Kategori: Dahiliye – İç Hastalıkları

  • Miyelom tedavisinde umut verici gelişmeler

    MİYELOM TEDAVİSİNDE UMUT VERİCİ GELİŞMELER

    Kemik ağrıları, kansızlık, halsizlik veya akciğer enfeksiyonu, sessizce ilerleyip hayati tehlikeye neden olan Multipl Miyelom hastalığına işaret ediyor olabilir. Lenfomaların ve lösemilerin tedavisinde olduğu gibi, multipl miyelomun tedavisindeki başarıda da çok büyük ilerlemeler görülmektedir.

    Miyelom felç ve böbrek yetmezliğine götürebiliyor

    Multipl Miyelom, plazma hücrelerinin kemik iliğinde kontrol dışı artışından kaynaklanan habis, yani kötü karakterli bir hastalıktır. Plazma hücreleri, beyaz kan hücrelerinin bir alt grubunu oluşturur, görevleri “antikor” denilen, vücudu mikroplara karşı koruyan proteinleri üretmektir. Multipl Miyelom, görüldüğü sıklık açısından habis kan hastalıkları arasında, “lenfoma” denilen lenf bezi hastalıklarından sonra ikinci sırayı alır. Bu hastalık, kemiklere hasar verip, ağrılara, kırıklara, hatta felce yol açabilir. Bunun ötesinde Multipl Miyelom, böbrek yetmezliğine ve bağışıklık sistemindeki bozukluklara sebep olabilmektedir. Bu da vücudu mikroplara karşı savunmasız hale getirmektedir.

    Teşhiste geç kalınması tedaviyi güçleştirir

    Multipl Miyelom, kanda yüksek sedimantasyon değeri, kansızlık, kemik ağrıları, enfeksiyon gibi belirtilerle kendini gösterir. Hastalığın tanısını koymak için, kan ve idrarda bazı özel biyokimyasal araştırmaların yapılması gerekir. Bu tahliller Miyelom söz konusu olduğu veya olabileceği yolunda ise, kemiklerin durumunu ve kemik iliğindeki hücreleri de incelemek gerekir.

    Yüksek doz tedavi ve otolog kök hücre nakli tedavide başarı sağlıyor

    Multipl Miyelom, dünyada en çok kök hücre transplantasyonu, yani kemik iliği nakli yapılan hastalıktır. Eskiden kök hücreler kemik iliğinden alınırken, artık bu yöntem gittikçe bırakılmış, yalnızca adı kalmıştır. Kök hücreler kemik iliğinden değil, özel bir ilaç tedavisi sonrası hasta için basit ve kolay bir yöntemle ameliyata gerek olmaksızın kandan toplanmaktadır. Birkaç kür kemoterapiden sonra, yaşı ve organ fonksiyonları uygun hastalarda otolog kök hücre transplantasyonu hedeflenir. Kök hücreler toplandıktan sonra, yüksek dozlu tedavi uygulanır ve kök hücreler hastaya damardan geri verilir. Bu tedavi, Multipl Miyelom’da alınan yanıt oranını, yanıt kalitesini ve sürecini önemli şekilde artırır. Kök hücre transplantasyonu yapılamayan hastalarda ise, yeni ilaçları da içeren tedavi protokolleri uygulanır.

    Hastaların yaşam süresi uzuyor

    Tedavi; hastanın yaşı, fiziki durumu, organ fonksiyonları ve kişisel tercihleri göz önüne alınarak planlanır. “Yeni ilaçlar” adı altında toplanan bazı ilaçlar ve kök hücre transplantasyonu son yıllarda bu hastalıkta eskisine oranla çok daha başarılı sonuçlar alınmasını ve hastaların yaşam süresinin anlamlı bir şekilde artmasını sağlamıştır. Tedaviden sonra, hastalığın kandaki, idrardaki ve kemik iliğindeki tüm belirtilerinin tamamen kaybolduğu duruma “tam yanıt” adı verilmektedir. Yeni ilaçların da desteği ile, otolog transplantasyon yapılan hastalarda yanıt oranı %95’in, tam yanıt oranı ise %70’in üzerine çıkabilmektedir.

    Multipl Miyelom’un tedavisinde son yıllarda elde edilen büyük gelişmeler, bu hastalıktaki yaşam sürecini olumlu ve önemli bir şekilde etkilemiştir. Büyük çaptaki araştırmalar devam ettiğinden, yeni tedavi protokolleri ve yeni ilaçlar da bu hastalıkta daimi bir umut kaynağı olmaktadır.

    Miyelom hastalarında, miyelom hücrelerinin biyolojik özelliklerinin araştırılıp, hangi alt grupta olduklarının belirlenmesi, modern tedavide büyük önem taşımaktadır.

    Miyelom hastalarında, kemik erimesi ve kemiklerdeki doku kaybı, tedavi edilmezse kemiklerde hasara ve kırığa neden olabilmektedir.

  • Multipl miyelomun teşhis ve tadavisi

    Multipl Miyelomun teşhis ve tadavisi

    Multipl Miyelom, plazma hücrelerinin kontrol dışı artışından kaynaklanan habis bir hastalıktır. Plazma hücreleri, beyaz kan hücrelerinin bir alt grubunu oluşturur, görevleri antikor denilen proteinleri üretmektir. Normal şartlarda antikorlar, vücudun çeşitli mikroplara karşı savunma sisteminde önemli görevler alır. Çeşitli mikroplara karşı bağışıklık gerektiğinden, kanda çeşitli tiplerde antikorların bulunması gerekir. Multipl Miyelom hastalığında ortaya çıkan habis plazma hücrelerine miyelom hücreleri denilir. Miyelom hücreleri sadece tek tip (buna monoklonal denir) ve anormal bir antikor üretirler. Bu hücreler bilhassa kemik iliğinde çoğalırlar, bazen de kemiklerde veya vücudun diğer kesimlerinde tümör olarak ortaya çıkarlar. Multipl Miyelom tedavisinde son yıllarda büyük gelişmeler kaydedildi.

    Hastalığın belirtileri

    Multipl Miyelom genellikle yüksek sedimantasyona sebep olur. Multipl Miyelom tanısı bazen yüksek sedimantasyonu olan bir kişide, bunun nedeninin araştırılması ile ortaya çıkar. Bazen de hastalığın bazı belirtilerinin sebepleri araştırıldığında, tanıyı koymak mümkün olur. Tanının geç konması sorunlara sebep olabilir. Hastalığın bazı belirtileri şunlardır:

    1. Kansızlık, anemi

    Bütün kan hücreleri kemik iliği içinde üretilir ve olgunlaşırlar. Kırmızı kan hücreleri (alyuvarlar, eritrositler) içlerindeki hemoglobin denilen madde aracılığı ile oksijen taşırlar. Hemoglobinin azlığına anemi (kansızlık) denir. Bu durum, hastaya yorgunluk, halsizlik, baş dönmesi, nefes darlığı gibi sorunlar getirebilir. Bu hastalıkta kırmızı kan hücrelerinin yanında, diğer kan hücrelerinde de bir azalma görülebilir. Beyaz kan hücreleri (akyuvarlar, lökositler) azalırsa enfeksiyonlara yatkınlık; trombosit denilen kan hücreleri azalırsa kanama ortaya çıkabilir.

    2. Enfeksiyon

    Normal plazma hücreleri, mikroplara karşı çeşitli antikorlar üreterek, vücudun enfeksiyon hastalıklarına karşı direncini sağlar. Miyelom hastalarında, miyelom hücreleri sadece bir tek antikor üretirler, buna “monoklonal protein” diyoruz. Miyelomda bu antikor, en sık IgG, IgA veya hafif zincir tipindendir. Kandaki monoklonal antikor düzeyi ölçülür ve hastalığın takibinde de kullanılır. Monoklonal antikor, enfeksiyonları önleyemediğinden, Miyelom hastalarında sık olarak enfeksiyonlar ortaya çıkabilir veya enfeksiyonlar ağır seyredebilir. Bunun yanında, yukarıda belirtildiği gibi, lökositler de azalırsa, enfeksiyon riski artar.

    3. Kemik hastalığı

    Multipl Miyelom, çoğu hastada kemiklerin hasar görmesine neden olur. Miyelom hücreleri, hem kemik dokusunu eriten osteoklast denilen hücrelerin aktivitesini arttırır, hem de kemik dokusunu oluşturan osteoblast denilen hücrelerin çalışmasını azaltır. Böylece miyelom hücreleri kemik erimesine sebep olur, kemiklerde ağrılar ve kırıklar ortaya çıkabilir. Hatta omurga kemiklerindeki kırıklar ve çökmeler bazen felce dahi neden olabilir. Kemiklerin tetkikinde hastanın sorunlarına göre röntgen, bilgisayarlı tomografi ve manyetik rezonans tomografisi kullanılır.

    4. Börek yetmezliği

    Antikorlar, ağır ve hafif zincirlerden oluşur. Miyelom hücreleri bazı hastalarda serbest hafif zincirler üretir, bu hafif zincirler de böbrekleri tıkayıp, zamanla böbrek yetmezliğine yol açabilirler. Kandaki serbest hafif zincir düzeyi ve idrardaki hafif zincirlerin miktarı biyokimyasal metotlarla ölçülür.

    Hastalığın komplikasyonları

    Multipl Miyelom, yukarıda belirtildiği gibi, kansızlıktan, enfeksiyonlardan, kemiklerin zayıflamasından ve böbreklerin hasar görmesinden kaynaklanan problemler yaratabilir. Bunun dışında Multipl Miyelom, amiloidoz denilen hastalığa yol açabilir. Amiloidozun birkaç çeşidi vardır. Anormal plazma hücrelerinin yaptıkları serbest hafif zincirlerin, vücudun çeşitli organlarında birikmesi ile ortaya çıkan amiloidoz tipine AL amiloidozu diyoruz. Bazı hastalarda Miyelom olmaksızın da amiloidoz hastalığı gelişebilir. AL amiloidozu her organda görülebilir, fakat en sık böbrek, kalp veya karaciğerde hasar yapar. AL Amiloidozun en sık görülen belirtileri ise yorgunluk, kilo kaybı, kalp yetmezliği, nefes darlığı veya ödemdir (ayaklarda su toplaması). AL Amiloidozun teşhisinin konulması kolay olamamakla birlikte, teşhisin zamanında konulup, tedavinin gecikmeden başlaması hayati önem taşır.

    Hastalığın teşhisi ve tedavisi

    Multipl Miyelomun tedavisinde son yıllarda elde edilen büyük gelişmeler, bu hastalıktaki yaşam sürecini olumlu ve önemli bir şekilde etkilemiştir. Büyük çapta yapılmakta olan araştırmalar devam ettiğinden, yeni tedavi protokolleri ve yeni ilaçlar da bu hastalıkta daimi bir umut kaynağı teşkil etmektedirler.

    Tanı safhasında kan ve idrarda bazı biyokimyasal araştırmalar yapılır, kemiklerin durumu ve kemik iliğindeki miyelom hücreleri incelenir. Miyelom hücreleri değişik hastalarda farklı özellikler gösterir. Bu özellikleri FISH (Fluorescence in situ hybridization) denilen metotlarla incelemek, hastalığın nasıl seyredebileceği hakkında önemli bilgiler verir.

    Tedavi hastanın yaşını, fiziki durumunu, organ fonksiyonlarını ve kişisel tercihlerini göz önüne alarak uygulanır. Tedavide kullanılan “Yeni ilaçlar” adı altında toplanan bazı ilaçlar ve kök hücre transplantasyonu (kemik iliği nakli) son yıllarda bu hastalıkta eskisine oranla çok daha başarılı sonuçlar alınmasını ve hastaların yaşam süresinin artmasını sağlamıştır.

    Multipl Miyelom, dünyada en çok kök hücre transplantasyonu (kemik iliği nakli) yapılan hastalıktır. Eskiden kök hücreler kemik iliğinden alınırken, artık bu yöntem gittikçe bırakılmış (fakat adı tarihi ad olarak kalmıştır), çünkü kök hücreler kemik iliğinden değil de, özel bir ilaç tedavisi sonrası hasta için basit ve kolay bir şekilde, ameliyata gerek olmaksızın, kandan toplanır. Birkaç kür kemoterapiden sonra, yaşı ve organ fonksiyonları uygun hastalarda otolog kök hücre transplantasyonu hedeflenir. Kök hücreler toplandıktan sonra, yüksek dozlu tedavi uygulanır ve kök hücreler hastaya damardan geri verilir. Komplikasyon riski az olan bu tedavi, Multipl Miyelomda alınan yanıt oranını, yanıt kalitesini ve yanıttın sürecini önemli şekilde arttırır.

    Kök hücre transplantasyonu yapılamayan hastalarda ise, yeni ilaçları da içeren tedavi protokolleri uygulanır.

