Kategori: Dahiliye – İç Hastalıkları

  • Akdeniz anemisi nedir?

    Soru: Ben 26 yaşında bir kadınım. Senelerden beri kansızlığım vardır. Bunun için çok çeşitli doktorlara gittim. Her seferinde demir noksanlığı olduğunu söyleyerek demir hapları ve demir şurupları verdiler. Sürekli bu ilaçları kullandığım halde kansızlığım bir türlü düzelmedi. Son olarak gittiğim doktor Akdeniz anemisi olabileceğimi söyledi, bir kan testi istedi. Sonucunu bekliyoruz. Akdeniz anemisi nedir, nasıl tedavi edilir?

    Yanıt: Akdeniz anemisi tıp dilinde talasemi olarak bilinen hastalık grubuna verilen isimdir. Akdeniz anemisi denince genellikle anlatılmak istenen talasemi minör olarak da bilinen talasemi taşıyıcılığıdır. Talasemi taşıyıcılığı kendini hafif bir kansızlık ile gösterir. Kalıtsal bir hastalıktır. Yani anne ya da babadan birisi talasemi taşıyıcısıysa çocuğun da taşıyıcı olma olasılığı vardır; ancak normal de olabilir. Hem anne hem de baba talasemi taşıyıcıysa çocuğun ağır talasemili olma olasılığı ortaya çıkar. Bu nedenle evlenmeden önce eş adaylarının kan tetkikleri yapılarak talasemi taşıyıcısı olup olmadıkları araştırılmalıdır.

    Sizin de vurguladığınız gibi talasemi taşıyıcılığı demir eksikliği anemisi ile sıklıkla karışır. Daha doğrusu toplumda demir eksikliği en çok görülen kansızlık olduğu için bu yakınmayla gelen bir hastada en çok demir eksikliği düşünülür. Her ikisinde de kan hücreleri birbirine benzediğinden ileri araştırma yapılmazsa kolaylıkla birbirine karıştırılır. İkisini ayırmak için kemik iliğindeki demir depolarının tespiti gerekir. Bunun için ilik incelemesine gerek yoktur. Kanda ferritin düzeyine bakmak, kemik iliği depolarını anlamak için yeterlidir. Ferritin düzeylerinin azalması demir eksikliğini gösterir. Talaseminin kesin tanısını koymak için hemoglobin elektroferezi denilen kan testi yapılmalıdır. Doktorunuzun istediği test de muhtemelen budur.

    Talasemi taşıyıcılığında depo demiri azalmadığı için tedavide demir verilmez. Hatta demir eksikliği düşünülerek sürekli demir verilmesi, demir yüklenmesine yol açarak hastaya zarar bile verebilir. Talasemi taşıyıcılığında kansızlık doğuştan beri olduğu için genellikle vücut bu duruma adapte olmuştur. Kansızlığın nedeni alyuvarların erken yıkılması olduğundan bu durumu kompanse etmek için kemik iliği daha çok çalışmak zorundadır. Bu da bir B vitamini olan folik asite gereksinimi artırır. Dolayısıyla talasemi taşıyıcılarına demir değil, folik asit desteği yapılmalıdır.

    Prof. Dr. Coşkun Tecimer

  • Lökosit sayısı yükselmesi ne anlama gelir?

    Soru: Babamda aşırı terleme vardı. Kan tetkikinde lökosit sayısının 100000 olduğu tespit edildi. Şimdi ileri tetkikler yapılıyor. Babamda ne tür bir hastalık olabilir? Bu hastalık nasıl tedavi edilmelidir? Bu durumdan tamamen kurtulmak mümkün müdür?

    Yanıt:. Akyuvarlar olarak da bilinen lökositler kendi içinde alt gruplara ayrılır. Bunlar içinde iki önemli hücre grubundan söz etmekte yarar var: Birincisi lenfositler, diğeri de granülositlerdir. Bu hücreler infeksiyonlar, romatizmal hastalıklar gibi iyi huylu durumlarda artış gösterebilir. Ancak 100000 gibi bir sayı daha çok lösemi olarak da isimlendirilen kan kanserlerinde görülür. Lösemiler ani başlangıçlı olabileceği gibi sinsi seyir de gösterebilir. Burada hangi hücre tipinin arttığını söylemediğiniz için kesin yorum yapmak zor. Ani başlangıçlı akut lösemilerde kemoterapi ve gereken durumlarda kemik iliği nakli yapılır. Tedavi ile sağlığına kavuşan insanlar azımsanmayacak kadar çoktur.

