebilir oranda uyum öncelikle anne-baba ve kardeşler arasında olabilir. Daha az oranda amca-hala-teyze-dayı gibi ikinci, hatta üçüncü derecedeki akrabalarda olabilir. Ölü vericilerde bir bekleme havuzunda çok sayıda bekleyen doku uyumu antijenleri tesbit edilmiş hastalar içerisinden bir ölüden alınmış organın doku tipine uyum her zaman -1, 2,3 uyumsuz şeklinde- sağlanabilir. Bu uyumsuzluk ne kadar fazla ise organ reddi riski de o kadar artar.

    Yine zorunlu durumlarda ameliyat sonrası bağışıklığı baskılayıcı tedavi tasarımı daha güçlü kılınarak bu risk artışı giderilmeye çalışılır. Kuşkusuz daha güçlü bir bağışıklık sistemini baskılayıcı tedavi daha fazla ilaçla ilgili yan etki ve risk anlamına gelir. Renal transplantasyonun avantajı her zaman diyalize göre daha ağır bastığı için çok hasta özellikle genç hastalar için bu risklerin göze alınması doğru olacaktır. Canlı akraba olmayan vericili böbrek nakli organ yokluğunun kısmen telafisi amacıyla bu şekilde tedavi tasarımındaki değişiklik olanakları dolayısıyla gündemdedir. Burada asıl sorun etik sorunlardır. Yasalarımız çıkar karşılığı yapılan organ bağışını yasaklamış, organ ticaretini cezalandırmaktadır. Bunun için de en tipik canlı akraba olmayan verici eşler arası yapılan nakillerdir. Bu tanımlama kayınpeder, kayınvalide gibi hısmi akrabalara kadar genişletilebilir. Bu tür vericilikte ticari bir durum olmadığı açık olduğundan Etik Kurullar bu tür verici adaylarına izin verebilmektedirler.

    Ölü(kadavra) organ nasıl sağlanıyor?

    Bu vericiler çok kez ölüm durumu hastanede gerçekleşmiş vericilerdir. Dolaşım durduktan sonra 30-35 dakika içinde organların çıkarılıp, uygun bir çözeltiyle işlemden geçirip soğutulması gerektiğinden hastane dışında ölümlerde bunu gerçekleştirmek pratikte nadiren mümkün olabilmektedir. Beyin ölümü de bir ölüm şeklidir, ölüm gibi geri dönüşsüz bir durumdur. Biz tüm beyin fonksiyonlarının beyin sapı reflekslerinin ortadan kalktığı hastanın solunumun durduğu ancak devam eden dolaşımın idamesi için solunum makinasına bağlı olmak zorunda olan hastalar beyin ölümü tanımına girer. Bunun söylenebilmesi için beyin ölümünü kanıtlayan muayene ve testlerin 12 saat arayla tekrarlandığında pozitif sonuç vermesi gereklidir. Fakat hem yasal olarak hem de bilimsel olarak beyin ölümü raporu en az 12 saat izlemle yapılan bu inceleme ve muayeneler sonucunda 4 hekim tarafından oy birliği ile verilebilir. Ölü vercili organ nakillerinde organlar bu tür hastalardan sağlanmaktadır. Canlılığında organ bağış kartı olduğu bilinen hastalardan – ki bu bir vasiyet olduğu için organ bağışı aileleri için bir görev olmaktadır – izinsiz olarak , organ bağış kartı olmayan kişilerden organlar ancak ailelerinin izniyle alınabilir. Genellikle böbrekler, karaciğer, kalp ve gözün saydam tabakası (kornea) alınmaktadır. Vericilerin ölüm nedeni bir enfeksiyon hastalığı veya kanser olmamalı, talep edilen organların ölüm halinde fonksiyonları normal olmalıdır. Çıkarılan böbrekler uygun bir solüsyonla soğutulduktan sonra 48 saat içinde kullanılması gerekmektedir. Bu süre her organda değişiktir. Dini anlamda organ bağışında bir sakınca olmayıp sevap olduğu konusunda çok sayıda din adamı, ilahiyatçı ve Diyanet İşleri Başkanlığının görüş bildirimi makale mevcuttur.

    Ölü böbrek naklinde sistem nasıl işliyor ?

