Kategori: Dahiliye – İç Hastalıkları

  • İnsülin kullanımı ile ilgili merak edilenler ?

    Kimlere İnsülin tedavisi gerekir?

    1-) Tip 1 diyabetliler (insüline bağımlı diyabetliler),

    2-) Ağızdan şeker düşürücü haplarla kan şekeri kontrolü sağlanamayan Tip 2 diyabetliler,

    3-) Hangi tip diyabet olursa olsun, akut metabolik komplikasyon (koma) gelişmiş hastalar,

    4-) Akut stres, travma (kaza, yanık gibi), cerrahi girişim (ameliyat) yapılacak tüm diyabetliler,

    5-)Gebelik başlangıcından sonuna kadar tüm diyabetliler ve hamilelikte diyabeti ortaya çıkanlar,

    6-) Komplikasyon gelişmiş tüm diyabetliler (retinopati, nöropati, diyabetik ayak, nefropati gibi),

    7- Pankreası herhangi bir nedenle ameliyatla alınmış olanlar,

    😎 Hastalık, stres, travma, ameliyat veya hamilelik gibi durumlarla karşılaşanlar insülin enjeksiyonuna ihtiyaç duyar..

    İnsülin tedavisinin amaçları nelerdir?

    1- Kan şekerini normale getirmek

    2- Komplikasyonları önlemek

    3-Önlenemeyecek düzeyde komplikasyonlar oluşmuşsa ilerlemeyi durdurmak,

    4-Çocuklar için büyüme ve gelişmenin normal sınırlar içinde gitmesini sağlamak,

    5-Hamilelik ve gebelikle ilgili komplikasyonları önlemektir.

    İnsülin Enjeksiyonu yapılırken nelere dikkat edilmeli ?

    İnsülin enjeksiyonu yapılırken uygulanan insülinin özellikleri, insulin enjeksiyon yerindeki farklılıklar, ısı, enjeksiyon yerine masaj yapılması, egzersiz gibi faktörler insülinin etkinliğini değiştirir.Yapılan araştırmalarda insülinin en iyi emilim yerinin karın bölgesi olduğu görülmüştür. Giderek azalan emilim hızıyla, bunu kol, bacak ve kalça bölgesi izlemektedir.

    Enjeksiyon yerinin seçimi kadar, insülinin kıvamı deri ile kas arasında kalan yağlı dokunun (subkütan) kalınlığı da önemlidir. Kasa yapılan insülin daha çabuk etki gösterir ve etkisi daha kısa sürer. Kan akımını artmasını sağlayan durumlar (masaj, ısı uygulaması, geçici ısı artması, enjeksiyon yapılan yere uygulanan egzersiz gibi) emilimi hızlandırır.

    İNSÜLİN TEDAVİSİNİN YAN ETKİLERİ NELERDİR?

    İnsülin tedavisinin en önemli yan etkisi kan şekeri düşmesidir (hipoglisemi). Kan şekeri 50 ml/dl’nin altına düştüğü zaman hipoglisemi görülür. Doktorunuza danışmadan insülin dozunda değişiklik yaparsanız, öğün atlarsanız, Öğünde almanız gereken miktarlardan daha az miktarda karbonhidrat içeren besin tüketirseniz, Diğer günlere kıyasla daha fazla hareketliyseniz veya egzersiz yaparsanız hipoglisemi yaşabilirsiniz. Hipoglisemi evinizden uzakta, yolculukta veya herhangi bir yerde ve zamanda olabilir. Bu nedenle diyabet kimlik kartınızı beraberinde hızlı emilen karbonhidratlı bir besini (3-4 adet kesme şeker, 1 kaşık kuru üzüm, bir küçük kutu meyve suyu vb.) mutlaka yanınızda bulundurun. Hipoglisemi belirtilerini hissedince derhal bu şekerli gıdalardan alın. Aile bireyleri, arkadaşlarınız ve yardımcınızın düşük kan şekeri belirtilerinin neler olduğunu ve nasıl tedavi edildiğini öğrenmesi, sizin için hayati önem taşımaktadır. Eğer şuurunuz kapalı bir durumda bulunursanız, yakınlarınız tarafından derhal bir ‘glukagon ampul’ injeksiyonu yapılmalıdır. Glukagon, kan şekerinizi hızla yükselten bir hormondur. Evinizde mutlaka buzdolabında bulundurmanız gereklidir.İnsülin lipoatrofisi insülin enjeksiyonu yapılan yerlerde yağ dokusunun kaybı ile oluşan insülin tedavisine bağlı yan etkilerdir. Gençlerde ve kadınlarda daha sık görülmektedir. Uzun süre hep aynı yere enjeksiyon yapılması sonucunda gelişir. Çocuk ve genç diyabetlilerde sık görülür. Her iki durumda da insülin enjeksiyon yerlerinin değiştirilmesi gerekir.

    İnsülin tedavisi bağımlılık ya da alışkanlık yapıcı bir özellik taşımaz.

    Hastanın insülin tedavisini geciktirmesi için doktoru zorlaması çok yanlıştır. Olabildiğince erken ve yeterli dozda insülin verilmesi meydana gelecek hasarları önler ya da yavaşlatır. İnsülin uygulaması bir nevi eksiği ‘yerine koyma’ tedavisidir. Bu tedavi programı her diyabetliye özel olmalı ve onun yaşam biçimine, alışkanlıklarına ve beklentilerine göre şekillendirilmelidir.

    İnsülin kullanmadan önce dikkat edilecekler

    İnsülininizi kullanmadan önce, dikkatle gözden geçirin. Görünümünde size uygun olmayan bir özellik varsa, bu insülin yeterli işlev görmeyebilir. Kristalize insülinler ve analog insülinler berrak ve renksizdir. Bulanık, koyulaşmış, içerisinde tanecikler gözüken ve hatta hafifçe renklenmiş olan kristalize insülinleri kullanmayın. İnsülin gereken şekilde saklanmazsa, beklenen işlevi yerine getiremiyebilir. Fazla olan insülin kartuş ya da kalemleri buzdolabının kapağında saklayın. Mümkün olduğunca sıcakta ve güneşte tutmayınız. İnsülini asla dondurmayın. Eğer evinizin sıcaklık derecesi 25°C’nin üzerinde ise insülini buzdolabında tutun. İnsülinin aşırı sıcakta veya aşırı soğukta kalmasına izin vermeyin (örneğin park edilmiş arabanın içinde veya doğrudan güneş ışığına maruz kalacak şekilde bırakmayın).İnsülini beraberinizde taşıyarak kaybolmasını önleyin; örneğin uçakla yolculuk yaparken insülini el çantanıza alın, bagaja verdiğiniz valizlerin içerisinde bırakmayın. İnsülini her zaman aynı şekilde kullanın. Doktorunuzun önerdiği dozları uygulayın. Fazla insülin kan şekerinizin aşırı düşmesine neden olabilir. Yetersiz insülin ise kan şekerinizin aşırı yükselmesine yol açar. İnsülini her gün kullanın. Doktorunuz söylemediği sürece, injeksiyonları hiç aksatmayın ve atlamayın. Kullanmadan önce insülinin üzerindeki son kullanma tarihini kontrol edin. Kullanmadan önce insüline bakarak herhangi bir bozukluk olmadığından emin olun. Her zamanki insülin kullanma şeklinizi kaydedin. Her injeksiyonda kullandığınız insülin tipini ve dozunu yazın. Ayrıca injeksiyon saatini de kaydedin. İnsülin injeksiyonlarını her gün aynı saatte yapın. Her injeksiyonu farklı bir injeksiyon bölgesine uygulayın. Yemek ve egzersizle insülin arasında denge kurun. Aşırı fiziksel aktivite veya çok az yemek yemek, kan şekerinizin aşırı düşmesiyle sonuçlanabilir. Çok fazla yemek ise kan şekerinizi yükseltebilir.