    Sinsi seyirli kronik lösemiler esas olarak iki ana grupta incelenir: Birincisi lenfositlerin arttığı kronik lenfositik lösemi, diğeri granülositlerin arttığı kronik miyeloid lösemidir. Bu iki hastalık her ne kadar aynı isimle, lösemi olarak isimlendirilse de hastalığın gidişi ve tedavisi yönünden birbirinden tamamen farklı seyir gösterir. Kronik lenfositik lösemiler genellikle yaşlıların hastalığıdır. Lenf bezlerinde büyüme vardır. Lenfosit yüksekliği tedavi için tek başına yeterli bir gerekçe değildir. Bunun yanısıra kansızlık ve trombosit düşüklüğü gibi ek bulgulara gerek vardır. Kronik lenfositik lösemili hastalar uzun yıllar ilaçsız izlenebilir. Gereken durumlarda ağızdan ya da damardan kemoterapi verilir. Tedavide kemoterapiyle birlikte “rituksimab” etken maddeli hedefe yönelik antikorlar da kullanılmaktadır. Nispeten genç olan az sayıda hastada kemik iliği nakli de yapılabilmektedir. Oysa ki kronik miyeloid lösemi daha çok orta yaştaki insanlarda görülen bir lösemi türüdür. Dalak büyümesi en önemli fizik bulgulardan biridir. Kemik iliği nakli, son yıllara kadar hastalığın kesin tedavisinde tek yöntem iken onkolojideki gelişmeler bu hastalığı, hedefe yönelik tedavilerin odağına koymuştur. Tıpta devrim niteliğindeki keşifler ile tedavide büyük başarılar elde edilmiştir. Nitekim ağızdan hap olarak alınan “imatinib” ve benzeri antikorlar ile hastalığın tedavisi mümkün olabilmektedir.

    Prof. Dr. Coşkun Tecimer

  • Yaşlı insanlara kemoterapi verilmeli mi?

    Yaşlı insanlara kemoterapi verilmeli mi?

    YAŞLI İNSANLARA KEMOTERAPİ VERMELİ Mİ?

    Soru 1. Babam 85 yaşında. Karaciğerde iki kitle bulundu. Doktorlar biyopsi yapılmasını öneriyorlar. Bu yaştaki bir insana bunu yapmak doğru mu? Bu durumdaki bir hasta kemoterapiyi kaldırabilir mi?