    Canlı böbrek nakli yapılamayan vericisi olmayan hastaların böbrek nakli yapılan bir hastaneye başvurarak kandan doku tipi tayinleri yapılır. Doku tipi , kan grubu ve hastalığı ile ilgili bilgilerle birlikte Sağlık Bakanlığındaki (SB) bekleme listesine alınır. Herbir bölge içinde herhangi bir hastanede sağlanan organ en uygun alıcı hangi merkezde ise oraya organ gönderilir. O merkez de listedeki en uygun 5 hastayı 4-5 saat içinde başvurmak koşuluyla davet eder. Bu hastalar klinik ve laboratuvar olarak tekrar kontrol edilirler. Organ uyumu açısından bir de karşılaştırma testi (çapraz uyum testi -XM) uygulanır. Eğer bir organ için doku tipi ve XM durumu eşit birden fazla aday var ise yine SB tarafından saptanmış kriterlere (yaş, diyalizde bekleme süresi vs.) göre hazırlanmış puan sistemi kullanılarak hasta seçilir organ bir hastaya o merkez tarafından takılır.

    Canlı vericide aranan koşullar nelerdir? Yakınına böbrek bağışlayan kişi zarar görebilir mi?

    Tabii ki diyaliz hastaları bu bağışı yapacak kişiler yine yakınları olduğu için bu soruyu çok sorarlar. Canlı böbrek nakli 1955 yılından bu yana yapılmaktadır, dolayısıyla 50 yıllık deneyim mevcuttur. Gerekli incelemeler yapıldığı taktirde böbrek vericisinin çok önemsiz operasyon riski dışında yaşamını tek böbrekli devam etmesinden kaynaklanan hiç bir riski olamaz. Bu nedenle yaşamına tek böbrekli devam etmesine razı olamayacağımız, böbrek hastaları, şeker hastaları ve hipertansiyon hastaları verici adayı olamazlar. Verici yaşı mutlaka 18 yaşından büyük tercihan 60 yaşından küçük olmalıdır. Evlilerde eşlerinin bu operasyona rızası şarttır. Ayrıca yapılan incelemelerde alıcıya transfer edilebilir bir hastalığı (viral hepatit gibi tedavi edilemeyen enfeksiyon, kanser vs.) olmamalıdır. Bu bağışın yarar ve zararının farkında olunmalı, aile baskısı gibi unsurlar olamaksızın kabul edilmelidir . Tabii ki kabul edebilecek hukuki ehliyeti de olmalıdır (zeka geriliği, psikoz vs söz konusu olmamalı).

    Tedavinin sonuçları nedir?

    Böbrek nakli hastalarının en büyük sorunu böbrek reddi yani rejeksiyonudur. Bunu önlemek için bağışıklığı baskılayıcı ilaçlar kullanıyoruz. Buna rağmen böbrek 5 yıllık sağkalım süresi canlı vericilerinde %90, ölü böbrekler vericili nakillerde %70-80 düzeyindedir. Hastaların kullandığı ilaçların oluşturduğu yan etkiler riskler nedeniyle oluşan enfeksiyonlar ve gayet düşük oranda habis organ riski söz konusudur. Bütün bunlara rağmen böbrek naklinin kesinlikle hele diyalizle karşılaştırıldığında daha avantajlı olduğunu unutmamalıdır. Hasta böbreğini kaybetse de tekrar nakil olabilir ya da ilerleyen yaşında tekrar diyalizle yaşamını sürdürerek yaşam kalitesinin fazla bozulmadığını düşünebilir.

    Herkese böbrek nakli yapılabilir mi?