  • Vitiligo’da immunoterapi ile kesin tedavi

    Vitiligo bilindiği üzere otoimmün bir hastalıktır. Yani nedeni tam olarak bilinmeyenler olarak hitap edilen bağışıklık sisteminin kendi kendine saldırısı ile geliştiği bilinen cilt pigmentlerinin kaybı ile gelişen bir hastalıktır.

    Artık tüm otoimmün hastalıklardan eskisi gibi korkmamız gerektiğini düşünmüyorum. Çünkü hepsini immunoterapi ile tedavi edebiliyoruz.

    Vitiligoyu da öyle. Peki nasıl? Bu makalemde sizlere bu tedavinin nasıl temeller üzerinde şekillendiğini anlatacağım.

    Vitiligo tedavisinde immunoterapi bağışıklık system tedavisidir. Bir hastada vitiligo ortaya çıktı ise mutlaka bir altta yatan bir bağışıklık sistem problem veya problemleri mevcuttur. Tedaviye başlamadan önce bu altta yatan vitiligonun mimarı olan bu problemleri tek tek bulup çıkarmak immünoterapistin temel görevidir. Bunları yapabilmek için önce hasta ile oturulur ve uzun uzu konuşulup iyi bir hastalık öyküsünün yanı sıra tüm gerçek öyküsü ve aile genetiği yani soygeçmişi araştırılır.

    Bundan sonra ayrıntılı fizik muayene ve mutlaka Tiroid Doppler USG ile tiroid bezinin ayrıntılı muayenesi yapılmalıdır.

    Fizik muayenede hastanın vücut ısısı çok önemlidir. Hastanın metabolizma hızını , tiroid bezinin çalışıp çalışmadığını bazal vücut ısısından anlayabiliriz.

    Ayrıca pulseoksimetre ile oksijen düzeyi ölçümlenmesi de çok önemlidir. Hastanın var olan oksijen düşüklüğü bir çok öntanıyı kuvvetlendirir.

    Nabızın ölçümü veya aritminin varlığı da yine bu hastalarda çok önemli bulgulardır.

    Fizik incelemede tüm sistemler çok ayrıntılı incelenir. En önemli sistemlerin başında tabii k imide barsak sistemi ve idrar yolları gelmektedir.

    Ayakların muayenesinin önemi büyüktür. Tırnak değişiklikleri tek tek not edilir.

    YAPILMASI ZORUNLU TESTLER:

    Öncelikle ençok etkilenen organlar tiroid bezi, pankreas, karaciğer aksı taranır. Barsak flora analizi mutlaka tüm bağışıklık sistem sorunu için başvuran hastalara yapılması zorunlu testtir.

    Beslenmenin kişiye özel düzenlenmesi de zorunludur.

    Hastanın gluten , laktoz , fruktoz gibi gıdalara karşı intoleransının olup olmadığının araştırılması gerekmektedir.

    TEDAVİ:

    Bazı immün gıdalar vitilligoyu tetiklemektir.

    Ayrıca beslenme bozuklukluklarının varlığı da vitiligo hastalığının ortaya çıkmasında çok önemlidir.

    Biz biliyoruz ki barsak florası ve vitamin emilimleri tüm otoimmün romatizmal hastalıklarda bozulmuştur. Bu bozuklukların tek tek tespiti ve düzeltilmeleri gerekmektedir.

    Genellikle barsak florasında gördüğümüz temel bozukluk candida ve benzeri mantar fırsatçı enfeksiyonunun artışıdır.

    Barsak aerob ve anaerob florada da çeşitli bozukluklar izlenmektedir.

    Bu hastaların genel öykülerine baktığımızda çoğunun çocukluğunda veya hayatlarının bir döneminde aşırı boğaz enfeksiyonları geçirdiklerini , bir çoğunun buyüzden bademciklerini bile aldırmak zorunda kaldığını , kendisinde veya ailesinde astım öyküsü olduğunu ve çok yoğun antibiotik kullanımına maruz kaldıklarını öğreniriz.

    Bu dramatik öykü sonucu barsak floralarının etkilenmemiş olması düşünülemez.

    Dolayısıyla barsak flora analiz raporları incelendiğinde de tamamen vitiligo hastalığına neden yakalanmış olduğu aşağı yukarı tüm detayları ile önünüze serilir.

    Hastalarda bulunan vitamin eksiklik düzeylerinin tespitleri , yaş kilo , cinsiyet gibi faktörler göz önüne alınarak tedavi edilmeleri gerekmektedir. Biz immunoterapistlerin vitamin seviye range’Ier standart aralıklar ile uyumlu değildir.

    Çünkü biz otoimmün hastaları veya immune yetmezlikli hastaları tedavi etmekteyiz . Bu nedenle labaratuar standart rangelerini kullanamayız.

    Hastaların tedavilerinde en önemli prensip hasta uyumunun sağlanmasıdır. Çünkü bu pahalı ve meşakatli bir tedavidir.

    Hasta uyum göstermeyecek ise hiç başlamamalıdır. En az 2- 6 ay sürecek bir süreçte düzenli tedavisini almalıdır. Bu tedavi 1 yıla kadar uzayabilmektedir.

    Beslenmesini düzene sokmalıdır. Asla sigara tüketmemelidir. Aşırı alkol tüketiminden kaçınılmalıdır.

    Mümkünse hiç tüketmemelidir.

    Hastalarda şeker tatlı unlu mamüller mutlaka kesilmelidir. Bu ortak önerimizdir. Bunun dışındaki önerilerimiz kişiye özel yapılan testlerin doğrultusunda olmaktadır.

    Egzersiz hayatımıza sokmamız gereken en önemli unsurdur. Yoga plates gibi egzersizleri tüm vitiligo hastalarına önemekteyim.

    Sebze ve meyvenin bol yenmesi önemlidir.

    Bol su içimi mineral alımı açısından tercih edilir.

    Hastalarda tedaviye yanıt 2 ayda başlamaktadır. Altta yatan immünite yani bağışıklık sorunları çok ağır ise tedavinin hızını etkilemez sadece süresini uzatır. Yani hastanın vitiligo lekeleri iyileşir ancak kalıcı tedavi açısından biz immunoterapiyi uzatırız çünkü bağışıklığı tam olarak düzeltemez isek hastalık geri gelebilir veya başka bir bağışıklık system hastalığı ile hasta sorun yaşayabilir.

    Biliyoruz ki vitiligo hastalarında genellikle beraberlerinde bir otoimmün hastalık daha vardır.

    Örneğin; vitiligo+hashimato tiroidit en bilinen birlikteliktir. Vitiligo + MS (multipl skleroz) vitiligo + iltihaplı romatizmalar veya sedef gibi ……

    Yapılan immunoterapinin en güzel yanı vitiligo iyileşir iken diğer otoimmün hastalıkların da iyileşmesidir. Çünkü immünoterapi bağışıklığımızı tedavi eder.

    Bağışıklığımızın bozulması sonucu oluşmuş olan ne gibi hastalıklar varsa tümü düzelme yoluna girecektir……

  • Metformin ile ilgili merak edilenler

    1-Metformin ne zaman ve nasıl keşfedilmiştir?

    1922 yılında Emil Werner ve James Bell tarafından keşfedilen Metformin, 35 yıl boyunca araştırma amaçlı kullanılmıştır.1950 yılında Flipinlerde Eusebio Y. Garcia tarafından İnfluenza tedavisi için kullanılırken ilacın kan şekeri düşürücü etkisi gözlemlenmiş, Garcia ilacın antiviral (Viruslara etkili ), antimalaryal (Sıtmaya etkili ) , antipiretik ( Ateş düşürücü ) etkisi ile ilgili makaleler yayınlamıştır. Sonrasında Fransa’da Dr.Jean Sterne 1957 yılında Aron laboratuarındaki çalışmalarında şeker düşürücü etkisini araştırmış ve sonrasında ilk defa diyabet tedavisinde kullanılmaya başlanmıştır.İsmine Glucophage ( Glikoz yiyici ) denmiştir. İlaca 1958 yılında İngilterede 1972 ‘de Kanada’da izin verilmiş ve 1994 yılında FDA (Amerika İlaç Düzenleme Dairesi ) izin vermiş, 1995 yılından itibaren ABD ve tüm dünyada yaygın olarak Diyabetin tedavisinde kullanılmaya başlanmıştır.