    Yanıt 1. Kitlelerin tabiatı hakkında ayrıntılı bilgi vermemişsiniz. Vücudun başka yerinde kitle olup olmadığı belli değil. Oysa ki karaciğerdeki kitlelerin birçok nedeni olabilir. Bunların her zaman kanser olması da gerekmez. Bazen iyi huylu hastalıklar da kendisini kitlelerle gösterebilir. Bunlar içinde hemanjiyom denilen damarsal yapılar, tübeküloz, sarkoidoz gibi iyi huylu, iltihapla seyreden hastalıklar sayılabilir. Kaldı ki tanı kanser olsa bile hepsinde aynı tedavi uygulanmamaktadır. Bazen cerrahi yeterli olabilir. Kemoterapi de tek tip olmayıp kanserler arasında farklılıklar gösterir. Yan etkisi fazla olan kemoterapilerin yanısıra daha kolay tolere edilen tedaviler de vardır.
    Bu nedenle ben biyopsi yapılmasını öneririm. Biyopsi, ultrasonografi altında lokal anestezi vererek iğne ile dokuyu çekerek yapılır. Sonuç kanser çıkarsa vücut taramalarının yapılması gerekir. Bunun için PET-BT kullanılabilir.
    Tümör karaciğer orijinli ise, yani primer karaciğer kanseri ise ve başka yerde metastaz yoksa cerrahi de dahil olmak üzere tümöre yönelik lokal tedaviler uygulanabilir. Bu durumda kemoterapiye gerek yoktur. Lokal tedaviden başka ağızdan alınan ve kanserin büyümesini yavaşlatan haplar da kullanılabilir.
    Karaciğere metastaz yapan tümörler en çok, kalın barsak, mide, akciğer ve pankreastan kaynaklanır. Orijinal tümörün yeri PET-BT ile saptanamamışsa kalın barsak ve mide kanserlerini araştırmak için kolonoskopi ve gastroskopi yapılmalıdır. Kanda bakılan tümör belirteçleri de orijini saptamada katkı sağlayabilir.
    Tanı kalın barsak kanseri gelirse hem orijinal tümöre, hem de metastazlara cerrahi yapılabilir. Antikor ve hatta hastanızın durumuna göre hafif kemoterapiler uygulanabilir. Bu tedavilerle hastalıktan tamamen kurtulma olasılığı göz ardı edilmemelidir.
    Bir hastaya kemoterapi uygulama kararında yaştan çok hastanın genel durumu önem taşır. Öyle kişiler vardır ki 85 yaşında olduğu halde 70 yaşındaki bir insanın performansına sahip olabilir. Bazen de tersi olur. 70 yaşında olduğu halde kalp, böbrek ve karaciğer gibi yaşamsal organların işlevi beklenenin altındadır.
    Lenfoma gibi kemoterapiyle tamamen düzelen hastalıkları atlamamak için de biyopsi yapılarak kesin tanı konulmasında yarar vardır.

    Prof. Dr. Coşkun Tecimer

  • Meme ve yumurtalık kanserleri

    MEME VE YUMURTALIK KANSERLERİ GENETİK GEÇİŞLİ OLABİLİR Mİ?

    Soru 1. Altı yıl önce annemin sağ memesinde kanser tespit edildi. Tedavi oldu. İki yıl önce diğer memesinde kanser ortaya çıktı. Bu da tam tedavi edilmişken bu sefer sol yumurtalığında kanser görüldü. Ameliyat edildi. Kemoterapi aldı. Doktorlar annemde şu anda tüm kanserlerin temizlenmiş olduğunu söylüyorlar. Ancak biz tedirginiz. Bundan sonra ne yapmalıyız? Annemde ve kızları olarak bizlerde kanser riski nedir?
    Yanıt 1. Meme kanseri özellikle genç yaşlarda ortaya çıkmışsa, her iki memede görülüyorsa ve yumurtalık kanseriyle birlikte ise bu kanserlerin genetik değişikliklere bağlı olma olasılığı yüksektir. Annenizin yaşını bilmiyoruz, ancak birbiriyle ilintili organlarda kanser görülmesi bunların genetik kökenli olabileceğini akla getiriyor. Ailevi kanserlerin yarısından brca-1 ve brca-2 dediğimiz genetik mutasyonlar sorumludur.

    Annenizdeki kanserlerin tedavisinin yapıldığını belirtiyorsunuz. Ancak özellikle ikinci meme kanserinin üzerinden henüz iki yıl geçmiş. Bu memedeki kanserde hormon reseptörleri pozitif ise, yani östrojen hormonuna duyarlı ise tamoksifen ya da aromataz inhibitörü ilaçların beş yıl süreyle kullanımına devam etmek gerekir. Üç ayda bir kontroller sürdürülmeli, memelerin tamamı alınmamışsa yılda bir kez mamografi yapılmalıdır. Yumurtalık kanseri için de belli aralarla kanda tümör belirtecine bakılmalıdır. Yumurtalık kanserinde yükselme eğilimi gösteren belirteç, CA-125 denilen proteindir. Bunun yükseldiği durumlarda ya da herhangi bir kuşkuda karın ultrasonografisi, tomografisi ya da MR'ı çekilebilir.