    Böbrek nakli yapılacak kişinin aktif enfeksiyon hastalığı veya kanser gibi malign hastalığı olmamalıdır. Enfeksiyonlar bu arada viral B ve C hepatitleri karaciğerde belirgin hasar yapmamış ise tedavileri yapılarak organ nakline hazırlanabilir. Şeker hastaları da böbrek nakli olabilir. Bu hastaların insülin ihtiyacı ilaçlar nedeniyle artabilir ama bu durum bir sakınca teşkil etmez. 60-65 yaşın üzerindeki hastaların yaşam kalitesi talebi genç hastalar gibi olmayabilir. Hatta bu yaşta hastaların diyalizde sağkalım süreleri ile böbrek nakli olanların sağ kalım süreleri arasında belirgin fark olmaz. Bu nedenle düşünülmeyebilir ama bu da göreceli bir kavramdır. Hastanın diyaliz sürdürmesinde bazı güçlükler varsa örneğin damar yolu sorunları varsa pekala böbrek nakli bir seçenek olarak düşünülebilir. Yaşlıdan yaşlıya ölü böbrek programı veya hemen hemen kendi yaşındaki durumu uygun eşler arası böbrek nakli düşünülebilir. Bazı böbrek hastalıkları nakil böbrekte tekrarlayabilir ama bu nedenle ihmal edilebilir düzeyde böbrek kaybedilir, bu yüzden hiçbir hastalık organ nakline engel değildir. Örnekler çok çeşitli olabilir. Her diyaliz hastası böyle bir isteği varsa mutlaka bir böbrek nakli programı olan bir merkeze bizzat ulaşarak kendi özelini tartışmalıdır.

  • İdrarda protein kaçağı: idrar tetkikinin önemi

    Kronik böbrek yetersizliği olasılığı, etrafımızda diyaliz ve böbrek nakli hastaları arttıkça ‘’Acaba böbreklerim nasıl, günün birinde ben de diyalize girmek zorunda kalabilir miyim ?’’ diye bir çok kişiyi endişeye sokmaktadır. Hastalığın en dikkatici özelliği sinsi gidişi ve günün birinde bardağı taşıran son damla ile kişiyi hastanelik etmesidir. Birden bir diyaliz gerçeği kişinin yaşamına daha doğrusu tüm ailesine bomba gibi düşebilmektedir. Halbuki bu sorunun yanıtını verebilmek için hekimler çok kapsamlı araştırmalara girişmeden önce basit bir idrar tetkiki yaptırarak işe başlarlar. Çünkü vücudumuzdaki organlarımızdan sadece böbreklerimiz idrar dediğimiz bir ürün dışarı atarak çalışması hakkında adeta bize bir rapor sunmaktadır. Onun için de rastlantısal olarak idrarda herhangi bulgu bulunması da kişiyi yukarıda sözünü ettiğimiz endişeye haklı olarak sevketmektedir. Böbrekte bir hasarın varlığını göstermede en etkin en güvenilir idrar bulgusu da proteinüri yani idrarda protein görülmesidir.
    PROTEİNÜRİ NEDİR?
    İdrarla günde 150mg civarında protein atılır. Bu miktar da rutin kullanımdaki basit idrar incelemelerinde saptanmaz. Genç yaşlarda, 30 yaşından önce, postural proteinüri dediğimiz hemen tamamı günün aktif zamanlarında (gündüz) atılan hiçbir zaman günde 1gm’ı geçmeyen proteinüri görülebilir. Bu fizyolojik bir durumdur. Yine de bu gibi durumların bazen bir başka böbrek hastalığına ait bir belirti olup olmayacağı bir uzman hekim tarafından araştırılması ve açıklanması zorunluluğu olabilir (Askeri okul muayeneleri veya benzeri durumlar) ve hatta ayrıca 30 yaşına kadar da izlenmesi gerekir. Ateşli durumlarda ve kalp yetersizliğinde de bir miktar proteinüri geçici veya aralıklı olarak da görülebilir. Genellikle günde 300mg üstünde bir proteinüri varsa rutin idrar tetkiklerinde saptanabilir.