    2-Metformin hangi bitkiden sentez edilmiştir?

    Biguanid grubu ilaç olan metformin, Galega officinalis adındaki bitki ekstresinden sentez edilmiştir.

    3-Metforminin etki mekanizması nedir?

    a-) Karaciğerde üretilen glukoz miktarını azaltır bunun sonucunda insülin duyarlılığını artırır, perifer dokularda (kas ) kan şekerinin kullanımını artırır, serbest yağ asidi miktarını artırır.

    b-)Hc membranında CAMP kinaz enzimini aktivitesini artırır.İnsülin direncini düzeltir.

    4-Metformin hangi hastalıkların tedavisinde kullanılır ?

    İnsülin Direnci

    Prediyabet (Bozulmuş açlık glukozu ve Bozulmuş glukoz toleransı )

    Tip 2 Diyabetes Mellitus

    Alkolik olmayan Karaciğer Yağlanması

    Polikistik Over Sendromu

    Prematur Puberte

    5-Tip 2 DM kullanımı nasıldır?

    Şişman Tip 2 Diyabetlerin tedavisinde kullanılır, hastaların 10 yıllık takip edildiği bir çalışmada diğer ilaçlara göre diyabetin komplikasyonlarının oluşumunu daha fazla engellediği görülmüştür.Sulfanilüre grubu ilaçlara göre daha az Kan şekerini düşürücü etki göstermiştir. Kilo aldırıcı etkisi yoktur kilo verdirebilir .Kilo verdirici etkisi İnsülin Direncini azaltmasından ve bulantı gibi yan etkilerinden dolayı olabilir ).

    6-Prediyabette (Gizli Şeker ) kulanımı nasıldır ?

    Diyabet önleme çalışmasında yaşam tarzı değişikliklerinin diyabet oluşumunu %58, Metforminin Diyabet oluşumunu %31 azaltığı görülmüştür.

    7-PKOS’ta kullanımı nasıldır ?

    PKOS hastalarının büyük çoğunluğunda insülin direnci oluşur buna bağlı PKOS ( Polikistik Over Sendromu ) hastalarının %15 de Tip 2 Diyabet (Şeker Hastalığı ) gelişebilir. İnsülin direncini düzeltici etkisi dolayısı ile PKOS (Polikistik Over Sendromu ) tedavisinde 1994 den beri kulanılmaktadır.

    8- Metformin başka hastalıklarda etkileri varmı ?

    Antipsikotik ilaç kullananlarda kilo alımını azaltığı , Pankreas kanserinden koruduğu , meme ve kolon kanserinde faydalı etkileri olduğu ile ilgili çalışmalar mevcut.

    9-Hangi durumlarda kullanılmamalıdır ?

    Böbrek hastalığı ,Akciğer ve Karaciğer hastalığı , Kalp yetersizliği olanlarda Laktik asidoz , Kontrast madde kullanılacak görütülemelerden önce metformin kesilmesi önerilir.

    10- Ne gibi yan etkileri olabilir ?

    GİS rahatsızlık (Bulantı , diyare,gaz,ishal ) yapabilir ,düşük dozlarla başlanılıp kademeli artırıldığında şikayetler az olur.Uzun süreli kullanımda vitamin B12 eksikliği yapabilir.İntravenöz kontrast kullanımı gerektiğinde ,cerrahi ve anestezi gerektiren durumlarda geçici olarak ara vermek gerekir.

  • Tip 2 şeker hastalığı risk grupları

    TİP 2 ŞEKER HASTALIĞI RİSK GRUPLARI

    A– Obez veya kilolu (BKİ ≥25 kg/m2) ve özellikle santral obezitesi (bel çevresi kadında ≥88 cm, erkekte ≥102 cm) olan kişilerde, 40 yaşından itibaren 3 yılda bir, tercihen açlık kan şekeri ile diyabet taraması yapılmalıdır.

    B– Ayrıca BKİ ≥25 kg/m2 olan kişilerin, aşağıdaki risk gruplarından birine mensup olmaları halinde, daha genç yaşlardan itibaren ve daha sık araştırılmaları gerekir.

    1. Birinci derece yakınlarında diyabet bulunan kişiler

    2. Diyabet sıklığı yüksek etnik gruplara mensup kişiler

    3. İri bebek doğuran veya daha önce gebelik şekeri tanısı almış kadınlar

    4. Hipertansif bireyler (kan basıncı: KB≥140/90 mmHg)

    5. Kolesterol bozukluğu (HDL-kolesterol ≤35 mg/dl veya trigliserid ≥250 mg/dl)

    6. Daha önce açlık veya tokluk şekeri yüksek çıkan hastalar

    7. Polikistik over sendromu (PKOS) olan kadınlar

    8. İnsülin direnci ile ilgili klinik hastalığı veya bulguları (akantozis nigrikans) bulunan kişiler

    9. Kalp damar, beyin damar ve büyük damarlarında hastalık bulunanlar.

    10. Düşük doğum tartılı doğan kişiler

    11. Hareketsiz yaşam süren veya fizik aktivitesi düşük olan kişiler

    12. Doymuş yağlardan zengin ve posa miktarı düşük beslenme alışkanlıkları olanlar

    13. Şizofreni hastaları ve atipik antipsikotik ilaç kullanan kişiler

    14. Solid organ (özellikle renal) transplantasyon yapılmış hastalar

    Tip 2 diyabet riski yüksek çocuk ve adolesanlarda, 10 yaşından itibaren 2 yılda bir diyabet taraması yapılmalıdır.

  • Tiroid hastalığı riski yüksek gruplar nelerdir?

    1- Ailesinde troid hastalığı olanlarda (özellikle nodul ve Hashimato hastalığı)

    2- 50 yaş üzeri kadınlarda (Menapoz dönemi) ve >60 yaş üzeri Erkeklerde

    3- Önceden tiroid hastalığı veya tiroid ameliyatı geçirenlerde, guatrı olanlarda, daha önce tiroid bez iltihabı geçirenlerde

    4-Şeker hastaları,böbreküstü bezi yetmezliği, romatoit artrit, Lupus gibi hastalığı olanlarda

    5- Doğum yaptıktan sonraki ilk yıl içinde , adet düzensizliği olan ve çocuk tedavisi görenlerde

    6- Kaşıntı, ürtiker, allerjik rinit hastaları

    7- Down ve Turner sendromu bulunan hastalarda

    8- Amiodaron (Cordarone tablet) , lityum (Lithuril tablet) ,interferon alfa ve beta gibi ilaçları kullanan hastalarda

    9- Baş ve boyuna yönelik ışın tedavisi (radyoterapi) alanlarda

    10- Meme Kanserli hastalarda tiroid hormon eksikliği ve tiroid nodülleri sık görülür.

    11-Kanda sodyum düşüklüğü, ALT,AST,GGT, CPK,LDH yüksekliği,kansızlık,kolesterol yüksekliği olanlarda

    12- Prolaktin hormon yüksekliği, kan kalsiyum yüksekliği, ve hepatit c hastaları, iltihabı barsak hastalığı olanlarda tiroid hastalığı riski yüksektir.