    Annenizdeki meme ve yumurtalık kanserlerinin genetik yönü olabileceğinden sizlerin de yaş durumuna göre mamografi, meme ve yumurtalık muayenesi yaptırmanızda yarar vardır. Normal kadınlara göre sizde riskin arttığını söyleyebiliriz. Mamografilere başlama yaşı normal kadınlar için 40'dır. Ancak brca-1 ve brca-2 mutasyonları var ise mamografilere daha önce başlanabilir. Hatta MR ve mamografi 6 ayda bir dönüşümlü olarak uygulanabilir.

    Kızları olarak risk açısından kendinizi streste hissediyorsanız brca-1 ve brca-2 mutasyonlarına baktırabilirsiniz. Böylelikle daha sağlıklı bir risk değerlendirmesi yapılabilir. Brca mutasyonu olan kadınlarda meme kanseri gelişme riski % 45-85, yumurtalık kanseri gelişme riski % 15-30'dur.

    Prof. Dr. Coşkun Tecimer

  • Melanomların tedavisinde cerrahinin şekli önemlidir.

    MELANOMLARIN TEDAVİSİNDE CERRAHİNİN ŞEKLİ ÖNEMLİDİR.

    Soru 1. Ben açık tenli bir bayanım. Boynumda siyah bir ben oluştu. Ameliyatla alındı. Melanom denilen bir cilt kanseriymiş. İnternetten öğrendiğime göre bu benin derinliği önemliymiş. Benim boynumdan çıkarılan tümörün derinliği 1,3 milimetre. Bundan sonra ek bir işlem veya tedaviye gerek var mı? Takipte ne yapılmasını tavsiye edersiniz?

    Yanıt 1. Malin melanom olarak bilinen cilt kanserlerinin tedavisi cerrahi olarak yapılır. Cerrahide dikkat edilmesi gereken husus tümörün çevresindeki temiz dokuyla birlikte çıkarılmasıdır. 1 mm'ye kadar derinliği olan tümörlerde çevredeki temiz dokunun 1 cm olması arzu edilir. 1 mm'lik derinliğin üstündeki tümörlerde istenen doku genişliği artar. Sizin tümörünüz 1,3 mm olduğuna göre çevresinde en az 1,5 cm'lik temiz doku ile çıkarılmış olması istenir.

    Malin melanomlar komşu lenf düğümlerine gitme eğilimindedir. O nedenle benin alındığı bölgeye en yakın lenf düğümünün incelenmesi gerekir. Bunun için tümörün alındığı yere boyalı madde verilir. Bu maddenin ilk gittiği yer, tıpkı tümör hücresinin gidebildiği ilk yer olan komşu lenf düğümüdür. Bu lenf düğümü çıkarılıp tümör yönünden araştırılmalıdır. Burada tümör varsa daha geniş olarak bölgesel tüm lenf düğümlerinin ameliyatla alınması gerekir. Lenf düğümlerinde tutulum olduğunda interferon denilen bağışıklık sistemini düzenleyici ilacın 1 yıl süreyle kullanılmasının yararlı olduğu bilinmektedir. Lenf düğümünde tümör yoksa ek bir tedaviye de gerek yoktur.

    Malin melanomlar genetik eğilimi olan, güneşe maruz kalan, daha çok açık tenli kişilerde görülür. Bu nedenle özellikle güneşlenmenizi önermem. Denize güneş ışınlarının daha eğik geldiği sabah ve akşam saatlerinde girmeniz iyi olur. Güneşte kalma durumunuz olacaksa güneş koruyucu kremlerin kullanılması gerekir.

    Onkolojik kontrolleri ilk yıl 3 ayda bir, ikinci yıl 4 ayda daha sonra 6 ayda bir yaptırmanız uygun olur. 5 yıldan sonra yıllık kontrol yeterlidir. Tomografi çekilmesi kural değildir. Buna onkolog doktorun karar vermesi daha doğrudur. Ayrıca belli aralarla dermatoloji doktoru tarafından cilt muayenesinin yapılması da gerekir.

    Prof. Dr. Coşkun Tecimer

  • Demir kullandığım halde kansızlığım düzelmedi? Neden acaba?

    Demir kullandığım halde kansızlığım düzelmedi? Neden acaba?