    Tam idrar tetkiki dediğimiz inceleme yöntemi ucuz ama gayet güvenli önemli bir araştırma yöntemidir. Bu yöntemde idrar bulgularını bu arada proteinüriyi daldırma çubuğu dediğimiz bir test aracı ile üzerindeki renk indeksiyle çalışan indikatörler vasıtasyla 1+ ile 4+ arasında yarısayısal bir ifade ile saptama olanağı vardır. Rastgele alınan idrar örneğinde kolayca saptanan proteinürinin günlük atılımının sayısal değeri ise gayet önemlidir. Bu miktar hastalığın türünü dahi tahmin etmede yararlı olabilir. Ayrıca bir çeşit hastalık (minimal lezyon hastalığı) dışında daha yüksek günlük protein atılımı daha olumsuz bir gidişi düşündürür. Genel olarak günlük idrarda 500mg ve üzerindeki proteinüri, özellikle 1gm üzerine de çıktığı zaman anlamlı bir proteinüri olarak algılanır. Hele 3 gm ve üzerinde günlük protein atılımı ise molekülünün küçük olması dolayısıyla daha çok albumin kaybı demektir ki karşılanamayan bir kayıp olduğu için de kanda albumin miktarında düşmeye neden olur. Bunun sonucunda da vücudun her tarafında (bacaklarda, karında, akciğer zar boşluğunda ) sıvı toplanması yani ödem görülür. Biz bu duruma nefrotik sendrom diyoruz. Nefrotik sendrom daima nefron dediğimiz böbreğin fonksiyonel organcığının kılcal damarlardan oluşan yumakcık (glomerul) dediğimiz parçasının hastalığıdır, biz bu tür hastalıklara glomerulonefrit diyoruz.
    Bir çok çeşiti olan bu hastalıklar ödem dışında başka yakınmalara da yol açarlar. En önemlisi de bu hastalıklar önemli bir kısmının tedavisinin yapılamadığı durumda böbrek yetersizliği (üre yüksekliği) ile son bulmasıdır. Basit idrar tetkikinde proteinüri saptandığı taktirde günlük idrar toplanarak bir günlük miktarı saptanmalıdır. Özellikle 1gm ve üstünde günlük proteinüri ile seyrettiği taktirde- erken ve aktif dönemde ve daha böbrek yetmezliği gelişmeden bir nefroloji kliniğinde böbrek biyopsisi yapılmalıdır. Bu alınan parçanın bir nefropatoloji laboratuvarında özel yöntemlerle incelenmesiyle glomerulonefritin türünün tayini önem arzetmektedir. Bu hastalıklar vücudumuzu koruyan bağışıklık (immun) sisteminin kendine karşı reaksiyon geliştirerek (oto immun) oluşan antikor-antijen komplekslerinin böbreklere yerleşerek başlattığı yangısal reaksiyon sonucu gelişen hastalıklardır. Onun için de bağışıklık sistemini baskılayıcı bazı ilaçların bir süre veya sürekli kullanılmasını gerektirecektir. Bu tedavilerle herbir glomerulonefrit türüne göre değişen, hastadan hastaya da farklı olabilen başarılı, kısmen başarılı veya başarısız sonuçları olabilir. Ama şunun altı çizilmelidir ki- birçok hasta diyalize girmek zorunda olduğu noktada hastalığını öğrenmektedir- erken olarak bir tedavi şansı yakalamanın çaresi basitçe tam idrar tetkiki yaptırıp böbrek hasarının en güvenilir göstergesi olan proteinürinin varlığının saptanmasıdır.