    Miyelomun tedaviye yanıtı, yanıt kalitesine göre değerlendirilir. Bu değerlendirmenin birçok detayı vardır, bundan dolayı bu sayfada yaptığımız kısa tanıtmada, değerlendirmenin en önemli noktalarına değiniyoruz:

    Kısmi yanıt: Kandaki monoklonal proteinin miktarının, tedavi sonrası başlangıç değerinin %50’sinin altına düşmesi ve 24 saatlik idrardaki monoklonal proteinin miktarının, tedavi sonrası başlangıç değerinin %90’ının altına düşmesi

    Çok iyi kısmi yanıt: Kandaki monoklonal proteinin miktarının, tedavi sonrası başlangıç değerinin %10’unun altına düşmesi ve 24 saatlik idrardaki monoklonal proteinin miktarının, tedavi sonrası 100 mg’ın altına düşmesi

    Tam yanıt: Hem kandaki, hem de idrardaki monoklonal proteinin hassas bir metot olan immünfiksasyon ile dahi artık görülememesi.

    Tam yanıt, genellikle hastalığın kontrolünü ve şayet nüks edecekse bile, hastalığın nüks etmesine kadar geçecek zamanı anlamlı bir şekilde uzatır.

    Hastalık nüks ederse, bu durumda da kullanılabilecek, Miyelomda etkili ilaçlar ve ilaç kombinasyonları mevcuttur. Miyelom hastalığı bu durumlarda kronik bir hastalık olarak, gerektiği zaman tedavisine tekrar başlanacak bir hastalık olarak görülebilir. Hedef yaşam sürecini uzatmak ve yaşam kalitesini korumak veya arttırmaktır.

    Destek tedavisi

    Multipl Miyelom, destek tedavisinin önem taşıdığı bir hastalıktır. Destek tedavisi özellikle Miyelomun sebep olduğu kemik hastalığında, enfeksiyonlara karşı korunmada ve enfeksiyonların tedavisinde, nöropati, tromboz (pıhtı) profilaksisinde ve Multipl Miyelom ile ilgili çeşitli sorunların tedavisinde büyük önem taşır.

  • Kan kanserleri

    Kan kanserleri

    Kan Kanserleri

    Hematolojik kanserlerde son yıllarda çok önemli ilerlemeler sağlandı. Bu gelişmeler, kan kanserlerinin biyolojik özelliklerini daha iyi anlamamızı, tanıdaki gelişmeleri ve tedavideki başarıyı kapsıyor. Hematolojide çok sayıda yeni ilaç klinik çalışmalarda etkinliklerini gösterdi. Bir çok yeni ilaç grubu da son yıllarda ruhsat aldı. Yeni ilaçlar arasında, etki tarzı çok ilginç olan hedef odaklı çeşitli ilaçlar da yer alıyor (ingilizce “targeted therapies”).

    En sık görülen kan kanseri tipleri: Hematolojide en sık görülen kanserler, lenf düğümü kanseri olan lenfomalardır. Bu hastalıkları Hodgkin lenfoma ve Hodgkin-dışı lenfomalar olarak iki büyük gruba ayırıyoruz. Hodgkin-dışı lenfomalar, çok sayıda, değişik biyolojisi ve süreçleri olan, tedavileri günümüzde tamamen farklılaşmış, özellikler kazanmış hastalıkların toplandıkları bir sepet oluşturuyor.

    Sıklık açısından lenfomalardan sonra gelen hastalık da kemik iliğinde ve kemiklerde görülen multipl miyelom adlı hastalıktır. Diğer sık görülen kan kanseri tipleri ise beyaz kan hücrelerinin lösemi denilen hastalıklarıdır. Bunları akut lösemiler (akut miyeloid lösemi ve akut lenfoblastik lösemi) ve kronik lösemiler (kronik miyeloid lösemi ve kronik lenfositik lösemi) diye farklı gruplara ayırıyoruz. Miyelodisplastik hastalıklar da, daha çok yaşlı insanlarda görülen, kandaki hücre sayılarının azalması ile farkedilen hastalıklar. Bir diğer grup ise miyeloproliferatif hastalıklar, bu hastalıklar kendilerini genellikle kandaki hücre sayılarının artması ile belirtiyorlar. Bunların yanında, kanser olmasa dahi çok ciddi olan hastalıklar da var, mesela aplastik anemi denilen, kemik iliğinin kan hücrelerini imal etmemesinden kaynaklanan bir hastalık. Bağışıklık sistemini etkileyen kan hastalıkları da önemli hastalıklar arsında.

    Hodgkin Lenfoma: Bu hastalık lenf düğümlerindeki büyümeyle kendini gösterir. Bazı hastalarda “B semptomları” dediğimiz sorunlar ortaya çıkar: Kilo kaybı, geceleri terleme, tekrarlayan ateş yükselmesi. Hastalığın hangi evrede olduğunu saptamak için genellikle bilgisayarlı tomografi ve kemik iliği biyopsisi gerekir.

    Hodgkin lenfoma, günümüzde tedavisi en başarılı hale gelmiş kanser tiplerinden biridir. Her evresinde, hastalığın tamamen yok edilmesi hedeflenerek tedavi edilir. Dünyada Hodgkin lenfoma hastalığının tedavisinde gelişmeler kaydetmek amacıyla çalışan ve büyük kapsamlı çalışmalar yapan bazı gruplar vardır, bunlardan biri de Alman Hodgkin Lenfoma Çalışma Grubu (GHSG)’dur. Hastalığın hastaya özel tedavisinde risk faktörleri dediğimiz faktörleri önem taşır. Erken evre ve kötü risk faktörü olmayan hastalarda, kısa süreli bir kemoterapi ve ışın tedavisi yeterli olur. Fakat hastalık ilerlemişse, hastalığı tamamen yok edebilmek ve nüks etmesini önlemek için, çok daha etkili bir tedavi (BEACOPP protokolü) gerekebilir.

    Şayet nüks olmuşsa, yüksek doz kemoterapi ve otolog kök hücre transplantasyonu, hastalığın tamamen yok edilmesi için genellikle en iyi tedavi seçeneğini oluşturur. Yeni ilaçlardan Brentuximab vedotin adlı antikor ise önemli bir umut kaynağı oluşturmaktadır.

    Hodgkin-dışı lenfomalar

    Hodgkin-dışı lenfomaları 3 büyük gruba ayırıyoruz: İndolen (yavaş ilerleyen) lenfomalar, agresif (hızlı ilerleyen) ve çok agresif (çok hızlı ilerleyen) lenfomalar. Bu hastalıkların seyri de, tedavileri de büyük farklılıklar gösterirler. Non-Hodgkin lenfomalar, immunolojik hücre tipi açısından da 2 gruba ayrılır: B-hücreli ve T-hücreli lenfomalar. Genellikle T-hücreli lenfomalar, B-hücreli lenfomalara nazaran daha kötü prognozla seyreder. Bundan dolayı, T-hücreli lenfomaların modern tedavisinde daha intensif ve etkili tedavi yöntemleri seçilir. Eskiden Hodgkin-dışı lenfomalarının çoğuna CHOP adlı kemoterapi protokolü verilirken, günümüzde hastalığın alt grubuna göre değişen, hastalığa özel daha etkili tedaviler uygulanmaktadır. Hatta bazı lenfoma tiplerinin, kemoterapi kullanmaksızın antibiotik ajanlarla bile tedavisi mümkündür. Örneğin midede veya gözde oluşan lenfomaların bazı türleri ve evreleri, antibiyotik tedavi ile tamamen yok edilebilirler. Hastaya önerilecek en uygun tedaviyi seçebilmek için, lenfomanın alt grubunun, evresinin ve prognostik faktörlerinin tam olarak bilinmesi gerekir.

    Hodgkin-dışı Lenfomaların en sık görülen çeşitleri

    Yavaş ilerleyen lenfomalar- Hızlı ilerleyen lenfomalar- Çok hızlı ilerleyen lenfomalar

    Folliküler lenfoma-Diffuz büyük B hücreli lenfoma-Burkitt lenfoma

    Kronik lenfositik lösemi T lenfomaların çoğunluğu Lenfoblastik B lenfoma

    İmmunositoma Mantle hücreli lenfoma Lenfoblastik T lenfoma

    Yavaş ilerleyen (indolen) lenfomalar: Bu gruba giren lenfomalar, hastalık şayet evre I veya II’de ise, ışın tedavisi ile ve hastalığı yok etme hedefiyle tedavi edilir. Hastalık, daha sık evre III veya IV’de teşhis edilir. Bu evrelerde belli durumlarda kemoterapi uygulanır, buna gerek yoksa, hasta tedavi verilmeksizin izlenir (ingilizce “wait and see”), çünkü bu durumlarda gerektiğinden evvel tedaviye başlamak hastaya avantaj sağlamaz. B-hücreli indolen lenfomalarda kemoterapi gerekli olduğunda, Almanya’da geliştirilmiş olan Bendamustin adlı kemoterapi ilacı bazı durumlarda CHOP tedavisinden hem daha etkili olur, hem de daha az toksisiteye sebep olur. B-hücreli indolen lenfomalarda Rituximab adlı, B-lenfoma hücrelerinin üzerindeki CD20 molekülünü hedef alan bir ilaç, kemoterapinin etkisini arttırarak yanıt oranlarını ve yanıt sürelerini de anlamlı bir şekilde etkiler. Foliküler lenfomalarda, Rituximab ile yapılan idame tedavisi, yanıt süresini anlamlı bir şekilde uzatır. Hatta bu tedavi, nüks etmiş hastalarda yaşam süresini de uzatır.

    Hızlı ilerleyen (agresif) lenfomalar: Diffuz büyük B-hücreli lenfomalar, agresif lenfomaların önemli bir kısmını oluşturur. Tedavi hastalığı tamamen yok etme amacıyla uygulanır, Rituximab ve CHOP kemoterapisinden oluşur. T-hücreli agresif lenfomalarda ise, CHOP protokolüne Etoposid eklenmesi (CHOEP protokolü), Alman ve İskandinav çalışmalarının gösterdiği gibi, başarı oranını arttırır. T-hücreli agresif lenfomaların çoğunda prognoz kötü olduğundan, 6 kür kemoterapinin akabinde, yüksek doz kemoterapi ve otolog kök hücre transplantasyonu, hastalığın daimi kontrolünde önemli bir rol oynar.

    Mantle hücreli lenfomalar ise, son yıllarda önemli aşamaların kaydedildiği agresif bir lenfoma çeşitidir. Genç hastalarda ilaç içeren tedaviler öngörülür. Genç hastalarda bu tedavi sonrası hastadan kök hücre toplanıp, yüksek doz tedavi ve kök hücre nakli en iyi sonuçları verir. Yaşlı hastalarda ise kemoterapi sonrası yine ilaç ile yapılan idame tedavisi, yaşam süresini uzatır.

    Çok hızlı ilerleyen lenfomalar: Diğer bir grup da çok agresif lenfomalardır. En önemlileri Burkitt lenfoma ve lenfoblastik lenfomalardır. Bu lenfoma tipleri çoğunlukla genç hastalarda görülür. Burkitt lenfoma insanda en hızlı ilerleyen kanser tipidir. Bu hastalıklarda tedavinin hedefi hastalığı yok etmektir, ancak bu hedefe basit tedavilerle erişilemez, ancak çok sayıda ilaçtan oluşan ve lösemi tedavisini anımsatan kemoterapiler ile hastalık yok edilir.

    Multipl miyelom tedavisinde çok önemli gelişmelerin olduğu bir hastalıktır. Son yıllarda yaşam süresinde önemli artışlar görülmektedir. Üyesi olduğum “International Myeloma Working Group” içindeki eğilim, etkili ilaçları birleştirerek uygun kombinasyonlar halinde kullanılması ile tedavideki yanıt oranını ve yanıt kalitesini arttırmaktır. Bu hastalığın özellikleri kemik erimesine, kemik kırıklarına, böbrek yetmezliğine ve bağışıklık sistemindeki bozukluklara sebep olmasıdır.

    Multipl Miyelom, dünyada en çok kök hücre transplantasyonu yapılan hastalıklardan biridir. Birkaç (genellikle 3 – 6) kür kemoterapiden sonra, yaşı ve organ fonksiyonları uygun hastalarda kök hücre transplantasyonu hedeflenir. Önce özel bir kemoterapi ve ilaçlar kullanılarak hastadan kök hücre toplanır ve sonra yüksek doz kemoterapi verilip kök hücre nakline gidilir. Genellikle transplantasyon sadece 3 hafta süresince hastanede kalışı gerektirir. Yeni ilaçların da desteği ile, otolog transplantasyon yapılan hastalarda yanıt oranı %95’in ve tam yanıt oranı ise %70’in üstüne çıkabilmektedir.

    Multipl miyelomun nüksü durumunda kullanılabilecek bir çok seçenek de geliştirilmiştir. Bazı yeni ilaçlar da geçen yıllarda ruhsat almışlardır, halen klinik çalışmaları sürdürülen, umut verici bir çok ilaç mevcuttur.