    Soru 1 . Ben 32 yaşında bir bayanım. Sürekli demir kullandığım halde kansızlığım düzelmedi. Bunun sebebi nedir? Ne yapmam lazım?

    Yanıt 1 . Anemi olarakta bi,linen kansızlık birçok durumda görülebilir. Kansızlığı tek bir hastalık olarak değil, birçok hastalığın ortak sonucu olarak düşünmek gerekir. Bayanlarda en sık demir eksikliğine bağlı kansızlık görüldüğü için, yeterince araştırılmamış hastalara demir tedavisi verme alışkanlığı vardır. Demir alan bir hastada kan yükselmesi görülmüyorsa bunun üç nedeni olabilir. Birincisi kan kaybının devam etmesidir. Özellikle aşırı menstruasyonu olan bayanlarda kanama ve demir kaybı devam eder ve verilen demir ilacı yeterli olmaz.

    Kansızlığın düzelmediği ikinci durum ağızdan alınan demirin sindirim sisteminden yeteri kadar kana geçmemesidir. Demir, süt ve çay gibi maddelerle birlikte alındığında emilimi bozulur. Bu nedenle aç karnına almak gerekir. Birlikte portakal suyu gibi C vitamini içeren maddeler alınırsa emilim artar. Hatta demir ile aynı anda c vitamini tabletleri de verilebilir. Aç karnına alınan demir bzen mide ve bağırsak rahatsızlığı yapabilir. Bu durumda et ile birlikte alınabilir. Et ile alınan demirin emilini azalmaz, hatta artabilir. Tüm bunlara rağmen kansızlık düzelmiyorsa kişide emilim bozukluğu var demektir. Hem bu bozukluğu araştırmak, hem de demiri damar ya da kas içine vermek uygun olur. Ağız dışı alınan demirde bazı yan etkiler görülebildiğinden bunun mutlaka hekim kontrolüyle uygulanması gerekir.

    Kansızlığın düzelmediği diğer bir durum ise hastanın anemisinin demir eksikliğine bağlı olmamasıdır. Bunun tanısı kolaydır. Serumda demir, demir bağlama kapasitesi ve ferritin düzeylerine bakılarak ayırıcı tanıya gidilir. Demir eksikliği ile en çok karışan durumlar, romatizmal rahatsızlıklar ve tüberküloz, brusella gibi kronik hastalıklar ile akdeniz anemisi olarakta bilinen talasemi taşıyıcılığıdır. Bu hastalıklarda demir vermek zararlı bile olabilir.

  • kalın bağırsak kanserinde tedavinin başarılı olduğunu nasıl anlarız?

    Soru 1. Babamda kalın bağırsak kanseri vardı. Tedavi oldu. CEA düzeyi normale geldi. Bu, hastalıktan kurtulduğu anlamına gelir mi?

    Yanıt 1. Bir kanser hastasının tedaviye yanıtını değerlendirirken dikkat edilmesi gereken bazı noktalar vardır. Bunların başında hastalığa ilk tanı konulduğundaki evresi gelir. Kanserler genel olarak dört evrede incelenir. Evre sayısı arttıkça hastalığın daha ileri evde olduğu anlaşılır. Örneğin kalın barsak kanserlerinde evre 1 denildiğinde tümörün bağırsak çeperinde sınırlı bir alanı işgal ettiği anlaşılır. 2. evre ile, tümörün bağırsak duvarını tamamen tuttuğu ancak çevre lenf bezlerine yayılmadığı anlatılmak istenir. 3. Evrede kanser bağırsak etrafındaki lenf bezlerine gitmiş ama uzak metastas yapmıştır. Örneğin karaciğere, akciğere, kemiklere ya da beyine yayılmıştır.

    Kanser hastasının gidişatını belirleyen etmenlerden bir diğeri hücrelerin kanserleşme derecesidir. Bununla anlatılmak istenen hücrenin normalden ne denli farklı olduğudur. Derece arttıkça hücrelerin bölünme ve yayılma kapasitesi artar. İlaç tedavisine yanıt iyi olsa bile hastalığın tekrarlanma olasılığı artar.