  • Meme kanserinden korunma

    Meme kanserinden korunma

    Meme kanseri kadınlarda en sık görülen kanser türüdür. Her sekiz kadından biri yaşamı boyunca meme kanseri ile karşılaşma riski altındadır. Bu nedenle meme kanserinin tanınması ve erken tanı yöntemlerinin kullanılması, yüksek riskli kadınlarda meme kanseri gelişimini önleyici tedavilerin başlanılması çok önemlidir. Bu bölümde yüksek riskli kadınlarda önleyici tedavi yöntemleri üzerinde durulacaktır.

    Meme kanseri gelişimi açısından risk faktörleri:

    1. Cinsiyet, yaş, ırk/etnisite

    2. Menarş yaşı (ilk adet yaşı), doğum yapma ve sayısı, ilk tam dönem hamilelik yaşı, menapoz yaşı, laktasyon, infertilite, düşük yapma.

    3. Aile öyküsü, bilinen veya şüphe edilen genetik bozukluklar (BRCA1/2, p53, PTEN veya meme kanseri riski ile ilişkili diğer gen mutasyonları)

    4. 30 yaşından önce toraks (göğüs ) bölgesine radyoterapi, hormon replasman tedavisi, alkol kullanımı.

    5. Diğer faktörler (Kişisel meme kanseri öyküsü, meme biyopsi sayısı, atipik hiperplazi veya lobüler karsinoma in situ, dens meme yapısı, vücut kitle indeksi

    Yüksek riskli hastada risk azaltıcı tedaviler

    Meme kanseri açısından yüksek risk grubuna giren kadınlar için bazı risk azaltıcı yöntemler tanımlanmıştır ve uygulanmaktadır. Risk azaltıcı tedavilerin genel olarak amacı; i) Kanserden korunma, ii) Sağkalım avantajı ve iii) Hayat kalitesinde artış sağlamaktır.

    Bu amaca yönelik olarak tanımlanmış olan yaklaşımlar: 1. Yaşam biçiminde değişiklik yapılması 2. Yakın izlem (Tarama) 3. İlaçla önleme (Kemoprevansiyon) 4. Cerrahi

    a. Risk azaltıcı mastektomi (memenin alınması) b. Risk azaltıcı oferektomi (yumurtalığın alınması)

    Bazı yaşam tarzı özelliklerinin (obezite, fazla alkol alımı ve bazı tip hormon replasman tedavileri gibi) meme kanseri açısından risk faktörleri veya artmış risk için belirteçler olduğu yönünde kanıtlar vardır. Ancak, yaşam tarzında yapılacak değişiklikler ile meme kanseri riskinde azalma olması arasındaki ilişki kesin olarak gösterilememiştir.

    Risk azaltıcı ilaçlarla tedaviler (kemoprevensiyon)

    Meme kanseri riskini azaltan ilaçlar sadece 35 yaş ve üzeri kadınlarda önerilir. Öncelikle kadının meme kanseri gelişme riski bu konuda özel olarak hazırlanmış bilgisayar programı veya “Meme Kanseri Gelişme Riski” için oluşturulmuş web sitelerindeki formlar aracılığı ile hesaplanır. Eğer meme kanseri gelişme riski yüksek olarak bulunursa meme kanseri gelişmesini önleyici tedaviler hakkında bireye bilgi verilir ve bu tedavilerden hangisinin daha uygun olacağı, yöntemlerin olumsuz yan etkilerinin neler olabileceği konusunda aydınlatılır.

    Meme kanseri gelişme riskini azaltan iki önemli ilaç Tamoksifen ve Raloksifendir. Her iki ilacında meme kanseri gelişme riskini önemli derecede azalttığı bilimsel çalışmalarda gösterilmiştir. Her iki ilaç önemli tedavi klavuzlarında meme kanseri gelişmesini önlemek için önerilmektedir. Ülkemizde de 2010 da yapılan meme hastalıkları konsensus toplantısında bu ilaçların meme kanserini önlemede tedavi amaçlı kullanımları önerilmiştir.

    Özellikle birinci derecede yakını (anne, kız kardeş) meme kanseri olan bireylerin mutlaka risk değerlendirmesi yapılmalı ve yüksek riskli olan 35 yaş üzeri bireylerde meme kanserini önleyici tedaviler konusunda tedbirler alınmalıdır.

  • Hiperlipidemi

    HİPERLİPİDEMİ

    Hiperlipidemi nedir?

    Hiperlipidemi; kanda çeşitli yağların yüksekliğini ifade etmek için kullanılan bir terimdir. Bu çeşitli yağ tipleri kolesterol, trigliserid, LDL-kolestroldür. Bunların dışında faydalı kolesterol olarak değerlendirilen HDL-kolesterol de vardır. Yağ tiplerinde olan bozukluklar başta kalp damar hastalıkları olmak üzere çeşitli hastalıkların ortaya çıkmasında ve ilerlemesinde rol oynar.

    Kolesterol, yağ benzeri doğal bir madde olup vücutta karaciğerde yapılır. Dışarıdan hayvansal yiyeceklerle alınır. Bitkisel yiyeceklerde bulunmaz. Düşük dansiteli lipoprotein kolesterol (LDL kolesterol= KÖTÜ kolesterol) karaciğerde oluşan kolesterolü taşır. Bu kolesterol damarlarda birikir ve daralmasına neden olur.

    Özellikle kalbe giden damarlar kalınlaştığında kan akımı yavaşlar. Kalbe yeterince oksijen taşınamaması sonucunda kalp krizi oluşur. Yüksek dansiteli lipoprotein kolesterol (HDL kolesterol= İYİ kolesterol) ise kolesterolün damarlarda birikmesini önler. Kalp hastalıklarına karşı korur.