    Akut lösemiler genellikle hızlı ilerleyen ve hayatı aniden tehdit eden hastalıklardır. Akut lösemileri iki büyük gruba ayırıyoruz: Akut lenfoblastik lösemi (ALL) ve akut miyeloid lösemi (AML). ALL tedavisinde önemli rol oynayan bir klinik çalışma grubu Alman ALL Grubu’dur (GMALL). Tedavi hastalığın alt grupları belirlenerek, çok sayıda kemoterapi ajanının kullanıldığı protokollerle yapılır. Hedef hastalığı tamamen yok etmektir.

    AML tedavisi ise yoğun bir kemeoterapiyi gerektirir. Bazı hasta gruplarında hastalığın nüksünü engellemek için kök hücre nakli önerilir.

    Kronik lösemilerde de yeni tedavi yöntemleri ile hem yanıt oranı, hem de yanıt kalitesi eskiden tahmin edilemeyecek bir düzeye erişmiştir.

    Prof. Dr. Orhan Sezer

  • Metabolik sendrom ve insülin direnci nedir?

    Metabolik Sendrom Nedir?

    Kalp ve damar hastalıklarına neden olan tansiyon yüksekliği (hipertansiyon), şişmanlık (obezite), şeker hastalığı ( tip 2 diyabet) ve kan yağlarında yükseklik gibi hastalıkların aynı kişide bir arada bulunmasına “metabolik sendromu” denir.

    Metabolik sendromun oluşmasında insülin rezistansı önemli bir yer tutmaktadır. Bu nedenle ‘”nsülin rezistans sendromu' olarak da adlandırılmaktadır.

    İnsülin Rezistansı (Direnci) Nedir?
    Metabolik sendromda özellikle karın çevresi yağ miktarı artmıştır. Yağ miktarı artınca kanda insülin düzeyi artmakta, kan şekeri azalmakta, sonuçta kişi çabuk acıkmakta, yemek yeme arzusu artmakta ve sonuçta daha fazla kilo artışı olmaktadır. Kişide kan şekerinin normal sınırlarda kalabilmesi için pankreas aşırı miktarda insülin üretmektedir. Uzun süreli insülin yüksekliğine bağlı olarak pankreasın yorulması sonucunda yeterli insülin salgılanamayınca ve kan şekeri yükselerek şeker hastalığı (diyabet) ortaya çıkacaktır.

    İnsülin Direnci Neden Önemsenmeli?

    Çünkü gizli şekerli hastaların (bozulmuş glukoz toleransında) % 60 ve tip 2 diyabet hastalarının %60-75'inde insülin direnci vardır.

    İnsülin direnci çoğu kez aşırı insülin salınımı ile birliktedir. Kan şekeri yükselmesi insülin direncinin ileri evresini oluşturur..

    İnsülin Direncim Var mı Nasıl Öğrenebilirim?

    Yaklaşık 8 saatlik açlık sonrası sabah alınan kan örneğinden kan şekeri ve insülin düzeylerinize bakılması yeterlidir. İnsülin direncini klinik pratikte en sık kullanılan yöntem HOMA formülüdür.

    HOMA formülü: Plazma insülin düzeyi ile plazma glukoz düzeyinin (mg/dl) çarpımının 405'e bölünmesi ile elde edilen değerdir.

    Normal bir kişide bu oranın 1.4 – 2.7 arasında olması gerekir

    İnsülin direnci var denilebilmesi için oranın 2.7' nin üzerinde bulunması gerekir.

    İdeal Bel Çevresi Ne Olmalı Olamlı?

    Karın bölgesindeki yağlanma “abdominal obezite” olarak adlandırılır. Abdominal obezite bel çevresi ölçümüyle değerlendirilir. Avrupalılarda sınır değerler kadınlar için: 80 cm, erkeklerde ise 94 cm'in altında olması gerekir.

    Ayrıca abdominal obezite,bel çevresinin kalça çevresine oranı kadınlarda 0.85 erkelerde 0,9'un üzerinde olması olarak da tanımlanmaktadır.

    Metabolik Sendrom ile İlişkili Durum ve Hastalıklar Nelerdir?

    Metabolik sendromunda şeker hastalığı dışında, kan yağlarında yükselme, kalp hastalığı tansiyon yüksekliği, karaciğer yağlanması, kanda ürik asit yüksekliğine bağlı olarak gut hastalığı, kadınlarda polikistik over sendromu, adet düzensizlikleri, tüylenmede artma ve erkeklerde prostat büyümesi görülebilmektedir.

    Metabolik Sendrom veya İnsülin Direnci Kanser Riskini Arttırıyor mu?

    Son yıllarda insülin direncine bağlı olarak şişmanlarda pankreas, karaciğer, meme, kalın barsak ve kadın üreme sistemi kanserlerinde artış olduğu bildirilmektedir.

    Metabolik Sendrom ile İlişkili Hastalık veya Durumlar Nelerdir?

    a. Şişmanlık (Obezite)

    b. İnsülin Direnci

    c. Bozulmuş Şeker (glukoz) Toleransı

    d. Tip 2 Diyabet

    e. Trigliserit Yüksekliği

    f. Kötü Kolesterol (LDL- kolesterol) Yüksekliği

    g. İyi Kolesterol (HDL- kolesterol) Düşüklüğü

    h. Tansiyon yüksekliği (Hipertansiyon)

    i. Kalp Damarlarında Tıkanıklık ve Kalp Krizi (miyokard infarktüsü)

    j. Beyin damarlarında tıkanıklık veya kanama ve Felç (inme)

    k. Böbrek Yetersizliği başlangıcı (İdrarda albumin kaçağı olması)

    l. Karaciğer de aşırı yağlanma ve yağlanmaya bağlı siroz gelişimi (Alkole Bağlı Olmayan Karaciğer yağlanması karaciğer sirozuna varan karaciğer hasarına neden oluabilir)

    m. Damar duvarında hücre bozukluğu ve Pıhtılaşma Eğilimi

    n. Uyku-Apne Sendromu (uykuda nefesinizin uzun süre durması veya uykuda horlama)

    o. Polikistik over sendromu (kadın yumurtalığında çok sayıda kiste bağlı şişmanlık ve aşırı tüylenme, adet düzensizliği ile seyreden bir hastalık) . Polikistik over sendromu olan kadınlarda şeker hastalığı 3–7 kat daha fazla görülür ve kalp ve damar hastalığı riski de aynı şekilde yüksektir.

    p. İleri yaşta bunama.

    Son zamanlarda metabolik sendromluhasta sayısında giderek büyük bir artış vardır.

    Dünya nüfusunun dörtte birinde metabolik sendrom bulunmaktadır.

    ABD'de metabolik sendromlu hasta sayısı, orta yaşlardaki kişilerde %20-30'u hatta son zamanlarda %40'ı bulmuştur.

    Ülkemizde metabolik sendrom sıklığını belirlemek için Türkiye metabolik sendrom araştırma (METSAR) grubunun yaptığı çalışmaya göre ülkemizde kentsel yerleşimlerde metabolik sendrom sıklığı ortalama % 33,82 dir.

    METSAR'ın verilerine göre Türkiye'de 20 yaş üstü nüfusun %33'e yakını metabolik sendromludur. Bu durum Avrupa ve ABD verileriyle paralel bir sonuç göstermektedir.

    Araştırmadaki diğer önemli bir sonuç ise kadın nüfusun erkek nüfusa oranla daha fazla risk altında bulunmasıydı. Türkiye geneli ortalaması metabolik sendroma yakalanma sıklığı kadınlarda daha fazladır. Metabolik sendrom oranı erkeklerde % 28,8 iken, kadınlarda % 41,1 olduğu saptanmıştır.

    2000 yılı verilerine göre Türkiye genelinde 30 yaş ve üzerindeki 9.2 milyon kişide metabolik sendrom mevcuttur ve koroner kalp hastalığı geliştiren bireylerin % 53'u aynı zamanda metabolik sendrom hastasıdır.

    Metabolik Sendromun Oluşması

    Metabolik sendromun tüm bileşenlerinin nedenlerini açıklayabilecek tek bir genetik, infeksiyoz veya çevresel faktör henüz tanımlanamamıştır. Metabolik sendrom, insulin direnci zemininde gelişen çok yönlü bir hastalıktır.

    Metabolik sendrom parametrelerinin ortak kökünün göbek çevresindeki (visseral) yağlanma ve insülin direnci olduğu kabul edilir. Ancak, aslında insülin direnci başladığında yolun yarısı çoktan geçilmiş durumdadır.

    Beslenmedeki hatalar, kasların hareketsizliği ve sonuçta oluşan hücre içi enerji fazlalığına karşı organizma kendisini korumak için bir seri olağanüstü uyum mekanizmalarını harekete geçirir.

    Genetik yatkınlık söz konusu olsa da, modern kent hayatının getirdiği sedanter yaşam ve yüksek kalorili fast-food tarzında hatalı beslenme sendromun seyrini alevlendirir.

    Metabolik Sendrom Kimlerde Daha Fazla Görülür?

    Kahvaltı yapmadan güne başlayan, kısa mesafelere yürüyüş yerine araca binmeyi tercih eden, günün büyük bir kısmını masasının başında, televizyon veya bilgisayar karşısında hareketsizce geçiren, öğle yemeğini hızlı fast-food tarzı yiyeceklerle geçirip akşam eve geldiğinde ise yemeklere saldırıp televizyon karşısında uyuyakalan, egzersiz yapmaktan uzak kalan insanların hastalığıdır.

    Metabolik Sendromun Tanı Kriterleri Nelerdir?

    Metabolik sendrom ile ilgilenen çok farklı etkin ve yetkin kuruluşlar metabolik sendromun tanı kriterlerini kendilerine göre belirlemiştir. Ancak bugün için National Cholesterol Education Program (NCEP) Adult Treatment Panel III kısaltılmış adı ile (ATP III)-2001, Metabolik Sendrom Tanı Kriterleri dünyada olduğu gibi ülkemizde de en sık kullanılan tanı kriteridir.

    ATP III'e göre Metabolik Sendromun Tanı Kriterleri:

    Aşağıdaki 5 kriterden en az üçünün bulunması

    1. Erkek tipi şişmanlık ( yağların karında birikmesi): Erkeklerde bel çevresinin 102 cm'den fazla, kadınlarda 88 cm'den fazla olması

    2. Kanda trigliserit denen yağın 150 mg/dl den yüksek olması

    3. Buna karşın HDL kolesterol denen iyi kolesterolün erkeklerde kanda 40 mg/dl, kadınlarda ise 50mg/dl'den düşük olması veya kişinin yağlarındaki bozukluğu düzeltmesi için ilaç kullanıyor olması

    4. Tansiyon yüksekliği (hipertansiyon) Büyük tansiyonun 13, küçük tansiyonun 8.5' dan fazla olması veya kişinin tansiyon ilacı kullanıyor olması,

    5. Açlık kan şekerinin 110 mg/dl'nin üzerinde bulunması

    Tanı kriterlerinde cinsiyete göre değişkenlik vardır.

    Kadın

    Erkek

    Göbek çevresi

    88 cm üzeri

    102 cm üzeri

    Bel çevresi / kalça çevresi

    0.85 üzeri

    0.90 üzeri

    HDL-K

    50 mg/dL düşük

    40 mg/dL düşük

    Metabolik Sendrom Neden Önemsenmeli?

    Metabolik sendromu olan kişilerin kalp krizi veya inme (felç) geçirme riski, olmayanlara kıyasla üç kat daha fazladır. Bu hastalıklar nedeniyle ölme riski ise metabolik sendromu olan kişilerde iki kat yüksektir.

    Metabolik sendromu olan kişilerde tip 2 diyabet gelişme riski beş kat, koroner kalp hastalık gelişme riski 3 kat artmıştır.

    Dünya genelindeki 200 milyon diyabet hastasının %80'inin, kalp ve damar sistemi hastalıkları nedeniyle yaşamını kaybedeceği tahmin edilmektedir. Metabolik sendromlu hastalarda kalp ve damar hasatlıklarına bağlı ölüm oranı %12 buna karşın metabolik sendromu bulunmayanlarda ise bu oran %2.2'dir.

    Bu veriler, metabolik sendromun sekel bırakması ve ölümcül olması açısından başta gelen hastalıklar arasında yer aldığını ortaya koymaktadır.

    .

    Yağlı Karaciğer Hastalığı (Non-alkolik hepatosteatoz)

    Hastalık karaciğer yağlanması olarak da adlandırılır. Çoğu kez hastalık karaciğer enzimlerinde yükseklik ve yapılan karaciğer ultrasonunda basit yağ birikimine bağlı olarak “karaciğerde yağlanmanın” görülmesi ile teşhis edilir.

    Siroz ve karaciğer kanserine neden olabilmektedir. Şişmanların (obez) yaklaşık %75'in de yağlı karaciğer görülürken siroz gelişme oranı ise %2–3 arasındadır.

    Metabolik Sendrom Tedavi Edilmezse Ne Olur?