    Kalın bağırsak kanserinde hastalığın durumunu gösteren bir diğer etmen sizin de sözünü ettiğiniz tümör belirteci ‘karsinoembriyonik antijen’ düzeyidir. Bu antijen kısaca CEA olarak bilinir. Bazı çalışmalarda başlangıç CEA düzeyi ne denli yüksek ise hastalığın tedavisinin daha zor olduğu gösterilmiştir. Ancak bu kesin kural değildir.

    CEA, kanda bulunan bir proteindir. Kanser hücrelerinden salgılanabildiği gibi normal hücrelerden de salınabilmektedir. Bağırsak kanseri dışında başka bazı kanserlerde hatta kanser dışı iyi huylu durumlarda bile yükselebilmektedir. Dolayısıyla CEA’nın normal kişilerde kanser taraması amacıyla kullanılması doğru değildir. Doğru olan, kalın bağırsak kanseri tanısı konulduktan sonra CEA düzeyine bakmak, düzey yüksek ise tedaviyle kan düzeyinin azalıp azalmadığını kontrol etmektir. Başlangıçta CEA düzeyi yüksek olan bir hastada CEA’ nın normale gelmesi tedaviye yanıtın iyi olduğunu gösterir. Ancak kesin değerlendirme tomografi, MR, PET gibi görüntüleme yöntemleriyle yapılmalıdır.

    Hastanızın bu görüntüleme yöntemlerinde hiçbir tümörü görülmese bile hastalığın bir daha tekrarlayıp tekrarlamayacağı konusunda karar verebilmek için başlangıçtaki evresi de dahil olmak üzere tedavi öncesi durumunu bilmek gerekir. Bu durumda bile ancak istatiksel bilgiler ışığında oranlar verilebilir. Evre 1’ de 5 yıllık yaşam % 90 üzerindedir. Evre 2’ de bu oran % 75- 85 arasındadır. Evre 3’ te hastalığın durumuna göre %40-80 arasında değişir. Son evrede ise % 8’ dir.

  • Son dönem kanser hastalarının bakımı nasıl olmalı?

    Soru 1. Babam 78 yaşında. Akciğer kanserinin son evresinde. Uzun süre kemoterapi ve ışın tedavisi aldı. Doktorlar artık hiçbir onkolojik tedavi yapılamayacağını, sadece destek tedavisi verilmesi gerektiğini söylediler. Biz evde bakımını yapamıyoruz. Sağlık personeli gözetiminde olması gerekiyormuş. Kendisi sosyal güvenlik kurumuna bağlı. Tedavisini aldığı hastane de dahil hiçbir hastane hastamızı kabul etmiyor. Yapacak bir şeyleri olmadığını söylüyor. Böyle bir şey olabilir mi? Bizim hastamızla nereye müracat etmemiz gerekiyor?

    Yanıt 1. Babanız gibi hastalerın durumu tıp dilinde ‘’terminal dönem’’ olarak isimlendirilir. Son dönemine gelmiş hasta anlamındadır. Ne yazıktır ki günümüz Türkiye’sinde bu hastaların durumu hep sorun olmuştur ve olmaya da devam etmektedir. Gelişmiş ülkelerde bu tür kişiler için ‘’hospis’’ denilen terminal dönem hasta bakım merkezleri vardır. Burada hemşire ve hatta doktor gözetiminde hastaların son dönemlerini rahat ve acısız geçirmeleri amaçlanır. Fiziksel ve psikolojik destek sağlanır. Böylelikle zaten büyük bir stres altında olan hasta yakınlarının da yükü hafifletilir.

    Öyle ki bu hizmet, hastanın evinde de verilebilmekte, sağlık personelinin denetiminde hastanın yaşamı sona erinceye değin devam ettirilmektedir. Ülkemizde terminal dönemdeki hastalar için kurumsallaşmış sistemler çok yetersizdir. Bunun için evde bakım hizmeti evren gruplar vardır. Ancak bunların sayısı hem yetersizdir hem de masraflar, çoğu ailenin kaldıramayacağı kadar yüksektir. Sosyal Güvenlik Kurumu da bu masrafları karşılamamaktadır. Hatta özel sigortaların birçoğu bu hastaları kapsamına almamaktadır. Çoğu hastane de bu tür hastaları kabul etmemektedir.