  • Selenyum ve tiroid hastalıkları ilişkisi

    SELENYUM

    Selenyum adı, eski Yunanda ay tanrıçası Selene’ den gelmektedir.1800’ lerin başında modern kimyanın kurucularından olarak nitelendirilen İsveçli Jöns Jakob Berzelius tarafından ilk kez keşfedilmiştir. Selenyum; havada ve suda erimiş olarak, ayrıca toprak ve kayalarda katı halde bulunur. Böylece buralardan bitkilere, mantarlara, bakterilere ve insanlara geçer, sonra tekrar doğaya döner. Doğadaki ortalama konsantrasyonu 0,09 ppm olarak bulunmuştur. Kandaki Se konsantrasyonu 60-100μg/l dır. Bir dilim tam buğday ekmeğinde 10 mikrogram selenyum vardır. Ceviz, et, sakatatlar, balık ve kabuklu deniz ürünleri, kepekli unlar, süt ürünleri, sebze ve meyveler ve yumurta gibi besinlerde bol miktarda selenyum vardır. Selenyumun, insan beslenmesi için gerekli olduğu, düşük selenyum konsantrasyonuyla Keshan hastalığı arasındaki ilişkiyi keşfedinceye kadar bilinmiyordu. Yaygın olarak Çin’de görülen bu juvenil kardiyomyopati pek çok çocuğun ölümüne sebep olmuş ve haftada 0,5-1 mg Se uygulanmasıyla tamamen tedavi edilmiştir. Selenyum başta karaciğer ve böbrek olmak üzere insanın tüm dokularında bulunmaktadır. Yapılan son çalışmalar sonucunda biyolojik sistemler için önemli ve faydalı bir element olarak değerlendirilmiştir. İnsanlarda görülen ve selenyum ile ilişkili daha pek çok hastalık mevcuttur. Bunlar arasında artrit, katarakt, kistik fibrozis, kas distrofisi, fenilketonüri, Down sendromu, bronkopulmoner displazi, hemolitik anemi, multiple skleroz, gece körlüğü, defektif immün cevap, malarya, Kwashiorkor ve yenidoğanda ani ölüm sendromu sayılabilir. Selenyum sıçanlarda E vitamini eksikliğinde görülen karaciğer nekrozunu da önlemektedir. Selenyum bazı metabolik hastalıkların ve kanser türlerinin önlenmesinde rol oynayan antioksidan özellikteki glutatyon peroksidaz enziminin yapısında bulunur. Selenyum biyolojik önemi bu enzimin bir ko-faktörü olmasından kaynaklanmaktadır. Her alt ünitesinde selenosistein şeklinde bir adet Selenyum atomu içeren gultatyon peroksidaz , hücre içinde hidrojen peroksitin (H2O2) suya indirgenmesinde rol oynamaktadır. Selenyum , E vitamini ile etkileşerek lipit metabolizması sonucu, oluşan peroksitlerin neden olduğu oksidatif hasarlardan hücre membranını korumaktadır. Düşük Selenyum alımı ile kalp damar hastalığı riskinin artması arasındaki bağlantı üzerine kanıtlar zayıftır. Selenyumun bazı kanser tiplerine karşı koruyucu olabileceği,erkek fertilitesini artırdığı, kardiyovasküler mortalitede azalma sağladığı ve astımda inflamatuar mediatörlerin yapımını baskıladığı gösterilmiştir.

    SELENYUM VE TİROİD

    Dokularda, hücre içerisinde ve dolaşımda, biyolojik aktif T3’ lerin birçoğu selenyum bağımlı iodotironin deiyodinaz enzimi tarafından katalize edilmiş bir reaksiyon içinde T4’ den meydana getirilir. İlk kez 1987’de Goyens ve ark. tarafından Afrika’nın endemik guatr bölgesinde kreten çocuklarda serum selenyum ve glutatyon peroksidaz düzeylerinin düşük olduğu saptanarak bu çocuklarda toksik oksijen hasarının ve selenyum eksikliğinin tiroid bezi destrüksiyonuna yol açabileceği belirtilmiştir. Selenyum antiinflamatuvar etkisi yanında antioksidan özellikteki glutatyon peroksizdaz ve tiyoreduksin reduktaz enzimlerinin yapısındada bulunur. Türkiye’de yapılan bir çalışmada okul çağı çocuklarında iyot ve selneyum eksikliği olduğu ve bunların tiroid hormon düzeylerini olumsuz etkilediği gösterilmiştir. İyot eksikliği bölgelerinde iyot eksikliği giderilmeden selenyum verilmemelidir. Yurtdışında yapılan bir çalışmada . 3 ay boyunca günde 200 mcg selenyum alımı ile serum Anti-TPO düzeyinde Selenyum grubunda %36, plasebo grubunda %12 düşüş saptanmıştır. Selenyum antikor yüksekliği olan otoimmün tiroid hastalıklarında ek tedavi olarak kullanılabilir.

  • Serbest radikal nedir?

    SERBEST RADİKALLER

    Serbest radikaller son yörüngelerinde bir veya daha fazla ortaklanmamış elektron içeren atom veya moleküllerdir. Oldukça reaktif olup kısa ömürlüdürler. Biyolojik sistemler için serbest radikallerin kaynağı moleküler oksijendir (O2). Serbest radikaller yaşam için gereklidir Serbest Radikallerin fazla artması ciddi hücre, doku ve/veya organ hasarı meydana gelebilir. Serbest radikaller, vücutta antioksidan savunma mekanizmasının kapasitesini aştıkları zaman, çeşitli bozukluklara yol açarlar. Karbohidrat, lipit, protein ve DNA gibi biyomoleküllerin tüm sınıfları ve tüm hücre komponentleri ile etkileşme özelliği göstererek hücrede yapısal ve metabolik değişikliklere neden olurlar.

    Serbest radikallerin zararlı etkilerine karşı organizmada koruyucu mekanizmalar vardır bunlara antioksidan sistemler adı verilir. Bu mekanizmalardan bir kısmı serbest radikal oluşumunu, bir kısmı ise oluşmuş serbest radikallerin zararlı etkilerini önler. Antioksidanlar, endojen ve ekzojen kaynaklı yapılar olup, oluşan oksidan molekülleri, hem hücre içi hem de hücre dışı savunma ile etkisiz hale getirirler. Enzimatik olmayan hücre içi antioksidanlar; GSH, alfa-tokoferol, beta-karoten, askorbat, transferrin, seruloplazmin ve bilirubindir. Hücre içi serbest radikal toplayıcı enzimler asıl antioksidan savunmayı sağlamaktadır. Bu enzimler;süperoksit dismutaz, Glutatyon-S-Transferaz, glutatyon peroksidaz ,sitokrom oksidazdır. Bakır, çinko, selenyum gibi eser elementler ise bu enzimlerin fonksiyonları için gereklidir. Antioksidanların oksidatif hasarlara karşı dokuları veya hücreleri koruyucu özellikleri göz önüne alındığında, yaşlanmaya, doku hasarlarına ve toksik ajanlar ile zehirlenmeye karşı koruyucu ajanlar olarak gösterilmektedir . Organizmada serbest radikallerin oluşum hızı ile bunların ortadan kaldırılma hızı arasında bir denge mevcuttur ve bu denge oksidatif denge olarak adlandırılır. Oksidatif denge sağlandığı sürece, organizma serbest radikallerden etkilenmemektedir. Bu radikallerin oluşum hızında artma veya ortadan kaldırılma hızında bir düşme bu dengenin bozulmasına neden olur. “Oksidatif stres” olarak adlandırılan bu durum özetle: serbest radikal oluşumu ile antioksidan savunma mekanizması arasındaki ciddi dengesizliği göstermekte olup, sonuçta doku hasarına yol açmaktadır.

    Yağda çözünen en önemli antioksidan E vitaminidir. Vitamin A ve beta-karoten bazı durumlarda antioksidant gibi davranır. Ayrıca biyoflavonoitler de antioksidant özelliğe sahiptir. Koenzim Q bir fenoldür ve o da pek çok dokuda E vitamini gibi davranır. Lipoik asit ve glutatyon kükürt içerikli bileşiklerdir, hidrojen atomu donörü gibi davranarak fenoller gibi görev yaparlar. Tüm bunların yanında en önemli ve üzerlerinde en çok çalışılan antioksidant vitaminler vitamin E ve vitamin C’dir.