    Kalp ve damar hastalıkları, , tansiyon yüksekliği, kalp krizi ve felç geçirme, tip 2 diyabete yakalanma olasılığı giderek artar ve ani ölümler görülebilir. Önlem alınmadığında tüm olumsuz sonuçlar, en geç 7 yıl içinde ortaya çıkar.

    Metabolik Sendrom ile Nasıl Mücadele Edelim?

    Metabolik sendrom mutlaka tedavi edilmelidir. Yapılacak olan tedavi çok yönlü olmalıdır. Şişmanlık varsa hedef yılda %5–10 kilo vermeyi sağlamak olmalıdır. Kiloda %10'luk azalmanın sağlanması kişide mevcut olan şikâyetlerin de azalmasını sağlayacaktır.

    Hedefler Ne Olmalı?

    a) Kilo verme

    – %5-10'luk kilo kaybı bile metabolik sendromun tüm bileşenlerini kontrol altına alabilir.

    – %7'lik kilo kaybı ile birlikte duzenli fizik aktivite 4 yıl içinde tip 2 diyabet gelişme riskini %50 oranında azaltmaktadır.

    b) Fiziki aktivite

    c) Şişmanlığın azaltılması

    d) İnsülin direncinin düzeltilmesidir.

    Metabolik sendromun tedavisi için yaşam tarzı değişikliğinin öncelikli olarak yapılması gerekir. Yaşam tarzı değişikliği, sağlıklı beslenme ve spor yapmayı kapsar. Yapılan yaşam tarzı değişikliği sayesinde şeker hastalığı gelişme riskini %50 oranında azaltmak mümkündür.

    Bu sırada tansiyon ölçümlerinin yanı sıra kan yağlarının ve kan şekeri değerlerinin ölçülmesi gerekir. Sigara kullanılıyorsa sigaranın kesilmeli ve alkol kullanımı sınırlandırılmalıdır.

    Beslenme:

    Beslenmenin düzenlenmesi yalnızca şişmanlığın tedavisinde değil, kan basıncı, kan şekeri ve kan yağlarının iyileştirilmesi için önemlidir. Bu sayede hem şeker hastalığı hem de kalp ve damar sistemi hasatlıklarına ait komplikasyonlar önlenmiş olur. Diyette az az ve sık sık beslenilmelidir.

    Son zamanlarda Akdeniz diyeti gibi dengeli diyet modellerinin koroner kalp hastalığı ve farklı kanser t&

  • Hipertiroidi

    HİPERTİROİDİ

    Hipertiroidi Nedir? Halk arasında zehirli guatr veya iç guatr olarak da bilinir. Tiroid bezinin aşırı çalışarak gereğinden fazla hormon üretmesi durumuna “hipertiroidi” denilmektedir. Tirotoksikoz ise tiroid bezi folliküllerinin bakteri, virus, ilaçlar veya oto-immun mekanizmalara bağlı olarak tahrip olması sonucu kanda tiroid hormon düzeyinin artmasına denilir. Her iki hastalığın ayırımının iyi yapılması gerekir. Çünkü her iki hastalığın tedavisi farklıdır.

    Hipertiroidi Hastaları Hangi Şikâyetlerİle Doktora Müracaat Eder?

    Halsizlik, sinirlilik, çarpıntı, iştahının fazla olmasına rağmen kilo kaybı, nefes darlığı, sıcağa tahammülsüzlük, aşırı sinirlilik, adet düzensizliği, terleme, yumuşak dışkılama veya diyare, gözlerin öne doğru fırlaması ile başvurabilir. Ayrıca hastalarda tırnaklar çabuk kırılma, saçlarda dökülme, ellerde ince titreme (tremor) bunu daha iyi anlamak için parmaklar açılarak eller öne doğru uzatılır ve üzerine ufak kâğıt konarak ellerde ki ince titremeler görülebilir. Cilt ince, ılık ve nemlidir. El ayalarında kırmızılık ve kaşıntı olabilir. Ürtiker denilen cilt allerjisi ve vitiligo (ciltte renksiz veya beyaz alanlar olması) da sıklıkla birlikte bulunur.

    Hastalarda “oftalmopati” denilen göz belirtileri Graves'li hastaların % 25-30'unda saptanır. Gözlerde öne doğru fırlama vardır. Bazı hastalarda çift görme şikayeti olur. Görmede bozukluk ışıktan rahatsız olma ve gözde kaşıntı ve yanma, göz kapaklarının kapanamaması sonucu gözlerinin açık uyumasına bağlı olarak gözlerde kuruma meydana gelebilir. Hastaların bakışlar canlıdır ve üst göz kapağında gecikme ve tam kapanma olmayabilir. Bazen şaşılık da oluşabilir.

    Zehirli Guatr Varsa Hangi Doktora Başvurmalı?

    Zehirli guatr varsa öncelikle bir “ENDOKRIN HASTALIKLARI UZMANINA” başvurunuz, bulunduğunuz yerde endokrin hastalıkları uzmanı yoksa iç hastalıkları uzmanına müracaat etmeniz uygun olacaktır.

    Teşhis İçin Hangi Testler Yapılmalıdır?

    Hastalığın teşhisini kesinleştirmek için ilk yapılacak laboratuar testi TSH ve F-T4 olmalıdır. F-T4 normal bulunduğunda F-T3 hormon düzeyine bakılmalıdır. F-T4 ve FT3'ün yüksek, TSH'nın düşük bulunması aşikâr (klinik) hipertiroidiyi gösterir. Laboratuar olarak hipertiroidi tanısının doğrulanması sonrasında, etyolojiye yönelik ayırıcı tanı testlerinin başında RAIU (veya Tc uptake) gelmelidir. RAIU'nin yüksek bulunması “hipertiroidiyi”, buna karşın düşük bulunması ise “tirotoksikozu” (tiroiditler, eksojen tiroid hormon kullanımı) destekler.
    Subklinik hipertiroidinedir? Düşük serum TSH (0,5 mIU/L'den daha düşük) düzeyi ile birlikte normal F-T3 ve F-T4 bulunması subklinik hipertiroidi tanısı için yeterlidir.

    Hipertiroidi Nedenleri

    1Graves hastalığı: Hipertiroidinin en sık nedenidir. Hipertiroidisi olan hastaların % 60-90'nini Graves hastalığı oluşturur. Bağışıklık sistemindeki bir bozukluktan kaynaklanır. Hastalık “Basedow hastalığı” olarak da isimlendirilir. TSH reseptor antikorlarının kanda artması nedeniyle oluşan tiroid bezi aşırı çalışmasıdır. Bazı hastalarda gözde büyüme olur.

    2- Sıcak nodül veya nodüllerin fazla hormon salgılaması: Sıcak nodül veya nodüllerin aşırı tiroid hormonu salgılamasına bağlı olarak tiroid hormonlarının kandaki seviyesi artar ve hipertiroidi hastalığı oluşturur. Eğer tek sıcak nodül varsa toksik adenom birden fazla sıcak nodülün bulunmasına toksik multinodüler guatr denilir.

    3- Tiroid hormon ilaçlarının fazla alınması: Levotiroksin ilacının gereğinden fazla alınması kandaki tiroid hormonlarını arttırır ve hipertiroidi yapar.

    4- Bazı ilaçların kullanımı sonucu hipertiroidi gelişebilir. Örneğin amiadorone isimli kalp ritmini düzenleyen ilaçın kullanılmasına bağlı olarak hipertiroidi hastalığı oluşturabilir.

    5- Iyodun fazla alınması nodüllü olan hastalarda hipertiroidi yapar.

    GRAVES – BASEDOW HASTALIĞI HASTALIĞI:

    Graves hastalığı tirotoksikozun en sik nedenidir ve herhangi bir yaşta ortaya çıkabilir. Kadınlarda erkeklerden 5–7 kat daha fazla, toplumda ise % 1 oranında görülür. İyot profilaksisi sonrası Graves'li olgu sayısında artış gözlenir. TSH reseptor stimule edici antikorlar (TSH-Reseptör Antikor =TRAB) Graves hastalığına neden olurlar.

    Graves Hastalığı Kimlerde Daha Sık Görülür?
    Graves hastalığı hipertiroidinin en sık nedenidir. Her yaşta görülebilirse de, 20-40 yaş arasında en fazla görülür. Kadınlarda erkeklerden 5-7 kat daha fazla görülür­ken toplumda görülme sıklığı % 1 kadardır. Graves hastalığında ailesel özellik vardır: Graves hastası bir kişinin ailesinin diğer fertlerinde % 15 oranında Graves has­talığı saptanır. Bu nedenle ailesinde Graves hastalığı olan kişiler tiroit tetkiklerini belli aralıklarla yaptırmalarında yarar vardır.

    Graves Hastalığı Neden Oluşur?

    Graves hastalığı bağışıklık sistemindeki bir bozukluk sonucu oluşur. Nedeni bi­linmeyen bir şekilde TSH hormonunun tiroit bezine bağlandığı reseptör adı verilen proteinlere karşı antikor denilen proteinler oluşur. Bu antikorların neden oluştuğu henüz bilinmemektedir. Kanda artan TSH reseptör antikorları tıpkı TSH hormonu gibi tiroit bezine yapışarak daha fazla çalışmasına ve aşırı miktarda tiroit hormonu yapmasına neden olur. Sonuçta artan tiroit hormonları metabolizmamızı hızlandıra­rak (çarpıntı, terleme gibi) Graves hastalığı ortaya çıkar.

    Graves Hastalığındaki Bulgu ve Belirtiler Nelerdir?

    Graves hastalığının sık görülen üç önemli özelliği guatr, kanda tiroid hormonlarında yükseklik ve göz belirtileridir. Tiroid bezinde büyüme, yani guatr sıklıkla vardır ve bez içerisinde nodül pek olmaz, düz bir büyüme vardır. Gözdeki belirtilere tıp dilinde “oftalmopati” adı verilir. Daha az görülen diğer iki özellik ise bacak cildinde iltihap olması ve parmaklarda çomak parmak denilen parmak uçlarında bombeleşme oluşmasıdır. Bu iki belirti çok nadir görülür

    Hipertiroidiye özgü halsizlik, sinirlilik, çarpıntı, iştahının fazla olmasına rağmen kilo kaybı, nefes darlığı, sıcağa tahammülsüzlük, aşırı sinirlilik, adet düzensizliği, terleme, yumuşak dışkılama veya diyare, gözlerin öne doğru fırlaması (tek veya her iki gözde) görülebilir. Tiroid bezi genellikle çift taraflı büyümüştür, tiroid bezini stetoskop ile dinlenildiğinde üfürüm duyulabilir. Ayrıca deri lezyonları (el ayaklarında kırmızılık ve kaşıntı) olabilir, cilt ince, ılık ve nemlidir. Tırnaklarda çabuk kırılma, saçlarda dökülme, ellerde ince titreme (tremor) görülür. Ellerdeki titremeyi daha iyi anlamak için, parmaklar açılarak eller öne doğru uzatılır ve parmakların üzerine kâğıt konarak ellerde ki ince titremeler görülebilir. Sözü edilen şikâyetlerin başlangıcı yavaştır, genelde haftalar ve aylar içinde gelişir. Ancak bazı hastalarda hızlı başlangıç görülebilir.Kalp çarpıntısı hastaların büyük bir kısmında vardır, istirahat halinde bile nabız hızı artmıştır.Hastalık bazı erkeklerin göğüslerinde büyüme “jinekomasti” ye de neden olabilir.

    Graves (Basedow) Hastalığı Kimlerde Daha Sık Görülür?

    Graves hastalığı hipertiroidinin en sık nedenidir. Her yaşta görülebilirse de, 20 ile 40 yaşları arasında en fazla görülür. Toplumda görülme sıklığı % 1 kadardır, kadınlarda erkeklerden 5-7 kat daha sık görülür.

    Graves Hastalığı Neden Oluşur?
    Graves hastalığı bağışıklık sistemindeki bir bozukluk sonucu oluşur. Nedeni bilinmeyen bir şekilde TSH hormonunun tiroid bezine bağlandığı reseptör adı verilen proteinlere karşı antikor denilen proteinler oluşur. Bu antikorların neden oluştuğu henüz bilinmemektedir. Kanda artan TSH reseptör antikorları (TRAB) aynı TSH hormonu gibi tiroid bezine yapışarak daha fazla çalışmasına yani aşırı miktarda tiroid hormonu üretmesine neden olur. Sonuçta kanda artan tiroid hormonları metabolizmamızı hızlandırarak (çarpıntı, terleme gibi) hastalığı ortaya çıkarır.

    Graves Hastalığı Genetik Geçişli Bir Hastalık mıdır?
    Evet, hastalık genetik geçişlidir. Çünkü Graves hastası bir kişinin ailesinin diğer fertlerinde %15 oranında Graves hastalığı saptanır. Ailesinde Graves hastası olan kişiler risk altındadır ve genetik veya kalıtımın hastalığın gelişmesinde en önemli etken olduğu saptanmıştır.
    Bu nedenle ailesinde Graves hastalığı olan kişilerin belirli aralıklarla tiroid tetkiklerini yaptırmaları gerekmektedir

    Kimler Graves Hastalığı İçin Risk Altındadır?