    Trigliseritler de kanda bulunan diğer bir yağ türüdür. Yükselmesi kalp hastalığı riskini artırır ve çeşitli hastalıklarda da yükselir (yağlı beslenme, şeker hastalığı, vb.)

    20 yaş üzerindeki bireyler her 5 yılda bir kan total kolesterol, LDL-kolesterol ve HDL kolesterol ile trigliserit düzeylerini ölçtürmelidir.

    Kanda kolesterolü neler yükseltir?
    Beslenme : Tereyağı, yumurta sarısı, sakatatlar, yağlı et, tavuk (özellikle yağlı ve derisiyle yenirse), süt, yoğurt, peynir gibi özellikle katı (doymuş) yağlar ve kolesterolden zengin yiyecekler tüketmek. Diyet enerjisinin yağlardan gelen oranının %35’in üzerinde olması.

    Vücut ağırlığı : Vücut ağırlığının yüksek olması. Kilo vermek total kolesterol, LDL kolesterol ve trigliseritlerin düşmesine, tersine HDL kolesterolün yükselmesine yardımcı olur.

    Fiziksel aktivite : Düzenli aktivite yapmamak, hareketsiz yaşam tarzı. LDL-kolesterolü yükseltir. Düzenli fiziksel aktivite yapmak LDL kolesterolün düşmesini, HDL kolesterolün ise yükselmesini sağlar. Yaşam tarzınızda tedavi edici değişiklikler yapmak LDL kolesterol düzeyinizi %20-30 arasında düşürür.

    HEDEF DEĞERLER

    Total Kolesterol
    İstenen düzey < 200
    Sınırda yüksek 200-239
    Yüksek > 239

    LDL kolesterol
    Optimal < 100
    Optimale yakın veya optimal-üstü 100-129
    Sınırda yüksek 130-159
    Yüksek 160-189
    Çok yüksek > 190

    HDL kolesterol
    Düşük < 40
    Yüksek > 60

    Trigliserid
    Normal < 150
    Sınırda yüksek 150-199
    Yüksek 200-499
    Çok yüksek > 500

    Yaşam tarzı değişikliği ile birlikte tıbbi beslenme tedavisi kan yağlarındaki değerlerinizin düzelmesinde en önemli rolü alır. Bu konuda ilaç kullanımı içinse uzman doktorlara başvurarak tedavi planı düzenlemek gerekir.

  • Ülser

    ÜLSER

    Ülser nedir?

    Ülser denildiğinde ilk aklımıza gelen midenin çıkış kısmında yani bağırsakların başlangıcındaki “duedonal ülser”dir ve bu hastalık mide asit salgısının fazlalığı ile oluşur. Mide asidi yoksa bu tip ülserde olmaz. Bu tip ülsere ise “peptik ülser” denir yani mide asidi ile gelişen ülser denir. Karın üst kısmında ağrı ile birliktedir. Mide asidi giderilirse bu ülser geçer. Kanserleşme riski yoktur. Ayrıca midenin kendisinde oluşan ülserler vardır ki bunlar tehlikeli olabilir ve kansere dönebilirler. Bu ülserler pek ağrı yapmaz ve mide asit fazlalığına bağlı oluşmazlar ve tedavileri yakın takip ister. Tamamen tedavi oluncaya kadar takip edilmelidirler. Ülserlerde helicobacter denilen mikropların da etkisi gösterilmiştir.

    Ülser hastalarının özellikleri vardır. Her yaşta oluşabilirler. Genellikle hassas, alıngan, kırılgan ve stresli insanlardır. Bahar aylarında ülser ağrıları artar.

    Ülser tedavisi, ülserin yerine göre değişir. Duedonal ülserle, mide ülserlerinin tedavileri farklıdır. Hastalığın şiddeti, mikrop olup olmaması, kanama yapıp yapmaması, ağrının geçip geçmemesi, ağrının sırta vurup vurmamasına bağlı olarak farklılık gösterir.

    Ülserler sindirim sistemi kanalı boyunca mukoza adı verilen iç tabakada yer alan yarıklardır. Peptik ülser, mide ya da oniki parmak barsağının (mideden sonra gelen ilk kısım) asidik salgılarla tahriş olması sonucu ortaya çıkan kronik bir hastalıktır.