    Tüm bu koşullar altında en şanslı olanlar, ne yazık ki ekonomik durumu iyi olan ve zamanında hastalarını kapsamlı olarak özel sigorta ettirebilmiş az sayıda kişi olmaktadır. Bu durumdaki hastalar bir şekilde hastanelerde kalabilmekte ya da evde bakım hizmeti alabilmektedir. Ancak bu kişilerin sayısı yok denecek kadar azdır. Bu durum gerçekten Türkiye için büyük sorundur. Bunu yaşayan bilir. Hastalar, aileler ve konunun uzmanları bu acıları çok yakından yaşamakatadır. Ama konu, yaşam gailesindeki çoğu insana yabancıdır. Oysa ki yalnızca hayatın değil ölümün de bir gerçek olduğu ve acısız, insan onuruna yakışacak şekilde yaşanması gerektiği bilinçlere işlenmelidir.

    Konunun bir an önce hükümetin gündemine gelmesi ve son dönemdeki hastalar için hastane ya da evde bakım hizmetinin sosyal güvenlik kapsamına alınması en doğru yoldur.

    Prof. Dr. Coşkun Tecimer

  • Tümör belirteçleri ne anlama gelir?

    Tümör belirteçleri ne anlama gelir?

    Soru 1 – Ben 44 yaşında bir kadınım. Düzenli olarak kontrollere giderim. Kan tetkiklerinde CA 15-3 yüksek çıktı. Bu meme kanserinde yüksek olurmuş. Bu nedenle mamografi ve meme ultrasonu ve tüm tetkikler yapıldı. Kötü huylu bir durum görülmedi. Ama ben tedirginim. Sizin tavsiyeniz ne olur ?

    Yanıt 1- Kanda düzeyine bakılan CA 15 -3, tıpta tümör belirteçleri olarak bilinen maddelerden biridir. Maalesef hastalar arasında biraz da biz hekimlerin katkısıyla tümör belirteçlerine gereğinden fazla önem atfedilmiştir. Oysa ki prostat kanserinde kullanılan prostat spesifik antijen ( PSA ) dışında hiçbir tümör belirtecinin sağlıklı insanlarda tarama amacıyla kullanılmaması gerekir. Çünkü tümör belirteçleri yalnızca kanserlerde değil, başka bazı iyi huylu meme hastalıklarında ve karaciğer rahatsızlıklarında da yükselebilmekte ve insanların gereksiz yere tedirginlik yaşamasına, zaman ve para kaybına neden olmaktadır. Örneğin CA 15 – 3 bazı iyi huylu meme hastalıklarında ve karaciğer rahatsızlıklarında da yükselebilir. Sizde bir kez CA 15 -3 düzeyine bakılıp yüksek çıktığında bu durumlar araştırılmalı, bir neden bulunamıyorsa izlemden başka bir şey yapılmamalıdır.

    Tıpta tümör belirteçleri olarak bilinen maddeler kanser hücrelerinden salınabildiği gibi kimi zaman normal, sağlıklı hücrelerden de salgılanabilir. En sık kullanılan tümör belirteçleri arasında şunları sayabiliriz:

    CEA ( karsinoembriyonik antijen) : En çok kalın bağırsak kanserinde yükselir. Meme kanseri de dahil başka bazı kanserlerde de artabilir, ancak sigara içenlerde, bronşit, bağırsak divertiküliti, mide ülseri, iyi huylu meme hastalıkları ve karaciğer hastalıklarında da hafif – orta derecede artışlar görülebilir. Kalın bağırsak kanserinin tanısında değil, tedaviye yanıtın değerlendirilmesinde kullanılmalıdır.

    CA- 125: En sık kadınlardaki yumurtalık kanserinde yükselir. Başka kanserlerde ve endometriyoz, iltihabi kadın hastalıkları, yumurtalık kistleri , gebeliğin ilk üç ayında ve karaciğer hastalıklarında da yükselir.