    Stres, üzüntü, sigara içmek, fazla iyotlu tuz yemek ve bazı ilaçlar bu hastalığın oluşumuna neden olabilir. Graves hastalığı daha çok yılın ılık mevsimlerinde ortaya çıkar. Bu mevsimsel özelliğin nedeni tam bilinmemektedir. Sigara içenlerde göz belirtileri daha şiddetli olduğu gibi, sigara içmeye devam edenlerde göz hastalığı şiddeti artmaktadır. Alerjik yapısı olanlarda veya alerjik riniti olanlarda Graves hastalığı daha çok görülmektedir. İyot fazla alımı da hafif seyreden hastalığı şiddetlendirmektedir.

    Graves Hastalığının Tedavisi.

    Graves hastalığının veya hipertiroidinin tedavisi 4 şekilde yapılabilir.

    1.İlaç tedavisi,

    2.Atom (Radyoaktif iyot=RAI) tedavisi,

    3. Operasyon (ameliyat).

    4. Destek tedavisi

    1. İlaç Tedavisi: Kanda yüksek olan tiroid hormonlarını normal düzeye getirmek için yani tiroit hormon sentezini (yapımını) azaltmaya yönelik yapılan tedavidir. İlacın tedavideki etkisi ortalama 6–8 hafta sonra görülmeye başlar. Bu nedenle hastalar tedaviye başlandıktan ortalama 4–6 hafta sonra tekrar kontrole çağrılarak hormon değerlerine bakılır ve hormon değerlerinin durumuna göre ilaç dozunun ayarlanması yapılır. Bu şekilde 1–1.5 ay arayla kontroller yapılarak en az 1– 1.5 yıl ilaç tedavisine devam edilir. Tedavi daha erken kesilecek olursa hastalığın tekrar etme şansı artar. Hastaların bu dönemde iyotsuz tuz kullanmalarında büyük yarar olacaktır.

    İlaç tedavisi sırasında dikkat edilmesi gerekenler

    a) İlaç tedavisi sırasında ateşiniz çıkar ve boğazda ağrı olursa hemen doktorunuza başvurmanız gerekir. Bu durum kanda beyaz hücrelerin (lökosit) çok azalmasından dolayı olmuş olabilir. Çok nadir olan bu durum oluşursa ilaçlar kesilerek cerrahi tedavi veya atom (RAI) tedavisi önerilir.

    b) Tedavi sırasında karaciğer etkilenebileceğinden, kanda ki karaciğer ile ilişkili enzimler düzeylerinde hafif yükselmeler olabilir. Ancak bu durum hipertiroidinin etkisiyle de olabilir. O nedenle karaciğer SGOT (AST) ve SGPT (ALT) denilen enzim düzeyleri sık aralarla takip edilmeli ve tedaviyle birlikte enzim düzeyleri gittikçe artıyorsa (üst normalin 2.5–3 kat üstüne çıkıyorsa) kullanılmakta olan ilaçlar kesilerek hastaya ameliyat önerilmeli veya atom tedavisine geçilmelidir.

    c) Hipertiroidili hastaların dikkat etmeleri gereken bir husus iyotlu tuz yememeleridir. Bu nedenle hastaların iyotsuz tuz yemeleri gerekir.

    d) Sigara içenlerde hastalık zor iyileştiğinden ve göz hastalığı ortaya çıktığından hastanın sigarayı bırakılması gerekmektedir.

    Graves Hastalığı Tedavi Tamamlanıp Kesildikten Sonra Tekrarlar mı?

    İlaçlar tedavi tamamlanıp kesildikten sonra hastalık ilk 6 ayda % 30-50 oranında tekrarlayabileceğinden ilaç kesildikten sonra da tekrar kontrole gitmek gerekir. Hastalığı ilaç tedavisi kesildikten sonra nüks edenlerde hormon düzeyleri ilaçlarla normal düzeye getirildikten sonra ameliyat veya atom tedavisi yapılır.

    Hipertiroidinin Tekrarlaması Kimlerde Daha Fazladır?

    1.Tiroid bezi büyük olanlarda,

    2.Genç yaştaki hastalarda,

    3.Hastalığı başlangıçta şiddetli olanlarda,

    4.Başlangıçta oftalmopati (gözde dışarı fırlama) olanlarda,

    5.Sigara içenlerde,

    6.İyotlu tuz kullananlarda veya fazla miktarda iyotlu öksürük şurubu içenlerde,

    7. Kanda TSH reseptör antikoru (TRAB) düzeyleri yüksek olanlarda

    9. Tedavi süresi kısa (1.5 yıldan az) olan hastalarda, hastalığın nüks etmesi fazladır.

    2.Atom (Radyoaktif iyot=RAI) tedavisi,

    Amaç fazla tiroit hormonu üreten bezin hormon üretimini azaltmaktır. Atom tedavisi, teşkilatlı Nükleer Tıp ünitelerinde verilir. RAI tedavisinin adı her ne kadar ürkütücü de olsa kanser yapıcı veya üreme sistemine zararlı bir etkisi yoktur. Ancak kadınların RAI tedavisi aldıktan en az 6 ay sonra gebe kalmalarına izin verilir. İlaç tedavisine kıyasla hipotiroidi yapıcı etkisi daha geçtir. Ortalama RAI tedavisi verildikten 3-3.5 ay sonra hipotiroidi gelişir. Atom tedavisi verildikten 4-6 hafta sonra tiroid hormonlarına bakılması ve verilen tedavinin etkili olup olmadığına bakılması gerekir. Atom tedavisi alan hastaların % 80-90'nında ilk 5 yıl içinde kalıcı (hipotiroidi) tiroid bezi yetmezliği gelişir ve ömür boyu (Levotiron, Tefor veya Euthyrox gibi) tiroid hormon ilacı almaları gerekir. Bunu hastaların baştan bilmeleri ve kabul etmeleri gerekir.

    3.Cerrahi (Ameliyat) Tedavi:

    Tiroid bezinin tamamına yakını veya tamamı ameliyatla alınır. Ameliyat öncesi yüksek olan tiroid hormon düzeylerinin ilaç tedavisiyle normal düzeye gelmesi sağlanmalıdır. Ameliyattan sonra hastaların ömür boyu tiroid hormon tedavisi kullanmaları gerekir. Operasyon öncesi hastaların bu konuda bilgilendirilmesinde yarar vardır. Operasyonun tiroid cerrahisi konusunda deneyimli cerrahlar tarafından yapılmasında yarar vardır. Çünkü ses kısıklığı, hipoparatiroidi gibi ameliyat sonrası komplikasyonların görülme sıklığında azalma olur.

    Cerrahi Tedavi Kimlere Yapılır?

    İlaç tedavisine dirençli veya ilaç tedavisine rağmen nüks etmiş, göz bulguları ilerlemiş, guatrı büyük olup yemek veya nefes borusuna bası yapan veya tiroid bezinde kanser kuşkusu taşıyan nodülü bulunan hastalara ameliyat tavsiye edilir.

    Ameliyat Sonrası İzlem Nasıl Yapılmalı?

    Operasyondan yaklaşık 4–6 hafta sonra hastada serum TSH ve serbest T4 (FT4) hormon düzeyleri ölçülmelidir. Başarılı bir operasyon sonrası hastanın serum TSH düzeyinin yükselmesi FT4 hormonun düşmesi gerekir. Bu durumda hastaya yaşam boyu tiroid hormonu tedavisi uygulanarak serum TSH düzeyinin 1–2 mIU/L arasında kalması sağlanır.

    4. Destek Tedavisi:

    Çarpıntı, terleme, anksiete, çabuk sinirlenme ve sıcağa tahammülsüzlük gibi şikâyeti olan hastalarda hastalığın başlangıç döneminde beta-bloker grubu ilaçlar verilebilir.

    Hıpertiroidi Tedavi Edilmezse Ne Olur?

    Eğer hipertiroidili bir hasta yeterli tedavi edilmezse hastada kilo kaybı devam eder; kalpte ritm bozukluğu, kalp yetmezliğine bağlı olarak tiroit fırtınası, şok ve ölüm oluşur. Bu nedenle hipertiroidi mutlaka tedavi edilmesi gereken bir hastalıktır. Ayrıca hipertiroidi özellikle menapoz sonrası kadınlarda kemik erimesini ( osteoporoz) hızlandırarak kemiğin daha kırılgan hale getirir.

    Graves Hastalığı ile Birlikte Sık Görülen Hastalıklar Hangileridir?
    Tip 1 şeker (diyabet) hastalığı, myastenia gravis denen kas hastalığı, hipofiz bezi iltihabi ve kalpte üfürüm yapan mitral kapak gevşekliği Graves hastalığı ile birlikte görülebilir. Bunun nedeni bu hastalarda “bağışıklık sisteminde” bozukluk olmasındandır

  • Nodüler guatr

    NODÜLER GUATR

    Tiroid bezinin içinde normal tiroid dokusundan farklı bir yapıdaki yumru şeklinde veya leblebi, nohut, bazen de nadiren ceviz veya portakal büyüklüğünde olabilen anormal doku büyümelerine nodül adı verilir. Nodüllerle birlikte çoğu zaman tiroid bezi de büyüdüğünden hastalık “nodüler guatr” olarak adlandırılır. Nodülün boyutları kişiden kişiye farklılık gösterir. Örneğin, nodül çok küçük 3–4 milimetre çapında olabildiği gibi, ceviz hatta iri patates büyüklüğünde de olabilir. Bir kişide bir tane nodül olabildiği gibi birden fazla nodül bulunabilir. Tiroid bezin içerisinde birden fazla nodülün bulunması “multinodüler guatr” olarak tanımlanır. Muayene sırasında boyun yapısına bağlı olarak genellikle bir santim veya bir santimin üzerindeki nodüller doktor tarafından saptanabilir.

    Nodül Nasıl Saptanır?

    Tiroit bezindeki nodül hastanın kendisi tarafından fark edilebildiği gibi, gitmiş olduğu doktorun muayenesi sırasında saptanabilir. Ayrıca, değişik şikayetler nedeniyle hastanın boyun bölgesine inceleme amaçlı olarak ultrasonografi yapıldığında veya akciğer grafisi çekildiğinde tiroit bezinde bulunan büyük nodül fark edilebilir.

    Tiroid Nodülü Hangi Sıklıkla Görülür:

    Yapılan toplum çalışmaları, erkeklerde her 100 kişiden birinde, kadınların her 100 kişiden beşinde, tiroid bezindeki bir santim veya bir santimin üzerinde nodülün muayene sırasında elle fark edilebildiğini göstermiştir. Ancak tiroid bezine ultrasonografi yapıldığında nodülün saptanabilme oranı %20 ile %70 ‘lere çıkmaktadır. Çünkü tiroid bezi derinliği olan bir organdır. Tiroidin arkasında olup elle yapılan muayenede saptanamayan nodüllerin ultrasonografi ile saptanması ve saptanan nodülün büyüklüğü hakkında bilgi edinmesi de mümkün olmaktadır. Diğer taraftan, genellikle nodül bir santim ve bir santimin üzerinde ise muayene sırasında ele gelebilmektedir. Ultrasonografi ise santimin altındaki çok ufak nodülleri saptamada da bize yardımcı olmaktadır. Kısaca, nodül için tiroid bezinin değerlendirilmesinde “ultrasonografi” daha güvenilir bir teşhis metodudur

    Tiroid Nodülleri Yaş ile Artmaktadır.

    Tiroid nodülleri yaşla birlikte artış göstermektedir. Nodüllerin görülme sıklığı 18-65 yaş arasında %20-25, iken bu oran 65 yaş üstünde ise %35-40 ‘e çıkmaktadır. r; öncellikle mutlaka bir endokrinoloji ve metabolizma hastalıkları uzmanı tarafından değerlendirilmelidir

    Nodüler Guatr Neden Önemsenmeli?

    Bir nodülün hasta ve doktor açısından önemi nodülün “kanser olup olmadığının” öğrenilmesidir. İkinci önemli nokta ise nodülün aşırı hormon salgılama özelliği olup olmadığının ortaya konmasıdır. Üçüncü önemli nokta ise nodülün nasıl tedavi edileceği veya nasıl izlenileceğidir. Tiroid nodülleri özellikle ultrasonografi boyunda sık kullanılmağa başlandıktan sonra daha çok görülmeğe başlandı. Tiroid bezinin ultrasonografi veya Doppler ultrasonografisi ile incelenmesi sayesinde daha küçük nodülleri saptayabilmek mümkündür.

    Tiroid Kanserinin Bulguları Nelerdir?

    Tiroid kanserleri çoğu kez hastalarda belirti veya şikâyete neden olmaz. Genellikle tiroid bezinde yerleşmiş bulunan nodülün fark edilmesi ve saptanan bu nodülde bazı ileri tetkiklerin yapılması sonucu tiroid kanseri teşhisi konulur.