    Ülser görülme sıklığı toplumumuzda herhengi bir zamanda mevcut ülserli hasta (yeni geçiren veya geçirmiş) %2- 6'dır. Duedenal (onikiparmak barsağı) ülseri, mide ülserine göre çok daha fazla görülür. Duedenal ülser 30- 50 yaşları arasında daha sık olup, erkeklerde kadınlara göre 2- 4 kat daha sıklıkla görülmektedir. Mide ülseri 60 yaşından sonra daha sık gözlenir ve kadınlarda daha çok görülür.

    Peptik ülser nasıl ortaya çıkar?
    Midenin iç kısmında mukoza adında bir tabaka bulunur. Bu tabakadan asit ve pepsin enzimi salgılanır. Bu salgı aşırı miktarda olduğunda koruyucu faktörler bunu engellemeye yetmez. Mide ve oniki parmak barsağında yara oluşturur. Bu durumda ülser oluşumuna neden olur.

    Diğer bir neden ise Helicobacterpylori olarak isimlendirilen bakterinin enfeksiyon meydana getirmesidir. Bu enfeksiyon peptik ülserli hastaların yüzde 70-80'inde bulunmaktadır. Bu durum ortaya çıktığında antibiyotiklerle tedavi edilmezse hayat boyu görülebilir. Çünkü bu bakteriler yapısında bulunan sindirici enzimler (parçalayıcı bir yapı) ve fiziksel yetenekleriyle midenin mukoza bariyerini eritirler. Bunun sonucunda da midede bulunan güçlü asit yapısındaki sindirici sıvılar bu mukoza tabakasının altında bulunan örtü tabakasının hücrelerini sindirir. Daha ağır durumlarda bunun altındaki dokularda da hasar meydana gelebilir. Sonuçta peptik ülser oluşur.

    Bunların dışında da bazı nedenler de ülser oluşmasına sebeb olabilir. Alkol,sigara,ilaçlar (aspirin, antiromatizmal ilaçlar, kortizon…), stres.

    Peptik ülserin belirtileri
    Midede yanma ve ağrı. Ağrı genellikle öğün aralarında meydana gelir. Gece hastayı uykudan uyandırabilir (daha çok duedenal ülserde). Yemek yemekle ve antiasit dediğimiz mide asidini nötrleyen çiğneme tableti ve pastillerle birkaç dakika ile birkaç saat arasında ağrı hafifler. Sonbahar ve ilkbaharda ağrıların sıklığı artar. Bulantı ve kusma, kilo kaybı, şişkinlik ve geğirme, daha az sayıdaki hastada ise perforasyon görülebilir.

    Ülser tanısı için üst sindirim sisteminin radyolojik tetkiki veya daha iyisi üst sindirim sistemi endoskopisi (özofagogastroduedenoskopi) ile konur. Peptik ülserler kronik ve tekrarlayıcıdır. Hayatı kısaltmaktan çok hayatın kalitesini azaltır. Tedavi edilemeyen bir ülserin iyileşmesi 10 – 15 yıl kadar sürer.

    Peptik ülserden korunmak için…
    – Alkol ve sigara kullanmayın,

    – Mide asidini arttıran, kahve, kola gibi mideye zarar veren kafeinli içeceklerden uzak durun,

    – Stres ülsere yol açan bir durumdur. Stresten uzak sakin bir yaşam sürmeye çalışın

    – Bal yemenizin ülserin iyileşmesine çok faydası vardır. Büyük oranda iyileşme sağlar. Ağrı ve yanma şikayetlerini yok eder. Diyabet öykünüz yoksa bir tatlı kaşığı doğal bal tüketebilirsiniz.

    – Az ama sık yemek yiyin.

    – Aspirin asidik yapıda olduğundan ülserli kişilerde rahatsızlığa yol açabilir,

    – Aniden mideniz ağrıdığında bir bardak ılık su içip rahat bir şekilde oturun,

    – Sindirimi zor olan özellikle çiğ besinlerden uzak durmak gerekir. Özellikle soğan ve sarımsak mideye zarar verir ve bu yüzden ülser hastalarına tavsiye edilmez.

    – Doğru tedavi için doğru yaklaşım gerekir…