    PSA: Prostat kanserinin tanı ve tedavisinde kullanılan en duyarlı tümör belirtecidir. Hafif artışlar prostat iltihabı ve bazen de iyi huylu prostat büyümelerinde olabilir. 40 yaş üstü erkeklerde tarama amaçlı kullanılır. PSA artışı olanlarda prostat biyopsisi gerekir. Kanserli hastada düzeyin azalması tedaviye iyi oluğunu gösterir.

    İnsan koryonik gonadotrpin (hCG): Başta erkek yumurtalık kanseri olmak üzere germ( üreme, tohum ) hücresi içeren birçok kanserde yükselir. Başka kanserlerde de bazen yükselebildiğinden germ hücresi kanserine spesifik değildir.

    Alfa feto protein ( AFP ) : Bu da hCG gibi başta erkek yumurtalık kanseri olmak üzere germ hücreli kanserlerde yükselir. Ayrıca hepatoma denilen karaciğer kanserlerinde de artışı gözlenir.

  • Kanımda trombositler yüksek ama kanamalarım da var. Nedeni ne olabilir?

    Kanımda trombositler yüksek ama kanamalarım da var. Nedeni ne olabilir?

    Soru 1.Eşimde adetler bir süredir çok uzun süreli kanamalara neden oluyor. Bu nedenle araştırmalara başlandı. Sonuçta kanımda trombositler yüksek bulundu. Buna bağlı olabileceği söylendi. Araştırmalar devam ediyor. İnternetten öğrendiğime göre trombositler kanda pıhtılaşmayı sağlayan hücrelermiş. Öyleyse eşimin kanamaları neden artıyor? Sizce eşimdeki problemin nedeni ne olabilir?

    Yanıt 1.Kanda trombasit ya da platelet olarak bilinen hücreler sizin de değindiğiniz gibi kanda pıhtılaşmayı sağlayan hücrelerdir. Örneğin bir yerimiz kesildiğinde ilk müdahaleyi yapan hücreler bunlardır. Bu hücreler bir araya gelerek pıhtılaşmayı başlatırlar. Sonra diğer kan proteinleri devreye girerek pıhtılaşmanın devamını sağlarlar.

    Trombositler çok çeşitli nedenlerle artabilir. İnfeksiyonlarda, romatizmal hastalıklarda, demir eksikliğine bağlı kansızlıkta, kanserlerde hastalığa reaksiyon olarak arttıklarını biliyoruz. Bu hastalıklarda trombosit artışı kalıcı değildir. Altta yatan hastalık tedavi edildiğinde trombositler de normale döner. Trombosit fonksiyonlarında da bir bozukluk yoktur.

    Trombositlerin arttığı bir diğer grup ise kemik iliği hastalıklarıdır. Böyle bir durumdan şüphe duyuluyorsa, yapılması gereken kemik iliği biyopsisi olmalıdır. Buradan alınan hücre örneklerinde genetik testler de yapılır. Böylece hastalığın kemik iliğinden orijin alıp almadığı tespit edilebilir. Kemik iliğinden kaynaklanan trombosit artışı en çok “esansiyel trombositemi” olarak bilinen hastalıkta görülür. Sizin de sözünü ettiğiniz gibi trombositlerin artışına bağlı olarak pıhtılaşmaya eğilim artar. Ancak esansiyel trombositemi hastalığında trombosit sayısının çok arttığı durumlarda paradoksal olarak trombosit fonksiyonları azalabilir, o zaman da kanamalara eğilim artar. Trombosit fonksiyonlarının azaldığı bu durum “sonradan edinilmiş Von Willebrand hastalığı” olarak bilinir.

    Sonuçta eşinizdeki trombosit artışı kemik iliği orjinli bir hastalık olabilir. Kanamalar da bununla ilişkili olarak trombosit fonksiyon bozukluğuna bağlı görünüyor. Trombosit artışının ayırıcı tanısı için kemik iliği biyopsisi ve genetik inceleme yapılması uygun kanısındayım.