    Nasıl Tanı Koyuyorsunuz?

    Tiroid nodülünün kansere yönelik olarak değerlendirilmesinde ultrasonografi ve/veya Doppler ultrasonografi oldukça yardımcıdır. Tiroid bezinin muayenesi sırasında veya ultrasonografi ile bir santim veya bir santimden daha büyük nodül saptandığında “tiroid sintigrafisinin” çekilmesi gerekir. Bu sayede nodülün soğuk, sıcak ve ılık ayırımı yapılır. Nodüllerin yaklaşık % 70-80'nini soğuk nodül, % 10'unu sıcak nodül, ve % 10'unu ılık nodül oluşturur. Soğuk nodülde kanser oranı biraz daha fazla olup, kanser görülme oranı %5 ile %10 arasında değişmektedir. Sıcak nodülde kanser oranı çok daha düşüktür. Nodülün iyi veya kötü huylu olduğuna ilişkin ayırımı yapmada ultrasonografi bize bilgi verse de en iyi ve güvenilir bilgi, nodülün kendisinden ince iğne biyopsisinin yapılmasıyla sağlanır.

    Biyopsi Ağrılı ve Sıkıntılı Bir İşlem mi?

    Tiroid bezinde saptanan nodülün kanser riski taşıyıp taşımadığını anlamak için yapılır. Biyopsi sonucuna göre ilaç tedavisi ile izlem veya ameliyat kararı verileceğinden mutlaka yapılması gereken bir tetkiktir. Oldukça basit, yapılması kolay ve son derece küçük iğne ucu kullanılarak yapıldığından ağrı oluşturmayan bir tetkiktir. Bu nedenle biyopsi sırasında hastanın anestezi ile uyuşturulması gerekmemektedir. Damardan kan alınır gibi tiroit bezindeki nodülden hücre grupları alınır. Alınan hücreler patoloji bölümünde incelenerek nodülün iyi huylu, kanser veya iltihap olup olmadığı araştırılır. Biyopsi kolay bir işlem olup biyopsi işleminden korkulmaması gerekir.

    Biyopsi bir ameliyat değildir, hastanın biyopsi sırasında aç veya tok olması önemli değildir. Bazen biyopsi ile yeteri kadar parça veya hücre gelmeyebilir. O zaman biyopsiyi en erken 2-3 ay sonra tekrarlamak gerekir.

    Yapılan biyopsinin iyi yorumlanması için bu konuda deneyimli patoloji uzmanlarına (sitologlara) gereksinim vardır. Sonucu bir iki gün içinde açıklanabilmektedir. Ancak, folliküler kanser veya Huthle-hücreli kanserlerin kötü veya iyi huylu olup olmadığını değerlendirmede ince iğne biyopsisi yetersiz kalmaktadır. Bu nedenle söz konusu durumlarda operasyon ağırlıklı düşünülmelidir.

    Kanser Şüphesi Olan Nodüller Hangileridir?

    Nodül yapılan tedaviye rağmen hızla büyüyorsa, boyun bölgesinde lenf bezlerinde anormal büyüme varsa, nodülün kendisi çok sert ve yapışık ise, seste kalınlaşma veya seste kısıklık yapıyorsa, hastanın birinci derece yakınlarında tiroit kanseri olan birisi bulunuyorsa, hastanın yaşı 20'nin altında veya 60'ın üzerinde ise tiroit kanseri yönünden dikkatli olunması gerekir. Diğer taraftan yapılan ultrasonografisinde kanseri düşündürebilecek ip uçları veya tiroit ince iğne biyopsisinde kanser hücreleri veya kanser kuşkusu uyandıran hücreler bulunuyorsa tedavide operasyon ağırlıklı düşünülmelidir. Operasyonun bu konuda deneyimli cerrahlar tarafından yapılması operasyona bağlı komplikasyonların görülme riskini azaltan önemli bir faktördür. Tiroid ameliyatı geçiren bir kişide ameliyat sonu yapılan patolojik değerlendirmede kanser saptanmasa bile, o kişinin mutlaka ömür boyu tiroit hormonu kullanması ve periyodik olarak doktor kontrolünde ilaç kullanması gerekir. Buna karşın tiroit kanseri saptanan kişilerin ise, kendilerini tedavi eden endokrinoloji ve metabolizma hastalıkları uzmanının önerileri doğrultusunda ömür boyu düzenli olarak ilaç (tiroit hormonu) kullanmaları, kan ve/veya görüntüleme tetkiklerini periyodik olarak yaptırması şarttır.

  • Gebelik ve diyabet

    GEBELİK DİYABETİ

    Gebelik diyabeti tıp dilindeki tanımı ile “gestasyonel diyabet” olarak tanımlanmaktadır.

    Gebelik Diyabeti Nedir?

    İlk defa gebelik süresinde ortaya çıkan, saptanılan veya fark edilen şeker hastalığına gebelik diyabeti denilir. Gebelik öncesi bilinen veya saptanılmış şeker hastalığı yoktur.

    Gebelik Diyabeti Hangi Sıklıkla Görülür?

    Toplumdan topluma ve yapılan tanısal testlere göre görülme sıklığı değişkenlik gösterir. Ortalama gebelerin yaklaşık %1 ile %13'ün de gebelik diyabeti görülmektedir.

    Gebelik Diyabeti Kimlerde Daha Fazla Görülür?

    a) Gebelik öncesi şişman olan (vücut kitle indeksi 25 kg/m2'nin üzerinde ki) bayanlar,

    b) Ailesinde özellikle birinci derece yakınlarında (anne veya babasında) şeker hastalığı bulunanlar,

    c) 25 yaşından sonra gebe kalanlar,

    d) Daha önceki gebelikleri düşük ile sonlananlar,

    e) Daha önceki hamileliklerinde gebelik diyabeti saptananlar,

    f) Önceki doğumlarında 4 kilogramın üzerinde iri bebek doğuranlar,

    g) Polikistik over sendromu saptananlar,

    h) İdrar tahlillerinde glukoz (şeker) saptanan kadınlarda gebelik diyabeti görülme riski daha fazladır.

    Gebelik Diyabeti için Testler Ne Zaman Yapılmalıdır?

    Yukarıda sayılan özellikler varsa gebeliğin ilk ayında seker yükleme testi yapılmalıdır. Bu testte seker hastalığı çıkmaz ise gebeliğin 24-28'uncu haftaları arasında tekrar seker yükleme testi yapılmalıdır. Çünkü gebeliğin 24. ile 28. haftaları arası annede fizyolojik olarak insülin direncinin en fazla olduğu dönemdir.

    Gebelik Diyabetinin Tanısı Nasıl Yapılır?

    Gebelik diyabetinin teşhisi tek veya iki aşamalı olarak yapılmaktadır.

    a) İki Aşamalı Gebelik Diyabeti Tanısıİçin:

    Gebeliğin 24. ile 28. haftaları arasında günün herhangi bir saatinde, açlık veya tokluk fark etmeksizin 50 gram glukoz içeren sıvı içildikten bir saat sonra, plazma glukoz düzeyine bakılır 140 mg/dl veya üzerinde ise gebelik diyabeti açısından test kuşkulu olarak kabul edilerek testin ikinci aşaması uygulanır.

    Testin ikinci aşaması için; Sabah aç karnına açlık kan şekeri ölçümü için kan örneği alınır daha sonra 100 gram glukoz içeren sıvı içirilir bir, iki ve üç saat sonra kan örnekleri alınır,

    Normal Gebelikte

    Açlık kan şekeri 95mg/dl
    1.saat kan şekeri 180mg/dl
    2.saat kan şekeri 155mg/dl
    3.saat kan şekeri 140mg/dl'nin altında olması gerekir.

    Gebelik Diyabeti Tanısı İçin: Yukarıda belirtilen dört değerden en az ikisinin yüksek bulunması gerekir.

    b) Tek Aşamalı Gebelik Diyabeti Tanısı İçin: Son birkaç yıldan beri annedeki kan şekeri yüksekliğinin bebekte bazı olumsuz koşulları arttırdığı ileri sürülerek gebelik diyabetinin tanısında gebeliğin 24. ile 28. haftaları arasında sadece 75 gram glukoz ile şeker yüklemesinin yapılmasının uygun olacağı ileri sürülmektedir. Açlıkta ve 75 gr glukoz içirildikten sonraki 1. ve 2. saatlerde şeker ölçülür.

    Normal Gebelikte Açlık kan şekeri 92 mg/dl
    1.saat kan şekeri 180 mg/dl
    2.saat kan şekeri 153 mg/dl'nin altında olması gerekir.

    Gebelik Diyabeti Tanısı İçin: Yukarıda belirtilen üç değerden birisinin yüksek bulunması gerekir.

    Gebelik Diyabeti İçin Testleri Ne Zaman Yapalım?

    Gebeliğin 24. ile 28. haftaları arası fizyolojik olarak insülin direncinin arttığı ve dolayısıyla kan şekerinin yükseldiği dönemdir. Bu nedenle gebelik diyabetinin değerlendirilmesi hamileliğin 24. ile 28. haftaları arasında yapılması gerekir.

    Ayrıca gebe bir kadında

    a) açlık kan şekeri 126 mg/dl'den yüksek ise, veya b) şeker hastalığına özgü çok su içme, sık idrar yapma ya da ağız kuruluğu yakınmaları ile birlikte rasgele ölçülen kan şekeri değeri 200 mg/dl'den fazla ise gebelik diyabeti olarak kabul edilmektedir.

    Gebelik Diyabeti Neden Önemsenmeli?

    Gebelik diyabeti hem anne hem de bebek için önemli bazı olumsuz koşulları beraberinde getirmektedir.

    Gebelik diyabetinde düşük (abortus), erken doğum, organ anomalileri ve iri bebek (makrozomik bebek; doğum ağırlığının 4100 gramın üzerinde olması) görülme sıklığında artış olmaktadır.

    İri bebek görülme sıklığı gebelik diyabeti olmayanlar da %10 iken gebelik diyabeti olan kadınlarda bu oran %16-29'lara ulaşmaktadır.

    Ayrıca gebelik diyabeti olan annenin bebeklerinde doğumdan sonraki dönemde şeker düşüklüğü (hipoglisemi), kasılma (hipokalsemi), sarılık (hiperbilirubinemi) görülme oranlarında artış olduğu tespit edilmiştir. Ancak bu bebekler uygun şekilde tedavi edildiklerinde bu metabolik bozukluklar uzun dönemli sekellere yol açmamaktadır. Diğer taraftan gebelik diyabeti annede tansiyonun yükselmesine de neden olabilir.

    İri Bebek Doğurmanın Neden Olduğu Sorunlar Nelerdir?

    Sezaryen ile doğum oranı artarken, koldaki sinirin zedelenmesi ya da köprücük kemiğinde kırık gelişmesi gibi doğum travmaları daha sıktır. Ayrıca bebeklerde doğum sonrası kandaki şeker (hipoglisemi) kalsiyum ve magnezyum seviyeleri düşük olabileceğinden doğum sonrası kontrolü gerekir.

    Gebelik Diyabeti Nasıl Tedavi Edilir?

    İyi kan şekeri kontrolü tedavinin esasını oluşturur. Bunun için “diyet ve egzersiz” ile kan şekerlerinde ki hedeflenen değerlere ulaşılmaya çalışılır. Hedeflenen değerler sağlanamazsa insülin tedavine başlanılır.

    Gebe Diyabetlide Hedef Kan Şekeri Düzeyleri Ne Olmalı?

    Açlık kan şekeri: 60-90mg/dl arasında
    Tokluk 1. saat: 140 mg/dl
    Tokluk 2.saat: 120mg/dl'nın altında

    Gece03 – 04 saatleri arasında ki kan şekeri düzeylerinin 70-90 mg/dl arasında olması gerekir. Ayrıca gebelik süresinde zaman zaman idrarda “ketonüri” bakılması gerekir. İdrarda ketonürinin bulunması gebenin yetersiz beslendiğini veya kan şekerinin yüksek seyrettiğini gösterir. Mutlaka tedavi edilmesi gerekir.

    Tedavide Egzersiz ve Diyet Neden Önemlidir?

    Egzersiz gebe diyabetlide büyük önem taşır. Gebe kadınların haftanın 4-5 günü yürüyüş yapmaları gerekir. Yürüyüş dışında aerobik egzersizler de her gün 45 dakika yapılmalıdır. Egzersiz kan sekerini düşürür.
    Beslenmede sebze, tam tahıllar, kuru baklagiller, posalı gıdalar tercih edilmelidir. Zeytinyağı yenmeli, tam buğday ekmeği, yağsız yoğurt ve yağsız sut tüketilmelidir. Margarinden mümkün olduğu kadar uzak durulmalıdır. Gebelikte karbonhidrat alınması sınırlanmalı ve karbonhidratlar toplam kalorinin % 40'nı geçmemelidir. Diyet için hastanın diyabetini izleyen endokrinoloji veya iç hastalıkları uzmanı ile birlikte diyetisyenin birlikte hareket etmesi gerekir. Gebelik süresinde ortalama 10–12 kg alınması uygundur.