    Uzman.Doktor.Fevzi Balkan

  • Tiroid kanserine yaklaşım nasıl olmalı ?

    Tiroid boynun ön tarafında, adem elmasının alt kısmında yerleşik, kelebek şeklinde, 20-25 gr ağırlığında bir iç salgı bezidir. Bu bezde çeşitli hastalıklar, bu arada kanser de oluşabilir.Tiroid nodullerinde %5 olasılıkla kanser olabilir. Tiroid kanseri riskinin obezite ile doğru orantılı olarak arttığı gösterilmiştir. Tiroid kanseri artışını tıbbi teknoloji ve sağlık hizmetlerinin insanlara ulaşmasında yaşanan gelişmeler nedeniyle artmıştır.

    TİROİD KANSER RİSKİ FAZLA OLAN GRUPLAR

    1-Çocuklarda ergenlikten önce ya da yaşlılarda aniden nodül çıkması

    2-Ailede tiroid kanseri görülmesi,

    3-Erkeklerde tek nodül görülmesi,

    4-Ani olarak ses problemleri ve yutma güçlüğünün ortaya çıkması tiroid kanseri şüphesi uyandırır.

    5-Yaşla birlikte tiroit nodüllerinin kanser olma ihtimali artmış olmasına rağmen 15 yaş altında saptanan tiroit nodüllerinin nerede ise %50’si kanser olabilmektedir.

    6-Muayenede nodülün, sert, sabit ve ağrısız ele gelmesi ve boyun bölgesi lenf bezesi büyümesi ile karşımıza çıkan hastalarda kanser ihtimali yüksektir.

    7-Tiroid İnce iğne aspirasyon biyopsileri tiroit nodüllerinin tanı ve tedavisinde oldukça değerli bir yöntemdir. Tiroid ince iğne aspirasyon biyopsisi tanısal güvenilirliği yüksek, ucuz, oldukça zararsız bir yöntemdir. Operasyon öncesi biyopsi yapmak gereksiz ameliyatları engeller.

    8-Tiroid ultrasonografisinde ,tiroid nodulunun düzensiz olması, çevresindeki kapsülün kesintiye uğraması, nodul içindeki kanlanma artışı, nodulün mikrokalsifikasyon içermesi ve nodulün elastosonografik olarak sert olması tiroid kanser riskini artırır.

    Tiroid kanserleri tüm kanser olgularının yaklaşık %2’ünü oluşturmaktadır. Tiroid kanserlerinin çoğu folikül hücrelerinden köken almaktadır. Bu kanserlerin %70-90’ını diferansiye tiroid kanserleri oluşturur. Diferansiye tiroid kanserleri‘nin %55-65’u papiller, %15-25’i foliküler, %3’ü Hurthle hücreli kanser tipindedir. Undiferansiye tiroid kanseri ise tiroid kanserlerinin %10’unu oluşturur. Bu grubun %5-10’u medüller, %1’i ise anaplastik kanser tipindedir.

    Papiller tiroid kanseri; kadınlarda, erkeklerden 3 kat daha fazla görülür, seyiri genellikle iyidir. Lenf yoluyla yayılır ve çoğu hastada boyunda yavaş büyüyen kitle şeklinde ortaya çıkar. Foliküler kanser; genellikle 40 yaşın üzerinde görülür. Yayılımları kan veya lenf yoluyla olur. Seyiri, papiller kansere göre daha kötüdür. Sıklıkla akciğer, beyin, karaciğer ve kemik dokuya metastaz yapar. Papiller ve foliküler kanserler radyoaktif iyot tutulumu gösterirler. Hurthle hücreli kanser; foliküler kanserden farklı olarak, radyoaktif iyotu daha az (%10) oranında tutar. Medüller tiroid kanseri; parafoliküler hücrelerden köken alır. Kalsitonin seviyesi tanıda önemlidir. %30’u ailesel %70’i sporadikdir. Anaplastik kanser; en sık 70-80 yaş arasında görülür. Anaplastik tiroid kanseri hızlı büyür, en kötü seyreden tiroid kanser tipidir.Tiroid kanserinin tedavisinde günümüzde benimsenmi tedavi yöntemi, operasyonla tüm tiroid bezinin çıkarılması, bunun ardından radyoaktif iyot tedavisi ve tiroid ilacı ile ömür boyu süpresyon tedavisi uygulanmaktadır. Radyoaktif iyot-131 (I-131), nükleer reaktörde uranyum fizyonu ile elde edilir. Fiziksel yarı ömür 8.6 gün, biyolojik yarı ömrü tiroid dokusu içinde 80 gün, tiroid dışında 12 gündür. I-131, ağız yoluyla alımından sonra hızlı bir şekilde gastrointestinal sistem tarafından emilir. Çoğu idrar (24 saat içinde %35-70’i) ve daha az olarak dışkı ile atılır.Radyoaktif I-131, diferensiye tiroid karsinomlarının operasyon sonrası takibinde,ablasyon ve tedavisinde kullanılmaktadır. Ablasyon; tiroid bezi tamama yakın alınmış fonksiyonel tümör/metastaz odağı tespit edilmeyen hastanın, bakiye normal tiroid dokusu veveya mikroskobik metastazlarını yok etmek amacıyla tedavi dozunda radyoaktif I-131 verilmesidir. Tedavi ise fonksiyonel tümör-metastaz odağının tedavi dozu I-131 ile ortadan kaldırılmasıdır. Ablasyon dozunun seçimi konusu halen tartışmalıdır. Genel uygulama, sabit doz verilmesidir. Ablasyon için, sabit düşük doz (30 mCi) ve sabit yüksek doz (100-150 mCi) I-131’in verildiği çalışmalar mevcuttur.Tiroid kanserlerinin seyrinde Papiller ve Foliküler (differansiye) Tiroid kanserli hastaların %85’i tam bir iyilik kazanır, hayatlarını normal sürdürürler. %10-15’inde nüksler, alevlenmeler görülebilir; bu durumda gerekli tedavileri yapılır. Medüller Tiroid kanserinin başka bezlerle ilgili boyutları, aileden kazanım yanında sonraki nesillere yansıma özelliği vardır. Her yönü ile incelenmeli ve izlenmelidir. Oldukça uzun ve rahat yaşamaya izin verirler. Anaplastik kanser seyrek olup ileri yaşlarda oluşur. Tedavileri güç ve gelecekleri iyi değildir.

  • Hormon nedir? Nasıl etki eder ?

    Hormon nedir? Hormon ne işe yarar?

    İç salgı bezleri tarafından salgılanan kan yoluyla çevre dokulara ve organlara etki gösteren salgılara hormon denir. Vücudumuzda salgılanan çok sayıda hormonun her birinin farklı görevleri vardır. Hormonlar vücudumuzdaki yeme-içme, büyüme, gelişme, üreme, bazı metabolik olayların sağlanması ve vücudun dengeli görev yapmasını sağlayan kimyasal habercilerdir.

    Kaç tane hormonumuz var?

    Hormonların belli bir sayısı yoktur. Bilimsel gelişmeler arttıkça yeni hormonlar tanımlanmaktadır. Temel olarak hipotalamus, hipofiz, tiroid, pineal bez, pankreas, sürrenal (böbreküstü) bezi, yumurtalık ve testislerde hormonlar yapılır ve salgılanır. Bundan başka yağ dokusu, beyinde, bağırsaklarda da hormon üretimi olmaktadır. Vücudumuzdaki tüm hormonlar hipotalamus ve hipofiz bezi tarafından dengede tutulmaktadır.

    beyinde bulunan bir organımızdır ve bazı hormonlar salgılar.

    1.GnRH (gonadotropin salgılatıcı hormon): Hipofizden FSH ve LH hormonlarını salgılatır
    2.GHRH Hipofizden büyüme hormonu (diğer adı growth hormon) salgılatır
    3.TRH (TSH salgılatıcı hormon): Hipofizden TSH hormonu salgılatır.
    4.CRH (Kortikotropin salgılatıcı hormon): Hipofizden ACTH hormonu (diğer adı kortikotropin) salgılatır)
    5.PİH (Prolaktin azaltıcı hormon): Buna dopamin adı da verilir. Hipofizden prolaktin salgılanmasını önler
    6.Somatostatin: Hipofizden salgılanan büyüme hormonu ve TSH hormonunun salgılanmasını önler.

    8.Antidiüretik hormon (ADH).

    Hipofiz bezi, kafatasının ortasında, bulunduğu yer olarak her iki gözün arasında, burnumuzun üst kısmının arkasında bulunan kemiğin içerisinde bulunan bir bezdir.Bu bez iki kısımdan oluşur ve ön kısmına ‘’ön Hipofiz’’. Arka kısmına ‘’arka hipofiz’’ veya denir. Ön bölüm hipofizin %75-80’nini oluşturur.Ön Hipofizden 6 tane hormon salgılanır. Bu hormonlar sayesinde vücudumuzda bulunan diğer salgı bezleri çalışır ve onların hormon yapmasını sağlar. Yani hipofiz bezi bir orkestra şefi gibi vücuttaki tüm salgı bezlerini kontrol eder.

    Ön hipofizden salgılanan hormonlar şunlardır:

    1. FSH (Follikül stimüle edici hormon)
    2. LH (lüteinize edici hormon)
    3. Prolaktin (süt salgılatıcı hormon)
    4. Büyüme Hormonu veya diğer adıyla Growth Hormon
    5. ACTH (Adrenokortikotropik hormon)
    6. TSH (tiroid stimüle edici hormon)

    Arka hipofizden salgılanan 2 hormon vardır:

    1. ADH (anti-diüretik hormon) veya diğer adı vazopressin
    2. Oksitosin

    Hormonların yapılması, kana salınımı nasıldır?

    ormon salgısı yapan salgı bezleri belli uyaranlara ve durumlara tepki olarak salgı üretirler. Hormonun üretildiği hücreden etki edeceği dokuya (hedef dokuya) taşınması gerekir.Hormonlar salgı bezinden aktif halde veya daha az aktif halde salınır. Hormonlar bezlerden kana salgılanır. Hormonlar kanda bazı proteinlere bağlanarak taşınır Çok azı ise serbest halde bulunur. Hormonların asıl etkili kısmı sebest kısımlarıdır. Hormonların hücrede bağlandıkları yapıya ‘’reseptör’’ denir. Hormonların biyolojik etkileri bu reseptörlere bağlandıktan sonra oluşur. Hormon ile reseptör bağlanma bölgesi arasındaki uyum ne kadar iyiyse o kadar etkili salgı oluşur. Hormonlar reseptörleri hücrelerin farklı bölgelerinde bulunur ( Bazıları hücrelerin çekirdeğinde bazıları stoplazmada bulunur). Bu bağlanma sonrası meydana gelen uyarı hücre içi sistemlere ikincil uyarıcılar aracılığı ile iletilir.

    Hormonlar neden bozulur?

    Hormon hastalıkları temelde 3 şekilde olur. Hormon yapım fazlalığı, Hormon yapım azlığı, Hormon direnci durumları. Hormon yapım fazlalığı bir hormonun aşırı salgılanmasıdır. Bu durum genelikle hormon salgılayan bezlerde aşırı hücre büyümeleri sonucu gelişen adenomlara bağlı olur. Hormon azlığı ise bezin harabiyeti veya bezin ameliyatla alınması sonucu hormon yapacak bez kalmaması, bağışıklık sistemi tarafından bezin harabiyeti, hormon yapımında kullanılan maddelerin gıdalarla az alınması gibi nedenlerle olur. Hormon direncinde ise hormon kanda yeterince olduğu halde hücrede etki edemez.

    Hormon bozuklukları nasıl teşhis edilir?

    Hormonlar kandan ölçülebildiği gibi idrardan veya tükrük salgısından da ölçülebilir. Ancak sadece hormon ölçülmesiyle hormon hastalıkları bazı durumlarda anlaşılamaz ve bu nedenle bazı testler yapmak gerekebilir. Bu testlerle biz uyarma veya baskılama testleri adı veriyoruz. Uyarı testlerinde ana hormona hedef dokunun cevabı çeşitli yollarla ölçülmektedir.

    Hangi hormon bozukluğu hangi belirtileri verir?

    Hipofiz bezinin hasar görmesi sonucu hormonlarını salgılayamamasına hipofiz yetmezliği denir.

    FSH ve LH Eksikliği Belirtileri: Bunların eksikliği sonucu östrojen hormonu salgısı azalacağından östrojen eksikliği de gelişir. Adet sıklığında azalma veya tamamen yok olması ve memeden süt gelmesi oluşabilir. Ergenlik döneminde başlarsa koltuk altı ve seks organı civarında kıllanma olmaz. Penis ve testis gelişimi olmaz. Erkeklerde ereksiyon bozukluğu ve sperm azlığı , cinsel isteksizlik oluşur. Sakal tıraşı sıklığında azalma, yorgunluk, kas erimesi, bazen meme büyümesi, koku alma bozukluğu gelişebilir. Adolesan dönemde ergenliğe girmede gecikme ve ses incelmesi gelişir.

    Büyüme hormon eksikliği: Yetişkinlerde büyüme hormon eksikliğinde karında yağ toplanması, kas kitlesinde azalma, güçsüzlük, egzersiz kapasitesinde azalma, enerji azlığı, kendini kötü hissetme, depresyon, sosyal izolasyon görülür. Cilt ince ve kurudur Hem büyüme hormonu eksikliğine hem de seks hormon azlığına bağlı olarak yüzde ince kırışıklıklar olabilir. Çocuklarda boy kısalığı ve gelişme geriliği oluşur. Çocukların boyları akranlarına göre kısadır.

    TSH eksikliği: TSH eksikliğine bağlı tiroid yetmezliği (hipotiroidi) belirtileri yani soğuktan hoşlanmama, kabızlık, halsizlik, iştah azalması, kilo alma, ses kalınlaşması, depressif değişiklikler vardır.

    ACTH eksikliği ACTH eksikliğine bağlı olarak böbreküstü bezi az çalıştığından, yani kortizol hormonu kanda az olduğu için halsizlik, iştahsızlık, bulantı, kusma, kilo kaybı, şeker düşüklüğü görülür. Bu hastalarda eğilip kalkmakla tansiyon düşmesi (hipotansiyon), nabız sayısında azalma (bradikardi) ve kas gücünde azalma vardır. Hastalarda bu şikayetler stresli bir durumda veya enfeksiyon durumunda veya ameliyat sırasında artar.

    Prolaktin eksikliği: Prolaktin eksikliğine bağlı tek belirti aşırı kanamalı doğum sonrası hipofiz bezi harap olan kadınlarda süt gelmemesidir.

    Hormonların aşırı salgılanması neticesinde

    Prolaktin hormon yüksekliğine bağlı olarak kadın hastalarda memeden süt gelmesi, adetlerde azalma veya olmaması, çocuk olmaması, cinsel istek azalması, vajinal kuruluk, sıcak basması, ağrılı cinsel ilişki, tüylenme ve kilo artışı oluşur. Erkek hastalarda ise testosteron azalması, empotans , vücut kıllarında azalma, testislerde yumuşama, sperm sayısında azalma ve memelerde büyüme görülebilir.