    İnsülin Tedavisine Ne Zaman Başlayalım?

    Diyet ve egzersize rağmen açlık kan sekeri 105mg/dl yi geçerse ve tokluk 1 saat 140 mg/dl, tokluk 2.saat 120 mg/dl ‘nin üzerine çıkarsa insulin tedavisine geçmek gerekir. Çünkü hamilelik süresinde kan şekerini düşüren hap tarzında ilaçların kullanılması önerilmez.

    İnsülin Tedavisini Nasıl Uygulayalım?

    İnsülin günde 2 kez yapılabildiği gibi günde 4 kez de yapılabilir.

    İdeal insülin tedavisi; sabah, öğlen ve akşam ana öğünlerinden önce kısa etkili insülin veya hızlı etkili insülin analogları ile birlikte gece saat 22.30'da orta etkili insülin kullanılması ile yapılır. Bu tedaviye rağmen kan şekeri değerleri hedeflenen seviyeye getirilemezse sabah ve akşam günde iki kez bazal insülin tedavisi uygulanır. Günde 5 kez uygulanan insülin tedavisine rağmen kan şekeri değerleri hedeflenen düzeye getirilemeyen gebeler daha sonraki aşamada “insülin pompası” ile tedavi edilir.

    Doğum Sonrası Gebelik Diyabeti Kalıcımıdır?

    Gebelik diyabeti doğum sonrası hastaların %2- 14'ünde tip 2 diyabet olarak devam edebilir. Bazı hasta grubunda ise doğumdan sonraki ilk 5 yıl içerisinde %10-50 oranında tip 2 diyabet geliştiği gösterilmiştir. Sonuç olarak gebelik diyabeti gelişen kadınlar da yaşam boyu tip 2 diyabet gelişme riski oldukça fazladır.

    Doğum Sonrası Ne Yapılmalı?

    Annenin beslenmesi gebelikte olduğu gibi devam eder. Kan sekeri genellikle kendiliğinden düzelebilir. Doğumun olduğu gün ve ertesi günler kan şekeri ölçümü yapılmalıdır. Eğer doğum sonrası kan şeker değerleri normal ise doğumdan 1–2 ay sonra yine kan şekeri ölçümü yapılmalıdır. . Ayrıca 6 ayda bir açlık kan şekeri düzeylerine bakılması gerektiğinde şeker yüklemesi yapılması gerekir. Sonuç olarak hamilelik sonrası kadınların düzenli egzersiz yapması ve kilo vermesi yanında sağlıklı beslenmeleri gerekir.

    Daha sonra tekrar hamile kalacaklarsa gebelik diyabeti gelişme riski fazla olduğundan gebelik öncesi endokrinoloji ve metabolizma hastalıkları uzmanına görünmelerinde büyük yarar olacaktır.

  • Polikistik böbrek hastalığı

    POLİKİSTİK BÖBREK HASTALIĞI

    Nefroloji ve Hipertansiyon Uzmanı Doktor Kadir Gökhan ATILGAN Nefrolojinin en sık görülen kalıtımsal böbrek hastalığı olan “Polikistik Böbrek Hastalığı” hakkında bilgilendiriyor.

    Polikistik böbrek hastalığı kalıtımsal geçişli bir hastalıktır. Görülme sıklığı 1/400 ile 1/1000 gibi bir sıklıkta görülmektedir ve %2,5 gibi bir sıklıkta son dönem böbrek yetmezliği gelişimi olur. Kalıtımsal geçiş dolayısı ile ailede bir veya daha fazla jenerasyonda böbrek yetmezliği ve diyalize girme hikayesi vardır. Bölgelere göre görülme sıklığında bir değişim yoktur. Erkek ya da kadın cinsiyette görülme sıklığı aynıdır. Böbrek hastalıklarının sessiz bir kliniği olduğunu da göze alırsak hastaların büyük çoğunluğu son dönem böbrek yetmezliği ile gelirler. Bu hastaların büyük bir çoğunluğunun da yine ailesinde polikistik böbrek hastalığına bağlı diyalize girme öyküsü vardır. Otozomal dominant geçiş vardır, yani sizde ya da eşinizde polikistik böbrek yetmezliği varsa kız olsun erkek olsun çocuğunuzda görülme olasılığı %50'dir. Son dönem böbrek yetmezliği dediğimiz diyaliz ya da böbrek nakli gereken hastaların %5-10'u gibi bir oranı oluşturmaktadırlar.

    Polikistik böbrek hastalığı olan kişiler hangi şikayetlerle karşılaşır veya nefroloji polikliniğe gelmesi gerekir dersek ;

    1- HİPERTANSİYON: Hastalığın ilk döneminden itibaren gözlenebilir. Semptomatik ya da asemptomatik olabilir. Hipertansiyonun tedavisi ve kontrol altında olması önemlidir. Çünkü hastalık seyrinde ciddi etkisi olmaktadır.

    2-HEMATÜRİ: İdrarda kan görülmesi demektir. Kist rüptürleri, ya da hepimizde olabilecek idrar yolu taşları, idrar yolu enfeksiyonları gibi nedenlerle görülebilir. Mutlaka idrarda görünür bir kan değil, mikroskop seviyesinde yani basit idrar tahlilinde fark edilebilecek düzeyde olabilir. Her ne seviyede olursa olsun mutlaka görüntüleme yöntemleri ile araştırılması gereken bir durumdur.

    3-YAN AĞRISI: Sıklıkla çok sayıda kisti olan veya ileri derecede büyümüş kistleri olan hastalarda karşılaşılır. Böbreğin çevresinde bulunan, kapsül dediğimiz yağ dokusundan oluşan yapı temasa bağlı ağrıya duyarlıdır. Kistler kapsülü germeye başlarsa ağrı duyusu oluşabilir. Bel ağrısı gibi de yansıyabilir. Ayrıca hastalıkta karaciğer gibi pankreas gibi organlarımızda da benzer kistler oluşabilir. Bu organları saran zar dediğimiz yapınların gerilmeside ilaveten karın ağrısı tablosu oluşturabilir.

    4-İDRAR YOLU ENFEKSİYONU: Böbrekte oluşan kistlerin orijini tübül dediğimiz ilk oluşan idrarı taşıyan sistemden oluşması dolayısı ile büyüyen her kist idrar yoluna bası ya da tıkaç oluşturarak idrar yolunda enfeksiyon gelişimi için uygun ortam sağlamaktadır. Bu durum idrar yolu ya da böbrek taşı oluşumunu da tetikleyebilmektedir. Esas korkulan ise nadir görülen bir durum olmakla birlikte kist içi enfeksiyonlardır. Su tüketiminin artırılması ve idrar yolu hijyeninin sağlanması bu hastalıkta bir kat daha önem arz etmektedir.

    Polikistik böbrek hastalığında böbrek harici organ tutulumları da görülmektedir. Biraz evvel bahsettiğimiz gibi karaciğer ve pankreasta kist oluşumlarının yanı sıra kalp kapakçığı kusurları (Mitral kapak prolapsusu), beyin damarlarında anevrizma dediğimiz genişleme ile seyreden ölümcül olabilen durumlar olabilmektedir. Karaciğer daha sık olmakla birlikte pankreasta bir-iki, nadiren daha çok sayıda kistler olabilmektedir. İlgili organda fonksiyon bozukluğuna neden olduğu görülmemekle birlikte, aile öyküsü olmayan yeni tanı hastada görüntülemede tanısal amaçlı olarak önemlidir. Kist enfeksiyonu, kist yırtılması gibi durumlar açısından takibi önemlidir. Beyin damarları anevrizması denen durum çok sık rastlanmaz.

    Hastalıkta tanı koymak görüntüleme yöntemlerimiz olan ultrasonografi, tomografi ve MR ile oldukça mümkündür. Bunların haricinde kan örneği alınarak gen analizi ile polikistik böbrek hastalığı gelişme olasılığını görmek mümkündür. Gen analizi özellikle istediğimiz tek durum; polikistik böbrek hastalığına bağlı böbrek nakli olmak zorunda olan hastada verici olan kardeşi ya da dördüncü dereceye kadar olan akrabada hastalığın bulunma riskinin değerlendirilmesi içindir. Bunun dışında gen analizi istemi tamamen hastanın isteğine bağlıdır.

    Bir önemli nokta da polikistik böbrek hastalığında herkes mutlaka kronik böbrek yetmezliği ile diyalize girmek zorunda kalmamaktadır. Bunun nedeni de etkilenen genetik değişim bölgesi farklılıklarındandır.

    Ama tüm polikistik böbrek hastaları için önerilerimiz aynıdır. Bunlar:

    1- Tuz kullanımını azaltın. Tuz tüketimi özellikle hipertansiyona eğilimli olunması dolayısı ile önemlidir. Tansiyon gelişimi ve böbrek etkilenimini bozan “renin-angiotensin-aldosteron kaskatını aktive etmesi açısından önemlidir. Kist gelişimi ve büyümesinde etkili olan Anti-Diüretik Hormon (ADH) salınımını uyaracaktır.

    2- Su tüketiminizi artırın. Bu uyarımız üre kreatinin değerleri, idrar protein atılımı olmayan hastalar için idamede özellikle önemlidir.

    3-Fazla kilolarınız varsa zayıflamaya bakın. Kilo her kronik böbrek hastalığı sürecinde önem arz etmektedir.

    4- Sigara, kahve, demli çay tüketimi gibi alışkanlıklar diğer böbrek hastalıklarına olan böbreğe olan etkileri, tansiyona olan etkileri ve kısmen kist gelişimi üzerine olan etkileri nedeni ile bırakılması önerilir.

    5-Şakalaşma ile bile olsa spor amaçlı bile olsa darbelerden sırt ve karın bölgenizi koruyun. Kistlerin etkilenimi hayatiyet arz edecek duruma kadar ilerleyebilir.

    6- Ağrı kesici olarak zorunlu hallede paracetamol grubu tercih edin. Diğer ağrı kesicileri mümkün olduğunca tercih etmeyin.

    7-Her türlü ilaç kullanımında nefroloji doktorunuzla irtibatta olun. Kist gelişimi ve böbrek yetmezliğinde ilerlemeye neden olabilecek ilaçlar konusunda uyanık olmak önemlidir.

    8- Fitness gibi yürüyüş gibi hafif sporları tercih edin. Karın bölgesine ya da sırta çarpma, darbe alma riskiniz olan sporlarıve izotonik egzzersiz dediğimiz ağır sporları tercih etmeyin

    Polikistik böbrek hastalığı düzenli takiplerle, ilaç ve diyet önerileri ile sağlıklı bir yaşamı uzun süre sağlayabilirler. Kesin çözüm oluşturacak yani kist gelişimini engelleyen ve böbrek fonksiyon testlerinde artışı durduracak bir ilaç halen tüm çalışmalara rağmen kullanılamamaktadır. Ama çalışmaları devam etmektedir.

  • Romatizmadan kurtulabilir miyiz? Kalıcı tedavisi var mıdır?

    Biz immunoterapi uzmanlarının klasik tıp mensuplarından en büyük farkı iltihaplı eklem romatizması gibi tedavisi henüz kesinleşmemiş hastalıklarda ortaya çıkmaktadır.

    Evet iltihaplı eklem romatizmalarından (her tipinden) sonsuza dek kurtulabiliriz. Kalıcı tedavisi mümkündür ve bu bilinenin aksine şu anda klasik tıpta uygulanan yöntemlerle asla olmayacaktır.

    Şuanda uygulanan yöntemlere öncelikle göz atacak olursak genelde bu hastalarımıza verilenb tedavileri sıralayarak yazıma başlamak istiyorum:

    1- Genelde şiddetli eklem ve yumuşak doku ağrısı ve şişliği için NSAİD dediğimiz ağır ağrı kesiciler ve yüksek doz aspirin , salazoprin ile başlanır…..

    2- Daha sonra veya yine en başta ağrı geçirmek için ağır kortizonlu tedavilere geçilir ki doktor da ağrıdan kıvranan hastayı bir an önce rahatlatma peşinde olduğu için çaresiz bu tedavileri hemen tercih eder…..

    3- Bunlar tabii ki yeterli olmaz uzun dönemde hastalığı kontrol ettiğini düşündükleri prospektüsünde ‘'bu ilaç öldürür ‘' yazan ilaçlara Metotreksat , kinin grubu ve diğer kanser ilaçlarına geçilir ve yıllar yılı hasta sürünerek ölünceye kadar hiçbir ilerleme kaydedilemeden sadece ağrılar geçirilip bir arpaboyu yol gidilip çok ilerleme kaydedildiği hastaya ve yakınlarına inandırılarak çaresiz bu tedavilere devam edilir…. Çünkü biz hekimlerin tek bildiği genelde budur.