    Akromegali büyüme hormonunun aşırı salgılanmasına bağlı olarak ortaya çıkan ancak yavaş gelişen bir hastalıktır. Artan büyüme hormonu nedeniyle çenede büyüme ve uzama, alında çıkıntı, diş aralıklarında açılma olur ve yüz hatları kabalaşır. Burun, dudaklar, kulaklar ve alın genişler ve büyür. Dil büyür. Burun kemiklerinde ve yüz kemiklerinde büyüme oluşur ve eski yüz görünümü değişir. Hastanın cilt derisinde kalınlaşma, yumuşak doku artışına bağlı ve el ve ayaklarda büyüme meydana gelir. Bu nedenle yüzük, ayakkabı ve şapka numaraları değişir. Ciltte yağlanma ve terleme artışı olur. Aşırı terleme hastaların % 80’ ninden fazlasında görülür. Baş ağrısı, yorgunluk, bitkinlik ve eklem ağrıları olabilir.

    Tiroid bezinin az çalismasina ve bu nedenle tiroid hormonlarini az üretmesine ve sonuçta kanimizda tiroid hormonlarinin (T3 ve T4) düsük olmasi durumuna tiroid yetmezligi veya tip dilinde hipotiroidi denir. Tiroid hormon yetersizligi sonucu vücudumuzun tüm metabolik olaylarinda yaygin yavaslama vardir ve bu nedenle vücudun dengesi alt üst olur. Vücuttaki bu bozukluklarin yani sira ruhsal çöküntü, unutkanlik, hareketlerde yavaslama ve uykusuzluk görülür. Hamilelik döneminde tedavi edilmeyen tiroid yetmezligi bebeklerde zeka geriligine neden olabilmektedir.

    Tiroid bezinin fazla çalışması (Hipertiroidi), genç hastalarda çarpıntı, sinirlilik, aşırı heyecanlanma veya duyarlılık, uyku bozuklukları, cinsel güçte azalma, kolay yorulma, hareketlilik, ishal, aşırı terleme, sıcaktan hoşlanmama, soğuğu tercih etme, ufak bir yürüyüşle hemen yorulma ve nefes darlığı, kilo kaybı, iştah artışı, susama, ağız kuruması, adetlerde azalma, uyku bozukluğu ve bazı psikolojik bozukluklar olabilir.

    Paratiroid hormonun (PTH) bir veya daha fazla paratiroid bezinden aşırı salgılanmasıyla paratiroid hormon fazlalığı oluşur . Kalsiyum yüksekliği ve tekrarlayan böbrek taşı ile beraber, Yorgunluk,Eklem ağrıları,Halsizlik,İştah kaybı,Hafif depresyon,Konsantre olamama görülebilir.

    Genetik veya sonradan oluşan hastalıklar nedeniyle paratiroid hormon (PTH) azalması (hipoparatiroidi) oluşur. Paratiroid hormon azlığı nedeniyle kan kalsiyumunun düşmesi nedeniyle hastalarda çoğunlukla parmak uçları ve ağız çevresinde uyuşma ve karıncalanma, ağrılı olabilen kas krampları oluşabilir. Elde ebe eli şeklinde kasılma oluşur. Kalsiyum aşırı düşerse bu defa nefes borusunda kasılma meydana gelir.

    Böbrek üstü bezinin fazla çalışmasına yani fazla kortizol hormonu üretmesi hastalığına ‘’Cushing Sendromu’’ adı verilir. Hastalarda şişmanlık, şeker hastalığı, tüylenme artışı , tansiyon yüksekliği, ciltte morarma, kas tutulması, hafif kemik erimesi bulguları vardır. Adrenal yetmezliği adrenal bezin kendi hastalığı nedeniyle olabildiği gibi hipofizden ACTH hormonunun az salgılanması nedeniyle de gelişebilir. Adrenal bezler az kortizol salgılıyorsa adrenal yetmezlik oluşur ve bu kişilerde halsizlik, yorgunluk, kilo kaybı, aralıklı kusma, karın ağrısı, ishal veya kabızlık, genel halsizlik, kas krampları, eklem ağrıları, oturup-kalkmakla tansiyon düşmesi (postural hipotansiyon) olabilir.

    Testosteron hormon azlığı erkeklerde seks isteğinde azalmaya, ereksiyon bozulmasına, sperm sayısının azalmasına, çocuk yapma kapasitesinin azalmasına ve memelerde büyümeye neden olur. Bazı erkeklerde sıcak basmaları, gece terlemeleri, huzursuzluk, konsantre olamama, yorgunluk, uyku bozukluğu, kolesterolde artma görülebilir. Uzun zaman testosteron eksikliği olan erkeklerde vücut kıllarında azalma, kas kitlesinde azalma, ciltte kuruluk, sakal traş sıklığında azalma, kemiklerde erime, testislerde küçülme ve yumuşama oluşabilir. Genç erkeklerde ise vücut kıllarında gelişme olmaz, kas kitlesi gelişmez, penis ve testisler büyümez. Ayrıca sesleri incedir.

    Pankreas bezinden hiç insülin hormonu üretilmemesi Tip1 şeker hastalığına üretilen insülinin yeterli işlev görmemesi Tip 2 şeker hastalığına sebep olur. Şu belirtiler olur. Çok su içme ve ağız kuruması, Çok idrara gitme, Çok acıkma, Çok yemek yemeye rağmen zayıflama ve halsizlik, Yaraların geç iyileşmesi , Cildin kuru ve kaşıntılı olması, Ayaklarda uyuşma ve karıncalanma, Görmede bulanıklık, Vajinal kaşıntı, Yemeklerden sonra uyku gelmesi, tatlıya düşkünlük, Sinirlilik, El ayalarında ve ayak altlarında yanma, Uzun açlıklarda el-ayak titremesi görülebilir.

    Hormon bozukluklarının tedavisi nasıldır? Kişinin hormonları ne kadar sürede normale dönebilir?

    Hormon eksikliğinde temel olarak eksik olan hormon yerine konarak tedavi edilir. Hormon fazlalığı durumlarında fazla hormon salgısı yapan hücreler (adenom) cerrahi olarak çıkarıldıktan sonra , kalan hücrelerin hormon salgısını engelleyen ilaçlar verilir. Hayati önemi olan hormon eksikliklerinde ilaçlar genelikle ömür boyu kullanılır. Bazı durumlarda kısa süreli ilaç tedavileri olabilir. Hormon ilaçları başlandıktan sonra belli periyotlarla ilacın etkisi kontrol edilir. Her ilaç için kontrol süresi değişkendir.

    Hormon tedavisi bozukluklarında hastaların yaptığı yanlış davranışlar nelerdir?

    İlaçlarını düzensiz kullanmak, aynı saatte almamak, tedavinin geçici olduğunu düşünerek bir süre sonra kesmek ve Doktor kontrolunde olmamak.

    Hormon tedavisinde hastalar nelere dikkat etmelidir? Niçin?

    Hormon ilaçları düzensiz alındığında etkisiz olur. Genelde aynı saatlerde alınmalıdır. Hormon ilaçlarının birçoğu ömür boyu kullanılır. Kendi başına hastaların doz ayarı yapmaması gerekir.

  • Tiroid ince iğne aspirasyon biyopsisi nedir? Nasıl yapılır?

    Tiroid biyopsisi ne zamandan beri uygulanmaktadır?

    19. yüzyılın son yarısından itibaren yapılmaya başlanan iğne biopsisi tiroid patolojilerinin incelenmesinde güvenilir bir yöntemdir. Tiroid glandına iğne aspirasyon biopsisi 1950’lerden beri geniş olarak uygulanmaktadır. İsveç’te Karolinska Hastanesi’nde Söderström, 1952 yılında tiroid iğne biopsisini tanımlamıştır. Yapılan ilk biopsilerde kalın iğne kullanılmıştır. Daha sonra geliştirilen iğne aspirasyon biopsisi tekniği ile cerrahi olarak çıkarma gerektirmeden histolojik inceleme mümkün olmuştur.

    Tiroid ince iğne biyopsisi neden yapılır?