    Oysaki birazdan anlatacağım tüm bilgiler tüm romatologlar dahil tıp mensuplarına zamanında öğretilmiş ama sonra unutulmuştur…. Bilimsel olmayan hiçbir yanı yoktur. Hepsi Tıp literatüründe mevcuttur.

    Tüm iltihaplı romatizmal hastalıklar bağışıklık sisteminin bozulması ve yanlış çalışması sonucu oluşur.

    Bu yanlış çalışma ve bozulmada barsak floramızın bozulmasının katkısı çok büyüktür. Şunu hiç unutmamak lazım gelir. Ölüm barsakta gizlidir. (Çin Atasözü) Barsağımız çok iyi duruma getirilirse bu hastalıkta en önemli adımı atmış sayılırız.

    Barsak mantarlarının varlığı özellikle romatizmayla direk ilişkilidir. Tespiti yapılıp mutlaka tedavisi yapılmalıdır.

    Vitamin seviyelerimiz, antioksidan kapasitemiz çok önemlidir.

    Özellikle D vitamin seviyemiz çok yüksek tutulmalıdır.

    Tüm romatizma hastalarında gizli şeker veya şeker hastalığı zaten mevcuttur …. Bir de bu hastalara kortizon vererek tuz biber ekmenin alemi yoktur. Şeker ve unlu mamüller mutlaka dietten çıkarılmalıdır.

    Bunlar gibi romatizmal hastalıkların tetikleyicileri vücudumuzda çok net mevcut olup tanınmaları aslında çok kolaydır. Yeter ki bağışıklık sistemimize çok iyi bakalım.

    KARACİĞER PANKREAS VE BARSAKLAR ARASI KISA DEVRE

    Organlarımızdan sadece karaciğerimiz ve barsaklarımız arasında bir kısadevre hat mevcut olup buna enterohepatik dolaşım (barsak-karaciğer arası dolaşım) adı verilmektedir. Bu çok ilginçtir. Çünkü bu dolaşım kalbi dolaşmadan sadece iki organ arasında gerçekleşmektedir ve bunun anlamı çok ama çok büyüktür.

    Karaciğer metabolizmamızın ana organıdır. Ancak direkt barsaktan etkilenir. Barsaklarda herhangibir bozulma kokuşma , kabızlık, şişkinlik, ishal gibi, durumların hepsi bu dolaşım aracılığı ile karaciğere olumsuz etkiler yollar ve karaciğer yağlanması gelişir…….Kolesterolümüz yükselir …. Pankreas etkilenir ..İnsülin direnci gelişir …Böbrekler etkilenir ve hep beraber tansiyonumuz da yükselir…veya düşer ama mutlaka etkilenir.

    Bağışıklığımız altüst olmaya başlamıştır artık….İşte biz immunoterapi uzmanları bu kısır döngüleri çok iyi bilerek hastayı bir bütün olarak görüp yaklaştığımız için bu mekanizmaları düzeltici tedaviler ile bağışıklık sisteminin kalıcı olarak düzelmesine yol açar, katkıda bulunuruz.

    Vücudumuz o kadar güzel bir bütündür ki asıl kısır döngü alanını bulup düzelttiğinizde tüm vucuttaki bir çok yansıyan sorun ve beraberinde oluşmuş hastalıkların hepsi düzeliverir.

  • Tanı testleri neden yapılır?

    TANI TESTLERİ NEDEN YAPILIR?

    AYRINTILI İÇ HASTALIKLARI (Dahiliye) MUAYENESİNE EK OLARAK her checkup yaptırırken genellikle yapılan tanı testlerinin amaçlarını tek tek irdelemek istedim…
    Tam kan sayımı22 panel ve Periferik yayma raporu(Kansızlık, lösemi -lenfoma gibi kan hastalıklarının ön taraması , vitamin eksikliklerinin ve bağışıklığın öntaramaları için yapılan en önemli testtir )

    CRP (highsensitif) (vücuttaki iltihap düzeyini en hızlı ve en hassas göstergesi olan akut dönemde hızla yükselen ve iyileşince hızla düşen bulgu aynı zamanda romatizma ve kalp hastalığı göstergesi )

    Sedimentasyon hızı (Vücutta iltihabın göstergelerinden, kırmızı kan hücrelerinin saatlik çökme hızı da denir. Kötü huylu hastalıklarda , romatizmada ve iltihabi durumlarda yükselir ama iyileşsek de geç düşer. )

    ASO (Streptokok bakterilerince oluşturulan vücut en çok boğaz iltihaplarında artış gösterir ve altı ay boyunca yüksek kalır)

    RF Romatoidfaktör (Romatoid Artrit hastalığında çoğunlukla pozitif olabilen bir romatizmal işaret)

    Böbrek ve Karaciğer Fonksiyon testleri, safra kanalları göstergeleri
    BUN (kan ürenitrojeni) Böbrek fonksiyonları ve prostat hakkında bilgi verir .
    Kreatinin Böbrek fonksiyonları hakkında bilgi verir .
    Ürik asit Gut hastalığının taranması ve böbrek fonksiyonları hakkında bilgi verir
    Serum Sodyum potasyum klor Kronik,uzun süren yorgunluk ve halsizliğin sebeplerini sorgulayan testlerdir , Kramp,kabızlık günlük tuz alımı hakkında bilgi verir.
    TİT=tam idrar tetkiki Böbrek fonksiyonları hakkında bilgi verir .
    ALT, ALT Karaciğer hasar testleridir .
    GGT =gama gt : Safra kanalı fonksiyonları karaciğer yağlanma , alkol tüketimi safra tembelliği konusunda fikir verir.

    Totalbillirubin ,Direkt billuribin:Gillbert Sendromu taramasında kullanılır, karaciğer pankreas safra yolları fonksiyonlarını gösterir
    Albumin: En önemli kan tampon maddesidir. Beslenme böbrek karaciğer fonksiyonları ve kan hastalıklarından etkilenir.

    Kolesterol ve genetik kalp hastalığı tarama paneli
    Total Kolesterol : Kandaki toplam kolesterol miktarımızdır.
    LDL Koroner kalp hastalığı riskinin değerlendirilmesinde kullanılır. Kalbe zararlı kolesterol ölçülür. 4ana dalı vardır ve gizli şekerden etkilenir.
    HDL Koroner kalp hastalığı riskinin değerlendirilmesinde kullanılır. Kalbe yararlı kolesterol ölçülür.
    Trigliserid Şekerle ilgili kolesterol de denir. Gizli şeker,insülin direnci, tip4 hiperlipidemi gibi genetik hiperlipidemilerde düzeyi çok artar.
    LpA tarama testi (lipoprotein A)Yüksekliği genetik kalp krizi riskinin artması ile eşanlamlıdır. her bireye yaşamı boyunca en az bir kez mutlaka bakılmalıdır……..

    Glisemik indeks ve obezite risk paneli (şeker ve şişmanlık riski tarama)Osteoporoz(kemik erimesi)ve osteomalazi riski tarama
    Açlık Kan şekeri
    Tokluk Kan şekeri 1. saat (şeker yükleme testi yerine uygulanmaktadır)
    Açlık insülin (HOMA insülin direnci ölçümlenmesi için bakılmalıdır. )
    HBA1C (HpCLyöntemi ile) (en sağlıklı 3 ay ortalama kan şekeri ölçümlenmesidir. Pahalı bir yöntem olduğu için bir çok klinikte HPCL yöntemi uygulanamamaktadır.
    25 (OH) vitaminD3 (d vitamin düzeyi)
    Serum Kalsiyum(kalsiyum seviyesi artması ve azalması ile ilgili hastalıkların taranmasında kullanılır)
    Orijinal TANİTA aleti ile vücut metabolizma yağ kas su ölçümü
    Pulse oksimetriile Oksijen düzeyi ölçümü :Insülin direncini tetikleyebilecek oksijen kapasite/satürasyon düşüklüğü çok önemlidir

    Hepatit marker ELİSA tarama
    Anti HCV (Tüm sarılık yapan etkenler taranır)
    Anti HIV
    HBs Ag
    Anti Hbs
    Kanser ve bağışıklık sistem testleri (Gizli guatr dahil)
    CEA: Bağışıklık sistemini taramada temel işarettir.Bağışıklığın çalışıp çalışmadığını kanser riskini direkt gösterir.
    Gaitada gizlikan : Üst veya alt sindirim kanalında kanama olup olmadığını gösterir.
    Gaitada Helikobakter pylori antijen: Mide mikrobunun taranması Türkiye'de % 93 pozitif olabilecek yüksek riskli hastalıkların da ilerlemeden bitirilmesine yardımcı olacaktır.
    Anti TPO , antiTG: Gizli ve genetik tiroid hastalık taraması (hashimato , sessiz tiroidit vs)
    TSH, Serbest T3,SerbestT4 :Guatr tiroid fonksiyon testleri
    PSA total, PsaSerbest : Erkeklerde iyi huylu prostat büyümesi , kötü huylu prostat kanseri taramasının en güzel göstergesidir. 40 yaş üstü tüm erkeklerde yılda birkez bakılmalıdır.
    Total testosteron, Serbest Testosteron : Erkeklerde erkeklik hormonu olarak bilinir . bazen nadiren doğuştan olmayabilir ama genellikle 40 yaş sonrası giderek azalır.Kadınlardaki menapoz gibi erkeklerde de adrapoz gelişir. Testosteron düzeylerine mutlaka bakıyoruz çünkü kan şekerinin , tansiyonun ayarlanmasında. Kemik erimesinin erkeklerde önlenmesinde çok önemlidir. Yerine koyma tedavisi yapılmalıdır.
    Tm M2 PK testi: Dışkıda sindirim kanalında polip var mı, kanser var mı tarayan kolonoskopiye gerek kalmadan bunu bize haber veren son yüz yılın en gelişmiş testidir. Test pozitif veya şüpheli gelir ise kolonoskopi istenir.Kolonoskopiden korkanlara müjdeli haber olarak duyurulur..
    IGE testi:vücutta allerjik yatkınlık olup olmadığının göstergesidir. Tarama amaçlı kullanılabilinir. 25 ve üzeri olması anlamlıdır.

    DİĞER TANITESTLERİ
    Tiroid DopplerElastolu USG (iç hastalıkları uzmanınız tarafından) Tiroid Bezinin kanlanması yapıları nodül olup olmadığına bakılır…Elastosonografi ile özellikle 1 cm altındaki nodüllerin iyi huylu veya kötü huylu olup olmadığı anlaşılır.
    Tüm batın USG(iç hastalıkları uzmanınız tarafından) :Karaciğer yağlanması, safrakesesinin durumu, pankreasın yapısı,böbreklerde yapı bozukluğu olup olmadığı mesane ve iç yapılar değerlendirilir.
    EKG :Kalp ritmi ve fonksiyonları 6 kanallı EKG de değerledirilir.

    SFT (Solunum FonksiyonTesti): Spirolab MIRIII aleti ile tüm akciğer kapasite ve foksionlarına bakılır.
    TANİTA metabolizma yağ kas su ölçümü: Vücut metabolizma yaşı , hücre içi dışı ödem miktarı, kas , protein, mineral miktarı ve ihtiyacı belirlenir ve kişiye özel egzersiz ve beslenme programı belirlenir.
    KISSADAN HİSSE:
    Bilinmesi gereken en önemli konu tanı testlerinde labaratuarın koymuş olduğu aralığın he rzaman klinik olarak belirlenen aralık olmadığıdır. Örneğin vitamin B12 nin serum düzeyinin 500 'ün altında olmaması gerekmektedir ancak bir çok labaratuarda görüyoruz ki alt limit 180 üst limit 580 veya 680 civarıdır. halbuki bilinen en önemli bilgi kişilerin kemik iliği rezervinin 1500 mg B12 vitamini içermesi gerektiğidir. Biz iç hastalıkları uzmanları olarak 500 ve altına düşmüş olan B12 düzeylerinde mutlaka folik asitle beraber hastalarımıza replasman başlarız. Aynı şey bir çok labaratuar değeri için de geçerlidir. Klinisyen hastayı olduğu gibi bir butun olarak kitabi bilgilerle değil, insan olarak ve ayrı bir birey olarak değerlendirmelidir.

    İmmün yetmezliği bir hastada arzu edilen d vitamin düzeyleri bambaşkadır..
    Tanı testlerini doğru istemek ve doğru yorumlamak gerekir. Bunun için de çok iyi araştırmak gerekir.

    Herkesin fizik muayenesinde de aynı inceliğin en az labaratuar kadar gösterilmesi çok ama çok önemlidir. Tepeden tırnağa tüm sistemlerin fizik muayenesinin yapılması ve Tiroid gibi özel uzmanlı gerektiren alanların klinisyence USG'nin yapılabilmesi de önem arzedebilmektedir. Özellikle takip açısından özellikli hastalarda çok önem arzetmektedir. Hastanın ayrıntılı olarak özgeçmişinin dinlenmesi doğru sorgulanması da çok önemlidir. Hasta kendisini hekiminin yanında çok rahat hissetmeli ve hertür derdini anlatabilmelidir.