    Tiroid İnce İğne Aspirasyonu Biyopsisi tirod nodüllerinde tiroid kanseri varlığını araştırmak için kullanılan bir yöntemdir. Tiroid nodülü tiroid bezinde çevresinden kıvamca farklı ,yuvarlak yada oval kitlelerdir. İnce iğne aspirasyon biyopsisi (İİAB) tiroid nodüllerinin tanısında en önemli tanı yöntemidir. Günümüzde bu yöntem, benign ve malign tiroid nodüllerinin ayırt edilmesinde %95’lik bir doğruluk payı ile en etkili testlerden biri olarak kabul edilir Nodüller tek yada çok olabilir. Sadece muayene ile toplumda 100 kişinin ortalama olarak 5 inde nodül saptanmaktadır. Bu oran ülkemizde daha yüksektir. Ultrasonografi ile 100 kişinin 5-50 sinde tiroid nodülü tespit edilebilmektedir. Ülkemizde tiroid hastalıkları ve troid nodülleri yaygındır. Bu nedenle nodüllerde kanser var olup olmadığını ayırt etmek için troid ince iğne aspirasyon biyopsisi önem taşımaktadır. Ultrasonografi eşliğinde tiroid ince iğne aspirasyon biyopsisi küçük nodüllere (10 mm’den küçük nodüller) bile yapılabilmektedir.

    Kaç tür tiroid biyopsi yöntemi vardır?

    Eski yıllarda uygulanan kalın iğne biyopsisi yöntemi ağrının fazla oluşu, kanama görülebilmesi, ses telleri (laryngeal) sinir hasarı riskinin olması nedeniyle bu yöntem pek kullanılmamaktadır. Günümüzde ultrasonografi eşliğinde ince iğne aspirasyon biyopsileri tercih edilmektedir. Bu işlemde anestezi gerekli değildir, 0.5-1 cm. çapındaki nodüllere rahatlıkla uygulanabilir. Eğer anestezi gerekecek olursa %1 lidocain (ksylocaine) 1 ml.’lik disposable insülin enjektörü ile yapılabilir veya lokal anstezik kremler işlemden yarım saat önce uygulanabilir. Nodullerde tiroid ince iğne aspirasyon biyopsisinin başarısı yapan kişinin deneyimine ve nodülün yerleşim yerine bağlıdır.

    Tiroid ince iğne aspirasyon biyopsisi nasıl yapılır?

    İşlem hasta yatar pozisyondayken, boyun geriye atılarak uygulanmaktadır. İşlem öncesinde veya sırasında herhangi bir sakinleştirici ya da anestezi gereksinimi yoktur. Genellikle 10 cc.lik ve 22-23 Gauge tek kullanımlık şırıngayla, nodülün bulunduğu yerdeki cilt alkollü pamukla silindikten sonra, nodüle iğne batırılıp hücre almaya çalışılarak yapılır. İğne boyuna batırıldığında hastanın konuşmaması ve yutkunmaması istenir. İğne batırıldıktan sonra nodül içinde iğnenin döndürülmesi ve aşağı-yukarı oynatılarak şırınganın pistonuyla basınç yaratılmak suretiyle aspirasyon yapılması mümkündür. Aynı nodüle bir seferde birden fazla iğne batırılabilir. Ayrı zamanlarda bu biyopsi tekrarlanada bilir. Nodülden yeterli hücre alınamama olasılığı vardır ve bu oran yaklaşık %15-20 arasında değişir. Yeterli hücre alınamadığı durumlarda biyopsinin tekrarı gerekebilir. İşlem sırasında enjeksiyon yerinde ağrı (nadiren çene ve kulaklara yayılabilir ve 1-2 gün sürebilir) nodül ve tiroid içine az miktarda kanama, geçici ses kısıklığı, ciltte morarma, boyunda şişme, baş dönmesi, fenalık hissi, bayılma olabilir. Kanama ve morarma komplikasyonları antikoagülan ilaç alanlarda daha sık görülebilmektedir.

    İnce iğne biyopsisi esnasında patoloğun bulunması yetersiz materyal sorununu çözermi?

    İnce iğne biyopsilerinde aspirasyon işlemi sırasında teşhis koyabilecek kadar yeterli sıvının alınamaması durumu büyük merkezlerde bile bu oran %10’lardadır. İşlem esnasında Patoloji uzmanının hemen mikroskopta alınan sıvıya bakıp yetersiz ise hemen o an yeni bir örnek daha alınabiliyor. Böylece tanısallık oranı %100’lere yaklaşabilir. Ancak bilinmelidir ki bazı nodüllerin yapısından dolayı tanı konamayabilir.

    Tiroid ince iğne biyopsisinin yarattığı bir komplikasyon varmı dır?

    İlk uygulamaların yapıldığı dönemlerde en önemli komplikasyon olarak iğnenin girdiği trakt boyunca, lenf kanallarına ve venöz sistemine tümör yayılması olabileceği ileri sürülmüştür. Ancak yapılan yüzbinlerce iğne aspirasyon biopsisinde bunun klinik olarak önemli olmadığı sonucuna varılmıştır . Tiroid biyopsisi sırasında cilaltında kanama, nodul içinde kanama olabilir. Biyopsi sırasında boğazda iğne batması sonucunda hafif bir ağrı duyulabilir. Seyrekte olsa nodül içine veya dışına kanamaya bağlı boyunda şişlik,ağrı meydana gelebilmektedir. Nadir olarak birkaç vakada ses tellerine ait sinirlerinde felç gelişebilir. İşlem yaklaşık 5 dakika sürmektedir. İşlem sonrası 24 – 48 saat boyunca yutkunurken boğazda bir ağrı hissi olabilir, böyle bir durumda kan hastalığınız,mide rahatsızlığınız veya ilaç alerjiniz yok ise ağrı kesici kullanmanızda sakınca yoktur.

    Tiroid ince iğne biyopsisinde teşhis yanılmalarına sebep olan durumlar nelerdir?

    Biyopsi materyali bazı durumlarda kitleye yakın yerlerde bulunan kan, sıvı ve iltahap elemanları ile bulaş olabilir. Bu da teşhiste yanılmalara sebebiyet verebilir. Tümor kistik yapıya sahiptir ve kist sıvısında sitolojik inceleme için yeterli hücre olmayabilir.

    Tiroid ince iğne aspirasyon biyopsisi raporunda kaç türlü sonuç olabilir?

    1. İyi huylu (kanser olmayan) nodül: Bu sonuç biyopsilerin % 50-60’ında elde edilen ve genellikle koloidal bir nodülün göstergesidir. Biyopsi iyi huylu olduğu zaman gelişmiş bir merkezde deneyimli bir patolog tarafından incelendiğinde bunun kansere dönme ihtimali % 3 ün altındadır. Genellikle, bu nodüllerin alınmasına gerek yoktur ancak büyümeye devam ederlerse ilerde yeni bir biyopsi gerekebilir.

    2. Kötü huylu (kanser) nodül: Bu sonuç biyopsilerin yaklaşık % 5’inde görülür. En sık görülen tiroid kanserlerinden biri olan papiller kanseri gösterir. Bu nodüllerin hepsi tercihen deneyimli bir tiroid cerrahı tarafından cerrahi olarak çıkarılmalıdır.

    3. Kuşkulu nodül: Bu sonuç biyopsilerin yaklaşık % 10’unda elde edilir veya bir foliküler adenom (kanserli olmayan) ya da foliküler kanser göstergesidir.. Doktorunuz tiroid nodüllerinin hangilerinin cerrahi olarak çıkarılmasına karar vermek için tarama almak isteyebilir.

    4. Tanısal değil veya yetersizdir. Bu sonuç biyopsilerin % 20’sinde gözlenir ve tanı için yeterli sayıda hücre elde edilemediğini gösterir. Nodül bir kist ise bu yaygın bir sonuçtur. Bu nodüller ameliyatla çıkarılamaz veya yeniden doktorun klinik kararına bağlı olarak ikinci defa ince iğne biyopsisi ile değerlendirilir.